30 Nisan 2010 Cuma

BİR MAYIS BİR DAHA GELİR Mİ?

1 MAYIS TAKSİM MEYDANI TAKSİM EDİLDİ

Son katıldığım 1 Mayıs(1978)’ından 12 Eylül’e dek Taksim meydan savaşları yaşandı. Evet, evet; 12 Eylül faşizmine dek 1 Mayıs kutlamaları solun tüm kanatları-ki tek kanada inmesi için savaş veren biriyim, yıllardır- dayanışma içinde sürekli Taksim’e tırmanmaya çalıştık; Mehmet-Ahmet Altanlar, Hasan Cemaller, Ali Sirmenler, Ali Bayramoğlu, Bülent Ecevitler, Deniz Baykallar, Eser Karakaşlar, Mustafa Balbaylar, Uğur Mumcular, İlhan Selçuklar, Oktay Akballar, Melih Cevdet Andaylar, Ertuğrul Özkökler, İpek-Oral Çalışlar, Ertuğrul Günaylar, Haluk Özdalgalar, Erbil Tüşalpler, Mustafa Ekmekçiler, Aydın Enginler, Şevket Kazanlar, Özdemir Özoklar, Yaşar Kemaller, Rüşen Çakırlar, Fehmi Işıklar, Nihat Çorbacıoğlu, Behice Boranlar, Doğu Perinçekler, Süleyman Çelebi, Kemal Türkler, Ali Dinçer, Nedim Tarhan, Önder Sav, Yusuf Ziya Ekinciler, Abdullah Öcalanlar, Sırrı Sakıklar, Ahmet Türkler, Leyle Zanalar, Ömer Laçinerler, Murat Belgeler, Cengiz Çandarlar, İlhan- Muzaffer Erdostlar, Musa Anterler ve diğerleriyle omuz-omuza Taksim meydan savaşı verdik. Kimlere karşı savaş verdik? Sağın tüm dokümanlarına karşı. Emniyet güçlerini bir yana bırakın, çünkü Polder ve Polbir diye ikiye ayrılmıştı… Polder yanımızda, Polbir yanlarında idi. Polbir kimin yanında mıydı? Tüm karşıtlarımızın; ülkücülerin, radikal ve de siyasal İslamcıların, Türk İslam Sentezcilerinin, postmandacı /Amerikancı liberal muhafaza- kârların..Bunlar; o dönemin, teorisyenleri ve siyasileri olan Ergun Gözelerle, Ahmet Kabaklılarla, Taha Akyollarla, Yaşar Okuyanlarla, Abdullah Dilipaklarla, Fehmi Korularla(Taha Kıvanç), Muhsin Yazıcıoğlu, İsmail Sepetçioğlu, Cemil Çiçeklerle, Mustafa Taşarlarla, Mehmet Keçecilerle, Devlet Bahçeli, Tayyip Erdoğan, Şevket Kazan(onlarda da vardı), M.A. Şahinlerle hareket ederlerdi. Terörisyenler sınıfında adı geçen Abdullah Çatlı, İsa Armağan, M. Ali Ağca ve diğerleri omuz-omuza vermiş kazancı yokuşunda, polbirli polisler arakalarında beklerlerdi. Atlantik ötesinin o bilinen ünlü gizli servisi de yanlarında idi, özellikle tosuncuklara ve geleceğin ılımlı İslamcılarına, İrticacılara önderdi..Her kentin, bir Taksim Meydanı vardı. İstanbul Taksim tam bir simge idi..Yıllarca, özellikle son iki yıl; onlarla bunlara karşı Taksim Meydanları için direndik, savaş verdik. Ve kazanıyorduk.. Siyasi kanatlar arasında derin ideolojik farklılıklar olsa da, evrensel faşist dayanışması karşısında ayrışmaları öteleyip, evrensel sol dayanışmayı taksim meydan savaşlarında gösterebiliyorduk; 12 Eylül öncesine dek. Bu beni solun geleceği bağlamında umutlandırıyordu, çünkü ülkemin Taksim Meydanlarında 10 milyonlara varan kitle 1 Mayıs’ta dayanışma içinde olabiliyordu. Egemenler emeğin bu kutsal birlikteliğinden rahatsızdı..Sonunda yapacağını yaptı 1977 1 Mayıs Katliamı ile..Bu olgunun içinde, bize karşı omuz-omuza vermiş tüm sağ unsurlar vardı…Ve sonunda olan oldu, 12 Eylül tepemize kondu..Bizim çocuklar darbe yapmıştı netekim..Bunlar gelmişti; geldiklerini gizlemek için bir iki tosuncuğu feda ettiler ve beslememek için asmayı ilke edinen netekimler solu tümden yok ettiler..Faşizme karşı savaş verdiğimiz, kol-kola yürüdüğümüz “Onlar” ne olduysa oldu, 12 Eylül sonrası “Bunlar” safına geçti ve bugün yazılı ve görsel medyada “Onlar-Bunlar” dayanışmasını sergilemeye başladılar. Evet, omuz-omuza, kol-kola Taksim savaşlarında bize karşıt faşist milliyetçi ve dinci dayanışma içinde olan “bunlara” karşı; omuz-omuza, kol-kola taksime tırmandığımız “onlar”ın büyük bölümü, “bunlar”ın safına geçmiş onlarla savaş veriyorlar ve “Onlar-Bunlar” dayanışmasıyla Taksim, taksim edilebiliyor…Daha dün bunlar, taksim meydanında seni yerlerde sürükleyip tekmeliyordu ve de polbirlilerin yan kuvvetleri olarak size tetik düşürüyorlardı, tutukevlerinde besmele çektiriyor, faşist sloganlar attırıyordu ve de …yediriyordu. Nasıl oldu da, şimdi bir şeyler taksim edebiliyorsunuz, yanı paylaşabiliyorsunuz?? Özellikle; beslenen, fakat asla asılmayan, “bunlar”ın dinci versiyonu, bizdeki onlarla omuz-omuza vermiş, her şeye doğradıkları demokrasi ile yeni bir yönetim yapısı oluşturmanın savaşını veriyorlar.. Ve iki yıl öncesine dek Taksim’e çıkmak isteyen bizlere karşı terör estirenler, nasıl olduysa Taksim’i taksim etmeye karar verdiler. Türkçesi paylaşmaya(Haydaa!!, bu da Farça kökenli imiş..) Ve içlerindeki onlar”dan biri çıkıp; “demokrasi savaşı kazanıldı, bunu da siyasal iktidarımız yaptı… Zafer bizimdir..” diyebiliyor, utanarak(??)..Taksim Meydanının taksim edilmesi ve de kutsal emek savaşçılarının onurlu mücadelesini paylaşmak(Ar. Taksim diyorlar) adına o denli yazılar yazmışım ki; bunların son ikisi Milliyetblog’da yer almış:http://blog.milliyet.com.tr/1_Mayis_ta_taksim_edenler__ve_Cumhuriyet/Blog/?BlogNo=177314http://blog.milliyet.com.tr/1_Mayis__12_ayin_icindeki_hain/Blog/?BlogNo=106994Bu iki yazının okunma olasılığı olduğu için; çok önceleri yazdığım yazıları harmanlamaya karar verdim.Öncellikle, bu harmanlama bütününde 1978’de son kez katıldığım “1 Mayıs Taksim” anısına yer vermek istiyorum: 1 Mayıs katliamı sonrası 1 Mayıs’ı için; 1985’lerde tarfik kazasında aramızdan ayrılan sevgili Kâzim Özdemir ve ben, Sıhhiye-İlkiz sokaktaki bekâr evimizden çıkıp, 30 Nisanın alacakaranlığında Atatürk Lisesi’nin önünde bekleyen otobüslere yaklaştık…O da ordaydı(Adını vermek istemiyorum, çünkü, birilerinin sayın kişisinin o dönemdeki duruşunu bugünkü duruşuyla değiştirmesi beni fazlasıyla sinirlendiriyor).. Bir önceki coşku yoktu emekçi arkadaşlarda. Hareket saatinde otobüslere binildi. Bir yıl öncesinin travmasını yaşıyorduk... Travmanın suskunluğu tüm otobüse çökmüş, sanki emeğin kutsal coşkusu ölmüştü. Belli ki bizler, o küresel efendinin güdümündeki, kontrgerillacıların katlettiği 37 emekçinin bastırılmış acısını duyumsuyorduk hala..Sabaha karşı Topkapı’ya indik. Sabah çaylarını yudumlarken, üzerimize çöken suskunluğumuz kısmen de olsa bozuldu. Aksaray’dan taksime doğru yol alırken, saatlerimiz de sabahın sekizine doğru yol alıyordu…Unkapanı-Saraçhaneyi geçip, Atatürk köprüsüne doğru akan bir gurup bizler, aniden Eminönü’ye doğru yönlendirildik. Galata köprüsünü geçerek, Fındıklı’dan Kabataş’a ulaştık. Dolmabahçe’den Taksime doğru tırmanış başladı. Sevgili ağabeyimin can arkadaşı, Hürriyet’ten Halim Ermiş, elinde fotoğraf makinesiyle karşımda belirdi. Askerlerin ve polislerin elindeki makinelerin gölgesinde, polis olan sevgili ağabeyimin beni aradığını seslenmeye çalışıyordu. O denli bir uğultu vardı ki, ağabeyimi nerde bulabileceğimi soramadım. Halim aniden, beklenmedik hareketliliğin olduğu tarafa yönelerek kayboldu… Ağabeyimi bulamadım… Taksim alanına girdiğimizde, suskunluğu besleyen uğultu coşkuya dönüşmüştü artık. Önümüzde Cüneyt Arkın ve bazı sinema emekçileri yürüyordu. Onların sağında, bildik aydınlar, sol tarafımızda da bildik siyasetçiler...Yıllar geçti; zamanla, o bildiklerin çoğunun kendilerini sağa-sağa savurduklarını, dahası yürüyüşe geçtiğini gözlemledik. Bir bölümü ise egemen güçlerin platformlarında yürümeye başlamıştı.. İşte; bunlar bugün; sınırsız ve kuralsız demokrasi avcıları olarak, nöbetçi egemenlerin teorisyenliğini yapıyor.. İşte, dün emekçiler için söylem geliştiren bunlar 1 Mayıs’ı nöbetçi egemenin sesi ve aracı haline getirecek söylemler geliştiriyorlar.. İşte… İşte… Ne oldu da; 12 Eylül hariç, sürekli emeğin dayanışma bayramı bütününde, Taksim’deki, emekçi şehitleri anma etkinliği, 2000’ler sonrası bu noktalara taşındı? Ve bugüne dek, 1 Mayıs ve Taksim’e getirilmeyen yasaklar uygulanır oldu? “Emek ve Dayanışma günü”. Yani emekçinin kutsal günü. Günün gün edenler bu günü de kendi günlerine benzetmek için oyun üstüne oyun oynuyorlar. Utanmasalar, 1 Mayıs’ı, kömür ve bulgurla beslenen pijamalıların yayıldığı kırlara taşıyacaklardı.. Başbakan Erdoğan 22/04/2008 günü yaptığı grup toplantısında 1 Mayıs'ın tatil olması ve Taksim'de kutlanmak istenmesiyle ilgili ağır sözler söyledi. Erdoğan, sendikaların Taksim isteğini, "Ayaklar baş olursa kıyamet kopar' cümlesiyle eleştirmişti… Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’te "1 Mayıs’ın tatil günü olmasını istemedikleri, bir günlük tatilin ekonomik kaybının 2 katrilyon liradan aşağı olmadığını.. Ben de; “Kayıplarda ciddiysek, mısırdan ve de pirinçten devletin kasasından ve yasasından götürenlerden hesap soralım. Hortumculardan hesap sor….” “Sınıf, doların yeşilini İslam’ın yeşiliyle harmanlayanların yarattığı sınıf mıdır? Bilin ki, o sınıfta çakacaklar..” “Demokrasi, emek. kimin umurunda ?!. Emeğin karşılığını versek, kömür ve bulgurun getirisi olan oy rantını nasıl sağlayacağız?” demiştim. “Tatilin neden olacağı 2 katrilyonun hesabını isterken, Batık bankalara aktarılan 80 katrilyonun hesabını nasıl vereceğiz?” “Tatil ve bayram işçinin hakkı değil mi? Dünyada 166 ülke; 1 mayisi “Emek ve Dayanışma “ bütününde tatil ve bayram olarak kutluyor. Bundan haberimiz var mı? Bir de çekinmeden, sıkılmadan: hiçbir dünya ülkesinde 1 mayıs bayram değil diyor ve Ayaklar baş olursa kıyamet olacağından dem vuruyoruz. Yazık bize..” demiştim.. DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi de;“Ayak takımının cevabını 1 Mayıs’ta alacaksınız" “Emekleri ile geçinen işçileri, emekçileri, memurları ‘ayak takımı’ olarak suçladınız ve ‘ayakların baş olduğu yerde kıyamet kopar’ dediniz. Siyasal anlayışınızı bu kadar açık ve net ifade edişinizi bizler ‘ayak takımı’ olarak ibretle gördük" “Zaten sizi ve siyasal iktidarınızı, emeklilik hakkımızı, sağlık hakkımızı elimizden alırken tanımıştık. Kıdem tazminatı hakkımıza göz dikerken tanımıştık. Merdi Kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler. Sayın Başbakan ayak takımı kararlı. Emeğin taleplerini haykırmak, dünya işçileri ile dayanışma için 1 Mayıs işçi sınıfının uluslar arası birlik, mücadele, dayanışma gününü kutlayacağız. Sizin tabirinizle ayak takımının, bizim dilimizde ise işçilerin, emekçilerin, memurların, ev kadınlarının, gençlerin yüz binlerin cevabını 1 Mayıs’ta göreceksiniz" demişti..”………………1 Mayıs’ın kısa bir tarihçesine ve nöbetçi egemen iktidarın gerekçesine bir bakalım:19. yüzyılda (1880'ler), Avrupa'da günlük çalışma süresi 12 saat idi. ABD ve İngiltere'de 10 saat, Almanya, Fransa, İtalya ve Hollanda'da 12 saat, İspanya ve Belçika'da (dokuma dalında) 13-14 saat idi. Rusya'da 15 saat..... Çalışma saatlerinin uzunluğu işçilerin uğradığı yoğun sömürü ile birlikte çalışma ve yaşam koşulsuzluklarını gösterir. 1875- 1908'ler arasında işgününün kısaltılması için işçi sınıfı mücadelesini başlatınca; Kapitalistler zorbalıkla ve kan dökerek mücadeleyi bastırdılar.….. 1886'da 350 bin işçinin katıldığı Mayıs grevleri gerçekleşti. On binlerce grevci işçinin Şikago sokaklarını dolduran barışçı 1 Mayıs gösterileri kanla bastırıldı… 4 işçi öldü ve pek çoğu yaralandı. Olaylara neden olduğu gerekçesiyle sekiz yazar ve sendikacı tutuklandı. Albert Person, August Speins, Adolf Fischer, George Engels ölüm cezasına çaptırıldı ve işçilere gözdağı vermek için 11 Kasımda idam edildiler…. 1 Mayıs geleneği işçi sınıfının mücadelesinin gelişimine paralel şekillenir ülkelerde. Ülkemizde de ilk kez Osmanlı döneminde Üsküp’te 1909'da,Selanik'te de 1911 de kutlandı. 1912'den itibaren İstanbul'da ve diğer bazı yerleşim merkezlerinde gösteriler düzenlendi…. Egemenler;1 Mayısı bahar bayramı olarak toplumsal hafızaya kazımaya çalıştılar hep.Uzun yıllar sonra 1976'da 1 Mayıs alanlarda kitleler halinde kutlanır oldu. Yüz binler İstanbul Taksim Meydanı'nı doldurdu. Taksim artık 1 Mayıs alanıdır. 1977 1 Mayıs'ında yine yüz binler alanlardadır. Ama dizginleri. Pentagon'un elindeki kontrgerilla boş durmaz. Çevreye yerleştirilmiş katiller Taksim'de yüz binlerin üzerine kurşun yağdırır. Şiddet ve kanla beslenenler 37 emekçi katlederler. 1980 12 Eylül darbesine dek, sıkıyönetimlere ve yasaklara karşın 1 Mayıslar yaygın ve kitlesel şekilde kutlanır. Egemen sınıfların yüreğindeki dinmeyen korku olarak geçer tarihe. 12 Eylül darbesini arkalarına alan, egemen sermaye karanlık güçler işçi sınıfı ve emekçi halktan devrimci yükseliş dönemindeki korkularını kıracak yapılanmaya yönelirler. 1 Mayıs yasaklanır, tatil günü olmaktan çıkarılarak bir sömürü günü haline getirilir. Egemen sınıfların ve karanlık güçlerin yapılanmaları 1 mayıs'ı, yığınların bilincinden silemedi. Gericilik yıllarını takip eden kıpırdanış ve yükselişle birlikte 1 Mayıs geleneği yeniden canlandı…Bugün yaşananların, dahası yaşatılmaya çalışılanların amacı, karanlığın türevi yeni nobetçi egemenlerin 1 Mayıs geleneğini kırmaktır..” Yıllardır yazıyoruz. Ne değişti ki. Dayanışmadan yoksun, bölük pörçük duruşlarla, hep egemeni haklı çıkarmadık mı? Ve bugün çıkmış; “Nöbetçi Egemen iktidar” Taksim’i emekçilere açtık, hep beraber Taksim’deyiz. Demokra-silerde yasak olmaz, gün dayanışma günüdür..” Kesin seçim yatırımı. Kesin halkın düşüncesini yatırmaya yönelik samimi olmayan bir duruş… Ne duruyorsun, sorsana!! “Daha bir yıl önce 12 Eylül faşizmini aratmayacak şekilde Taksim’de yerlerde sürüyordun, biber gazı sıkıyordun nerden çıktı bu emeğe saygı!!!?? Emeğe saygın olsa Tekel işçilerine zülüm etmezdin…” Sorsana bunları. Sorsana!!!!..Sormazsın sen, yarın gider sandığına da atarsın..
ŞEVKET ÇORBACIOĞLUTeknopolitikalar Platformuevesbere@mynet.com

29 Nisan 2010 Perşembe

3.KÖPRÜ NUR TOPU GİBİ, DARISI DÖRDÜNCÜSÜNÜN

3.KÖPRÜNÜN GÜZERGAHİ MI BELİRLENEN?!
Birinci Boğaz Köprüsü’nden bu yana yazıyor, çiziyoruz; boğaz köprülerinin İstanbul’u, doğası ve doğanıyla yaşanılmaz kılacağını..Birincisinin, ikincisini, ikincisinin üçüncüsünün, üçüncüsünün dördüncüsünü…getireceğini..Salt yazmadık, seçeneklerini de sunduk. Kabul gördü de: Özellikle Başbakan Büyükşehir Belediye başkanı iken, bizleri onayladı ve bizler gibi; numaralı boğaz köprülerinin ulaşım seçeneği olmadığı, kesinlikle raylı tüp geçişin ulaşım politikalarının en gerçekçi proje olduğunu söylemesi, bunun somut göstergesidir..Fakat bugün gelinen noktada; olması gereken değil, olmaması gereken oldu ve de tüp geçiş projesi inşası başlatılmasına karşın, 3. Köprü inşası için geçiş(Farsça Güzer-gâh diyoruz) belirlendi:
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, İstanbul'a yapılması planlanan 3. köprünün güzergahını açıkladı. Bakan Yıldırım, 6 milyar dolara malolacak 3. köprünün, Garipçe-Poyrazköy mevkiine inşa edileceğini açıkladı. Köprünün 4 ila 5 yıl içinde tamamlanması bekleniyor….3. Boğaz geçişini de içeren Kuzey Marmara Otoyolu'nda karar aşamasına gelindiğini bildirdi. Yıldırım köprü güzergahı olarak Fatih Sultan Mehmet Köprüsünün kuzeyinin esas alındığını ifade etti…3. köprünün güzergahı, batıda Kınalı mevkiinden başlayıp Kömürocakları mevkiini katedip Paşaköy mevkiine ulaşarak Gebze otoyoluna varmaktadır..Üçüncü köprüden raylı geçiş olmayacak sadece kara araçlarının geçişine uygun olarak inşa edilecek. Köprü gidiş geliş dört şeritten oluşacak…Poyrazköy Mevkii'nde yapılacak kamulaştırma maliyeti 1.5 milyar dolar olarak hesaplandı. Üçüncü köprü güzergahının yaklaşık yüzde 70'i kamu arazileri içinden geçecek…Proje için bu yıl içinde ihaleye çıkılacak(29/04/2010-Saat 12:17).
İnanın, köprünün inşa sürecinde 4. Köprü geçiş(güzergâh) çalışmalarının başlatılacağını düşünüyorum..
Yazımı sayın Oktay Ekinci’nin hoşuna giden ve bir yazısında; İstanbul için ilginç sözler grubuna alarak; siyasi liderlerin slogan içerikli ilginç söylemleri arasında değerlendirdiği bir sözümü altbaşlık olarak kullanıp sürdürmek istiyorum:
Boğaz köprüleri, boğazın incisi değil, sancısıdır Çünkü;
Bu proje İstanbul ulaşım projelerindeki yetersiz politikalarının ürünüdür, dolayısıyla kent ve ülke üzerinde yaşam bulan siyaset saçmalığıdır; (23/07/2009);http://blog.milliyet.com.tr/Istanbul_icin_ulasim_projelerindeki_siyaset_sacmaliklari/Blog/?BlogNo=193167
Çünkü,
Üçüncü köprü, dördüncüsünü gündeme getirecektir(8/7/2009). Yanı, bu dördüncüsünün habercisidir(2/7/2009):http://blog.milliyet.com.tr/4__Bogaz_Koprusu_ne_zaman_kurgulanir_dersiniz__/Blog/?BlogNo=190331
http://blog.milliyet.com.tr/Yedi_kocali_Istanbul_ve_Bogaz_Kopruleri_3__Bogaz_Koprusu_4__Bogaz_Koprusunun_habercisi/Blog/?BlogNo=189176
Çünkü;
İstanbul’un karışanı çok. Salt ulusal ölçekte değil, ulusötesi emperyal güçler İstanbul’u biçimlendirmenin peşinde. Bu nedenle kültür başkenti yapılmak istenen İstanbul kaos kent yapısıyla adeta 7 kocalı Hürmüz gibi(4/7/2009):http://blog.milliyet.com.tr/7_kocali_Istanbul_ve_3__Bogaz_Koprusu/Blog/?BlogNo=189578
Çünkü;
Ankara ve İstanbul iyi yönetilmiyor; ulaşım ve kent politikaları yetersiz...Katlı kavşak mantığıyla yönetiyoruz. Sevincim Ankara’nın Deniz kenti olmaması. Eğer olsaydı Denize çıkan Çamlıdere-Kızılcahamam-Gerede Boğazı, katlı kavşak boğazı tarafından tümüyle kaplanır ve tekgövde beton(İng. Monoblog) haline getirilirdi(25/03/2009);http://blog.milliyet.com.tr/Ankara_ve_Istanbul_da_katli_kavsak_mantigi/Blog/?BlogNo=170007
Çünkü;
Kentimizi değil kendimizi düşünüyoruz; varsa yoksa arsa borsa diyoruz. Arsa vurguncularına olanak tanımaktan başka bir şey değildir, yapılanlar(7/11/2008);http://blog.milliyet.com.tr/Kendimiz_ve_uc_buyuk_kentimiz/Blog/?BlogNo=142889
Çünkü;
Şiddetli bir şekilde doğaya ve doğana duyarsızız..50 yıla kalmaz İstanbul’u yok ederek, bilimkurgu senaryolarına kaynak manşetler atmak zorunda kalacağız(11/4/2008);http://blog.milliyet.com.tr/50_yil_sonra_nasil_manset_atacagiz_/Blog/?BlogNo=103425
Çünkü; Nüfus yığılmaları, varoşları, plansız kentleşmeyi ve de ekolojik dengenin bozulmasıyla doğayı yok eder, bu da depremlerde, deprem şiddetini(yıkımını) tetikleri ve doğanı yok eder(13/5/2008); http://blog.milliyet.com.tr/Istanbul_depremselligi_ve_son_Marmara_denizi_uyarisi/Blog/?BlogNo=109356Çünkü;Tüm bu duyarsızlıklar İstanbul’u batırmanın resmini biz sunmasına karşın, bu resmin sahiplerini sandıkta besliyoruz (28.02.2009);http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=165101
Çünkü;
Eylül 2009’daki Çatalca-Trakya-Marmara-İstanbul sel felaketi aklımızı başımıza getirmedi(10/9/2009); http://blog.milliyet.com.tr/Catalca__Trakya_ve_Marmara_felaketi/Blog/?BlogNo=202293
Çünkü;
Bu doğa ve kent duyarsızlığımızı, yanı insanın ve doğanın boğazına yaptığımız saldırılarımızı sürdürdüğümüz sürece, başka alanlara da saldıracağız, örneğin Çanakkale’ye(03/10/2009);http://blog.milliyet.com.tr/5__Bogaz_Koprusu_Canakkale_ye/Blog/?BlogNo=206306
Çünkü;
Sağlıklı kent ve ulaşım politikaları geliştirmez iseniz; kente olan göçü artırır ve yığılmalar karşısında kent vizesi gibi saçma sapan önerilerde bulunursunuz(5/9/2009); http://blog.milliyet.com.tr/Kent_vergisi_ile_kent_vizesi_mi_kurgulaniyor/Blog/?BlogNo=201428
Yazıda bu denli bağlantı adresi(İng. Link diyoruz) vermenin nedeni; “Yıllardır, yazıyor ve çiziyorsunuz..Hani seçenek projeleriniz?” diyenlere; “Salt yazmıyor, çizmiyoruz, seçenekler sunuyoruz..” diyebilmek adına önceki yazılarımın okunması içindir.. Sayın Bakan; “İlgili STO’lerle iletişim içinde olduk…” değerlendirmesinde bulundu.. Yok böyle bir şey! Hangi STO ile iletişim kurdu? Kendi düşünselliğine sahip sivillerle mi??!!..Nerede TMMOB ve ilgili kamu kurumu niteliğindeki kuruluşlar..Sendikalar, Üniversite ve siyasi partiler ve de yıllardır yazan bizler..??! Belirlenen 3. Köprü geçişi birilerinin arsa geçişlerinin köprüsüdür. İnceleyin, araştırın; kimler bu alanlarda arsa kapattı ve kimlerle ilintililer.. Soruyorum; Tüp geçis ve raylı sistem yapılmasına karşın neden 3. Köprü…!!??Bu göstermiyor mu, ulaşım yetmezliğine neden kentsel yığılmaları tetikleyenin boğaz köprüler olduğunu? Ve zaman içinde kentimizi ve kendimizi yaşanılmaz kılarak; ulaşım seçeneklerinin tümünü yetersiz kılacak ortam hazırladığını…?Karayı ulaşım politikasızlıklarıyla hallettik, deniz de bir şekilde hallettik; sıra geldi atmosfere. Orayı da halledelim ve İstanbul’u adeta “Bilim kurgu kentine dönüştürelim!” İstediğimiz bu mu? Seçenek ulaşım politikaları geliştirilemez miydi? Katlı kavşak projeleri, tüp geçişi de yetersiz kılarak zorunlu mu kıldı,üçüncü boğaz köprüsünü??!!
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU Teknopolitikalar Platformu İLET-Kİevesebere@mynet.com

3.KÖPRÜ NUR TOPU GİBİ, DARISI DÖRDÜNCÜSÜNÜN

3.KÖPRÜNÜN GÜZERGAHİ MI BELİRLENEN?!
Birinci Boğaz Köprüsü’nden bu yana yazıyor, çiziyoruz; boğaz köprülerinin İstanbul’u, doğası ve doğanıyla yaşanılmaz kılacağını..Birincisinin, ikincisini, ikincisinin üçüncüsünün, üçüncüsünün dördüncüsünü…getireceğini..Salt yazmadık, seçeneklerini de sunduk. Kabul gördü de: Özellikle Başbakan Büyükşehir Belediye başkanı iken, bizleri onayladı ve bizler gibi; numaralı boğaz köprülerinin ulaşım seçeneği olmadığı, kesinlikle raylı tüp geçişin ulaşım politikalarının en gerçekçi proje olduğunu söylemesi, bunun somut göstergesidir..Fakat bugün gelinen noktada; olması gereken değil, olmaması gereken oldu ve de tüp geçiş projesi inşası başlatılmasına karşın, 3. Köprü inşası için geçiş(Farsça Güzer-gâh diyoruz) belirlendi:
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, İstanbul'a yapılması planlanan 3. köprünün güzergahını açıkladı. Bakan Yıldırım, 6 milyar dolara malolacak 3. köprünün, Garipçe-Poyrazköy mevkiine inşa edileceğini açıkladı. Köprünün 4 ila 5 yıl içinde tamamlanması bekleniyor….3. Boğaz geçişini de içeren Kuzey Marmara Otoyolu'nda karar aşamasına gelindiğini bildirdi. Yıldırım köprü güzergahı olarak Fatih Sultan Mehmet Köprüsünün kuzeyinin esas alındığını ifade etti…3. köprünün güzergahı, batıda Kınalı mevkiinden başlayıp Kömürocakları mevkiini katedip Paşaköy mevkiine ulaşarak Gebze otoyoluna varmaktadır..Üçüncü köprüden raylı geçiş olmayacak sadece kara araçlarının geçişine uygun olarak inşa edilecek. Köprü gidiş geliş dört şeritten oluşacak…Poyrazköy Mevkii'nde yapılacak kamulaştırma maliyeti 1.5 milyar dolar olarak hesaplandı. Üçüncü köprü güzergahının yaklaşık yüzde 70'i kamu arazileri içinden geçecek…Proje için bu yıl içinde ihaleye çıkılacak(29/04/2010-Saat 12:17).
İnanın, köprünün inşa sürecinde 4. Köprü geçiş(güzergâh) çalışmalarının başlatılacağını düşünüyorum..
Yazımı sayın Oktay Ekinci’nin hoşuna giden ve bir yazısında; İstanbul için ilginç sözler grubuna alarak; siyasi liderlerin slogan içerikli ilginç söylemleri arasında değerlendirdiği bir sözümü altbaşlık olarak kullanıp sürdürmek istiyorum:
Boğaz köprüleri, boğazın incisi değil, sancısıdır Çünkü;
Bu proje İstanbul ulaşım projelerindeki yetersiz politikalarının ürünüdür, dolayısıyla kent ve ülke üzerinde yaşam bulan siyaset saçmalığıdır; (23/07/2009);http://blog.milliyet.com.tr/Istanbul_icin_ulasim_projelerindeki_siyaset_sacmaliklari/Blog/?BlogNo=193167
Çünkü,
Üçüncü köprü, dördüncüsünü gündeme getirecektir(8/7/2009). Yanı, bu dördüncüsünün habercisidir(2/7/2009):http://blog.milliyet.com.tr/4__Bogaz_Koprusu_ne_zaman_kurgulanir_dersiniz__/Blog/?BlogNo=190331
http://blog.milliyet.com.tr/Yedi_kocali_Istanbul_ve_Bogaz_Kopruleri_3__Bogaz_Koprusu_4__Bogaz_Koprusunun_habercisi/Blog/?BlogNo=189176
Çünkü;
İstanbul’un karışanı çok. Salt ulusal ölçekte değil, ulusötesi emperyal güçler İstanbul’u biçimlendirmenin peşinde. Bu nedenle kültür başkenti yapılmak istenen İstanbul kaos kent yapısıyla adeta 7 kocalı Hürmüz gibi(4/7/2009):http://blog.milliyet.com.tr/7_kocali_Istanbul_ve_3__Bogaz_Koprusu/Blog/?BlogNo=189578
Çünkü;
Ankara ve İstanbul iyi yönetilmiyor; ulaşım ve kent politikaları yetersiz...Katlı kavşak mantığıyla yönetiyoruz. Sevincim Ankara’nın Deniz kenti olmaması. Eğer olsaydı Denize çıkan Çamlıdere-Kızılcahamam-Gerede Boğazı, katlı kavşak boğazı tarafından tümüyle kaplanır ve tekgövde beton(İng. Monoblog) haline getirilirdi(25/03/2009);http://blog.milliyet.com.tr/Ankara_ve_Istanbul_da_katli_kavsak_mantigi/Blog/?BlogNo=170007
Çünkü;
Kentimizi değil kendimizi düşünüyoruz; varsa yoksa arsa borsa diyoruz. Arsa vurguncularına olanak tanımaktan başka bir şey değildir, yapılanlar(7/11/2008);http://blog.milliyet.com.tr/Kendimiz_ve_uc_buyuk_kentimiz/Blog/?BlogNo=142889
Çünkü;
Şiddetli bir şekilde doğaya ve doğana duyarsızız..50 yıla kalmaz İstanbul’u yok ederek, bilimkurgu senaryolarına kaynak manşetler atmak zorunda kalacağız(11/4/2008);http://blog.milliyet.com.tr/50_yil_sonra_nasil_manset_atacagiz_/Blog/?BlogNo=103425
Çünkü; Nüfus yığılmaları, varoşları, plansız kentleşmeyi ve de ekolojik dengenin bozulmasıyla doğayı yok eder, bu da depremlerde, deprem şiddetini(yıkımını) tetikleri ve doğanı yok eder(13/5/2008); http://blog.milliyet.com.tr/Istanbul_depremselligi_ve_son_Marmara_denizi_uyarisi/Blog/?BlogNo=109356Çünkü;Tüm bu duyarsızlıklar İstanbul’u batırmanın resmini biz sunmasına karşın, bu resmin sahiplerini sandıkta besliyoruz (28.02.2009);http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=165101
Çünkü;
Eylül 2009’daki Çatalca-Trakya-Marmara-İstanbul sel felaketi aklımızı başımıza getirmedi(10/9/2009); http://blog.milliyet.com.tr/Catalca__Trakya_ve_Marmara_felaketi/Blog/?BlogNo=202293
Çünkü;
Bu doğa ve kent duyarsızlığımızı, yanı insanın ve doğanın boğazına yaptığımız saldırılarımızı sürdürdüğümüz sürece, başka alanlara da saldıracağız, örneğin Çanakkale’ye(03/10/2009);http://blog.milliyet.com.tr/5__Bogaz_Koprusu_Canakkale_ye/Blog/?BlogNo=206306
Çünkü;
Sağlıklı kent ve ulaşım politikaları geliştirmez iseniz; kente olan göçü artırır ve yığılmalar karşısında kent vizesi gibi saçma sapan önerilerde bulunursunuz(5/9/2009); http://blog.milliyet.com.tr/Kent_vergisi_ile_kent_vizesi_mi_kurgulaniyor/Blog/?BlogNo=201428
Yazıda bu denli bağlantı adresi(İng. Link diyoruz) vermenin nedeni; “Yıllardır, yazıyor ve çiziyorsunuz..Hani seçenek projeleriniz?” diyenlere; “Salt yazmıyor, çizmiyoruz, seçenekler sunuyoruz..” diyebilmek adına önceki yazılarımın okunması içindir.. Sayın Bakan; “İlgili STO’lerle iletişim içinde olduk…” değerlendirmesinde bulundu.. Yok böyle bir şey! Hangi STO ile iletişim kurdu? Kendi düşünselliğine sahip sivillerle mi??!!..Nerede TMMOB ve ilgili kamu kurumu niteliğindeki kuruluşlar..Sendikalar, Üniversite ve siyasi partiler ve de yıllardır yazan bizler..??! Belirlenen 3. Köprü geçişi birilerinin arsa geçişlerinin köprüsüdür. İnceleyin, araştırın; kimler bu alanlarda arsa kapattı ve kimlerle ilintililer.. Soruyorum; Tüp geçis ve raylı sistem yapılmasına karşın neden 3. Köprü…!!??Bu göstermiyor mu, ulaşım yetmezliğine neden kentsel yığılmaları tetikleyenin boğaz köprüler olduğunu? Ve zaman içinde kentimizi ve kendimizi yaşanılmaz kılarak; ulaşım seçeneklerinin tümünü yetersiz kılacak ortam hazırladığını…?Karayı ulaşım politikasızlıklarıyla hallettik, deniz de bir şekilde hallettik; sıra geldi atmosfere. Orayı da halledelim ve İstanbul’u adeta “Bilim kurgu kentine dönüştürelim!” İstediğimiz bu mu? Seçenek ulaşım politikaları geliştirilemez miydi? Katlı kavşak projeleri, tüp geçişi de yetersiz kılarak zorunlu mu kıldı,üçüncü boğaz köprüsünü??!!
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU Teknopolitikalar Platformu İLET-Kİevesebere@mynet.com

27 Nisan 2010 Salı

SARI İNEĞİ ÖLDÜRDÜK MU?

Öncellikle Kalecik Gazetesi sahibi sayın Hasan Gemalmaz’ın, konuyla ilgili kaynak bilgilerine ve beni tetiklemesine teşekkür ederim..Evet; sarı ineğimize ne oldu?Onun da sağılacak durumu kalmadı..Ne de verimli idi..Kendinden emin, ne de güzel yayılırdı köylerimiz meralarında..Zamanı gelince de, eti ve sütü ile beslerdi insanları..Ne köy kaldı, ne köylü, ne sarı kız, ne de sarı inek; tümü kente göçtü ve Hayvanat da gün geldi İnsanat gibi(Şefik Görgeç’e ait bir sözcük) insansızlar tarafından bireysel ve grupsal rant aracı haline getirildi. Üretici bütünündeki ekonomik ranttan söz etmiyorum, dışalımcı(Ar.İthalatçı) bütünündeki bireysel ve grupsal rant aracından..Vurguncunun kardeşim, vurguncunun rant aracından.. Bu nedenle, Sarı kızın eti de sütü de, kumalarda ve komalarda..Sarı kızın eti ve sütü üstüne kuma alınacak artık. Doğrusu dışarıdan et ve süt getirilecekmiş; anladığın gibi dışalımı yapılacakmış. Anlamakta güçlük çekildiği gibi et-süt vurguncularına(Fr. Spekülatör diyerek vurguncuyu aklarız) gün doğdu.. Gündem değiştiren bu sürecin de düğmesine; her şey de olduğu gibi Başbakan bastı… Ferman onundur “ Et fiyatlarını düşürün..” Yetkim olmadığı için düşüremedim, fakat düşünmeye başladım; “Bayram değil, seyran değil…” örneği nereden çıktı düşüklük, pardon düşürmek?... Amaç düşmüş halkı kaldırmaksa, doğru bir ferman; fakat işin içinde düşünmesek de, bu süreci vurguncular değerlendirirse, işte orda düşünmek gerektiğini söylüyorum.Her ne kadar ilgili bakan; "Yeteri kadar besi materyali var. Et fiyatları belli bir yere kadar tolere edilebilir. İhtiyaç neyse gideririz, bu işi de bir hafta içinde çözeriz" dese de, benim aklım kese de..” Kimlerin kesesi ve kasası dolacak?” İzleyin et dışalımında kimlerin yakınları devreye girecek..Doğrudur, kılıfı çoktan hazırlanmıştır bile..Yokslun evine girme kolaylığı elde edecek, Sarı ineğin onuru mu kurtarılacak, yoksa türeyecek olan et-süt dışalımcıların sorunu mu..?Et fiyatları vurguncuların acımasızlığına kalmış. Şimdi bu acımasızlar ucuz et dışalımı yaparak, acımasızlıklarını öteleyecekler mi? Umurlarındaydı sanki..Olan bizlere olacak..Ferman sahibi “Bunlar yoksul halkın düşmanları.. Bunlarda Allah korkusu yok.. Bunlar yoksulun evine et girmesini asla istemezler” söylemiyle hakaretler yağdırarak bir güzel dinden ve yoksuldan geçinir, geçinemeyen halkım da sandıkta kendi kendine… Kasapların önündeki tekir ve karabaş bir deri, bir kemik..İnsanlarımız kasaplara fiyatlar yüzünden uğrayamıyordu; yanı kapıdan içeri giremiyordu, bu nedenle de kasap satır artıklarını kapıdan fırlatamıyordu ve tekir ve karabaş payını alamıyordu..Bunları yadsımıyoruz; biz sarı kızı, sarı oğlanı yadsımıyoruz; biz onların sağlığını ve onları besleyen sarı ineğin durumundan söz ediyoruz: Üreticinin durumundan söz ediyoruz..Güngör Uras hoca “Dışalıma gidilirse, et-süt ucuzlar, fakat Türkiye çok şey kaybeder, güçlü bir et-ot sahibi iken..Tek bir şey kazanılır, hastalıklar..” diyor. Tam da b-öyle demiyor; kendi endişelerimle besledim söylemini, Fakat yukarı-aşağı benzer şeyler söylüyor; et dışalımının fiyatları kısa vadede düşüreceğini ama uzun vadede Türkiye'de hayvancılığın bitmesine yol açabileceğini belirterek..Kısacası, sarı inek, üzerine gelen kuma ile komaya girer..Çay üreticisi ülkeyiz, çay dışalımı…..Meyve üreticisi ülkeyiz, meyve dışalımı…Orman ürünleri üreticisi ülkeyiz, kereste dışalımı….Dört yanımız Deniz (Van’ı da say), deniz ürünleri dışalımı…Buğday-Mısır ülkesiyiz, buğday-mısır dışalımı..Kısacası; tarım ülkesiyiz, tarım ürünleri dışalımı…Hayvancılık ülkesiyiz, et, süt, yumurta dışalımı…Futbolcu ülkesiyiz, futbolcu dışalımı yapıyoruz.En önemlisi; elde kalmışlarıyla birlikte siyasetçi varsılı ülkesi olmamıza karşın, siyasetçi dışalımı yapıyoruz ve çoğunu da ekonomi bakanı yapıyoruz..Sorunun özü burada yatmaktadır. Çünkü bunlarla, Avrupa’nın elde kalmışlarını alarak, değersizleri varsıllaştırmak adına, ülkemiz değerlerini yok ediyoruz..ŞEVKET ÇORBACIOĞLUTeknopolitikalar PlatformuİLET-Kİevesbere@mynet.com

25 Nisan 2010 Pazar

SIR RİJKAARD VE SİR FERGUSON

Bursa maçına kısaca değinerek, başlık konusuna geçeceğim..FB hayatında en çok sevindiği Galatasaray galibiyetlerinden biri olsa gerek. 6-0’a bile bu kadar sevindiklerini düşünmüyorum..FB işi gücü GS galibiyetlerine sevinmek, çünkü o kendisini Galatasaray’a endekslemiş bir takım..Yazıya böyle başlamıştım; değiştirmedim, çünkü, FB Galatasaray’ın beraberliğine de sevindi..Demiştim; “Şampiyonu G alatasaray-Bursa maçı belirler..” diye; belirledi de..FB şampiyon, Bursa, geçen yılkı Sivas..Galatasaray’a ne olduğunu söylemeye gerek yok, çünkü ne olacağı FB maçlarında belli olmuştu..Konumuz Galatasaray’dan çok Rijkaard;Rijkaard en az Ferguson kadar “Sir”, yanı beyefendi. Fakat bir “Sır” olduğunu yadsıyamayız.. Çünkü Barcelano’daki Rijkaard ile Glatasaray’daki Rijkaard arasında büyük fark var. Bizdeki Rijkaard adeta bizlerden bir sır saklar gibi. Evet, ülkemizdeki futbola bakışı ve futbolumuz için düşündüklerini bilmiyoruz. Kendine saklıyor izlenimi vermiyor değil...Bakalım sırrını ne zaman öğreneceğiz? Dahası Barca patlamasını yaşama geçire bilecek mi seneye.. Neden Ferguson? Nedeni, Rijkaard üzerinden yapılan sözlü ve yazılı tartışmalar. Daha doğrusu; Hıncal bey doğrultusunda, silahı Rijkaard’a doğrultanlara yanıt olması için Sir Alex Ferguson’u seçtim, Sır Rijkaard ile davam kararının sırrını çözmek için.. Ülkemin insanları her şey de olduğu gibi, Çaşıştırıcılar konusunda da sabırsız. Doğrudur, Galatasaray’a geldiği günden beri Rijkaard, özellikle oyun kurgusundaki duruşu ile ve yapılan ağır eleştiriler ve de gönderilmesi için yapılan saldırılar karşısındaki suskunluğuyla adeta bir “Sır” oldu; bu nedenle “Sir Alex Ferguson” örneğini vermek istedim.Bilindiği gibi; Eskişehir, Trabzon, FB ve Sivas maçları ardından gelecek sezonki durumu tartışılır hale gelen teknik direktör Frank Rijkaard için Başkan Adan Polat ve futboldan sorumlu ikinci başkan Haldun Üstünel, kesinlikle yola devam edileceğini söylediler.Niçin mi doğru karar!! Türkiye’de bazı futbolun efendileri, kendilerine araç oluşturmak adına, yeni gelen çalıştırıcıları önce alkışlarlar, sonra kışkışlarlar. Scala’ya, Tigana’ya, Del Bosgue’ye ve son olarak Luis Aragones’e aynı şeyleri yapmadılar mı?! Bu mantıklarını kırmak adına çok doğru bir karar. Gelen çalıştırıcı ille de istenen sonuçları alınca mı başarılıdır. İnsaf be..Ülkem de ikinci gün kışkışlama adeta tutku haline geldi..Yazılarımızda sürekli M.United’ın sabrını ve Sir Alex Ferguson örneğini gösterdik..Ferguson bu takımın başında tam çeyrek yüzyıldır başında..Çeyrek yıl sabredemiyorsunuz, insafınız kurusun!!..Ferguson bu süreçte ancak 11 kez takımını şampiyon yapabilmiş, iki kez de Şampiyonlar ligini kazandırabilmiş. Fatih ilk 4 yılında takımı 4 kez şampiyon yaptı, bir UEFA ve Süper kupa kazandırdı, o’na bile kışkış dediniz, insafınız yok mu sizin? 20 yıl şampiyon olamamış takımın başına 1986 yılında geldikten tam 6 yıl sonra şampiyonluğu yakalayan Ferguson’a en küçük tepki göstermeyen M.U taraftarı ve yandaşları, geldiği ilk yıl takımı şampiyon yapan Terim’e bayrak açıp takımdan uzaklaştırılmasına neden olan sizler değil misiniz? İnsaf be, insafsızlığın bu kadarı fazla..Futbolumuzun başarılı olmamasının temelinde bu yatıyor..Rijkaard geldi, ilk 5 maç göklere çıkardınız, sonra çıkardığınız noktadan yere bıraktınız, insaaaaaaaafff kardeşim, insaaaaaaaaaaaf…
Diyarbakır ve Manisa maçları ligin durumunu bir anda değiştirdi; umutlandırdı da bizleri..Fakat, olmadı, olmadı, olmadı!!!Hıncal ne demişti; “Bu yıl FB şampiyon, Galatasaray da ikinci..” Daha doğrusu; Galatasaray’ı susturmak için ikinciliğe razı edecekler demek istemişti; o da olmadı.. Doğrudur; Sır Rijkaard’ın bilinmez kurguları takımı bu hale getirdi, Hıncal beyi de galeyana..Hep Hıncal için bir şeyler üretti, izleyiciler için değil..Seyreyleyin bundan sonra Hıncal’ı; Rijkaard’ı göndermedikleri için, Galatasaray kongre üyeliğinden de istifa eder, ya da Galatasaray’ın adını ağzına almaz(Nerde o günler..) Galatasaray’ı yönetimi ile, takım kurgusuyla alay eden, ama sadece alay eden ve seçenek sunmadığı için, ne de kulüp başkanlığına, ne de teknik direktörlüğe getirilmeyen Hıncal’ın son zamanlarda söylediklerine katılmamak olası değil..Son dedikleri, bizim de katıldığımız ve söylediğimiz şeyler: Bursaspor ve Fenerbahçe hakemlerden yararlanıyor. Son haftalarda maçın skorunu etkileyen hatalar yapılıyor..Şifo, Antalya'yı ileri sürmeyerek, eski takım arkadaşına elinden gelen yardımı yaptı. Sağlam da bu fırsatı kaçırmadı.Hatta buna; Reha Muhtar’ın “Leo Franco’nun Selçuk’tan yediği gol tartışılsın” değerlendirilmesi üzerinde durulabilir. V e de Bobo’nun FB maçında Penaltıyı Alex’in arkadaşı olduğu için kaçırdı şeklindeki Erman Toroğlu değerlendirmesi…Tüm bunlar komplo teorileri bütününde değerlendirilebilecek olgular..Asla Hıncal sendromlu aşağıdaki aşağılamalara katılmıyorum ve de bunun sahiplerini bu konuda haksız buluyorum:Rijkaard, Sivas maçında resmen G.Saray ile alay etti. Polat iftihar etsin, 'Sözleşmesini uzatacağım' diye ısrar etsin. Polat halen bu Rijkaard'ın arkasında olmaya devam ediyorsa başkanlıktan alınmalı. Hatta Haysiyet Divanı'na gönderilmeli Ama ben G.Saray'ı Adnan Polat'ın yönettiğine de inanmıyorum. Kulübü Adnan Sezgin yönetiyor. Aralarında ne varsa!.. Galatasaray'ı şamaroğlanı yaptıysan, Galatasaray'ı hele Fenerbahçe'nin şamaroğlanı yaptıysan, sen bitmişsindir arkadaş.
Diyarbakır ve Manisa maçlarından sonra Galatasaray ve Rijkaard biraz toporlandı dedik, bu sefer adını vermeyen ve bazı yeni yöneticiler ve futbolcular, kendilerini dağıtarak takım adeta darmadağın ettiler..Adını vermeyenler önce Rijkaard’ı gönderdiler, ardından bazı topçuları, ki bu topçuların çoğu takımda direkt oynayanlardı..Neler, neler söylenmedi ki: ‘Sürekli kadro değişiyor, iyi oynasanız fark etmiyor’
‘jo ve Dos Santos’un çocukça hareketleri var’
‘Kewell’ın ayrılacağını Florya’da herkes biliyor!’ ‘sanırım ‘parayı alanlar düşünsün’ mantığı oluştu’ ‘hoca artık bazı şeyleri kontrol edemiyor’
4 yabancı gidiyor, 3 yıldız gündemde. İşte G.Saray'ın hedefleri...Yönetim Jo, Elano, Franco ve Kewell’ı yolluyor. Takipteki isimler Diarra, Van Bommel ve EmanaG.Saray yönetimi, gelecek sezonun transfer haritasını da çizdi. Sarı-kırmızılılar öncelikle, takım içindeki eski ’ruh’u yakalamak adına yerli futbolcu transferine ağırlık verecek.. Öncelikli hedefler şunlar:Selçuk İnan, Ceyhun Gülselam. Sercan yıldırım, Volkan Şen. Mustafa Pektemek. Hamit Altıntop, Serdar Özkan.Peki sezon sonunda kimlerle yollar ayrılacak?Jo, Elano, Le Franco ve Harry Kewell, yüzde 100 yollanacak.Keita Dünya Kupası sonrası istek gelirse satılacak.Arda, M.Topal ve Servet gibi futbolculara da teklif gelirse değerlendirilecek.Yeni G.Saray’ın oluşumunda diğer detaylar da şöyle:Dos Santos’un bonservisi alınmak isteniyor ama bu konuda pazarlık yapılacak.Tüm bu söylenenlerden sonra Galatasaray’ın yeni yönetimi ve eski yeni başkanı Sir Ferguson olgusunu dikkate almışçasına, Sır Rijkaard’ın gönderilmemesine ve yardımcılığına da Turguy Kerimoğlu’nun getirilmesine karar verdi.. Takımın başında bırakılması, sadece Galatasaray için değil, Türk futbolu için bir şanstır, çünkü 3 ay sonra gelen yabancı çalıştırıcıyı yıkmaya çalışan tabunun yıkılması futbolumuza bir şey kazandırmıyordu. BJK’de Denizli ile devam kararında doğru yaptı..…Bana kimse Türk çalıştırıcısı demesin! Sorarım size; Şu an; Süper ligde, sürekli nobetleşe yer değiştiren çalıştırıcıları aşabildik mi? Varsa, yoksa arsa borsa örneği hep bunlar, hep bunlar..Terim dışında bir somut başarılı çalıştırıcı gösterin bana, Hep sırtlarını birilerine dayamış bir gurup..Şenol Güneş’i uzak tutmak için uzak doğuya gönderdik, potansiyel başarılı Yılmaz Vural realitesini Show menlikle özdeşleştirdik..
Bu yılın şampiyonunun; asla kutlamıyorum, çünkü kurtlar sofrasında kazanılan bir şampiyonluk; izlenimi veriyor..Bursa veya FB; düşüncemi asla değiştirmez..Bursa, kesin geçen yılın Sivas’ı değil, ondan çok daha başarılı bir takım. Bugün müthiş oynayan Galatasaray karşısında müthiş oynadı..Bu takım şampiyonluğu, özellikle Bursa kenti şampiyonluğu hak ediyor. Aslında geç bile kaldılar. Az kaldı; Samsun’un ve Eskişehir’in yapamadığı, Trabzon’un yaptığını yapmalarına..
Daha 3 maç ve 9 puan var..Ligimizde kısmi gebelik de olsa, bir doğum yaşanacak..
Sevgili Uğur Ayan’ın bir iletisinden ile geçmişten bir anıya yer vermek istiyorum:
“Yıl 1971, Ay Kasım, gün 6…Ligin son haftasına Galatasaray 40, Fenerbahçe 39 puanla giriyor..Son hafta Galatasaray Ankara’da PTT ile karşılaşırken, FB İstanbul’da Beşiktaş ile karşılaşıyor..Fenerliler Ankara’dan gelecek iyi haberi umuduyla Mithat Paşa(İnönü) stadını dolduruyor..Ligde hiçbir amacı kalmamış BJK her şeye karşın onurluca direniyor..İlk devre 0-0..Önemli bir sorun var..TRT Radyo bağlantısı kurulamıyor..Maçın 80. Dakikasın dek durum 0-0..Tam bu dakikada Ogün Altıparmak golü atıyor..Fenerli yöneticiler şeref tribününde golün sevincini yaşarken, sevinç coşkuya dönüşüyor..Galatasaray PTT karşısında 2-0 mağlup haberi tüm stadı ayağa kaldırıyor..Başkan Faruk Ilgaz o sevinçle saha kenarına kadan iniyor ve futbolculara sesleniyor: “Dayanın 2 dakika kaldı, Galatasaray 2-0 mağlup..” Maç 1- 0 sona eriyor..Fener Şampiyonluğu kutluyor..Seyirciler sahaya iniyor..Ogün, Ziya, Fuat, Serkan, Nedim omuzlarda, şampiyonluk turu atıyorlar..Faruk Ilgaz ve tüm yöneticiler soyunma odasında şampanyalar patlatarak, şampiyonluğu kutluyorlar..Aradan dakikalar geçtikten sonra TRT hatlarındaki ariza gideriliyor ve Ankara’dan maç sonucu geliyor..Galatasaray 7 PTT 1..Soyunma odasında şampiyonluk krizine girmiş yönetici ve futbolcular aniden ölüm sessizliğine bürünüyorlar.. İkinci krizle tümü vefat etmiştir(umutları canım..)Böylece 6 Hazıran 1971 tarihi, lig tarihimize;“FB’nin şampiyon olmadan şampiyonluk turu attığı” benzersiz tarih olarak geçiyor, Faruk Ilgaz da en kötü işletilen Başkan olarak taynı tarih sayfasında kendine özel yer buluyor..!!!!Olur mu dersiniz bir daha!? Olmaz, çünkü bu iletişim yapısında FB çoktan hatları ayarladı..
Sevgili Kazım Kanat bir yazısında(2001); “…Birileri Galatasaray’ın yolunu kesmek istiyor..Birileri de Beşiktaş’ın önüne set çekiyor..30 yıl geriye gidiyorum, bir Galatasaray-Fener maçında Brian Birch’in ipi çekilmişti. Oysa Galatasaray üst-üste 4. Şampiyonluğa gidiyordu..İşin özü şu; Fener-Galatasaray rekabetinde güzelliklere asla yer yok!...Medya sürekli olarak Fener lehinde bir şeyleri körüklüyor..”İşte son örneği;Caner Erkin, Arda Vural kavgası..Kavganın Video görüntülere ve karelerin işlenmesi gerçekten düşündürücü..Arda’nın son zamanlardaki gerilimin altında acaba Hasan Vezir benzeri olayların intikamını almak için bilinen takımın kurgusu mu yatıyor? Veya Caner’in Arda’ya “…sen adam mısın?!..” karşı koyuşunun altında bilinen takım taraftarlığı mı yatıyor?! Sevgili Kazım, Bilican’ın sahayı eşelemesine ve Bobo’nun penaltıyı at(a)mamasına kim bilir ne kadar üzülürdü, BJK adından çok futbolumuz adına..Kazım deyince, bugünkü kazımpaşa ve Yılmaz Vural aklıma geldi. Nerde o müthiş takım ve müthiş Vural. Her ikisinin ruhu da adeta ötelenmişti, geçici olarak..Etrafa verecekleri rahatsızlıktan mı, yoksa başka bir şey mi vardı..O yürekli futbolundan takımda Yılmaz Vural da çok uzaktı..O yürek olsa, şampiyon olur, veya üç büyükleri çalıştırırdı..Kimler bilinen takımın taraftarı? Zirvedekiler… Ligin Daum’una kafa tutulur ama, asla onlara tutulmaz..Yürek ister… Sahadaki futbolunla bu yüreği, önceki maçlardaki gibi göstermeliydin..Sakın ha! Futbolumuzun kuyusu BJK maçında kazılmadı, sene başında kazıldı..O kuyuya bir gün, kuyuyu yıllardır kazanlar düşerse şaşırmayacağım..Galatasaray, Sır Rijkaard’ın sırrını çözmek için, Sir Alek Ferguson yöntemini kullandı, bizim için Sir olan, yani beyefendi Turgay Kerimoğlu ile..Göreceğiz; göreceklerimiz, gördüklerimizin teminatı değilse..
ŞEVKET ÇORBACIOĞLUŞUTLUYORUMevesbere@mynet.com..

21 Nisan 2010 Çarşamba

23 NİSAN VE BİRKAÇ İNSAN

Bazı konular ve yazılar vardır ki, hep güncel kalır..Doğrusu; gündem değişmez ise, güncelliğini korur. Ben de güncel gördüğüm eski bir yazımı ‘eklemelerle’ tekrarlamaya karar verdim: 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı; 23 Nisan 1935 yılından itibaren kutlanan, Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal bayramı..23 Nisan 1920 yılında Ulusal Egemenlik Bayramı(Hakimiyet-i Milliye) TBMM'nin açılışının birinci yılında kutlanmaya başlanıyor. Beraberinde Çocukları Koruma Cemiyeti(Himaye-i Etfal Cemiyeti)’nin 23-30 Nisan'ı Çocuk Haftası ve haftanın ilk gününü de çocuk bayramı ilan ediyor. Ardından; Bu iki bayram 23 Nisan 1935 yılında 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı adı altında bir araya getiriliyor. Çocuk bayramı savaş sırasında yetim ve öksüz kalan yoksul çocukların bir bahar şenliği ortamında sevindirmek amacını taşımakta idi. En önemlisi; Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, Unesco(United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization)'nun 1979'u Çocuk Yılı olarak duyurmasının ardından, Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği'ni başlatarak, bayramı uluslararası düzeye taşımasıdır.. Birleşmiş Milletler Eğitim,Bilim ve Kültür Örgütü Unesco’nun evrensel kimlik kazandırdığı, “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” 23 Nisan’da, birkaç insan tarafından; askerlik çağını geçmiş 23 yaşındaki birini çocuk diye TBMM’inde kürsüye çıkartılıp, dinden ve yoksuldan geçinmenin yanında çocucukları da süreçlerine katmalarını asla unutamam… Unesco; Birleşmiş Milletler'in özel bir kurumu olarak, II. Dünya Savaşı'ndan sonra, kurulmuştur(1946) ve Unesco sözleşmesini, Türkiye 20 Mayıs 1946 tarihli ve 4895 sayılı kanunla onamıştır. Sözleşmesine imza attığımız Unesco, bizim “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nı uluslar arası evrensel düzeye taşırken, birileri 23 Nisan’ı 23 yaşındaki çocukla(?) ile nerelere taşımaya çalışmışlardı? Bu birkaç insanın yaptıklarının birkaçına göz atalım: Bir ilimizin Anadolu Lisesi kimya öğretmeni, geçen yıl yaptığı yazılı sınavda sorduğu ahret sorusu, acaba kaç insanımızı düşündürmüştü?!Evet; “- X şahsı hayatı boyunca 3.10 üzeri 22 tane iyilik ve 4.10 üzeri -2 mol kötülük yapıyor. Hesap günü mizanda iyilik ve kötülükleri tartılıyor. İyilikleri ağır gelirse cennete, kötülükleri ağır gelirse cehenneme, tam nötrleşme olursa Araf’a (hayvanların ve delilerin barınacağı yere) gidecek. Bu şahsın hesabı görülünce durumu ne olacak. İşlem yaparak sonucu bulunuz” sorusu bizleri ne kadar düşündürttü? Dahası, dürttü veya uyarttı?! Bu okulda bir sınıfın mescide çevrildiği de belirlenmişti... İbadete karşı olanlara şiddetle karşı olduğumu gibi; eğitim kurumlarında mescitlerin oluşturulmasına da karşıyım… Olguyu daha iyi algılama adına bir antrparantez açmak istiyorum: “Almanya’da:70 bin sağlık kurumu, 8 bin kilise vardır. Fransa’da:60 bin sağlık kurumu, 9 bin kilise bulunur.
Ülkemde ise; :7 bin sağlık kurumu, 77 bin cami yükselir.”
Salt çocukların eğitimi alanında mı yaşanıyor yozlaşma?!.... Yaşamın tüm alanında..
Mustafa Mutlu bir yazısında, Atlantik ötesindeki bilinen cemaat liderinin söylediklerine yer vermişti; “..Taa ilerilere gitmeli, can damarları içinde dolaşmalıyız. Cepheleri öğrenmeleri lazım arkadaşlarımızın. Hukuk sistemini didik didik etmeliler. Sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım. Biz de çalışıp onları istifade edecekleri mevkilere getirmeliyiz. Dikkatli olmalıyız. Erken harekete geçersek, tepemize binerler. Durmadan hazırlanmalıyız.. Zamanı gelince, uygun boşluk bulunca maratona geçeriz. Devlet memuru arkadaşlarımız kahramanlık yapamazlar. Erken vuruş yaparlarsa dünya başlarını ezer.. Bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır…”
Netekim de öyle oldu..Yerelden merkeze adım-adım geldiler. Sistemin püf noktaların öğrendiler..Adamlarını istifade edecekleri önemli mevkilere getirdiler. Özellikle biri vardı ki; sıradan bir belediye bürokratı olarak çok önemli bir makama geldi..Kamu yönetiminin yeniden düzenlenmesi için birkaç insan ile ‘kamu yönetimi reform tasarısı’nı hazırladı. Evet böylesi bir tasarıyı; TODAİE’nin uzmanlarını, devlet hizmetlerinde deneyimli yansız bürokratları, üniversiteleri, ilgili sivil örgütleri ve siyasi partileri es geçerek hazırladı; birkaç insan olarak..Şu an çok-çok önemli görevde olan bu kimlik, şu mantıkla hazırlamıştı tasarıyı: “..Trkiye’de kültürel öncelikli İslami hareketler ile siyasi öncelikli İslami hareketlerin karşılıklı ilişkisi ve etkileşimleri yeniden tanzim edilmelidir. Eğer bu iki hareket bütünleşmiş bir halde devam ettirilirse, Türkiye’de İslamın hiçbir ülkede görülmemiş bir şekilde sağlam bir temel üzerinde gelecek vaat ettiğini söyleyebiliriz….T.C’nin başlangıçta ortaya koyduğu Laiklik, Cumhuriyet ve Milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı, daha adem-i merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğunu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum..”Bu mantıkla yazılan reform taslağı, ilgili bir dizi yasa ile gerçekleşti. O dönem; Dünya gazetesinde salt ben konuyla ilgili 10’nun üzerinde öneri içeren, dahası; Devletin katı bürokratik yapısından arındırılması; değiştirilmesi, düzeltilmesi ve devletin sırtından ekonomik ve siyasi rant elde edenlerden kurtarılıp şeffaflaştırılması, demokratikleştirilmesi, tarafsızlaştırılması, insan hak ve özgürlüklerine saygılı hale getirlesi doğrultusunda eleştirel yazı yazdım. Beni bırakın, uzman kişilerin ve akademisyenlerin ve de özellikle CHP’nin bu bağlamdaki önerilerinin biri bile dikkate alınmadı..Ve, sayın Mutlu’nun dediği gibi; modern devleti, Cumhuriyet’in ilkelerini, ulus devlet ve ulusalcılık esasına dayalı devlet anlayışını sorgulayarak; İyi oynadılar oyunlarını...Şimdi de koşar adım amaçlarına yürüyorlar...
Ve de çocuklarımız yarın Bayramlarını yaşayacaklar. Hangi yüzle kutlarım ben çocuklarımızın bayramını?! ÇOCUKLAR AYDINLIK GÖKYÜZÜ Çocuklar ki geleceğin aydınlık yüzü, Çocuklar aydınlık gökyüzü. Cumhuriyet kuruldu, Çocuklara bayram, ışık oldu Atatürk, önce çocuklar dedi, Ülkeyi onlara emanet etti. Siyasiler yemin etti, Çocukları yerinden etti.. Onlar; Gecenin karanlığında süzüldü, Çocuklara karabulut gibi göründü Her yer karalara büründü. (Ş.Ç) ŞEVKET ÇORBACIOĞLU Teknopolitikalar PlatformuİLET-Kİ evesbere@mynet.com

19 Nisan 2010 Pazartesi

fb İÇİN PAŞA AĞLIYOR SOYTARI GÜLÜYOR

fb CUMHURİYETİ, PAŞANIN YAŞLARI VE SOYTARI
Genelde Galatasaray maçlarını yazıyorum; çünkü Galatasaraylıyım, fakat Galatasaray’ı yazarken, daha doğrusu Galatasaray üzerinden, futbol oyununun varsıllaştırılmasından tutun da, futbolumuz üzerinde oynanan oyunlara dek önemli konuları işlerim. Özellikle futbolumuzun nasıl çakal sürüleri tarafından yönlendirildiğine, doların yeşilini İslamın yeşiliyle harmanlayayanların nasıl yeşil sahalara indiğine, bir katlı kavşağın yetersiz çocuğuna, ülkenin en büyük kulübünü nasıl satın aldığına vb olgulara değinirim..Bugün bu olguları BJK fb maçı üzerinden anlatmaya çalışacağım. Biliyorum Murat Hacıoğlu’nun dediği gibi Blogda ötelenecek veya yazınız kişilere hakaret içerdiği için yayına konmamıştır haber yorumu ile iptal edilecektir, ama ben ilgili ilgisiz tüm sitelerde bu yazının yayınlanmasını sağlayacağım..Dün BJK resmen katledildi. Katledenler asla ve asla fb’li oyuncular değil, onlara bunları yaptıranlardır; özellikle bunun talimatini verenlerdir..Katleden asla ve asla pisliğini örtmek için penaltı noktasını eşeleyen değil, eşeletenlerdir.Katleden asla hakem değildir, yani BJK 11 puan önde iken, Samsun faciasını yaşatan ve bilinen takımın şampiyon olmasını sağlayan hakem değil, bunu kurgulayanlardır. Katleden asla penaltıları vermeyen, kırmızı kartları çıkarmayan hakem değil, penaltıları vermemesi, kırmızı kartları göstermemisi için hakemi korkutanlardır..Katledenler asla BJK’li oyuncuları resmen sıra dayağına çeken oyuncular değil, bunu yapmaları için onlara talimat verenlerdir..
Senin anlından öpüyorum Hıncal Uluç; dediğin işlemeye başladı; bilinen takım birinci, Galatasaray sus payı aşkına ikinci..Kendi anlımı da öpüyorum(Aynadan canım); şampiyonu Bursa maçı belirler dediğim için. Çünküme, öyle kurguladılar ki; Galatasaray Bursa’yı yenmek zorunda bıraktılar, bu da kimin işine yarayacak Kazimpaşa’yı kesin yendireceklerin işine..Sakın “Y.Vural kesin çelme takacaktır, çünkü bilinen takımın çalıştırıcısı ile kavgalı..” şeklinde umut sanallığına sürüklemeyin kendinizi. Bu takım kimin takımı? Bilinen kişinin.. Bilinen kişi hangi takım taraftarı? Bilinen takımın taraftarı. Bilinen kişiyi aşacak ve o’na karşın bilinen takıma çelme takacak bir Y.Vural’ı değil ülkemde gezegende bırakmazlar, gezegende beyler..Baktılar Vural direniyor, “Vur, Al” planını uygulayıp vurarak alacaklarını alırlar..Le Franco neden takımdan kesildi, niçin oynatılmıyor..Ne demişti Rehe Muttar “O golu yiyen Leo araştırılsın”. Araştırıldı da, bundu da bir şey yapamayınca sadece takımdan mı kesildi?Bilinen takım dün orada Aslanı biçti, ödlek gladyatörleri ile, bugün de Kartalı..Beyler Biçene değil, biçtirenlere bakın, biçtiren biçlere…Saatçı, ne de gevrek-gevrek gülüyor ve Galatasaray’a ettiği küfrün katmerlisini BJK’ye ediyordur şimdi
Paşa gözyaşlarını tutamamış..Paşa bir şeyleri de tutamadı ve ülkenin bugünkü resmin çizilmesinde büyük katkılar verdi..Paşa, Paşa; sen sıradan biri olamazsın, halka mal olmuş bir kimliksin; T.C’nin paşasısın, FC’nin değil ve seni BJK’lisi, GS’lisi, FB’lisi, Trabzonlusu seviyor veya sevmiyor, bu nedenle bu taraflı ve çocuksu(heyecanlı) duruş sana yakışmıyor..Birilerine sempatik gelebilirsin, fakat Türkiye’nin yüzde 80’ninin antipatisini aldığını unutma, üstelik bunun yüzde 35’i Galatasarayli..Aynı sözüm bilinen kazimpaşalı için de geçerli..Evet bu duruşlar size yakışmaz, ancak soytarıya yakışır, çünkü o bir postmodern soytarı..Dün, 1-0 ile başlarız şeklindeki söylemiyle GS’yi “Ti”ye alıyordu, bugün küfürbaz şerefli köşe vermiş o’na, GS’yi da araya katarak BJK’yi “Ti” ye alıyor..Bu adamın değil oyunlarını, reklamlarını bile izlemiyorum..Siz de o’nu yapın..Çünkü o soytarıyı hepimizin soytarısı biliyordum, meğer o sadece onun ve onların soytarısı imiş..Dün Galatasaray, bugün BJK yok edildi..Beyler, yok edilen GS ve BJK değil, futbolumuz, futbolumuz..Paşa takımı kazandığı için sevinçten göz yaşı dökmüş; asla paşanın yanında değilim.. Ben futbolumuz kaybetti diye göz yaşı dökenlerin yanındayım..Bu oyunları, yürekli oyunlarla bozmak gerekir, ama o yürek nerde!!??Diyorum ya, bir gün İtalya’daki gibi yürekler çıkacak ve bunları tek-tek toplayacak..İnanın suçları o kadar çok ki, tümü içerde kıyar kendine..Beyler, tekrar ediyorum; “Katlettiğiniz GS ve BJK veya Bursa değil, futbolumuz, futbolumuz, yarın bunların hesabını veremezsiniz.”Sanal cumhuriyete değil, Türkiye Cumhuriyeti’ne saygılı olun..
ŞEVKET ÇORBACIOĞLUŞUTLUYORUMevesbere@mynet.com

17 Nisan 2010 Cumartesi

GALATASARAY İKİ HAFTADA 6 GOL ATTI 6 PUAN ALDI

GALATASARAY MANİSA’DA 3 GOL ATTI

Aslında Galatasaray iki haftadır altıpatlar gibi..
Çünkü, İki haftada 6 gol attı, 6 puan aldı. Aslında Manisa'da 3 gol attı, fakat birini kendi kalesine attığı için, karşı tarafa yazdılar. Bu bence haksızlık. Söylüyoruz bu hakemler bizim hakkımız yiyor diye ama dinleyen yok..
Şaka bir yana, bir o yana bir bu yana; Galatasarar Manisa'daki futboluyla bir şeyler yapacak izlenimi vermeye başladı bana..
Evet, Manisa'da birini kendi kalesine olmak üzere 3 golle 3 puanı alarak bizleri umutlandırır gibi oldu..Bir önceki yazımı; “Dikkat her an şampiyon çıkabilir, korkmayın!” demiştim. Niçin olmasın?! Yarınki Kanarya Kartal uçuşu böylesi bir fırsatı yaratabilir..İki önceki yazımın da başlığı; “Galatasaray Bursa maçı şampiyonu belirler” idi..Öyle olacak gibi; fakat Galatasaray’ın şansı bence Trabzon, FB ve Sivas maçlarında hayli örselendi..Geçen haftadaki i Diyarbakır maçı, acaba bir dirilişin haykırışı mı idi?O maçı yazmadım, çünkü ben de seyirciyi kendimce protesto etmiştim..Bilindiği gibi; Galatasaray Diyarbakır’ı Baros(3) ve Neill’in golleriyle 4-1 geçmişti, seyircide kendinden..Seyircinin kendinden geçmesinin nedeni 4-1’lik geçiş değil, ligden vazgeçen Galatasaray’ın topçuları, özellikle Jo içindi.. Önce 5 dakikalık sesüzlük yaşattılar, ardından Arda’yı da katarak başladılar “Yuuuuh!!lara”. Aslında ruh çağıracaklar değillerdi; elbette ki yüh çekecekler, fakat bunun dozunu kaçırdılar; özellikle Arda’ya yaptıklarından dolayı..Seyirciye hak vermemek olası değil.. Büyük umutlarla getirilen oyuncuların Neill dışındakileri gerçekten saç-baş yoldurtular. Burada en şanslı olanlar başı olup saçı olmayanlardı, bir de Rijkaard. Rijkaard her başarısızlık sonrası defans ve liberoları gösterdi..Bu nedenle takım kurgusunu sürekli değiştirdi ve en son Diyarbakır ve Manisa maçlarında eskiye dönüş yaparak, izleyicileri fazlasıyla olmasa da, kısmen umutlandırdı..Seyirci nedense yönetimi ve Rijkaard’ı bir yana koyarak futbolculara tepki gösterdi. Jo konusunda haklıydılar, ama Arda konusunda asla..Yöneticilerin en doğru hareketi Rijkaard ile devam kararı. Bu karar Türk futbolu için de bir örnektir, çünkü bizler çalıştırıcının takımı hemen şampiyon yapmasını istiyerek, takımı oyuncuları ve çalıştırıcılarıyla strese sokuyoruz..Her ne ise, bu konuya sonraki yazılarımda detaylı bir şekilde değineceğim..Bugünkü Manisa puanı ile iki haftada 6 puan aldık. Gönlüm bu 6 puanın kırılma noktası olması..Neill müthişti; Mehmet Topal’ın kafayla Aykut’a gol atması da..Arda küskün, Sabri durgun, Keita mutsuzdu..Baros ise çok-çok iyi idi..Baros’un sakatlanması gerçekten büyük şansızlıkmış..Goller Baros, Keita ve M.Topal’dan..Kısacası, iki hafta’da tam tam 6 gol ve 6 puan..Bu goller ve puanlar topallayan Galatasaray’ı canlandırır mı dersiniz….ŞEVKET ÇORBACIOĞLUŞUTLUYORUMevesbere@mynet.com

16 Nisan 2010 Cuma

KÖY ENSTİTÜLERİ VE KÜRESEL EFENİD

KÖY ENSTİTÜLERİ VE ABD
Köy Enstitülerinin, nasıl kurulduğuna değil, nasıl vurulduğuna öncelik tanıyacağım:Yeni kurulan Cumhuriyet, halktan yana özgün arayışlar içindeydi. “Köy Enstitüleri” ve hala devam eden “5 yıllık kalkınma planları” bu arayış sürecinin en somut ve etkin kurumsallıkları olarak kendini gösterdi. Özellikle Köy Enstitüleri etkin olmaya başladı, çünkü kırsal kesimin kalkınma düzlemini(Fr.Platform diyoruz) oluşturuyordu… Birilerinden çok, biri böylesi kurumsal süreçlerden rahatsızdı; ABD… Hitler sonrası, SSCB birliği ile dünyaya egemenlik savaşına girmiş olan şimdinin küresel efendisi, kendi öğretisini(Fr. Doktrin) yaygınlaştırmak için, genç ve güçsüz uluslara, dahası Cumhuriyetlere karşı, özdeksel(para) gücünü işletiyordu. Stalin’in Türkiye duruşu, ABD’nin ülkemiz bakışını güçlendirdi ve ABD’ye ilkesini yaşama geçirmede büyük olanak tanıdı. Eğer, Stalin; 1917 Ekim Devrimi ile, emeği merkezine alan ve adil bölüşümün evrensel kurallarını benimseyen SSCB duruşunu, (“ülkemizden Artvin, Kars ve Ardahan’ı isteyerek-1945”) Hitlerin faşizan duruşuna dönüştürmeseydi, ABD’nin, ülkemiz üzerinden öğreti ilkelerini işletmesi çok zor olurdu..Öyle ki; SSCB’nin bu halktan ve emekten yana evrensel eşitlik mantığı sürdürülebilse, ne SSCB dağılır, ne de günümüz ABD’nin BOP’tan projeleriyle Irak Müslümanlarının katlı yaşanır ve de ılımlı İslam dayatmasıyla Kutsal Dinimiz birilerinin siyasi rant aracına dönüşürdü...İşin özü; Stalin Hitlerciliği bizden salt toprak istemedi, boğazlarda askeri üs de istedi. Türkiye’de İsmet İnönü öncülüğünde ABD’den askeri destek istemek zorunda kaldı. Türkiye, Atatürk ve silah arkadaşlarının önderliği ve Anadolu insanının yürekliliğiyle verdiği Kurtuluş Savaşında, emperyallere dünyada ilk tokatı atarak Cumhuriyet’ini kurmuş ve Atatürk’ün evrensel felsefesini kurumsulaştırmıştı. Bu felsefeyi güçlendirecek ve halktan yana politikaları yaşama geçirmesindeki katkıyı verecek olan, ülkemizin özgünlüğü ve koşullarıyla harmanlanmış ‘ekim devrim esintilerini yadsımamız’ olası değildir. Bu nedenle ABD rahatsızdı ve kendi öğretisini dayatmak istiyordu. Bu amaçla katkı sürecini Truman Öğretiler(doktrini) bütününde işletmeye başladı, fakat; “5 yıllık Kalkınma Planları”na ve başta “Köy Enstitüleri”nin kapatılması temel koşulu idi. Buradaki en büyük aracı da, bugünkü gibi “Demokrasi” idi..Ancak 1963’de kurumsallaştırabildiği, kafasındaki “5 Yıllık Kalkınma Planları”nı öteleyen İsmet İnönü, Demokrasiye, yanı çok partili demokrasi olgusuna sıcak bakıyor, fakat Köy Enstitüleri konusunda asla ödün vermiyordu; vermeyince de, İnönü ve CHP’nin de sıcak baktığı tek partili dönemden, çok partili, sözde demokrasi dönemine geçişin düğmesine basıldı. Birilerinin, Milli Şeflik/tek partili dikta/Atatürk Oligarşizmi olarak tanımladıkları dönem benim için “Ulusal kurtuluşun onarım dönemi” idi ve biraz daha devam etmeliydi. Çünkü, Atatürk Devrimlerinin karşıtı hilafet yanlıları demokrasiyi kullanarak kargaşa ortamı yaratacaklar, bu da ülkenin onarım sürecini öteleyecekti(Öyle olmadı mı?). Bunun çözümünü de buldu muhafazakar kesim, çünkü onlar da hilafetini gelmesinden yana değildi, özellikle Celal Bayar. Amaç, ABD öğretisi olan liberal muhafazakarlık temellerini atmaktı. Bu bağlamda ABD ile sınırsız ve kuralsız destek süreci başlatılmalıydı…Sonunda her ikisinin isteği de oldu ve Adnan Menderes dönemi, pardon ABD dönemi başladı. Bu süreç, asla demokrasi süreci değil, ABD aracılığıyla Demokrasinin tek malzeme olarak tavan yaptığı süreçtir. Ki partinin adı da “Yeter Söz Milletindir” söylemli “Demokrat Parti “ oldu..İlk işi de, 19, yüzyılın son çeyreğindeki Osmanlı döneminde de var olan ve değiştirilmesinden yana Celal Bayar’ın bile çekimser kaldığı, Türkçe Ezan’ın Arapçalaştırılmasıyla başladılar.. Olguyu ne de anlamıl bir şekilde şiirleştirmişti Ziya Gökalp:
"Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur. Köylü anlar manasını namazdaki duanın Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kuran okunur Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda'nın Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın."
Söz asla Milletin olmadı, hep illetin oldu ve de Millete söz vermeyi amaçlamış “İş için iş içinde Eğitim” ilkeli Köy Enstitüleri kapatıldı(1954). 28 Aralık 1938’de dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç öncülüğünde çalışmaları başlatılan ve 17 Nisan 1940 yılında kurulan Köy Enstitülerinin; Yaratıcı, üretken, yenilikçi, katılımcı ve uygulayıcı evrensel eğitim sürecine son verilerek, geleneksel, bağnaz, ezberci, öğrencilerin söz hakkının olmadığı katılımdan ve uygulamadan yoksun eğitim ilkesine dayanan Öğretmen Okulları süreci başlatıldı. Ve böylelikle Akçadağ(Malatya), Akpınar-Ladik(Samsun), Aksu(Antalya), Arifiye(Sakarya), Beşikdüzü(Trabzon), Cilavuz(Kars), Çifteler(Eskişehir), Dicle(Diyarbakır), Düziçi(Adana), Erciş(Van), Gölköy(Kastamonu), Gönen(İsparta), Hasanoğlan(Ankar), İvriz(Konya), Kepirtepe(Kırklareli), Kızılçullu(İzmir), Ortaklar(Aydın), Pamukpınar(Sivas), Pazaören(Kayseri), Pulur(Erzurum) ve Savaştepe(Balıkesir) Köy Enstitüleri Öğretmen okulları adını aldı..Düşünün ülkenin yüzde sekseni köyde yaşıyor ve ülke genelende okuma yazma oranı yüzde 3; bu durumda Köy Enstitüleri kapatılıyor..Atatürk Devrimleri karşıtlarınca başlatılan bir Karşı Devrim hareketi olduğunu söyleyen Rauf İnan ve Hıfzı Veldet Velidedeoğlu mu, yoksa Köy enstitülerinin; komünistlerin, dinsizlerin yetiştiği fuhuş yuvaları olduğunu söyleyenler mı, Köylere giden enstitü mezunları kendilerini Atatürk zannediyor diyen Emin Sazak mı, yoksa; bu çocukların her biri birer Atatürk olması amacımızdır diyen Hasan Ali Yücel mi haklıydı. Elbette ki İnan, Velidedoğlu ve Yücel haklıydı..
Evet, ABD ve özellikle Hilafet yanlılarını asla ürkütmediler, aksine onları sürekli beslediler elde Kuran seçim kürsülerinde görünerek, abdestsiz Namazlar kılarak, darbelerde korumaya alarak…Ve o günün hilafet yanlısı İslamistler evrilerek bugünün ılımlı İslamcılarına dönüştüler.Tek silahları Demokrasi. Demokrasi silahını öyle kullanıyorlar ki, adeta nükleer silah gibi etkili ve tehlikeli olmaya başladılar. Türkiye’ye 1940’larda demokrasi diyerek girdi, hala etkisini sürdürüyor ve günümüzdeki postmodern demokrasiyi nükleer demokrasi gibi işletiliyor. Demokrasi diyerek Irak’a giriyor, demokrasızlığı yaşatıyor. İran nükleer silah yapıyor diyerek nükleer demokrasi ile Iran’ı vurmak için fırsat kolluyor.
Bugünlerde internette Dr. Mehmet Uhri’nin bir yazısı dolanıyor..Mehmet Bey’in bu yazısı bana da yakınım Niyazi Çorbacıoğlu ağabeyden geldi..Mehmet beyin aracı, Pazar günü Balıkesir- Savaştepe yakınlarında su kaynatıyor. Telaş içinde çevresinde arayışa geçen Mehmet bey, tam umudunu kestiği anda elinde alet çantasıyla bir amcayı karşısında buluyor; duymuş ve gelmiş..Yola çıkmazdan önce servise giden, fakat servisteki uzmanların bulamadığı sorunu Hüseyin Amca buluyor ve aracı onarıyor...Borcunu soruyor. Borcunun olmadığını, evime gelip çay içerken eşimin sancılarıyla ilgilenirse ödeşeceklerini söylüyor Hüseyin Amca..Öğreniyor ki Hüseyin Kocakülah amca Savaştepe Köy Enstitüsü’nün ilk mezunu. 39 yıl Ege’nin köylerinde öğretmenlik yapmış ve emekli olduğunda tekrar Savaştepe’ye yerleşmiş bir Savaştepeli..Tamircilik işinin nerden çıktığını soran Dr. Mehmet Beye Hüseyin amca şunları söylüyor: “…bilmezsiniz sizler, köy enstitüsü mezunu olmanın ne demek olduğunu? O zamanın okulları sanırsınız. Halbuki orada bu toprağın çocuklarına okuma yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, inşaat yapmayı, yemek yapmayı, bozulanları tamir etmeyi, örgü örmeyi hatta az buçuk hekimlik yapmayı bile öğrettiler. Hayatı öğrendik ve öğretmen olup hayatı öğrettik çocuklara… Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan. Çoğunu sıkıp yağını çıkarıp posasını da sabun yapıyoruz. Yani heba olup gidiyor. Bir kısmını sofralık ayırıyor, selede tuza yatırıp acı suyunu atmasını buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz. Veya salamura yapıp olduğundan daha şişkin gösterişli hale getiriyoruz. İnsanlara da böyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup okutup hayata hazırladığımızı sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup atıyoruz insanları…”
Hüseyin Amca’nın evinin bir odası boydan-boya kitaplık..Köyünde okumuş, öğretmen olmuş aydın bir köy çocuğu; insanlık yüklü bir köy insanı..1954’ten sonra bu köy çocuklarını değiştirdiler..Birileri dağa çıktı, birileri askere gitti..Karşılaştıklarında birbirlerine mermiler sıktılar..Kimisi inşaatlarda düştü, kimileri irticacıların peşine..
Yaşanalar tıpkı Ömer Sohtorik beyin dediği gibi; “Köy Enstitüleri bu ülke için aydınlanma idi. Onu kapatmaları eğitime, bilime ve aydınlanmaya yapılan en büyük darbeydi! Bunun sorumluluları her kimse, nedeni şimdi çok daha iyi anlaşılıyor ki; bu döneme hazırlık taaa o zamanlardan planlanmış...”
ŞEVKET ÇORBACIOĞLUTeknopolitikalar PlatformuİLET-Kİevesbere@mynet.com

7 Nisan 2010 Çarşamba

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE VENEDİK TACİRLİĞİ

ANAYASA TASLAĞI İLE VENEDİK TACİRLİĞİ
Öncelik şunları belirteyim ve sizler de söncelikle durumu değerlendirin;Anayasayı değiştirmek isteyenlerin, sürekli öne çıkardıkları Venedik Kriterleri, Venedik Taciri’nin durumunu çağrıştırır gibi.. Ayrıca Anayasa pak-etini savunan genç teorisyenlerin, genç danışmanlar ordusunun, genç habercilerin, köşe yazarlarının ve de TV’lerdeki genç program yapımcıların, yorumcuların heyecanlı duruşu düşündürücü geliyor bana.. Anayasa değişikliğini şiddetle savunanlardanım, fakat bugünkü değiştirme duruşuna da şiddetle karşı olanlardanım….Anayasa değişikliğini bugünkü haliyle savunanların, sürekli “Venetik Kriterleri”nden söz edenlerin durumu, Venedik Taciri’nin durumuna benziyor mu?Hani, William Shakespeare’nin komedi içerikli olmasına karşın ciddi göndermeleriyle de ders veren oyun(Yunanca trajedi) izlenimi veren yapıtı “Venedik Taciri”ndeki tefecinin durumuna.. Hani, venedik’teki itibarını kullanarak bir zamanlar hakaretler yağdırdığı bu tefeciden borç alan tuccarın durumuna..Hani bu borcu ödeyememesi halinde, tefecinin vücudunun neresinden isterse oradan, 450 gram et keseceğini kabul eden tüccarın durumuna.. Hani, İflas eden ve borcunu ödeyemeyen tüccara ve Venediklilere olan nefretini "Hakkımı isterim, etimi isterim!" diye bağırmaya başlayan tefecinin yarattığı duruma… Hani, halkın canına ve malına dolaylı yoldan kasdetmekten suçlu bulunup tüm varlıklarına el konan tefecinin durumuna.. Anayasa değişikliğinde sürekli Venedik ölçütünden(Fr. Kriter diyorlar)” söz edenler, Venedik ölçütünün ne olduğunu biliyor mu?Elbetteki biliyor! Ben bilen bu kişileri, bilmedikleri konuda onaylayan kimliklere ışık tutması için AnaBritannica’dan çok kısa bilgi aktarmaya çalışayım:Venedik Komisyonu; 1990'da Avrupa Konseyi'ne hukuki görüş vermek üzere kurulmuştur. Süreç içinde bu komisyon, AB ile uyumlu çalışması için, ilkelerinin(Fr. Kriter) AB ikeleriyle örtüştürecek, partilerin kapatılmasının ilkelerini de belirledi… Sözü fazla uzatmaya gerek yok; bu ilkelere göre parti kapatmak zorlaştırıldı-ki doğru- fakat bunun yanında da % 10 bararajının ve milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmamasının demokratik olmadığını vurguladı. Evet; Anayasa değişikliğinde Venedik Öçütünü öne çıkaranlar, acaba, baraj ve dokunulmazlık ölçütünü/ilkesini neden hiç akıllarına getirmezler?.. Dahası;
“Venedik Ölçütü”ne aykırı düşmüyor diye 29 maddenin tümünü halkoyuna sunup, halkı oyuna getireceksin,Askerle hareket eden yargı korumanlığı (Ar. Vesayet diyorlar) var diyerek, sivil korumanlığın(vasayetin) kapısını aralayacaksın ve bunu demokrasiye taşıyan yol olarak tanımlayacaksın, “En büyük tehlike kuvvetler ayrılığı ilkesini bozan askeri ve yargı korumanlığıdır “ diyerek, kuvvetler ayrılığını kısmı kuvvetler dayanışmasına dönüştürecek olan seçilmiş otoritenin böylesi dayatmasını besleyecek, buna da batının evrensel ölçütleri diyecek ve sivil korumanlığı tetikleyeceksin, Yargıyı siyasallaştırmayacağım aldatmacasıyla, TBMM’nin ilgili kurumlara atama yetkisini edilgenleştireceksin-ki doğrudur-, fakat aynı yetkiyi bir başka ‘siyasi kimlik’ Cumhurbaşkanına fazlasıyla vereceksin, % 10 barajını ve milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasını es geçeceksin, Siyasi Paritler yasasını aklına getirmeyeceksin,Başta Üniversiteler olmak üzere ilgili Sivil Toplum Kuruluşarına Anayasa Değişikliği Taslak çalışmalarında çağırmayacak, onlara danışmayacaksın, Çıkıp Venedik Kriterlerinden söz edeceksin..Kim inanır sana!!Anayasa değişiklik tasarısı için yapılan,bazı ilginç değerlendirmeler olguyu güldüşün boyutuna taşır oldu.Örneğin, ‘yarasız doğru’, yanı ‘faydasız doğru’ değerlendirmesi. Doğru, evrenseldir ve faydayı içerir. Faydasız olan bir şeyi doğru kabul edemezsiniz. O zaman olguya gerekli özenle bakmadığınız ortaya çıkar… ‘Geniş Aile’ dizisini çoğunuz beğeni ile izliyorsunuz. Ben de; ülkemiz sosyal yapıdaki geleneksel dokusunu, genel kültür yapımızla harmanlamış; güldüren, fakat pek düşündürtmeyen bu yapıtı, kafamı boşaltmak adına izlerim. Dizide Kuddusi Baba, sorumsuz ve aylak oğlu Cevahir’e sürekli ‘Faydasız oğlum’ siteminde bulunur. Aslında oğlunu sevmektedir, çünkü zaman-zaman doğruları olmasına karşın yine de kendini ‘faydasız oğlum’ demekten alamaz; çünkü tüm amacı onun iş sahibi olması ve yuva kurması, yanı sosyal kurumsallaşmaya gitmesi..Cevahir ise, hiç oralı değildir, aymazlığını ve aylaklığın sürdürür; Kuddusi baba ise kendini sorgulamaksızın sürekli oğlunu sorguladığı için sonuç alamaz..Bu nedenle “Anayasa değişiklik Paketi, pek pak olmayan et gibi. Bu nedenle yararlı görmüyorum. Paket dediğin pak-et gibi olmalıdır..” diyenler ne kadar ciddi yaklaşılıyorsa, anayasa değişkliği de benim için o kadar ciddi..Ne ilgisi var demeyin, lütfen biraz düşünün. Eğer buna niyetiniz yoksa; ‘Olsa da yazdım, olmasa da yazdım’ diyerek kaçacak değilim; aksine aşağıdaki gibi üzerinize üzerinize gelmeyi sürdürceğim.. Anayasa değişikliği paketinin bir ilginç yanı da iktidar erkinin etrafında pıtrak* gibi biten ve düşüncelerinize yapışarak çıldırtan danışmanlar ordusunun ve genç teorisyenlerin savları..Dünyanın tüm ülkelerinde; Genel Müdürler, Müsteşarlar, Belediye Başkanları Milletvekilleri, Kamu kurumu işlevindeki Sivil Toplum Örgütlerinin Başkanları, Bakanlar, Başbakanlar, Cumhurbaşkanları; danışmanlar ordusuyla çalışır. ‘Alanlarında uzman’ pratriği özümsemiş sivillerden ve akademisyenlerden oluşur bu yapı..Bir nevi başkanın teorisyenleri gibidirler.. Bu yapı, doğaldır ve de zorunluluktur. Bu nedenle ülkemiz özgünlüğündeki böylesi oluşumları eleştirirken abartıya kaçmanın doğru bir duruş olmadığınI belirtmenin yanında, bizde son zamanlarda danışmanların da, danışmanlarla çalıştığını anımsatmak isterim…Abartıya kaçmayacağım, fakat şunu da belirtmekten kaçmayacağım; “İktidar erkinin danışmanlar ordusuyla çalışmasını nasıl tanımlarsınız?” sorusunun yanıtında, şu soruları sormamızı kimse yadırgamasın: 1- "Demokrasi, güçlünün güçsüzü kullanma sanatı mıdır?"2- “Demokrasi; siyasi güce sahip yetersizlerin, bilgi gücüne sahip yeterlileri çalıştırma sanatı mıdır?”Verin yanıtını!!Üzülerek belirteyim ki, çok sıradan kimlikler, politik ve özdeksel güçleriyle yeterli ve üretken kimlikleri düşün kölesi gibi kullanabilmektedirler. Özellikle bu yapı, teokratik yapılanma içindeki partilerde daha somut olarak karşımıza çıkmaktadır.. Bu nedenle, bizim ülkemiz boyutunda bu oluşumun bir fakatının olduğu gerçeği ile karşı-karşıyayız. Olguyu her şey de olduğu gibi fazlasıyla abartığımız ve özdeki amacından saptırdığımız gerçeği ile de..İkibinler sonrası iktidarının bu yapısal gerçeği, kendi ideolojik ekseninin uç noktalarındaki danışmanlarıyla beslediğini gözlemler olduk. Bu danışmanların toplumsal hizmete yönelik üretkenlikten çok, parti ideolojisine hizmet eden bir duruş sergilediklerini de.. Olgunun dikkat çeken yanı; bu danışman grubunu, sol söyleme sahip kimliklerden oluşan ve her yeni dönemde güçlüden yana duruşlarıyla liberalleşen ‘sınırsız ve kuralsız demokrasi avcıları’ tarafından beslenmesidir. Devlet’in önemli kademelerınde görev alan kimliklerin, olgunluk seviyesini aşmış fazlasıyla birikim sahipleri olduğunu söyleyebiliriz-ki bu yıllardır devam eden bir yaklaşımdır- İşte bu yapı örselenir oldu..Bu yapıyı örseleyenlerin ve örseletenlerin en büyük malzemesi; özgür düşünce, hukukun üstünlüğü ve ille de “Domokrasi”dir. Saydığım bu olgular malzeme değil evrensel zorunluluktur. Fakat siz bu evrensel olguları salt kendi ideolojiniz için kullanırsanız, o’nu malzemeye dönüştürürsünüz ve inandırıcılığınız tartışılır hale getirsiniz....Bireysel iradeyi siyasal irade ile kaynatıp toplumsal irade imiş göstermek ne denli evrensel bir duruştur?! Ülkem iktidarı son yıllarda böylesi bir süreci alabildiğine işletmeye başladı. Sadece bununla yetinmedi, olgun ve cebi dolgun danışman teorisyenlerin devletteki alanları; genç ve hırslı, hatta kendini bilmez güdümlü yüreklilik sergileyebilen kimlikler(Ar.cüretkar diyorlar) doldurulmaya başlandı-Bunların isimlerini söylemeye gerek yok, çoğunuz biliyorsunuz-Yalnız bunların hükümet bütünündeki ilgi alanlarına değil, Devletin tüm alanlarına yerleştirilmeye başlandı. Özellikle, Yürütme ve Yasama ile birlikte, devletin demokratik temelini oluşturan güçlerin ayrılığı ilkesininin üç erkinden biri Yargı; Yürütme ve Yasama erkleri gibi sarmalanmaya başlandı ve Yargı’nın yürütmeyi denetleyen ve vatandaşların yasal haklarını kanun önünde koruyan gücü kırılmaya başlandı..Kısacası “Güçler Ayrılığı İlkesi” güçlülerin örgütlülüğüne doğru hızla yol almaya başladı..Düşünün; Cumhurbaşkanı’na verilen bilgiye göre, 14 yaşında meslek hayatına başladığı görülen bir kimlik Anayasa Mahkemesi yedek üyesi seçtirilebiliyor..Hukukçu Olmayan Anayasa Mahkemesi Başkanı, Üniversitede görevine son verilmiş, fakat iktidara yakın(kimse bana demokrasiye yakın demesin…) birini Anayasa Mahkemesi Raportörü olarak atayabiliyor ve parti kapatmalarıyla ilgili raporlar düzenliyebiliyor.. Bu kişiler, bugünlerde hayli dikkat çeker oldu.. ‘Sınırsız ve kuralsız demokrasi avcıları’ bunları bırakın beslemeyi, yüreklendiririr de oldular. Diyorlar ki; “Gündeme gelen değişiklik önerileri, bir kez daha altına çizelim, ‘askeri vesayet rejimi’ni zayıflatmaya, ‘bürokratik oligarşi’nin gücünü sınırlamaya yönelik. Son dönemlerde hukuk bilgisinin gücüyle çok önemli konuları çarpıcı biçimde gündeme taşımasıyla dikkat çeken bir hukukçu var; Aynı zamanda yeni kurulmuş bulunan ‘Demokrat Yargı’ adlı derneğin eşbaşkanı..”Ne kadar ilginç değil mi “eşbaşkanı”. Sanki “ben BOP’un eşbaşkanıyım” diyenin yeni yağdanlığı, pardon örtüşeni ve de gıcır-gıcır teorisyeni.. “...Bir darbe sistemi içerisinde, demokratik iradenin etkin olmadığı bir siyasal sistemde yaşıyoruz. Anayasası darbe anayasası, yasaları darbe yasaları olan bir sistem. Özlediğimiz değişim öyle bir anda olacak bir şey değil. Bir ideal peşinde koşturmak hapishane koşullarına takılıp kalmak anlamına gelebilir. Darbe koşullarının yapısal koşullarını kaldırmaya yönelik atılan her adımı, demokratikleşmeye dair her girişimi önemsemek, beslemek ve desteklemek zorundayız. Türkiye’de çok ciddi anlamda bir adım atma ortamı oluşmuştur ve bu adımın ciddi bir şekilde değerlendirilmesi gerekiyor. Bu hayati bir görev, çünkü Türkiye’de yargı yok..İlk defa darbe mantığının, darbe siyasetinin ve darbe hukukunun yapısal unsurlarına dokunuluyor, ilk defa. Zaten gürültü de bu yüzden çıkıyor.” diyen ve kimliği konuşturan kimlik, böylesi kimlikleri öteden beri torize eden kimliktir. Bu genç kimlikler ve gibileri, tüm değerleri İslamlaştırmak isteyen idelojinin özgörevini(Fr. Misyon) üstlenmişlerdir. Bunlar genellikle sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılarının söylemlerini örnek alarak, sol izlenimi veren bir söylemle kitlelerde yaygınlaşma savaşı içindeler.. “Sınırsız ve kuralsız demokrasi avcıları” bir şeyi akıl edemiyorlar; kullanıyorum derken kullanıldıklarını(İran’da da aynı aymazlık içindeydiler)..En büyük yanılgıları da, oltadaki demokrasi yemine kanarak Zokayı yutmaları.. Ve şimdi çıkmışlar, zoka durumundaki bu genci demokrasinin neferi ilan etmişler, haklarında övgüler sıralıyorlar..Hiç şu soruları sorma gereksinimi duydular mı?O bildik olgun ve de birikimli hâkim ve savcıların yerini alan ve bugün ülkemde tartışılan Ergenekon bütünündeki davalara bakan genç savcılar ışık saçmaya nerden başladılar? Sadece savcılar mı; genç gazeteciler, genç TV kanalları ve genç taraflı gazeteler nasıl oldu da Türkiyemizin gündemine oturtarak, ülkemizin geleceğini yönlendirmeye başladılar? Böylesi gençler, böylesi önemli odaklara nasıl taşındılar?Tüm önemli program ve haberleri yapan, soruşturma ve davaları yürüten bu genç teorisyenlerin kim olduklarını hiç düşündünüz mü? Bu Cemaat örijinli gençlerin neden Kamu yönetimini, hukuk ve emniyeti ve de basını seçtiklerini hiç aklınıza getirdiniz mi?Ve buradan TSK’ya, Yargıya saldırmak için savaş verdiklerini…Hukuk tanımaz duruşlarının en somutu; davetsiz, sorgusuz direk tutuklamaların savunma hakkını nasıl yok ettiğini..Son Balyoz planı komedisini…Kurşun asker gibi tüm değerlere saldıran konuma getirilen bu kimlikler, bazı siyasilerin desteklediği, cemaat okullarının piyasaya sürdüğü gençler olmasın?“Okul açmanın kime zararı olur; okusun öğrensin çocuklar” diyenler acaba yattıkları yerden Türkiye’nin bu gençler kullanılarak nereye taşındığını görebiliyor mu? Dahası siz görebiliyor musunuz, uyuduğunuz yerden?! Bu gençlere el-ele verditip yaptırdıklarını izlemek sizi dehşete kaptırmıyor mu?En önemlisi; daha önce “Balyoz Planı” bütününde tutuklananların tutukluluğunun kaldırılması, fakat sonradan Başsavcıya haber vermeksizin tekrar tutuklatan İstanbul savcılarını İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı nın görevden alması; hiç mi bir şey düşündürtmüyor size?"Kaçak Ermeniler" polemiğinde sizlere "Türkiye'nin avukatı olun" diye çıkıştıklarında “ Peki sen kimsin? diye yanıt verme gereksinimini neden duyduğunuzu neden düşünmüyorsunuz? Neden, neden, neden.. Bunları düşünemeyip, bunların sempatizanı izlenimi vererek sürekli demokrasi çığırtkanlığı yapmanız bıkkınlık vermedi mi, sizlere? Her şeye demokrasiyi doğradığınız için insanların demokrasi iştahını yok ettiğinizi, demokrasiden soğuttuğunuzu, nasıl olur da göremezsiniz? Eğer gerçekten ülkemin gerçek demokrasiye geçmesini istiyor ve parçalanmasını istemiyorsanız bunların yanıtını verin!!....Sen Başsavcıyı irtica hakkında yaptığı soruşturma yüzünden erkenkonducu diye başka bir savcıya tutuklatacaksın ve ardından HSYK bu savcıyı görevden alınca, yetki boyutunda yargı adaletinden, demokrasiden ve de haktan-hukuktan söz edeceksin...Neden HSYK Güney Doğu’da bazı savcıları görevden alırken aynı hassasiyeti göstermedin?Hemşehrim; ortada bozuk bir doku var, var olmasına da; bu dokuyu dokusu rahatsızlar düzeltemez..Neymiş efendim, HSYK'nın yargı yetkisi yok idari yetkisi var… Askeri bekçi mürtazaya dönüştürmek isteyenler, HSYK'yi da refakatçıya dönüştürmek istiyorlar..Hemşom, yanlışları tek taraflı savunduğumuz noktada ülkeyi kamplara böleriz, önemli olan her iki kesimin yanlışlıklarını anlatarak halkın tansiyonunünü düşürmek. Şu bir gerçek ki, 'Doğru evrenseldir. O'na, siyasi ve ekonomik rant adına göreceli kimlik kazandıramazsınız; lütfen, yanlışı besleyen siyasi hırsın doğrularına kanıp, evrensel doğrulardan soyutlamayalım kendimizi..“Eskiden sokaklardı darbe bahanesi geliştirilirdi, şimdi iktidar koridorları darbelere davetiye çıkarıyor” der oldu yurttaşlar..İşin üzücü yanı 12 Eylül faşizminin travmasını hala yaşayanlar, 12 Eylül’ün beslediği siyasi kimliklerle demokrasi savaşı vermeleri, 12 Eylül’ü es geçerek.. Dinden ve yoksuldan geçinenler 12 Eylül cenderesinde geçenleri yanlarına topladılar ve bunları f tipi TV kanallarına taşıyarak yurtseverleri aşağılayan espriler yapıyorlar. Çoğu da akla ziyan inandırıcı söylem yetisine sahip… 12 Eylül travmasını hala yaşayan bunlar;1960 ihtilalini faşizm ile örtüştürmekte; “12 Mart ve 12 Eylül bize yakın darbelerdir” diyen yeni muhafazakarlarla 12 Eylül’ü alkışlamaktadırlar..Bu genç teorisyenlerin kanal-kanal dolaşan öncü beyni çıkmış “Direnmeyin “ diyebiliyor hiç çekinmeden, tıpkı bizlere tehdit iletileri gönderen, kişi gibi: http://blog.milliyet.com.tr/Fazla_dusunmeyin_birakin_kendinizi_bize/Blog/?BlogNo=232241Anayasa değişikliği konusunda “Taraflı duruş var, bu halkın anayasası değil birilerin anayasası..Matbayaa direnir gibi direniyorlar” diyebilen bu kişinin bilinen Parti'nin kapatma davasında ve türbanla ilgili Anayasa değişikliğinde raportörlük yaptığı ve bu raporlarla neler yaptığını gördü bu halk.. Bunlarla ve yıldırım hızıyla Anayasa Dağişikliği taslağı hazırlanacak, sen de besleyecek ve bende alıkışlayacağım..Avucunu yalarsın..Tüm bunları görmeyip, 12 Mart 1971’lerin Kemalist solcuları olan sizler hiç çekinmeden “Kemalizm Anayasadan çıkarılmalıdır” diyebilmektesiniz. Yine Anayasa değişiklik paketine Genelkurmay Başkanı ve kurmaylarının yüce divanda yargılanmasının önünü açacak bir madde ekleyenleri teorize edebilmektesiniz. Doğrusu tüm ulusal değerlere ve doğaya-doğana dokunan sizler; milletvekili dokunulmazlığığının kaldırılmasını isteyenleri ulusalcı faşistlikle suçlayabilmektesiniz.. Üniversitelere, Barolar Birliğine, Yargıya ve ilgili kurumlarına, sendikalara, Tüsiad’a, ilgili-ilgisiz demokratik kitle örgütlerine, hatta halk olarak bana danıştınız mı? Prof.Dr. Süheyl Batum ve DİSK’in, Barolar Birliğinin, veya bizlerin hazırladığı seçenek anayasa taslaklarımızı hiç dikkate almayı düşündünüz mü? Sınır bozan bilgiçliği ile kabına sığmaz genci ‘Anayasa Raportörlüğüne’ atayan Anayasa Mahkemesi Başkanı bile böylesi bir değişikliğe “Anayasa değişikliğini oldu-bittiye getiremezsiniz, diyalog gerekli” derken, siz hala bildiğini okuyanları teorize etmekte ve çıkıp “AKP’yi eleştiriyor, fakat seçeneğiniz yok” diyebilmektesiniz… Galatasaray Üniversitesi’nden Ümit Kocasakal blogdaki yazımın başlığını çağrıştırdı bana “Halkoyu ile halkı oyuna getiriyorlar” diyerek: http://blog.milliyet.com.tr/Anayasanin_dokunulmazligini_kaldiranlar____/Blog/?BlogNo=235242 Ortak düşünselliğimiz beni mutlu etti. Ümit bey iki şey daha söyledi ki, bu beni fazlasıyla umutsuzluk bağlamında mutsuz etti: “12 Eylül’ün Anayasası dikta anayasası ise, bunlarınki da Dikte anayasası..Bunlar Kuvvetler ayrılığı ilkesini bozarak kuvvetler birliğine gidiyorlar..”’Evet Diktadan dikteye gidiyoruz..Venedik İlkeleri ve AB ilkeleri ne diyor? Yürütme, Yasama asla Yargının önüne geçemez.. Peki; TBMM’inde çoğnluğuna dayanarak yapılan bu değişikliğe ve de Adalat Bakanlığı ve Müsteşar aracılığıyla Yargı üstünde kurulmaya çalışılana etkiye ne demeli? “Burada bahsedilen konu: Dinden dönen, dini terk eden veya emirlerini uygulamayıp küfre batmış erkeklerdir.Sunni fıkhına(Şeriat Hukuğu) ve Hz. Muhammed'in uygulamalarına göre bu kişilerin kafası kesilmelidir… Böyle bir durum ortaya çıktığında ona verilecek ceza devlet tarafından kafası kesilerek ölümdür…” sözlerinin sahibinin İsviçre’de İmamlık yapan genç hukukçu Muhammed Çiftçi olduğunu aklından çıkarma, ey sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı ve radikal İslam terörünü bahane ederek Irak’ta Müslümanları katleden ve benzerini evinde besleyen küresel efendi.. Yetiştirdiğiniz, pardon beslediğiniz bu genç cemaat teorisyenlerini ve onların başı sizi elinin tersiyle ittiğini ne zaman göreceksiniz? Ya da;“Peki siz kimsiniz?” sorusunun yanıtın almazdan bunların demokrasi yemine geldiğiniz ve gelmeye devam ettiğiniz gerçeğini ne zaman göreceksiniz?Sizden sonra sıra Nazlı Ilıcaklara, Taha Akyollara gelecek..Bu gençler benden önce sizleri gündemlerine taşırlarsa, şaşırmayacağım..“Devlet Bahçeli’nin misyonu ve onun liderliğinin Türkiye’nin yakın tarihinde üstlendiği sorumluluğun ülkeye kazandırdıkları ve siyasete kattığı değerle ilgili yeni bir şey yazmamam gerekolduğunu sanmıyorum…” diyerek, MHP’yi günümüz AKP çizgisine gelmesi için çağrıda bulunan, Avni Özgürel’in, dünün hükümet ortağı MHP’yi bugünün AKP’si gibi değerlendirenlerin başında geldiğini bileniniz çoktur. Taha Akyol ve Avni Özgürel, Nazlı Ilıcak vb; eskinin sağcıları, daha doğrusu milliyetçi kesimin ‘sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılarından’..Bunlar hakkındaki yorumlarını daha önce yaptım, tekrara gerek yok..Ben aynı çizgideki eskinin solcusu Cengiz Çandar’ın iki değerlendirmesine takıldım: “Anayasa değişiklik paketi taslağı Ak Parti tarafından üzerinde bir miktar ‘rötuş’ yapıldıktan sonra TBMM’ye sunuldu. Siyasi gündemimizin en can alıcı konusu artık bu. TBMM’de tartışılarak paket bir miktar daha rötuşlanacak mı göreceğiz. Zira buna ihtiyacı var….” Çandar’ın bu söylemine katılıyorum..Fakat “Türkiye bugün ya ‘Neo-İttihatçılar’ ile hesaplaşacak, onların önünü kesecek ve demokratikleşme yönünde önünü aralayacaktır ya da ‘Neo-İttihatçılık’ Türkiye ile hesaplaşacak ve ataları Osmanlı İmparatorluğu’nu batırdığı gibi, bunlar da Türkiye’yi batıracaklar…Anayasa değişikliklerine ilişkin ‘kavga’nın arka planı ve özeti budur...” sözüne asla katılmıyorum..“Pes doğrusu!” demezden önce, kendisini neoliberal diyenlere, neo-ittihatçı diyen Çandar’a yanıt vermek istiyorum. İttihatçılar kimdir? Sorusuyla birlikte, CHP ideolojisinin, hatta Atatürk ve ideolojisinin ittiahçılarla ilgisinin yanıtını arayalım?Salt Çandar değil, diğer sınırsız ve kuralsız sol eskisi demokrasi avcıları; kendileri için neoliberal diyenlere ve de ulusalcılara, son zamanlarda “Neoittihatçı” demeye başladı. Tarihsel geçmişine baktığınzda; o günün Osmanlı toplumsal dokusunun ve koşullarının ağırlığında, Türkçü ve İslamcıların ve de liberallerin, Osmanlı’nın yarı sömürge` durumuna getirdiği ülkeyi ayağa kaldırmak, ekonomiyi Avrupalıların kontrolünden kurtarmak ve milli bir burjuva sınıfı yaratmak adına anayasal demokrasi’nin kurulması ve ülkenin parçalanmışlığının önün almak için ittihatçı oluşumu, geniş anlamıyla; İttihat ve Terakki Cemiyetini(Birlik ve İlerleme Derneği) yaşama geçirdiklerini görüyoruz. Osmanlı Devleti’ni sonlandıran tarihin başlangıcı olan ikinci meşrutiyet devrinin(1908) öncüsü siyasi örgüt. 1908-1918 yılları arasında devlet yönetimine hakim oldu..Batı dillerinde ‘Jön(genç) Türkler diye anılır...Evet doğrudur Atatürk’ün devrimci nitelikte kurduğu ve ağırlıklı olarak sivillerin yer aldığı Vatan Hürriyet Cemiyeti’ni kapatarak İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldığı( 29 Ekim 1097).. Fakat o değil miydi, 29 Eylül 1909 tarihinde Trablusgarp delegesi olarak: ‘ bu örgüt siyasi bir örgüt ise, askerlerin katılmamasını, siyasetle uğraşanların askerliği bırkamasını, aksi taktirde askeri emir komuta zinciri örgütün yapısıyla karışacağını ve askeri disiplini bozacağını, ordunun üst-alt ilişikisini(hiyerarşı) bozacağını; bu nedenle örgütün silahlı güç(komita) kimliğinden çıkarak partileşme sürecine girmesi gerektiğini’ söyleyen.. Ve ardından örgütü eleştirdiği için Yakup Cemil’e Atatürk’ü öldürme emri veren bu ittihatçı örgüt değil miydi? Bir diğer savınızın da; bu ittihatçı oluşumun ulusal direnişi başlattığı ve Cumhuriyetin kuruluşunu ivmelendirdiği idi. Bunun yanı sıra; Kemalistler önünü açmak için İttihatçıları `imparatorluğu batıran kadro` olarak tanıttığnı ve tüm olumsuzlukları ittihatçılara yüklediğini söyleyen de sizlersiniz.. Ve şimdi çıkmış, İttihatçılara karşı gösterdiğiniz Atatürk’ün siyasi hareket tarzının Abdülhamid eksenli olduğu savınızla, yeni uydurduğunuz Hamidist ideolojisine konuşlandırıp, Atatürkçüleri- yurtseverleri neoittihatçılıkla, yani Jön(genç) Türklükle suçluyorsunuz, yetmedi Ergenekonculukla suçluyorsunuz..“Günümüz cemaat kökenli genç teorisyenleri; Abdulhamit İslamcılığı duruşlarıyla “Genç Türkler”dir, yani neoittihatçılar..” söyleminizin daha gerçekçi olacağını düşünüyorum.. Özellikle bugünkü İslamcılarının sizin gibi karşı çıkışlarını anlıyorum..İnanmıyorum onların bugün Said Nürsi, Mehmet Akif’i sever göründüklerine, çünkü onlar, son dönem Osmanlı İslamcılığını savunmaktadırlar, hatta buna bugünün Türk-İslam sentezcilerini de katabiliriz ve bu nedenle neoliberaller gibi ittihatçı karşıtıdırlar, yani Hamidist’tirler....Eğer Atatürk’ün tek partili dönemiyle örtüştürüp İttihatçılara baskıcı ve tepeden inmeci diyorsan, o daha başka bir saptırmacılık, çünkü o senin bugünkü çevrende fazlasıyla var. Daha doğrusu savunduğun, özür dilerim beslediğin ve demokrasi ile harmanlamaya çalıştığın partiyi dikkate alırsan; İki günde kurulup üçüncü gün iktidar oluşuyla, fazlasıyla tepeden inmeci ve baskıcı olduğunu görürsün(üz) ve iktidar yüzü görmeyenleri ‘konuları saptırmak adına’ baskıcı ve tepeden inmecilikle suçlamazsın(ız)...Sana inmiş ki, bazı şeyleri çarpık-çarpık ifade ediyorsun.. Yargıtay Başkanı sayın Hasan Gerçeker’in dediği gibi işleyen süreç “Yargı Reformu” değil, “Yargı Deformu”dur..Van’da CHP’ye ve İzmir'de de Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu ve eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’na yönelik protesto habarleri için yazdıklarımdan dolayı gizemli bir kimlik, tehditlerini tekrarladı: “Dün biz katlanıyorduk, şimdi katlanma sırası sizde, hazır olun..”Verdiğim yanıtı değil, ancak bunları yazabilirim burada;Sizden korkan sizin gibi olsun; bizler biz gibi kalmaktan asla vazgeçmeyiz..Son günlerde sürekli e-postamın düşün kanatlarına yüklenen bir ileti ile yazımı kapatmak istiyorum:Hindistan'da Mahatma Gandi'nin mezarını ziyaret eden Başbakanımıza, ülkesinin bağımsızlığı için ömrünü veren bu büyük insan Mahatma Gandhı’nın yazdığı 7 ölümcül sosyal günah listesini armağan etmişler. İlkesiz siyaset-Emeksiz zenginlik-Vicdansız haz- Niteliksiz bilgi-Ahlaksız ticaret-İnsaniyetsiz bilim- Özverisiz ibadet Sayın Ahmet İnam ve Oray Eğin’in aşağıdaki yazılarını okumunızı öneririm: http://www.aksam.com.tr/2010/04/01/yazar/16891/ahmet_inam/bu_dayatma_acilimin_geregi_mi_.html
http://www.aksam.com.tr/2010/04/02/yazar/16898/oray_egin/muhalefet_uyuma__isim_isim_trt_de_kadrolasma.html
*: Kırda dolaşırken çoraplarımıza yapışan ve bozkırlarda yetişen bir tür dikenin tohumu. Üzeri, minik ve uçları kıvrık dikenciklerle kaplıdır ve bunlar sayesinde kumaşa yapışır. Özellikle saçlara yapışması insanı çıldırtır..
ŞEVKET ÇORBACIOĞLUTeknopolitikalar PlatformuİLET-Kİevesbere@mynet.com

5 Nisan 2010 Pazartesi

GALATASARAY SİVAS'TA LİGİ BİTİRDİ

Aslında Rijkaard kendini ve ligi Sivas'ta bitirdi;
FB yenilgisi sonrası çıkan aşağıdaki söylentiler, üst-üste alınan 3 mağlubiyeti bana göre 4’e çıkardı ve en zor koşulda uygulanması gereken zorunlu dayanışmayı bozar gibi oldu.. Ve Sivas’ta alınan beraberlikle alınan 5. Mağlubiyet, Rijkaard’ı, Rijkaard’da Galatasaray’ı bitirerek dayanışmayı temelinde bozdu.. Geciken eleştiri, eleştiri değildir; yıkılışın son sesleridir.. Bu ses önce fener yenilgisi sonrası yeni yöneticilerden ve Sivas’tan geldi..Galatasaray yönetiminin FB maçından sonraki eleştirileri bence gecikmiş, zamansız ve gereksiz eleştirilerdi. Özellikle yeni yönetimin yeni Başkan yardımcısı Ali Haşhaşı’nin söyledikleri: "Çok zor günlerde transfer için para bulduk. Ama karşılığını alamamanın üzüntüsünü yaşıyoruz. Şimdi Haldun ve diğer arkadaşlarımız daha iyi düşünecekler. Bu transferler tam bize uydu mu? Elano'ya verdiğimiz paraya bak. Bugüne kadar tek maçı kurtarmadı. Öbür tarafta Alex'e bak neler yaptı. Dos Santos maç boyu ne yaptı? İlk toplantıda bunları tartışmamız gerek. Rijkaard sakat olan Arda'yı niye oynattı. Baros girerse Jo Alves sahada kalsa ikisi bir arada ne yapacak bir görelim. Sonra üçüncü değişikliği niye yapmayız?" Fener maçı sonrası Futbol Şubesi Sorumlusu Haldun Üstünel’in verilmeyen penaltıdan bahsetmesini "Bunlara sığınmayalım" diyerek kamuoyunun takdirini kazanan Polat böylesi eleştirilere de meydan vermemsi gerekirdi..Verdi de.. Örneğin, isminin açıklanmasını istemeyen bir yöneticinin "Şu anda Rijkaard yerine herhangi bir Türk teknik adam olsaydı bundan kötü olmazdık. Avrupa ve Türkiye Kupası’ndan elendik. Şampiyonluk çok çok zor. Oynanan futbol ümit vermiyor o zaman Rijkaard'a neden bu kadar para veriyoruz..Abdullah Avcı’yı getirelim..Şampiyonlar Ligi'ne katılamazsak en az 10 milyon Euro gelirden mahrum olacağız, yeni stattaki kombine satışları da olumsuz etkilenecek.. Eskinin Fenerbahçe'si olduk. Ruhsuz, etkisiz yabancılar değil. Her koşulda savaşmaya cesaret edecek yerli oyuncular takımın iskeletini oluşturmalı..” şeklindeki eleştirileri ise bence Rijkard’ı ve oyuncuları olumsuz etkileyen eleştirilerdi..
Blog’daki Galatasaray yazılarını okursanız, endişeleri öteden beri bizler de de sıraladık; fakat yinede bir umut vardı. Galatasaray yeni yöneticilerinin ve Rijkaard’ın Sivas’taki çıkışı bu umutları tamamen zayıflattı..
Birçok yerli futbolcunun küstürüldüğü, sakat Arda'nın FB maçında oynatılması, Galatasaray peş peşe kaybedilen 3 maçtaki Frank Rijkaard hatası, oyun kurgusundaki değişkenliği, oyuncu değişimlerdeki yetersizliği, bazı oyuncular sitemde bulunuşu, Arda ve Sabri dışındaki Türk oyuncularını ötelemesi, Ayhan’ın, kısmen de Mustafa Sarp, Barış Özbek, Mehmet Topal’ın küstürülüşü; tüm bunları özeleştiri boyutunda sürekli yaptık..Salt Rijkaard’ı, Haldun Üstünel’i ve yabancı oyuncuları, ligin bitimine 7 hafta kala ve de şampiyonluk olasılığının olduğu bu süreçte topun ağzına koymak bence haksızlık ötesi, yanlıştı. Yöneticilerin bunda hiç mi payı yoktu..Daha dün sizler değil miydiniz bu isimleri el üstünde taşıyan ve göklere çıkaran yazılı-görsel basını alkışlayan..Sayın Haşhaş ve isimini vermeyen yöneticiler; siz yönetime Rijkaard ve topçularına ve de Haldun Üstünel’e ilk hatada saldırmak için mi geldiniz? Bence, zamansız çok yanlış bir çıkıştı. Eğer yönetici gerçekleri süzmeksizin duygularını koşturur ise, futbolcuların sahadaki koşularını engeller..Doğrudur; tam 9 puan..Es-es, Trabzon ve FB yenilgileri..Aymazlıklarla bütün benzer kayıpları eklediğinizde, Galatasaray kendi tadını değil, ligin tadını bozardı, yani lig erken biter, ikincilik ve UEFA’ya gitme savaşları yaşanırdı ve de Galatasaray’da kuşbakışı olanları izler, yeni sezon hazırlıkları bütününde paf takımı oyuncularını A takımına alıştırırdı..Ben yine umutluydum, ama buruk bir başarının umudu idi, o umut..Arjantinli kaleci Leo Franco’nun Arda'ya ''Öyle bir gol yemem bana yakışmadı…Hepinizden özür diliyorum. Şampiyon olamazsak bu maçtaki hatam yüzünden olacak'' Trajik ifadeleri bile bu umudumu kırmamıştı. Özellikle Leo Franco'nun bu sözleri üzerine Rijkaard'ın konuşmaya katılarak '' Şampiyon olamazsak diye bir şeyi kimsenin aklının ucundan bile geçirmesini istemiyorum. 7 hafta 21 puan demek. Hepsini alıp sonuna kadar şampiyonluğu kovalayacağız. Biz nasıl beklenmedik puanlar kaybediyorsak onlar da kaybedecektir. Tek yapmamız gereken bütün maçları kazanmak. Gerisini de bekleyip göreceğiz '' şeklindeki sözleri gerçekleşseydi, bekleyip görmeye gerek kalmayacaktı, çünkü yukarıdaki takımlar bana göre en az 6 puan kaybedecek maçlar oynayacaklardı, ama şimdi o yirmibir puan 19’a düştü....Ben yine de Servet Çetin’in “Yeterince mücadele etmedik” değerlendirmesine değil de, Rijkaard’ın değerlendirmesine değer vermiştim:, ''Sahada farklı şekillerde mücadele edebilirsiniz. Yüreğinizle oynayıp, çok çalışıp, çok koşabilirsiniz. İkincisi ise biraz beyninizi kullanıp, kalitenizi gösterebilirsiniz. Sakinliğini korumanız, oyunu açmanız gerekir. Bir derbiden sonra oyuncumuzun böyle söylemesi üzücü bir durum'' İspanyollar’ın Leo Franco için “Yılın en yavaş şutunu gol yapan kaleci oldu. Zaten bu tür golleri Atletico Madrid’de de yiyordu.” Demeleri beni asla umutsuzluğa düşürmedi, çünkü Aykut ve Ufuk gibi iki potansiyel kaleci vardı..
Reha Muhtar ; “Çeyrek akını bile olmayan FB’nin Selçuk ile bulduğu gol araştırılsın..” demişti..Bence araştırılması neyi çözecekti? Kartal’ın ensesinde beliren FB tehlikesini azaltmaya yönelik diyebileceğimiz bu öneri, aslında Galatasaray’ın üzerinde durması gereken bir konuyu içermiyor değil..Diyorum ya zaman-zaman Türkiye bir Juventus ve Milan’i ligden düşürten İtalya’daki şikeler olayını yaşayacak, ama ne zaman?Sivas maçı öncesi yenilginin yaşandığı ve centilmence başlayıp sona eren derbinin iki çirkin ismi vardı Andre Santos'un 'Nouma'vari görüntüsü ve Volkan Demirel’in kendisine yakışmayan duruşu.. …maçın sonlarında, kendisine gelen bir topu arkasıyla kontrol edip adeta kırıta-kırıta sürerek tribünlerimizi tahrik etme geleneğini sürdürdü….Geçen sene de, Ali Sami Yen Stadı'nda benzer şeyler yapmıştı..Fenerbahçe camiasının, bu küstahlığa karşı kayıtsız kalmaması düşündürücü değil, çünkü o bir fener. Aksine bu maç sonrası aziz başkan bugüne dek verilmemiş pirim ile ödüllendiriyor oyuncusunu..Arkasının bu marifeti tehlikeli olabilirdi, o top, ya ….kalesine girseydi..Beni asıl düşündüren geçen haftaki yazımdahttp://blog.milliyet.com.tr/Galatasaray_lige_de_havlu_atti__/Blog/?BlogNo=235981 kullandığımı şu ifade: “ ‘Daha 7 maç var, belli mi olur? ‘ demeyin sakın, çünkü Galatasaray’ın olası şampiyonluğu, bozulan damak tadını geri getiremez..” Çünkü FB yenilgileri, tıpkı “Galatasaray’ı yenelim ne lig, ne Avrupa umurumda değil” diyen FB düşün yapısına/psikozuna iter oldu.. Ahmet ÇELİKSÜNGÜ arkadaşın şu söyledikleri doğru galiba: “…İspanya'nın suyunu içmiş hocalar Türkiye'ye yaramıyor Şevket Bey... Beşiktaş Madrit'in hocası Bosque'yi getirdi olmadı. Fener İspanya'nın şampiyon Dede'sini getirdi olmadı. Şimdi de Barca'nın şampiyon hocası var ama dönüş bileti elinde... Olmuyor, olmayacak... Bu İspanya'dan bize hayır gelmez :) Şöyle yanıt vermişim: “Ahmet bey, böylesi başarılı çalıştırıcılar bizde neden başarılı olamazlar ki? O zaman İspanya'nın suyunda değil, kendimizde aramalıyız. Öylesi bir yapı var ki ülkemde adamların 6 ayda kimyası bozuluyor..Reha Muhtar çıkmış(Fener olmadık anda Kartal'ın ensesinde bitiverince) "Leo Franco'nun yediği gol Galatasaray yöneticileri tarafından araştırılsın" diyor.Anlaşılan Kartal ve Kanarya bu 7 haftada olmadık olayların kapısını aralayabilir..Dalga geçiyorlar "Ali Sami Yen'e gitmeye gerek yoktu, o şutu Kadiköy'den çeksek gol olurdu" diyerek. Evet, bu gol nasıl yendi. İspanya basını da "Franco A.Madrit'te iken de böylesi goller yediği için." şeklinde ???'leri taşıyan söylemlerde bulunmaya başladılar. İşin ilginç yanı Cem Yılmaz’ın devreye girmesi. “Bir tabir vardır ya; hayata 1-0 önde başlamak diye... Nasılsa Fenerbahçeli olduğumuz için 1-0 önde başlıyoruz. O kadar score-board’a bakmasınlar. Onla ilgili bir gerilim yaşamasınlar, güzel günler bizi bekliyor” diyerek Fenerlilere slogan bulmuş CMYZ: “Fener Cim-bom karşısında 1-0 önde başlar”… Çok doğru, ben de katıyorum, fakat bu slogan espri ise, ben de bir slogan buldum: “En büyük fener, başka küçük yok..”
Cüneyt Çakır için avazı çıktığı kadar bağıranların, onunla 3 puana kavuşmaları, olgunun bir başka ilginç yanı idi geçen hafta. Özellikle İlki değil, fakat Santos'a yapılan ikinci hareket yüzde 1 milyon penaltı idi..Gözlemci değil diyor..Onların neyi gözlediği anlaşılmıştır..Futbol Şutlanır oldu, tadı kalmadı..Eğer Sivas'ı kurtarır isek bu hafta her şey biter…”Ve Sivas maçı başladı; başladığı gibi bitmedi, 1-1 bitti ve bizler de bittik..1-0'lık Fenerbahçe yenilgisi sonrası adeta yıkılan, kongreden galip çıkmasına, derbi mağlubiyetiyle sevinemeyen ve derbinin hakemi Çakır’ı eleştirmeyen ve suçu kendilerinde arayan sayın Polat’ın, acı itiraflarını içeren "Fenerbahçe'nin tek bir pozisyonu yoktu. Rastgele bir şutla gol atıp maçı kazandılar. Top bizi hiç sevmedi. Bana göre Rijkaard maçı kazanmak için doğru hamleler yaptı ama şanssızdık..İkinci yarı iyi oynuyorduk ancak ne olduysa o tribünden atılan pet su bardağı yüzünden oldu. Futbolcularımızı oyunun durması bozdu. Hızımız kesildi. Bir kendini bilmezin takımına ne kadar zarar verdiğini gördünüz. Şampiyonluk yolunda büyük bir avantaj kaybettik."söyleminin dikkate alınması gerektiğini düşünüyordum, fakat şimdi düşünemiyorum..
Sivas maçına bu sefer de, 4-1-4-1 şeklinde çıkardı takımı..Santos Kasımpaşa maçındaki hareketliliği içinde; Keita her zamanki kerata..Sivas, “Nerede o iki yıl öncesinin Sivas’ı?” dedirten bir oyun sergiliyor. Mesut Bakkal’da bir şey verememiş ki takımını sahada arıyor..Mehmet Yıldızı takımla birlikte kayıp..Saha’da sadece Galatasaray var..Farka gider derken 16’da Ayhan’ın müthiş ara pasıyla Barış durumu 1-0 yapıyor ve daha da umutlandırıyor izleyicilere..Golden sonra ne olduysa oldu Sivas sahada belirmeye başladı. Aykut 22’de şahane bir kurtarış yaptı..Mehmet Yıldız’da görünmenin savaşı içinde..Galatasaray düzelir gibi oldu. Ayağa iyi paslar yapıyor..39’da Keita, 43’te Santos 100’de 100 gollük pozisyonları değerlendiremedi. İlk yarı 0-1..İkinci yarı Sivas sahaya çıktı, Galatasaray çıkmadı..Galatasaray yok sahada..Hayrettin Yerlikaya Keita ile girdiği ikili mücadelede büyük tehlike atlattı; geçmiş olsun..Bundan sonra Sivas, yiğidoluğa yakışmayan sille tokat oynamaya başladı..68’DE Keita yerini Jo’ya bıraktı..Mustafa Sarp 84’te yerini Elano’ya bıraktı..Sivas sollu-sağlı ataklarla Galatasaray’ı bunalttı..90+2’de olan oldu; 73’te ve 83’te kurtardığı toplarla yıldızlaşarak “Bugüne dek neden Leo oynatıldı” sorusunu sorduran Aykut, 90+2’de yerden gelen yavaş topu, kendini arayan Mehmet Yıldız’ın önüne çıkarınca, M.Yıldız da aradıkları golü kaleye bıraktı ve yıldızlaşan Aykut’un tüm yıldızların sildi; Galatasaray’ın da umutlarını..Aslan bitti gibi, kuşlar timsahı da bitirme peşinde. Baksanıza Antalya maçında penaltı yerinden atılmadı diye “Lideri bitirecek olay” başlıkları atılmaya başlandı..Beyler bitirilen futbolumuz, futbolumuz..
Sabır, sabır, her an şampiyonluk karşınıza çıkabilir; sakın korkmayın..
ŞEVKET ÇORBACIOĞLUŞUTLUYORUMevesbere@mynet.com