30 Mayıs 2010 Pazar

27 MAYIS'A SALDIRMAK YENİ RANT OLSA GEREK

MAYIS KORKULARI VE 27 MAYIS


Gözlemlediğim kadarıyla; 27 Mayıs 1960 tartışmalarıyla ile siyasi rant süreci işletilmeye çalışılıyor..Bu süreç; her iki taraf için de geçerli..Yanı, karşıtları ve karşıt olmayanları için de..Menderes ve arkadaşlarının idamı, demokrasinin ötelendiği ve demokrasiyi araç olarak kullananlara düzlem hazırladığı süreçtir..Bugünün siyasi erkine hazırlanan düzlemsel sürecin aynısı.. “Darbe midir, Devrim midir?” tartışmaları, nedense bu yıl, önceki yıllara oranla çok farklı abartılarak yoğunlaştırıldı.Anayasa değişikliği ve halk oylamasının ve de Kılıçdaroğlu rüzgarının esmeye başladığı bu günlerde..19 Mayıs 2010 tarihli yazımın başlığı “19 ‘Mayıs korkular’ ve Gandhi Kemal” idi. Yazıda Mayıs korkularından söz ediyordum. Bu korkulara biri daha eklendi. “27 Mayıs Korkuları”. Korkudan çok, nefretin sanata dönüştürülerek siyasi ranta eklemlendirilmesi ile korku imparatorluğunun beslenmesi.. http://blog.milliyet.com.tr/19__Mayis_korkulari__ve_Gandhi_Kemal/Blog/?BlogNo=244450
Her zaman olduğu gibi, siyasi erkin tetikçileri yine harekete geçti. Fakat bu sefer daha donanımlılar..Bunların kimler olduğunu söylemeye gerek bile görmüyorum..Ama biri var ki; gazetesi, kuponla halka uçak ve TV veriyoruz diyerek halkı aldatan, gazetesini batıran eril kişi..Sanki başka düşünen yokmuşçasına 27 Mayıs tartışmalarında da; her şeyde olduğu gibi, ülkeyi kurtarma adına halkı kandırmanın başat kimliği olarak TV kanallarında görüyoruz..Ki bu kişi TBMM’ine bir türbanlıyı taşıyan kişidir…Diğer tetikçilerin, sınırsız ve kuralsız demokrasi avcıları olduğunu ise hiç belirtmeye gerek yok; çok iyi biliyorsunuz bunları..Kurumsal olarak da savaş açılmış. Bu savaşı başlatan Zaman, nedense Menderes’in Yassıada’daki hazin yargılama sürecinin belgeselini yapmış.. Bunun için şimdi daha donanımlılar dedim.
İşleyen süreç; Kurtuluş savaşının iki önemli kişisi İnönü ve Bayar çekişmesinin hazin sonudur..Yakın tarihte de benzerini yaşadık; Demirel-Özal çekişmesinin hazin sonunu..Nedense o’nu kimse eşelemiyor..Solcular da çıkıp, onun belgeselini mi yapsın???!!! ‘Demokrasi ve insan hakları’ dediğimiz evrensel olguların, ülkemize; siyasi rant bütününde ve ağır bedeller karşılığında geldiğini hiç düşündünüz mü?..
Kabul ediyorum; demokrasi ve insan haklarının bir bedeli vardır ve kaçınılmaz olarak yaşanır..Yanlışlıklar, ihanetler ve ardından kaybetmeler.. Bu kaçınılmaz süreçtir egemenlerin politikalarında..Fakat biz de bir farklıdır; en ufak bir yerin çizilmeye görsün..
50 yıldır, hemen-hemen es geçilmiş Menderes yarası neden kaşınır..
"İktidara geldikten sonra yapılan yanlışların ve yolsuzlukların hesabını sormayacağız(Devr-i Sabık yaratmayacağız)." Diyen Menderes üzerinden devr-i siyaset yapmaktır bunun adı, bugünlerde..
Yara, iki taraflı biri yara idi..Sen bir yanını kaşırsan, birileri de öteki yanını kaşır ve iki başlı bir çıban tetiklenmiş olur..Yani, halk arasındaki kutuplaşmanın önü açılır..
Taraf durmayarak iki tarafı kaşımaksızın, olguyu iyileştirmek en doğrusu değil mi?Ne yapılmak isteniyor; acılı yakınları TV ekranlarına çıkarmakla? Bununla anlatılmak istenen nedir? 27 Mayıs’ın tarihsel arka planı neden gündeme getirilmez de, yinelenen ağıtlar üzerinden siyasi rant izlenimi veren duruşlar sergilenir?! Duruşmalardaki ve de İnönü üzerinden anlatılan bazı olayları mahalle ‘dedi-kodu’ları bütününde TV ekranlarına taşımakla, 27 Mayıs 1960 olayının tarihini nasıl anlatırsınız ve bunu siyaset biliminin neresine konuşlandırabilirsiniz?
Menderes sürecinin; Atatürk sonrası başlatılan yoğun devletleştirme politikaları bütününde başladığını niçin göz ardı ediyoruz? Evet; Menderes döneminin 30 bin dönüm toprağa sahip olan toprak ağası Menderes’in, toprak reformunun başlangıcı olan “Çiftçiyi topraklandırma yasası-1945”na savaş açmasıyla başladığını yadsıyabilir misiniz? Bu işletilen süreçle batıdaki ve doğudaki toprak ağalığına son vermek olduğu, ilk aşamada batıdaki toprak ağalıklarının sonlandırıldığını, fakat Menderes sonrası doğudaki toprak ağalığı ve feodal yapının daha da beslendiğini neden aklımıza getirmeyiz? Eğer bu yaşam bulsaydı, özellikle bugünkü Güney Doğu olaylarının ortaya çıkmayacağını niçin yadsırız ki?! “Çiftçiyi topraklandırma yasası” sonrası, Menderes’in; İsmet Paşa’nın bu yasa ile ülkemiz tarımını SSCB’deki gibi kolhozlaştırmak(Kollektif tarım birlikleri) istediğini savlayarak, Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuad Köprülü ile birlikte dörtlü önerge(Ar.takrir diyorlar) verdiklerini ve ardından Demokrat Parti’yi kurduklarını( Ocak1946) neden anlatmayız? Ve bu Dörtlü önerge ile çok partili demokratik sürece geçildiği yanlışı ile halkı yanıltırız?Soruşturma(Ar.tahkikat) komisyonlarıyla(18 Nisan 1960), karşıtları ve basını ve de gençleri susturarak ülkenin rejimini değiştiren sivil faşizmin temellerinin atılmaya başlandığını ve 27 Mayıs 1960 hareketini tetiklediğini niçin anlatmayız halka?
Neden halka, tek partili siyasi yapıya son verenin ve ‘çok partili demokratik sürecini, İnönü dönemi CHP’sinin başlattığını söylemekten kaçınırız?, Hatta, aynı CHP’nin 1950 seçimleri öncesi Seçim Yasasını değiştirerek seçimlerde, çoğunluk kuralıyla birlikte yargı güvencesi yanında “Gizli oy-Açık düzenleme(Ar. Tasnif)” sistemi getirdiklerini ve bu düzenleme ile seçimi bile kaybetmeyi göze alarak TBMM’inde 408’e karşı, 69 milletvekiline düştüklerini niçin gözardı ederiz ki?Neden 1951’de, Birleşmiş Milletler kuvvetlerini katılması için Kore’ye asker gönderen, Batı ve Doğu bloğu arasına sıkışmış Türkiye’nin Soğuk Savaş’ta Batı Bloğu yanında yer aldıran siyasi manevranın yanlışlığını anlatmıyoruz? Ancak bundan sonra Türk Ordusu’nun modernize etme sürecinin başlatıldığını(1952)… Özellikle bu süreç sonrası; 1952’de Nato’ya katılarak Kominzme karşı düzensiz savaş yapacak ‘bugünün ergenokon soruşturmalarının derin devlet bütünündeki ‘faili meçhul-meşhur cinayetlerin odak noktası’ bir diğer adı da Kontrgerilla Örgütü olan Özel Harp Dairesi’nin kurulduğunu, yani Menderes döneminde CİA aracılığıyla kurulduğunu öteliyoruz?1955’de kendini gösteren ekonomik zorluklar her geçen gün artış kaydettiği ve 1958 yılında Cumhuriyet tarihinin en yüksek oranlı devalüasyonu yapıldığını ve borçların ödenmemesi yüzünden, İktidarın yeni bir ödeme planına bağlanmasını ilan ettiğini(Fr.Moratoryum) niçin akıllara getirmeyiz?Karşıtların seçimlerde güç durumda bırakılması için; Osman Bölükbaşı’nın seçildiği Kırşehir’in ilçe yapılmasını ve İsmet İnönü’nün seçim bölgesi Malatya’nın, Adıyaman’ın kent yapılmasıyla ikiyi bölünmesini, DP’den istifa eden Fuad Köprülü’nün seçilmesini ve diğer partilerin dayanışmasını engellemek için seçim yasasında yaptığı değişikliklerini, Vatan cephesinin kurulmasını, Türkçe ezanın yasaklanmasını, İmam Hatip kurslarının İmam Hatip Lisesine dönüştürülmesini, Halkevleri ve Köy Enstitülerin kapatılmasını, CHP taşınmazlarına el konulmasını niye, niye, niye….En önemlisi, düşünce ve basın özgürlüğünün kaldırılması konusundaki duruşları, yani; Beyhan Cenkçi, Kurtul Altuğ ve Hüseyin Cahit Yalçın(83) i ve diğerleriyle toplam 238 gazetecinin, Menderes hükümeti aleyhinde yazdıkları için içeri atılmasını, Parti düşüncelerini yaymak için ülkeyi gezen İnönü’ye saldırıların gündeme getirilmemesini, CHP Milletvekillerinin polis zoruyla meclisten çıkarılmasını niye gündeme getirmeyiz?Hukuk’un üstünlüğünü savunan Yargıtay üyelerinin, , askeri darbe planladıkları gerekçesiyle Genel Kurmay Başkanı ile bütün üst komuta kademesinin ve 15 general ve 150 albayın; yasalara uyulmamaksızın, görevinden ötürü(Ar, Re’sen) emekli edilişlerine niçin değinilmez?Hükümete karşı, İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin düzenlediği protesto mitinginde, öğrenci Turan Emeksiz’in polis tarafından öldürülüşü, bir öğrencinin bacağını kaybetmesi neden söylenmez?Tüm bunların; ülkeyi kamplaşmaya ittiği neden anlatılmaz?.Ve bugün çıkmışız; ülkeyi dünkü gibi kamplara bölmek istercesine; Menderes ve arkadaşlarının demokrasiyle bağdaşmayan sonlarını, halkı öfkelendirecek bir kurguda yansıtıyor, yetmiyormuşçasına mahkeme süreçlerinde yaşananları, acılı ailelerin yakınlarını kullanarak abartılı bir şekilde kamuya servis edebiliyoruz..Bu yaşatılanlar,bilinen cemaatin zamanı ile tekrar-tekrar yansıtılması, ülkeyi kamplara tekrar-tekrar bölmek değil de nedir?Okuyun ve konuyla ilgili bilgisi anlatılanlarla sinirli olan gençlerin nasıl iki zıt kutba bölündüğünü görün..Devrim mi, darbe mi?Eğer, üniversite öğrencileri, halk sokaklara dökülmüş ve de emir-komuta zincirinden soyut Harbiyeli gençler harekete geçerek halkla el-ele vermişler ise ve bu karşıt duruş gün be gün büyümüş ise bunu darbe şeklinde yorumlamak, en az idamları onaylamak kadar yanlış bana göre… Darbe, bir grubun tetiklemesiyle ani yükselen harekettir ve hemen sönümlenir, yani amacını ulaştığı noktada geri çekilir ve karanlık şok izler bırakır. Devrim ise, değişim ve gelişim yolunda yapılacak her türlü düşüncenin, süreçle, halkın tetiklemesiyle eyleme dönüşmesidir ve aydınlık izler bırakır.Eğer bugün 27 Mayıs 1960 sonrası, ülkenin önde gelen akil insanları ve akademisyenlerine 1960 Anayasasını hazırlama görevi verilmeseydi, demokrasi ve insan haklarını bu ülkemiz zor tanırdı. Doğrusu; Sosyal ve hukuk devleti yaratılmamış, yargı bağımsızlığı getirilmemiş olurdu..Sevgili Babam Nihat Çorbacıoğlu arşivindeki, Orhan Birgit ve arkadaşlarının sahibi olduğu ve yazı kurulunda Bülent Ecevit ve Muammer Aksoy’un yer aldiği “Kim” ve Kurtul Altuğ’un çıkardığı “Akis” dergileri 27 Mayıs 1960’in öncesi ve sonrasını çok iyi anlatıyor… Özellikle 9 Hazıran 1960 tarih ve 305 sayılı “AKİS” dergisindeki “Amerikan Trajedisi” başlıklı yazı 27 Mayıs 1960’i çok iyi anlatıyor. Yazıda, ABD Büyük Elçiliğinin, Menderes döneminde neler olduğu konusunda Washington hükümetini gerekli şekilde bilgilendirmediğini, bu konuda, Büyük Elçi Fletcher Waren sürekli uyarıldığı konusu işlenmektedir… Yazıdaki dikkati çeken olgu; ABD’nin en iyi haber alan Nex York Times gazetesinin, 27 Mayıs ihtilal’ının ABD Dışişleri bakanlığı için beklenmedik bir şey olduğunu yazması. Yazıya göre; Menderes hükümetinin, olası bir asker çıkışını karşılayabilecek güçte olduğu, Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’un Menderes’i kararlılıkla desteklediği, bu nedenle onun tarafından idare edilmeyecek silahlı Kuvvetler hareketinin olası olmadığı şeklinde Büyük Elçi F.Warren sürekli ABD’ye yanıltıcı bilgi aktarmaktadır. Bir Büyük Elçi’nin burnu dibinde meydana gelen bu olayların bilinmemesi büyük eksikliktir. Özellikle Büyük Elçi; Menderes’in kurmuş olduğu ‘Tahkikat Komisyonu’ ile 15 kişilik bir sivil cunta idaresi oluşturduğu, Türkiye’de rejimi değiştirdiği; halkın, özellikle öğrencilerin ve genç subayların bunu kabullenemeyeceği ve sonuna kadar uğraşacağı ve olası bir halk-asker dayanışmasında bir harekete neden olacağı konusunda defalarca uyarılmasına karşın, F. Warren duyarsız kalmış ve Dışişlerine hatalı raporlar göndermiştir. Bu bir gaflettir, çünkü Amerika bu hatalı raporlar yüzünden Menderes idaresini desteklemiştir.New York Times’in bu yorumu; bana göre gün gibi gerçekleri ortaya koyuyor..Bu hareket, halk-öğrenci-genç subay dayanışması ile ortaya çıkan bir harekettir ve devrim olarak tanımlanırlık katsayısı yüksektir. Eğer ABD, Menderes yanlışları konusunda Büyük Elçi tarafından istenen şekilde bilgilendirilseydi, kesin Halk-Öğrenci ve genç subayların yanında yer almaz, Rüştü Erdelhun’u yönlendirir ve ilk ‘beslemeyip asan’ netekimli darbeyi yaşama geçirirdi… Bu yanılgısını 12 Mart ve 12 Eyül ile darbeleriyle düzettiğini ve Üç insana karşı, nice fidanların darağacına çekildiğini unutmayın..1950-60 arası yaşatılanlar ve 2000 sonrası yaşatılanlar ne denli örtüşüyor değil im? Hayret; bu kadar benzerlik olur!!!.
Halkın ve gençlerin aklını karıştırmayı alabildiğine yoğunlaştırdılar. Bu halkı kamplara bölerek, tehlikeli bir kutuplaşmanın göstergesi..
27 Mayıs için, 28 Mayıs günü yapılan yorumlar bunu somut olarak karşımıza çıkarıyor:
Ömer AYDIN (Elektrik Mühendisi) Benim karşı olduğum tek konu insanlarımızın geçmişin bu noktalarını tam bilmeden bazı grup veya ideoloji sahiplerince kullanılması. Öldürmek tabii ki suç ve insanlığın tüm göstergelerine ters. Ama sunu unutmayalım ki geçmişimizi bilip onda takılmadan ve onu yeniden yaşamadan geleceğimizi kuramazsak daha çok 27 Mayıs'lar yasarız; belki bir zaman gelir 27 Mayıs yapacak bir Türk toplumu bile kalmaz. Saygılar.
Ahmet Asim (mühendis
Kişilik, düşük rütbeli subaylardan oluşan bir çetenin yaptığı darbedir ve maalesef İnönü’den de cesaret almışlardır. Bugün terör örgütlerinin liderlerinin asılmaması bile kamuoyunda sindirildiği halde, dönemin Başbakanının asılmasını savunanların hala bulunabilmesi içimi acıtıyor.

Jason Richards (Öğrenci)Belki o zamanlar anne rahmine bile düşmedik, ama Allah'tan aklımız, fikrimiz ve geçmişten geleceğe iz bırakan bir tarihimiz var!
Mustafa Kömürcü (Üniversite Öğrencisi)Kaşımak denmemeli bunu sürekli konuşmak, "kurşunlanmış bir yara neden var demokrasimizde?" bunu aramaya çalışmak öğrenmektir.. Eğer bunun cevabını bugüne kadar vermemeydiysek ve veremeyeceksek Cumhuriyetin, demokrasinin ne anlamı var.Osmanlı zamanında teşebbüsler şüphesiz cezasız kalmamıştır. Bakınız ki Yeniçerilerin kaldırılması ve Asakir-i Man. Muh.'nin kurulması vs vs. Geçmişte de, şimdi de yarında şartlar müdahaleyi gerektirmedi, müdahaleler şartları oluşturdu.Ali Güzel (Zanaatkar)Güç hırsıyla, demokratik bir yönetimin neler yapabileceğinin ibret verici hikayesi. Belki daha da önemlisi halkın bilinçsizliği nedeniyle her zaman doğru seçimler yapamayacağını da gösteriyor. Halka olayları veren basın ısmarlama haberlere, yandaşlığa başladığında orda demokratik seçimden bahsedilemez. Bu gerçekleştiğinde demokrasiyi korumak için darbe gerekli hale gelebilir. Bunu birilerini suçlamak için kullanmak yerine ders almalıyız. Fakat ders mi alınıyor, örnek mi?Altan Çınar (.)"Halk için halka karşı" Acaba dünyanın neresinde böyle bir söylem vardır. Millet iktidarını içlerine sindiremeyenlerin Kemalizm uğruna 87 yıldır kısır bir döngü içinde kendi yaşam biçimlerini millete zorla empoze eden bir ülkede yaşıyoruz.Bu memlekette bütün darbeler Kemalizm adına yapıldı ve bu darbeler sonunda tek kapanmayan kuruluş Mason locaları oldu. Millet darbelerden bıktı ama derbe yapanlar milletin özgür iradesine karşı koymaya hala devam ediyorlar Halka yapılan darbelerden bıktık artıkYusuf USUN (Psikolog)Her hangi bir askeri darbeyi savunan kişinin ruh sağlığından kesinlikle şüphe etmek gerekir...
Ömer (Akkılıç)Bence ikisi de değil. 27 mayıs bu ülkenin su ana kadar gördüğü en demokratik anayasaya sahip olmasına neden olmuş. Ayrıca DP dönemi bir çeşit kuralsızlık, talan ve karşıdevrim dönemiymiş. Azınlıklara yapılanlar, Amerika`ya yari bağımlı hale gelmemiz, cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan devrimlerin yozlaşması hep o dönemin eseri. Ama Adnan Menderes ve arkadaşlarını idam edilmesi gereksizmiş. Darbeden sonra da sistemde köklü bir değişiklik yapılmamış. Bence ne iyi kötü bir olay.
Burak Öztunalı (.)Bizim Bütün konulara bakışımızdaki arıza aynı, hem devrimdir hem de darbe ,Fenerli misiniz ,Galatasaraylı mı ,Alevi misiniz , Sünni mi ,Melihçi misiniz ,Eraycı mı keşke haklı olmaya harcadığımız enerjiyi Mutlu olmaya harcasaydıkhasan porselen (öğrenci)Her şey ortada fotoğraf,ses kayıtları,videolar her şeyin açıkça ortada olduğunu gösteriyor.Bu ülkenin yüzyıllardır başını ağrıtan sağ-sol muhabbetidir.Bir gün birlik olmasını öğreneceğiz ama işten geçtikten sonra..
Burak Tavukçuoğlu (Öğrenci)Darbe demokrasiye müdahaledir. Ve doğal olarak işleyen bazı süreçlerin sekteye uğratılmasına sebep olmuştur. Askerler askerdir.Politikacılar politikacı. Fakat altını çizerek söylüyorum. Eğer yürürlükte olan bir tür dikta demokrasisiyse. İşler değişir. O zaman demokrasi tıkanmış demektir.Eğer halkın bir kısmı ezilip,diğer kısmı yükseliyorsa. Birilerinin bizim hakkımızı koruması gerekir. Bu asker darbesini destekliyorum anlamına gelmez. Hukuk bu işin var. Ama onu da iktisat mezunlarına vermişiz..
Ahmet (Menderes)27 Mayisin yıktığı düzen cumhuriyeti kuran kadroların kurduğu düzendir. Bugün 27 Mayisi savunanların unuttuğu en önemli nokta bu. Demek ki bu darbe aslında Atatürk’ün ve onun çevresindeki insanların Türkiye’ye uygun gördüğü otoriterliğe pek yatkın politik sisteme karşı bir kalkışmadır. Türkiye’nin ironisi de burada. Hem Atatürkçü hem cumhuriyetçi olacaksın hem de ona karşı kalkışanları da Atatürkçü cumhuriyetçi kahramanlar olarak göreceksin. Tarihi doğru perspektife koymakta yarar var.
Can Çağlayan (Öğrenci)1980 DARBESİNİN aksine 1960 bir askeri müdahaledir. Bunu darbe olarak değerlendirmek 1952-1960 arası olanları es geçmek anlamındadır. Halen 52-60 aralığının sahip olduğu, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olusu sanki bu egemenliğin kendisinin kayıtsız şartsız olduğu yolundaki anlayış bugün bu müdahaleyi ve devrimi darbe olarak yorumluyor. Suç bu yorumu yapanlarda değil, sıkça söylendiği gibi demokrasi cahil toplumlarda kendisine karsı en oldurucu silahtır. Anlayış ise zamanla kazanılır..
Mustafa Teke (Mühendis)İlk askeri teşebbüs olması mahiyeti ile kendinden sonraki devrimlere örnek olmuş olaydır. Yani devrimdir. Zorbalık yaparak insanların demokratik haklarını kısıtlayan bu olay devrim olmaktan çok uzaktır. Bu darbe ile ordunun siyaset ile iç içe geçmesinin önü açılmıştır. Avrupa ve dünyada yaşanan askerlerin yönetime el koymaları veya müdahale etmeleri o ülkeye kan ve göz yaşından başka bir şey katmadı. En azından ülkemizde diktatörlük olmadı fakat askerin 'demokrasimiz' üstündeki etkisi arttı.
hakan ozan (bankacı)Kusura bakmayın ama ilim irfan yuvası köy enstitülerini kapatıp onları birer ahıra dönüştüren Adnan Menderes'i saygıyla anmıyorum.
Ayhan (Öğretim üyesi)Devrimleri halk yapar ordu yapmaz eğer arkanızda halk yoksa bunun adı darbedir
İsmail Çakmak (.)Ne devrim ne ihtilal sadece halk iradesine o gün ve bugünlere kadar uzanan kocaman bir prangadır. Hala 27 Mayısın açtığı yaraların kanları ile uğraşıyor, MGK kurulu gibi absürt bir uygulamanın acılarını çekiyoruz
İbrahim Süha Yetiş (doktor)Evet demokrasiye insan haklarına yapılmış bir HAİN DARBEDİR. Bir başbakan küçük hesaplarla asıldı. Türk milleti bu utancı asla unutmayacaktır
Ercüment Aydağ (Öğrenci)Devrim niteliğinde ve nitelikli bir askeri müdahale.
Bünyamin İnan (uzman )27 mayıs kanlı bir darbeden başka bir şey değildir. çok demokratik olduğu iddia edilen 1961 anayasası askeri ve bürokratik vesayeti kurumsallaştıran bir deli gömleğidir. bu gün hala o anayasanın oluşturduğu sistem yürürlükte. 82 anayasası, 61 anayasasının doğurduğu bir hilkat garibesidir. rahmetli menderes'i darağacına gönderenlere devrimci demek, gerçek devrimcilere hakarettir.
Fahri Marabi (serbest)ben umut beye katılmıyorum. 27 mayıs darbesi halkın seçtiği iradeyi darağacına götüren ve cunta mahkemesi yolu ile hükümeti yargılayan gayrimeşru bir darbedir. dikkat ediniz ne zaman halktan insanlar çıkıp halkın oyuyla bir yere gelse statükocu CHP’liler çıkıp umut beyin yaptığı gibi eğitimsiz insanlar yaftası takıyor.bu ülkeyi Robert kolejlilerin bahriyelilerin , Galatasaray liselilerin haricinde kimsenin yönetmesini istemiyorlar. ve aslolan biziz diye kendilerini toplumdan soyutluyorlar.
Ali Can Aslan (Öğrenci)ne devrim ne de demokrasiye indirilmiş bir darbedir 27 Mayıs.Ölüme mahkum olmuş ve acı çeken bir hastanın fişini çekmek gibi bir hadise olarak tanımlamak belki de endoğrusu olur.Türkiye'ye ilerici bir anayasa kazandırdığı gerçeğini de yadsımamak lazım tabi!
Zafer İpekçi (Yönetici)Bunu tartışmak bile abesle iştigal. Ne demektir devrim yahu? İç savaş çıkart, kazanırsan kahraman kaybedersen hain ol. Bırakın alkış tutmayı, o mudur bu mudur demek bile utanç verici bir durumdur.
Umut NARİN (Avukat)27 Mayıs bir devrimdir.. ileriye dönük bir adımdır.. Ancak 12 Eylül için aynı şey söylenemez.. Özellikle de son 10 yıldaki politikaya bakıldığında eğitimsiz alt yapısız insanlar ülke yönetiminde yer almakta, eğitime muhtaç insanlar milli eğitim bakanlığına dahi getirilmektedir.. 3-4 neslimizi kaybetmek üzereyiz.. geriye dönük olan 12 eylül darbesi halen sürmektedir.. umarım yakında 27 Mayıs gibi bir devrimimiz olur da en azından gelecek nesillerimiz kurtulur..ŞEVKET ÇORBACIOĞLUTeknopolitikalar PlatformuİLET-Kİevesbere@mynet.com

27 Mayıs 2010 Perşembe

İNTERNETİNİ AL DA GİT(GET THE INTERNET ON THE GO)!!!!

Her şeye maydanoz olmamak için, yazmamayı düşündüm, fakat KİP aktivisti, doğa savaşçısı Hatice Hacısalihoğlu’nun, Evrim Kepenek ile ilgili elektronik postası beni tetikledi ve beni tuşlara yöneltti....
İnternetle ne ilgisi mi var? “Ne ilgisi var? demeyin! Bal gibi ilgisi var, çünkü işin içinde Demokrasi ve insan hakları var..
Başlıkta ayraç içine aldığım, “Get the ınternet on the go” okuyunca İngilizce bildiğimi düşünmeyin..Entel bar bilgiçliği parayla değil ya…Bildiklerim; Türkçe, Lazca ve azcık da Fransızca. Gerçi Türkçe’yi de konuşuyoruz sayılmaz. Arapça, Fransızca ve şimdilerde de İngilizce karışımı bir dil konuştuğumuzu kim yadsıyabilir ki? Bir saniye;Yıl 2000. 20’yi bitirip, 21’e yeni girmişiz.. Amerikan İnşaat Mühendisleri Birliği(ASCE) yönetimi konuğumuz. İnşaat Mühendisleri Odası yetkilileri olarak tam kadro etkinlik salonundayız. Birkaç kişinin dışında herkes İngilizce konuşuyor. “Bir lisan bir insan” özlü sözün değerini orda daha iyi anlamıştım… Siyahi Amerikalı İnşaat Mühendisi konuşurken, yanımdakine dönerek “Kardeşim Amerikalının zencisi bile İngilizce biliyor, biz..” Ses tonumu ayarlayamamışım ki, gülüşmeler başladı..Siyahi meslektaşıma anlattırdım, o da gülmeye başladı.. Bu sözümü, sonraları farklı versiyonlarda gazetelerde okur olduk..Ne ilgisi var zenciyi aşağılamanın..Sözün gelişi işte..Amacım lisan bilmenin gerekliliğini vurgulamak..
Bağışlayın; bugünlerde herkes gergin; her şey de güldüşün boyutunda anlatılır oldu..İsterseniz sakinleşme adına bir kısa ve özlü yazı(Ar. Fıkra diyoruz) yazayım..Biliyorum ki siz de gerginsiniz…
Kraliçe Elizabeth,,Bush ve bizden bilinen kişi ölmüşler ve doğruca cehenneme gitmişler.Elizabeth, Britanya ile konuşmak istiyorum.Bakayım ne yapıyor herkes "demiş.Telefonu açmış ve 5 dakika konuşmuş.. Şeytan borcunun 5 milyon dolar olduğunu söylemiş..Bush’ta Amerika ile konuşmuş ve 2 dakika süren konuşması sonrası 10 milyon dolar ödemiş....Konuşma sırası bizimkine gelmiş; “Benim sıram ,benim sıram! Ben de Türkiye'ye telefon açmak istiyorum., Yandaşlarımla, yardımcılarımla ve “Taraf”tarımla herkesle konuşmak istiyorum; Candaşların ve yoldaşların yaptıklarını öğrenmek için” demiş…Yaklaşık 20 saat konuşmuş, konuşmuş .Sonra da Şeytana sormuş ; “Benim borcum ne şimdi?” Şeytan; “20 dolar “ demiş. Bizimkisi şaşırmış; “Yirmi dolar mı? O kadercik mı? “demiş. Şeytan yanıt vermiş; “Evet.Eğer bir cehennemden, bir diğer cehennemdekileri ararsan, şehiriçi konuşma oluyor…”
Konu iletişim olduğu için yazdım bu kısa ve özlü yazıyı..
Şimdi gelelim asıl iletişimimize..Evet, nete gelelim, nete, yanı internete.. “Net”de denen “İnternet” sözcüğünün anlamı; “Gezegenimizde bilgisayar ağlarını ve kurumsal bilgisayar sistemlerini birbirine bağlayan elektronik iletişim ağı..Kısacası, Genel ağ..Dediğim gibi kısaca; Net olarak da adlandırılır.. Bağlantıyı kullanan aracın adı da; Modem..Yanı; telefonunun sinyallerini sayısal verilere dönüştürerek, bilgisayarını internete bağlayan elektronik alet..Net konusunda, demokraside olduğu gibi net değiliz..
Değiliz çünkü;
Türkiye’de erişim engelli internet sitesi sayısı 6 bini geçti. Sadece son dört ayda Türkiye’den erişimi engellenen web sitesi sayısı 3 bine yakın…Erişime engellenen sitelerin yarısı 5651 sayılı İnternet Kanunu’nda sıralanan gerekçelerle kapatılıyor..Bu erişime kapama kararlarının çoğunluğu Telekomünikasyon Kurumu’nun ve savcılıkların ‘tedbir’ kararı sonucu gerçekleşmiş…Bitmedi;Ekranda; Hitlerin kitap yakmasına özdeş, düşünceleri silenler, insan haklarını yok etmek için bakın neler yapmışlar:
Türkiye’deki internet kullanıcılarının, ardı ardına gelen mahkeme kararları nedeniyle dünyanın en büyük video paylaşım sitesi olan YouTube’ye, Ankara 11. Sulh Ceza Mahkemesi’nin 5 Mayıs 2008 tarihli kararlarıyla erişimi engellendi.. Evrensel Dergi ve gazetelere kapatma cezası verildi…Evrensel Kulübün tanıtım standı dekanlık engeline takıldı. Bunlar, Onpunto’yu da kapatmışlardı..Tıpkı, Pakistan'da Facebook ve Youtube'a uygulanan yasak ve 800 siteye erişim yasağı getirildiği gibi...Tıpkı, İran ve Arabistan’daki gibi..Ve bunlar; Demokrasiden, İnsan haklarından söz etmelerini bırakın, bu evrensel değerlerin savunucusu ve savaşçısı olduklarını söylüyorlar ve bizimkiler de uyuyorlar..Özellikle, sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı, sözde sol eskileri; bunları beslemenin ötesinde, alkışlıyorlar..Gerçek yüzlerini görelim artık..Kime ve neye hizmet ettiklerini algılayalım artık…Hatice Hacısalihoğlu’nun iletisi bunu somut olarak ortaya koyuyor:
Demokrasi , İnsan Hakları , Darbe karşıtlığında ''duyarlılığıyla'' göz dolduran Taraf gazetesi ; bu kez farklı bir yönüyle karşımızda. Kendi bünyesinde tamamen bir diktatörya kurup gazetede çalışan işçi-gazetecilere dayatmalarıyla , emek sömürüsüyle gündeme gelen diğer medya organlarından farkı kalmayan taraf gazetesi , daha önce maaş ödememe konusunda gazetede çalışan emekçileri mağdur etmesiyle gündeme gelmişti. Son olarak gazete emekçilerinden arkadaşımız Evrim Kepenek, gazetede güvencesiz çalışmasını gündeme getirdiğinde , varolan sömürü koşullarına katlanması ya da işten çıkması yönünde dayatılmalarda bulunulmuş ve sonrasında işten atılmıştır. Aynı zamanda Karadeniz İsyandadır Platformu( KİP) aktivisti olan arkadaşımız Evrim Kepenek ile dayanışmak, emekten yana taraf olmak için bugün 13:00’te Kadiköy Alkım Kitapevi önünde buluşuyoruz..
Sadece bu mu? Yüzlercesi var..En somutu da, Tersanelerde iş güvenliğinden yoksun çalışan ve hayatını kaybeden emekçilerin dramını izletmediler mi bizlere? Bu tersanelerde hayatta kalanlara para ödenmediği gibi işten atılmalarına göz yummadılar mı?Ve;Başbakan protestosuna 392 yıl ceza istendi..Beyler gerçekleri görün..Yandaş medyanın duruşunu anlayın artık..Candaş ve yoldaş medya söylemleriyle, olguları nasıl saptırdıklarını…ŞEVKET ÇORBACIOĞLUTeknopolitikalar PlatformuİLET-Kİevesbere@mynet.com

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Pisa Kulesince Pizza Yenir mi?#comment-form

Pisa Kulesince Pizza Yenir mi?#comment-form

OSAMA VE KILIÇDAROĞLU'NU İZLEDİNİZ Mİ?

OSAMA’YI VE KILIÇDAROĞLU’NU İZLEMEK
Başta söyleyeyim: Osama’yı, Obama zannederek,sayın Kılıçdaroğlu’nu Obama ile örtüştürdüğümü zannetmeyin. O ayrı bir yazı konusu..Bu yazının beyin tadı daha başka..

Osama’yı izlediniz mi?
Ben izlemiştim. Bir Afgan filmi. 2003 Hollanda ve Japon ortak yapımı. Oyuncular; Taliban ve tesettür karanlığını yaşayan sokaktaki insanlar. Yönetmen, Afgan’lı Siddig Barmak. Taliban ve burka zulmünü yaşayan Marina’nın öyküsü. Cannes Film Festivali'nde En İyi Yabancı Film seçilen Osama; ayrıca en ilginç, en iyi yabancı film dalında altın küre ödülü, UNESCO Fellini gümüş madalyası, Fransa’da cannes film festivali'nde altın kamera jüri özel ödüllerinin sahibi. “Taliban rejiminin hüküm sürdüğü Afganistan'da kadınların yanlarında bir erkek akrabaları olmadan sokağa çıkmaları yasaklanmıştır. Hiçbir erkek yakını olmayan kadınlarsa evlerinde açlıktan ölmeye mahkûmdur.
Bir anne ve oniki yaşındaki kızı Marina Taliban başa geçtikten sonra işsiz kalırlar. Anne kocasıyla erkek kardeşini savaşta kaybetmiştir. Kendisi ve çocuğunu hayatta tutabilmek için annenin yapabileceği tek bir şey vardır. Kızını erkek kılığına sokmak... Anne hem kocası hem de erkek kardeşini kaybettiği için aileyi geçindirebilecek kimse yoktur. Bu yüzden anne, büyükanneyle birlikte, kızının saçını kesip kıyafetini değiştirerek onu erkek kılığına sokmaya karar verir. Kimliğinin açığa çıkmasından korkan küçük kız kendisine Osama adını verir ve öldürülmüş babasının arkadaşı olan mahalle sütçüsünün yanında çalışmaya başlar. Artık her dakikaları Taliban askerleri tarafından fark edilme ve öldürülme korkusuyla geçmeye başlar. Hayat artık zorlu bir yolculuğun ucundadır. Taliban bölgenin tüm erkek çocuklarını askeri ve dini eğitim için topluyor. Osama'yi da alıp okullarına götürüyorlar. Osama. Eğitim sırasında pratik olarak gösterilen gusül abdest alma olayında, hocası onu periye benzetiyor. Diğer erkek çocuklar kız olduğu kuşkusuyla üzerine gidiyorlar.. Ağaca tırmanarak erkek olduğunu ispata çalışan Osama, hocaları tarafından bir su kuyusuna asılarak cezalandırılıyor. Osama'nin kız olduğu anlaşılıyor. Taliban’ın adamları onu hapse atıyor. Sonra halk önünde kadı tarafından idama mahkum ediliyor. Fakat kadının 75 yaşındaki molla arkadaşı onunla evlenebileceğini söyleyince bağışlanıyor.. Adam onu 4 eşli 30 çocuklu haremine götürüyor. Film adamın gusül abdest almasıyla bitiyor.”
Bence, Taliban ve Burka realitesi tüm karanlığıyla anlatılmış. Fakat, film İslamiyet’in; karartılan aydınlık yüzü ve altında yatan Hıristiyan propagandistliği ile batının materyaline dönüştürülme mesajlarını da barındırmıyor değil. Çünkü İslamiyet bu denli karanlık değil, aydınlık yüzünü karartanlar var, burka ve Çarşaf ve de Türban aracılığıyla. Kimler tarafından Taliban v.b karanlığın gülen yüzleriyle. Bunları anlatmalıydı. İslamiyet’in bunlar olmadığı anlatılmalıydı. Fakat o, İslamiyet budur yobazlığıyla, aynen “başörtüsüzler İslamiyet’i yaşayamaz” diyenlerin yobazlığını oynuyor gibi geldi bana.. Özellikle küresel efendiler, kendilerine materyal olacak şekilde İslamiyet’i yorumlatarak, İslamiyet’i kendi dinlerinin önüne geçmesini engellemeye çalışıyorlar; *BOH’u tamamlayan Ilımlı İslam Projesi dayatmasıyla... İşin özü inananların inancını, bir başka inananların inancı belirliyor. Ilımlı İslam Projesiyle, ilimsiz bir İslamiyet’in kapısına aralatarak, gerçek inanları Osama’lara getirmeye çalışıyorlar. Dinden ve yoksuldan geçinenlerin “Osama” yorumu karanlığı aklayan yalanlıkta, pardon yalınlıkta gelmişti Osama vizyonda iken. Öylesi bir soğukkanlı ve olağan yorumcu duruşu ki, film TV kanallarında iken, bir TV kanalında; barka’yı savunan, barka’nın Afgan kültürünün renkli ve zengin bir parçası olduğunu söyleyerek bu karanlık objeyi sınırsız ve kuralsız özgürlükçü demokrasi ile örtüştüren Doçent kimlikli yorumcu kadar sinir bozucu olmasa da, düşündürücü gelmişti yine de : “Afganistan'da yaşayan küçük kız ve annesi, evin tüm erkeklerini savaşta kaybedince neredeyse açlıktan ölmeye mahkûm olur. Sonunda 12 yaşındaki kız erkek kıyafetleri giyip Osama adını alarak mahallenin sütçüsünde çalışmaya gönderilir. Kız olduğu anlaşılırsa idam edilecektir.” İdamı onaylar bir soğukkanlılığı izleyenler de mi sezinledi, yoksa bana mı öyle geldi?! Hazar kadar derin bu karanlık, aydınlık yüzeymiş gibi mi yorumlanır. Galiba biz karanlığı algılamakta hayli zorlanacağız..
Sayın Zülfü Livaneli’nin “Türkiye'nin büyük dönüşümüyle ilgili tahminler” başlıklı ilginç yazısında; Göz önünde büyüyen bir çocuktaki değişimin anne ve babası tarafından zor fark edildiğini, ancak dışarıdaki kişinin; 1 yaşını bildiği çocuğu 9 yaşında gördüğünde, çocukta büyük değişimlerin olduğunu fark edebildiğini ve ülkelerin de çocuğa benzediğini, bu nedenle ülkemiz gelişimdeki değişiklikleri bizlerin anne baba gibi gözlemleyemediğimizi söyleyerek; süreç içinde ülkemizde, her önemli işin başında; liyakate göre değil, tarikat ilişkilerine göre seçilmiş insanların olacağını, alabildiğine muhafazakar ve alabildiğine Amerikancı bir ülkeye dönüşeceğimizi vurguluyor.Yazının devamında; AKP'nin önümüzdeki yerel ve ondan sonraki genel seçimleri de alacağını, Erdoğan’ın halk oyuyla seçilmiş cumhurbaşkanı olacağını, Abdullah Gül ile yer değiştireceğini, koltuğunu kaybetmemek içinsavaş veren CHP başkanın, bu sistemi AKP ile anlaşmalı olarak götürdüğünü, önümüzdeki günlerde AKP hükümeti, " PKK liderlerini teslim alan hükümet" olarak alkışlanacağını, Orta Doğu'dan ve Batı'dan Türkiye'ye para akmaya devam edeceğini,Laik kesimin küçüleceğini, yıllardır yaptıkları gibi birbirini yiyeceklerini belirterek; tüm bu değişimlerin salt iç dinamiklerle başarılamiyacığını; Amerika'nın Orta Doğu meselesinde Türkiye'ye biçtiği rolün, Uzun dönemli bir senaryoyla uygulandığını, İçteki aktörler; siyasilerin, basının, üniversitenin, iş aleminin, aydınların süreci beslediklerini ve sonunda Toplum, sistemli eğitimle dönüştürülmüş olacağı için, Cumhuriyetin kuruluş yılını bile hatırlayanın kalmayacağını söyleyerek yazısını bağlıyor…

Gerçekten ilginç bir değerlendirme.. İlginçliği karamsar oluşu..Ben bile yazılarımda bu denli karamsar bir resim çizmemiştim..CHP ve Sayın Baykal ile ilgili değerlendirmesi ise hayli düşündürücü..Nedense Pensilvanya iletisi aklıma geldi..İçinde doğruları yok mu? Var elbette ki, fakat her zamanki Livaneli doğrularını içeren yazılarından çok farklı.. CHP ile ilgili bölüme yanıt vermek istiyorum, çünkü bunları söyleyen fakat geçenlerde Baykal ile görüşüp tekrar CHP’ye dönüş yapan sayın Livaneli, bu yazısındaki doğruları, CHP ile olan, geçmiş dönem ilişkilerindeki duygusallığıyla harmanladığı için örselemiş..
Diyorum ki;
“ İkimiz de Artvinliyiz. Artvinliler pek duygusal davranmaz kayıplar karşısında; aksine kayıpları kazanmanın soğukkanlı ve akılcı savaşçılarıdır. Akıllı bir insan olmanın yanında, dünyanın kabul ettiği akil insanlardansınız ve bundan gurur duyuyorum… CHP’nin duruşunu değerlendirme konusunda göreceli önyargınızı ve duygularınızı gerçeklerin önünde koşuşturduğunuzu söylemeyi de zorunluluk addediyorum..”
Kılıçdaroğlu’nu izlediniz mi?
Ben izledim..İzlenimlerimin olumlu olumsuz yanlarını önümüzdeki yazılarda işleyeceğim. Burada özüne kısaca değinmekle yetinmek istiyorum…İzlediğim film değildi, CHP’nin 33. Olağan kurultayı idi elbet..En az Osama filmi kadar düşündürücü geldi bana. Umut verici iletileri olan bu kurultayda, ülkemi sarmaladığını söylediğiniz karanlığı aydınlığa dönüşecek meşalesi yakıldı..
Yazınızın sonunda; “Bu yazıyı saklayın; dediklerim doğru çıkmaz ise yüzüme çarparsız..Pek umutlu değilim” demişsizin.Suratınıza çarpmak haddimiz değil, fakat her şeye Baykal duruşuna bağlayan görüşlerinizin, Kılıçdaroğlu ile başlayan süreçte de devam edip etmeyeceğini bilmek isterim… Acaba, AKP ile işlettiği sürecin yanlışlığını gördü mü küresel efendi? Kılıçdaroğlu ile işlemeye başlayacağı gün gibi beliren ve yıldırım gibi ortaya çıkan değişim rüzgârı, bu yanlışlığın önünü alabilir mi?Bazı konularda haklısınız haklı olmasına ama her şeyi bir liderin duruşuna bağlamanız ve o lideri bugünkü siyasal erk gibi diş güçlerle ilişkide imiş olarak göstermenizin haksızlık olduğunu vurgulamak isterim..
Anımsarsınız Humeyni’yi Tahran hava alanına indiren küresel efendi ilk gün(1 Şubat 1979) Humeyni’ye ‘Özellikle kadınların ve genç kızların yoğun tepkisiyle karşılaşılınca’ şunları söyletmişti: “….Sinemaya, Radyoya, Televizyona karşı değiliz. Sadece özgürlük ve demokrasi istiyoruz. Modernizme ve Modernizasyona ne zaman karşı çıktık? Gençlerimizin kanı özgürlük için akmıştır. 50 yıldır baskı(rejimi) altında yaşıyorsunuz..”Bu son satırı kesip saklamayın, hiç kaybolmayacakmış gibi aklınıza kazıyın ki zaman- zaman anımsayabilin, çünkü ülkemde birilerine sürekli benzer şeyler söyletiyorlar ve sayın Livaneli de o’nu vurgulamaya çalıştı..İnançlara saygılı olan ve bu bağlamda daha dikkatli duruşlar sergileyecek Kılıçdaroğlu politikaları, işleyen ve işletilen bu sürecin önüne geçeceği konusunda ben umutluyum..Livanel’i hocamın da umutlu olabileceğini düşünüyorum.. ŞEVKET ÇORBACIOĞLUTeknopolitikalar PlatformuİLET-Kİ evesbere@mynet.com

19 Mayıs 2010 Çarşamba

MAYIS KORKULARI VE 19 MAYIS VE DE GANDHİ KEMAL

19 ‘MAYIS KORKULARI’ VE GANDHİ KEMAL


Bazı yazılar vardır ki, devamlı okunması gerekir..Benim de devamlı okuduğum bir yazım var, geçen 19 Mayıs’ta yazdığım..Yazıyı, sizlere okutmak değil amacım, şöyle bir göz gezdirirseniz sevinirim..İlle de birileri okursa, örneğin bir siyasi lider, ne de sevinirim..Olur a, bir yazım(Köy-Kent Projesi Ütopya mı?) okundu, Bölge Müdür oldum; belki bununla Bakan olurum, yüzümüze bakmayanlar dünyasında..Bu işin şakası.. Asıl şakaya kaynak konu; düne dek bir başkası önünde güvercin gibi takla atanların, aniden; Önder ağabey ve Kılıçdaroğlu önünde taklalara geçtiklerini gözlemlemek.. Konu yazımda(19 Mayıs 2009) Mayıs korkularına değinmiştim kısacası. Mayıs korkularına bir korku daha eklenince, yazıyı güncelleme gereksinim duydum..O korku da, Gandhi Kemal korkusu, yanı Kemal Kılıçdaroğlu korkusu..Siyasi ve ekonomik rant savaşçıların bir korkudur sardı..Siyasi erk’i bir korkudur sardı..Sadece partiye kendilerini taşıyan lider erki tapınıcılarını korku sardı..Lider eteğine sarılmışları korku sardı..Dokunulmazlık zırhına bürünmüşleri korku sardı..Kısacası Mayıs korkuları varsıllaştı..Mayıs’tan korkarlar, çünkü Atatürk Anadolu insanının kurtuluş savaşını 19 Mayıs 1919’da başlattı..Mayıs’tan korkarlar, çünkü; emekçinin dayanışma günü 1 Mayıs’tır..Mayıs’tan korkarlar, çünkü; Türkan Saylan geçeğini halk Mayıs ayında haykırdı..Mayıs’tan korkarlar, çünkü; Mahatma Gandhi’nin, Hintli arkadaşları ile Afrika Hintlileri Kongresi'ni kurarak; çağımızın en büyük devrimi olan, şiddet aleyhtarı bir politikanın temellerini Mayıs ayında attı..Mayıstan bir kez daha korkacaklar, çünkü; Kemal Kılıçdaroğlu, solun mahatmasını(büyük ruhunu) ortaya çıkaracak hamlesini Mayıs ayında yaptı..Gandhi Kemal adını kim koyduysa, bilerek veya bilmeyerek çok isabetli bir ad koymuş..Fiziğinden dolayı koyduğunu düşünüyorum, fakat o hem fiziği ve de hem siyasetteki barıştan yana duruşuyla, yanı şiddetti reddeden duruşuyla bunu hak ediyor..Antiemperyalist duruşuyla, nice Kemallerin önünün açan Mustafa Kemal’e, ATATÜRK’e gelelim..Büyük öndere ben, her 19 Mayıs yılında olduğu gibi 19 Mayıs 2009’da gelmişim..İşte o gelişim:19 Mayıs 1919 Antiemperyalist yürüyüş, Türkan Saylan ve Cumhuriyet yürüyüşleri... Nedense ülkemde bin grup şahıs “Mayıs” deyince rahatsız oluyor. Örneğin 19 Mayıs, örneğin 1 Mayıs. Ellerinden gelse Mayıs’ı takvimden çıkaracaklar, çünkü Mayıs korkusunu kafalarından çıkaramıyorlar..- Bugünkü konumuz; 19 Mayıs 1919’un evrensel duruşu..- Atatürk’ün Anadolu insanıyla başlattığı Antiemperyalist yürüyüşü..Onlar diyor ki; son Padişah Vahdettin Gazi’yi Samsun’a-Atatürk demiyorlar, çünkü özde; Atatürk’ü unutturmak gibi basit bir duruşları var- Anadolu’da emperyal uşaklığı yapan eşkıyaları temizlemesi için görevlendirdi. O dinlememiş Osmanlıyı yıkmış..Şevket Çorbacıoğlu olarak ben de diyorum ki; “Hayır! O; emperyal uşaklığı yapan eşkıyaların yanında emperyalleri de temizledi, Anadolu’nun yiğit insanlarıyla..O; kişi egemenliğini (Monarşizmi-Padişahlığı) yıkarak, ulusal egemenliği yaşama geçirdi...O, ulusal egemenliği Cumhuriyet ile kurumsallaştırdı-İşte bugün Onun kurumsallaştırdığı Cumhuriyet’in korunması için “Cumhuriyet Yürüyüşlerİ” yapılıyor-
O mazlum ülkelere rehber oldu, öğreti oldu, yürek oldu..O; Anadolu insanıyla birlikte, dinsel, sosyal ve kültürel değerlerimizi batılı düşüncelerle harmanlayıp mazlum ülkelerin örnek aldığı özgün bir yapı oluşturdu.O; Anadolu'da tek idare, tek devlet, tek egemenlik, tek kumandan, tek meclis ve tek millet fikirlerinden hareket ederek, savaş anında ve sonrasında ve de yaşamın her alanında gerçek Ulusal Egemenlik ilkesini uygulamaya koydu.O; Ulusun içine düştüğü kötü durum karşısında, bazı aydınlar memleketin kurtarılması için bir büyük devletin mandasını kabul etmekten başka çare görmezlerken, Atatürk bunlardan çok farklı düşünerek ulusa güveni esas alan bir hareketin peşinde oldu.Şevket Süreyya Aydemir “Tek Adam” kitabında diyor ki; "Mustafa Kemal'in yeni hayatı, yeni âlemi, onun, 1919 Mayısının 19'uncu günü Samsun kıyısında Anadolu karasına ayak basmasıyla başlar, yani onun zuhurunun, hem kendi kaderine, hem milletimizin tarihine, hem çağımızın akışına, çeşitli yönlerden yön ve şekil veren safhası o gün, orada ve Mustafa Kemal'in Samsun kıyısına ayak basmasıyla başlamıştır."Atatürk’ün evrensel antemperyalist bu duruşundan rahatsız olanlar var.16 Mayıs 2009’da yapılan Açık Öğretim Lisesi Sınavı’nda Atatürk’e yönelik ağır hakaret bulunan şu soruyu sorabiliyorlar, onlar: “Aşağıdakilerden hangisi Atatürk’ün kişisel özelliklerinden biridir?’ a) Hayalperest oluşu, b) Maceracı oluşu, c) Mantıklı oluşu, d) Mandacı oluşu..
Eğitim-İş Genel Başkanı Yüksel Adıbelli tepkisinde çok haklı; “Bu sıfatların Türk ulusunun makus(kötü) talihini yenmenin ötesinde bütün mazlum ulusların idolü haline gelmiş bir kahramanın adıyla birlikte anılmasını, cehaletin doruğu olarak değerlendiriyoruz. Aksi halde bu sıfatların Atatürk’ün adıyla birlikte bir soruda seçenek olarak dahi verilmesi onun aziz hatırasına ihanet, Türk ulusuna hakarettir. Bu pervasızlığın resmi bir sınavda yapılacağı olasılığını düşünmek dahi istemiyoruz. Böyle bir soruyu hazırlayan, denetleyen ve bu ulusun gençlerinin önüne koyma aymazlığını gösterenleri kınıyor, Cumhuriyetin savcılarını bu konuda sorumluluğu olanlarla ilgili olarak göreve çağırıyoruz."Atatürk’ü kaybettirmek istiyorlar.. O’nu asla kaybetmeyeceğiz, o dünyada emperyalist doyumsuzluğa savaş açmış, bunu zaferle sonuçlandırmış ve kurduğu Cumhuriyet ile, Anadolu insanını taçlandırmış evrensel bir kimliktir. Prof. Dr. Türkan Saylan’ı da kaybettirmek isteyenler bilsinler ki, Saylan’ı da kaybetmeyiz, o sadece aramızdan ayrılabilir, ayrıldı da, ama asla ayıramadılar, çünkü onun çağdaş ve ulusal duyarlılığı kurumsallaştıran düşünsellikleri çağdaşlık adına hep bizimle olacaktır. Tüm ulusumuzun başı sağolsun...10 Aralık Hareketi Yürütme Kurulu adına sayın Burhan Şenatalar’ın dediklerine lütfen kulak verelim: “Çok değerli bir bilim insanı, örnek bir hekim ve olağanüstü bir eğitim gönüllüsünü yitirmenin derin üzüntüsü içindeyiz. Çağdışı akımlara ve darbelere karşı tavrını her zaman net bir şekilde ortaya koymuş olan Prof. Dr. Türkan Saylan’ ın olağanüstü özverili, üretken yaşamı ve Türkiye’nin çağdaşlaşması yolundaki hizmetleri her zaman saygıyla ve şükranla anılacaktır.”Ulusal duyarlılıklarını, yurtseverliklerini özlerinde barındıran ve Atatürk’ün evrensel felsefesini duyumsayan, fakat Atatürk’e gösterdikleri abartılı kutsallaştırma davranışlarıyla( ritüellerle) Atatürk’ün evrensel öğretilerini durağanlaştıran sözde Atatürkçüler gibi algılarını edilgenleştirip Ortodoks sosyalist düşünce eskiliğinin baskısıyla dışa vuramayan gençler, Saylan için, olumsuz bağlamda olmadık değerlendirmelerde bulunmaktadırlar. Bu gençler; nedense Atlantik ötesi yan gelmiş bir tarikat liderine karşı aynı katılığı göstermeyerek, demokrasiyi araç olarak görenlerle, ayrılıkçı milliyetçilerle ve de küresel efendinin söylemleriyle örtüşen söylemler geliştirebilmektedirler. Bilmeliler ki; son günlerde Saylan’a yapılanlar, tarikat yapılanmasındaki F tipi örgütlülüğe kaynak okullara seçenek olmaya başlayan ÇYDD’nin olağanüstü eğitim gönüllüleri projesinin beklenenin üstünde ilgi görmesidir/ gittikçe büyümesidir. Atatürk’ün ülkemizi emanet ettiği gençlere yönelik tehlikenin karanlık boyutunu, onların söylemleriyle söylemlerini örtüştüren ve heyecanla sanal devrim katsayılarını yükselten gençlerimizin iyi algılaması gerekir..Karanlık düşüncelere ve darbelere karşı duruşunu net olarak ortaya koymaktan çekinmeyen böylesi bir yüreği karalamak, karanlığı görmemektir. Aklınız alıyor mu, eğitimleri için savaş verdiği 10-15 yaşlarındaki çocuklarla ve iyileştirdiği ve yaşama bağladığı lepra hastalarıyla Amerikan yanlısı darbe hazırlığında olması ve de ergenekonculukla suçlanması...!!!???Deyin ki, ‘ Güvenirlik bağlamında bazı ??????’leri var kafamızda’ O zaman bir zahmet çevresinden, başta Sosyal Hizmet Uzmanı ÇYDD Çankaya Şube Başkanı Dr. Bülent İlik ve diğerlerini bir dinleyin veya okuyun..Ülkemiz üzerine oynanan ve oynatılan tüm oyunları, siyasi ranttan soyut “Cumhuriyet yürüyüşleri” ile haykırmaya devam edeceğiz. Sakın ola bundan endişeniz olmasın, karanlığın gülen yüzleri.. ŞEVKET ÇORBACIOĞLUTeknopolitikalar PlatformuİLET-Kİevesbere@mynet.com

18 Mayıs 2010 Salı

FENERBAHÇE'NİN İKİNCİ YANLIŞ ANONSU VE KALECİ"ONUR"U..

YANLIŞ ANONSLAR VE “ONUR”LU KALECİ DURUŞU

Son maçta yaşadıkları, bu yıl GS ve BJK’nin yaşadıklarını unutturdu. Dahası bilinen takımın yöneticilerinin yönlendirdiği futbolcuların GS ve BJK’ye yaşattıklarını unutturmadı, ama saha dışındaki oyunlarla yaşatılanları unutturdu..
Neydi o, kendi sahalarındaki Galatasaray ve Beşiktaş’a yapılan saldırılar ve maç sonrası geyikler??..
Bir kurgu idi yaşananlar. Örneğin;
GS maçında başlayan kaleci hataları..Olmamış, ham yenmeyecek gol ve gollerin yenmesi..
Futbolcu onurunu öteleyen kaleci duruşları..
Tüm bunlar seyircisini bilinçsizce sevindirip umutlandıran yönetici duruşlarından, anonslarından kaynaklanıyordu..
Bunları izleyen futbol taraftarlarında, ülkemizin devasa takımına karşı nefret besleyeceğini ve gün gelecek bu nefretin takıma zarar vereceğini algılayamayan yöneticiler..
Ve bir kaleci çıktı, onurlu duruşun ethik özelliklerini yansıtarak, futbolcu onurunun nasıl olmasını anlattı..
Adı Onur…
Görevi Trabzonspor kaleciliği..Onur, nasıl onurlu olmanın örneğini gösterdi ve onurunu ötelemişlere ders verdi..
Birileri; iki saat öncesine dek ligin şampiyonu ilan ettikleri ve bu başarının mimarı olarak gösterdikleri takımı ve başkanını 2 saat sonra aşağılamaya başladılar..
Aşağılayanlar; düne dek aşağılayan bilinen başkanı, dediğim gibi görmemezlikten gelip alkışlayanlardı.. Sürekli kamuoyundaki nefret birikimlerini beslediler..
Sonunda olan oldu.. Etme bulma dünyasını unutanlar ve kendi dünyalarında ektiklerini biçmek zorunda kaldılar. Dorusu nefret ektiler, nefret biçtiler..
Çünkü; biriken beslenmiş nefretler harekete geçerek, FB seyircisini sürekli sevindiren sonuçların düzlemine el koydu ve takımın taraftarını büyük bir hüsrana uğrattı..
Asla yönetici ve o’na çanak tutanlara değil, o görkemli FB taraftarlarına üzüldüm..
Doğru haklısın, FB’li ben aynı duruma düşsem üzülmezdi..Ben sağlıksızlara değil, sağlıklı Fener taraftarına üzüldüm..
Geyiklerle geçinenler, öylesi geyiksi duruma düştüler ki, durumları geyik destanı ile anlatılamaz..
Bu nedenle ve öncelikle takım oyuncularının yanlış anonstan kaynaklanan şampiyonluk kutlamalarına değinmek istiyorum;
Maçın bitimine 2 dakika var. Bursa-BJK maçının 2-2 bittiği anonsu yapılıyor. Kenara alınmış topçu sahadaki oyunculara işaret ederek uyarıyor, sahadaki oyuncuları. Oyuncular da, ne olur-ne olmaz diyerek oyunu beklemeye alıp, Trabzon’u bunaltan ataklarını durduruyorlar..
Maç bitiyor ve seyirciler büyük coşkuyla sahaya girerek, futbolcularla sarmaş-dolaş şampiyonluğu kutlamaya başlıyorlar....Sonuç hüsran..
Tüm bunların içinde, bir anons vardı ki; ikinci kez yapılan bu anons takım taraftarlarını, haklı olarak çıldırttı.
Bu, bilinen takımın ikinci şampiyonluk anonsu ve yanılgısı idi..
Bu olayın ilkini, içime doğmuşçasına 25 Nisan 2010 günü, bana ait Blogger’de ve blogcu’da ve de hemşerilerimin Artvin’liler sitesinde ‘uyarı bağlamında’ yazmıştım..
1970-71 sezonunun son maçında BJK’yi 1-0 yeniyor ve ardından PTT’nin GS’yi yendiği haberi geliyor ve de büyük coşkuyla şampiyonluğu kutlamaya başlıyorlar.. Fakat, GS’in 7-1’lik galibiyet haberiyle, bir anda kendilerini hüznün derinliklerinde buluyorlar..
İşte, 25 Nisan 2010’daki yazılarımın linkleri:
http://teknopoltkalar.blogspot.com/2010/04/sir-rijkaard-ve-sir-ferguson.html
http://evm.blogcu.com/galatasaray-bursa-macinda-ikisi-de-muthisti/7663732
http://artvin.biz/Artvin-yazilar-447-futbolumuzun-hastaligi-sampiyon-yapamayani-hemen-gondermekle-basliyor.html

Benimkisi, içime doğmuşçasına, güldüşün boyutunda bir uyarı idi..
Kenara alınan oyuncu GS maçında, saha içinde attığı şutla takımını şampiyonluk potasına sokmuştu, fakat son maçta saha dışındaki şutuyla da adeta takımını şampiyonluk potasından çıkardı..
İnanın sağlıklı FB’liler adına üzüldüm..Taraftarı kahredecek bir olay, çünkü; kalan 2 dakikayı kullanmayan takım şampiyonluk olasılığını yok etmişti.
Buna kim zemin hazırlamıştı?
Evet, haklısınız, her hakkı kendisinde gören ve duruşuyla, salt karşıt taraftarları değil, spor medyasının da nefretini toplayan kişi..
Federasyonu, hakemleri, yorumcuları ve karşıtlarını sürekli aşağılayan kişi..
O müthiş taraftarı ciddiye almayan kişi..
Vefakar ve cefakar seyircinin günahı neydi..Böylesi taraftarın gururu ile onuru ile oynamaya kimin hakkı olabilir ki?
Levent kızıl diyor ki: “Senaristlerin senaryoları çöktü..”
İyi de bu senaryoları biliyordunuz , neden senaristleri deşifre etmediniz? FB şampiyonluğuna mı saklamıştınız?
Bir TFF yetkilisinin böylesi bir açıklaması talihsiz açıklama olmasının yanında üzerinde durulması gereken bir açıklamadır..Ya kendi senaryo yazan bir senaris, ya da ne dediğini bilmeyen artist....
Son olarak;
Şu Anadolu futbolu-ki ben de kullanıyorum- deyiminden vazgeçelim..Benim Anadolu’m; Edirne’den Karsa, Sinop’tan Anamur’a uzanan coğrafyadır..Burada, FB de, GS da, Bursa da, kısacası tüm futbol takımları Anadolu takımlarıdır..
Bursa’nın şampiyonluğu Devrim değildir, bir darbedir 4 büyüklere. O devrimi Trabzon yapmıştı ve 26 yıldır uyuyordu ve uyandı..
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

KILIÇDAROĞLU ZORUNLULUĞUN DEĞİL GEREKLİLİĞİN ADIDIR

KILIÇDAROĞLU VE 17 YIL ÖNCE YAZILAN BİR YAZI

CHP’nin bugününü 17 yıl önce görmek..

Cumhuriyet gazetesinde, düşün yapımızın inşacısı büyük üstad “Oktay Akbal” yazdığı köşesini, belli periyotlarda bizlere “Arada Bir” köşesiyle açardı. İşte bu “Arada Bir “ köşesinde “25. Ve 26. CHP Kurultayı’nın Önemi” başlıklı bir yazım yer aldı(27/02/1993).O yazıyı, bugünlerde yaşanan olaylar nedeniyle aynen yer vereceğim. Çünkü, o gün yazdıklarım, bugünlerde yaşanan olası gelişmelere işaret ediyordu.2001 yılında, TMMOB-İMO yöneticileri olarak sayın Baykal’i ziyaretimizde “Haaa, anımsadım, o yazıyı yazan arkadaş. Ben sizleri aile olarak tanıyorum” söylemiyle karşılamasını hiç unutmam..Arkadaşlarım bu söylemde bir sitem olduğunu vurgulayınca, ben de o yazıyı kendilerine anlatmıştım. İşte o yazı:Kuva-yi Milliye(Ulusal Güçler) ruhu ile kurulmuş, Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti (ARMHC);Kurtuluş Savaşı sonrası, ulusal egemenliğin inşası için gerekli siyasal örgüt gereksinmesi olarak düşünülmüş ve belli bir süreçten sonra CHP adını almıştır. ARMHC’nin kurulduğu Sivas Kongresi de((4/9/1919) CHP’nin ilk kurultayı sayılmıştır. Anlaşıldığı gibi Misak-ı Milli(Ulusal Ant) sahibi CHP; Devlet, Cumhuriyet ve Demokrasi geleneğinin oluşum özünü, Kuva-yi Milliye ruhu ile yoğrulmuş, ‘Kurtuluş Savaşının silahlı direniş örgütü” ARMHC’den almaktadır.İlk Kurultayda(4/9/1919) ve son yapılan 25. Kurultayda(9/9/1992) söylenenleri karşılaştırırsak CHP’nin; Devlet, Cumhuriyet ve Demokrasi geleneğinin oluşum özünü halâ yakalamaya çalıştığını görürüz. İlk ve son kurultayda aynı istemler dile getirilmiştir.. Evet, ulusal egemenliğini halk tarafından uygulanmasına öncülük edileceği, demokratik yasaların her şeyin üstünde tutulacağı ve toplumsal dayanışmanın sağlanarak toplumsal dengelerin oluşturulacağı savlarına, 25. Kurultayda, sadece CHP’nin yenileşme süreci ile çağdaş programların üretilip çağdaş Türkiye’nin yaratılacağı savları eklenmiş..İlk Kurultaydan, son Kurultaya tam 73 yıl geçmiş. Bu süreçte hiçbir şeyin değiştirilemediği, kısırdöngü içinde aynı savlarlarle, istenilen boyutta ilkeli bir somuta gidilemediğini üzülerek söyleyebiliriz..CHP’nin tarihsel süreci içinde, parti içi muhalefetin kurumsallaşarak, parti kimliğini yok edip gruplaşma kimliği ile parti içi politikasının çağdaş gelişim sürecini engellemesi, kısırdöngünün süreklilik kazanmasına neden oldu. Buradaki açmaza neden, çok sayıdaki bireysel doğruların genel doğrular önünde gitmesidir. Özellikle 1960’lar sonrasının gruplaşması, 1970’ler sonrası başlayan ve halen sürmekte olan günümüzdeki bölünme sayrılğının kaynağı oldu.Dileğimiz odur ki, 26. CHP Kurultayı bölünmenin son durağı, ilkeli birleştiricilikle, çağdaş yenileşme ve yapılaşma hareketinin ilk ve son durağı olsun…İşte burada, belli bir hizbe adını koymuş sayın Baykal’ın vereceği imaj ve yaratacağı ilkeli birleştiricilik olgusu çok önemlidir. Sayın Baykal, hizbi kurumsallaştırıp partileştirmiştir; hem de Devlet ve Cumhuriyet kurma misyonunun “Ulusal Ant yapılanması içinde” tarihsel süreçleme ile başarıyla yerine getirmeye çalışmış CHP’nin 4. Genel Başkanı seçilerek. Buna lider bazında 4. Büyük misyon da diyebiliriz.Özlem yüklü tabanın istemlerine, oluşan koşullarda yanıt verebilmek pek de kolay bir şey olmasa gerek. Bu bağlamda yeni yeni başlatılacak sürecin çok ağır bir yük getireceği muhakkak..Sayın Baykal, bu yükü salt kendi doğrularıyla taşımaya kalkar ise, geçmişteki olumsuzlukları yinelemekten başka bir şey yapmamış olur.Sosyal Demokrat yapılanmada yaşanan kaosun, ilkeli bütünlüğe dönüştürülebilmesi için, politika yapan, ya da yapmaya çalışanların üstlendikleri misyonlarını çağdaş ilkelerle donatmaları gerekmektedir..Özellikle lider konumundakiler, kendilerini vefa borcu ödemliğinden ve çıkarsallıktan öncelikle soyutlamalıdırlar. Böylesi oluşum, üretken ve yetenekli kimliklerin de kaltılımını sağlayacaktır. Çünkü çağdaş programların oluşumu, yetenekli, üretken kimliklerin katılımı ile gerçekleşebilir diyorum. 27/02/1993 günkü bu yazı nedeniyle, Baykal yanlısı yakınlarımın eleştirisini aldım. İşin ilginç tarafı, o yakınlarımın süreç içinde Baykal ile çelişkiye düşmeleri ve de başlattıkları kavganın zamansızlığını ve gereksizliğini söyleyerek, bir anda Baykal yanlısı duruş sergilememdi....Son iki yıl yazdıklarım beni adeta Baykalcı kılmıştı birilerinin algısında. Ben o yazılarımda, CHP doğrularını anlatıyor ve parti içi kavgaların durulmasıyla CHP’nin daha başarılı olduğunu vurguluyordum…Asla lider erkine tapınma değildi, ki öyle olsaydı, bugün yerim farklı olurdu.. Parti, kurultay öncesi değişimin işaretlerini vermiş, CHP, iktidarın yanlışlarını program ve raporlar bütünündeki söylemleriyle halka anlatmaya ve inandırmaya ve de iktidarın oylarını azaltarak, oylarını artırmaya başlamıştı. Fakat, beklenmedik şekilde, sayın Baykal’ın şahsında kurultaya çok az zaman kala CHP’ye gizemli Kasıt kasetle, öylesine acımasızca haksız ve hukuksuz saldırı ve suçlama süreci başlatıldı ki, CHP ve tabanı, bir anda kendisini nükleer bir siyasi şemsiyenin altında buldu. Kurultaya çok yakın süreçte beliren bu atmosferin uzlaşı bütününde biran önce dağıtılmasının feryatları idi yazılarım..Dağıtılmalıydı, çünkü karşıtlar bu nükleer siyasi şemsiyeyi sürekli kullanacaklardı, çünkü hedef kesin CHP’nin doğru işleyen politikaları idi. Deniz Baykal ve CHP iki yıldır kendini gösteren başarılı duruşun simgeleri idi. Ama, bu başarılı duruşun başat mimarı Önder Sav ve arkadaşları, özellikle siyasetin atom karıncası Algan Hacaloğlu’nun olduğunu yakinen gözlemliyordum. Bunlardan biri vardı ki, siyasi performansı ile, geleceğin lideri izlenimi veriyor, halkta gelecek adına umut aşılıyordu. Bu kişi Kemal Kılıçdaroğlu idi..Sayın Baykal istifa edince, herkes gibi benim de Kılıçdaroğlu’nun liderliği aklıma geldi..Kurultaya Baykal öncülüğünde uzlaşı içinde gidilmesinin ve uzlaşı isminin Kılıçdaroğlu olması gerektiğinin işaretlerini veriyordum yazılarımda.. Siyaset oyunlarının yoksulu olarak gördüğüm bu kimlik zengini için tüm korkum; siyasetin kurtlar sofrasının kurtları tarafından parçalanması idi..Bunun için; konuyla ilgili yazılarımda; kurultay öncesi, Baykal ve CHP’ye yönelik bitirme komplosunun ortaya çıkarılması ve kurultay sürecinin bu bütünsellik içinde işletilmesini içeren önerilerde bulundum. Aksi taktirde, özünde CHP’yi yok etmek olan bu sürecin, kurultay sonrası karalama kampanyasına dönüşeceğini, bunun için uzlaşı ve dayanışma ile, özellikle Baykal’ın Kılıçdaroğlu onayı ile işletilecek bu sürece gereksiniminin zorunluluk olduğunu belirtmiştim.Bu süreç edilgen işlemeye başladı. Edilgenliği kırma noktasında, yılların birikimi Önder Sav ve arkadaşları devreye girmek zorunda kaldı..Önder Sav, belki birileri için statükonun ve hizbin mimarı idi. Benim için değildi, çünkü görüşemediğiniz süreçlerde, sıradan insan olan size bile dönüş yapan, yanı telefonla arayabilen halktan yana duruşa sahipti..Böylesi bir kimliği, halktan soyut, salt bir gruba ait olarak algılayamazsınız..İşleyen bu süreçte Sav ve arkadaşları ve Algan Hacaloğlu’nun gösterdiği duruş; hiç de bir grubun özgörevini üstelen bir duruş olmadığını, CHP ve politikalarının özgörevini üstlenen bir duruş olduğunu, ‘lider doğrularını değil, doğrularla harmanlanmış parti doğrularının savaşçısı olduklarını’ gösterdi… Sav ve arkadaşları, asla ihanetlikle suçlanmamalı. Ben ise hiç suçlayamam, çünkü, duruşları; benim 17 yıl önce işaret etiğim doğruların doğruluğunu yansıtıyorlar..Ve bugün itibarıyla, sayın Baykal’ı üzmüş olsalar da işlemesi gereken sürecin durdurulmasının önüne geçen Önder Sav’ın doğru duruşu, CHP örgütünce de onay görmüş ve CHP tümüyle Önder Sav ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun yanında yer aldığını açıklayarak halkı sevindirmiştir..Öteden beri işleyen yanlışlar, son iki yıldır kurumsallaşma süreci ile yok edilmeye başlanmıştı. Bu doğruların, Önder Sav özverisinde yaşam bulan Kılıçdaroğlu liderliği ile daha da artacağına..Ve; Siyasi rant adına işletilen, siyasi mahremiyetin (siyasi gizliliğin) yok edileceğine ve sosyal mahremiyeti(kişisel gizlilik) siyasi ranta dönüştürenlerin ortaya çıkarılacağına inancım tamdır..Bu işleyen süreç, aynı zamanda T.Feyzioğlu benzeri bir hizbin partileşmesinin önüne geçerek, CHP’nin tekrar o tarihsel özgörevi bütününde, iki yıldır kendini gösteren partileşme sürecini de ivmelendirecektir..Halk Partisi olarak, halkla daha da bütünleşecek; partiden kendini soyutlamış sol kesimin partiye dönüşlerini sağlayacak ve de gelenekçi tabandan bile oy alacak konuma getirileceği konusunda umutluyum..Yeter ki sayın Kılıçdaroğlu; partiye salt kendilerini taşımayan, proje ve program taşıyan kimliklere siyaset yapma fırsatı vermeyenlere fırsat tanımasın....Tüm bunları yaşama geçireceği konusunda kuşkum yoktur..Bu süreç darbe olmadığı gibi, Devrim hiç değildir. Bu süreç, senaristlerin senaryolarını bozarak, karşıdevrimcilere savaş açacak, kararlı, yürekli ve birikimli güçler sürecidir.. Eğer bugün 69 il başkanından 64’ü Kılıçdaroğlu diyorsa, sayın Baykalın’ı dediği gibi “Gün ağlaşma, hesaplaşma ve ayrışma günü değildir.” Gün ülkemizin geleceği adına uzlaşma ve dayanışma günüdür…
ŞEVKET ÇORBACIOĞLUTeknopolitikalar PlatformuİLET-Kİevesbere@mynet.comGSM. 0506 609 00 32

16 Mayıs 2010 Pazar

LİGİMİZİN 5. BÜYÜĞÜ BURSASPOR

BURSASPOR LİGİMİZİN 5. EFENDİSİ
Kutlarım Bursaspor’u; 26 yıldır Samsunspor, Sivas, Gaziantep, Göztepe, Ankaragücü ve Kayseri’nin yapamadığını yaparak, ligimizin 5. Efendisi oldu..Trabzon’la uyanan, fakat 26 yıldır uyku moduna giren Anadolu uyandı mı dersiniz?!Bence uyandı..İyi oldu, çünkü Avrupa futbolu oynuyoruz diyen bizler, ligimizde bir türlü Avrupa takımlarının liglerinde yakaladıkları başarılarına benzer başarı göremiyorduk; bundan sonra göreceğiz gibi..Dileğim odur ki; efendilerin sayısı artsın..Bursaspor başarısı, Bursa halkınındır, futbolcularındır, İbrahim Yazıcı yönetiminindir ve de Ertuğrul Sağlam’ındır..Tekrar kutluyor ve Şampiyonlar liginde başarılar diliyorum..“Ben demiştim” demeyi sevmem, ama burada diyeceğim..Bir blogdaşım takılmıştı bana; “Kupa Trabzon’un, Lig FB’nin” diye; GS’in durumunu gözleyen biri olarak ben de, “Lig Bursa’nın, Kupa Trabzon’un”yanıtını vermiştim..Gerçekten bu sezon; Anadolu takımlarının sezonu oldu diyebilirim..Tüm samimiyetimle söyleyeyim; yukarıdaki tahminimden vazgeçmiş, son 10 maçtaki performansı ile FB’yi şanslı görmeye başlamıştım. Bu görüşümü maçın son saniyesine dek korudum..Aylardır abartılan Volkan bugün öyle bir hata yaptı ki, o hak ettiği tüm abartıları bir anda yok etti..Bugün FB tek kale oynadı, fakat müthiş şansızdı; TIPKI Galatasaray’a olduğu gibi, son maçta şampiyonluğu Bursaspor’a kaptırdı..Geçmiş olsun..Onlar için bu olayı kabullenmek çok zor..Özellikle; yıllar öncesinin PTT-GS maç sonucunu yanlış alan ve şampiyonluk sevincini yaşayan FB, Kadiköyde’de benzer yanlışlıkla şampiyonluk sevinci yaşadı ve sonrası hüzün..Kabullenmek zor..Biz bu hüznü çok önceleri yaşadık..Bu nedenle işimiz kolay, çünkü Galatasaray’ımız bize son 5 maçta olayı kabullenmemiz için öylesine kolaylıklar sağladı ki, teşekkür etmek için kendimi zor tutuyorum..Sağ olsun kendileri..Bugün de Gençler Birliği karşısında aynı kolaylığı sağlamak adına canını dişine takarak, bizleri üzmedi, hüzne boğdu.. Gençlere de, diğer takımlara iki de bir verdiği gibi maçı 2-1 verdi..
Olgunun ‘her zaman olduğu gibi’ felsefi yanına geçerek, bu sezon duruşlarını ve önceki sezon duruşlarıyla harmanlayarak analiz edeceğim..Gelin bunu haftaya bırakalım. Ne Galatasaraylıların, ne Fener ve ne de Beşiktaşlıların bu yazıyı okuyacak, çekecek morali var..Geçmiş olsun Kanarya, Aslan ve Kartal..Timsaha değil bazı oyunlara yem oldunuz..Özellikle birilerinin..Seneye beteriyle karşılaşabilirsiniz, çünkü onların gizli güçleri var..Kutlarım Timsah; afiyet olsun, helalı hoş olsun..Seneye bu efendilerden biri ligden düşerse, şaşırmayacağım..Eeee, Avrupa’ya benzeyeceğiz ya!!
ŞEVKET ÇORBACIOĞLUŞUTLUYORUMevesbere@mynet.

BAYKAL HAKLI ÇIKTI

BAYKAL’IN HAKLILIĞINI KANITLAYAN SÖZLER


Sözlerin kime ait olduğu ise; Kaset’in kasıtlı olduğu konusunda sayın Baykal’ı tümden haklı gösteriyor…Kimin söylediği bilinen bir gerçek; unutulmaz, fakat “Söz uçar, yazı kalır” söz öbeğinden yola çıkarak, sözlerin değerinin unutulmaması için yazıya dökmek gerekir.Bana göre değersiz, fakat yapılanların haksızlığını ve acımasızlığını kanıtladığı için değerli bulduğum sözleri şöyle sıralayabiliriz:''En büyük tehlike toplumsal ahlakı erozyona uğratmaktır.”“ Bu milleti toplumsal ahlak hayatta tutar.” “Şimdi bunu normalmiş gibi göstermek çabası var.” “Eşine ihanet edeni mağdur olarak göremeyiz”“Siyasi Hayatı 4 Yıl Önce Biterdi”“Biz Meclis’te anayasayla uğraşırken, Genel Başkan başka yerlerdeydi”“İsmini anmak istemiyorum o istifa edene parti yönetimi kadroları hâlâ sahip çıkıyorsa, ah vah deyip sahip çıkıyorsa, benim derdim onlarla. Kınıyorum. Ahlak değerlerini yok farz edemeyiz. Partimin içinde de böyle bir şey olsa, derhal ihraç talebiyle disiplin kuruluna sevk ederim. Tahammülü mümkün değil. Bizim kitabımızda bir kelime var: Edep. Eline, diline, beline sahip olmayanla yola çıkılmaz…Bu odaya girdin mi, girmedin mi? Buluştun mu, buluşmadın mı?’ Bu ne kadar ahlaki değilse, daha sonra yaptığın da ahlaki değil. Pisliğin içinde debeleniyor. Debelendikçe batıyor..”İşte bu son söylenenler; hedef alınan sayın Baykal’ı değil, ismini anmak istemediğim kişiye, yanı sayın Baykal’ı hedef alan kişiye karşı büyük nefret ve öfke oluşturdu..Ve şunun yanıtın ister oldu insanlar: “Bu konuda madem bu kadar duyarlısın; vekillerin eşlerini aldatıp sekreterleri ile olan ilişkilerini..Vekillerinin kaçının kaç evlilik içinde olduğunu hiç aklına getirdin mi? Bunlara karşı aynı duruşu sergiledin mi?..”Ya politika bilmiyor, ya da bizim bilmediğimiz bir politik biçemle(Ar.Üslup diyoruz), sayın Baykal’a büyük haksızlık yapıldığı konusunda halkı duyarlılığa itiyor..Böyle değil tabii ki..Böylesi bir politik biçemi siyasi ahlakın hiçbir yerine konuşlandıramazsınız. Bu biçem karşı tarafa değil, sahibine zarar verir..Öyle de oldu;Kendim tanık oldum.. dinledim..Örneğin şunları: “Acımasız ve haksız bu eleştiriler ve de eleştiri biçimi; kaç dönemdir oy verdiğim partiye karşı beni soğuttu..Kesin oyum…”“ Olay beni etkilemiş ve Baykal için yıllardır yapılan eleştirileri haklı görmeye başlamıştım..Bu nedenle Kılıçdaroğlu’nun acilen partinin başına getirilmesini düşünüyordum..Şimdi düşünmüyorum, aksine Baykal’ın dönmesinin daha doğru olacağına kanaat getirmeye başladım. Çünkü yaşatılanlar, resmen Baykal’ı ve onun şahsında CHP’yi bitirmeye yönelik....”Kiminle konuştumsa, benzer duruş sergilediler..Haklılar da..Kılıçdaroğlu, akıldan hiç çıkarılmaksızın düşünülmesi gereken bir kimlik ve birikim zengini; tıpkı Önder Sav, Muharrem İnce, Murat Karayalçın, Yılmaz Ateş, Gürsel Tekin, Atila Kart ve diğerleri gibi.. Fakat, siyaset oyunlarının yoksulu, bu güzel insan bu süreçte aday gösterilir ise, ancak Baykal karşıtlarını, belki de delegeleri ikna eder; kasetin kasıt olup olmadığını öğrenememiş seçmeni değil..Zorunluluk halinde, kesinlikle Baykal onayı ve CHP yönetimiyle uzlaşı sağlanmalıdır..Kılıçdaroğlu; akılcı, sabırlı, soğukkanlı ve de saygılı duruş ile, kendisini zorlayanlara, şu an için değil, ilerisi için umut olduğunu anlatmaya çalışıyor. Anlayan yok, öfkelenen çok..Onların; "süt dökmüş kedi", “düşük ve silik profil”, “Sünepe”, “Risk almaktan bile aciz", "Korkak", “Çakma Gandi”, "Bütün görevlerine "atamayla" gelen bürokrat..." tepkilerine katılmıyor, katıla-katıla gülüyorum..Kılıçdaroğlu bunların hiçbirini hak etmiyor… O biliyor ki; böylesi ortamı onarmazdan, gerçekleri ortaya koymazdan, partinin başına geçmek, asla CHP karşıtlarını durdurmayacaktır. Aksine dalga geçerek, alaya alarak kendisinin ve CHP’nin üzerine geleceklerdir.Hatta olguları aşağılamak noktasına taşıyacaklardır…Hiç kimse de; Kılıçdaroğlu’nun gelişiyle iktidar yakalamanın,kolay olacağını, kolay-kolay aklına getirmesin..Bizlerin yıllardır yazdıklarını, bugünkü köşesinde derinlemesine ele alan Soner Yalçın’ın “Kaset komplosunu kim hazırladı” başlıklı yazısını okusun..http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14739010.asp?yazarid=218&gid=61
ŞEVKET ÇORBACIOĞLUTeknopolitikalar PlatformuİLET-Kİevesbere@mynet.com

14 Mayıs 2010 Cuma

KEMAL KILIÇDAROĞLU'NUN ADAYLIĞI

KILIÇDAROĞLU ADAY OLMALI MIDIR?
14/05/2010
Bunun yanıtını vermezden önce, şu değerlendirmeleri dikkate almamız gerekir;Ülkemde bu denli yolsuzluk, arsızlık ve olumsuzluklar dururken ve de; Anayasa değişikliği için, anayasa mahkemesine gidilirken, Güçlü lider profilini daha da güçlendirerek, olağan Genel Kurul’a gidilirken, Bir yıl sonraki genel seçime güçlü kadrolarla hazırlanılırken, Halk oylamasıyla, halkı oyuna getirmek isteyenler, halka net bir şekilde anlatılıyor ve halk inandırılmaya başlanmışken, Etkin seçenek politikalar duruşuyla, yoksuldan ve dinden geçinenlerin oyları her geçen gün eritilirken,Yoksuldan ve dinden geçinmek yerine, yoksulla ve dindarla geçinmenin siyaseti ortaya konmuşken,Yolsuzluğun üstüne gidiliyor ve dokunulmazlığın kaldırılmasındaki ısrardan vazgeçilmediği bu süreçte;Bir odaya kilitlenip, belden aşağı odaklanmak doğru mu?Sayın Baykal’ın dediği gibi 'İnsanlara artık kendi başınızın çaresine bakın, diyemem' diyebilir misiniz?Bu gerçeklerden kendinizi soyutlar, duyarsızlığa kendimizi iter isek; bilmeliyiz ki, kasıt kokan kaset, salta Baykal’a değil, Gelecekteki CHP’ye, liderine ve ideolojisine, parti adaylarına ve partili tabanına da onulmaz yaralar açmak isteyenlere olanak tanıyacaktır..“Eşine ihanet edeni mağdur olarak göremeyiz” diyorlar;İyi de; ülkesine ihanet eden, ırkçı ayrılıkçılara prim veren, ulusal değerleri ve ulusal değerdeki Cumhuriyet kurumlarını küresel efendiye teslim eden; TBMM çatısında eşlerini sekreterleriyle aldatanlara suskun kalan, suçları kanıtlanmamış kişileri içeri attıran, Kapitalizmin doyumsuzluğunda yoksul bırakılmış ülkelere rehber olmuş ‘Atatürk’ün evrensel felsefesini ve Cumhuriyet’i yok edip, karanlık rejimin altyapısını oluşturan, Cumhuriyet ordusunu yıkmaya çalışan, komplo karargahlarında entrikalara prim tanıyan kişi ve kişileri “Mağdur” ve “Mazlum” olarak görebilir miyiz?Tüm bunları unutturmak adına, kurgulanmış bir uçkura sarılmak gerçekleri ötelemek ve yadsımak değil midir?“Siyasi Hayatı 4 Yıl Önce Biterdi” diyenler, siyasi yaşamı bitirilmeye çalışılan kişi üzerinden neler kurgulandıklarını ve bu kurgunun ne denli zavallılık olduğunu kamuya niçin anlatmazlar??!!..Siz kişi ve kurumların yaşamını; projeleriniz ve programlarınız ve de halktan yana politikalarınızla sonlandıramıyorsanız ve de böylesi kurgulara giriyorsanız; ‘Zavallılık’ ötesinde ne denilebilir ki?!''En büyük tehlike toplumsal ahlakı erozyona uğratmaktır. Bu milleti toplumsal ahlak hayatta tutar. Şimdi bunu normalmiş gibi göstermek çabası var. Böylece mağduru oynama çabası var. Biz eşlerine ihanet edenleri mağdur olarak göremeyiz.'' sözünden yola çıkarak; “CHP içinde 'Baykal'ı döndürme' çabaları sürerken Başbakan Erdoğan öyle bir açıklama yaptı ki bir anlamda 'Baykal'ın dönüş yoluna en büyük barikatı kurdu.'' diyorsanız;Bu durumda; olayın Anayasa değişikliği ile siyasi karşıtları, Orduyu ve yargıyı yıpratmaya çalışanlara karşı savaş verildiği döneme denk geldiğine dikkat çeken İngiliz The Economist Dergisi’nin; ".. ana muhalefetteki laik CHP'den 10 Mayıs'ta istifa etmek zorunda kalan Baykal bütün bunları da atlatabilir..Gizlice kayda alınan konuşmalar ve video görüntüler rakipleri saf dışı etme taktiği haline geldi. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de, AK Parti'yi devirmek için ülkede kaos yaratmakla suçlanan asker ve sivillere karşı açılan ergenekon davasında delil olarak kullanılan kayıtlar… Laik kampın hala elindeki cephaneyi kullanmadığı düşünülüyor. Baykal böyle bir duruma düşen son lider olmayabilir..Laik cephenin bitmediği, benzer kurguların AKP için de gündeme gelebilir.." yorumunu daha inandırıcı ve ciddi bulurum.. Olay sonrası gözlemlerim bana şu değerlendirmeyi yaptırıyor; Bu olay, Baykal’a kin ve öfke duyan, siyasette ötelenmiş ve yıllardır savunduğu ideolojisini bırakıp 180 derece öteye savrulmuşların, adeta malzemesine dönüştü..Hiçbiri yapıcı ve CHP’nin geleceğini içeren değerlendirmelerde bulunmuyor. Salt kendi geleceklerini yansıtan ve Baykal dışındaki lider kuyrukçuluğunda bir yerlere gelebilirimin heyecanlı duruşlarını yansıtıyorlar.. Bu duruş; Baykal karşıtlığından son derece rahatsız siyasal erkin amaçlarını beslemektedir..Kılıçdaroğlu aday olmalı mıdır?22-23 Mayıs tarihinde yapılacak kurultayında CHP genel başkan adayları arasında ismi geçen Kemal Kılıçdaroğlu; onayladığım ve lider yeteneğini gördüğüm bir siyasi kişilik..Belki abartı olacak ama, sayın Kılıçdaroğlu; İnönü, Ecevit ve Baykal duruşlarıyla harmanlanmış, yeni, karizmatik lider profili..CHP tarihindeki tüm liderlerin siyasi duruşlarını araştırdığını, incelediğini ve sonrasında siyasi yol haritası hazırladığın düşünüyorum..Duygusallığı, Öfkeyi, değerlendirmelerini, görüşlerini, tepkilerini ve birikimlerini , soğukkanlı emin duruşuyla iyi zamanlayan biri.. Fakat, tüm bunların iyi pazarlanmasında güçlük çekeceğini ve kişilik, birikim ve erdem zengini Kılıçdaroğlu’nun, siyaset oyunlarının yoksulu olması nedeniyle bazı açmazlara düşeceğini dikkate almak zorundayız.. Özellikle siyasetin kurtlar sofrasındakiler, o’nu siyasi timsahların olduğu havuza önlem almaksızın itebilir..Böylesi bir kimliğin adaylığı, bu süreçte; kesinlikle, onların değil, sayın Baykal’ın onayı ile gündeme getirilmesi gerekir..Aksi taktirde, yanı Baykal karşıtı olarak aday gösterilir ise; daha önce liderlik savaşı verenlerin durumuna düşer ve bir yerlere savrulur..Yaşananlar karşısında verilmesi gereken; Birincil savaş; bu Kaset olgusunun kasıt olduğunun ortaya çıkarılması ve birilerinin nelerden ve nerelerden beslendiği konusunda kamunun inandırılması olmalıdır.İkincil savaş; kurultaya uzlaşı bütününde gidilerek, partiye salt kendini değil; proje ve program taşıma yetisindeki kadrolarla, proje ve programlar bütününde lider belirlemek olmadır..Eğer, böylesi dayanışmadan yoksun, gerçeklerden soyut bir kurultay; CHP’yi; lideri ve kadrolarıyla ve de ideolojisi ile bitirir..Not: Bir Bakan’ın CHP önerisi; çok önceleri gündeme getirdiğim öneri ile örtüşmesini önümüzdeki yazılarımda işleyeceğim.. ŞEVKET ÇORBACIOĞLUTeknopolitikalar PlatformuİLET-Kİevesbere@mynet.com

10 Mayıs 2010 Pazartesi

BAYKAL KASETİ KASITTIR

KASET VE KASIT
Sayın Baykal’la ilgili kaset için kasıt aramamak, af büyürün siyaset aptallığı olur..Aptallığı onaylamıyorsanız; ya siz siyaset bilmiyorsunuz, ya da; siyasi yeteneksizliklerini kişilerin özel yaşamına ve kişisel gizliliğine girerek örtmeye çalışanları kasıtlı olarak destekliyorsunuz. Veya, böylesi basitliklerle siyasi rant elde etmeye çalışanları bilerek alkışlıyorsunuz; başınıza Baykal kadar taş düşenler....
Diyorsunuz ki; “Böylesi ilişkiler kişisel gizliliğe girer(Ar. Mahremiyet), yolsuzluk gibi; bunlar üzerinden siyaset yapmak, doğru değildir..”Hayir! Sayın Baykal’a yöneltilen alçakça suçlama, kişisel gizliliğe girer, bunun üzerinden siyaset yapmak yetersizliktir, yeteneksizliktir, alçaklıktır..
Yolsuzluk, asla kişisel gizlilik değildir, siyasi gizliliktir ve toplumun çıkarlarını yakinen ilgilendirir. Bu olgunun üzerine giderek siyaset yapmak zorundasınız, aksi takdirde, toplumsal çıkarı değil, kişisel çıkarı beslemiş olursunuz..
Baykal’ın akçalı işleri sevmediği, para ile barışık olmadığı bilinen bir gerçek. Bu nedenle yolsuzluklarda zerre kadar adını bulamayanlar(üstelik sıradan bir evlat değil, iki tane bilim evladı yetiştirmiş bir insana), ancak böylesi bir alçaklık yapılabilirdi. Bunun için de kendisine en yakın duran kişiyi seçmenin oyunlarına girdiler, kurgu ve film platolarında..Hiç düşünmeden; bu kasetleri adı geçen kişi ve eşinin hazırladığını söyleyebiliyoruz..Hatta bu kaseti Milletvekilliğini garanti edebilmek için hazırladıklarını..İnsaf be!! Evli ve çocuk sahibi iki insan kendilerini bu şekilde öne çıkaracaklar..Anadolu insanına hiç mi saygımız yok..Yazıklar olsun bize!!
Yok; Mehmet Sevigen, Bülent Tanla, Haluk Koç, Eşref Erdem, Şinasi Öktem yaptırmış..
Hade ordan!!!
Sarigül’le ilintilendirildi..Bağlantı kurarak, o’nu gündeme getirmek, o’na prim tanımaktır..Ben onunla bağlantı kurmayacağım, onun bir bağlantısından söz edenlere yer vereceğim:
Soru : Mustafa Sarıgül hangi üniversitenin Mütevelli Heyeti üyesidir ?Yanıt : Bilgi Üniversitesi...
Soru : Bilgi Üniversitesi aslında bir Amerikan Üniversitesi mi acaba? Yanıt : Günaydın!
Soru : Mustafa Sarıgül Amerikan Vakıfları ve istihbarat yapılanmaları tarafından mı destekleniyor?Yanıt : Bılgı Üniversitesi de bu eylemler için merkez Üniversite.
Soru : Mustafa Sarıgül, Şişli Belediye Başkanı seçildikten sonra eski Şişli Belediye Başkanı (ve tabii yine Bilgi Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi !) kanun kaçağı Gülay (Atığ) Aslıtürk zamanında yapılan Bilgi Üniversitesi ile ilgili usulsüzlüklerin üzerine gitmiş midir?Yanıt : ??? Gitmiştir canım, niye gitmesin?!..
Soru : Hurşit Güneş'in öncülerinden olduğu Yeniden Hareketi Kemal Derviş'i ve Mustafa Sarıgül'ü destekliyor mu ?Yanıt: Evet(Dr. Ahmet N. İmre) Kimlere servis edildiği, kimin ve kimlerin yaptırdığı gün gibi ortada. Hangi gazete ve gazetenin iletişim çevresinde yapıldığı gün gibi ortada..
Zamanlaması her şeyi anlatmıyor mu?..
Sayın Baykal;Anayasa değişikliği için, anayasa mahkemesine gidiyor..Kutlu doğum haftasındaki duruşuyla; dinden ve yoksuldan geçinenleri ürkütüyor..Güçlü lider profilini daha da güçlendirerek ve de tek aday olarak Olağan Genel Kurul’a gidiyor..Bir yıl sonraki genel seçime güçlü kadrolarla hazırlanıyor..Halk oylamasıyla, halkı oyuna getirmek isteyenleri, halka net bir şekilde anlatıyor ve halkı inandırıyor..Etkin seçenek politikalar duruşuyla, Yoksuldan ve dinden geçinenlerin oylarını her geçen gün eritiyor…Yoksuldan ve dinden geçinenlerin aksine, yoksulla ve dindarla geçinmenin siyasetini ortaya koyuyor..Yolsuzluğun üstüne-üstüne gidiyor ve dokunulmazlığın kaldırılmasındaki ısrarından vazgeçmiyor..
Tüm bunları yaşatırken;
Siyasal erk, “Bizim elimizde ne dosyalar var!!” tehdidini savuruyor ve ardından ortaya kaset çıkıyor…
Son yıllarda, her olumsuzluğun kaynağı olarak Fetullah Gülen hoca ve müritleri gösterilmek adeta tutku haline geldi… Bir can simidi olmuştu…Yoksuldan ve dinden geçinenler cemaat’ten de geçinmek adına, bu olayı da cemaate havale etmekten çekinmediler..
Fakat pensilvanya’dan gelen ses, bu geleneği ilk kez bozdu..Ben, sayın Baykal’ın istifasını, onurlu ve erdemli bir duruş olarak görüyor ve alkışlıyorum..Erdeminden ve onurundan hiçbir şey kaybetmediğini, aksine çok şey kazandığını düşünüyorum..Dikkatimi çeken olgu; iktidar yandaşı çığırtkanların; “Baykal’ın iktidarı suçlaması, Başbakanı mağdur ve mazlum duruma getirdi..Kimse Fetullah Hoca ile Başbakanın arasını açamaz..” demeleri oldu..Soruyorum; Bu denli güçlü tinselliğe ve özdekselliğe sahip bir Fetullah Hocanın böylesi alçakça duruşa gereksinimi mi var? Böylesi Sayın Baykal’a yanıt veren Başbakanın, aşağılayıcı ve suçlayıcı söylemini bana kim tanımlayabilir?! Bir suçluluk telaşının yarattığı travma olabilir mi?Baykal’la değil, yetimin hakkını yiyen, daha doğrusu; haram yemeyi gelenek haline getirmiş kişi ve kuruluşlarla uğraşalım...
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

9 Mayıs 2010 Pazar

ANNELERİMİZ

ANACIĞIM
Değişen bir şey yok…Sen yine yoksun!!!Yine “Kalbimizdesin, beynimizdesin, sen her şey de, her yerdesin..” yalanlarını söylüyoruz..Evet,seni sadece bugünlerde anıyoruz..“Sen yoksun!!” diyoruz ya, o da yalan!!!Yalan olmayan ne biliyor musun anacığım??!!Sizin çocukluğunuzda var olan, fakat zamanla kaybolan değerlerin hala bulunamaması ve kayıplara yenilerinin eklenmesi..Eğer bana; “Ne var ne yok, ne az ne çok?” sorusu sorarsan; yanıt olarak çok bilinenleri sıralamayacağım;“Sevgi yok, saygı yok, dürüstlük yok, yüreklilik yok; sevgisizlik çok, saygısızlık çok, yüreksizlik yok” diyerek, salt şunu söyleyeceğim; “Tüm değerlerimiz örselenmeye başladı, kirlenmeye başladı, yok olma sürecindeler, çok az kaldılar..”Kirlettiler her şeyi; siyaseti, ticareti, kültürü, Demokrasiyi....Değerleri adeta amaçlarının aracı haline getirdiler, Anneciğim..İlkin senin o kutsal, onurlu, erdemli “başörtün” ile başladılar..Anımsarsın, Samsunda 60’ların sonunda bir Alman kadını, mahallelerdeki kızları toplayıp örtünme konuşmaları yapmıştı. Konuşmalar esnasında önde oturan iki mini etekli kız aniden konuşmacı Alaman kadından etkilenerek hidayete ermiş ve orada kafasına bir bez parçası geçirip dinleyenleri etkilemeye çalışmış, fakat o iki mini etekli, sonradan konuşmacı Alman’ın otobüsünde görüldüğünü anlatırdınız ya, işte o komedi gerçek oldu Anacağım..O seyyar hidayete erenler siyasiler tarafından çoğaltıldı ve onlar sayesinde o bez parçasını senden sonra türbana dönüştürdüler ve başörtünüzün tarihten gelen onurlu duruşunu rahibe görüntüsü ile bozdular..En önemlisi siyasi ve ekonomik rant aracına dönüştürdüler, senin o kutsal başörtünü..Anacığım;Dün; bizden kat ve kat geri olan Suriye’nin Devlet Başkanı Başar Esad ve eşi Esma Esad geldi, yanlarında Abdullah Gül beyefendi ve eşleri..Eşlerinin, Esma Esad yanındaki görüntüsü inan Anacağım seni çok düşündürürdü..Anacığım;Akşamları Pazar giderdin ucuz diye..Şimdiki anneler akşamları da gidemiyor…
Anacağım:Senin haberin yok; meğer sen “Ilımsız” gitmişsin öteye, çünkü senden sonra “Ilımlı İslam “ süreci başlatıldı; meğer bizle bugüne dek “Ilımsız İslam” ile kandırmışlar..Anacığım;“Asker dönecek ve kendine bakacak!” diyenler, dönüp kendilerine hiç bakmıyorlar..Anacağım;Söyleyecek o kadar şey var ki, söyleyemiyorum, korkuyorum, “ergen” halimle, “o” “kon”ducular enseme konar diye.. Şaka sevgili ANNEM, şaka; sen benim korkmayacağımı çok iyi biliyorsun..Burada kesiyorum, çünkü hiç değilse, orda rahat bırakayım seni anneciğim diye..Anneciğim seni çok özlüyorum, fakat hak etmiyorum, çünkü tüm bunlara ben sebebim… “Benim gibi birine tahammül ederek, beni insan kılan eşim” Kadriye’nin ve tüm annelerin, anneler gününü nice nitel analar günü dileğiyle kutluyor, saygılar sunuyorum…ŞEVKET ÇORBACIOĞLUTEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMUİLET-Kİevesbere@mynet.com

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Cim-Bom'un Arda ve Antalya sıkıntısı

GALATASARAY’IN ANTALYA’DAN ÇEKTİKLERİ VE ARDA’NIN DURUMU

Ben Beşiktaş kökenli çalıştırıcılara hayranım.Neden mi?Eğer, çalıştırdıkları takım orta sıralarda geziniyor ve bir iddiası yoksa BJK dışındaki üç büyüklere karşı son derece başarılılar..Bu da kafalarda ??????’leri yaratmıyor değil..Ertuğrul Sağlam dışarıda tutuyorum, çünkü yarattığı takım, şampiyonluğa oynuyor..Eskişehir’i çalıştıran Riza Çalımbay ve Antalya’yı çalıştıran Mehmet Özdilek iddiası ve korkusu olmayan çalıştırıcılar..Dikkat edin bu çalıştırıcıların maçlarına; Beşiktaş’ın dışında tüm takımlara kök söktürdüler..Evet, evet; bu iki çalıştırıcının Beşiktaş maçlarına bakın, bir de FB ve GS maçlarına..Sadece Eskişehir’in FB ile oynadığı son maç hariç, cünkü o tuhaf bir maç oldu..Galatasaray’a kök söktüren Koray kayboldu…Antalya bugün BJK’ye 15 günlük bir avantaj sağladı; eğer BJK Bursa’yı yenerse lig üçüncüsü ve UEFA kupasında tek eleme oynayacak..Haklısınız Galatasaray, Gençler maçı oynanmadı; fakat bu mantık ve futbolculardaki isteksizlik olduğu sürece oynamasına gerek yok..Vurguladığım gibi Genelde eski topçular çalıştırıcı oluyor; özellikle üç büyüklerin oyuncuları..Fatih Terim hariç; Galatasaray ve Fenerbahçe kökenli çalıştırıcılar, BJK kökenlilere oranla daha başarısızlar..Şuraya gelmek istiyorum. Ben ligimizde bu tür çalıştırıcılara karşıyım. Nedeni; bunlar ister istemez eski takımlarına karşı duygusal davranabiliyorlar. Dahası ülkemiz futbol kültürü böylesi çalıştırıcıları kaldıracak çizgide değil..Değil ki, oyuncusunu bir x takımına satan takım “sizinle oynanacak maçta bu oyuncuyu bize karşı oynatmayacaksınız” şartını sözleşmeye koydurtabiliyor..Bu nedenle böylesi bir süreç çalıştırıcılar için de işletilmelidir diyorum. Şöyle ki; çalıştırıcıların eski takımlarıyla oynadıkları maçta, gözlemcilerin uyarılması ve o’na göre maçı izlemelerini öneriyorum..Bugün şifo Mehmet takımını, Antalya’dan çok BJK için oynattı ve ligi da darmadağın etti, çünkü BJK’nin Bursa maçını almasını zorunlu kıldı..Arda, belli ki darda..Bir sıkıntısı var..Bugün de önceki günlerdeki gibi yoktu..Anlaşılan Arda bir yere gitti ve de bundan yönetimin haberi yok:)). Sıkıntılı, çünkü GS’da bir yıl daha oynamak zorunda..Acaba diyorum; İnter’e giden üçlülerden biri, bilinen takım için gizliden, gizliye özdeksel açıdan Arda’yı bağladı mı?:)) Uzak bir olasılık, fakat Arda İnter veya Marsilya karakterli bir takımla gizliden gizliye anlaşmış olabilir. Riberi, H.Şükür, Okan ve Belezoğlu örnekleri duruyor önümüzde..Arda belki de bunu nasıl çözerimin baskısı altında. :))Bunlar, kuşkuyla harmanlanmış zoraki güldüşün kurguları..Arda, hak ettiği için bir yere gidecek yetenekte ve yeterlilikte bir oyuncu olmanın ötesinde karakter zengini bir kimlik. Asla GS’yi zarara uğratacak yönelişlere girmez... Arda’nın çözemediğimiz başka sıkıntıları olabilir; yöneticilerin bunu iyi izlemesi ve çözmesi gerekir..Mehmet Topal için de aynı şeyleri düşünüyorum..Caner’e gelince; Caner bar-bar bağırıyor ben bilinen takıma gidiyorum diye..Sadece bu maçta mı?! En az 5 maç onun yüzünden kaybedildi. Sanki bilinen takım için oynuyordu..Sır Rijkaard’a gelince. Rijkaard süper oyuncularla süper başarı elde etmiş bir marka. Yanı hazır olan ve yönetimin satın aldığı süper oyuncularla sonucu yakalamış bir çalıştırıcı. Asla Terim ile karşılaştırılamaz. Terim de süper oyuncularla Avrupa’da marka oldu, fakat o süper oyuncuların çoğunu Terim yarattı..Rijkaard, Terim olabilir mi? Olabilir; çünkü Terim kadar olmasa da, boş biri değil..2010-2011 sezonunda göreceğiz kendisini..Ben umutluyum. Önümüzdeki sezon Galatasaray’da, Sır Rijkaard da büyük coşkular yaşatabilirler. Aksi taktirde, Galatasaray’ın değil de, Sır Rijkaard’ın sırrı çözülür ve biter..Lig bitti, biz bittik Murat Hacıoğlu Guti’yi getiriyor..Sevgili Murat geç kalmadın mı? Jo’yu getireceğine, o’nu getirseydin ya:))ŞEVKET ÇORBACIOĞLUŞUTLUYORUMevesbere@mynet.com

7 Mayıs 2010 Cuma

VATAN HAİNLİĞİ

MÜTAREKE BASINI VE VATAN HAİNİ OLMAK..
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, terörle mücadeleye yönelikte her türlü eleştiriyi saygıyla karşıladıklarını belirterek, ''Ancak bugün maalesef Türkiye'de basının bir bölümü, çok açık söylüyorum, İstiklal Savaşındaki mütareke basınını dahi aratacak seviyede..Vatan haini bunlar..'' şeklindeki değerlendirmesini eleştiremiştim, çünkü ağır bulmuştum..
Ağır, ağır olmasına da birileri de çok hafif davranıyor. Bu nedenle; Paşayı eleştirmiyorum eleştirmiyorum ve haklı buluyorum..Hem de çok haklı..Öyle ki, işaret ettiği kişi ve kuruluşlar ‘vatan haini’ olamayacak kadar kendilerine hakaret eden bir saldırganlık içindeler..Adı gerekmiyor; siz biliyorsunuz..Lütfen bir hanfendi gazeteciye aşağıdaki ifadeleri kullanan bu kişinin, ne olabileceği konusunda siz karar verin..
Yazık bu ülkeme, yazık gazeteci diye ortaya çıkıp gazteciliğin evrensel kimliğini örseleyenlere!!!Ben bunların demokrasi ve insan hakları savunmalarına nasıl inanırım ve nasıl bunları ciddiye alırım!!???..
İşte o diyaloglar:
Bayan gazeteci(B.G): "Gördüğüm kadarıyla yeni medyumlar türedi, biz eskiden dalga geçerdik, Medyum …. gibi... Şimdi medyum e.g gibi medyum b…. gibi...
Burası biraz ağır olmuş; fakat; aynı ağırlıkta yanıt verebilirdi…
Erkek gazeteci(E.G): "Terbiyeli konuşun, maksadınızı aşıyorsunuz. Siz kendinizi ne sanıyorsunuz. Böyle benzetme olmaz ki Allah aşkına... "B.G: "Ş. Bey ben sizin daha önce nasıl konuştuğunuzu da biliyorum..."E.G : "Susun!.. Susun!.. Susun!...
Bu noktada kendinden geçmeye başlıyor ve gerçek kimliğini ortaya koyuyor..
B.G: "Sizin bana susun deme yetkiniz yoktur"
Bundan sonra, yetmezliğini ve sanal kimliğini tümüyle ortaya koyuyor; erkek gazeteci..
EG: "Siz son romanınızdaki cinsel fantezilerle ilgilenin. Uzmanlık alanınız budur! Anlamadığınız konularda da konuşmayın"B.G: "Yaaa!... Sizi hiç ilgilendirmiyor benim hangi romanda ne yazdığım.
Tamamen kopuyor artık ve kendini tümden teslim ediyor..
E.G: "Uzmanlık alanınız o fanteziler, siz onları konuşun. Ben burda terbiye sınırları içinde meramımı anlatıyorum. Sizin mantığınızdan hareketle benim sizin romanınızdaki cinsel fantezilerden hareketle size farklı yakıştırmalar yapmam gerekir. Ama ben bunu yapmayacağım çünkü terbiyem müsait değil."B.G: Daha ne yapacaksınız, isterseniz çıkarın okuyun satır satır.
Sözde tarafsız Olay-Ortam düzenleyicisi(??. Moderatör diyorlar) belden aşağı düşen muhabbet karşısında araya girip müdahale etmek zorunda kaldı. Tam ortamı yatıştırdım diye düşünürken e.g ağzından "kendisine hiç yakışmayan" o sözler döküldü;
e.g: Sokak kadını ağzıyla konuşursanız, biz burada tartışamayız. Böyle şeyler olur mu ya..."B.G: Siz bana da daha önce hakaret ettiniz. Ben kadın olduğum için fiziksel bir karşılık veremem, terbiyenizi takının. Siz bana nasıl sokak kadını diyorsunuz. Siz belden aşağı vuruyorsunuz. "e.g: Siz niye gazetecilere hakaret ediyorsunuz..B.G: Medyum … ile sokak kadını aynı şey mi? Siz sadece bunu söylemeyi bilirsiniz. Fikirlerimle mücadele ediyorum.e.g: Yahu sizin fikriniz mi var canım ya...e.g önce belden aşağı vuruşu ardından da ağzını bozması ile onu tanıyanları şoke etti. Bir diğer olay düzenleyicisi dayanamayıp "sana yakışmıyor.." dedi... Olay düzenleyicisi devreye girip, "özür dilemelisin, sokak kadını sözü için" diyerek e.g’ye telkinde bulundu. Ancak e.g "o söz için" özür dilemedi….
Paşam; haklısın da bir eksiğiniz var..Değil mütareke(Arapça. Türkçesi; teslim olan) yanlısı, Vatan haini bile olamazlar..
ŞEVKET ÇORBACIOĞLUTEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMUİLET-Kİevesbere@mynet.com

6 Mayıs 2010 Perşembe

3 FİDAN BENİM İÇİN DEVASA BİR ORMAN GİBİ

ÜÇ FİDAN DEVASA BİR ORMAN
Egemenler; toprağa düşürünce; öldürdük zannettiler. Gördüler ki ölmediler; yaşıyor onlar. Onları sadece aramızdan erken aldılar, fakat yüreğimizden, düşüncelerimizden alamadılar..
O “Üç Fidan”; yurtseverlerin, ilerici ve halktan yana devrimcilerin, ulus sevdalıların devasa ormanı artık..Sistemsizlikten, dayanışmadan yoksun, birliktelikten soyut ideolojik savruluşlarda, onların yarattığı o devasa düşün ormanını besleyemiyor kurutuyoruz..
Nazımlara ve Denizlere, siyasi rant adına dadananlar, ve dadananları teorize eden dünün o devasa düşün ormanının neferleri, dadananlardan daha fazla zarar vermeye başladılar solun evrensel dayanışmasına.. “Asmasaydık da, beslese miydik?!” diyen netekimlerin beslediği ve sonrasında küresel efendinin “Ilımlı İslam Projesi” ile siyasetimize servis ettiği siyasi erke teorisyenlik eden postmandacı, sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı liberal-leşler; bugün için ne düşünüyorlar? bilemem!!!.. Nazım Hikmetlerin, Deniz Gezmişlerin, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Mahir Çayan, Sinan Cemgil ve Cihan Alptekinlerin onlar için düşüneceklerini tahmin edebiliyorum:
Sizler postmandacı, küresel efendinin, düşün taşeronu teorisyenlerisiniz..
Sizler; asla yurtsever değilsiniz!
Yurtseverlik evrenselliğin olmaz-olmazlarındandır;
Yurtseverlik asla, zehirli örümcek ağına benzer yeni sınırlarla yurdu parçalayıp küresel efendilerine pazarlamak değildir..
Yurtseverlik, aydınlık dünyanın çıkış kapısıdır; asla, karanlıklar prensinin giriş kapısı değildir..
Yurrtseverlik; “Demokrasi amaçlarımın aracıdır” diyenleri teorize etmek hiç değildir..
Yürtseverlik; halkı ve hakkı sevmektir; halkı ve hakkı siyaset malzemesine dönüştürenler hizmet etmek değildir..
Yurtseverlik, demokratik duruştur, demokrasi aşkıdır; sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılığı değildir..
Yurtseverlik; yoksulla, dindarla, dindar olmayanla, demokrasiyle, halkla, çalışan tüm emekçilerle birlikte geçinmek demektir; asla; yoksuldan, dinden, halktan, emekçiden geçinmek değildir..
Yurtseverlik; Atatürk’ün mazlum ülkelere örnek evrensel felsefesini durağanlıktan kurtarıp, dünyanın özgün gelişim ve değişim felsefesiyle “Sol adına-Doğa ve doğan adına” harmanlayabilmektir; kapıtalist sömürü felsefesiyle harmanlamak değildir…
Yurtseverlik; Dünya’da ilk kez emperyalistlere tokat atan ve ulusunun yazgısın değiştiren Kurtuluş Savaşı kahramanlarına Hitler ve Mussolini benzetmesi yapanları yorumlayıp alkış tutmak değildir..
Yurtseverlik; faili meşhur karanlık cinayetlerin yarattığı karanlık örtüyü kaldırıyorum bahanesiyle, yarattığı Ergenekon olgusunu, ideolojisi için karşıtlarını yok etme aracına dönüştürenleri ve de Ergenekon ile tanımlanan gerçek soruşturmaları sulandıranları desteklemek değildir..
Yurtseverlik; Kurtuluş Savaşının ordusunu; Osmanlı dönemindeki Yeniçeri ocağına benzeterek “bir çıkar şebekesi ve fesat yuvası” olduğunu söyleyen ve yok edilerek yerine “Yeni” Nizam-ı Cedid Ordusu kurulmasına isteyenlere sessiz kalmak değildir..
Yurtseverlik, örtünmenin kutsiyetini siyasi materyale dönüştürmek için, genç kızlarımızın başına sıkanları, demokratik hak arayıcıları gibi göstermek değildir..
Yurtseverlik; bıyığın asaletini bozan kazınmış bıyıklıların, Hitler bıyıklarını gündeme getirmelerine güldüşün boyutunda yaklaşmak değildir..
Yurtseverlik; ulusal bütünlük adına, farklı kültürleri, ırkları ve uygarlıkları kaynaştırmaktır; bu evrensel dayanışmayı bozarak milliyetçi ve ırkçı duruşları tetiklemek ve yurdu bölmek değildir..
Yurtseverlik; ulusalcı evrensel birlikter felsefeyi eleştirip, sonrasında ulusalcı partilerde Milletvekilliği için kuyruğa girmek değildir..
Yurtseverlik; milletvekili değil, milletin vekili olmaktır.
Yurtseverlik, soyuşum değil bölüşümdür..
Yurtseverlik; devrimci düzlemlerde doğa ve doğan yanlısı çevreci söylemlerden bulunup, iş düzleminde bu olgulara karşıt kuruluşların danışmanlığın yapmak değildir..
Yurtseverlik; sömürü karşıtı gözüküp, sömürü zengini gibi, sıfır BMW, Mercedes’lerle bizlerin yanına gelip sol yumrukları kaldırmak değildir…
Gizli dönelik ise hiç değildir..Böyle gelecekseniz, hiç gelmeyin bize..
Gün gelecek, bizler; gidilmesi gerekenlere ve gerekli yerlere gideceğiz; hiç kimsenin umutsuzluğa kapılmasını istemiyoruz..
Sizler de lütfen; ihanet tutkunuzdan vazgeçin..
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

5 Mayıs 2010 Çarşamba

FENER BU SEFER TRABZON'A GAP'TA KUPAYI GAPTIRDI

FB ZİRAAT KUPASINI GAP’TA DA GAPTIRDIFB Türkiye kupasını istemiyor…O Galatasaray’ı ve Ligi istiyor. Kupaya zerre kadar önem vermiyor. Verse 47 yıllık tarihte sadece 4 kez kupa almazdı. Yarım asra yaklaşan bir kupasızlık; çekilecek gibi değil. Belli ki kupadan çekilmiş, ama çekilecek gibi değil....Varsa yoksa, arsa borsa örneği lig ve Galatasaray; bu da FB’de Edirne’den öteye başarısızlık yaratıyor; umurunda değil..Trabzon’u kutluyorum; 8. Kez kupaya kaldırdı..Hem de 3-1 ile, Türkiye Ziraat Kupasını Gap’ta gaptı..
FB, BJK maçından sonra bir önemli kişi gözyaşlarını tutamamıştı, bir başkası ise sevinçten gülüyordu; bu kupa kaybından sonra, olaylar tersine döndü ve gerçekten ağlacak bir durum yarattı.. FB sanal Cumhuriyeti'ni Cumhuriyetimizle eş tutanlara kem gözle bakanların dışlandığı süreçte Trabzon’u kutlamak gerek; özellikle Şenol Güneş’i..Güneş Trabzon’da değil de, Türkiye’de doğmaya başladı.....Genelde Galatasaray maçlarını yazıyorum; çünkü Galatasaraylıyım, fakat Galatasaray’ı yazarken, daha doğrusu Galatasaray üzerinden; futbol oyununun varsıllaştırılmasından tutun da, futbolumuz üzerinde oynanan oyunlara dek önemli konuları işlerim. Özellikle futbolumuzun nasıl birileri tarafından yönlendirildiğine, doların yeşilini İslamın yeşiliyle harmanlayayanların nasıl yeşil sahalara indiğine..BJK’yi, Galatasaray’ı, ve sırayla diğerleri bir şekilde halleden FB, Trabzon’u halledemedi..Zannediyorum ligde maçı var, o maçta da işi zor, fakat kolay da olabilir; işte o zaman kafalara çengel gibi ?????????????’leri asılır.. Gerçekten yok dendiği, bittiği dendiği anda FB aldı başını gitti. Asıl ?????’leri bu süreçte asılı duruyor.. Bitmiş denen FB’nin bu yıl çifte şampiyon olacağını söyler oldular; korkarım çifte sevinç, çifte hüzne dönüşebilir, çünkü çifte elde, tetikte bekleyen çok, FB’yi avlamak için..Anımsadığım bir diğer olgu; “kupa Trabzon’un, Lig Bursa’nın..Şampiyonu Bursa GS maçı belirler..” demiştimler..Öyle gibi… Ağlama değmez hayat bu göz yaşlarına…Bu son satır kadar keskin şarkı satırım; ille de GS için..Birileri de kendileri için mırıldanabilir.. ŞEVKET ÇORBACIOĞLUŞUTLUYORUMevesbere@mynet.com..