26 Eylül 2010 Pazar

Galatasaray Bundan Sonra Durdurulur Mu?

GALATASARAY BAROS İLE İBBS’YE FARK ATTI

Evet, birileri acaba; Kartal’a fark atan İBBS’ye Galatasaray’ın, fark atmasıyla, bir şeyleri fark etti mi?

Galatasaray ikinci yarı sahaya çıkardı, bu sefer ilk yarı sahaya çıktı.
Serkan Kurtuluş yine 11’de Nazar değmesin Rijkaard Türk futboluna bir yıldız kazandırıyor,İŞTE O Serkan.
Galatasaray hızlı başladı dakika 1; Milan varoş, kale boş, gerisi de boş, çünkü Baros atamadı. Dakik 4, Milan Varoş, ne hoş, çünkü bu sefer golü attı. Serkan Kurtuluşun asisliği, Boros goldeki azizliği kadar muhteşemdi. Dakika ıı; Serkan Kurtuluş asisliğine, Baros da azizliğine devam ediyor…Penaltı ve gol.
Ve bir gol var ki, Aydın’ın pasını ceza sahasında öyle bir rovşta ile kalaya gönderdi ki, sahaların bugüne dek atılan en güzel gol idi, dakika da 41.
Galatasaray’ı yarışın içinde bile düşünmeyen ve kendi küfürlü dünyalarında aşağılayanlar, bakalım bu maçta sonra ne diyecekler? Ne diyecekler; her zamanki gibi aksini söyleyecekler.

Yani, bizim iki yıldır söylediklerimizi; “Galatasaray, ligimizin en güçlü kadrosuna sahip. Bugün GS’daki Elano, Pino, Kewell, Baros, Arda, hatta Ayhan, Batdal, Barış, Aydın, Sarp,Sabri ve diğerlerini Galatasaray veya bir başka takım almaya kalksa, Q7, Niagra, Dia ve Gütti kadar zorluk çekerdi. GS bu güçlü kadroyu nedense bazı nedenlerden dolayı, özellikle Rijkaar’dın rahatlığı nedeniyle oynatamadı..Bence bu yıl GS geçen yıla oranla daha başarılı oluR..Baksanıza devasa transferler yapan kartal son üç maçtır, tam uçuruma düşerken uçuşa geçebiliyor..” En az buna benzer şeyler söyleyecekle ve yazacaklar.
Ayhan Akman; bir oyuncu bu denli yüreğiyle oynar. Ayhan gençlerin örnek alması, kitapların örnek göstermesi gereken, beyefendi ötesi bir akıl ve yetenek. Geçen hafta; “Koyunları salsanız bu sahada sakatlanır” söylemi bile ne denli akıllı ve zeki biri olduğunu gösteriyor.
Galatasaray kötü iken kazanmanın örneklerini verdi geçen haftalarda, bu hafta, birilerine de; iyi iken kazanmanın korkuların... Öyle ki, bu oyun gücünü derbilere de yansıtırsa, ligin beyefendi takımı, ligin beyi olur.

Diyorlar ki; FB-BJK maçında goller kaçmasa idi, 6-0 olurdu. Bu göndermeleri , birilerinin hala oralarda olduğunun göstergesi. Şunu yadsıyamayız bir gün sonrası da geçmiştir ve eskidir. Bu durumda geçmişle, yani eskiyle avunmak en az GS’in da aklına gelebilir ve bugün kaçırdıkları goller sonrası, “Atabilseydik, 7 kişilik GS’in 7-0’lık galibiyetine dönüşürdü” diyebilirdi. Demezler, çünkü neyin güçlülük, neyin zayıflık olduğunun bilincindedirler.
Bursa, sahalardaki olaylar sonrası 3 puan almayı alışkanlık haline getirdi. Geçen yıl, Diyarbakır, bu yıl, Gaziantep. Bursa 3 büyükleri bazı konularda sollar oldu. Mehmet Topal’ın Valencia’sına kendi sahanda 4 attır, Spor Toto liginde gelene giden at
Özellikle bu avantaj kuralı neden timsah ve kartal için işletilmez de, diğer takımlarımız için işletilir.

Geçen haftaki Gaziantep-Bursa maçı ‘düşündürücü gelmedi’ diyemem
Gaziantep maçında, bir başka çocuğun oyuncağını yürütmüş izlenimi verircesine, pet şişeler kucağında 100 metre koşan hakemimizin görüntüsü hiç de hoş değildi. İşgüzarlık ve bilgisizlikle harmanlanmış komedi idi adeta..Suç da işledi, çünkü yarım litrelik pet şişenin içindeki suyu boşalttı.
Ömer’in hava toplarına çıkışın çoğu faul. Yine kendisi gibi faullü oynayan Yalçın’ı kütük gibi devirmesi ve gol atması, Emre Güngör’ün seyirciyi tetiklemesi seyirciyi cinnetlere taşıyan olaylar idi. Ve olan oldu; bir cinnetçi saatini atarak olayı noktaladı. Artık saatli seyirciler maça alınmaz. Yarın ayakkabısını atar, yalın ayak gelmek zorunda bırakılır. Yok, yok; futbol federasyonu iyi değil.

Ardından ilginçlikler yaşanmaya başladı.
Örneğin;
BJK’nin dışında kalan 17 kulübün,Gaziantep Bursa’ya hükmen yenilmemesi için federasyona başvurması. Kartalın bu duruşu dürüstlük mü, yoksa şampiyonluğu garanti görmesi mi?
Sayın Adnan Polat gerçekten çok zeki biri. Boşu-boşuna; “Şampiyonlukta FB ve GS yarışır” demedi.

Örneğin;
Mario Jardel haberi bir kez daha coşturması:
Galatasaray'a Süper Kupa'yı kazandıran Jardel, bir kez daha tarihe geçti.
2000 yılında UEFA Süper Kupa finalinde Real Madrid'e attığı gol, Brezilyalı oyuncuyu "tarihin en değerli altın gollerini atanlar" klasmanında 4. sıraya soktu.
Çanakkalespor’da yetişen Mehmet Batdal, benim Jardel olma umudum. Eski Çanakkalespor’lu Mehmet Topal, Galatasaray’ın ortalama üstü oyuncusu idi. Valencia’da harikalar yarattığını görüyoruz.

Örneğin;
Volkan nikâhına Ali Şen’i de çağırması ve Yıldırım’ın, “O gelirse, ne düğününe katılırım ne de şahitlik yaparım” diye şart koşması, ardından Volkan’ın çaresizce eski başkanı arayıp ‘Gelmeyin’ demesi.

Volkan Artvinli hemşerim. Sayın Ali şen de Arhavi-Artvin dünürü. Bir Arhavi-Artvinli olarak Ali Şen’e, çok büyük yanlışlık yapıldığını düşünüyorum..

Örneğin;

Arda haberlerinin manşetten düşmemesi:
Başkan Perez, 'Tanınmıyor' dedi,Mourinho, izleyince çok beğendi.. Hatta bu konu o kadar gerçek ki Emre Belezoğlu F.Bahçe'deki tüm arkadaşlarına "Arda R.Madrid'e gidiyor" diyordu..
Arda mı, darda, yoksa Arda'sız haber yapamayanlar mı?
Ardasız ve Kobalsız sütunlar yetim adeta. Şimdi de Türkan Şoray kanunlarını gündeme oturttular.

Emre’nin, Arda’yı bu denli yakın izlemesi ve ilgilenmesi, öteden beri benim senaryo yazmamı tetikliyordu. Sonunda tetiği düşürmeye karar verdim:

“Arda seneye, büyük bir para ile, FB'de. Para o denli büyük olacak ki, taraftarlar, Arda'nın GS'ya böylesi bir paraya kazandırdığı için, teşekkür bile edecekler.
Bırakın, ezeli rekabeti, mekabeti; tek ezeli rekabet var, o da para. GS rasyonel transfer politikaları ile, dünyanın en varsıl ve sorunsuz takımı haline gelme yolunda hızla ilerliyor.”

Moda oldu, spor yazarlarının “Beğendim-Beğenmedim” bandı.
Beğenmedim:Bantları ve bilgiçlikleri.
Beğendim: Galatasaray’ı ve Ayhan’ın bitmeyen performansını. Baros’un dönüşünü. Tugay Kerimoğlu’nun futbol Akademisi’nin başına getirilmesini ve Tugay’ın da İngiltere’deki uygulamaları kulübe getirerek sporculara Florya’da İngilizce eğitimi verilecek olmasını…

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

22 Eylül 2010 Çarşamba

AYVALIK AYVAYI YEMİŞ ADETA..

AYVALIK, ALTINOLUK VE AKÇAY AYVA’YI YEMİŞ..


10 Temmuz 2008 günü, darbeli Gökçeada gez-gör-yaz etkinliği bitti. Gökçeada’dan ayrılmak ve Ayvalık’a gitmek için arabalı vapur bekliyoruz. İbrahim Düvek ve sevgili ailesi can dostlarımızdan da ayrılacağız artık. Onlardan ayrılmak zor..
Yine Metro’dayız..Saat 13:00 Ayvalık yolculuğu başladı..
Otobüsün 51-52-53 no’lu koltuklarından önümüzdeki yolcuları İda dağının Akçay’ı izlediği gibi kuş bakışı izliyoruz..
Ezine’ya yaklaşmak üzereyiz..Doğanın dokuduğu o muhteşem desenli halı ortasında yol alıyor gibiyiz..Doğanın ayaklarımıza serdiği halı yolumuz biter bitmez kendimizi çam ormanlarının içinde bulduk..Çamköy ve Karadağ sapağını geçiverdik..14.200 nüfuslu, peynir ve zeytin diyarı Ezine’de ve ovasındayız. Görme ufkunuzu aşan, sonsuz güzelliğin ötesi bir doğa örtüsü. Ayvalık’a ulaşmak için küçüğünü, yani Ayvacık’ı geçmeniz gerekir. Geyikli ve Gülpınar sapağındayız..İki dağın arasındaki düzlükte ilerliyoruz.. Karpuz, kavun, buğday, peynir ve süt tarlalarını katediyoruz. Peynir-süt tarlaları dedim, çünkü her taraf; hayvanların barındığı ve peynir-süt üretildiği bileşik yerleşkelerle dolu. Bir nevi süt ve peynir dükkanları, yani ‘Arapça manda’dan geldiğini düşündüğüm’ mandıralarla..Hafif hafif tırmanış sonrası düzlüğe tekrar indik..Solumuzda müthiş bir koy, sağımızda Adatepe zeytinyağı müzesi tabelası. Zeytinyağı müzesi hiç aklıma gelmezdi, başıma geldi.. Ayvacık sapağını geçtik..Demek ki Ayvalığa gitmek için Ayvacık’ın kıyısından geçmek gerekiyormuş..Edremit 59, İzmir 296 km..Tırmanışa geçtiğimiz noktada DSİ’nin kocaman yazısı; Ayvacık Barajı..
Ayvacık için bir doğa harikası demek yeterli değil, doğaüstü bir güzellik de abartı mı olur dersiniz?
Yazıyı 2 yıl sonra temize çekiyorum; temiz doğa özlemiyle.
Bugün 20 Temmuz 2010. Basındaki bu haber dikkatımı çekti: “Çanakkale’nin Ayvacık iİlçesi’ne bağlı Behramkale Köyü sınırları içinde kalan Assos ve Kadırga Koyu’nda mavi bayraklı plaj sayısı 6’ya yükseldi. Tertemiz deniziyle Kadırga Assos ve Koyu tatilcilerin ilk tercihi arasına girmeyi başardı. Yüzlerce yıllık gizemli dokusuyla tarihe ışık tutan Assos bölgesine tatilciler yoğun ilgi gösteriyor. Behramkale Köyü’nün sahil kesimindeki Assos Liman bölgesi ve hemen yanı başında, güney sahillerini aratmayan 5 kilometrelik sahil şeridiyle Kadırga Koyu, dinlenmek ve temiz bir denizin keyfini yaşamak isteyenler için vazgeçilmez tatil merkezi oldu. Assos ve Kadırga Koyu'nda geçen yıl 3 olan mavi bayraklı plaj sayısı, 2010 yazında 6’ya yükseldi. 670 kilometre sahil şeridine sahip Çanakkale’nin gurur abidesi olan plajlarda dalgalanan mavi bayraklar sayesinde tatilciler gönül rahatlığıyla denize giriyor…”
Mavi bayrağı doğal konumuyla hak eden bir ilçe..Fakat bu Mavi bayraklar, sanki talanı hızlandırmak için rant amaçlı dağıtılıyor ve doğamıza dikiliyor izlenimi vermiyor da değil..
Çanakkale’nin beldesi, Efsanevi İda(Kaz) dağlarının eteklerine yapışmış Küçükkuyudayız.. Dünyanın, düşük asitli ve kendine has güzel kokulu enfes zeytinyağının üretildiği zeytin ağaçlarının bölgesi…
Küçükkuyu’nun, doğal güzelliklerinden, denizi, deniz ürünleri, şifalı suları, otları, bitkileri, temiz havası, taş yapıları, tarihi değerleri ve de zeytin-zeytinyağlarından söz etmeye gerek var mı?....Bu bölge yerleşimleri birbiriyle adeta yarışan, fakat farklılık sunamayan muhteşem ortak doğasal özelliklere sahipler..Tek farklar antik çağ Uygarlıklarının ve kralların duruşu. Örneğin, ünlü Zeus Altarı, Küçükkuyu’ya 3 km uzaklıkta....Altar’ın sözcük anlamı; sunak..Tanrı Zeus, Troy ile Akha’lar arasındaki savaşı bu sunaktan izlemiş.. Homeros’un İlyadası’nda Tanrı Zeus’un Hera’yı gördüğü ve aşık olduğu yer olarak anlatılır da…İki köy Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınmış. Nedeni; köylerin, Rum ve Türk kültür izlerini taşıması ve orijinal taş yapısı. Şifalı sularını, tarihin ilk güzellik kraliçesi olan Afrodit bulmuş..Bir ilgimi çeken olgu da; Doğu Karadeniz’de yoğun, Cenevizlilere ait Kemer Taş köprünün bu bölgede olması..Mavi Bayrak sahibi Küçükkuyu-Assas arasındaki koyları betimleyerek, gezi programınızı bozmak istemiyorum. Çünkü kesin gittiğiniz yerden vazgeçer, buralara gelmek istersiniz..
Ve Balıkesir-Edremitli Altınoluktayız..Altınoluk kıyıları sandviç gibi. Bir nevi cüzdan arası dolar..Kazdağlarının(İda dağı) nazlı ve güzel kızı diye betimlenen Altınoluk, güzelliğini yitiriyor..
Balıkesir’den olma Edremit’ten doğma bir belde. Önceleri Papazlık diye de geçermiş..Rum evleriyle ünlenmiş. Edremit’ e 25 km. uzaklıkta. Kuzeyinde Kazdağları (İda), güneyinde Ege Denizi (Edremit Körfezi) yer alır. “Işıklar Sahili” diye adlandırılan Ege’nin kıyısında müthiş bir doğa..Bin pınarlı Kaz dağından gelen suları Altınoluk’ta aktığını söylerler..Zeytin ege’de kutsal ağaç olarak tamlanır. Bu kutsal yeşillik Ege’ye sevdalıymışçasına, Ege’nin maviliğine akar gibi..
Yörüklerin yoğun olduğu Altınoluk için; Rum evleriyle ünlü demiştim. Evler; Tarih’te(1820); Midilli adasından çalıştırılmak üzere getirilen Rumların zamanla burada çoğalıp, iskân tutmaları ile oluşmuş. Rum ve Türk sivil mimarlık örneklerinin yoğun olduğu bir belde..1991 yılında Kentsel SİT alanı ilan edilmiş. Bu bağlamda 36 yapı kayda alınmış..Restore ediliyorlar. Örneğin Abdullah Efendi Konağı..
Koruma amaçlı imar planı dikkatle uygulanmakta ve yeni yapılar da bu SİT koşullarında inşa edilmekte..İyi ki ediliyor...
En önemli kültürel zenginliği, 2800 yaşındaki antik “Antandros” kenti...
Bu yöre yerleşimlerinin, özellikle Edremit Körfezi ve çevresinin paylaşamadığı tek şey; Kazdağları; mitolojik adıyla, İda…Bu gizemle mitolojik doğa güzelliği de paylaşılacak gibi değil..Altınoluk ve Akçay bunların başında geliyor..Balıkesir’den başlayan kapışma Edremit, Altınoluk ve Akçay ile sürüyor..Bu paylaşım da en karlı çıkanlar Altınoluk ve Akçay..Kazdağılarının kentlere kadar taşıdığı asırlık çınar ağaçları da paylaşılmayanlar arasındaki yerini alanlardan..
Altınoluk kendini şöyle tanımlıyor: “ Başta antik ve mitolojik varsıllıkları barındıran Kazdağlarım ve Antandros kazılarım yanında asırlık çınar ağaçlarım, bol oksijenim, güzel havam, tertemiz denizim, kaynak sularım, kısacası doğa ve doğanımla, salt Türkiye’de değil, Dünya’da turizm patlaması yapan beldelerdenim..”
Abartmamış, gerçekleri söylemiş..
Ben abartayım;
“Sen cennetin izdüşümü Türkiye’min bir parçası olarak elbette ki müthiş güzelsin..Fakat, çok leziz bir Ayvalık tostuna dönüşmüş bu halinle, erken bitebilirsin..Dahası ham yaparlar seni..Aslında yemişler, bitirmişler..Birileri de cuzdanla dolarlarını karıştırıyor..”
Altınoluk duraklayışı(İtalyanca, Mola diyoruz) bitti ve biz hareket etti..
Altınoluk-Ayvalı arası gerçekten Ayvalık tostu kadar karışık ve de leziz..Yolun her iki yanında yoğun bir yapılaşma var. Bunu yadsımak zor, çünkü görünen kıyı, imar ister durumunda..
Altınoluk ile birleşmiş Akçaydayız..Bakir kıyıların bakireliği gitmiş, dokuz doğuruyor durumunda..Fazla değil, 10 yıl sonra, betimlenecek mavi ve yeşil kalmayacak; yerini grilik alacak gibi..
Doğanın yeşilini, resmen Doların yeşiline tercih etmişliğin dayanılmaz saldırısı ile karşı-karşıya; Edremit körfezi..
Anlaşılan; Cumhuriyet için duyduğumuz endişeyi, doğamız için de duymanın zamanı geldi geçiyor gibi..
Akçay’da durakladık…
Fazla zamanınız almayacağım:
Akçay; Antalya-Marmaris-Bodrum öncesi saldırıyı yaşayan bir doğa harikası belde..Antik, mistik ve mitolojik güzellikleri dandik..Evet, Akçay; mitolojik İda’sına sırtını dayamış idesini(düşüncesini) yitirmek üzere..
Coğrafyamızın ve kentlerimizin geometrisi imar algısızlığıyla bozuyoruz ve çekinmeden de ortalıkta tozuyoruz..
Akçay’ın en büyük özelliği su kenti olması..Ne demek bu? Su şebekesi olmayan, su gereksinimini(içme ve servis suyu) doğal kaynaklardan karşılayan dünyanın ender yörelerinden biri..Düşünün, deniz içinde bile tatlı su fışkırıyor. Her iki ucunda da termal(Sıcak, ısısal) su kaynakları var..
Akçay’da dediğim gibi Edremit’in beldesi..Edremit de Balıkesir’in ilçesi..Balıkesir’de Türkiye’mizin ili..Evet, buralar bizim, fakat biz bizim olanlara acımasızca saldırmayı ve saldırtmayı tutku haline getirdiğimiz için, bizim olmaktan çıkıyorlar....
Edremit’in beldeleri Edremit’ten ünlü..Bu adeta Çocukların Babaları aşması gibi bir şey, fakat fazlasıyla aşmışlar ve azmışlar..
Kazdağlarına en çok sahiplenen Akçay..Bunu da hak ediyor..Kazdağları Ulusal Park ilan edilmiş..Çok doğru bir yaklaşım..İzinsiz asla girilemiyor..Bu çok daha doğru bir yaklaşım..Sarı Kız söylencesiyle de bunu pekiştiriyor.
Efsaneye göre, Edremit'in Güre Köyü'nde Sarıkız adında çok güzel bir kız yaşarmış. İftira sonucu babası Sarıkız'ı 5-10 kazla birlikte İda Dağı'na bırakmış. Bir süre sonra kızını görmeye gelen baba, kızından su istemiş ve Sarıkız dağın tepesinden elini körfeze uzatarak tasını doldurunca kızının erdiğini anlamış. Sırrı anlaşılan Sarıkız ve babası hemen ölmüş Bu efsaneye göre İda Dağı Kazdağı, dağın doruğu Sarıkız Tepesi, kızın babasının öldüğü yer de Babadağı olarak anılmaya başlanmış...
Üç farklı şekilde okumak istiyorsan:
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=sar%C4%B1k%C4%B1z%20efsanesi
Akçay’ın antik çağ zenginliği de ilginç:
Antik dönemde Akçay´ın bulunduğu bölgede Chrysa ve Killa şehirlerinin bulunduğu, sonraları korsan saldırıları nedeniyle terk edildiği söylenir. Çevresinde kurulmuş Assos, ‘Thebe, Antandros, Adremyttion, Bergama gibi büyük şehirleri birbirine bağlayan yolun üzerinde, daha önemlisi’ Avrupa´yı Efes´e bağlayan Haç yolu üzerinde bulunuyordu…
Kazdağları mitolojiye göre üç büyük tanrıça arasında geçen dünyanın ilk güzellik yarışmasının yapıldığı yer olmanın yanı sıra aynı yarışmanın yargıcı ve Troia savaşının çıkmasına neden olan çoban Paris?in büyüdüğü yer olarak bilinir.
Akçay duraklayışı da(mola) burada bitti..
Çamların arasında kıvrıla, kıvrıla tırmanışa geçtik..Anlayacağınız düz ovada keklik avlarcasına, oy avlamak adına inşa edilen duble yol inşası buralarda yok. Eski ve zorlu virajları aşarak ilerliyoruz. Edremit’e 49, İzmir’e 250 km uzaklıktayız..Adeta dağların kemerine tutunmuş ilerliyoruz. Bu belli ki o mitolojik İda dağları; yani Kazdağları..Aşağımızda müthiş bir koy; Nus koyu imiş..
Deniz göründüüüüüü…Çam yeşilinden, deniz mavisine dalış..Ege’nin ve Marmara’nın kutsal ağacı, Zeytin ağaçlarının başladığı nokta, denize sıfır noktası..İşte bu nokta Edremit..
Edremit devasa binalarıyla büyükkent görünümü veriyor.. Adının, antik Adramytteion’dan geldiği söyleniyor; aslı "Adramut" olup "Adra-Vadisi" anlamına gelmekteymiş. Bir başka söylenceye göre de; . Lydia kralı Krezüs'ün kardeşi Adramis şehri imar ederek kendi adını vermiş ve şehre Atina'dan muhacir kabul etmiş.. "Hazramavt - Hadramavti" ile ilişkilendirenler de var. "Hadra" yeşillik ve "mavtin" vatan, yurt manasına geliyormuş, bu nedenle, Hadramavti'nin "Yeşillik Memleket" olduğu da söyleniyor.. "Adramyttium" un Etrüskçe kökenli olması savının yanında, eski Edremit'in adının “at” anlamına gelen "Pedasos" olabileceği de ayri bir sav.
Edremit; Ege Bölgesinde, Edremit Körfezi ile Kaz Dağı arasındaki alana konuşlanmış. Kuzey Yarımkürede, Asya Kıtasının en batı ucu olan Bababurnu’ndan 85 Km. doğuda denizden 6 km içerde..
Ege Bölgesi ile Marmara Bölgesi’ni birbirinden ayıran ve antik çağda ‘İda Dağı’ olarak anılan Kazdağı, Biga Yarımadası’nın en yüksek kütlesidir. Dağ üzerinde kuzey-güney yönünde uzanan derin vadiler bulunur bol oksijenli hava akımları oluşturmaktadır.
Dağların hemen önündeki düzlük deniz ile sınırlı; buna koşut ilerliyoruz..Balıkesir 86, İzmir 185 km uzaklıkta..Burhaniye Ayvalık yoluna girdik..Kazdağları fazlasıyla kendisini geriye attı; içerde kaldı..
Kültürlerin aydınlıkla buluşturulduğu Buhraniye’deyiz..Ünlü Yeşilçam oyuncusu Reha Yurdakul’un Burhaniyeli olduğunu öğreniyorum..Burhaniye Ören Turizm Kültür ve Sanat festivalinin 19’uncüsü Reha Yurdakul anısına düzenlendiğini söyleyen afişler her tarafta......
Kazdağları doğanın Çin Seddi gibi..Adeta ovaya ve kıyılara girişleri engelliyor gibi duruyor, fakat Kazdağlı Çin Seddi günümüz Moğolları durduramamış ve ovaya, kıyılara; kısacası tüm Edremik Körfezinin o doğa harikası koylarına saldırmışlar..
Sağımızda, Ören..Kazdağlarının üzerine-üzerine gidiyoruz, binalarda bize eşlik ediyor..Zeytin ağaçlarından süzülerek denize indik; binalar bizden önce inmiş kıyılara..Tekrar içeriye yöneldik ve bir süre sonra Karağaç’a ulaştık..Etrafta karaağaç görmüyorum..Karaağaç zeytin ağaçları ile dolu..Karaağaç Kültür ve Sanat Merkezini geçtik..Ali Çetinkaya; İlk Kurşun anıtını da..Sonunda 4600 nüfuslu Gömeç’e ulaştık. Gömeç’te deniz karşımıza çıktı..
Ayvalık sapağında indik ve Ayvalık’a gitmek için servis beklemeye başladık..
Tabeladaki rakama göre, Ayvalıkt’ta 34600 kişi yaşıyor, doğrudur, fakat yazın bu yaşayan sayının 10 kat artığını düşünüyorum.
Metro otobüsünün bizi indirdiği Akkuşlar tesislerinde bekliyoruz.Servis aracı gelirse bir 7 km daha gidip Alvalık’a ulaşacağız. Elektrik Mühendisi Mustafa Tırak buranın işletme müdürü. Servis aracı gecikince sinirlenebildim(hiç de böyle değilimdir ya.)) ve beni sakinleştirmek için tanıştı. Tesis çalışanı genç Ececan’ın omuzundaki Che’yi görünce, yakın görmüş, konuşuyorlar. 5 yıl yatmış, Tuncelili..
M.Tırak, trakadan, Kazdağları’nın Burhaniye’de bittiğini, Ayvalık’ı çevreleyen dağların Kozak dağları olduğunu söylüyor. Denizin dağların eteklerine dek ulaştığını, bu nedenle, alttaki tuzlu katmandan dolayı bitki yetişmediğini söylüyor. Buranın en iyi yerinin Altınova olduğunu da…
Benim memleketim cennet, cennetin izdüşümü; hiçbir şeye , yere değişmem.. Gezi uzmanları, Balayı için en iyi 10 adresi şöyle belirlemiş: “Maldivler-Tayland Phi Phi adası-Şeyseller-İtalyan Como gölü-Paris-Jamaika-Fethiye-Bodrum-Belek ve Alaçatı”…
Servis aracı geldi, bana gelmezden ve 11 Temmuz’un saat 18.20’sinde Ayvalık Öğretmen evine ulaştırdı bizi..Sıradan bir yer. Genelde Öğretmen evleri için, Cumhuriyet’in ilk tarihi yapılar seçilirdi. Bu, cadde üstünde bildiğimiz günümüz eskisi bir bina..
Yemek yendi, dinlenildi, kısa bir gezinti esnasında yarınki tur için turcularla anlaşıldı..
Temmuz 2008’in 12. sabahının 08:06’sı. Tura katılım hazırlıkları tamam…
Teknedeyiz..Tekne sahibi Trakya Lüleburgaz’danım deyince “Aba lüle, ne oldu büle, çabuk süle” diye takıldım. Hemen yanıt geldi; “Abi neydi o maç?! Sen FB’yi, BJK’yi ele, gel Altay’a elen..Abiciğim Altay’ı elesek finaldeyiz yahu..Takımda ben de oynuyorum..Çıldırdık maç sonrası.. Adım Zeki Altan, rehberliğini yaptığım Teknenin adı ‘Ayfer Milenium Tour’” ” diyerek elini uzattı; tanıştık. Tekneyi kızı ile çalıştırıyor. 18 yıl önce buralı olan takım arkadaşı Soner Seçen getirmiş kendisini buraya..
Ayvalık adeta göçmenler kenti… Değişim(Ar. Mübadele diyorlar) sonucu Ayvalık bölgesine Girit, Rumeli ve Midilli Adası’ndan Türkler getirilmiş. Cunda Adasına da Midilli ve Girit’ten gelen Türkler yerleştirilmiş.
Burada izninize bir şeye değineceğim. Bizdeki Rumlar da Girit’e, Midilli’ye ve Rumeli’ye gittiler.. İyi de oraya gidenler geri gelip, Gökçeada’da olduğu gibi, evlerine dönebilmekte(uluslar arası anlaşma-manlaşma dinlemem), eski yerlerinde yaşabilmekte, fakat biz Midill’ye Girit’e gidip orada niçin yaşayamamaktayız..?!
Delirmek elde değil..Delirmemek iyisi, çünkü her an; içkiyi fazla kaçıranları yada ruhsal bozuklukları olanları getirip kapattıkları Ayvalık’ın Çamlık koyu karşısındaki ünlü ‘Tımarhane Adası’na kapatabilirler..
Ayvalık, Marmara’nın, Balıkesir’e bağlı Ege’de kalan ilçesi..Bir ayağı Ege’de, bir ayağı Marmara’da..
1990’ların ilk çeyreğinde dünyanın sayılı içki dışsatımcısı(Ar.İhracat) bir yerleşim Ayvalık..
Adı, Kidonia’dan geliyor. Anlamı Ayva..Bizim uyanıklar da adını Ayvalık’a çevirmişler..Ayvalık deyince Ayva akla gelmez de, nedense zeytin ve zeytinyağı akla gelir..Zeytin ağacı bu bölgenin dokularına işlemiş kutsalı gibi..
En büyük adası, Cem Boyner’in de yaşadığı Cunda adası(Ali Çetinkaya adası).
Ayvalık koyundaki Ayvalık Adaları olarak adlandırılan 22 adanın içerisinde yerleşime açık tek 'nin Ege Denizi'nde bulunan 4. büyük adası(1.Gökçeada, 2.Bozcaada, 3.Uzunada)
Adanın nüfusunun çoğunluğuGirit ve Midiilli adalarından 1924 nüfus değişimi(Ar.Mübadele) zamanında göç eden Türklerden oluşmaktadır. Bu yüzden adanın yaşlı nüfusunun çoğu Rumca(Yunanca)'yı bilmektedir.
Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü;
Alibey Adası'nın anakaraya bağlantısı iki ayrı köprü ile sağlanmaktadır. Dolap Boğazı mevkiinde 1896 yılında inşa edilmiş olan Türkiye'nin ilk boğaz köprüsü, Cunda(Alibey) ve Lale Adalarını birleştirmektedir(1970). Lale Adası ise anakaraya 1817 yılında denizin doldurulmasıyla yapılan 500 metrelik bir hemzemin bir köprü-yol ile bağlanmaktadır. Ayrıca bu ada Kurtuluş Savaşı sırasında düşman kuvvetlerine katılacaktı. Ancak halkımız ada düşman kuvvetlerine gitmesin diye bir gece de taşlarla anakaraya bağlamışlardır adayı....
Alibey Adasının sahil şeridi, rakı-balık lokantaları ve içki mezeleri ile ünlenmiş. Günlük tekne gezileri sayesinde civar adalara ve adanın karadan ulaşılması zor bölgelerine gitmek olasıdır. Midilli Adası'na günü birlik seferler yapılmakta.
Alibey Adası doğal güzellikleri ve tarihi yapıları nedeniyle koruma altına alınmış ve 1976 yılında Ayvalık ve çevresindeki 17.900 hektarlık alan doğal ve tarihi sit alanı olarak kabul edilmiş.
Alibey Adası'nda mübadele öncesinden, Rum Ordodoks cemaatinden kalma birçok kilise ve manastır mevcuttur. Son olarak 'Aşıklar Tepesi' olarak bilinen mevkide bulunan değirmenin restorasyonu 2006 yılında tamamlanmış ve ziyarete açılmıştır.
Adadaki tarihi binaları şöyle sıralayabiliriz:
Çamlı Manastır/Taksiyarhis Ta Çamya-Koruyan Meryem Manastırı/ Panagias Tis Lekai- Ay Işığı Manastırı/ Ai Dimitri Ta Salina -Ayos Apostolos Manastırı-Tavuk Adası Manastırı / Ayiu Ionnu Tu Podromu -Güvercin Adası Manastırı / Ai Yorgi -İlyas Peygamber Manastırı / Profit İliya -Kızlar Manastırı / Evangelistriya
Cunda deyince, cuntalı günlere geri dönmek geldi aklıma..
“İddianame ortada yok..İstanbul başsavcısı yazılanların doğru olmadığını söylüyor, fakat hemen hergün içeriği ile ilgili haberler gazetelerde..” diyor Cüneyt Arcayürek…Gerçekten; 13 aydır iddianame yazılmamış, 2500 sayfalık iddianameden söz ediliyor, bunu nasıl yazacaklar?
Menderes’in dönemi ve döneminde dedikleri aklıma geldi: Demokrat Parti döneminde Menderes irticanın velinimeti idi adeta. Partisinin milletvekillerine mecliste “Siz İsterseniz Hilafeti de Getirirsiniz” diyebilmiş ve ardından Cumhuriyete ve Türk Ordusuna kafa tutarak “Ben İstersem Bu Orduyu Asteğmen ile Bile Yönetirim” diyerek siyasal İslam’ın temellerini atmıştır..Demirel,12 Mart, 12 Eylül, Özal ve de bunlara..Bilmem ne demek istediğim anlaşılmış mıdır?!
Meriç Velidedeoğlu daha eskiye giderek güzel bir tanı da bulunmuş: “Ne diye kızarsınız, Tüm varlığıyla İngiltere’yi evet diyen halife sultan Vahdettin’in Sadrazamı(Başbakanı) Ali Rıza Paşa adeta bizi kullanın diyen ‘İtilaf Devletleri’ne istedikleri gibi sınırsız denetleme yetkisi vermemiş miydi? Bunların temel malzemeleri din değil miydi? İşte bugün Ali Rıza,Menderes ve Bayar örnek alınarak ve onlar fersah-fersah geçilerek ülkeyi bugünlere taşıyor…”
Eğer; ‘Milli Mücadele ve Said Nursi’ başlıklı makalesinde;”19 Mayıs 1919, Kurtuluş Savaşının ikinci aşamasıdır ve padişahın onayı ile başlamıştır…” diyen birini(Cengiz Eraslan) Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığına getirebiliyorsak, sözün bittiği yere doğru hızla ilerliyoruz demektir..
Amaç, Atatürk ve onun evrensel felsefesini ve silah arkadaşlarıyla kurduğu, Cumhuriyeti, laik ve demokratik oluşumları daha da ileriye taşımak değildir her halde..
Buna biz de katkı vermedik değil..Çünkü Atatürk’ün mazlum ülkelere örnek felsefesini, dünyanın özgün değişim ve gelişimini dikkate alarak daha ileriye taşımamız ve yeniliklerin ivmesi haline getirmemiz gerekirken, tatlıda da, tuzluda da, acıda da kullandık, Atatürk ve yapıtlarını..
Unutmayalım; “Bir önceki yeninin çocuğu yenilik, bir sonraki yeninin babasıdır”
Ayvalık evleri; yazın serin, kışın sıcak tutan sarımsak taşından yapılıyormuş(Ececan kokmuyor mu ? diye…)
Kokmayan sarımsak taş; Badavut bölgesindeki taş ocaklarından çıkarılıyor. Rum evlerinin yapı malzemesi. İşlemesi kolay, dayanıklı bir yapı malzemesi..Cunda’da ve Ayvalık’taki bu taş, volkanik patlamalarda oluşmuş, tıpkı Diyarbakır Karacadağ volkanının milyonlarca yıl önce püskürmesi ili oluştuğu gibi. Biliyor musunuz bilmiyorum; Diyarbakır’ın Çin seddinden sonra ikinci büyük surları bu taşlardan yapılmış, evleri de...Bu nedenle Sarımsak taşıTaşı işlevsel olarak Diyarbakır taşına benziyor da..
Ayvalık deyince, dünyaca ünlü “Sarımsaklı Plajları”nı kim yadsır ki?! Belli ki Ayvalık Sarımsak’tan yana şanslı..Denizin, güneşin, Doğa ve doğanın ve de tarihin dokunun, saygı ve sevgi görmesi gereken çizginin üstünde değerler olduğunu hiç düşünmeksizin söyleyebilirsiniz..Burada, doğanın şimdiki durumu ve geçmişiyle ilgili güzellikler bağlamında ne ararsan var..
Çetin İşten; Ayvalıklı. Atası ve ardılı(103 yaşında ölen dedesi) Midillili. Barbaros’un(Kızıl Sakal) soyundan geldiğini söylüyor; çünkü Barbaros Midilli’nin Sağlıka köyü doğumluymuş.
Çetin teknenin canlandırıcısı(Fr. Animatör diyorlar). Ayvalıkla ilgili her şeye canlandırmaya çalışan sevecen bir arkadaş.
Yukarıda Ayvalık adının,Yabani ayvalık(ayva bahçesi) anlamına gelen Kidonia’dan geldiğine değinmiştim. Çetin farklı şey söylüyor. Ayvada bir midye çeşidiymiş, Ayvalık’ta çok bulunan iri, beyaz bir midye çeşidi..Bundan müthiş dolma yapılmaz, içi açılıp limon sıkılarak yenirmiş.
Birileri de, küm midyesine Kidonia dendiği ve adının buradan geldiğini söylüyor..
Siz de benim gibi kime istiyorsanız o’na inanın..

Ayvalık, Türkiye’de en iyi midye dolmanın yapıldığı 10 adresten bir diyorlar. Bunun yanında; Ayvalık’ta yetişen özel otların eşliğinde sunulan midye salata da böylesi ünlüler arasında..
Gelin Midye dolma yapalım sizinle;
Tarifini vereyim, isterseniz deneyin:
4 kişilik midye dolması için;
32 adet kişilikli midye- 350 gr zeytinyağı- 4 bardak su- 100 gr kuşüzümü- 1 kg soğan- 1 demet dereotu- 100 gr dolmalık fıstık- 3 bardak pirinç-1 kaşık şeker,karabiber,yenibahar,tarçın,tuz..
Midyenin kenarlarını aç.İçindeki tüyü ve ufak et parçasına varıncaya kadar temizle ve ikinci kez bol suda yıka, süzgeçte süz.Fıstıkla beraber zeytinyağında kavuracağın soğanları ince-ince doğra. Yıkadığın pirinci ve tuzu(tuzu yıkama erir.)) ) ilave et. Pirinç suyunu çekinceye kadar kavur.2 bardak su,kara biber,tarçın,yenibahar,kuşüzümü ve tozşeker ilave et.Orta derece sıcaklıkta suyunu çekene kadar beklet.Tencerenin kapağını kapatıp soğumaya bırak.İnce ince kıydığın dereotunu ilave et. Midyelerin içine doldurup kuvvetli ateşte kaynat. Piştikten sonra soğut, üzerine zeytinyağı sür, limon sık ve 30’unu da benim soframa getir..Eline sağlık sana, afiyet olsun bana..
“Benimkisi adeta bencil sofrası oldu” derken, aklıma Çetin’in anlattığı Şeytan sofrasını anlatmak geldi.
Şeytan Sofrası Ayvalığın eşsiz bölgelerinden biri...Sarımsaklı yönünde karşınıza çıkar. Şeytan sofrası değil canım, tabelası. Oradan sağa dön, 100.000 cm yürü( 1 km demek istedim ), şeytan sofrası karşında.. Burada benzersiz manzarayı yaşamak için çeşitli yerler yapılmış…Eğer hava açık ise; bir çok yeri görmek olası. Örneğin; Yunan adaları ve Cunda Adası..Sen, sen ol, şeytanlık yapıp şeytan arama, sofrasıyla yetin…
Şeytan Sofrası'nda Şeytanın ayak izi olduğu bir yer varmış(Şeytanı taşlayanlar, buna da inanmış) ve dilekte bulunup içine para atıLIyormuş. Çetin’in dediğine göre, bu ayak izinin biri de karşı dağlardaymış..
Mitolojik tarih der ki; İda dağının ateş tanrısı şeytanı kovar, şeytan bir ayağını İda’ya, bir ayağını, insan kılığına girip kahvaltısını yaptığı yere atar..İşte burası Şeytan Sofrası..
Bir diğer söylenceye göre; Ayvalık’ta azınlık durumunda olan Türkler, Midilli’den hareket eden Osmanlı korsanlarının gece baskınlarına kolaylık sağlayacak, yön verecek işareti, burada yaktıkları ateşle verirlermiş, yani İda’da yaktıkları büyük ateş, boğazı aydınlatır, korsanlara geçiş kolaylığı sağlarmış. Yaşadıklarını Yunanlılar, dağı göstererek; “Orda şeytan gözüktü(Ateş şeytan olarak betimliyorlar), Türkler bizi istila etti” şeklinde anlatırlarmış..
Sırasıyla; ‘İncirli Koyu, Akvaryum Koyu, Kestane koyu ve uzantısında Ortunç Koyu, Gümüş koyu, Cennet Koyu, Ali bey Koyu, Tımarhane Koyu’ turlanacak..Turladık da, yüzdük, daldık, tekneden yedik..
Koyları nasıl anlatam ki..Anlatılacak gibi değiller; öylesine benzersiz, öylesine eşsiz(ikisi aynı şey değil mi? Olsun, daha iyi algılansın), öylesine dehşetli, öylesine şaşırtıcı(bu da öyle, aynı anlamda..Olsun, öyle bir kez anlatılmayla olmaz, özelliklerini bırkaç kez söyleyeceksin, böylesi bu doğaya yakışır), öylesine öyle bir yer ki, nasıl anlatam..
İncirli koyundayız. Saat 12:20..
Akvaryum koyunda ve kara adasındayız. Karşımızda Çıplak ada. Gerçekten de öyle, üzerinde bir tek ot yok..Yakındır cebi ot dolu, pardon dolar dolu bir ot, buraya konar..
Saat 16:00 Ortunç Koyundayız ve saat 16:46’da Cundadadayız..Çetin Rumca da konuşuyor..Cundalıların çoğu Rumca biliyor..Yapımında salt, yumurta akı, çimento ve saman karışımlı yapıştırıcı kullanılan Aya Nikola Kilisesinin tam karşısında Hıristiyan mezarlığı var. Dünyanın üçüncü büyük kilisesi imiş A.Nikola Kilisesi..Tasvirleri müthiş..Yunus peygamberin ceylan derisi üzerinde doğuşu resmedilmiş; yunus balığının ağzında yunus..
Cunda adasının görünümü, yavrularıyla birlikte yüzen Kaz izlenimi veriyor . Adeta, dört bir yanına aldığı yavrularıyla gezinti yapıyor Cunda adası. Doğusunda Çiçek, Yumurta, Balık, Kara, Oker(Kamli), Taş, Akoğlu(Armutçuk), Hasır ve Güvercin adaları, batısında Maden, Küçük Maden, Yalnız, Taşlı, Yelken, Yelice, Pınar, Kara, Yuvarlak, Güneş(İlyosta) ve Yumurta(Küçük İlyosta) adaları, Güneyinde Çıplak(Chalkıs), Tavuk ve Kumru adaları, Kuzeyinde kız adası olmak üzere Cunda kazının tam 24 yavrusu var..
Saat 18:00 Akşamın serinliğinde aynı doğa güzelliklerini izleyerek Ayvalık’a dönüyoruz..
13/07/2008. Pazar’ın 06’sı..Ayvalığın gündoğumunu bekleyen doktor gibiyim. Neyse güne doğurttuk..Kıyıda balıkçılar balıklarını, pardon ağlarını ütülüyorlar.)). Onları da gün doğarken görüntülüyorum. Adı Şaban, 1950 doğumlu, Menderes dönemi göçmenlerinden(Ar. Mübadil). 8 yaşındayken Yugoslavya Makedonya’sından göçmüşler..Oğlu Volkan kendisiyle çalışıyor. Yugoslavya’daki soyadları Zaimöski(öski, bizdeki oğlu anlamında). Türkiye’ye gelince Güneş olmuş soyadları..Tüm özdeksel(maddi) değerlerini Yugoslavya’da bırakmak zorunda kalmışlar, aksi taktirde pasaportları verilmiyormuş..Osmanlının gevşekliği onları yalnız bırakmış, tıpkı “Elveda Rumeli” dizisindeki gibi..
“Elveda Rumeli” dizisi, bilindiği gibi 1896 sonrasının Osmanlı yönetimindeki Makedonya’da geçen; yoksul bir baba ve kızlarının öyküsüdür. Sütçü Ramiz ve ailesi; Manastır’ın Pürşıçan köyünde yaşarlar. Osmanlı’nın son demleridir. Balkan topraklarında iç karışıklar başlamış; Makedonya’da ayrılıkçıların çıkardığı huzursuzluk yavaş-yavaş artmakta ve yakın gelecekte patlak verecek büyük olayların sinyallerini vermektedir. Bir yandan İttihatçılar Abdülhamit’e karşı örgütlenmekte ve Osmanlı yönetimine muhalefet etmektedir.
Dünya ve dolayısıyla Makedonya büyük bir hızla değişmektedir.
Ramiz, doğup büyüdüğü Rumeli topraklarını, bu topraklarda yıllarca kardeşçe yaşayan insanları sever.
Sütçü Ramiz henüz dünya meselelerinden uzaktadır. 5 kızı ve karısının karnını güçlükle doyurmaya yetecek kazancını ineğinin lütfettiği bir kaç kova sütten çıkaran Ramiz’in en büyük derdi birbirinden çok sevdiği kızlarının hayırlı birer izdivaç yapıp bu sefillikten bir an önce kurtulmasıdır.
Edal Özyağcılar, Tolga Şayisman ve Şebnem Sönmez’in müthiş oyunlarıyla anlatılanlar; Şaban ve dedelerinin yaşadıkları ve de günümüz Türkiye’mizde 2000’ler sonrası yaşatılanlarla öylesine örtüşüyor ki…Emperyal güçler 19 yy’dan bu yana Osmanlı da başlattıkları parçalama sürecini Türkiye’miz üzerinden sürdürüyorlar..
Şaban Orhan Güneş “Ayvalığın ölüsü, kedisi ve delisi ünlü” diyor..Birincisini Belediye bedava defnedermiş, ikincisini balıkçılar beslermiş, üçüncüsünü ise balıkçı ağların dibe inişini sağlayan ağır metal(kurşun) zehir balıkçılarda felç veya beyinde hasar yaparmış..Bunları Şaban Orhan ağlardaki kurşunları kontrol ederken söylüyor..
Ayvalığın bir diğer üç ünlüsü de; Kıllı Midye, Karadiken dedikleri Deniz Kestanesi ve Köpekbalığı..Kendilerinin yok ettiğini söylüyor. Ayvalık’ın Cunda adasıyla oluşturduğu alanda(Göl) olurlarmış. Özellikle Kıllı Midye Amerika’dan sonra bir tek Ayvalık’ta olduğunu, fakat Karamidye kadar popülasyonlarının kalmadığını söylüyor. Denizkestanesi ise besin değeri çok yüksek havyar depocuklarıymış..Tümü balıkçı ağlarıyla yok edilmiş. Çünkü, İki çeşit ağ varmış, barbunyalar için 20 mm’lik kör ağ ve büyük balıklar için 70 mm’lik ağ..Kör ağ ile tüm deniz Canlılarının soyunu kazımışlar..Büyük ağlarla da köpek balıklarının.. Bunların pamuk cinsinin eti çok leziz olurmuş..
İki darbe aldık diyor Şaban aga. Birincisi; Yugoslavya halklarımıza ve hakkımıza el koydu, ikincisi halklarına ve hakkımıza Türkiye sahip çıkmadı..”
Yat sahipleri için oluşturulan Marina, adeta varsıl gettosu gibi. Devasa parmaklıklarla Ayvalık’tan ve halkından ayırmışlar kendilerini. Şaban ile bu devasa demir parmaklıklar önündeki, küçük yoksul teknelerin sıralandığı kıyıda söyleşiyoruz. “Bir fırtına çıksa tekneleriniz e sahip çıkacak yok, baksana oraya, nasıl da almışlar önlemlerini, değil insanlar, fırtınalar bile ürker onların kıyılarına yanaşmaya..” dediğimde, sağ yanağını acı gülüşüyle sıkıştırıp başını sağa çevirmekle yetiniyor..
Saat 07:45 Şaban ve oğlu Volkan’dan ayrılıyorum..

Salt Ayvalığa değil, birileri Türkiye’mize ayva yedirmek için elinde geleni ardına koymuyor..
Biz ise, her zamanki Ankara dönüş istemsizliği ile dönüş için valizleri topluyoruz..
Saat 10:08; 12 saat sürecek Ankara yolculuğumuz başladı..
Yol üstündeki doğa izlenimlerimiz:
Kozakdağlarının oluşturduğu Atatürk görselliği ile ünlü Gömeç sonrası, tekrar Reha Yurdakul anısına festivalin düzenlendiği Burhaniye’deyiz. Solumuz-sağımız, güneyimiz, kuzeyimiz Zeytin ağaçlarıyla dolu Garaj girişine; zeytinyağı için kullanılan zeytin ezme taşı yörenin simgesi olarak konuşlandırılmış..Çocuklar öğretmenlerinin eşliğinde “Burhaniye Türizm Kültür Festivalı”nın yapıldığı alana gidiyorlar..Ne kadar mutlular, temiz ve yeni giysileriyle..
Saat 10:54, sıcaklık 30:51. Balıkesir’e yol alıyoruz, 88 km var. Etraf elbette ki zeytinyağı fabrikalarıyla dolu olacak..
Balıkesir Harran’ı varsa batının da Havran’ı var..Harran yılların Mezopoatamyalı bakiresi, üzerinde tek bir yeşil yok. Harran ovasının varsıl küçük bir örneği Havran, üzerindeki zeytin ağaçlarıyla Marmara doğasının doğurganı izlenimi veriyor...Fora zeytinyağı fabrikasını hızla geçtik..Zeytin ağaçları arasına bir tabela, Havran Barajı yazıyor, yani barajı da var..GAP ve Harran ovasının Atatürk Barajı aklıma geldi, dahası İsraillilere gaptırdığımız GAP projeleri..
Halaçlar köyü, İda’nın yamaçlarındaki(İda bitmişti, buralar olsa-olsa Madra dağları) duruşuyla adeta tipik bir Doğu Karadeniz köyü izlenimi veriyor, çam ağaçlarının eşliğinde..Kesin bir öyküsünün olduğunu düşündüğüm Gelin Deresini geçiyoruz..Yolun kenarı Karadut satış tezgahlarıyla süslü.. Gelin Deresi’nin 2, 3 ve 4’ünü geçip Madra dağlarına Çam ağaçları eşliğinde tırmanıyoruz..Hafif bir iniş, belli ki İvrindi yakın(14 km), Balıkesir’e 50 km var. Necati Sezgin mesire yeri dikkatimi çekti. Meşe ağaçları Çam ağaçlarıyla yarışıyor. Evciler bölgesindeki Madra yükseltilerini alçaltılara bırakmış..Meşe ve Çam ağaçları koyun-koyuna..Köylüler tarlada çapadalar. 4 km sonra İvrindi’deyiz..Balıkesir 4 km..İvrindi deresinin solunda kalan İvrindi’de 6400 kişi kalıyor..Bergama sapağında sebze bahçeleri ile birlikte 35 km sonra uluşacağımız Balıkesir’e döndük. Solumdaki yolcu Vatan okuyor; Mustafa Mutlu’nun yazısını..Yazının başlığı “Neden 3 komutanın ifadesi alınmıyor?”. Solumuzda Balya sapağı. Minyatür dağları aşarak Balıkesir’e ulaşmaya çalışıyoruz..Bu dağcık bölgeleri tek yön, bölünmüş yol(Fr. Duble) inşası yok..Niçin olmadığını yazının yükseklerinde belirtmiştim..Gökçeyazı’yı geçer geçmez bölünmüş yol inşası karşımıza çıkıyor. Belli ki düz ovaya indik..Eee, düz ovada keklik avlarcasına dolar avlamak daha kolay..Ankara’nın bozkırına girdik gibi..Killik deresini geçtiğimiz noktalarda çağdaş kent siteleri tabelaları Balıkesir’e geldiğimizi işaret ediyor..
Kolonyalar memleketi Balıkesir’deyiz. Saat 12:13..241404 kişi şehirde yaşayan insan sayısı. Kuva-i Milliye Mahallesini geçerken “Ergenekoncular yatağı” diyerek iç geçiriyorum..
Saat 13’te Balıkesir’den kalkış yaptık. Ülkemin gündemini değiştiren, fakat kaderini değiştirmeyen karanlık kazanın yaşandığı Susurluk’a 38 km var..Bu perdenin örtüsünü kaldıracağına Mustafa Balbayları ve paşaları evlerinden kaldırıyoruz..Derin devleti mi aklıyoruz, yoksa karalıyoruz sözde ak yanımızla....
Kurtdereli Mehmet Pehlivan ormanlığını geçitik..Bölünmüş yol inşası tüm hızıyla sürüyor..Ilıca kaplıcaların geçer geçmez, çok faydalı işler yaptıklarını göstermek için İl Genel Meclis üyeleri Ormanlık alan oluşturmuş..Ülkemize incir ağacı dikenler, ağaç dikmişler besbelli ki..Orman yakanlara bakanlar, orman oluşturmuş..Yeniköy’ü geçer geçmez Mehmetçik, hatıra ormanı ile karşımıza çıkıyor..Böylesi ormanlık alanların oluşum iyi de, bu süreci, dik ve git ile işletmemek gerek, bak sürecini de işletmeliyiz..
Susurluk’a 21, Bursa’ya 150 km kaldı..Ankara bozkır katsayısı arttı. Sultançayır’ın yanından geçen dere kum ocaklarına dönüştürülmüş..Susurluktayız, nüfusu 23.200. Sağ yanındaki derenin adı da Susurluk Deresi olmalı..Şeker fabrikası karşımızda.Yorsan süt ürünleri tesislerini arkamızda bıraktık. Saat 14:00. Siyah Leylekleri izliyoruz..Leylek görmek aklıma geldi..Siyahını görmek neye işaret acaba?
Bandırma sapağını geçiverdik, ardından Boğazköy’ü… Musafakemalpaşa’mıza 22 km var(Aslında yanıbaşımızda da biz farkında değiliz).
Bursa il sinir ve o devasa Bursa ovası.. “Ananı da al git!” dediğimiz köylüm tarlasında cep telefonuyla konuşuyor..Bu duruş, ülkemin gelişmişliğinin göstergesi mi, genişliğin mi..Ayranımız yok içmeye cep telefonlarıyla gideriz tarlaya…
Tatlısıyla ünlü M.Kemalpaşa sapağını geçiverdik..En az 100 milyon nüfusu barındırıp besleyebilecek Bursa ovası güzelliğiyle insanı çıldırtıyor. Karacabey’e yaklaştığımızı o güzelim yağız atları görünce fark ettim..Evet, Karacabey harası, TJK’ne bağlı..TJK’da Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na..İnsanlara 6’lı oynatan ve altını boşaltıp, aklını oynatan TJK’nun koşturduğu atları burada yetişiyor. Suçlu değil, onlar asil ve güzel atlar..Asil ve güzel olmayanlar….
Karacabey’imize 7 km kaldı. Soğan cenneti adeta. Sarı, Pembe, siyah soğan tezgahları yolun kıyısında sıralanmış müşteri bekliyor..Karacabey köprülü kavşağını geçtik, Bursa’ya 65 km kaldı..Bursa’nın Ala, bala benzeyen şeftalisini unutmadık. O da anımsanmak için adeta ovada mankenler gibi geçiş yapıyor..Bursa’nın Bakırköy’ünü şeftali tarlaları içinden arkada bırakarak Ulubatlı’ya yaklaşıyoruz, 9 km kaldı..Ulubatlı Hasan’ın heykeliyle, sağımızda kalan o ünlü Ulubatlı kuş cennetini de aşıverdik..Gölköy 1’i, Karakoca’yı ve Eskikarağaç’ı geçer geçmez, cennetin içinde bulduk kendimizi. Cennetin adı, Gölyazı..Etrafı çam ağaçlarıyla dizayn edilmiş dağların çevrelediği çanağın içinde sunulan bir cennet..Akçalar’a gelinceye dek düşündüm “Cennet bu olsa gerek” diyerek..
Mudanya-Ankara sapağı sonrası Görükle’ye körükledik. Görükle kavşağında bizi ilk karşılayan, o muhteşem Uludağ oldu..Sakıp Sapancı’nın Burgu fabrikası da bize eşlik ediyor.
Çağlayan kavşağı sonrası Bursa kendi ve kentiyle karşımızda..Saat 15:26 Bursa yavaş-yavaş Uludağ’a tırmanmaya başlamış..Kentsel gelişim alabildiğine yoğun..Buna gelişim değil de, kentsel ve de çarpık kentleşme büyümesi demek daha doğru olur..Uludağ’ın eteklerindeki yeşil kuşak, artık gri bir kuşağa bırakmak üzere..
Saat 16:05’te Bursa’dan ayrılıyoruz..Zeytin, Şeftali, Sebze tarlaları ve onlarla yarışan sera bahçeleri, Bursa ovasının varsıl duruşunu simgeliyor..
BK Madenciliğin başladığı noktada ova bitiş çizgisine atmış kendisini. Eskişehir ve Ankara’ya çıkan çevre yolunun bitimi Dudaklı sapağında tırmanışa geçtik..Bursan’ın cennet şubeleri çok, bunlardan biri olan İnegöl’e 20 km var. İnegöl’e vardık, Yenişehir’e doğru uzandık..Bozüyük’e 57 km sonra ulaşacağız..Oylat sapağını geçtik ve Osmangazi’deyiz..
Anlayacağınız, yeşil okyanus’u geçerek, 2000’ler sonrasının mutsuz kenti Başkentimizin konuşlandığı Ankara Bozkırına doğru yol alıyoruz..
Gökçeada ile başlayan ve Ayvalık ile biten Gez-Gör-Yaz etkinliğimizi sonlandırıyoruz..
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
GEZ-GÖR-YAZ
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

18 Eylül 2010 Cumartesi

GALATASARAY BUCA'DA BOCALADI AMA BUCALIYARAK KAZANDI

Galatasaray, üst üste üçüncü maçını da Buca’da bocalamaksızın, bucalıyarak aldı. Galatasaray bu sayıyı 5 çıkarırsa, yavaş-yavaş başarı çizgisine konuşlanacağını söyleyebiliriz..

Galatasaray olgusuna kısa bir ara vererek, kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum..
Bir sporcunun en büyük isteği ulusal takım formasını giymektir; çünkü bu sporda en büyük erdem-onur ve gururdur. Fakat bazı sporcular; sporda da bu tinsel(Ar. Manevi) değerleri özdeksel değerlere yeğleyerek, sporun ve sporcunun evrensel bu duruşunu örseleyebilmektedirler. Onlar için tüm değerler paraya yüklenmiştir artık. Bunu yönetici konumundaki kimlikler de tetikleyebilmektedirler..
Ulusal takım sporcuları, şu dereceyi yaptı; al san milyon dolarlar. Ulusal takım sporcuları bu dereceyi yaptı; al sana milyon dolarlar..
Demem o ki;Takım halinde dünya ikincisi olan Basketbol takımımızın oyuncularına kişi başına, 2 milyon 70’er bin TL prim verildi Başbakan tarafından..Şampiyon olsalar, belli ki ülkenin tapusunu verecekler gibi..
Bu sporu siyasi ve ekonomik ranta endekslemektir. Nitekim de öyle idi, çünkü; yağdanlık katsayısı zat çıkıp, Başbakana, “12 Eylül günü çifte zafer elde edeceğiz..” diyebildi. Olmadı..Ya olsa idi, ülkemiz bütçesi tam takır-kuru bakır olurdu. Artık Hidayetlerden, Keremlerden kredi isterdik..
El oğlu bunu duyunca ; Sırbistan Milli Takımı’nın NBA patentli pivotu Nenad Krstic, “Ah, ah... Keşke Türk olarak dünyaya gelseydim” diyerek dalga geçer tabii ki.

Geçmekte haklı..Bakın Dünya şampiyonu olan ABD ne verdi oyuncularına; tamı tamına 25 bin dolar..
Neymiş, oyuncuların ve halkın sevincini kursağında bırakmışeleştirenler ve mahkemeye verenler..Hadi canım, toplum tepkili aksine..Oyuncuların görevi değil mi..Sonuncu olsalardı, 2 milyon TL ceza kesecek miydiniz?
Dedim ya, tüm değerler paraya yüklendi ve hiçbir spor dalının tadı tuzu kalmadı..

Galatasaray’ın eski topçuları Orhan Ak, Ragip Dağaş ve Tomas sahada Buca’dan ve Galatasaray’dan daha hırslıydılar..Nedense Galatasaray’ın eski topçuları bu hırsı hep yapıyorlar. Bence futbolun güzelleştiren bir duruş bu..
Oynadığı takımların asist kralı Misimoviç, daha ortalıklarda yok..Emiliano İnsua daha iyi gözüktü..
7. dakikada Mendi’nin gol kaçırması, daha doğrusu Galatasaray’ın Mendi’yi kaçırması, GS’in defansının kaçırmayı tutku haline getirdiğinin göstergesi idi..
Misimoviç’in ilk ve son asisti 9. dakikada geldi..
Buca’da Orhan, GS’da Ayhan, özellikle yılların Ayhan’ı müthiş oynuyor..
Buca ligin transfer rekortmeni. İyi oyuncular almış, çoğu Afrika’da milli oyuncular, fakat daha kaynaşamamışlar. Bu nedenle kanatlar iyi işlemiyor..
GS’da Serkan Kurtuluş işlenirse, müthişolacak..
Bir zamanlar GS’da stoper oynayan Tomas ve Orhan takımın en çalışkanları..
Melih Gümüşbıçak her değerlendirmesi, GS’in aleyhine kaşımaya yönelik..
Pıno iyi idi. 35’teki şutu Orhan’ı devirdi..
Bu sene Kayseri, Bursa7nın yaptığını yapar mı? Sorusunu soramadım, çünkü Antalya7ya 2-1 yenildi.
Futboldaki bu avantaj kuralı bana dürüst ve hakkaniyetli gelmiyor. Adam faul yaptıysa ver, neden avantaj uygulanır ki? Avantaj kaybolunca, faul ver..Aaaa, bana göre yanlış.

Galatasar bu yıl ikinci devre sahaya çıkıyor, çünkü birinci devre yoktu..Buca’da yoktu da fark edemedik.Anlayacağınız ikisi de kötü idi. İkinci devre sahaya çıkan GS ataklarını hızlandırdı..
İ.Dağaşan, Ayhan’ı aşmak için, kafayı çaktı, hakem es geçti...
Kewell rahatsız. Rahatsızlığı Para mı dersiniz? 62’de Aydın girdi, oyuna hareket geldi..69’da müthiş Ayhan7ın, sahalarda ender görülen golünü izledik..Mustafa Sarp’ın katkısı büyüktü golde..
Pino’nun uzatmalardaki şutları bu GS’in ligi bu yıl, geçen yıldan daha çok zorlayacağını düşünüyorum..
Galatsaray, Buca’da,bocaladı, ama bucalayarak maçı kazandı…

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

SİNEM'İN SİNEMALAR OYUNLARI

Sinem duruşu bana hiç samimi gelmemişti. Açık söyleyelim. Kot pantolonlu, üzeri kapalı entarili çok güzel bir bayan ve yanında babası, 4 Temmuz 2009’da yazılı ve görsel basında karşımıza çıkmıştı.
Adı Sinem Özçek olan bayanın duruşu bana hiç samimi ve inandırıcı gelmemişti. Açık söyleyelim, bir oyunun sahneye konması(Fr. Mizansen) gibi gelmedi değil..
Bu nedenle: 6/72009’da şunları yazmışım:
http://blog.milliyet.com.tr/Sinem_a__ve_Sayin_Cumhurbaskani/Blog/?BlogNo=190017

Son haber gösterdi ki, bir oyunun sahneye konmasından öte müthiş bir kurgu olduğu izlenimi verir oldu.
Çünkü; Sinem Örsçek, 4 Temmuz 2009 akşamı, İzmir'e taziye ziyaretine gelen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, burnunun dibine girebiliyor ve yolunu keserek, “İki üniversite bitirdim. İşsizim. Bu insanlar sizi neden alkışlıyor anlamıyorum. Bu ülkede neler oluyor bilmek istiyorum. Biri söylesin” diye avazı çıktığı kadar bağırabiliyor, fakat korumalar son derece nazikçe ağzını kapatarak sözde uzak tutmaya çalışıyorlar.. Bir başkası olsa, saçından tutup yerlerde sürüklerlerdi..
Senem Hacettepe İstatistik Bölümü mezunu ve endüstriyel tasarım üzerine master yapmış 35’inde bir bayan ve de çok güzel bir yetenek. Sizin aklınız alıyor mu, bu yaşa kadar böylesi bir yeteneğin iş bulamaması..
Fakat Sinem, o gün orada Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün girişimiyle Antalya'daki 5 yıldızlı otelde iş buluyor. Evlilik teklifleri havada yağmaya başlıyor ve işe girmesinden 6 ay geçmeden bizim(canım sizin de) Ankara’da evlenip, işinden ayrılıyor, İstanbul’a yerleşiyor…
Ve sahneye konan oyunun finalini yapıyor, şunları söyleyerek:
“Benim de öyle oldu. Çalıştığım otele adını veren Calista'nın(Yunanca’da, en güzel anlamında sözcük) efsanesini kendime yaşam biçimi yaptım. Sonunda eşimle üstün kamu yararı gözeterek birlikteliğimizi evlilik kurumuna dönüştürmenin en iyisi olduğuna karar verdik. Milli beka açısından en az 3 çocuk yaparak, ruhsal ve psikolojik açıdan sağlıklı çocuklar yetiştirmenin en doğrusu olduğuna eşimle karar verdik. Kısmet olursa çocuklarımıza ‘Recep', ‘Tayyip' ve ‘Abdullah' adını vereceğiz. Türk aile yapısında ilk öğretilmesi gereken en az bir temel beceriyi de öğrendim ve geliştirdim. Misafir karşılama… şu an çalışmamama rağmen, işsiz insanların duygularını da çok iyi biliyorum, onların sesi olmaya devam edeceğim…”
Olmadı sinem, olmadı. Sen işsizlerin değil, birilerinin sesi oldun bu duruşunla..Türkiye’ye koşan Iran kadınlarının değil, Türkiye’den İran’a koşanların çizgisine girdin..Aydın ve çağcıl kadın duruşunu örseledin..Kadınları eve kapatan, kuluçka makinesi olarak gören, fakat sonradan, siyasi ve ekonomik rant adına, Anayasa değişikliğiyle kadınlar için pozitif ayrımcılığı getireceğim diyen aldatıcıların oyununa varsıllık kazandırdın..Belli ki özgörevini(Fr.Misyon) yerine getirdin..
Recep, Tayip, Erdoğan adını koyacağını söylüyorsun. Peki Bülent’in, M.Ali Şahin’in ve diğerlerinin suçu ne..İşin bir eksik boyutu; Dünyaya erkek getiremezsen, yani Allah kız verirse kimlerin adını koyacağını söylememem Bu bana biraz cahiliye duruşu gibi geldi..
Türban takmana gerek yok, türban takanlardan fazlasıyla beyni türbanlı siyasi rantçılara katkı verdin..
Calista’ya öykünmen hiç de sağlıklı bir duruş izlenimi vermiyor..
Okuyuculara Calista öyküsünü yazmak isterim, sizi daha iyi anlamaları için:

İsmini mitolojideki bir kraliçeden alan güzeller güzeli genç bir kız, calista. Bu genç kız güzel olmanın savaşını vermeye başlar. Kusursuz güzelliğe kavuşmak için, en büyük günahları göze alır, acılara katlanır. Sonunda istediğini elde eder. Tanrıçaları kıskandıracak bir güzellikle ışıldamaya başlar. Fakat bu bir lanetin başlangıcıdır sadece, artik kraliçenin sonu gelmiştir. Bütün güzelliği ve ışıltısıyla günahlarının bedelini öder. ruhunu kaybeder. ve artik hiç güzel değildir. lanetinden sıyrılmak için geri kalan ömrünü iyilik yaparak geçirir. Bir sure sonra ruhu o kadar güzelleşir ki bir olumlu olarak kalması olanaksızdır. Tanrılar onun içindeki güzelliği dışına verirler. Calista, ismi güzellik anlamına gelen tanrıçadır artik. Sadece güzelliktir o. ask tanrıçası hala Aphrodite'tir. Fakat o bile bu güzelliği kıskanamaz.

Esin kaynağınız bu ise çok iyi anlatmışsınız kendinizi..
Artık hiç güzel değilsiniz..Doğruları söyleyin ve güzelliğinize kavuşun. Aksi taktirde benim için Sinem, iyi olmayan Sinem(a) dır..

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopotikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

15 Eylül 2010 Çarşamba

SEZEN AKSU LAZ MI, DURUŞU DOĞRU MU?

“Sezen Aksu duruşu doğru mu?” sorusu, içinde iki soruyu barındırıyor.
Birincisi; “Sezen Aksu Duruşu doğru mu?”
İkincisi; “Sezen Aksu’ya gösterilen tepki doğru mu?”
Bence her ikisi de doğru değil.
Nedeni; topluma mal olmuş, toplumun ortak sevinci değeri olmuş, sanatçı ve sporcular, bir ideoloji yanlısı olabilirler, fakat asla ve asla siyasi rant oluşturacak bir duruş sergileyip, taraf olduğunu belirtemezler. Belirtiyorlar ise, sanatçı kimliğini sonlandırıp partinin üyesi olmalılar ve siyaset yapmalılar. Yani; “Ben düne kadar tüm toplumun idim, artık, sanatı bırakarak bir grubun olmaya karar verdim” demeliler. Sezen hanımın yaptığı, gecikmiş Hakan Şükür duruşudur. O öteden beri bir cemaat liderine bağlılığını açıklayarak, İslam’ın yeşilini, doların yeşiliyle harmanlayarak yeşil sahalarda koşturdu. Ne oldu? Sahalardan silindi, Galatasaray’dan silindi ve bazı kurgularla buralara tekrar yazılma savaşı içinde TRT’ye teslim oldu..
Şimdi benzerini Sezen yapıyor, fakat geç kaldı gibi. Çünkü Sezenin ki, doğallıktan soyut yapay silikonlu bir duruş.. Acaba Sezen için; İslami’n yeşilini doların yeşiliyle harmanlayıp yeşil sahnelere mi inmeye çalışyor? diyebilir miyiz? Veya, kurnaz Sezen bir şeyleri görmeye başladı da, saf mı değiştiriyor?
Zannetmiyorum. O, asla hidayete ererek kazandığı inancın sonucu değil, konserleriyle ilgili birilerinin baskısı sonucu böyle bir duruş sergilediğini düşünüyorum; tıpkı İbrahim Tatlıses gibi…
Onlar biliyorlar ki, bu sanatçıların muhteşem bir izlenirlik katsayıları var, bu özelliklerini, tehdit boyutundaki ilişkilerle siyasi ranta çevirmek istediler ve çevirdiler de. Ama aynı kişiler dünyanın devasa, protest Rock grubu U2’yi de kullanmak istediler, fakat onurlu sanatçı duruşu göstererek, onlara “E-VET” değil “E-RET” dediler..
Bence; siyasi rant aracı haline getirilen; toplumun ortak sevinci, coşkusu sanatçıların izlenirliği korkunç şekilde düşecektir. İzleyenler ancak, AKP iktidarı irticacıdır diyen, fakat dinlencesinden dönüp oy kullanmayan duyarsızlar olacaktır..
Sezen Aksu bütünde gelişen ikinci yanlış, ona gösterilen anlamsız tepkidir. Örneğin İzmir Konak’ta bir sokağa verilen adının silinmesi..Siz onun adını beyninizde ve yüreğinizde silmişsiniz, ne gereği var sokaktaki tabelasını indirmeye. Dursun orda ve her gelen-geçen gereğini yapsın..
Sayın Hakan Tartan doğrusunu yaptı..
Sezen olayı sonrası söylenenleri bu halk dikkate alacaktır. Özellikle Oray Eğin’in yazdıklarını: “ ‘Türk Silahlı Kuvvetleri, ülkemizde her şeyin çıkmaza girdiği bir dönemde yönetime el koymuştur. Bence zamanında ve yerinde bir karar alınmıştır. Halkımıza hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum.’ “ diyen kişi Sezen Aksu’dur..
Netekim’e şükür eden okyanus ötesi kimliğin dişili mi dediniz?
Bilindiği gibi “Kürt Açılımı”nı ilk destekleyenlerden. Bu duruşuyla, etnik duyarlılığını öne çıkarmıştı. Fakat aynı Sezen Aksu(Burada ilk kez açıklıyorum) Laz olmasına karşın, bir kez olsun Laz olduğunu söylememiş, sürekli İzmirli olduğunu vurgulamıştır. Biliyorum ki; Babası Adeşenli Laz, annesi Denizlili..
Bende Samsun’da büyüdüm, fakat Arhavili Laz olduğumu asla gizlemedim.
Belli ki Aksu, pek de Ak bir su samimiyetinde değil..…

Sezen’i, Halkoylamasında izledim. Yaptığından emin olduğunu belli etmek için kendini zorluyordu gibi geldi bana. Dahası; yüzünde, adeta pişmanlıkla harmanlanmış ürkek bir maske vardı ..
Düne dek, Sezen Aksu’yu ahlaki boyutta karalayanlar ve asla o’na konser verdirmeyenler, bugün çıkmışlar, Büyükşehirlerin caddelerine adını vermeye hazırlanıyorlar..
“Pes doğrusu” demiyorum, çünkü bu ikili standartlarınıza asla pes demeyeceğiz..
Fakat sana Pes doğrusu hemşerim Sezen..
Bu kadar solsuz olduğunu düşünmüyordum..

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet

13 Eylül 2010 Pazartesi

EVET VE HAYIR

Halkoylamasıyla halk fazla oyuna getirilemedi..

Evet; %58, Hayır; %42

Her ne kadar; Prof. Mustafa Erdoğan; Bu benim için yetersiz anlamına gelen, “Daha fazla olmalıydı” dese de, benim için biraz fazla, çünkü yazılarıma sansür koymama karşın 51 hayır bekliyordum..
Bu iktidar için başarı mı? Asla?
Karşıtlara darbe mi? Asla!
Eğer M. Erdoğan’ın istediği gibi % 80’lerde olsa, o zaman, bu oran R. Erdoğan’ın karşıtları perişan ettiğinin göstergesi olurdu..
Bu olguya en çok; CHP’den dışlanıp intikam için evet diyenler sevindi; en az da AKP..Bakmayın AKP’nin sevinmeleri oynamasına, yürekleri kan ağlıyor..

% 58 oranı genel seçimler için eksi yönde göreceliğin rakamıdır. Çünkü Evet diyenlerin, kesinlilikle hatırı sayılır oranda genel seçimlerde AKP’ye oy vermeyeceklerdir.

Bu nedenle, kimlerin evet dediğini ve duyarsızları sıralayarak, genel seçim olasılığını belirlemeye çalışalım:

AKP’nin, nakdi ve ayni yardımlarla oluşmuş her an değişebilir sanal tabanı.
% 10 seviyesine dayanmış Saadet Partisi tabanı..
İstemeye-istemeye evet diyen, değişebilir Muhafazakâr ve Liberaller.
AKP’nin, sanal yeni Muhafazakâr ideolojisine gerçekten inananlar, fakat öyle olmadığını gördüğünde değişme olasılığı yüksek kesim.
AKP’nin gizdeki gerçek ideolojisine inananlar.
AKP’nin siyasal İslami yaklaşımına, ekonomik ve siyasi rant için benimsiyor gözükenler..
Recep beyin karizmasıyla bütün AKP duruşunu sevenler..
Bu Anayasa değişikliğinin gerçekten demokrasi getireceğine inanan siyasetten soyut kimlikler..
Güçlüden yana, düşüncelerini değiştiren(çünkü bu grup DSP-MHP ortaklığında, MHP’nin yükselişinde, AKP için söylediklerini MHP için söylüyorlardı) sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı sol eskilerin etkilediği gruplar..

CHP’de yerini kaybedenlerin etkilediği kesim..
Deniz Baykal’a yapılan haksızlık karşısında, partinin edilgen duruş sergilediğine inanalar.
CHP’de politika şansı yakalayamayan aydınların özeleştirisinden etkilenenler.
Baskıdan korkan, hormonlu ve renkli yazılı- görsel basının yönlendirdiği kitleler..
Hala 12 Eylül 1980 travmasını atlatamayan ve darbecilerin yargılanmasını umutla bekleyenler(ki bunların içinde bildiğim CHP üyeleri bile var).
Anlamsız bir şekilde, Önder Sav’a tepki duyanlar..
Dinlenceden dönmeyerek oy kullanmayanlar.
Boykot olgusuyla, halka oy kullandırmayarak, AKP’nin o yöredeki oylarını öne çıkaranlar ve az da olsa Hayır oylarının önüne geçenler.
Düşünün Diyarbakır da, katılım % 30, bu katılımında, ordu katkılarıyla ancak %94’ü evet diyor. Ve bu AKP için zafer oluyor(Benim bildiğim zafer, karşındaki düşmanı yenerek elde edilir. Ortada düşman mı var?!)
Bir de boykotçuların hayır verdiğin varsayalım, Güneydoğu’da değil, ülke genelinde hayırlı süreçler başlardı..
Sandığa gitmeyerek oy kullanmayan %25 kitle.
Ekonomik rant adına, kerhen evet diyen, sanatçı ve sporcuların etkilediği kitle..
Tüm bunlar, % 58’in yaratıcılardır ve bu yaratıcıların, genel seçimlerde AKP’yi yeniden yaratacaklarına inanmıyorum..

Bir diğer olgu da, halkın ortak sevinci, uluslararası spor olgusunu, siyasi ranta dönüştürmeleri. Örneğin Ulusal Futbol ve Basketbol maçları.
Özellikle ülkemizde yapılan ve dünya ikincisi olan Basketbol Ulusal takımımızın maçlarındaki, Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel’in duruşu. Ve ülkenin zirvesindeki üç ismin, ABD ile yapılan final maçında yerini alması.
Şu yapılamaz mıydı? Çağır muhalefet liderlerini, hatta tüm parti liderlerini, ulusal birliktelik adına beraber birlikte izleyin..Hayır! Bu başarı onların, kimseyle paylaşmazlar. Ne oldu, tüm izleyiciler yuh çekti..Görüldü ki 10 binlerce izleyicinin tümü Hayırcı..İyi de bu 58’i nerden geldi?
Her ulusal değeri siyasi ve ekonomik ranta dönüştürmek ilke olmuş adeta. En somutu da Turgay Demirel’in; halkoylamasını işaret ederek; “İnşallah Başbakanımız, 12 Eylül’de çifte zafer yaşarız..”demesi..Yaşadın; “Yuuuuuh!!!!” ve ifade özgürlüğünü getirdiği savlanan Anayasa değişikliğinin 4 saat sonrası, tepki gösterenlere tutuklamalar..
Bence AKP üçlük atamadı, kendisine haksız olarak verilen iki serbest atıştan birini sayıya çevirebildi..

Eğer bir ülkede, evrensel demokrasinin teme koşulu olan,‘yargının siyasal iktidar üzerindeki denetimi kaldırılıyor ve güçler ayrılığı yok ediliyorsa, orda artıdemokrasi değil antidemokrasi süreci başlamış demektir.
Hala anlamadınsa söyleyeyim; 12 Eylül Anayasası’nı kaldırıyorum, darbecileri temizliyorum, darbecilerin arka bahçesi yargıyı yapılandıracağım, diyeceksin, fakat 12 Eylül Anayasası’nın en belirgin yaptırımı olan, Adalet Bakanı’nın başkanlığı ve müsteşarın üyeliğini kaldırmayarak HSYK’yi yürütmenin etki alanına sokacaksın…Nerede, evrensel bağlamdaki bağımsız ve tarafsız yargı. Hani yargıyı partilerin arka bahçesi olmaktan çıkaracaktın?
“Ordu siyasetin merkezinden alacağız”, diye bar-bar bağıracaksın,ama 12 Mart-12 Eylül mantığını kurumsallaştırma adına YAŞ kararlarını yönlendireceksin ve ardından taşımalı siyasetini güçlendirme için askere seçim sandıklarını taşıtacaksın. Askerin siyasete karışması olmadı değil, fakat, siyasi sandık taşıma kadar olmamıştı. 2002’deki Diyarbakır Bölge Müdürlüğüm esnasında, genel seçimler için benden Köy Hizmetleri araçları istendi ve onlar taşıdı sandıkları, şimdi neden askeri helikopterler görevlendirildi?
Gel de düşünme; sandık taşıma öncesi ve sonrası için bir şeyler mi kurgulandı acaba?
Biz 12 Eylül 1980 yaşayanların, % 80’imiz Kenan Evren’i yargılarız umuduyla evet oyu verdik. Ve, halk oylaması sonrası zaman kaybetmeksizin, yargılamak için adliye’ye koştuk. Göreceğiz, Kenan Evren’e şükredenlerin Netekim’i yargılayıp yargılamayacağını..
Pişmanlık için, Çoook geç…
İran’da da Şahı yıkmak için Humeyni ile hareket edenler ilk idam sehpasına taşınanlardı..Çoooook geç…
Yine anlamadınsa, sana davul zurna getirmeme gerek yok, çünkü anlamanda o da az gelecek..

Ne oluyor? Başkanlık sistemi iletileri, okyanus ötesi iletiler..Askeri darbeyi, sivil darbeye mi uyarlıyoruz?...
Başbakanın ve ülkemin son bir şansı var; o da karşıtlarıyla barışıp, uzlaşı içinde Anayasa hazırlamaları, aksı taktirde kendini de kentini perişan eder, çünkü bu halk bu kadar duyarsız değil, beklenmedik anda sandığın içini değiştirebilir....

25 maddelik anayasa değişiklik paketini tümden eleştirmek haksızlık olur. Elbette ki, her yanlışın içinde var olan doğular gibi, Anayasa değişikliğinin içinde de doğrular var.

Örneğin;
Yurtdışına çıkış yasağının hakim kararıyla sınırlanması..Çocuk haklarının dikkate alınması.. Siyasi amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılabilecek olması gibi.

Her yanlışın içindeki yanlışlar gibi, Anayasa değişikliği Paket de pek pak et değil, yanı yanlışları var..
Örneğin;
Kadına pozitif ayrımcılık getiriliyormuş. Yani Üstünlüğü olmayan, haksızlığa uğramış(Fr. Dezavantajlı) kadınlara fazladan hak verilecekmiş.
Ne dersiniz; kadınlar otobüslerde hırpalanıyor diyerek, erkekler ve kadınlar otobüsü dönemi başlar mı?
Anayasanın “eşitlik” başlıklı 2. maddesine, “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı yorumlanamaz” hükmü, Anadolu kadının kutsal başörtüsünü siyasi ranta dönüştüren türbanın önünün açmasın..
YAŞ’a yargı yolunun açılması; irticanın yolu olmasın?
Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapılabilmesi, kara çalma, suç yükleme(Arapçası, Muhbirlik) dönemini başlatarak, yargının kimyasını bozacak süreci işletmesin..
Çalışanlar, aynı anda birden fazla sendikaya üye olabilecek olması, karşıt sendikacığının belini kırmaya yönelik olmasın..
Yargı yetkisi, yerindelik denetimi şeklinde kullanılamayacak. Bu hükümle; ‘ Danıştay’ın yerindelik denetimi ile iptal ettiği özelleştirme ihalelerinin önünü açmak olmasın’ değil resmen önünü açmaktır.
Diğer olumsuzluklar, herkes gibi ben de önceki yazılarımda işlemiştim, gerek yok. Anlayan sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az..

Sayın Kılıçdaroğlu’nun oy kullanamaması, büyük bir talihsiz..Bu bir ince elenip, sık dokunmuş kurgu ötesi komplodur..
Eğer CHP’nin son genel kurultayında; partiye, salt kendini taşımayan, proje ve program taşıma yeterliliğindeki kimliklere ağırlıklı öncelik verilseydi bu olgu yaşanmazdı…Cebi ve beyni proje dolu sayın Murat Karayalçın bile parti meclisine giremedi.
Yaşanalar nedeniyle;İnanın partide benim bile aktif bir görevim olsa bu olgunun önünü alırdım demek zorundayım..
Kılıçdaroğlu başarılıdır ve de verdiği güven, CHP oylarını kesin % 35’lere taşımıştır. Sakın bana; “muhalefet’in toplam oyu % 40, diğerleri ancak % 5 mı oy aldı? Deme ve AKP’nin aldığı 58’in kendisine ait olmadığın lütfen aklına getir..
13 Eylül sabahı, yazılarımızı sonlandıracağımızı mı düşündünüz? Aksine daha da yoğunlaştıracağız, çünkü diyorsunuz ki; “Bu Anayasa ile demokrasi ve özgür düşüme dönemi başlamıştır”..
Ne yanı, söyledikleriniz yalan mı?
“Yok ben bireysel başvuru hakkımı kullanacağım ve senin gibileri için adliyeye koşacağım” diyorsan, hiç çekinme işlet süreci..
Sizden korkan sizin gibi olsun..Bu Anayasa mı bizi korkutacak!?
Kardeşim; Anayasa halk sözleşmesi değil mi? Güzel de, bu sözleşme, halkın yarısı tarafından imzalandı. Böylesi bir sözleşmeyi toplum sözleşmesi kabul etmek olası mı?
Gerçek toplum sözleşmesi, Anayasa seçeneğimi önümüzdeki yazıda gündeme getireceğim..

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

11 Eylül 2010 Cumartesi

HAYIR ÇIKARSA FENA YAPARIM

BAŞBAKAN BİR AĞLIYOR, BİR TEHDİT EDİYOR

Bir çocuğun ensesine vurduğu tokadın izleri hala geçmemişken; Anayasa değişikliği ile, çocuk istismarının önüne geçeceğini söyleyen ve bu nedenle halkoylamasında “Evet” isteyen başbakan ilginç tavırlar sergilemeyi sürdürüyor.

Evet,bir bakıyorsunuz ağlıyor, bir bakıyorsunuz, bağırarak tehdit ediyor, bir bakıyorsunuz; halkın ortak değerleri olan sporcuları ve sanatçıları yanına almış halay çekiyor..
Bence, yaptıkları bir sıkıntının yansımaları olsa gerek..

Şimdi de çıkmış Başbakan; "Hayır çıkarsa kötü olur!" diyor..

“Evet” sendromu, "Hayırlı günler" "Hayırlara vesile" tümcelerini söyletmez oldu..Sürekli tehdit..Ne demek "hayır çıkarsa kötü olur!" Neden her şeyde bir hayır vardır demiyor da, korku imparatorlüğünü körüklüyor..

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

10 Eylül 2010 Cuma

ASKERİ VE SİVİL DARBELERE HAYIR İÇİN HAYIR!

Darbelerin Fotokopisi Muhtıralar Ve Sabrina Ve De Bir Numara:

Öncelikle darbe ve uyarıların(Ar.muhtıraların) tomografisinin çekilmesi gerektiğini düşünenlerdenim.

Ülkemiz üzerinden numara çevirenler, bir numarayı ülkemizde aratıyor, birilerine göre bir numara ABD..O zaman bizim iki numarayı aramamız gerekmiyor mu?

Konuya sevgili Mustafa Mumcu ile başlamak istiyorum.
Sevgili Mustafa Mumca 29/11/2009’da aramızdan ayrıldı. İki ay önce(07/09/2009) “Ben de Ergenekoncuyum” başlıklı yazısında şunları söylüyor: “Gizlim kapaklım yok, ben de Ergenekoncuyum. Silivri'ye kapatmaları zor, zira hiçbir örgüt üyesi değilim. Öyle fotokopi evraklarla filan bir bahane bulup alırlarsa bilemem.

Ama devletim aleyhine hiçbir şey yapmadım, tek kişilik Ergenekoncuyum. Kendi halinde, düşünce bazında...”
Şu yorumu yapmışım: “Ben de 1 numara kim? Diye düşünüyordum; anlamıştım bunda bir numara olduğunu:)) Güzel ve yürekten bir yazı kutlarım..”
Bana şöyle dönmüş: “ Evet, Şevket bey 1 numara benim. Yakında alır götürürler meçhule. Hakkınızı helal edin. Bu salak savcı bu yazıyı bile delil kabul edip beni tutuklarlarsa şaşırmayın!.....”

Onlar alıp götüremediler meçhule, kendi gitti yüreğiyle..
Sevgili Mumcu, seni anmak adına, senin son yorumunla yazımı sürdürmek istiyorum:

“ Evet, 1 numara biziz. Yakında alır götürürler meçhule. Hakkınızı helal edin. Bu salak savcı bozuntuları bu yazıyı bile delil kabul edip bizleri tutuklarlarsa şaşırmayın!.....”

Bizde “ 1 numara”yı arayan numaracı ikinci cumhuriyetçilerin, Cumhuriyetimizi de numaraladıklarını biliyoruz.
Numaracılar, darbe senaryoları bütününde, es geçtikleri gezegenimizdeki “ 1 Numara”ya değineceğim, tuşların aşkına..
Uzun zamandır bu konu da yazmıyordum, nedeni, bıkkınlık yaratması, çünkü hep aynı senaryolar oynandığı için aynı şeyleri tekrarlayarak insanları bıktırmıştım. Bu nedenle farklı belgeler bekledim. Belgenin bana gelişi olası değildi, çünkü ‘Taraf’ değildim. “Düşünmek taraf olmaktır” demelerine karşın, taraflı olamamışım..Olmam da..
Peki belge toplayarak ne yapacaktım? Gizdeki darbeye karşı darbe hazırlığı yapacak değildim ya, yazacaktım elbet! Fakat neyi? Geleneksel darbe korkularını siyasi ranta dönüştürüp, sivil darbelere özlem duyanları..
Bilindiği gibi, o dillerden düşmeyen “28 Şubat” görüngüsü(Fr. Fenomen diyorlar) için ‘balans ayarı” diyorlar: Doğrudur, fakat eksiktir; bu ayar çok partili döneme geçildiği günden beri yapılmaktadır.
Kim tarafından?
28 Temmuz 1914 yılında başlayan ‘Birinci Dünya Savaşından sonra ‘Kürenin efendisi’ olan, sermayenin efendisi ve onun gezegenimizdeki taşeronları tarafından..
Süreç, ABD’nin; Bağlaşık(Ar.İttifak diyorlar) devletler karşıtı Anlaşma(Ar. İtilaf diyorlar) devletlerin yanında yer almasıyla işlemeye başladı..
Birinci dünya savaşında, bizimle birlikte bağlaşık devletler tarafında olan Almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık ve Almanya o gün bu gündür yenilgiyi, yani teslimiyeti yaşıyor. Biz ise ikinci dünya savaşındaki duruşumuz ve de emperyal güçlere karşı verdiğimiz “Kurtuluş Savaşı” ile attığımız tokattan bu yana sürekli balans ayarı ile teslim alınmaya çalışılıyoruz.
Buna kimsenin karşı çıkacağını zannetmiyorum, karşı çıkacakları konu, ABD’nin Almanya’yı teslim aldığını yazmam. Eğer buna itirazı olan var ise, ABD aynen kendisi gibi eyaletlere(16) böldüğü ve federal Parlamenter Cumhuriyet’e dönüştürdüğü Almanya’ya konuşlandırdığı 120 bin Amerikan askerin yanıtını versin bana:.
Bana kimse uydurmaları (Arapça. Maval) okumasın! Almanya dünyanın 3. büyük devi değil ABD’nin Avrupa’daki güçlü karargâhıdır, İsrail’de Ortadoğu’daki karakolu...
Soruyorum:
ll. Dünya Savaşı sonrasında, 1949'da, Almanya Amerika ve Rusya arasında paylaşılmak adına iki devlete bölünmedi mi? Bu iki devlet, 1990 yılında birleştikten bir yıl sonra(25 Aralık 1991) sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği(SSCB) çökmedi mi?
Almanya, Afganistan’daki askeri gücüyle ABD ve Büyük Britanya’dan sonra en çok askeri güç gönderen ülke değil mi? Bırakın Obama öncesi Almanya ve ABD çekişmesini; tümü danışıklı dövüş; bilmiyor mu insanlar Obama seçilmezden önce, Avrupa’da ilk durak olarak Almanya’yı tercih etmesinin gerekçesinin, büyük bir bölümü İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’ya gelen asker ve onların ailelerinden oluşan ABD’liler olduğunu-ki kendisi de itiraf etmiştir-
Almanya ve ABD’nin yakın dost olduklarını ve bu sürecin, Almanya'nın savaş sonrasında tekrar endüstrisinin kurulması için 1948’teki ABD Marshall Planı ile başladığını kim yadsıyabilir?
Amerikan Ordusu’nun II. Dünya Savaşı sonrası kurduğu ve kendi toprakları dışındaki en büyük üssünün Almanya’da olduğunu ve bu üssün ABD’nin Avrupa’daki hava gücü ve aynı zamanda Nato’nun lojistik tesislerinin merkezi olduğunu bilmiyor muyuz?
Almanya'da, Amerika Birleşik Devletleri tarafından konuşlandırılmış nükleer silahlar bulunmuyor mu?

Bugün, bu küresel efendinin ülkemizi de eyaletlere bölmek isteyip istemediğinin yanıtını verebilir misiniz?
Anadolu insanı bugüne kadar buna izin vermedi ve Büyük Önder Atatürk Almanya ile alınan yenilgiyi yengiye dönüştürdü, yani asla teslim olmadı. Bugün aşağılanan, o günün koşulunun zorunlu tek partili döneminde İkinci Dünya Savaşına(1 Eylül 1939)Dün, Amerikan mandası isteyenleri, Ali Kemalleri ve bugünün postmodern mandacı Ali Kemalleri lütfen aklına getir) 1950 sonrası sürekli bizi yenilgiye uğratmanın marchallığı içindeler.


Süreç nasıl işletildi?
İçimizdeki İrlandalılara göre Tek parti yönetimi otoriter ve baskıcı idi. İkinci Dünya Savaşının galibi ABD ve İngiltere de aynı şeyleri düşünmeye başladı. Özellikle İngiltere, çünkü Anadolu insanı ve Atatürk’ten yediği tokadı unutamıyordu İngiltere ve diğer emperyalist güçler. ABD de buna hazırdı, çünkü gezegeni ele geçirmek istiyordu.Bu nedenle ll.Dünya savaşına katıldı.
Önünde ÜÇ tehlike vardı. SSCB, Japonya ve Hitler’in Nazi Almanya’sı..
7 Temmuz 1937’de Çine saldıran ve 9 Eylül 1945’ te durdurabildiği Japonya, ABD’nin ilk hedefiydi…
Aslında SSCB’nin de hedefi Japonya idi, çünkü Hitler’in Nazi Almanya’sı ile 25 Kasım 1936 tarihinde Anti-Komintern Paktı'nı imzalamıştı.
Japonya Büyük Okyanus'ta olası bir Amerikan askeri müdahalesini önlemek amacıyla ABD’nin Pearl Harbor askerî üslerine(7 Aralık 1941) saldırdı. Ve Japonya ABD ve müttefikleriyle bilfiil 8 Aralık 1941’de savaşa başlamış oldu. Japonya’yı durdurmakta zorluk çeken ABD 6 Ağustos 1945’te Hiroşima ve 9 Ağustos 1945’te de Nagazakiye Atam bombası atarak işi bitirdi.
Gezegeni ele geçirmek isteyen bir diğer saldırgan ülke de;Hitler’in Nazi Almanya’sı idi. Bu amacı için dünyanın en büyük enerji kaynağı Kömür madenleri için Polonya’ya saldırmıştı(1 Eylül 1939) ve Japonya ile ortak hareket ediyordu. Aslında SSCB, Alman yayılmacılığına karşı İngiltere ve Fransa ile dayanışma içinde olmak istemiş, fakat bu isteği her seferinde reddedilince 23 Ağustos 1939 günü Hitler’in Nazı Almanya’sı ile saldırmazlık paktı imzalamak zorunda kaldı.Amacı, Nazilere karşı savaş hazırlığı yapmak için vakit kazanmaktı. Stalin(SSCB) saldırmazlık paktı tek taraflı olarak kaldırdı, çünkü o da Hitler gibi yayılmacı politikalarında ısrarlı idi, öyle ki; Türki’den bile toprak istiyordu. Türkiye dışında diğer istekleri yerine geldi(Türkiye’den toprak alamamış, çünkü içimizdeki İrlandalıların tanımladığı tek partili otoriter ve faşizanla suçladıkları liderlerle başarılmıştı). Bu ara İngiliz ve Fransız ve ABD emperyalistleri Nazileri kışkırtıyorlardı SSCB’ye saldırsın diye ve sonunda(1941)Hitler Sovyetlere saldırdı. Ne mi oldu? Ne olacak; Stalin bu sefer müttefiklerin yanında yer aldı. Faşizmin yenilmesinde ll. Dünya Savaşı’nın en ağır bedeli ödeyen güç olarak (24 milyon ölü) müttefiklerin yanında Nazı Almanya’sına karşı kazandığı zafer uluslararası alanda gücünü ve popülaritesini artırdı…

Ve sonunda;

ABD ve SSCB gibi süper güçler ortaya çıktı.Nato ve Doğu Bloğu olmak üzere iki kutuplu güç dengesi oluştu, bu da Soğuk Savaş’ın başlangıcı idi.

Son dünya savaşının iki galibi vardır. SSCB ve ABD..

İşte bunlardan ABD ve İngiltere tarafından dayatılan demokrasi baskıları,yani ABD ve İngiltere’nin ülkemiz için biçtiği güdümlü ve bağımlı demokrasi elbisesini Türkiye’ye giydirmek için başlayan politikalar doğrultusunda..


Ülkemiz insanı uyarılara yabancı değildir.
Kurtuluş savaşı veren , askerle bütünleşmiş Anadolu insanının ömrü, Büyük Önderle birlikte, emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine verdiği uyarılarla doludur

İlk uyarısını 18 Mart 1915’te Çanakkale’de vermiştir..
İkinci uyarısın 19 Mayıs 1919’da Samsun’da..
Üçüncü uyarısını 30 Ağustos 1922’oe Afyon’da..
Dördüncü uyarısını 23 Nisan 1920’ de Ankara’da..
Beşinci uyarısını 29 ekim 1923’te Ankara’da vermiştir..
Altıncı uyarısını, 1959’un Kasım-Aralık aylarında İstanbul’da vermiştir,
Yedinci uyarısını(muhtırasını) 16 Şubat 1969 tarihinde İstanbul Beyazıt meydanında ABD'nin 6. Filo'sunu protesto etmek için 76 gençlik örgütünün toplanması ve faşistlerin kanlı pazara dönüştürdüğü halk uyarısı..

Gün geldi 2000’ler sonrası bu uyarısın tekrarladı, fakat anlayan olmadı:
Örneğin; 14 Nisan 2007’deki Ankara Tandoğan ve 29 Nisan 2007’deki İstanbul-Çağlayan uyarısı…

Fakat, 2000’ler sonrası; emperyalizme vurduğu darbe nedeniyle, emperyalist ve onun yerli işbirlikçileri, Kurtuluş savaşının öncüsü Atatürk ve Anadolu insanından intikam almak adına, Atatürk ilke ve devrimlerine saldırmak için, her koşulda kullandıkları askerin Kemalist duruşunu kırmak için; Demokrasiyi araç olarak kullanarak, sanal darbeler ortamı yaratmanın kurgularına girdiler..


Öncelikle şu darbelerin ve o’nu tamamlayan askeri uyarıların (Ar. Muhtıra diyorlar), doğrusu askerin siyasete karışmasının(Ar. Müdahale) zamandizinine(Fr. Kronoloji diyoruz) bir bakalım:
TSK’nin ilk siyasete karışmasının tarihi 9 Kasım 1938’dir; Atatürk’ün aramazdan ayrılışından bir gün önce..
İlk uyarı(muhtıra) ise 12 Mart 1971 uyarısı(muhtırası) olarak söylense de; ilk uyarının 3 Mayıs 1960’da Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel tarafından Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e verildiği savlanır.
Bilindiği gibi; 1946'da Demokrat Parti (DP) kuruldu. İsmet İnönü’nün de büyük gayretleriyle çok partili demokrasi sürecine geçilmiş ve sonrasında 1950'de otuz yıllık tek parti iktidarının simgesi CHP iktidarı yerini DP iktidarı gelmiş, Adnan Menderes Başbakan, Celal Bayar Cumhurbaşkanı olmuştur..

DP süreci alabildiğine hız kazanır. Emperyaller ve Atatürk karşıtları harekete geçmiştir artık…
Ezan Türkçe okunurken, Arapça okunmaya başlanmış. Kurtuluş savaşının muzaffer ordusunun kumandan kademeleri tek-tek(tıpkı bugünkü siyasal erkin saldırısı gibi) değiştirilmeye başlanarak, emperyal güçlere katkı bağlamında, bizle hiç ilgisi olmayan Kore Savaşına bir tugay asker gönderildi ve de ardından Marshall yardımlarıyla yapay ekonomik kolaylıklar sağlanmaya başlandı. Artık küresel efendilere(ABD ve İngiltere) teslimiyet dönemi başlamıştı. Onların güçlerini pekiştirmeleri için 17 Ekim 1951'de NATO'ya girmenin yanında; küresel efendinin politik, ekonomik, psikolojik ve askerî güçleri bir arada kullanma planları(Fr. Stratejik) doğrultusunda İran, Pakistan ve Türkiye’ye CENTO'yu kurdurttular.
İkinci seçimlerde(1954) de oylarını artıran DP, ülkenin yapay umudu olarak gösterilir oldu. Adeta Halkla bütünleşen izlenimi yaratılarak sosyal, ekonomik ve askeri alanlarda ülkeyi ileri noktalara taşıyor kanaati oluşturulmaya çalışıldı ve ABD Başkanı Eisenhower'in isteğiyle Türkiye İsrail'i tanıyan ilk Müslüman ülke olarak Araplar ve İslam âlemi ile ilişkilerini kopardı(tıpkı 2000’ler sonrası gibi)
İktidar küresel efendilerin güdümündeydi ve onlara bağımlıydı. Halkı oyalamak, onları uyandırmamak için, onların kutsal inançlarını siyasal ranta dönüştürmek için sürekli halkın kutsal inançlarını okşuyordu.
İslam ülkelerinden tamamen uzaklaştırılmıştı.
Tam bu noktada; Orta Doğu Kafkaslardaki soğuk savaş dönemi azalmaya başlamıştı. ABD isteklerini elde etmişti ve artık DP’nin kullanma tarihi bitmek üzere idi ve de ABD, DP ile bağını yavaş-yavaş kesiyordu(Bu döneme ne kadar benziyor değil mi, arkadaşlar).
Beklenmeyen bir şey oldu. Menderes saf değiştirmeye çalışıyordu,yani Rusya’ya yöneliyordu(Ruslarla,İskenderun Demir Çelik Fabrikası anlaşması)
Artık ABD düğmeye basmıştı…
Beklenen oldu. Kasım-Aralık(1959) ayları, CHP'nin de gayretleriyle halk bilhassa öğrencilerle birlikte uyarısın(muhtıra) vererek sokağa indi. İktidar yolsuzlukla, ABD uşağı olmakla ve irtica ile suçlanıyordu(ne kadar benziyor değil mi günümüzde..Onun için Başbakan çıkıp, ideolojisinin nefret ettiği Menderes’i bugünlerde siyasi ranta dönüştürür oldu gibime geliyor).

İşte DP iktidar süreci, çok partili dönemin ‘Darbeye esas’ askerin önemli uyarısını(muhtırası beraberinde getirmiştir Cemal Gürsel’in bu uyarısı15 maddeyi içermektedir.
Bayar’ın istifa etmesi ve Menderes’in cumhurbaşkanı olması,hükümette değişiklikler yapılması, İstanbul ve Ankara Valileri ile emniyet müdürlerinin değiştirilmesi, muhalefet ve basının eylemlerini soruşturan, soruşturma(Ar.tahkikat) komisyonlarının kapatılması, Ankara sıkıyönetim komutanın değiştirilmesi, tutuklu gazetecilerin serbest bırakılması, anti demokratik yasaların tasfiye edilmesi, vatandaşlara eşit davranılması, din istismarının terk edilmesi, maddeleridir..3 Mayıs günü emekliye ayrılan C.Gürsel, halkın,öğrencilerin üzerine askeri birliklerin sevk edilmesini ve Polisin profesörlere karşı kullandığı şiddete şiddetle karşı idi..
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleşmiş halk ve asker dayanışmasındaki ulusal devrim, 27 Mayıs 1960’da yaşama geçti..
Ulusal devrim klasik askeri emir komuta zinciri içinde yapılmamıştır; bazı düşük rütbeli subayın planları ile icra edilmiştir.
Gerekçe; Demokrat Parti’nin ülkeyi gitgide bir baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürmesi idi..Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere birçok DP’liyi tutuklandı.Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun, emekli olduktan sonra DP'den milletvekili seçilen eski Genelkurmay başkanı Mehmet Nuri Yamut ve eski bazı komutanlar da tutuklananlar arasındaydı.
Her ne kadar, demokratik haklar bütünündeki ulusal başkaldırı olarak görülse de, işletilen süreçte antidemokratik insan hakları karşıtlığıyla beslenen kimlikler yüklenir oldu, gizemli işbirlikçiler ve de ABD tarafından. Ve böylelikle; Celal Bayar yaş haddinden kurtuldu ancak 1961’de Yassı ada mahkemeleri kararıyla Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu idam edildiler.
Birilerine göre; Atatürk’ün 1923'den itibaren devlete ve bürokraside oluşturduğu statükocu temeller on yıllık DP iktidarıyla fazlaca hırpalanmıştı, dahası batı değerleri ile oynanmasına izin verilmemişti. Amaç; ABD ve İngiltere güdümünden yavaş-yavaş uzaklaşıp halkın iktidarı olmak isteyen DP yıkılmıştı. Ve böylelikle devlet’te yer bulmaya çalışan Anadolu insanının önü kesilmişti..
İyi de bu halk iktidarı; muhalefeti ve basını soruşturan komisyonlar aracılığıyla mı kuruluyordu.
Ne diyor Söner Yalçın 5 Eylül 2010 yazısının bir yerinde? “- Her türlü yayını yasaklamak, yayın organlarının basım ve dağıtımını durdurmak ve kendilerince gerekli her belgeye el koymak bu tahkikat komisyonunun görevleri arasındaydı. (Belge aradığı her kurumu, her evi izinsiz basma yetkisi vardı.)
- Meclis görüşmeleri ya da önergeler sadece Resmi Gazete’de yayınlanabilecekti.
- Hükümet bütün iletişim araçlarından istediği gibi yararlanabilecekti.
Anlaşılacağı üzere komisyon, TBMM’den ve mahkemelerden daha güçlüydü; savcı ve hâkimlerin bütün yetkisini elinde tutuyordu…”
AKP için bugünlerde satır aralarında söylenenlere ne kadar benziyor değil mi? Özellikle ‘devlette yer bulan Anadolu insanı’. Soruyorum, “Devlette yer bulan Anadolu insanı mı, yoksa siyasal İslam’ın tabanı mı?”
Halkoylamasında ‘Hayır!’ çıksın, bu vaveylayı daha da yükseltecekler, dün ABD tarafından iktidara getirilenler, ABD tarafından götürüldük diyerek mağdurları ve mazlumları oynayacaklar...
Doğrudur; DP döneminde başlatılan katkılar sürdürülmüştür. Örneğin; Amerikan barış gönüllülerinin etkinliği, okullarda Amerikan süttozu, tereyağı ve bisküvi ikram edilmesi-Ki o hiç sevmediğim ABD peynirini pencereden atar, içmesini hiç sevmediğim süttozu sütü kazanın içine, arkadaşımın soğukkuyu ayakkabısını atmıştım, mart 1960’da-
İşin çelişkili en büyük yanı; Menderes hükümetinin "memleketi Amerika'ya satmak" la suçlanarak 1960 harekatı yapılması ve sonrasında bu hareketi yapanların ABD’ci olarak suçlanması. Bu da ülkemize özgü bir siyaset olsa gerek..
Doğrudur;
Ordu'yu politikanın merkezine oturtulması(Bana göre sonrası darbelerde bu süreç yaşandı. O süreçlere ses çıkarmayanlar, bugünlerde, 1960 devrimini yerden-yere vuruyorlar Ali Kemalcıklar-.
1961 Anayasası gereğince oluşturulan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ise ordunun sivil hükümetler ve meclis üzerinde sürekli denetim kurmasını sağlayan bir mekanizma ve On yılda bir müdahalelere zemin hazırlayarak "askeri vesayet" geleneği oluşturulması.
Tüm bunlar bahane edilerek sivil faşizmin temellerini oluşturmanın yanlışlığını algılayamamak, sizce yanlışların en büyüğü değil midir?
Özellikle bugünlerde, bir zamanlar “Amerikan uşaklığıyla” suçladıkları Menderes ve Özal için “Babamız” diye dolananlara mı bu hal inanacak ve faşist anayasaya evet diyecekler.

H1960 devrimi daha sonraki yıllarda meydana gelen askeri darbelerden farkı TSK emir komuta zinciri içinde yapılmamış olması şeklinde yorumlayanlar, nedense bunun, halkın ve öğrencilerin desteğindeki ulusal devrim hareketi olduğunu halka kesinlikle anlatmalı.

Şu bir gerçek ki ABD’nin bunda da dahli vardır. Nedene kısaca yukarıda değindim..
Fakat 27 Mayıs 1960’i iyi anlamak için, kesinlikle ondan sonra gelişen darbeler ve muhtıralar sürecini işlemek gerekir:

Sonrası süreç nasıl geliştiğine bir bakalım;
Kanlı Pazar, 16 Şubat 1969 tarihinde İstanbul Beyazıt meydanında ABD'nin 6. Filo'sunu protesto etmek için 76 gençlik örgütünün toplandığı sırada meydana gelen olaylardır…Gösteri yapılmadan önceki günlerde Komünizmle Mücadele Derneği uyarılarda bulunarak halkı tepkiye çağırdı. O gün, diğer bir grup da Beyazıt meydanında taşlı sopalı beklemeye koyuldular. İki grup meydanda karşılaştı. Olaylar sırasında Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı gençler bıçaklanarak öldü.
12 Mart Muhtırası: 12 Mart 1971 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri komutanı Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri komutanı Muhsin Batur'un imzasıyla Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a bir muhtıra vererek hükümetinin istifasını zorlandığı askeri müdahaledir.

Cemal Gürsel'in ani ölümü(1965) sonrası Cumhurbaşkanlığı'na Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay geldi. Sunay'ın yerine 16 Mart 1969'da Memduh Tağmaç getirildi…
İnönü’nün öncülüğünde DP’lilerin siyasi hakları iade edildi(14 Mayıs 1969). Ordu karşı idi ve darbeye hazırlanıyordu.
Tüm bunları Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın belgelerinde; 19 Mayıs 1969 akşamı Ankara'daki Merkezi Haber alma Örgütü'ndeki bir CIA görevlisinin Washington'a gönderdiği mesajda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin müdahaleye 16 Mayıs günü karar verdiği söyleniyordu. Bu gelişmeleri sezinleyen İsmet Paşa 20 Mayıs'ta Cevdet Sunay’ı mektupla uyarmasına karşın yanıt alamıyor..
Sonra genel seçime gidildi. Süleyman Demirel önderliğinde Adalet Partisi, 1969 Türkiye Cumhuriyeti Milletvekili Genel Seçimleri'nde tek başına iktidar oldu. Bayar ve arkadaşlarının 27 Mayıs darbesiyle kaybettikleri siyasi hakları 1970'lerin ortalarına kadar da iade edilmedi.
Bu seçime göre Adalet Partisi aldığı %46.55'lik oyla meclise 256 milletvekili gönderip iktidar partisi, Süleyman Demirel ise başbakan olmuştur.[4] Cumhuriyet Halk Partisi ise meclise gönderdiği 143 milletvekiliyle ana muhalefet partisi olmuştur.
1970'te, çalışma yaşamını ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen 274 sayılı İş Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası'nda değişiklik yapan tasarı, 11 Haziran 1970'te cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın onaylamasıyla yürürlüğe girdi.
Kanunlaşan tasarı esas olarak Türk-İş'ten DİSK'e işçi akışını önlemeyi amaçlamaktaydı. DİSK ve bağlı sendikalar yeni yasaya tepki gösterdiler. Türkiye İşçi Partisi ise söz konusu yasa değişikliklerini Anayasa Mahkemesi'ne götüreceğini açıkladı ve iptal davası açtı.
DİSK'li sendikacıların ve yöneticilerin tepkileri, 15 Haziran 1970 sabahı, İstanbul'un belli başlı merkezlerine doğru yürüyüşe geçmeleriyle yeni bir evreye girdi.
Gösterilere pek çok fabrikadan 75.000 dolaylarında işçi katıldı. Olayların birinci günü akşamı Bakanlar Kurulu 60 günlük bir sıkıyönetim ilan etti. DİSK ve bağlı sendikaların yöneticilerinin pek çoğu sıkıyönetim mahkemelerince tutuklandılar ve yargılandılar. Kadıköy'de meydana gelen olaylarda 2 işçi, 1 polis ve 1 esnaf yaşamını yitirdi.[ 16 Haziran'da Ankara, Adana, Bursa ve İzmir'de de küçük çaplı olaylar yaşandı.
Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından emir-komuta zinciri içerisinde 12 Mart muhtırası verilmemiş olsaydı, TSK içinde kurulmuş olan ve başında Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun bulunduğu gizli askeri cunta fiilen 9 Mart 1971 tarihinde darbe yapacaktı.[ Cunta içine sızmış ve önemli görevler üstlenmiş olan Mahir Kaynak vasıtası ile darbenin önüne geçildi.


12 Mart 1971 darbesine giden süreçte Doğan Avcıoğlu'nun çıkardığı Devrim gazetesi etrafında toplanan ve içlerinde 27 Mayıs Darbesini yapan Millî Birlik Komitesi'nin gerçek lideri.Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun da bulunduğu "Milli Demokratik Devrimciler", o dönemin siyasi partilerinin demokrasi anlayışının bir oyalamaca olduğunu ileri sürerek ulusçu-devrimci yöntem olarak ifade edilen ilkeler doğrultusunda muhalefeti savunuyorlardı. Devrim gazetesinin genel yayın yönetmeni Hasan Cemal çok sonraları anılarını anlattığı Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim adlı kitabında o zamanki amaçlarının "ulusalcı" subayları ikna ederek onlarla birlikte bir "Milli Demokratik Devrim" darbesi yapmak olduğunu yazdı( Sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılığı yapan Hasan. C’nin şimdiki duruşu size hiç düşündürücü gelmiyor mu?).
Nitekim 9 Mart 1971 tarihinde planlanan darbe, içlerinde Mahir Kaynak ve Mehmet Eymür'ün durumu Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve 1. Ordu Komutanı Faik Türün'e haber vermesiyle akamete uğratıldı.
Ve 12 Mart 1971 uyarısı-ki bana göre darbedir- yaşanır oldu ve Üç fidan darağacına gönderildi. Menderes’i enterne eden mantık ABD’nin bir oyunuydu bu, gelenekçi(muhafazakar) halkın gönlünü almak için, Deniz Gezmiş, Haseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamıyla Menderes’in intikamı alınıyor imajı yaratılır oldu.

Gerekçe; "Parlamento ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve yaptıklarıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk'ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasasının öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür."'
Muhtıranın üzerine başbakan Süleyman Demirel istifa etti Kocaeli bağımsız milletvekili Nihat Erim başbakanlığında bir hükümet kuruldu ve 1973 seçimlerine kadar Türkiye'de yarı askeri bir rejim hüküm sürdü.

Olguyu tüm detayıyla ele alalım:

12 Mart Darbesi:
Dünyayı sarsan Öğrenci hareketleri hareketi ülkemizi de etkilemişti.
Ankara Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi'nden başlayan hareket ülkemiz genelindeki üniversitelere de yayılır. Bu bir siyasal harekettir ve gençliğin artıdemokrasi duyarlılığıdır..
Polis saldırıları başlamıştı, çünkü anti-Amerikancı ve anti-emperyalist söylemlerden içteki işbirlikçiler rahatsız olmuştu. Bu rahatsızlıkların faşist kitleyi harekete geçirerek gösterdiler.
6. Filo'ya karşı protesto mitingleri ve yürüyüşleri yapılır. Polisle çatışan sol görüşlü gençler askerle karşılaşınca "ordu-gençlik elele" sloganları atarlar.
İşbirlikçiler; gösterilerin arkasında İnönü olduğunu savlanarak olguyu 27 Mayıs öncesindeki hareketlerle özdeşleştirirler.

Emperyal yağdanlıklara göre; aşırı solcular, 27 Mayıs'ta yarım kalan, "Milli Demokratik Devrim" idealini gerçekleştirmek için hareket geçmişlerdir. Bu hareketi kırmak için, "9 Martçılar" olarak bilinen sol eğilimli subay grubunun Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nda toplantı yaptıkları haberini yayarlar ve ardından asker içindeki sağcı kesim 12 Mart 1971 Müdahalesini gerçekleştirir(Bugün ordu siyasi merkeze oturdu diyenler, siyasi merkezin yandaşları bu askerler için zerre kadar laf etmezler. Onlar için ideolojilerine karşı duran ve laik demokratik Cumhuriyet’i savunan askerler faşisttir ve siyasete müdahaleye koşullanmışlardır.)
Çelişkiye bakar mısın; 12 Mart Muhtırasının aşırı solcu gençlere yapıldığını savlayanlar, utanmadan 180 derece dönüş yaparak, adeta faşist cunta ile işbirliği içinde değilmiş izlenimi vermek için, 12 Mart’ın; Süleyman Demirel’e, yani halkın büyük desteğiyle önemli başarılı icraatlar yapan AP hükümetine yapıldığını söyleyebilmektedirler. Çünkü Türkiye'nin huzurlu, müreffeh, güçlü bir devlet ve ülke olarak yaşamaya hakkı yokmuş(bugünkü söylemlere ne kadar benziyor. Benzer çünkü, o gün bunları söyleyen kimlikler, bugün Ergenekon kurgulayıcısı AKP için aynı şeyleri söyleyenler.)
Adalet Partisi (AP) yönetimine karşı yapıldığı söylenen 12 Mart’ın gerekçesi; ekonomik ve siyasi krizmiş. O zaman, Menderes olayında olduğu gibi bu sürecin arkasında da ABD ve CIA oluyor. Demek ki ABD sosyalist, fakat bizim haberimiz olmamış..
İşin ilginç yanı; 12 Mart’ı yapanların gerekçesi de, Milli Nizam Partisi’nin ve lideri Necmettin Erbakan’ın irticai hareketleriymiş(El insaf, 60 öyle, 12 mart öyle, 12 eylül öyle ve 28 şubat öyle ama irticanın bir türlü önü alınmadı)..

Öylesi bir dümdüz mantıkla yaklaşılıyor ki, çıldırmamak olası değil; siyasilerin çok güçlü geldiği dönemlerde, devleti ve Cumhuriyeti biz kurduk gerekçesiyle ordu iktidara el koyuyormuş. Ne rastlantıdır ki, her darbe ve uyarı sonrası izin sağ partiler iktidar olmaktadır. Bir düz mantık da benden; o halde bu darbeleri ABD-CIA ile birlikte sağcılar kurgulamaktadır. Öyle ki; Türkiye'nin İslam ülkeleriyle yakınlaşması, U-2 casus uçaklarına izin verilmemesi haşhaş ekiminin yasaklanması vs, Bunların çoğu kesintili CHP iktidarları döneminde olmadı mı?...Özellikle haşhaş ekim yasağı zaten ABD’nin isteği idi ve bu isteği sağ iktidar yerine getirmişti. Bunun operasyon gerekçesi haşhaş ekiminin serbest bırakılmasıdır, ki bunu da Ecevit hükümeti yapmıştır ve 12 Eylül darbesinin gerekçesi olabilir, 12 Mart’ın değil..

14 Ekim 1973 tarihinde gerçekleştirilen genel seçimlerde TBMM 15.dönem milletvekilleri seçilmiştir. Bunun sonucunda 185 milletvekiliyle CHP iktidar, Bülent Ecevit'te başbakan olmuştur.

12 Eylül Darbesi:
Ve 12 Eylül Darbesi. Bilmem bu darbeyi anlatmaya gerek var mı? Bu darbenin de Demirel’e yapıldığını, Özellikle kimleri beslediğini,
bu darbenin de irtica tehlikesi nedeniyle yapıldığını, ABD’nin yaptığını sıralamaya gerek var mı?
Darbelerin başat gerekçelerinden biri deTürk-Sovyet ticari ilişkilerinin geliştirilmesinin ABD'yi rahatsız ettiği..İyi de neden Rusya-KGB değil de, her defasında ABD-CIA darbe yapıyor ve her darbe sağın daha da güçlenmesini ortaya çıkarıyor(Sakın banı 12 Mart sonrası Milliyetçi Cephe hükümetlerini es geçerek Ecevit iktidara geldi demeyin…) Burada da düz mantık yürüteceğim; demek ki sol böylesi kurgularda güçlü değil, güçlü olan sağ… söylemiştir.
Bir başka gerekçe de, 12 Eylül öncesinde "ABD Türkiye'nin İran'a dönebileceği korkusu imiş.. İyi de aynı ABD çiftliğinde bir cemaat liderini neden besliyor ve de bugünün siyasal İslam’ını neden destekliyor?..

28 Şubat Müdahalesi ve E-Muhtıra
Köşe dönücü iş bitirici Özal dönemi için o birileri diyor ki; 12 Eylül’ün türettiği 1983' ten sonraki Özal'lı yıllar Türkiye'nin kazanılmış zaman dilimi olarak büyük reformlara sürecidir. Devamında çekinmeden. Dahası halkı keriz yerine koyarak; 1980'lerden itibaren ABD'nin İslami hareketlere karşı duruş sergilemeye başlamış ve özellikle 1990'da Sovyet bloğunun çökmesiyle NATO'nun değişen kavramı(Fr. Konsepti) önem kazanarak,
İslam medeniyetini ve coğrafyasını hedef almak için "Radikal İslam" veya "İslam fundamentalizmi" kavramlarını gündeme taşıdığını söylemektedirler.
Bu yaklaşım siyaset ve sosyal bilime aykırı yaklaşımlardır. Çünkü, ABD ve NATO madem böylesi bir yaklaşım içinde, neden F.Gülen’e sahip çıkmakta ve de siyasal İslam’ın iktidarı için kolaylıklar sağlamaktadır. Evet, doğru ve anlamlıdır; Carter'in Ulusal güvenlik danışmanı Zbigniev Bizezinski'nin 30 Haziran 1986 tarihli U.S. New and Report dergisinde yayınlanan anılarında yer alan "İslam dostlarımızda bastırılmalı, düşmanlarımız da teşvik edilmeli". Hatta Fransa Savunma Bakanı François Leotard(29 Eylül 1994) "NATO'nun kendisini İslamcı fundamentalizmden gelen tehdide göre yönlendirmesi gerekir". Sonrasında; NATO Genel Sekreteri Willy Claes: "Köktendincilik Komünizmden daha tehlikelidir….. lütfen bu tehlikeyi küçümsemeyin..." Bu sözleri yerine getirmek için, İslamiyet’in bir kanadı kullanılarak(ki büyük çelişkidir) BOH(Büyük Orta Doğu Harekatı-Projesi) bütününde ülkemizde Ilımlı İslam Süreci başlatılmıştı. Öyle bir süreç ki; Iran kadını bize koşarken, bizim kadınlarımız radikal İslamcı Iran’a koşturularak..
Yaklaşıma bak. Dahası olayı nasıl saptırıyorlar ABD ile yatıp kalkanlar. Neymiş efendim;
"irtica komünizmden daha tehlikeli" sözünün Türkiye'de gündeme oturması sonrası ABD-CIA ve 28 Şubat 1997’de Sincan’da tankları yürütmüştür. amentüsüne dönüşmesi manidar değil midir?
Hadi diyelim; Nato kavramını(konseptini) değiştirince Türkiye buna hızla uyum gösterdi ve MGK toplantılarında, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde değişikliğe gidilerek "irticanın bölücü tehditten daha öncelikli tehlike" olarak ilan edilmesi(yanlış mı?) ve Refahyol hükümeti yıkıldı..
İyi de onun yerine gelen AKP, yıktıklarıyla yıkılan Refahyolu’nu aratmıyor mu? Aratmıyor ise, bilmediğimiz bir gizemli teslimiyet var..
NATO ve ABD öteden beri kavramı(konsepti) siyasal İslamı beslemek değil mi idi?..Sanki hiç vazgeçti de..Bugün daha fazlasıyla besliyor..
Fehmi Koru 25/08/2000) 28 Şubat'ı "en ince ayrıntılarına kadar düşünülmüş dış destekli bir devlet projesi" diyor; Peki, 2000’ler sonrası, iki günde kurulup, üçüncü gün iktidara taşınan AKP süreci neyin projesi. Dürüst isen ver bunun yanıtını..
MGK toplantısında Batı Çalışma Grubu (BÇG-28 02/1997)'nun 1995 yılından bu yana üzerinde çalışarak hazırladığı post-modern darbe bildirisi ve kararlarını Rafahyol Hükümeti (Erbakan-Çiller)'ne sundular. Doğrudur.. Zamanın Genelkurmay II. Başkanı Çevik: "Arkadaşlar Türkiye tarihi bir dönem yaşamıştır. İlk defa TSK öncülüğünde sivil toplumun örgütleri ve halkın desteğiyle ülkeyi laiklikten uzaklaştırmak isteyen güçler engellenmiştir. Bu silah kullanılmadan rejimin özgücü ve sivil inisiyatifle yapılan post-modern bir darbedir." Dediği de doğrudur.
Peki soruyorum bu Çevik Bir Paşa, şimdi nerede görevli? AKP yandaşı bir oluşumun yönetiminde kim çalışıyor..
Dedim ya, halkı keriz yerine koymak buna derler..Ordu siyasetin merkezine konuşlandı, askeri Koruma(Ar.vesayet ), asker sivil siyasete karışmamalı..Asker bu nedenle uyarılmalı, kulağı çekilmeli..Tüm bunlar masal.. Asker’in 1960 ve 28 Şubat mantığının, dahası halka ve sola yakın, Laik Demokratik Cumhuriyetçi duruşu değiştirilerek 12 Mart ve 12 Eylül mantığına dönüştürmektir, temel amaç. Daha doğrusu askeri bekçi Murtaza’ya dönüştürmekte....
Ilımlı İslamcı teorisyenlerin şu değerlendirmesi size de ilginç gelecektir: Cumhurbaşkanı Demirel defalarca darbe ve muhtıralar yaşamasına karşın 28 Şubat darbecilerinin yanında saf tutacak, adeta 28 Şubat rejimin sivil baş aktörü olacaktı.Sizler değil miydiniz o Demirel’in kucağında büyüyen. Ne oldu da Baba diye peşinden koştuğunuz Demirel sizin için bu kadar değişti..
Kesinlikle inanıyorum; klasik, modern darbelerden sonra post-modern bir darbe sürecinin yaşandığına. Siyasal erkin başlattığı sanal Ergenekon süreci böylesi bir süreçte sivil faşizme giden yoldur..Artıdemokrasiyi değil antidemokrasiyi kurumsallaştırma sürecidir, 2000’ler sonrası..


Olguları saptırmak resmen ilkeleri olmuş. Öyle olmasa bunları söylerler miydi:
28 Şubat ülkeyi laiklik adına irtica'dan koruyacağım derken her türlü entrika, batık bankalar, yolsuzluklar, şaibeli özelleştirmeler, başını almış gitmişti. Ülkenin 60 milyar doları bu süreçte buharlaştırılmıştı. Başörtüsünün üniversitedeki yasağı imam hatip okullarının İnançlı insanın fişlenmesi ve işinden, gücünden, istikbalinden mağduriyeti cinayetler 28 Şubat'ın çirkin yüzünün hemen akla gelen resimleridir.

İnsanda biraz insaf olur, utanmayı bırak..28 Şubat sonrası kim iktidar oldu? Ülke bu süreçten sonra tüm ulusal değerleriyle kim tarafından satıldı. Her şeyi özel-leştiren mantık neden TOKİ’yi özelleştirmedi? Kimin çocukları kimler tarafından okutuluyor? Kimlerin çocukları siyasal erki arkasına alarak köşe oldu? 28 Şubatın Generallerinin bazıları nerede çalışıyor? Ülkeyi kim 400 milyar dolar batağına sürükledi? Devlet memuru iktidar mensupları havuzlu villalarda nasıl oturabiliyor?
Analarımızın kutsal başörtüsünü modernize ediyorum diyerek daha da karartan kimler? Kadınlarımızın ve kızlarımızın başına çaput sıkarak kutsal Anadolu insanının kutsal başörtüsünü kimler siyasi ranta dönüştürdü? Parti militanlarını devlet kurumlarına dolduran ve bunları inançlı insanlar diye yutturan, gerçek inançlıları perişan eden kim? KPSS sınavları rezaleti kimlerin işi? 12 Eylül darbecilerini ayıplıyoruz, hayır duası etmiyoruz diyen mantığın, karanlığın gülen yüzü tarafından sürekli hayırlarla yad edildiğini nasıl unutursunuz?
İttihatçı ve Jön-Türk darbelerle Balkanlar ve Osmanlı imparatorluğu kaybedildi diyenler, Balkanları ve Osmanlı İmparatorluğunu kurmaya mı çalışıyorlar?(Böylesi bir süreç gerçekleşme sürecine girsin ben de varım).
En önemlisi; “klasik, modern, post-modern darbe dönemleri kapanmıştır. e-muhtıranın da sahibi çıkmamıştır ve sanaldır.” Diyenler, acaba Yaşar Büyük Anıt ve Başbakan’ın Dolmabahçe konuşmasından sonra ortaya çıkan “E-Muhtira(28/04/2007)” nın kimler tarafından verildiğini/kurgulandığını bilmeyecek kadar algısızlar mı? Dolmabahçe’de FB mi tadtışıldı? Mağdurları ve mazlumları oynamanın aracı “Uları(Muhtıra)” İlker Başbuğ tarafından verilmediği için mi “Devlet Şeref Madalyası” ile ödüllendirilmedi? Yaşar Büyükanıt, hangi hizmetinden dolayı bu madalyayı hak etti?
Darbelerin nedeni olarak gösterilen, anarşi, terör, irticanın yükselişi ve bölücülük olgularında 2000’ler sonrası artma mı, yoksa azalma mı oldu?,
Yaşanan bütün darbe ve müdahalelerde ABD’nin etkinliği azaldı diyenler, acaba 2000’ler sonrası yapılanmalardaki ABD etkinliğini hiç düşündüler mi?
İşin düşündürücü boyutu, küresel efendiyle hareket edenlerin, küresel efendiye karalamalarını da siyasi ranta dönüştürmeleri?
Darbeler Anadolu'nun yetişmiş insan kaynağını devletten uzak tutmuş diyenler, bugünkü devlet yapılanmasında, parti militanları mı, yoksa Anadolu insanı mı etken, bunu algılayabiliyor mu?


Beyler amaç, askeri darbeleri kullanarak sivil darbeye gitmektir. Atatürk’ün evrensel felsefesini, ilke ve kurumlarıyla Cumhuriyet ile birlikte yok etmektir..
Sakın şaşırma; Peygamberimizin Kabeye girişi gibi, karanlığın gülen yüzünün “Anitkabire” girerek, işaret vermesini yaşarsan..Çünkü çok suskunsun..
Günümüzde. Özellikle 1990 ve 2000’ler sonrası asker üzerinden kurgulanan oyunlar ABD+AB= ARBD küresel saldırı denklemi bütününde, ABD öncülüğünde tek elden uygulanmaktadır, çünkü SSCB devleti de yukarıda belirttiğim gibi dağılmıştır ve iki kutup tek kutba inmiştir..
AKP iktidarı ile bu somut olarak karşımıza çıkmaya başladı;
Eldiven..Yakamoz..Balyoz…Ayışığı…Sarıkız… İrticayla Mücadele Eylem Planı, Deniz Baykal operasyonu, vs, vs..Bakalım başka neler-neler kurgulanacak. Sayın Kılıçdaroğlu için, özel müfettiş görevlendirildiğine göre, arkadan yeni kurgular geliyor demektir..
Nedir bunlar?
Planlar..
Neyin Planları..?
Neyin olacak, elbette ki, yıllardır özene-bezene yetiştirdiğimiz ve gerektiğinde çıkarmak için sandıkladığımız darbe planları..
Ne olduysa oldu, nasıl olduysa sandığı kapanlar bunları tek-tek sandıktan çıkardılar ve darbecilerin yerine kendileri kullanmaya başladılar..
Bir de bunların günlüklerini tutan varmış..
“Özden Örnek darbe günlükler..Balbay darbe günlükleri..”
Dünün refleks Ömer’i, bugünün Ömer Çelik’i “Her taraftan silah ve darbe planları fışkırıyor..” demekle ne kadar haklıymış...
Ülkemiz resmen darbeler cehennemi..Bulgulayanlar kimler, cenneti getirecek olanlar..
Öylesi bulgu ki; Berlusconi darbesine özdeş:
İtalya Başbakanı Berlusconi, yerel seçim arifesinde parti aday listesinin zamanında teslim edilmemesinin yarattığı krizi, “jet kararname” ile çözdü. Muhalefet lideri Di Pietro, “Bunun adı darbedir. Tek çözüm demokratik halk ayaklanması” dedi.

İhbarları sandık-sandık belgelerle(nereden ve nasıl bulduysa) yapan kim?
Mehmet Baransu- Taraf Gazetesi Muhabiri- Zaman Grubuna ait Aksiyon Dergisi eski muhabiri, Kürt kökenli bir aileye mensup. 4 yıl ABD’de kaldı. Belgeler bavulla kendisine geliyor. Fakat bavulla belge getirenleri tanımıyor. Yasemin Çongar’ın CIA çalışanı olan eşi ile ABD’den dost.

Bunları yayınlayan kim?
Taraf Gazetesi. Devlet ve Ordu düşmanı haberlerin sürekli olarak verildiği, ekonomik kaynağının ve zararların karşılanmasının bazı cemaatler ve dış kaynaklı fonlar tarafından karşılandığı gazete. Çetin Altan’ın oğlanlarından birinin Genel Yayın Yönetmeni, CIA çalışanı eşinin Yardımcısı olduğu iki kişi tarafından yönetilen yayın organı.

Gözaltı’na Alma Kararını verenler kim?
Adına Ergenekon denen davanın Savcıları. Bu Savcıların uygulamalarından şikayet eden hukuk adamlarının ortak talebi nedir? Tutuklamaların cezaya dönmesi ve insanların haksız yere, uzun süre cezaevinde tutuklu kalmaları. Şu örnek veriliyor: Bir şüphelinin evinde bulunan 150 yıllık antika tüfek yanlışlıkla! Otomatik ağır silah diye yazılmış, mahkeme sürecinde doğrunun anlaşılması, bilirkişi raporu derken gerçek 1 yıl sonra anlaşılıyor ve adam boşu boşuna 1 yıl yatıyor. Peki, bu Savcıların uygulamaları ile ilgili olarak HSYK’na şikâyet var mı? Yüzlerce var. Bu şikâyetleri yürürlüğe koymayan makam neresi? Ali Dibo şaibesi ile suçlanan Adalet Bakanlığı...

Ey iktidar;
Elinden geleni ardına koyma, gözaltına almak yetmez, zindanlara da atsan Türk Milleti, bu yaptıklarının hesabını 12 Eylül’de senden soracak. Sonra da Türk Adaleti çuvalı dibinden tutup silkeleyecek. Seyreyle o zaman gümbürtüyü..


Bu konu yazdıklarım:

http://blog.milliyet.com.tr/EYVAH_ASKER_YINE_KONUSTU_____/Blog/?BlogNo=113524

http://blog.milliyet.com.tr/Ergenekon_ve_dedi_kodu/Blog/?BlogNo=163370
http://blog.milliyet.com.tr/Tolon_Pasa_ve_Ergenekon_ciddiyeti/Blog/?BlogNo=161796

http://blog.milliyet.com.tr/Cumhuriyetimizin_86__yilinda_islak_imza_masali/Blog/?BlogNo=210757

http://blog.milliyet.com.tr/Bu_bir_muhtira_miydi___/Blog/?BlogNo=188398

http://evm.blogcu.com/postergenekon-oykusu-ve-kronolojisi-1/4849947

http://evm.blogcu.com/postergenekon-oykusu-ve-kronolojisi-2/4849914

http://blog.milliyet.com.tr/Ergenekon_Vadisi_dusler/Blog/?BlogNo=173950
http://blog.milliyet.com.tr/Balbay_ve_beyaz_sayfa_ofkesi/Blog/?BlogNo=166712

İşin en ilginç yanı; sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılarının yeni planları:

"Balyoz Planı"na ilişkin iddialar kapsamında "tutuklanacaklar" listesinde adlarının yer aldığı ileri sürülen 27 gazeteci, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu.

Dilekçede, "Taraf gazetesinde 20 Ocak 2010 tarihinden itibaren yayımlanmaya başlanan 'Balyoz Planı' haberinden başta dönemin 1. Ordu Komutanı olmak üzere birçok üst rütbeli subayın Anayasa'yı ihlal suçu ile yasama organına ve hükümete karşı suç oluşturan eylemlerde bulunduklarının anlaşıldığı" iddia edildi.

Suç duyurusu dilekçesinde, Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan, Abdurrahman Dilipak, Ahmet Taşgetiren, Ali İhsan Karahasanoğlu, Cengiz Çandar, Ekrem Dumanlı, Hasan Celal Güzel, Hidayet Karaca, Hüseyin Gülerce, Mustafa Karaalioğlu, Perihan Mağden, Akif Emre, Hasan Karakaya, Kazım Güleçyüz, Mehmet Ocaktan, Nuh Gönültaş, Sibel Eraslan, Sadık Albayrak, Yavuz Bahadıroğlu, Emre Aköz, Serdar Arseven, Mustafa Erdoğan, Etyen Mahçupyan, Gülay Göktürk, Ali Bayramoğlu ve Murat Belge'nin imzaları yer aldı.



Düşünebiliyor musunuz; nasıl ve kimler tarafından kurulduğu gün gibi ortada “Taraf” denen gazete, ülkemizin en büyük okunurluğu olan güçlü gazeteleri es geçip bu bilgilere ulaşıyor ve ülkemin gündemini oluşturabiliyor. Bu kadarına da pes doğrusu. İşin en önemli yanı, bunu yukarıda dilekçe sahibi sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı sol eskilerin, Zaman gazetesinin ve de ülkemin en fenomon Nazlısı tarafından beslenmesi..

Dışarıdakilerin bakışı ise, ayrı bir düşün konusu, çünkü içerdeki sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı sol eskilerinin, bölücülerin ve İslamistlerin söylemleriyle örtüşüyor..

İngiliz The Times gazetesi, “Balyoz” darbe iddialarına dikkat çekerken planın “görülmemiş ayrıntılarının şoke edici” olduğunu yazdı.
Gazete, Türkiye’deki “iktidar mücadelesinin de, silahlı kuvvetleri, komplocular ile siyasetten uzak bir orduyu isteyip, hassas belgeler sızdıran isimsiz askerler olmak üzere ikiye böldüğü”nü de öne sürdü.

The Times gazetesi, “Balyoz” darbe planı iddiaları ve Türkiye’deki laikler ile hükümet arasındaki gerginlikleri irdeleyen iki ayrı haber yayımladı.

“Balyoz” darbe planı iddialarına ilişkin “Belgeler içeren valiz, çok Türk vari yeni bir planı ortaya çıkarttı” başlıklı haberde AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın Türk siyasetinde “yeni temiz bir sayfa” sözünü verdiğini, partisine ilişkin korkuları gidermek amacıyla da AB üyelik hedefine ve dünya ekonomisine daha büyük entegrasyonuna destek vereceklerini söylediğini kaydetti. Gazete, "Balyoz" darbe planına ilişkin olduğu öne sürülen binlerce sayfalık belge, CD'ler ve kayıtlara dikkat çekerek şöyle devam etti:

“Ancak, The Times'in gördüğü kanıtlara göre 2002 ve 2003 yıllarında Sayın Erdoğan ve destekçilerinin iktidara gelmelerinden birkaç ay sonra bazı Türk generali ve düzinelerce subay, bir darbe ve sonraki dönem için detay planları başlattı.”

Newsweek:TSK yenildi..Siyasette belirleyici güç olmaktan çıkan ordunun kâğıttan kaplana dönüştüğünü savunan dergi, “Bu durumda Erdoğan’ın daha İslami bir vizyonu uygulamada özgür olacaktır..Türkiye’de dokunulmaz olarak görülen askerler, siyasi kaidesinden düşürüldü” derken, “Ordu sadece siyasi gücünden olmadı aynı zamanda karşı mücadele edemediği veya etmek istemediği de kanıtlandı. Geçen hafta, bazıları çok üst rütbeli, düzinelerce subay gözaltına alındı. Üst düzey askeri liderler ise, toplandı ve bırak bir darbe, ancak kısa bir açıklama yayımlayabildiler..

Der Spiegel:Geçen hafta içinde iktidar karşıtı planlar kurdukları gerekçesiyle üst düzey subayların tutuklanması Türkiye’deki laik elitlere ağır bir darbe vurdu. Ancak bazıları Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın altına girdiği ağır yükü kaldırıp kaldıramaycağını sorguluyor…Kemalist seçkinlerin pes etmesi durumunda bunun Cumhuriyet tarihinde ilk kez yaşanan bir durum olacağını hatırlatırken karşı tarafın da misilleme yapma hazırlıkları olduğunu ifade etti. Aylardır, hukuk sistemi içindeki Kemalistlerin, AKP’nin kapatılması için dava hazırlığında olduklarına inanılıyor.

The Times: Türkiye bir felaketin eşiğinde…Recep Tayyip Erdoğan’ın başında bulunduğu ılımlı İslamcı hükümet ile ordu arasındaki mevcut mücadele, bir darbeyi provoke ederse veya siyasi yada dini şiddeti kışkırtırsa eğer, Batı için, bölgesel istikrar için ve bu yükselen ekonomik gücün umutları için kayıplar, hesap edilemez..

The Economist:Çılgınca darbe planı hikayelerine rağmen, Türk ordusu siyasete artık daha az müdahale etme eğilimine girmekte…İllerde orduya yetkiler veren, daha açık ifade ile; İçişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasında 7 Temmuz 1997'da imzalanan ve İl İdaresi Kanunu'nda yapılan değişiklik askerin, polisin yeterli olmadığı durumlarda toplumsal olaylara müdahalesine dönük bir düzenlemeyi zorunlu kılan yapılanma.
Emaysa(Emniyet-Asayiş-Yardımlaşma) protokolünün hükümet tarafından neden kaldırıldığını gün gibi ortada. Ordunun siyasetteki rolü sadece Türkler açısından önem taşımıyor. Bu durum, ülkenin stratejik konumu, enerji nakil hatlarında oluşu,Nato’nun ikinci büyük ordusuna sahip olması, çoğunluğun Müslüman olduğu ender laik ülkelerden olması açılarından da önemli” ifadelerine yer verdi…Şu anda eğer Türk ordusu siyasete karışma tutkusundan vazgeçiyorsa, bu kısmen genelkurmay başkanı İlker Başbuğ sayesindedir….1990'larda güneydoğuda görev yapan ve sertliğiyle nam salan Başbuğ, aslında diğerlerinden daha az laik değil. Ancak Başbuğ, ordunun İslam dini ile yıldızının barışmadığı algısının, zaten azalan halk desteğini daha da düşürdüğünün gayet bilincinde. Atatürk 1909 yılında Jön Türklere, askerlerin artık siyasete bulaşmak yerine orduyu güçlendirmesi gerektiğini söylemişti. Aradan geçen 100 yılı aşkın süre sonra, mesaj yerine ulaşmış görünüyor…
Bunları çoğaltabiliriz. Fakat bir tanesi var ki; ülkemde birilerinin söyleyemediklerini söyleyerek korku imparatorluğunu alabildiğine besliyor.
Adı Sabrina Tavernise. New york Times’ten. Seçimlerde AKP’lilerle ev gezmelerine çıkan bir…

Sabrina’nın, New York Times'ın haber analizindeki çarpıcı ifadelere bir göz atalım;

Türkiye’de “Balyoz” soruşturmasıyla meydana gelen son gelişmeler ve ülkenin yönelişine ilişkin soru işaretleri, New York Times gazetesinde geniş bir haber analizine konu oldu. New York Times, “Türkiye’de dokunulmaz olarak görülen askerler, siyasi kaidesinden düşürüldü” derken, “Ordu sadece siyasi gücünden olmadı aynı zamanda karşı mücadele edemediği veya etmek istemediği de kanıtlandı. Geçen hafta, bazıları çok üst rütbeli, düzinelerce subay gözaltına alındı. Üst düzey askeri liderler ise, toplandı ve bırak bir darbe, ancak kısa bir açıklama yayımlayabildiler” yorumun yaptı. Ülkenin, haklarının çiğnemesinden korkan milyonlarca laik Türk’te derin bir kaygı yaratarak meçhul bir istikamete doğru İlerlediği”ni savunan gazete, “Türkiye’nin kimlik krizine nasıl çözeceği, sınırlarının ötesine yansıyacak” yorumunu da yaptı.

New York Times, Sabrina Tavernise imzası ile yayımladığı “Türkiye’de Ordu Çekiliyor ve Güç Yeniden Uyarlanıyor” başlıklı haber analizinde Türkiye’de eski komutanların gözaltına alınmasına işaret ederek, “Türkiye’de uzun yıllarca dokunulmaz olarak görülen ordu, siyasi kaidesinden şaşırtıcı katiyet ile düşürüldü” yorumunu yaptı.

Bunun da NATO üyesi “Türkiye nasıl bir ülke olacak?” gibi “hayati” bir soruyu gündeme getirdiğini kaydeden gazete, ordunun, laikliği korumak için seçilmiş hükümetleri iktidardan uzaklaştırdığını da yazdı. Gazete şöyle devam etti:
“Ordu sadece siyasi gücünden olmadı aynı zamanda karşı koyamadı veya koymak istemediği de kanıtlandı. Geçen hafta, bazıları çok üst rütbeli, düzinelerce subay gözaltına alındı. Üst düzey askeri liderler ise, toplandı ve bırak bir darbe, ancak kısa bir açıklama yayımlayabildiler.”
ABD’li gazete, Türkiye’nin şimdi “kavuğunu değiştirmekte olduğu, modası geçmiş bir doktrinden sıyrıldığı ancak neler olacağı konusunda gergin olduğunu” öne sürdüğü haber analizinde şu görüşleri de dile getirdi:

“Türkiye şimdi, ülkenin otoriter Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın haklarını çiğnemesinden korkan milyonlarca laik Türk’te derin bir kaygı yaratarak meçhul bir bölgeye doğru ilerliyor.”
Bu kaygıların, son hafta arttığını da kaydeden gazete, “Türkiye’nin kimlik krizine nasıl çözeceği, sınırların ötesine yansıyacak. Türkiye, NATO’da ABD’den sonra ikinci büyük orduya sahiptir. Kuzeyinde eski Sovyetler Birliği, Güneyinde ise Ortadoğu bulunan Türkiye’nin stratejik bir konumu var. Avrupa Birliği üyeliği için aday. On yıllarca süren büyüme, onu Avrupa’nın 7. büyük ekonomisi haline getirdi” diye yazdı.


Türkiye’de şimdi “derin tarihi bir değişim”in yaşandığını da yazan New York Times, daha önce birkaç defa darbe yapan ordunun rolünün, Erdoğan’ın yükselişi ile değişmeye başladığını, 2007 seçimindeki zaferinin de, askerlerin siyasetteki rollerini önemli ölçüde azalttığını vurgularken de “Bu zaten değişiyordu. Savcıların dile getirdikleri darbe komplolarının hiç biri, gerçekleşmedi çünkü ordunun en tepesindeki liderliği, onları durdurdu” diye yazdı. Gazete şu değerlendirmeye yer verdi:


“Ve ordunun göz altılara yanıt vermemesinin, müdahaleler karşıtı bir liderliği yansıtıyor. Şimdiki Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, askerlerin müdahalesine karşın konuştu ve Sayın Erdoğan ile iyi ilişkilerinin olduğuna inanılıyor. Ancak Sayın Erdoğan’ı eleştirenler için gözaltılar, muhalefeti susturmaya yönelik çığ çabalar gibi görülüyor. Ve artık cumhurbaşkanlığı, bürokrasi ve parlamento olmak üzere, gücün çoğunu elinde tuttuğuna göre, dürtülerinin kontrolsüz kalmasından kaygılanıyorlar.”
New York Times, Erdoğan’a karşı koyacak tek kalan kurum olan yargının, “yakında, İslamcı destekçilerinin ellerine geçmesi” endişelerini de aktardıktan sonra “Sayın Erdoğan, kazançlı çıkmasından mutlu olacak olanlar bile kendisi için otoriter eğilimleri olan kusurlu bir lider olduğunu söylüyorlar” diye yazdıktan sonra Doğan Yayın Grubu’na getirilen para cezasını örnek gösterdi.

İşte bu kadın, yani New York Times'ın Türkiye muhabiri Sabrina Tavernise, bir iki yıldır yazdığı haber ve yorumlar yüzünden hedef tahtasına oturdu ve Ciddi bir itibarsızlaştırma kampanyasının muhatabı oldu…
Bence bunları hak eden biri, çünkü tüm özgörevi AKP’yi aklamak adına 'laikliğin elden gittiği, Türkiye'nin ikinci bir İran olma yolunda ilerlediği, dahası İran bize koşarken, ülkemin İran’a koşuşturulduğu' konularının doğru olmadığını kanıtlamaktı.Hem de bunu New York Times gibi dünyanın en saygın gazetelerinden birinde yaptığı için dünya çapında etkili oluyor ve fena halde can sıkıyordu.
Resmen; AKP'nin kadrolu yazarıydı, çünkü seçimlerde AKP ile kapı-kapı dolanıyor ve New York Times'a geçtiği haberlerde Başbakan Erdoğan ve AKP hükümetine yaklaşımını iktidar yayın organı dozunda sürdürüyor. Haberlerinde ağırlıklı olarak AKP'lilerin görüşlerine yer veriyor ve Erdoğan'ın övüleceği kısımları öne çıkartıyor. Arada, kendi yorumlarına Atatürk aleyhinde satırlar sıkıştırarak, Erdoğan'ın hamlelerine de 'demokratik değişiklikler' diyor.du"
Onun için; AKP iktidarı Türkiye'nin umudu idi laikliğe sahip çıkanlar aptaldı.
Yunan asıllı olduğunu yalanlayanların, yunan düşmanı dincilerin olduğu düşündürücü idi. Bunlar için Sabrina kutsaldı, Sabrina gibi düşünen AB Komisyonu Başkanı Barroso, Brüksel'de aşırı Türkiye yanlısı olmakla suçlanan Finlandiyalı Genişleme Komiseri Olli Rehn ve Joost Lagendijk kutsaldı..
Şimdi yeni bir durum var. Bir süredir Batı medyasında AK Parti ve Başbakan Erdoğan hakkında çıkan haberlerin rengi değişmiş durumda. Reformların yavaşladığı, Erdoğan'ın devletle uzlaşmaya başladığı, AB sürecinin durduğu gibi eleştiriler öne çıkıyor. Ve bunlar dün Batı'dan gelen eleştirileri yerden yere vuranlar tarafından manşetlere taşınıyor.

Ve gün geldi bu Sabrina gerçeği gördü ve
AKP’yi eleştirmeye başladı. Daha doğru batı trenine binmiş doğu yolcusu olduğunu anlamıştı. Sadece Sabrina değil, ülkemin bazı liberal yazarları ve aydınları da; Partinin reformcu politikalardan vazgeçerek daha milliyetçi bir çizgiye kaydığını köşelerine taşımaya başlamış ve Sabrina bu duruşları haklı görmeye başlamıştı. Öyle ki; Lagendijk ve Rehn gibi isimler de satır aralarında AKP’yi eleştiribiliyorlardı. Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Başkan Yardımcısı Swoboda Erdoğan'a "Türkiye'de daha özgür basın görmek istiyoruz" diyebiliyordu..

Recep her zamanki duruşuyla yine tarihi gerçekleri, günümüz Ali Kemaller’in yönlendirmesiyle çarpıtarak CHP’lilere yanıt verirken, “Dersim sürgünü belgelerini açıklarım” diyebiliyordu.

Bu olguyu “Dersimiz Dersim ve Gavur İzmir” başlıklı 17/11/2009 tarihli yazımda işledim.
http://blog.milliyet.com.tr/Dersimiz_Dersim_ve_gavur_Izmir/Blog/?BlogNo=214187

Gelin olguyu biraz da farklı bakış açısı getirelim Soner Yalçın’ın(07/03/2010) katkılarıyla
Dersim isyanının başlangıcı 1 Ekim 1920’deki Koçgiri isyanı değil mi? Dahası Sevr’e dayanarak Ankara’dan özerklik isteyen Kürt aşiretlerinin isyanı ..Bu isyanı kanlı bir şekilde kim bastırdı; Sakallı Nürettin Paşa. Kimdir, bu kişi?
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Büyük Zafer’in şerefine katılmayı en az hak edenlerden biri Nurettin Paşa’dır.” Dediği kişi…Konya Valisi ve Konya yöresi komutanı unvanıyla görevlendirilen bu kişi, duruşu nedeniyle Atatürk tarafından görevinden alınan ve 1936’da Dersim Harekatini yönetenTaşköprü’deki damadı General Abdullah Alpdoğan’ın evine yerleşen kişi.. Büyük Millet Meclisi gizli oturumunda bazı milletvekilleri Nurettin Paşa’nın Koçgiri isyanını bastırma yöntemini eleştirdi. Araştırma komisyonu suçlu bulup Merkez komutanlığından aldığı kişi. En önemlisi, askeriden uzaklaştırıldıktan sonra Bursa’da
“Şeriatı geri getireceğim” diyerek milletvekili seçilen kişi..Recep bu Terakkiperver , şeraitçi kimliğin Koçgiri’deki katliamlarına değinmiyor, Dersim ile birilerine tarih dersi veriyor..
Değinmediği bir başka gerçeklik, bu isyanların başladığında Anadolu’da 200 bin istila ordusunun varlığı ve Anadolu’da bu istila ordusunun tetiklediği isyanların tavan yaptığına, Ermeni, Rum ve Pontus ayaklanmalarının tetiklendiğine….
İşin en dikkati çeken olgusu, Ülkemizde Ergenekon sanallığıyla Bir Endonezya sürecinin işletildiğidir. Daha açık söylemle ulusalcı Ahmet Sukarno ve faşist Muhammed Suharto süreci..
336 etnik grubun yaşadığı bir coğrafyada ulusalcı olmak, hepsini bir çatı altında toplamak hiç de kolay değildi. Ama Sukarno sırasıyla Portekiz, İngiliz, Hollanda, Japonya ve tekrar Hollanda sömürgesi olan Endenozya'yı bağımsız hale getirdi( 27 12 1949) i
Sukarno ülkesini önce, 15 üyeli federasyondan üniter devlete geçirdi. 5 ilke belirledi: Ulusalcılık, halkçılık, temsili demokrasi, devletçilik, laiklik…
Tam bu noktada operasyon başlatıldı(30/09/1965) ve “30 Eylül Hareketi” isimli bir grup Endonezya'nın en kıdemli altı generalini kaçırdı! Endonezya ordusunun altı üst düzey generalinin kaçırılması, rütbesi düşük bir generalin önünü açtı. Bu isim, Tümgeneral Muhammed Suharto idi.
Plan belliydi: Tümgeneral Suharto'nun ordunun hâkimiyetini ele geçirip darbe yapması için, önündeki tüm generaller kaçırılarak öldürüldü.
Ve 1967'de tüm yetkilerini Tümgeneral Peki bu 30 Eylül hareketi neydi? Arkasında kimler vardı?
Suharto'ya devretmek zorunda kaldı. Ev hapsine alındı. 3 yıl sonra da öldü…Yeni döneme “Yeni Düzen” adı verildi. Ulusalcılara, solculara karşı İslam “panzehir” olarak kullanılmaya başlandı. Ülke rejimi hukuktan eğitime kadar zaman içinde İslamlaştırıldı.
Günlük yaşam İslami esaslara göre yaşanmaya başlandı. Bunun bir örneği de Malezya'dır.
Zaten Endonezya Modeli diye bir model yoktu, bunun adı neoliberalizmdi…Kriz esnasında ülkeden bir anda 11.6 milyarlık sermaye kaçışı yaşandı.
Ve bu kriz döneminde, 20 Mayıs 2002'de Doğu Timor bağımsızlığını ilan etti.



Bunlar bir gerçek ve Türkiye’mizde de benzer şekilde yaşanıyor:

Cumhurbaşkanı, Başbakan, Milletvekilleri ve Bürokratlarıyla ‘ Dokunulmazlık’ zırhına bürünerek yargıdan kaçanlar, yurdumuzun zırhı TSK’yi; kirli kimlik gizli tanıkların suçlamalarıyla’ yargılamaktan çekinmiyorlar.. Dahası Anayasa değişikliğine bile dokunulmazlığın kaldırılmasını koymaktan kaçınanlar, hiç çekinmeden TSK’yi yargılıyorlar..

İsmailağa Cemaati’ne yönelik soruşturmayı Jandarma katkılarıyla başlatan bir Cumhuriyet Başsavcısı(Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner), Erzurum Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal’ın polis katkısıyla kurguladığı soruşturma sonrası tutuklanabiliyor..Sonrasında; Yargıtay 11. Ceza Dairesi, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in tahliyesine karar verebiliyor.
Bu ülkenin Başbakanı da çıkıp; hiç çekinmeden ‘Yargı CHP’nin arka bahçesi oldu’ diyebilmektedir. Bu gösteriyor ki arka bahçesi olan CHP değil..Belli ki; anayasa değişikliğiyle arka bahçeyi büyütmek istiyor..

Yargıda ve poliste yuvalanmış TSK’yı düşman gören dinci personelin listeleri dikkate alınarak; eski komutanlar gözaltına alınabiliyor ve TRT ve AA'nın henüz gözaltı başlamazdan ve aramalar yapılmazdan birkaç gün önce haberi olabiliyor..Nerede özerklik?
Bir ülkenin başbakan yardımcısı, ortaya çıkıp ‘nerden haberi olduysa’ “İmdaaat, bana suikast yapılıyor” diye ortalığı karıştırabiliyor ve de suçlanan subayların ofislerinde ‘Kozmik arama’ yapabiliyor..
Ülkemde, bir kuvvet Komutanına, ülkemin bir savcısı 'İtirafçı Ol' teklifinde bulunabiliyor(Balyoz soruşturması kapsamında 2 kez ifadesine başvurulan Orgeneral Hava Kuvvetleri komutanı İbrahim Fırtına'ya Savcıların İtirafçılık Teklifinde Bulunulduğu Ortaya Çıktı.)

Atlantik ötesi karanlığın gülen yüzü çıkıp; referandum konusunda; “O pakette milletimizin istikbali için çok önemli maddeler de var. Ölüleri mezardan kaldırıp oy kullandırılmalı ve Paket bu yönüyle desteklenmeli; evet oyu verilmeli” diyebiliyor.


Ergenekon sanallığının Balyoz davası kapsamında yakalama kararı çıkartılan 11 general ve internet uyarı notu(Fr.Andıç diyorlar) sanığı generaller terfi ettirilmeyerek Yüksek Askeri Şura'da hükümetin istediği oldu.

Hükümet elbette ki bazı isteklerde bulunma hakkına sahiptir, çünkü öyle veya böyle halkın iradesini temsil ediyor, fakat bunun gizemle amaçlar için dayatma boyutuna taşımasını da dikkate almamız gerekiyor. Adeta bir şeylerin pazarlığı yapılıyor gibi, özellikle 1. Ordu Komutanı Orgeneral Hasan Iğsız'nın Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atamasına ve 2007'de , KKTC'den dönüşünde Cumhurbaşkanı'nı karşıladığında eşi Hayrünnisa’nın elini sıkmayan korgeneral Aslan Güner 1. Ordu Komutanı olması gerekirken yerine kendisinden daha kıdemsiz olan Org. Kıvrıkoğlu atanması Cumhurbaşkanı ve Başbakan dayatması olarak karşımıza çıkıyor ..Diğer taraftan; Erzincan Ergenekon davasının bir numaralı sanığı olarak adı geçen 3. Ordu Komutanı Org. Saldıray Berk KKK Eğitim ve Doktrin Komutanı (EDOK) komutanı olarak atanabiliyor..
Aslında, Askerin doğruluğu tartışılmayan duruşu/davranışı(Ar. Teamül) alt üst edilerek,
Ordunun bel kırılıp, Muhammedin muzaffer ordularının temeli atılıyor dense de, bir şeylerden korkuluyor izlenimi veren atamalar zinciri ile karşı-karşıyayız. Öyle ki, sonrasında, 11. Ağır Ceza Mahkemesi "Balyoz Planı" davası kapsamında haklarında yakalama emri çıkartılan 101 sanık avukatının kararı geri alınabiliyor..
Ülkem beklenmedik olayların odağı değil, beklenen kurgulu olayların odağı oldu. Düşünün; Ergenekon dava bütününde gün ışığı görmemiş belge ortaya çıkıyor. Kıdemli albay Dursun Çiçek imzalı(Islak imzalı) bu Belge; Genelkurmay Harekat Başkanlığı'nın AK Parti'yi ve Fethullah Gülen'i bitirme planı olarak ortaya atılabiliyor
Ve çok sonraları;Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın “Haliç’te yaşayan Simonlar; Dün Devlet Bugün Cemaat” adlı kitabı piyasaya sürülebiliyor... Kitabında, Ergenekon ve Balyoz davalarını, polis teşkilatının içindeki Gülen cemaatinin nasıl örgütlendiğini, CHP eski lideri Deniz Baykal’ın istifasına yol açan kasedi, generalleri istifaya zorlayan telefon konuşması kayıtlarını ve Türkiye’yi derinden sarsan daha pek çok olayı sorguluyor.



Ergenekon davasıyla ilgili rapor yazan ünlü İngiliz gazeteci Jenkins, AKP ve Gülen cemaatinin 28 Şubat'ın öcünü almak için davalardan medet umduğunu belirtti. Cemaatin Erdoğan'dan daha güçlü olduğunu vurgulaması tüm kuşkuları hatta Hanefi Avcı’yı doğrulasa da, ben yine de Avcı kitabıyla ne avlanmak istendiğini tam algılamış değilim. Bu bağlamda işletilen süreç kimin lehine işler; Avrupa Milli Görüş Teşkilatı Genel Başkanlığı yapan, "şeyhülislam seçilen", üç eşli ve çokeşlillği ‘sünnet bir ibadet’ olarak niteleyen Ali Yüksel’i danışmanı yapan iktidarın mı(üç çocuk yapın derken, üç eşlileri besler oldu, üç çocuk garantisi için adeta), yoksa muhalefetin mi?

Bir taraftan Atatürk ve İsmet İnönü, diğer taraftan Abdullah Gül ve Recep Tayip Erdoğan…

Birilerinin, orduya karşı yürüttükleri asimetrik Savaşlarını, kendisini savunan belgesi bile sahte çıkan RTÜK başkanının ve Deniz fenerini savunmalarını yolsuzluklarını, kalpazanlıklarını ve kayıp trilyonların sanıklıklarını, antilaik , duruşlarını, sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı Ali Kemalcıkların, taraf ve TMSF kaynaklı yandaş basının, yobaz basının beslemeliklerini bırakalım, sadece Atatürk’ün ve İnönü’nün duruşuna değinip aradaki farkı anlayılım ve şu soruyu soralık kendi-kendimize; “Bugünkü siyasi erk bir gelişim midir, yoksa gerişim mi?” sorusunu soralım ve Dokunulmazlıkların niçin kaldırılmadığını düşünerek “HAYIR!” demenin değil ulusal, evrensel bir zorunluluk olduğunu algılıyalım..

Atatürk Cumhurbaşkanı iken; TBMM’ne başvurarak, bütün mal varlığını milletine bağışlamak istiyor. Varisi olduğu için yasal olmadığından reddediliyor..Atatürk’ün en düşündürücü ve bugünkü siyasal erkin yapılanmasını çok iyi anlatan bir duruş sergiliyor: İnönü’yü19 Eylül 1937 günü Başbakanı İsmet İnönü’yü görevden alıyor. Sonrasında Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ı çağırıyor ve İşbankası’nın, her ay İsmet Paşa’ya iki bin lira ödemesi için Talimat mektubu yazdırıyor. Nedeni Başbakan’ın parasının olmadığını bilmesi..Evet, Başbakan’ın parası yok. Günümüzde, Abdullah bey böylesi işleyen süreçte, acaba Başbakan için benzer bir talimat gereksinimi duyar mı?
Bir daha vurgulayayım;
Bir tarafta Atatürk ve İsmet Paşa; diğer tarafta Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan.

Pazar günü halkoylaması var. Halk kendi oyuyla oyuna gelmemsi için; birkaç önemli olguya değinmek istiyorum, sandık başına rahat gitmesi için:

12 Eylül darbe anayasasına şiddetle karşı olanlar, darbe yapanların yargılanmasını önleyen 15. maddeyi kaldırdım diyenler neden zaman aşımını kaldıracak bir ekleme yapmadılar? Bir vefa borcu mu ödeniyor?
Anayasa Mahkemesinin 11’den 17’ye çıkarılarak, hemen-hemen üyelerin tamamı cumhurbaşkanı tarafından atanacak(14), 3’ü TBMM tarafından. Parti kapatmak için üçte iki çoğunluk aranacak. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu(HSYK), 7 olan üye sayısı 22’ye çıkarılarak ve de Adalet Bakanı ve Müsteşarı kurul üyesi olacak..yeniden yeniden yapılandırılacak.
Tüm bunlar bir partiyi otoriter bir yapıda egemen kılacak bir süreci beraberinde getirmeyecek mi? Dahası, yargı siyasal iktidarın arka bahçesi haline getirilmiyor mu? Böylesi yapıdaki yargı ile, iktidardan düşün bir partiyi yargılayabilir misiniz?

Memura toplu sözleşeme hakkı, ‘Kamu Görevlileri Kurulu’ bütününde verilmesi, resmen toplu sözleşme hakkını ortadan kaldırmak değil de nedir?
Bu halkoylamasında, elmalarla armutların aynı anda oylandığını neden algılayamıyorsunuz?Memur kardeşim bazı maddeleri beğeniyor, fakat toplu sözleşme ile ilgili maddeyi beğenmiyor; neden birine ‘Evet’, diğerine ‘Hayır’ deme hakkı yok?
Lütfen farkına varın, bunlar her şeylerini yitiriyorlar. Siyasi rant kokan 'Hayırlı akşamlar', 'Hayırlara vesile" tümcelerini bile korkudan söyleyemez oldular, “Evet Sendromu” yüzünden..
Eğer 12 Eylül’de “Evet” çıkar ise, sakın şaşırmayın, türbanlı köşe yazarların ve yorumcuların olduğu ülkemin yandaş kanallarında türbanlı kimliklerin haber okuduğunu ve dualarla haberlerin açıldığını..


ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com