28 Kasım 2010 Pazar

HAGİ GİDİCİ DENİZLİ GELİCİ (Mİ?)

Galatasaray Hagi ile Schuster'i kurtardı.

Dahası; Hagi kendini ve Galatasaray’ı feda ederek Schuster ve BJK’yi kurtardı

Beni ilgilendiren iki maç canlı yayında. Samsunspor-Orduspor maçı ve Galatasaray-Beşiktaş maçı. Eğer ikisi de galip gelirse sevincim katlanacak, aksi taktirde…

Birinci devreyi, Cenk İşler’in golüyle Samsunspor 1-0 yengi ile, Gutti’nin golüyle de Galatasaray 1-0 yenilgiyle kapadı.

Bir takımı top sevmeyince sevmiyor. Yüzde 1000’lik gollük şutun gol olmayışı bunun kanıtı. Kimi mi sevmiyor top, Galatasara’yı; eğer maç böyle sonuçlanırsa Galatasaray seyircisi de, birilerini sevmekten vazgeçecek.

Gerçekten, Galatasaray bu maçı da kaybeder ise; Hagi efsanesi Galatasaray’da büyük darbe alır. Galatasaray mı? Galatasaray zaten almış alacağı kadar suyu batmak üzere.

Bu haftaki maçlara geçmeden; geçen haftaki Galatasaray-Kayserispor maçında, Galatasaray’ın % bin iki penaltısının verilmediğini belirtmek isterim. Çünkü o maçla ilgili yazımı “Üç büyüklerin, hatta Trabzon’un bile canı yanacak, çünkü bir zamanlar onların oynadığı saha oyunlarını, onların dışındakiler oynamaya başladı. Bu nedenle futbolun lezzeti bozulmak üzere…Bozuldu da” şeklinde tamamlamıştım. Demem o ki; dün onlar için çalınamayan düdükler, bugün bunlar için, yani; doların yeşilini, İslam’ın yeşili ile harmanlayıp yeşil sahalara inenlere çalınamıyor. Bir başka söylemle; dün onlar aleyhine ‘düüüüt’lenen penaltı düdükleri, bugün üç büyükler aleyhine dütleniyor. En doğrusu; dün gerçekten penaltılar üç büyüklerin lehine verilmiyordu, bugün bunların lehine verilmiyor(Bu cümleler ligimizin yeni karmaşası gibi karmaşık oldu ama yine de oldu). Üstelik bu Galatasaray maçında alabildiğine yoğunlaşmaya başladı.

Ve olan oldu; Hagi, Galatasaray’ı ve kendini feda ederek, Schuster’i ve Kartal’ı kurtardı.

Samsun inişli çıkışlı bir performans sergiliyor idi düne dek; şimdi bu özelliğini bırakır oldu ve gerçek performans sergilediğini söylemek isterken. Samsunspor ilk yarıda iyi oynadı; Orduspor’da fena değildi, fakat golü atan Samsunspor olduğu için ibre ondan yana. Bu yıl Samsunspor’dan çok umutluyum; kesin evine dönecek, eğer kendi sahasındaki savrukluğu bırakırsa.

İkinci yarı Ordu daha iyi idi; bulduğu bir gol ile, maç 1-1 bitti.

Samsunspor kesin ilk altıya girer, ama evine döner konusunda bir şey diyemem.
Eğer bu sene evine dönemez ise, önümüzdeki yıllarda işi çok zor, çünkü bu yıl en iyi kadrosunu kurdu.

Tek olumsuz yanı, Cenk İşler’in bencilliği, yani her topa koşması; bu da takımın oyununun olumsuz etkiliyor.

Gerçekten bu sene Galatasaray’ın, hakem, Adnan Sezgin, çalıştırıcı ve futbolcu konusunda çok şansız. İşi zor değil, çünkü zorluk bir olguyu aşmanın engeli ve aşma olasılığıdır. Galatasaray’ın işi zorun ötesi bir şey.

Galatasaray yine de bu zorun ötesi durumuyla, futbolun evrensel özelliklerini, güzelliklerini yansıtabiliyor. BJK maçının ilk yarısında ve Kayseri, FB maçları bunun göstergesi. Trabzon, Ankaragücü, Manisa ve BJK maçının ikinci devresi gerçekten bazı futbolcularla birlikte masaya değil, Galatasaray düzlemine yatırılması gereken maçlar.

Aslında HAGİ’nin de aynı sorgudalamadan geçmesi gerekir.

Hagi bence disipliner duruşunu abartmayı sürdürüyor. Misimoviç, İnsua, Kewel ve Elano ile uğraşmanın zamanı miydi? Ne diye bu oyuncularla uğraşıp, olmayan motivasyonunun daha da bozdu takımın.

Galatasaray’ın dünya markasını tekrar parlatabilirdi, aksine, salt Galatasaray’ın değil kendisinin Galatasaray’daki karizmasını çizmeye başladı. Ve Galatasaray ile uğraşan ve ele geçirmenin tüm voyunlarını yapanların ekmeğine yağ sürdü. Sırıkla bücürlerin varyasyonları saptanması gerekirken, yöneticiler Hagi’nin kaprislerine prim tanır oldu.

Rijkaard gitti, Hagi geldi. Belli ki Hagi de gidecek.

Fakat Hagi’nin tek şansı kupa. Adam çalıştırıcılığında hep ikinci şeylerle yetiniyor gibi. Biliyorsunuz FB’yi 5-1 yenerek Riberili kadro ile kupayı almıştı. Bu sefer de kupayı alsa bu ikinci şeyle ne seyirci, ne de yönetici memnun kalır.

Sıra kimde? Sorusunu eninde sonuda soracağız, dahası sormak zorundayız.
Evet, “Sıra kimde?” F.Terim’de mi, Daum’da mı, Mustafa Denizli’de mi. Korkum Türkiye’deki karizması bitmiş Daum ve sırığa takımı telsem ederler korkusu duyumsamaya başladım. Aslında en iyi aday Mustafa Denizli, fakat o konuda en çok ben zorlanacağım, çünkü hakkında demediğim kalmamıştı. En doğrusu FT mi dersiniz?

Hagi neden, daha kötü olanları değil Misimoviç ve İnsua’yi çizdi. Bence ikisi de iyi idi, tek eksikleri zaman; o zamanı da Hagi vermedi.

Beyler; bu takımla uğraşan sırığın içerdeki provakatörlerini bulun, nedir Elano, İnsua, Kewell ve Misimoviç operasyönü?

Hagi çıkmış ligin ortasında operasyon yapıyor. Elbette ki gerekli bir operasyon, fakat zamanlaması ve oyuncuların seçimi çok, ama çok yanlış.

Akıl var mantık var, ama bunların ikisi de birilerinde yok. Kardeşim anlayın bu takımla dışarıdan uğraşan ve uğraşanlar var; bunlar bir dönem Galatasaray’da oynamış ve Galatasaray sayesinde Avrupa’larda isim yapmış kimlikler. Kimisi Yazılı basında, kimisi TRT’de köşe tutmuş cemaatçılar. Rijkaard’ı göndererek, operasyon başarı ile tamamlandı, fakat Hagi gelince işler bozuldu. Devam ediyorlar operasyona, siz de izleyin Adnan Sezgin ile.

Aslında operasyon Erik Gerets (2005-, 2007) zamanında başlatıldı, Karl Heinz Feldkamp-Cevat Güler(2007, 2008) ve Michael Skibe-Bülent Korkmaz(2008, 2009) ve Rijkaard(2009, 2010) ile sürdürüldü.

Olguyu sürdürenler Cevat Gülür zamanında işi bitirmek üzere idiler-ki takımı Hakan Şükür ağabeyliği kurtardı demelerindeki amaç bu idi- ama başaramadılar ve yöneticiler Skibe dönemi ardından Korkmaz dönemini başlattılar. Hüsrana uğramışlardı ve Korkmazı doğduğuna pişman ettiler, Rijkaard’ı hallettiler, ama bu sefer Hagi geldi, Hagi bunların ekmeğine bilerek veya bilmeyerek yağ sürüyor.

Ben Bülent Korkmaz’a üzüldüğüm gibi, Tugay Kerimoğlu’na da üzülüyorum.
Galatasaray’a mı? Galatasaray üzüntüsü kahretti tüm izleyicileri.

Bir hafta, bir insan için bu kadar müthiş berbat olur; Galatasaray bitti, Samsunspor sallanıyor; birileri ise, trampet çalıyor…

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

KAYSERİ GALATASARAY'A DEĞİL SAMSUNSPOR'A YARADI

KAYSERİ'DE GALATASARAY DEĞİL SAMSUNSPOR GÜLDÜ



Karadeniz’in ilk süper lig takımı, üç büyükler dahil hiçbir takımın elde edemediği Balkan Şampiyonluğunu kazanmış, İngiltere Premier ligi takımına İngiltere’de fark atmış tek Türk takım ve bir zamanların 5. büyüğü Samsunspor’un yeri Banka Asya 1. Lig değil, Spor Toto süperlig.
En fazla bu ligde kalan ve en fazla bu ligden ayrılan Samsunspor bu süper evine dönecek ve burada yine bir ilki başararak büyüklerin dışında hiçbir takımının başamadığını başaracağına inancım inadına var.
Samsunspor’un ligin en iddialı takımı Kayseri Erciyesspor’u dün(20/11/2010) Kayseri’de 2-0 yenmesi beni geçen haftaya oranla daha da umutlandırdı.

Oynayan tüm oyuncular 4 yıldızı hak etti:

Ahmet xxxx, Adem xxxx, Kenan xxxx Kemal xxxx, Orhan xxxx, Murat xxxx -(Dk. 85 Agbetu xxxx), Savaş xxxx -(Dk. 46 Abdülaziz xxxx), Zenke xxxx, Cenk İşler xxxx - ( Dk. 74 Mustafa xxxx), Hakan Bayraktar xxx, Turgay xxxx
Kayseri Atatürk spor kompleksinde oynananan ve benim için dört dörtlük bir oyun çıkarttığı için Samsunsporlu tüm oyunculara 4 yıldız verdiğim maçın ilk yarısı golsüz sona erdi. Maçta 9 sarı kart ve 1 kırmızı kart çıktı.Kıran kırana geçen maçta Samsunspor ikinci yarının 77.dk.da Murat Yıldırım ve maçın 90 .dk.da Simon Zenke"nin golü ile en zorlu deplasmanının farklı geçti. Eğer haftaya Orduspor’u-ki Ordu kendi sahasında Tavşanlı Linyitspor’a 2-1 yenildi, tehlikeli olabilir- yen ise, tünelin süper lig ışığı görünmeye başlar.

Dedim ya; Galatasaray’ı Samsunspor üzerinden yazacağım.
Bu hafta ne rastlantıdır ki, İkisinin de Kayseri’den geçen zorlu bir dönemeci vardı. Yani ikisinin rakibi de şampiyonluğa oynayan takımlardı. Samsun bu zorlu dönemeci geçti; bakalım Galatasaray kendi gibi sarı kırmızı Kayserispor dönemecini geçebilecek mi?
Birinci yarı geçemedi.
İkinci yarıda geçemedi ve beklenen BJK dönemeci çıktı karşısına. Bu maç BJK için de, Cim Boooom için de aşılması gereken dönemeç. Kim geçemez ise, lige el sallayacak. Bana göre bu el Galatasaray7ın eli olur, BJK’yi yense bile, çünkü galibiyette bile BJK’yi geçemeyen diğerlerini nasıl geçecek.

Sarı kırmızılılar iyi oynadı. Her iki sarı kırmızılılar demek istedim. Galatasaray daha iyi idi, iki şutun biri üstt, diğer yan direkten döndü. Elano ve Ali Turan iyi idi. Kewel’de, Neil’de iyi idi. Sabri ve Pinto’nun pinti bir duruşları vardı. Özellikle Sabri ilk 10 dakika müthişti; ondan sonraki 5 adet 10 dakikada ise bir felaket. İsteksizlik mi desem, bilerek oyun bozmak mı desem, anlayamadım. Sen 10 dakika sonra dur. N demek bu? “Ben aslında çok iyiyim,fakat aldığım talimatı yerine getirmek için 50 dakika bilerek oynamadım” mı demek istyorsun; birilerine zemin hazırlamak için.
Pino 68 de yerini Mehmet Batdal’a bıraktı. Bu çocuğun kumaşı iyi, bunda kesin israr edilmeli. Emre Çolak her geçen gün şansını azaltıyor.
Ben Galatasaray’ı beğendim. Yerini mi? Asla yeri orası değil ki beğeneyim.
Galatasaray alt yapısının yetiştirdiği ve Beylerbeyi’ne gönderdiği Mehmet Eren(sunucu öyle dedi), gerçekten Galatasaray için büyük kayıp.
Bu yıl Trabzon yakın gibi(Şampiyonluğa demek istedim). Belli mi olur; seneye de Kayseri…
“Böylesi bir olası sıralamada Samsunspor’un da yeri var” demek abartı olmasa gerek.
Kesin üç büyüklerin dışındaki takımlar baştan aşağı dayanışma kokuyor. Sen Manisaspor olarak, pardon H. Karaman olarak Galatasaray’ı İstanbul’da farklı yen, sonrasında kendi sahanda aynı farkla Bursspor’a yenil –ki Bursa geçtiğimiz hafta Trabzon’a aynı farkla(2-0) yenilmişti-
İşte bu noktada ben işin içinde, bulamasam da üç şey ararım;
Birincisi dayanışma…
ikincisi; büyük takımlara ‘Dışarıda çalıştırıcı arayacağına ben buradayım’ dercesine göz kırparak sitem etmek.
Üç büyüklere kök söktürüşün, adeta ağalardan alıp marabalara dağıtan bir kimlik izlenimi veriyor ve hiç de doğru değil; çünkü bu Köroğluluğunun altındaki amacın ağaların takımını çalıştırmak.
Üçüncüsü, dördüncüsünü, dördüncü de beşincisini gündeme getireceği için iki de kalmayı yeterli buluyorum. Çünkü böylesi çalıştırıcı profili bence futbola zarar veriyor. Nedeni; oynadıkları iyi futbolun, büyüklere karşı duygusal görece futbol olduğu, asla sürekliliği olmadığıdır.

Böyleleri yüzünden, salt 17 puanlı Galatasaray’ın değil, üç büyüklerin işi zor; hatta Trabzon’un da.
“Futbolun tadı tuzu kalmadı” demek yanlış olur, olmasına da şu fakatı da yadsımamalıyız. Üç büyüklerin ligdeki etkinliğini futbol oyunlarıyla kırmalı, başka oyunlarla değil; aksi halde futbolumuzun lezzeti bozulur.
Bozuldu da.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

21 Kasım 2010 Pazar

GALATASARAY DELİYE SAMSUN SÜPER LİGE DÖNER

SAMSUNSPOR EVİNE DÖNER, GALATARAY SEYİRCİSİ İSE DELİYE…

Bugün ikisi de yenemedi, fakat birinden umutluyum o’da Samsunspor’dan; çünkü lig lideri Denizlispor’a karşı çok iyi oynamasına karşın 1-1 berabere kaldı. Samsunspor evine(süper lige) büyük olasılıkla döner, çünkü son üç yılın en iyi takımın kurmuş. Bir zamanların başarılı çalıştırıcısi iken unutulmuş olması Hüseyin Kalpar’ın kendisinde yarattığı hırs, Samsunspor’da yadsınamayacak bir sinerci yaratmış. Bir diğer tanımla Kaplar hem kendisini, hem de Samsunspor’u iyi motive etmiş.
Kalpar’a değil de yöneticilere bir çift sözüm var. Cenk İşler bu takıma çok şey verdiği gibi çok şey de aldı. Lütfen artık takıma ağabeylik yapsın. Doğru haklısınız Kenan Yelek’de ağabeylik yapsın, fakat Kenan ile Cenk’in yerleri farklı. Cenk bulunduğu mevkide çok büyük gayret sarfetmesi gerekir, bu yaşta da bu çok zor. Cenk ancak 25 dakika oynar, en fazma 45 dakika. Hakan Şükür gibi kapris yapmasın, oyunun sonlarında takıma daha fazla katkı vereceğini düşünüyorum. Zenge’nin cezalı olması bu durumu gerektirdi denir ise buna katılamam.Orada daha genç ve dinamik biri oynasa idi, bugün Denizli’yi kesin yenerdi.
Yıllar öncesinin 5. büyüğü diye adlandırılan Samsunspor’u evine kesin dönüş yapacak durumda gördüm, çünkü gurbet ellerinde seyircisi ile birlikte mutsuzları yaşıyor.
Evet; Samsunspor evine , Galatasaray seyircisi de deli döner gibime geliyor.


Galatasaray’dan asla mutlu ve umutlu değilim. Çünkü; Manisaspora’da kendi sahasında 2-0 yenildi.
Bundan dolayı; Galatasaray maçlarını yazmamaya karar vermiş değilim; yazmamamın nedeni Galatasaray’ın yenerken de, yenilse de futbol tadı vermemesi. Anlayacağınız özellikle yenildiği maçlarda iyi oynamıyor. Evet, bir takım yenilse de iyi oynar ve tad alırsınız futbolundan, ama GS’da bu yok.
Direkt GS yazmayacağım, fakat uyanıklık yapıp Samsunspor üzerinden endirekt Galatasaray değinmelerinde bulunacağım bundan sonra.

Ligimiz için bugüne dek çok şey söyledim. Söylediklerim arasında; “Bu yıl Bursa, seneye Trabzon, ardından Kayseri şampiyon olacak kurguları sezinliyorum” benzeri senaryolara kaynak yaklaşımlarım oldu.Durum o’nu işaret ediyor.
Bunun adı Üç büyüklere darbedir ve adını da Anadolu ihtilalı koyanlar çıkacaktır.
Futbolumuz, üzülerek belirteyim ki, siyasal erk tarafından yönlendiriliyor. En azından siyasal erki, yani güçlüyü benimsemese de, o’na şirin gözükmek için onun düşünselliğine katkı verenlerin(Ar. Eyyam) etkinliği ile benzer süreçler işliyor.
Bu siyasal erk, hep farklı şeyler yapmanın yanında futbolu da farklı bir çizgiye oturtmanın peşinde. Önce kulüpler kurdular veya var olanları ele geçirerek, teyzeoğlunu, halaoğlunu, amca-dayı oğlunu veya oğullarını oturttular kulüplerin başına ve ardından TFF’yi tefe koydular futbolla birlikte.
İnanın, bu işletilen sürece üç büyükler çok dikkat etmeliler, çünkü 4. büyük denen Trabzon’da karşı tarafa geçti.
Düşünün, lig tarihimizde ilk defa üç büyükler ilk üçün içinde değiller. Hep üç büyüklerden biri zirvede olur, ardından bir Anadolu takımı peşlerine takılırdı(Şu Anadolu takımına şiddetle karşıyım, fakat birilerinin anlaması için, böyle söylemek durumuyla karşı-karşıyakayız).
Geçmişte bu takımlar Trabzon, Samsun, Eskişehir, Altay, Ankaragücü, Gençlerbirliği, Sivas, Antep idi. Artık bu takımlar ilk üçün arasına sıkışmayı bırakıp zirveyi işgal eder oldular. Futbolla mı? Bu tartışılır, çünkü; şu an zirvedeki takımların hiçbiri doyurucu futbol oynamıyor, aksine yönetimdekiler futbol oyununun dışında farklı oyunlar oynuyorlar. Yöneticilerin tümünün siyasi erkle bir boyutta ilişkisi var.

Aslında üç büyükler değil, tek büyük ulusal takım da kaygı veren boyutlarda.
Guus Hiddink ve Oğuz Çetin’in ne yapmak istedikleri bilinmiyor.
Ulusal takımı tümden değiştirdiler. Doğrusu ulusal futbolumuzla alay eder duruşlar sergiliyorlar.
İsteyen kusura bakabilir; onlara takımı değiştir dendi; onlar yok etti. Adeta hiç adı duyulmamış oyuncularla ulusal takımı kobay olarak kullanıyorlar. Özellikle 5 sene öncesinin ulusal takım oyuncularını tekrar çağırarak olayı hayli abarttılar.
Guus Hiddink’ın adının geçtiği gün söyledim; “Biz doymuş yağla yemek yapamayız, futbolumuzun tadını bozar…” Aynen yapılan budur.Tekrar ediyorum Hiddinkler başarılı olamayacaktır.

Üç büyükler ve ulusal takım…Üç büyükler bu yıl birbirleriyle yarışır. Adnan Polat zannediyorum; bu yarışta FB ile ile çekişir demek istedi. O zaman haklı)
Adnan bey; lütfen şu Sezgin Galatasaray’ın yakasını bıraksın.Takıma zarar veriyor.

Galatasaray lider olana kadar yazmayacağım dedim ve ardından Galatasaray’n Denizli kupa maçındaki Pinto resitalini izliyerek(3-1) bir iç geçirmiştim(10/11/2010); bu güzel GS’yi yazamadım diye. İyi ki yazmamışım, bu hafta kriz geçirirdim(Yazarken).

Pinto bugün de iyi başladı, ama sanki birileri top oynamasını engellemek için ince ayarlar yapıyor. İkinci yarı durdu tamamen. Kewwel tam bir bitik ve yitik. Yerine giren Batdal’dan umutluyum.
Batdal’ı önce göndermek istediler, sonra vazgeçtiler. Unutmayın Hakan Şükür de ilk zamanlarda başarısız idi ve Yılmaz Vural elinden tutarak Şükür haline getirdi.

Eğer Batdal kalmaz , Adnan Sezgin kalır ise Galatasaray Battal(işe yaramaz) bir süreçten asla kendini kurtaramaz.


ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

GALATASARAY LİGDEN DÜŞER Mİ?

KAYSERİ’DE GALATASARAY DEĞİL SAMSUNSPOR SEVİNDİ


Galatasaray haftaya Kartal'a yenilsin, ligden düşer. Sakın bu tümcemi küme düşer anlamında yorumlamayın; çünkü her takım küme düşer kültürünü daha futbolumuz kazanmadı.

Karadeniz’in ilk süper lig takımı, üç büyükler dahil hiçbir takımın elde edemediği Balkan Şampiyonluğunu kazanmış, İngiltere Premier ligi takımına İngiltere’de fark atmış tek Türk takım ve bir zamanların 5. büyüğü Samsunspor’un yeri Banka Asya 1. Lig değil, Spor Toto süperlig.
En fazla bu ligde kalan ve en fazla bu ligden ayrılan Samsunspor bu süper evine dönecek ve burada yine bir ilki başararak büyüklerin dışında hiçbir takımının başamadığını başaracağına inancım inadına var.
Samsunspor’un ligin en iddialı takımı Kayseri Erciyesspor’u dün(20/11/2010) Kayseri’de 2-0 yenmesi beni geçen haftaya oranla daha da umutlandırdı.

Oynayan tüm oyuncular 4 yıldızı hak etti:

Ahmet xxxx, Adem xxxx, Kenan xxxx Kemal xxxx, Orhan xxxx, Murat xxxx -(Dk. 85 Agbetu xxxx), Savaş xxxx -(Dk. 46 Abdülaziz xxxx), Zenke xxxx, Cenk İşler xxxx - ( Dk. 74 Mustafa xxxx), Hakan Bayraktar xxx, Turgay xxxx
Kayseri Atatürk spor kompleksinde oynananan ve benim için dört dörtlük bir oyun çıkarttığı için Samsunsporlu tüm oyunculara 4 yıldız verdiğim maçın ilk yarısı golsüz sona erdi. Maçta 9 sarı kart ve 1 kırmızı kart çıktı.Kıran kırana geçen maçta Samsunspor ikinci yarının 77.dk.da Murat Yıldırım ve maçın 90 .dk.da Simon Zenke"nin golü ile en zorlu deplasmanının farklı geçti. Eğer haftaya Orduspor’u-ki Ordu kendi sahasında Tavşanlı Linyitspor’a 2-1 yenildi, tehlikeli olabilir- yen ise, tünelin süper lig ışığı görünmeye başlar.

Dedim ya; Galatasaray’ı Samsunspor üzerinden yazacağım.
Bu hafta ne rastlantıdır ki, İkisinin de Kayseri’den geçen zorlu bir dönemeci vardı. Yani ikisinin rakibi de şampiyonluğa oynayan takımlardı. Samsun bu zorlu dönemeci geçti; bakalım Galatasaray kendi gibi sarı kırmızı Kayserispor dönemecini geçebilecek mi?
Birinci yarı geçemedi.
İkinci yarıda geçemedi ve beklenen BJK dönemeci çıktı karşısına. Bu maç BJK için de, Cim Boooom için de aşılması gereken dönemeç. Kim geçemez ise, lige el sallayacak. Bana göre bu el Galatasaray7ın eli olur, BJK’yi yense bile, çünkü galibiyette bile BJK’yi geçemeyen diğerlerini nasıl geçecek.

Sarı kırmızılılar iyi oynadı. Her iki sarı kırmızılılar demek istedim. Galatasaray daha iyi idi, iki şutun biri üstt, diğer yan direkten döndü. Elano ve Ali Turan iyi idi. Kewel’de, Neil’de iyi idi. Sabri ve Pinto’nun pinti bir duruşları vardı. Özellikle Sabri ilk 10 dakika müthişti; ondan sonraki 5 adet 10 dakikada ise bir felaket. İsteksizlik mi desem, bilerek oyun bozmak mı desem, anlayamadım. Sen 10 dakika sonra dur. N demek bu? “Ben aslında çok iyiyim,fakat aldığım talimatı yerine getirmek için 50 dakika bilerek oynamadım” mı demek istyorsun; birilerine zemin hazırlamak için.
Pino 68 de yerini Mehmet Batdal’a bıraktı. Bu çocuğun kumaşı iyi, bunda kesin israr edilmeli. Emre Çolak her geçen gün şansını azaltıyor.
Ben Galatasaray’ı beğendim. Yerini mi? Asla yeri orası değil ki beğeneyim.
Galatasaray alt yapısının yetiştirdiği ve Beylerbeyi’ne gönderdiği Mehmet Eren(sunucu öyle dedi), gerçekten Galatasaray için büyük kayıp.
Bu yıl Trabzon yakın gibi(Şampiyonluğa demek istedim). Belli mi olur; seneye de Kayseri…
“Böylesi bir olası sıralamada Samsunspor’un da yeri var” demek abartı olmasa gerek.
Kesin üç büyüklerin dışındaki takımlar baştan aşağı dayanışma kokuyor. Sen Manisaspor olarak, pardon H. Karaman olarak Galatasaray’ı İstanbul’da farklı yen, sonrasında kendi sahanda aynı farkla Bursspor’a yenil –ki Bursa geçtiğimiz hafta Trabzon’a aynı farkla(2-0) yenilmişti-
İşte bu noktada ben işin içinde, bulamasam da üç şey ararım;
Birincisi dayanışma…
ikincisi; büyük takımlara ‘Dışarıda çalıştırıcı arayacağına ben buradayım’ dercesine göz kırparak sitem etmek.
Üç büyüklere kök söktürüşün, adeta ağalardan alıp marabalara dağıtan bir kimlik izlenimi veriyor ve hiç de doğru değil; çünkü bu Köroğluluğunun altındaki amacın ağaların takımını çalıştırmak.
Üçüncüsü, dördüncüsünü, dördüncü de beşincisini gündeme getireceği için iki de kalmayı yeterli buluyorum. Çünkü böylesi çalıştırıcı profili bence futbola zarar veriyor. Nedeni; oynadıkları iyi futbolun, büyüklere karşı duygusal görece futbol olduğu, asla sürekliliği olmadığıdır.

Böyleleri yüzünden, salt 17 puanlı Galatasaray’ın değil, üç büyüklerin işi zor; hatta Trabzon’un da.
“Futbolun tadı tuzu kalmadı” demek yanlış olur, olmasına da şu fakatı da yadsımamalıyız. Üç büyüklerin ligdeki etkinliğini futbol oyunlarıyla kırmalı, başka oyunlarla değil; aksi halde futbolumuzun lezzeti bozulur.
Bozuldu da.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

9 Kasım 2010 Salı

10 KASIM YAS MI?

10 KASIMI ALGILAMAK
10 Kasım 2008 günkü blog yazımın başlığı: “10 Kasım Matem Değildir”.
Sayın Arınç ve Erdoğan o günlerde benim başlığa benzer şeyler söylemişlerdi.
Eğer bu benden alıntı ise, bunun hesabını onlardan…:)) Her ne ise öfkelenmezden, pardon gülmezden ve de onlar matemsizliğe gelmezden ben 2008’deki yazımın giriş bölümünü anımsatmak istiyorum sizlere:
“ Tapınma hiç değildir; fakat birileri üzülerek belirteyim ki, 10 kasım; son diktatöre tapınma olarak tanımlamakta ve Atatürk’ün dünyanın özgün gelişimine ışık olan ilkeleri yok sayılmaktadır. Kimdir bunu yapan? Çanakkalede ve Kutsal savaş Kurtuluş Savaşı’ında emperyalistleri kovalayan Atatürk’ü karga kovalayan Mustafa gibi gösterenler ve göstertenler...” siz en iyisi yazının tamamını okuyun; http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=143667
10 Kasım 2009 tarihli yazımın başlığı; “10 Kasım nedir, ne değildir” idi.
Lütfen o yazıyı yeniden okuyalım. Çünkü bazı yazıların birkaç kez okunması gerekir.
Dikkatinizi çekerim ‘Bazılarının demiyorum, bazı yazıların’ diyorum.
Göreceğiz, o gün(2009) o bilinen kimlikler ne demiş, bugün(2010) ne diyecekler?
Karşılaştırma fırsatı da yakalamış oluruz:
10 kasım; ne matem günü ne tapınma ne de Atatürk’ün Anadolu insanıyla kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni parçalama günüdür. Şark kurnazlıklarıyla, kendilerini zeki, kentlileri enayi yerine koyarak her şeyi öylesine güzel oynuyorlar ki; halkın düşün merkezini 7 şiddetinde deprem gibi yerle bir ediyorlar. Ve birileri bu duruşun sahiplerini ‘beklenmedik demokrasi’ Savaşçısı ilan edebiliyorlar. 10 Kasım’da da benzerini oynayarak, özellikle ‘Kararsız Kasımların’ düşün kimyasını ve siyasi fiziğini tamamen bozdular, Evet, bu süreci, çocukları ve gençleri ulusal değerlerden soyutlama adına 23 Nisan’da ve 29 Ekim’de işlettiler ve ardında kitleleri soyutlama adına 10 Kasım’da....

Önce Sayın Arınç; “Ama 10 Kasım günlerden birisidir. 10 Kasım tatil günü değildir. 10 Kasım bir matem günü de değildir. Eskiden matem günüydü. İçkili yerler kapatılırdı, şarkı türkü çalınmazdı... 10 Kasım'da Meclis açıktır. Meclis çalışmasını yapacaktır. O çalışma içinde de bu konu veya başka bir konu görüşülecektir. Lütfen buna özel bir anlam yüklemeyelim. Atatürk'ün hatırasına da saygısızlık etmiş olmayalım" dedi. ,

Ardından sayın Başbakan Erdoğan; 10 Kasım'ın matem günü olmadığını ve demokratik açılımın TBMM'de 10 Kasım'da görüşülecek olmasının Atatürk'ün anlayışına uygun olduğunu belirtti.... Özellikle Başbakan öyle konuşuyor ki, derin aydın demek geliyor içimden... Türkiye’deki aydın çevrelerde jakoben ve elitist anlayışın yaygınlaştığını, aydınların halka yabancılaştığını söyleyebilmekte ve son 200 yılda halktan kopmayan aydınlar olarak kabul ettiği bazı isimleri sayarak ‘ideal aydın’ tanımı yapabilmektedir ve ardından Cemil Meriç’i, Turgut Cansever’i, Fethi Gemuhluoğlu’nu (İlk kez duydum. Necip Fazıl hayranıymış ve Milliyetçiler Derneği’nin kurucusu imiş), M.Niyazi Özdemir’i (O’nu da tanımıyordum; meğer; İmam-Hatip mezunu idealist bir gencin, Türkiye'deki çarpık zihniyet karşısındaki mücadeleleri ve başından geçenleri anlatan Varolmak kavgası adlı Romanın(1970) yazarıymış.), Necip Fazıl Kısakürek’i, Tarık Buğra’yı, Haci Bayram Veli’yi sayabilmektedir.
Hilmi Yavuz’a haksızlık yapmış, Özal’a da, fakat orda postmodern mandacı bilim ademini devreye sokarak “Özal bugün yaşasaydı, Genelkurmay Başkanı’nı görevden alırdı” dedirterek kısa bir dipnot koydurtmuş.
Saydıklarının çoğunu biliyoruz ve tanıyoruz. Cemil Meriç ve Turgut Cansever’i, hele Hacı Bayram Veli’yi takdir etmemek düşüncelerin evrenselliğine inanalar için olası mıdır? Atatürk’ün ölümünde, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’i “ sahte laisizm perdesi altında İslâm düşmanlığı üzerine bina edilmiş sistem olarak gören yazısıyla, Abdulhamit yanlısı görüşleriyle ve "Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin" kitaplarıyla bilinen Necip Fazıl’ı; hangi düşün kriterleri ve yapısını dikkate alarak andığını anlayabiliyoruz, çünkü biliyoruz ki ‘Atatürk'e hakaret etmeye meyilli olmak’ olarak görülüp mahkum edilmesiyle tanınan bir yazar ve şairdir. Fakat; Benzer konuşmayı 12 Ekim günü de yapmış ve Necip Fazıl’ı, Said-i Kürdi/Nursi, Hacı Bektaş-ı Veli ve Nazım Hikmet’i saymıştı.
Peki Nazım niye? Nazım üzerinden Fazıl’ı aklamak mı istemişti. Yoksa evrensel düşünceleri mi oynamıştı? Neden ikinci konuşmasında Nazım yoktu. Ya, Said-i Kürdi gibi Nur tarikatı çevresinin dışında önemsenmeyen ve tanınmayan, özellikle de İslam dünyasında da bilinmeyen bir tarikat şeyhini, Hacı Bektaş-ı Veli gibi evrensel bir kimlikle anmasına ne demeli? Bence, bugünlerde tekrar ettiği “Siyasi rant” adına yapılan konuşmalardır ve benim için güvenilir değildir.

Jakobenliğe gelince; Jakoben’in halk arasındaki anlamı Tepeden inmecilik.. Acaba; İki günde kurulup üçüncü gün iktidar olan bir partiyi nasıl tanımlar merak konusu olduğunu hiç düşündü mu?. Kabul ediyorum; Jakobenciliğin arkasında siyaset ve bilim felsefesi var, var da; siyaset filozofu Roger Scruton'un “İnandığı görüş, eylem için yeterli meşruiyet sebebidir” değerlendirmesini de dikkate almalıyız, çünkü bu anlayışa göre Meşruiyetin birincil kaynağı hukuk değil, ideolojisi ve ilkeleridir. Karşıt görüşler ise, yok edilmesi gereken ihanetler ve sapmalar olduğu konusuna ve amacından soyutlanarak işletilen ergenekon sürecine ne diyecek?

“Milleti komplekslerinden arındırdı. Bize büyük bir ülke, büyük bir millet olduğumuzu hatırlattı.” diyor Cemil Meriç için.. İyi de bir yandan Milliyetçiliğe karşı duruş sergileyip Cemil Meriç'ten örnekler vereceksin, diğer taraftan Kürt Milliyetçiliğinin adeta günümüz temellerini atan politikalara geçit vereceksin.. Anlayan var ise, birileri bana anlatsın... Şimdi size soruyorum; Tüm bu söylem ve kavram kargaşasından etkilenen kitleler kimler? Bence bunlardan ve bilhassa son 10 Kasım değerlendirmesinden etkilenecekler Kararsız Kasımlardır. Onlara oynuyor. Ve bu oyunun adı da; erken düşünülen seçim için siyasi ranttır..

Kararsız Kasımlar için 10 Kasım nedir, ne değildir?

- Kesin Matem günü değil, düşünme günüdür..

- Tapınma günü değil, Atatürk’ün evrensel duruşunu, edilgenlikten kurtarıp daha ileriye taşımanın anımsandığı gündür..

- Emperyallere Dünya’da ilk tokadı atan Gazi Mustafa Kemal ve Anadolu insanına vefa günüdür..

- Laik Demokratik Cumhuriyet emanetini korumakla yükümlü olduğumuzun duyarlılığını yaşama günüdür..

- İnançlara saygılı, fakat siyasal İslami duruşun kutsal inancı siyasi rant aracı olarak gördüğünü ve bunun tehlikesini anlamak için algıların yenilendiği gündür..
- Karga kovalayan değil, Türkiye’yi parçalamak isteyenleri kovalayan Mustafaları, anımsama günüdür..

- “Yurtta Barış Dünyada Barış” söylemiyle Evrensel barışın temellerini atan Atatürk’ü anma günüdür..

- Demokratik açılım sanallığına evrensel barış süsü vermek için değil, gerçek anlamdaki düşün özgürlüğünü besleyen evrensel barışı algılama günüdür..

- Dünyada tek örnek olan, ulusal yapının kurumsallaştırdığı üniter yapı Cumhuriyet ve değerlerini kimsenin parçalayamayacağının algılanma günüdür..

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

7 Kasım 2010 Pazar

GALATASARAY HAGİ İLE TRABZON'DA TIRABZANDAN DÜŞTÜ

Geçen hafta “Arda’yı Hagi yaratmıştı, bir Arda daha yaratıyor Emre Çolak ile” demiştim. Hagi’den ricam bir de Hakah Şükür yaratmasıdır. Çünkü o’nu yaratacak malzeme var elinde; Mehmet Batdal. Nedense bu önerimi dikkate almadı ve Batdal’ı oynatmamakta ısrarlı(Haaa, oynatıp oynatmadığını, hala sakatlığının sürüp sürmediğini bilmiyorum, çünkü maçı izlemedim)
Hagi’den bir isteğim daha var; bir de Hagi yaratması. Bunun malzemesi var mı bilmem ama, malzeme olsa da çok zor olduğunu biliyorum. Bundan vazgeçelim ve Hagi en iyisi oyuncu Hagi değil de çalıştırıcı bir Hagi yaratsın; onun için malzemesi var, kendisi…
Bu da mı zor? Bence değil. Eğer; Rijkaard’a 1,5 acılı yıl ile dayanan GS, Hagi’ye o kadar dayanırsa, Rijkaard’tan iyi bir çalıştırıcı olur kanaatindeyim.

Geçen hafta sevinçliydim, çünkü Samsun ve Galatasaray yenmişti. Umudum aynı sevinçti, fakat bu hafta ikisi de yenildi. Samsun Karşıyaka’ya(3-2), Galatasaray Trabzon’a(2-0)
Bu maç(Trabzon maçı canım) ile ilgili Hagi’nin şu söylediklerine inanmak için kendimi zorluyorum: “Bu bir spordur, her zaman hak etmenize rağmen kazanamazsınız. İyi bir maç çıkardık. Mağlubiyeti hazmedemiyoruz ama oyundan memnun olduğumu söyleyebilirim. İstemediğimiz bir mağlubiyet aldık, rakibimiz çok değerli bir takımdı. Birinci devrenin dengeli olduğunu söyleyebilirim ama ikinci yarı daha üstündük. Pozisyonlara girdik ama maalesef kaçırdık. Ama takım istekli arzulu olarak çalıştı. Şampiyonluk uzun bir yol. Ben her zaman önümüzdeki maçı düşünüyorum. Takımı devre içinde aldığım için birinci günden 'fazla çalışmamız gerekiyor' dedim."
İnanmam neyi değişktirecek ki? Galatasaray bu sene ve önceki sene ve de daha önceki senelerde sakatlar yüzünden hep sakata geldi. Bu sakatlıkların içinde bir sakatlık var gibi. Kardeşim bu denli sakatlık olmaz ki. O zaman yönetimde bir ariza var gibi…

Şunu söyleyeyim; Galatasaray Trabzon’da gerçekten tırabzandan düşecek kadar kötü oynamadı, yani Trabzon’dan çok-çok iyi idi ve hak-em kötü idi. Yüzde yüzlük pozisyonu ofsayt diye kesti ve yüzde 100 penaltıyı vermedi.
Çeyrek asırdır şampiyon olmamış Trabzon bu sene çok şanslı. Seneye de Kayseri ve sonraki senelerde siyasi erkin mensupları ‘sıra benim kentimde’ der ve böylelikle üç büyükler efsanesi söylencelere gider.

Galatasaray’ın Trabzon’daki tırabzandan kayışı ve yere çakılışı sonrası olacakları söyleyeyim. Kesin Hagi Romanya’dan oyuncu getirmeye çalışacak, yöneticiler de izin vermeyecek ve Galatasaray futbolu da, asansör gibi bir inecek, bir çıkacak.

Çünkü;
Duyduk ki Gheroghe Hagi, ara transfer döneminde yapılacak takviyeler için yönetime liste vermiş.
Devre arasında takıma takviye yapılmasını istiyor. Rumen teknik adamın listesinde kendi ülkesinden iki yıldız adayı var. Dinamo Bükreş’in yıldız orta saha oyuncusu Gabriel Torje listedeki ilk isim. Her iki kanatta da oynayabilen 21 yaşındaki oyuncu için belirlenen bonservis bedeli 4 milyon avrı. Borussia Dortmund’un da istediği Torje, Hagi ile birlikte çalışmak istiyor.
Hücum hattındaki eksikliği gidermesi için belirlenen isim ise Bogdan Stancu. 23 yaşındaki golcü iki sezondur Steau Bükreş forması giyiyor.
Hagi; ilk gelişinde bazı oyuncuları getirmişti; biri aklımda Thamas olsa gerek. Pek de verim alınamadı, hatta Ümit Karan bile gönderildi. Hagi’nin isteğine evet denir de, oyuncular getirirse şu an takımdan kimi gönderir dersiniz? Baros'u mu, Pinto'yu mu:))
Hagi’nin listesi cebinde ise Lütfen o listeye Mehmet Batdal’ı da alsın. Biliyoruz ki; kimse listesine almazken H.Şükür’ü, Yılmaz Vural aldı ve Hakan Şükür yaptı. Batdal’ın durumunu da o’na benzetiyorum.
Ben bu takımdan Adnan Sezgin gitmedikçe ve bu takım lider olmadıkça bu takımı(Galatasaray’ı) yazmayacağım. Bunların da olma olaslığı sıfır olduğuna göre, ben uzun zaman Galatasaray’ı yazmayacağım demektir.
Bu demek değildir ki, futbolu ve bazı gelişmeleri yazmayacağım…
En çok da; hemşerim 105 yaşındaki Fatma Nineye(Çolak-Artvin-Şavşat) ve 105 yaşındaki Galatasaray’a üzülülüyorum. Her ikisi de bunları hak etmiyor.
Pardon, unuttum; geçen hafta Trabzon maçı Galatasaray için ‘Olmak ya da olmamak’ maçı demiştim.
Demek ki olmayacak.
Belli mi olur?
Bir bakmışız ki, 35 puanlık farkı kapatmış(Kartal galibiyeti dahil değil)
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

4 Kasım 2010 Perşembe



HES’E YES DEMEK PES DEMEKTİR
Her doğa duyarlısı gibi, Artvinli de doğaya ve doğana duyarlıdır. Bu nedenle ‘HES’e YES diyerek PES etmez aksine savaşını sürdürür.
Öncelikle Artvin deyişimin nedeni Artvin’e daha çok saldırılması.
Çünkü:
Doğu Karadeniz'de işletilen, inşa ve proje aşamasında olan veya yapılması planlanan HES'lerin 700'e yaklaştığını, bunlardan 169'unun Trabzon, 123'ünün Rize, 176'sının Artvin, 82'sinin Giresun, 63'ünün Ordu ve Erzurum'un İspir, Tortum gibi ilçeleri ile Gümüşhane, Bayburt, Samsun, Amasya, Kastamonu, Antalya, Tokat, Muğla, Sinop ve Çorum'da bulunmaktadır.
HES yanlıları, doğayı adeta yok etmek için ‘2010’a ışık hızıyla girerek derelerimizde fırtınalar estirmeye başladılar. Evimizin önünde geçen küçük çaylara bile mini-mini HES’lerle saldırıp, suyun taşıdığ uygarlıkları ve kültürleri yok ederek, gezegenimizin en büyük evrensel tehlikesini yaratanlara, doğaya ve doğana kendini adamışlar asla YES demeyecek ve PES etmeyecekler, aksine savaşlarını sürdüreceklerdir.

Öncelikle onları kutluyorum.
“HES mücadelesinde zafer çevrecilerin. Türkiye genelinde 45'i inşa, 1576'sı proje aşamasında olan, planlananlar ile 2 bini aşması beklenen HES'lere karşı açılan 65 davadan 34'ü sonuçlandı. Davalardan 33'ünde yürütmeyi durdurma veya iptal kararı çıktı.” haberi(2.11.2010) onların kutlamayı fazlasıyla hak ettiklerini gözler önüne sermektedir.

İktidar duyarsızlığın yanında komik önlemlerle çaresizliğini de göstermektedir.
Anımsarsınız; 27.10.2006-26329 sayılı Resmi Gazete`de yayımlanan Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunun Baraj Alanlarından Etkilenen Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunması ile ilgili 4.10.2006-717 sayılı İlke Kararının 2. ve 3. maddeleri ile Hasankeyf’’i başka alana taşımak, Allionai’nin de üzerini mille örtülerek su altında korumaya alınması düşünülmüş, fakat Danıştay Altıncı Dairesinin 26.11.2008 günü, E:2006/8266,K:08/8268 sayılı kararı ile uyuşmazlığa konu 2. ve 3. maddeleri iptal etmişti.

Hasankeyf’in taşınması bana 29 Eylül 1998’de “Bilgi Üreememe Tembelliğimiz” başlığıyla Radikal’de yazdığım şu satırları anımsattı bana: “Maden Yüksek Mühendisi Hakan Muhterem Köse, MTA kongre salonunda yapılan yerbilimleri kongresinde dinlediği gerçek bir olayı, 6.10.1995 tarihinde basına faksla aktarmış:
... Bir yerel belediyemiz kentin gelişimi için uygun bölgenin belirlenmesi amacıyla, firmamıza rapor (proje) hazırlattı... Raporda özetle; şehrin beş kilometre kuzeyinden bir fay hattının geçtiğini, bu nedenle bu bölgenin imara açılmayacağı vurgulandı.
Bir süre sonra belediye meclisi bu rapor nedeniyle bir karar aldı. Karar firmamızı dehşete bırakmıştı. Çünkü; Şehrin beş kilometre kuzeyinden geçtiği belirlenen fay hattı, 25 kilometre öteye alınarak, söz konusu bölgenin imara açılmasına karar verilmişti.” http://www.radikal.com.tr/1998/09/29/yorum/bilgi.html

Bu firmanın sahibi kim biliyor musunuz? Çankaya Belediye Başkanımız Bülent Tanık. Yer mi neresi? Söyleyince şok olduğum bu yeri Bülent Bey kimseye söylemeyeceğinin sözünü aldım kendilerinden(Anlamışsınızdır).

Doğaya ve doğana duyarsızlığı tetikleyen, bilgi üretememenin neden olduğu çaresizliğin belirtileri bir değil ki.
Sıralayalım:

Kastamonu’nun Loç Vadisi’nde yaşayan köylülerle gönüllü çevre duyarlıları projeye karşı direnirken yüklenici firma çalışanlarınca saldırıya uğramaları ve darp edilen çevreci vatandaşların şikâyetçi olmak isteyince yetkililerin ilgisiz kalması.
Başbakanın Taksim'de yaşanan patlamayla ilgili ilk yorumunda, saldırının arkasındaki oyunun aktörlerinin, HES karşıtı çevrecilerin l olduğunu söylemesi ve ardından intihar timinin PKK’lı çıkması.
Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Rize'nin İkizdere Vadisi'ni doğal sit alanı ilan etme kararı öncesi; sadece İkizdere'de Anzer, Cimil ve Ovit bölgesinde planlanan 22 HES(Hidro Elektrik Santralı) inşaatının zora gireceğini düşünerek değil, bundan sonraki HES ihaleleri ve uygulamalarının engelleneceği dikkate alındı. Bu nedenle ‘iktidar’ alelacele; Su havzalarını, ormanları ve doğanın çeşitliliğini ‘su kullanma Hakkı Sözleşmesi imzalamış, HES için lisans almış şirket’ insafına bırakmak adına tüm şirketlerin önünde engel olarak duran havza koruma statülerini kaldırmaya karar vermesi.
Doğup büyüdüğüm Artvin-Arhavi “Sidere Vadisi”nin; çocukluğumun sevdası “Kwağinci(Taş köprü gölü)” ve “Bağudidi(Büyük göl)”nin binlerce yıllık doğa ve doğan/insan beraberliliğine son verilerek ‘getirim(Fr. Rant) vadisine’ dönüştürülmesi.
Ve böylece Milli Park olan Munzur Vadisi’nde, Arılı, Çağlayan, İkizdere vadileri gibi 1. derece sit alanı ilan edilen vadilerde şirketlerin faaliyetlerini yasallaştıracak, hatta 3. Boğaz Köprüsü projesinin önündeki yasal engeli kaldıracak "Tabiat ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı”'nı gündeme getirmesi.
Tasarının, Anayasanın “Tarih, Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması” başlığı altında yer verilen 63. maddesindeki; “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır.” yaptırımına aykırı olduğu gibi; Türkiye’nin de taraf olduğu ülkelerarası çok sayıda anlaşmalara da aykırı olması. Aynı zamanda; Anayasanın 56. maddesine göre “Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.” yaptırımını içeren Anayasa’nın 56. maddesi dikkate alınmayarak, tasarının hazırlık sürecinde vatandaşların, STÖ’lerin ve ilgili Meslek Odalarının katılımı ile sağlanacak katkıların göz ardı edilmesi.
Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Rize'nin İkizdere Vadisi'ni doğal sit alanı ilan etme kararının ardından da Başbakanın kurula “Sen bugüne kadar nerdeydin? Şimdi mi aklına geldi? HES projeleri başladı da şimdi mi sit alanı ilan ettin?” demesi.
Fakat aynı kurul(Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu); Senoz Vadisi'nin korunması gereken kültür ve tabiat varlığı olarak tespiti ve sit alanı ilan edilmesi için yapılan başvuruyu reddettiğinde kurul hakkında hiçbir değerlendirme yapmayan Başbakanın; kurulun İkizdere Vadisini ‘Doğal Sit Alanı’ ilan etmesi kararı sonrası bu kurula savaş açması.
(“Biliyorsunuz; Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulu'nun Senoz Vadisi'nin korunması gereken kültür ve tabiat varlığı olarak tespiti ve sit alanı ilan edilmesi için yapılan başvuruyu reddetmiş, sonrasında Rize İdare Mahkemesi ise bu
kararı iptal ederek Senoz Vadisi'nin "Sit Alanı**" olma umudu yeşertmişti”).
Gümüşhane'deki Çit Deresi üzerine kurulması planlanan Hidroelektrik Santrali (HES) projesine, Trabzon İdare Mahkemesi tarafından yürütmeyi durdurma kararı verilmesi.
Ve İngiliz maden şirketi Sardes, Manisa'nın Turgutlu ilçesine bağlı Çal Dağı'nda nikel madeni çıkartmak için dünyada ve kendi ülkelerinde yasaklanan projelerini uygulamak için Türkiye'yi seçebilmesi…

Bunları tümü duyarsızlıkla harmanlanmış çaresizliğin belirtileridir.
Doğa savaşın öncü gücü ‘Karadeniz isyandadır Platformu’dur.
Sırasıyla; Derelerin Kardeşliği Platformu -Türkiye Su Meclisi- Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu -3. Köprüye Karşı Yaşam Platformu-Arhavi’de Dereler Aksın - Asidere Sidere Derelerine sahip çık - “Teknopolitikalar İLET-Kİ Platformu”- Sidere Derecik Arhavi Artvin Platformu - Hes'lere karşı ortak mücadele platformu - Giresun Havzaları Koruma Platformu - Artvin Derelerin Kardeşliği Platformu - Yazan Mühendis - Çoruh Aksu Vadisi Koruma Platformu -Yeşil Artvin Derneği-Ankara Artvinli Kültür Ve Dayanışma Derneği - Ankara Artvin Kalkınma ve Eğitim Vakfı - Arhavililer Vakfı - Hasankeyf’i Yaşatma Derneği-Orkinos Film Yapımı - Karadeniz Gündem - Görele Haberler – As-Der – Livane Kültür ve Sanat Derneği - Artvin Biz - Papart Vadisi Kültür ve Dayanışma derneği - Çamlıhemşin Vakfı – TMBD 1948 ve TMMOB ile, başta Çevre Mühendisleri Odası olmak üzere Birliğe bağlı tüm odalar.
Savaşçıları; Murat Karayalçın, Remzi Kazmaz, Ömer Şan, Yakup Okumuşoğlu, Mehmet Gürkan, Yüksel Çorbacıoğlu, Necati Altun, Tuncer Yazar, Metin Arifağaoğlu, Ertekin Çolak, Hüsnü Hakan Özen, Demir Akın, Güner Yalçın, Süleyman Karadeniz, Eren Dağıstanlı, İlyas Yılmazer, İsmail Akyıldız, Hatice Yeziz, Tüncay Özarslan, Yusuf Sağlam, Tekin Üstündağ, Gürbüz Ak, Aydın Karsüleymanoğlu, Yusuf Bulut, Nur Neşe Karahan, Erdoğan Gazihan, Kenan Kuri, Şahver Karasüleymanoğlu, Nüri Kemal Demirel, Fethi Demirel, R.Özcan Başkazancı, Şirin Gür, Cemil Vural, Erdinç Ay, Tufan Ataselim, İlhan Gürkan, Yusuf Gürkan, Rasim Yılmaz, Okay Karayalçın, Nürettin Ocak, Köksal Burum ve tüm Artvinliler ve Anadolu insanları ve de doğa sevgisi adına kendisini feda eden Oktay Ekşi.
Çoruh Aksu Vadisi, Rize Çayeli Senoz Vadisi, Rize İkizdere Vadisi, Kastamonu Cide Loç Vadisi, Arhavi Sidere Vadisi, Arhavi Kapisre vadisi, Giresun Gelivera Vadisi, Hasankeyf, Allianoi*, Munzur Vadisi, kısacası cennetin köprüsü Anadolu’muz bu yürekli platformlar ve savaşçıları ile kurtarılacaktır.

Bu savaşçılar asla; (konuşmalarını bugüne kadar anlamadığım) bir pelteğin dediği gibi;
Üzerlerine eski, rengi uçmuş bir tişört geçiren, hanım ise saçlarını taramaktan vazgeçen, şayet erkekse sakal traşını birkaç gün ihmal eden, meramını 150 kelime ile sınırlı peltek bir Türkçe ile ifadeye çalışan, aynı tornadan çıkmış sloganları hiç durmadan tekrarlayan ve her üç kelime arasında “Hayıııır!” çığlıkları atan, sonra da gidip kendini bir yerlere zincirleyen ve bunlara eksiksiz şekilde uyduğu takdirde “çevreci” ve “yemyeşil” bir entelektüel olan savaşçılar değil, doğanın kutsal savaşçılarıdır.
Yaptıkları iş; Türkiye’nin dört bir yanında bölge sakinlerinin, özellikle de köylünün yüzünü güldürecek önemli faaliyetlere köstek olmak değil, ‘pelteği bile kurtarmak için’ savaşma erdemini gösterebilen kutsal savaşçılardır.
Öyle ki; birkaç kilovat Enerji uğruna derelerimizi özel şirketlere satan, Samsat, Halfeti, Zeugma ve Hallan Çemi’yi (Çemê Xalan) yok ederek; Hasankeyf, Allianoi, Munzur, Karadeniz, doğrusu Anadolu’mu yok etme projeleri ile saldırmaya çalışanlara savaş açmışlardır. Yanlarında olduk ve hep olacağız.
Doğa’ya ve doğana, kültür mirasına ve yerel toplulukların sosyal dokusuna sahip çıkan ve onlar için koruma mücadelesi veren duyarlı kişi ve kurumlar asla doğanın yeşilini doların yeşiline yeğleyenlere yenilmeyeceklerdir. Suyla gelen tüm kültürleri, yaşamı, dili ve insanı, Fındıklı’yı, Arhavi’yi, Rize’yi, Yusufeli’ni ve Artvin’i, Loç’u, daha doğrusu Karadeniz’i, Allianoi’yi, Muğla Yuvarlak Çay’ı, Munzur’u, Hasankeyf’i, Senoz’u, en doğrusu Anadolu’yu asla bunlara teslim etmeyecektir.

Bu savaş ulusal kurtuluş savaşı kadar önemli; Gezegenimizin kutsal kurtuluş savaşıdır. Kazanılacaktır bu savaş aksi taktirde gezegenimiz kaybedilecektir, doğası ve doğanıyla.
Sayın Oktay Ekşi’nin, doğa duyarlılığını örseleyen “Bu anlayış, Anadolu'daki 2000'den fazla akarsuyu, “Baraj yapıp elektrik üreteceğim, bunu da devlete satacağım” diyen şirketlere 49 yıl için peşkeş çekti. Şimdi, her şeyi satan işte o zihniyetin marifetlerini görüyoruz." cümlesiyle biten yazının taşra baskısında "Bu zihniyet analarını da satar" şeklinde HES’lerle ilgili ifadeleri karşısında Başbakan; “Eğer gazetecilik buysa ben bu zihniyetle mücadele etmem, savaşırım. Gereğini yapacağız zaten, göreceksiniz…” şeklinde gösterdiği tepkisinde haklı. Fakat, halkımıza “Ananı da al git” dediğinde bizim de kendisiyle mücadele etmediğimizi, savaştığımızı(savaşabildiğimiz kadar canım) kabul etmeli ve saygı göstermeli. Ekşi, erdemli duruşunu sergiledi ve neredeyse yarım yüzyıllık baş(yazarlığından) özür dileyerek istifa etti. Kendilerinin özür bile dilemediğini unutmadık daha.
Sayın Başbakan, savaşmakta haklısınız gazetecilik bu değil; iyi de “Bunu da mı kıskandınız, buna da mı göz diktiniz imzasız ve şerefsiz …… çocukları?” diyen gazetecinin yaptığı gazetecilik mi? Neden buna savaş açmıyorsunuz? Sorusuna yanıt verebilir mi?
Bir isyan sonrasının aşırı duygu yüklenişinde söylediklerinin değil(O söylediğinin yanında Oktay Ekşi de yoktur), doğaya ve doğana olan sevgisi için kendisini feda etmekten çekinmeyen duruşundan dolayı Oktay Ekşi’nin yayında olduğumuzu göstermeliyiz.

Güncel gelişmeler ve gündemdekiler bunlar. Şimdi; bu güncel gündem HES’lerle ilgili, araştırırken yazdığım notlara, dahası özlü öyküme(Fr. Anektod) yer vereceğim:

Yaşam sürecinde her sosyal yapılanmanın ve hizmetin bir öyküsü, hatta zamanla romansı duruşu vardır; değerlendirmeleri bu bütünsellik için sürdürmek istiyorum.
Cennetin izdüşümü Artvin’imize ‘etkinlikler amacıyla’ yaptığım bir grup yolculuğu böylesi bir öykünün başlangıcıdır.

’2004’Tte İzmir-Konak Belediye Başkanı olduğunda bir adının da Ali olduğunu öğrendiğim’ Ali Muzaffer Tunçağ’ın Genel Başkanlık, benim de Genel sekreterlik görevini üstlendiğim İnşaat Mühendisleri Odası, Kültür Bakanlığı ile birlikte 30 Haziran 2001’de Artvin odaklı bir etkinlik düzenledi. Etkinliğin içeriği; “Ulaşım ve Enerji Yatırımlarıyla Etkilenecek Orta ve Doğu Karadeniz bölgesinin İncelenmesi ve değerlendirilmesi” idi.
Özdeki amaç Artvin’de devam eden su tutucu HES’leri, yani halk arasındaki deyimiyle Barajları yerinde görmekti. 40 kişilik Mühendis gurubu ile inşa halindeki barajları gezdik ve 5 Temmuz günü teknik gezimizi gezi amacına yönelik etkinlikle Artvin’de sonlandırdık..
Gördük ki, sıradan insanlarımızı bırakın, konu ile ilgililerin dahi HES kavramı konusunda yeterli bilgiye sahip değillerdi. Yerel siyasetçiler bile.
Yetmezliğin nedeni; bu bağlamdaki kavram kargaşası idi.
Gerçekten İnsanımızın çoğu HES’in ne demek olduğunu bilmiyor. Örneğin Barajlarımızın da bir HES olduğunu bilen, fakat dereler üzerindeki HES’leri birbirinden ayıran teknikler konusunda donanımlı olmayan teknik elemanlarımız var. İşte bunlar “HES’ler kimleri Besler?” dediğinizde, su tutucu HES olan barajlara da karşı olduğumuzu söylüyorlar. Böyle bir şey yok. Doğrudur Yusufeli barajına karşı çıktık, fakat bu inşanın çevre ile olan öyküsel boyutuna dikkat çekmek isterim.

Etkinlikte;Yusufeli Belediye Başkanı Sayın Yusuf Sağlam, farklı dünya görüşlerine sahip olmamıza karşın; tarihsel doku ve çevre duyarlılığın ideolojisinin olmadığını kanıtlayan bir konuşma yaptı. Konuşmasında; barajların, dağcılığıyla, raftingiyle, tarihi eserleriyle, adeta bacasız fabrika durumunda olan Artvin’imizi ve Yusufeli’mizi yok edeceğini vurguladı. Özellikle; yaklaşık 400 km.lik yol ağının ancak 150 km’lik Erzurum-Artvin arasının projesi kesinleştiğini söylemesi, gövde genişliğinin 240 mt olduğu bir yerde yol kodunun 800 mt.lerden geçtiğinin dünyanın hiçbir yerinde görülmediğini ve sadece 3,5 yılda yapılan 22 km.lik yolun maliyetinin 100 trilyon lira olduğunu özellikle belirtmesi ve de Türkiye’deki karayollarının maliyetiyle bu maliyeti arasındaki farkın hesabının nasıl vereceğini vurgulaması, Yusufeli Barajı konusunda ne denli haklı bir duruş sergilediğimizin göstergesi idi.
Ve Artvinlinin doğa konusundaki demokratik dayanışmasıyla kendini bulan, doğa için ideolojilerden soyut evrensel duyarlılığın yansımasıdır.
Doğa duyarlılığımız bilinmesine karşın, duruşumuzu “Sizler barajlara da karşı çıkmıştınız zaten!..Hatta sahil yoluna da..” dediler ve demeyi sürdürüyorlar.
Kesin ne Barajlara karşı çıktık, ne de Karadeniz sahil yoluna. Özellikle sahil yolu için; binlerce yılda oluşmuş kıyıları yok etmeyelim, bunun için yol, kuşaklama yöntemiyle içeriye alınsın önerisi getirdik(Özellikle Murat Karayalçın bu konuda defalarca yetkilileri uyarmıştır). Bu duruşumuz; doğaya zarar verdiği noktadaki karşı çıkıştı. Yusufeli Barajına da aynı duyarlılıkta baktık.

Gerçekten halkın belli bir endişesi var, bu endişeyi belli ki hala taşıyoruz. Nedir bu endişe? Çevreye olan son derece duyarsız tavırlar, olguyu artık ister istemez Artvin’imizde gerçekleştirdiğimiz benzer Platformlara taşındı ve hala bu savaş devam ediyor(Daha da yaygınlaşacağını düşünüyorum).
Bizler, her şeyden önce insanı öne alan ve bir boyutuyla, yapılabilirlik ölçütlerii dikkate alarak, doğaya ve doğana saygılı projeleri hayata geçirmek zorundayız. Çok ilginçtir; elbette ki Doğu Karadeniz’in bir ulaşım sorunu var, ülke genelinde bir enerji açığı var; bunlara çözüm getirmek için geliştirilecek projelere karşı çıkmak gerçekten doğru bir yaklaşım değil. Hiç kimse böylesi projelere karşı çıkamaz, fakat projelerin yerlerinin belirlenmesi veya uygulanabilirliği boyutunda bir takım eleştiriler yapmak, hatta doğaya ve doğana zarar verecek böylesi projeler için “Proje siyasi ve ekonomik getirim(Fr. Rant) kavramının (Fr.konsept) bir ürünüdür” diyebiliyoruz. Demin değindiğim gibi Yusufeli Belediye Başkanı Yusuf Sağlam Bey de bunu vurgulamaya çalıştı.
Üzülerek belirtmeliyim ki, olguyu ideolojik eksene oturtanlar, mühendislik ve mimarlık meslek odalarının önerilerini, Üniversitelerimizin önerilerini, duyarlı çevrenin önerilerini pek dikkate almıyorlar.
Bunun en somut örneği; Karadeniz sahil yolu projesidir. Bu proje için 1985’te ilgili demokratik Kitle Örgütlerince(Başta Meslek Odaları/TMMOB) çevre, teknolojik, siyasi, mali, ekonomik ve toplumsal yapılabilirlik kriterleri belirlendi ve Doğu Karadeniz’e doğasına özgü proje hazırlandı. Ne oldu? Dikkate alınmadı ve 1997 yılında ihale edilen bölünmüş yol(Fr.Duble yol) projesiyle karşı-karşıya bırakıldık.
Samsun-sarp arası sahil yolunun bugünkü durumundan kurtaracak önerimiz şu idi; bölünmüş yol(Fr.duble yol) tahrip edici sonuçlarını engellemek için, dahası Karadeniz’in topografyasını coğrafyasını, kıyısını, denizini yok edeceğini düşündüğümüz için; kuşaklama yol önerisinde bulunduk, yani kıyıdan içerde( yüksekten) geçmesini istedik yolun; çünkü bunun en büyük katkısı kıyılar yok olmayacak, doğa korunacaktı. İkincisi ise sahil yerleşimi ile iç kesim yerleşimi arasındaki kopukluk giderilecek ve aralarındaki ekonomik farklılıkları giderecekti Bu da beraberinde iç kesimde durdurulamayan göçü engelleyecekti. Yani; 1985 projesi uygulansaydı, 1993’te bunun önü kesilmeseydi, kuşaklama yol Karadeniz’deki bu toplumsal sorunu da çözecekti.

Yusufeli Belediye başkanının anlatımı, o dönem anlattıklarımızla örtüşüyordu ve doğayı-doğanı yok edecek HES’in, aynı zamanda 9. Yüzyıldan bu yana yaşayan Yusufeli kültürünü doğası ve doğanıyla yok etme sürecine itecektir yaklaşımıyla duyarlılığını gösteriyordu.
O gün konuşmacı olan bizler; yani Murat Karayalçın, Prof. Dr. İlhan Avcı, Emin Özgün, Doç. Dr. Fazlı Çelık, Ali Muzaffer Tunçağ, Yüksel Çorbacıoğlu, Demir Akın, Sınan Altınsoy, Necati Altun, Yusuf Sağlam, Ahmet Varan, Cevat Öncü ve İbrahim Usta farklı siyasi düşüncelere sahip olmamıza karşın, doğa konusuna hep ayni duyarlılıkla baktık.

Salt bizler değil, ulusötesi doğa duyarlıları da “Doğaya ve Doğana Saygı” düşünselliğiyle baktı Yusufeli HES’ine.
O yıllarda Guardian gazetesinin Türkiye’de yapılması planlanan Yusufeli hidroelektrik santraliyle ilgili haberi (2001) dikkatimi çekmişti. İşte Artvin’deki panelde okuduğum o haberi bugün okuyormuşçasına aklımda tuttum; “ İngiltere hükümeti, Türkiye’de 15 bin kişiyi evinden edecek tartışmalı ikinci bir barajı desteklemeyi düşününce; Ilısu baraj projesine karşı yürütülen kampanyanın öncülerinden komedyen Mark Thomas, Yusufeli, ‘ikinci bir Ilısu’ya dönüşecekse, hükümetin yakasına yapışmak için hazır bekliyorum.”
Bir başka doğa grubu da; hükümetin, sadece büyük şirketlerin çıkarlarına hizmet eden, toplumları ve çevreyi gözardı eden projeleri desteklememesi çağrısında bulunarak, ‘Dünya Barajlar Komisyonu’nun belirlediği kurallar dikkate alınırsa, İngiliz vergi mükelleflerinin parası, bu tür yıkıcı projeler için harcanmaz’ tepkisini göstermişti.
Uluslararası “Yerinde İnceleme Kurulu”nun, Bölgede Nisan 2002'de ‘Yusufeli’inde nasıl Uluslararası Standartların ve Kişi haklarının ihlal edilerek, Alternatif projelerin yeterli olarak değerlendirilmediğini. Yusufeli projesinin doğal yaşam üzerindeki etkileri, alternatif projelerin potansiyel etkileri ile karsılaştırılmadığını, halka danışılmadığını, projenin çevresel ve doğal yaşam üzerindeki etkileri konusunda herhangi bir uzlaşma sürecinin işletilmediğini’ rapor ettiğini hepimiz biliyoruz ve hala ezberimizde saklıyoruz.

İşte bu noktada HES’lerin öyküsünü ve de yaşanan süreçleri içsel öyküleriyle anlatmak isterim.
Artvin için proje savında bulunanların bazıları; Artvin'deki doğal kaynakları kullanarak küçük işletmeler kurup gençlere iş alanları açılabileceğini söylüyorlar. Buna kimse karşı değil. Yeter ki; Doğaya zarar verilmesin. Çünkü Doğan için, yani insan için düşündüğünüz ve doğal kaynakların kullanımıyla ortaya çıkarmaya çalıştığınız işletmelerin, doğaya zarar verdiği noktada doğana da zarar vereceğini akıldan çıkarmamalıyız.

Tekrar ediyorum; doğaya ve doğan zarar vermeyecek su tutucu barajlara(HES’lere) karşı değiliz, fakat siyasi ve ekonomik getirim adına derelerimiz üzerinde kurulacak ve derelerimizi kurutacak HES’lerin tümüne karşıyız.
Çoruh üzerinde kurulacak Artvin’imizi adeta; “Barajlar Kenti”ne dönüştürecek olan Artvin su tutucu HES projelerin üreteceği enerji toplamına baktığınızda, derelerdeki HES’lere gereksinmemizin olup-olmadığını çok somut bir şekilde görebiliriz.
Örneğin; Borçka Barajı ve HES 300 MW güç ile yıllık 1.039 GWh'lik enerji üretmektedir. Yine ayni şekilde; Deriner Barajı ve HES; 670 MW'lık güçle yılda 2.118 GWh'lık, Muratlı Barajı ve HES;115 MW güç ile yıllık 444 GWh'lik enerji, Artvin Barajı ve HES Barajı 332 MW güç ile, yıllık 1 026 GWh enerji üretecektir; yani yılda toplam üretilecek enerji miktarı toplamı; 5000 gigawattsaat’e ulaşmaktadır, buna karşı çıktığımız Yusufeli baraj ve HES’in 540 MW gücüyle yılda üreteciği 1705 GWh’i da eklediniz mi yıllık enerji toplamı 7000 GWh seviyelerine çıkacaktır.
Düşünün, 1 Gigawattsaat (GWh)’ın 1 Milyar Wattsaat veya 1 Million Kilowattsaat ettiğini...
Böylesi devasa enerji üretecek projeler yaşama geçmişken; neden Artvin dereleri için HES’ler? sorusu beraberinde ister-istemez İnsanın aklına “Artvin’deki HES’ler kimleri besler?” başat sorusunu da getiriyor. Akıl mantık işi mi, 7000 GWh enerji üretirken ; Enerji Bakanlığı, her köyün kendi elektriğini üretmesini öngören bir proje hazırlaması ve Köylere 1 MW ile 10 MW gücünde santral kurmaya çalışması! Belli ki amaç tüm doğayı kurutmak.
Bu işin adeta ticareti yapılıyor. Türkiye genelinde, fakat, özellikle Doğu Karadeniz dereleri adeta böylesi bir pazara açılmış gibi, siyasi ve ekonomik rant adına.
Olgunun ticari borsa mantığında işletildiğinin somut kanıtı; HES şirketlerinin pıtrak gibi türemesi. Cebine 300/400 bin TL koyan ve de bir siyasi iktidar erkini inandıran HES şirketini kuruyor-ki bunlar, yüklenici firma olarak makine-ekipman ve deneyim yoksulu şirketlerdir.
Böylesi şirketler için ilanlar çıkıyor gazetelerde. Örneğin, “HES şirketi devir alınacaktır. Üretim lisansı almış, su kullanım hakkı anlaşması yapılmış veya fizibilitesi onaylanmış veya tamamlanmış 25 MW kurulu güce sahip: HES firmaları aranmaktadır” şeklinde.

Konunun daha iyi kavranması için; ülkemdeki enerji santrallerine bütününde HES ve Termik santralleri nedir ile birlikte çeşitlerine kısaca değinmek istiyorum:
HES’ler; Yüksek rakımlardan akan suyun(Irmak-Nehir-Dere) bir enerjisi vardır ki bu bir yenilenebilir enerjidir; bu enerjiye Hidrolik enerji diyoruz. Barajda biriken su Yerçekimi Potansiyel Enerjisi içermektedir. Su, belli bir yükseklikten düşerken , enerjinin dönüşümü prensibine göre Yerçekimi Potansiyel Enerjisi si önce kinetik enerji ( mekanik enerji) ye daha sonra da Türbin çarkına bağlı jeneratör motorunun dönmesi vasıtasıyla Potansiyel elektrik Enerjisi ne dönüşür ve bu güç ile enerji üretilir.
Termik santraller ise; Katı, sıvı ya da gaz halindeki fosil yakıtların kimyasal enerjisinin elektrik enerjisine dönüştürüldüğü elektrik santralıdır. Bunlar da kendi aralarında işlevlerine göre; Katı yakıtlı, Kojenerasyon /Birleşik ısı-güç sistemli, Güneş enerjili, Nükleer ve Jeotermal Termik Santralleri olarak sıralanırlar.Ve en önemlisi; Rüzgâr (enerjisi) santralleri; Rüzgâr türbinleri vasıtasıyla güç üretimi yapan santrallerdir. Rüzgarın döndürme kuvvetinden yararlanılarak, hareket enerjisini elektrik enerjisine çeviren santral türü.
Mühendis olarak bir şeyler söylememiz veya bir şeylere karşı çıkmamıza neden bu bilgilerin varlığıdır. Bu bilgilerle; Artvin’imiz için neyin doğru, neyin yanlış yapıldığını Artvinliye, Sinopluya. Mersinliye anlatıyoruz. Bu nedenle ilgililerin bu konuda donanımlı olması gerekir.
Artvin’imiz için yatırımlar elbette ki bizim için çok önemlidir; önemlidir çünkü biliyoruz ki; destek (Ar.teşvik) alan illerden 29'unun ekonomisi daha da geriye gitti ve bunların başında Artvin’imiz gelmektedir. Hükümet, iller arasındaki kalkınmışlık farkını en aza indirmek için 2004 yılında 29 ili kapsayacak şekilde 'Yatırımı Özendirme(Ar.Teşvik) Yasası' çıkardı. Bir yıl sonra ise yasanın kapsamı genişletilerek destekli il sayısı 49'a ulaştı. Yasayla birlikte yatırımcıya bedava arsa, enerji ve vergi indirimi sağlandı. Yasa ile birlikte batı illerine yatırımcı yağdı, ancak Doğu illerinin kapısını çalan olmadı. Destek kapsamındaki illerden Artvin de ekonomisi geriye giden illerin başında geliyor.
Yine biliyoruz ki; destekli iller arasında en çok gerileyen yüzde 93,4 ile Artvin’imiz olduğu. Aklım almıyor; Artvin'in kişi başına düşen destek miktarı 1999-2002 döneminde 4 bin TL iken, bu oran son yıllarda ortalama 281 TL'ye kadar düşmüş.

Durum bu iken Artvin yatırımlarını eleştirmek mantık dışı olsa gerek.

Biz doğaya ve doğana zarar vermeyecek tüm teknolojik yatırımların yanındayız. Asla girişimci karşıtı değiliz. Salt biz değil duyarlı girişimciler de bizim gibi düşünüyor. Örneğin; rüzgar ve güneş tarlaları elektrik yükü ile atıl bekletilirken, doğaya saldırmanın yanlışlığını kavrayan girişimciler; yani Türk şirketleri yenilenebilir enerji kaynaklarının peşinde savaş veriyor. Deniz dalgasından elektrik, boğaz akıntısından elektrik, güneş ve rüzgâr tarlalarından elektrik üretme projeleri yaşama geçirmeye çalışıyor. Asla körü-körüne cennetin izdüşümü Anadolu’muza saldırmıyor.

Düşük elektrik üretimi için bu dünya cenneti vadiler yok edilmemeli.
Öylesi bir süreç işletilmiş ki; UNESCO tarafından Türkiye’nin ilk biyosfer rezervi olarak koruma altına alınan Camili’nin (Macahel) deresi bile satılmış ve üzerinde de HES inşaatı başlatıldı.

Yalnızca Artvin dereleri üzerinde 105 HES ihale edildi ve Şavşat ilçesi Papart Vadisi üzerindeki dereye 3 ayrı HES izni verildi. Bilindiği gibi; Papart Vadisi, yağmur ormanları niteliğinde olduğu için koruma altında idi. HES'ler çok basit şekli ile suyun yeterli düşü sağlayabileceği noktaya kadar taşınarak enerji elde edilmesi anlayışıyla planlanamaz. Burada doğal su yatağındaki canlıların yaşamlarının bozulmadan devamı için gerekli olan suyun sağlanmasına öncelik tanınmalıdır.
Ebara firması tarafından Şavşat ilçesi Meydancık-Papart vadisinde elektrik üretmek üzere planlanan Cüneyt HES projeleri ile ilgili olarak üretim lisansı alındıktan sonra Çevre ve Orman Bakanlığı’na başvurularak Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu sunulmuş ve Bakanlık tarafından 17 Eylül 2009 tarihinde “Çed olumlu” kararı verilmişti.
Bu “Çed olumlu” kararını nasıl verdiklerine bir bakalım:

1- HES için genel bir havza planlamasının yapılmadı.
2- Bölgedeki su ihtiyaçlarının belirlenmedi.
3- Bu santral yerleri için hidrolojik verilere ilişkin ölçümler yapılmadı sadece teorik hesaplamalarla değerlerin elde edildi.
4- Dere yatağına bırakılacak su miktarları göreceli değerlerdir.
5- Projenin kendisi olmadan ÇED hazırlanmıştır ve sorunlardan HES'lere ilişkin hazırlanan ÇED raporlarında yeterlilik belgesi asıl projelerde istenmemiştir...

Artvin’in doğasına salt barajlar, dahası HES’ler zarar vermedi! Özellikle madencilik girişimlerinin Artvin’imiz nasıl benzetmeye çalıştığını hepimiz izledik.
Biliyorsunuz; Halita Milli Parkı içerisinde bulunan ve Artvin'in bin 700 rakımlı Cerattepe mevkisinde yaklaşık 15 yıldır sürdürülen maden arama çalışmaları, işletmeci ismi aklımda olmayan bir Kanadalı firmanın bölgeyi terk etmesi ile son buldu.

Tekrar ediyorum ve de her söyleşide, her sorulduğunda tekrar edeceğim; Artvinli doğa ve doğanın/insanın dostudur. Uygar ve yüreklidir, her Anadolu insanı gibi. Yüreklidir çünkü o salt Doğa için savaş vermez, doğan, yani insanı ve ülkesi için de demokratikleşeme adına savaş verir.
Artvin'de başlanarak İkizdere'ye uzanan ve yapımına başlanan Hidro Elektrik Santralleri (HES) tehdit altında ki Rize doğasına da zarar vermeye başlandı Evet; denize doğru dik uzanan dağların arasından yeşil örtüyle beraber akan dereler, sağlı sollu betonlarla örülerek elektrik telleriyle boğulmaya başlandı. Öyle ki; dereleri besleyen su kaynakları ve yerleşkeler iş makineleriyle dövülerek yok ediliyor.
Seslendirmemi kimse klasik sermaye düşmanlığıyla özleştirmesin. Demin anlatmıştım, tekrar anlatacağım; eğer ben sermaye düşmanlığı yapıyor isem; TİSK’de; yani Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu da benim gibi sermaye düşmanı; çünkü doğaya ve doğana zarar vermeyecek seçenek “Temiz Enererji” projelerinden söz ediyor: Önerilerinden biri de; jeotermal enerji. Bu konuda ciddi bir potansiyelimiz olduğunu işliyor İşveren Dergisi’nde.
En sevindiğim haber ise; eski Başbakanlarımızdan Mesut Yılmaz’ın çevre duyarlısı olması. Evet; Fırtına deresi üzerindeki HES’e duyarsız kalan, hatta ısrarcı olan sayın Yılmaz, köyünün de yer aldığı Çayeli Senoz Vadisi’nde yapılan HES’lerin doğayı tahrip ettiğini söyleyerek çevre duyarlısı bir kimlik sergileyebilmesi.
Fakat o günlerde; Dünya Çevre Vakfı tarafından korumaya alınmış dünyada 200, Avrupa'da 128 çevreden biri olan 'Çamlıhemşin Fırtına Vadisi' üç kuruşluk değil üç paralık enerji adına yok edilmesi için seyirci kalmasını unutmadık hala. İşin en üzücü yanı, Fırtına Vadisi'nin, ülkemiz enerji potansiyeline binde dört gibi bir katkı verecek bir proje olmasıydı. Artvin derelerimize konuşlandırılmaya çalışılan HES’ler de ayni kapasitede.
Elbette ki evrensel çevre duyarlılığını içeren etkin sözcük dizimleri sloganlarda kalmamalı. Nasıl ki 'Bergama bizim oldu' Çamlıhemşin bizim oldu, Artvin’imizin dereleri, vadileri ve Yusufeli, Sinop da bizim olmalı. Hatta Akkuyu da bizim olmalıydı.Her yer ama her yer insanın olacak. Sahip çıkmalıyız gezegenimize. Aksi taktirde yaşanılır olmaktan çıkaracağız. Bilmem, kim bilir, Mans’da bir zamanlar yaşanılır gezegegendi.
Bazı bilim adamlarının benzetmesinde olduğu gibi; gezegenimiz batış sürecindeki Titanic'i andırmaktadır. Algı boşluğuna düşerek, batma aşamasını kavrayamayan Titanic yetkilileri nasıl ki 1500 insanın ölümüne neden oldu, kişisel ve grupsal getirim savaşıyla kıyıları, kentleri, doğayı yok edenlerin aymaz ilgi ve algısızlığı gezegenimizde de aynı süreci kaçınılmaz kılmaktadır. Eğer ki gezegenimizin kurtarılması projeleri ivmelendirilmez ve yaygınlaştırılmazsa bu sonuç kaçınılmazdır.
Gezegenimizin kurtarılması için 1972 yılında Stocholm'de başlayan ve 1992'de Rio'da devam eden 'Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı', yani yaşanılır ortam anlamındaki Habitat'lar ile 'çevre' evrenselliği ekonomik karar alma sürecinin merkezine oturtulmuştur. Temel amaç çevre bütünselliğinde 'sürdürülebilir bir ekonomik sistem' oluşturmaktır. Çünkü var olan ekonomik yapı doğa ve insan değerlerini yok etme temeline oturtulmuştur. Önü alınmazsa ise tüm bitki ve hayvan türlerinin beşte biri, zamanla da; mutlak yoksulluk çizgisindeki yaklaşık iki milyar nüfus içinde açlık çeken bir milyar insanın-ki bunun yüzde 70'i kadın ve çocuk-yani dünya nüfusunun yaklaşık dokuzda birinin yok olacağını söylemek abartı olmasa gerek.
Böylesi evrensel tehlikenin giderilmesinde Batı ekonomik ve sosyal reformların yanında 'çevre reformu' düşünürken biz getiri adına çevreyi yok etmekten çekinmiyoruz. Özellikle doğup büyüdüğümüz ve yarınlarda kent yorgunu olarak dinlenceye çekileceğimiz cennet yörelerimizi 'köşe dönücü, iş bitirici anlayış' bütününde yok edebiliyoruz.
Siyasetçi, sermaye, bürokrat dayanışması ülkemizin herhangi bir yöresini anında emme rahatlığı ve kolaylığına sahip. Batı ise benzer çevre yok ediciliği karşısında; istikrarlı ve doğal destek sistemleriyle uyumlu eğitilmiş bir nüfus, iklimini bozmayan bir enerji sistemi, ormanların, otlakların ve balık yataklarının sürdürülebilir veri potansiyellerini aşmayan ve gezegeni insanlarla paylaşan diğer türleri yok etmeyen (sistematik olarak) çevre açısından sürdürülebilir bir ekonomik sistem kurmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda Batı ile bütün dünya çevre örgütleri yeryüzü zirvesi bütününde toplum ve doğa sözleşmeleri hazırlamaktadır.
Ama hangi batı? Doğaldır ki, doğaya ve doğana duyarlı batı. Diğerleri terk edilmiş ilkel teknolojileri ve tehlikeli teknolojileri(Nükleer), geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelere dayatmayı sürdürmektedirler. Onların sıkıntısı ‘Sürdülebilir Ekonomik Sistem” değil ‘Sürdürülebilir Sömürü Sistemi” oluşturmak.
Fakat yine de 21. yüzyıldan çaldığımız ilk on yılda çıkıp yetkililer (Çevre ve Orman Bakanı); SİT alanlarına baraj yapılmaması için mücadele edenlere tepki gösterebiliyoruz ve “Bu konuda herkes aklını başına alsın. Boşuna santralleri engellemesin.” diyebiliyoruz.
Hayır! Doğayı ve doğanı seviyorsak, bu evrensel olgulara duyarlı-dost projeleri ortaklaşa geliştireceğiz. Çünkü bu olgunun siyaseti ortaktır. O da doğaya ve doğana dost yaklaşmaktır. Ne sağ, ne de sol bunu siyasi ve ekonomik ranta tahvil edemez.
Türkiye’nin her bir havzasına havza planlaması yapan bakanlık, acaba Karadeniz gibi önemli bir havzayı neden planlamadı? Havza planlaması olmadığı için bilirkişi, tek bir santralı incelediğinden, çevreye zararı yok gibi görünüyor. Oysa bir santralın bıraktığı suyu diğeri alıyor ve derenin yatağına hiç su akmıyor.
Avrupa’da çevre dostu sayılan yenilenebilir enerji sınıfı santrallar, 10 megavattır. Türkiye’de ise 50 megavat. Bunun neresi enerji dostu? Çevre korumacılığın olmadığını gösteren en büyük etkenlerden biri de yüksek gerilim hatları. ÇED kapsamı dışında tutularak nakil hatlarının vereceği zarar bile gizleniyor ülkemde.
Enerji Bakanlığı, her köyün kendi elektriğini üretmesini öngören bir proje hazırladığından söz etmiştim demin, yani köylere 1 MW ile 10 MW gücünde santral kurulacağından; isterseniz o’nu biraz açalım;
Hazırlanan projeye göre, yerleşim birimlerinin yakınında bulunan akarsular üzerinde, küçük Hidro Elektrik Santralleri(HES) kurulacak, köy ve küçük yerleşim birimlerinin yakınından geçen akarsular üzerindeki HES’lerin gücü; 1 MW ile 10 MW. Ve o santrale yakın köylere, buradan üretilen elektrik verilecek. Proje öncelikle, akarsu bakımından zengin olan Karadeniz illerinde uygulanacak. Proje kapsamında Ordu`da 12, Giresun`da 14, Trabzon`da 20, Rize`de 9, Gümüşhane`de 2, Artvin`de 2, Samsun`da 1, Bartın`da 3, Bolu`da 2, Karabük`te 2, Kastamonu`da 4, Zonguldak`ta 3 yerleşim biriminde, küçük HES kurulabileceği tespit edildi. Santraller için gerekli olan araçlar için, OSTİM Sanayi Bölgesi`ndeki işletmelerden sağlanması amaçlanıyor.
‘Neden diğer yenilenebilir enerji kaynakları değil de sadece hidroelektrik santralleri?
Dün boğaz köprüsüne karşı olan, bugün üçüncüsünün temeline atmaya çalışan Karadenizli Başbakan da sayın Yılmaz gibi yanılgı içinde, fakat hiç de pişman olacağa benzemiyor, çünkü; Rize’de, İkizdere Vadisi’ne yapılacak olan hidroelektrik santralılarına karşı çıkanlara, “Dünyanın değişik yerlerinde böyle çevreciler var. ‘Ne yaparsınız’ dersin, ele avuca gelecek hiçbir işleri yoktur. Sadece boş vakitlerini değerlendirmek için yaptıkları iş budur. Yarın gazeteler bunu da yazar. ‘Çevrecilere karşı çıktı’ derler. Ben çevrecinin daniskasıyım” diyebiliyor.
Gerçeği söylemek gerekirse İstanbul Belediye Başkanı iken, Çevre duyarlılığı belirtileri göstermiyor değildi. Örneğin Tüp geçişlerle ilgili kararlılığı herkes tarafından biliniyor. '3. Boğaz Köprüsü'ne sıcak bakmadığını ve Boğaz'dan geçişe köklü bir çözüm getirmek için tüp geçişin takipçisi olacağını' açıkça ifade ettiğini kimse yadsıyamaz. Çünkü; 3. Boğaz geçişinin raylı tüp geçişle sağlandığı İstanbul Nazım İmar Planı'nın ve gene raylı tüp geçiş öneren İstanbul Ulaşım Ana Planı'nın Belediye Başkanlığı döneminde gerçekleştirildiği henüz hatırlardadır.
Bu yereldeki duruşu idi, fakat ne zamanki halk onları Merkeze taşıdı, o zaman “raylı tüp geçiş” yanında üçüncü boğaz köprüsünü de isteyerek, duyarlı duruşunu değiştirdi. Yani doğa çevre duyarlılığı siyasi ve ekonomik getirime çevrilmişti bir anda.
Bu takiyenin de siyasi edebiyata hızlı bir girişi idi.
Biliyordu; 1. Köprü'nün Boğaziçi'ni boğazladığını, 2. Köprü'nün içme suyu havzaları ve ormanları yok ettiğini ve üçüncüsünün de İstanbul’un yaşam kaynaklarının geri kalanlarını yok edeceğini, fakat birilerinin baskılarıyla kentiçi ulaşım projeleri havada uçuşmaya başladı. Katlı kavşaklar, kentiçi viyadükler v.b
Evet, Salt 3. boğaz köprüsü değil, İstanbul’u küresel sermayenin rant pistine dönüştürecek ardı arkası kesilmeyen projeler hazırlanır oldu. Raylı sistem ötelenerek karayoluna ağırlık verilir oldu. Örneğin katlı kavşak projeleri, Dubai kuleleri, Galata portlar. Çıkmaz alt geçitler, Nükleer santral ve HES’ler. Özellikle Nükleer santralı yaşama geçirebilmek için “Kyoto Protokolü”nü imzaladı. Herkes çevrecinin daniskasını takdir etti. Fakat bilmiyorlardı ki, Kyoto Protokolü’ne bile bile,”Nükleer Santralı Projesini dünyanın en çevreci projesidir” maddesinin eklendiğini. Gerekçe; atmosfere zehirli gaz bırakmaması. Bununla kalmadı; doğaya olan çevre duyarlılığı sınıfını atladı ve sosyal çevre duyarlığı sınıfına geçiş yaptı. Çevresini adeta korumaya aldı. Yolsuzluğun önüne, rüşvetin önüne geçme vaadiyle oy istemesine karşın, “Madem samimisin, o zaman Milletvekili Dokunulmazlığını kaldır” diyenlere ver yansın ederek, çevresine olan duyarlılığını belirginleştirdi.
Artvinli doğa duyarlılığını hep korumuştur ve korumayı da sürdürecektir. Bu duyarlılığıdır; Artvin’i Türkiye genelinde “yaşamak için en ideal ilk 10 kent” arasına taşıyan ve 9. yapan.
*: Allianoi İzmir (il)i, Bergama ilçesi sınırları içinde, Bergama-İvrindi karayolunun 18. km.'sinde, Bergama'nın kuzeydoğusunda, Yortanlı Barajı gölet alanının tam ortasında, Paşa Ilıcası Mevkii’nde yer alan antik kent.
**: Tarih öncesi uygarlık dönemlerinde doğa ve doğanın(İnsan) oluşturduğu ve günümüze dek gelen korunma ve değerlendirme önemine sahip çevre.
Sözcüğün kökeni Fransızca'da "eski, güzel yerleşme" anlamına gelen "site" sözcüğünden geldiği savlanır.
Sit alanları dört çeşittir: doğal, arkeolojik, kentsel ve tarihi.
Ben bunu ülkemiz özgünlüğünde 5’e çıkarıyorum.
5. Sit Alanı; sorunları, ‘siyasi getirim adına’ sürekli korumaya alınan Gecekondu ve Varoşların oluşturduğu “Siyasi Sit Alanı”

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32