30 Ocak 2011 Pazar

Samsunspor Hüznünü Başarıyla Harmanlıyor




Samsunspor sevdalıları hüznün başarıyla kardeşliğine alışıyor artık.

Geçen hafta Samsunspor iki duyguyu birden yaşadı. Birincisi Hüzündü, ikincisi başarı bütünündeki sevinç…

Hüznün adı 1984’teki beklenmedik kaza ve futbol şehitleri” idi
Bilindiği gibi Samsunspor kafilesi 20 Ocak 1989 tarihinde Malatyaspor deplasmanına giderken Havza İlçesi'nde geçirdikleri trafik kazasında hayatını kaybeden teknik direktör Nuri Asan, şoför Asım Özkan, futbolcular Muzaffer Badalıoğlu, Mete Adanır, Zoran Tomiç için dualar edildi. Teknik direktör Nuri Asan için Asri Mezarlığı, şoför Asım Özkan içinde Kıranköy Mezarlığı'nda ayrı ayrı tören düzenlendi. Futbolculardan Zoran Tomiç'in Bosna Hersek'te, Mete Adanır'ın KKTC'de, Muzaffer Badaloğlu'nun ise Zonguldak'ta bulunan mezarları başında anıldığı belirtildi. Mezarlarına kırmızı karanfil bırakan eski Başkan Hakkı Tomaç, 22 yıl önce yaşanan feci kazayı halen yüreklerinde taşıdıklarını söyleyerek, "Allah böyle acıları ne Samsunspor'umuza ne de başka takımlarımıza bir daha yaşatmasın" diye konuştu.
Sosyal sorumluluk projesi kapsamında Uğur Mumcu Parkı'nda bulunan elektrik trafosunu kırmızı beyaz renklere boyayıp, üzerine de 20 Ocak 1989 tarihinde yaşanan trafik kazasında hayatlarını kaybeden Teknik Direktör Nuri Asan, futbolcular, Muzaffer Badalıoğlu, Mete Adanır, Zoran Tomiç ve otobüs şoförü Asım Özkan'ın isimlerini yazarak anıtlaştırdı.


Yıllarca Galatasaray ve Samsunspor’da top koşturan Teknik Direktör: Nuri Asan (Vefat etti.)
Futbolcu: Muzaffer Badaloğlu (Vefat etti.)
Futbolcu: Mete Adanır (Vefat etti.)
Futbolcu: Zoran Tomic (Yugoslavya'da 6 ay komada kaldıktan sonra vefat etti.)
Futbolcu: Emin Kar (Yaralandı, belden aşağısı felç olduğundan malulen emekli oldu.)
Futbolcu: Erol Dinler (Yaralandı, bir kolunu kullanamaz duruma geldiğinden malulen emekli oldu.)
Futbolcu: Şanver Göymen (Yaralandı, Çanakkale Dardanelspor'da futbolu bıraktı.)
Futbolcu: Kasım Çıkla (Yaralandı, futbola devam etti.)
Futbolcu: Yüksel Öğüten (Yaralandı, 1994'te Merzifonspor'da futbolu bıraktı.)
Menajer: Yüksel Özan (Yaralandı.)
Otobüs şoförü: Asım Özkan (Vefat etti.)
Malzemeci: Halil Albayrak (Yaralandı, malulen emekli oldu.)
Bu kazadan yaklaşık beş buçuk yıl sonra da Samsunspor'un gelecek vaat eden futbolcularından Müjdat Gürsu, 20 Haziran 1994'te tatil için bulunduğu Antalya’da geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetmiştir
Bu trafik kazasından dolayı Samsunspor 1988–89 Süper Lig futbol sezonuna devam edememiş, ancak federasyon tarafından sağlanan özel statü ile ligde bırakılmıştır.
Bu trafik kazasından sonra Samsunspor, kırmızı-beyaz olan forma renklerine, kaybettiği isimlerin anısına 'siyah' rengini de eklemiştir

Çocukluğumun geçtiği Bahçelievler Mahallesi, Mevlana Caddesi'nde düzenlenen törene Samsunspor yönetimi, futbolcuları ve çok sayıda Kırmızı-Beyazlı taraftarlar katıldı. Bu kaza 1980’leri efsane takımı Samsunspor’u eski başarılı günlerinden uzaklaştıran olgunun son darbesi idi adeta.
Unutuldular o kazadan yaralı kurtulan Emin Kar ve Kasım Çıkla ve diğerleri, yıllar sonra ancak TV’de kendilerine yer verilmişti(Ocak 2011). Bir efsane bu denli unutulabilirdi.
İşte o Samsunspor, artık kendini anımsatmanın düğmesine bastı. Geçen hafta sevgili dostum Ramazan Koçanalı’nin memleketinin takımı Akhisar Belediyespor’u deplasmanda 2-1 yenerek ligdeki üst sırada yerini sağlamlaştırdı.
SAMSUNSPOR : Ahmet xxx, Kemal xxx, Adem xxx, Orhan xxx, Kenan xxx, Turgay xxx, Abdulaziz xxx (Dk. 64 Ufuk xx), Hakan Bayraktar xxx, Billy Osman xxx (Dk. 75 Musa xx), Simon Zenke xxxx, Akeem Agbetu xx(Dk.46 Murat xxx).
Goller : Zenke Dk. 45 Dk. 80,(Samsunspor) Mert Dk. 45 (Akhisar Belediyespor)
Bu Simon Zenke Karabükspor’un Emenik’sini aşacak gibi.
Bu hafta da yine bir Ege takımı olan Muzaffer Tunçağ ağabeyin taraftarı olduğu Altay’ı darmadağın etti.
Bir dakikanızı alacağım;
Hiç sordunuz mu kendi kendinize, şu gavur İzmir’in neden süper ligde takımı yok? Diye. Gavur olmayanlardan dolayı yer mi bulamıyor? Ya da; doların yeşilini İslam’ın yeşiliyle harmanlayıp yeşil sahalara inenler İzmir’i hidayete erene kadar süper lige bile-bile mi çıkarmıyorlar?
Samsunspor’da eve dönüşün heyecanı yaşanmaya başladı artık. Resmen valizlerini topluyor gibi.
“Eğer bu kavuşma da bir şekilde engellenir ise, Samsunspor asla bir daha evine dönemez!” demeyeceğim, çünkü seneye bir şekilde sınırları aşarak evine kavuşacağını zannediyorum, yeter ki tel örgülerin önünde mayınlar olmasın.
Samsunspor Altay karşısına şu 11 ile çıktı:
Ahmet xxx, Adem xxx, Orhan xxx, Kenan xxx, Kemal xxx,Hakan Bayraktar xxxx, Turgay xx(Dk. 68 Abdulaziz xxx), Murat xxx, Ufuk xxx(Dk.62 Agbetu xxx), Billy xxx(Dk.90 Ersin x), Zenke xxx.

Zorlanmadı değil, zorlandı ve kaybedebilirdi de maçı. Altay’ın Cenkahmet’i kaliteli kumaş, Burak da…Yılların Murat Hacıoğlusu, adeta tekrar FB’ye dönmek için savaş veriyordu; kanatları iyi kullandı.
Diyarbakırspor’dan alınan Ufuk Bayraktar ilk 11’de oynadı. Ufuk fena değil de çok erken 11’e aldı. Abdulaziz’in oyunda olmaması kanat operasyonlarını edilgenleştirdi.
Abdülaziz’i neden oynatmadı anlayamadım? Kalpar’daki bu duruş kaprisiyle harmanlanmış bir yanlışı idi. Kabul ediyorum, çalıştırıcı disiplini elden bırakmamalı, ama bunu kapris çizgisine de taşımamalı. Bakın bugün az kalsın maçı veriyorduk. Dikkatli olmak gerek arkadan Gaziantep Belediyesi doludizgin geliyor.
Nedir bu belediyelerin futbola bu denli angaje olmaları? Anlamış değilim. Yaptıkları kent hizmetleriyle hiç örtüşmüyor. Tamam kentinin takımını destekle ve süper lige çıkar. Kentinin süper ligde takımı var zaten. O zaman süper lige belediye olarak çıkmanın anlamı ne ki? Şu Kayseri ve Gaziantep kentlerinin futboldaki böylesi duruşları yanlış bence. Dediğim gibi İzmir’in takımı yok(Bırak Buca’yı canım), bunlarda ikişer tane…
Her ne ise; Ajax altyapısından yetişen Murat Yıldırım’ın, maçın bitimine az kala ceza sahasının çok dışından attığı(86.dk) çok şık gol olmasa idi, bugün Kalplar o yanlışıyla büyük eleştiri alacaktı.
Kenan Yelek ve Hakan Bayraktar çok iyi idiler. Kaleci Ahmet Şahin de, Adem Alkaşı, Murat Yıldırım da…Billy Osman Beyza hırslı bir topçu, takıma çok faydalı olur. Yeni alınan oyuncular; Dilaver Güçlü, Zülfikar Coşkuner, Musa Büyük, İzzet Akgül bunların da süreç içinde takıma katkılı olacaklarını düşünüyorum.
Orta sahada etkin değildi Samsun. Bugün kanatlarda da zayıftı. Yine de kolektif futbol oynamaya çalıştı. Zenke eğer kilo verip, oyuna kendini verebilirse, ne Emenikesi, müthiş bir oyuncu olur, çünkü daha yaşı 22. Defansta Kenan yelek, Ahmet Şahin ve diğerleri iyi yer tutuyor, eğer kanat iyi olursa, ofansta Samsunspor tutulmaz,
Samsun Banka Asya Liginde doludizgin olmasa da, emin adımlarla ilerliyor. Eğer haftaya Mıy-mıy futbolunu bırakıp deplasmanda MİY(Mersin İdman Yurdu) karşısında galip gelirse, bu işi büyük ölçüde istenen çizgiye oturtmuş olur.
Kanaatim odur ki, Samsunspor 5 senelik özlemi sonlandıracak ve Türkiye’nin en çok izleyici toplayan kimliğine tekrar kavuşarak, birilerinin başarılarını tekrarlamayacak, aksine aşacaktır.
Samsunspor’umuza başarılar.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evsebere@mynet.com

29 Ocak 2011 Cumartesi

GALATASARAY BURSA'DA LİGE BURSA HAVLUSU ATTI


GALATASARAY GEÇEN YILIN SON SALİSE ŞAMPİYONU BURSA’YA YİNE YENİLDİ
Galatasaray geçen sezonun son salise şampiyonu Bursaspor'a yine yenildi:
“İkinci devreye aslan gibi kükreyerek girdi” diyebilir miyiz?
Desek bir şey kaybetmeyiz gibime geliyor, çünkü şampiyonluğu çoktan kaybettik.
Evet, önce iki yıl öncesinin fırtınası Sivasspor’u, ardın geçen yılın fırtınası, dahası son salise şampiyonu Bursaspor’u yendi. Kupada da, fena değil. Eee başka ne istenir ki, bundan iyisi Şam’da kayısı. Şam’a gidemeyeceğimize göre bununla yetineceğiz.
Bir aydır dinlendik, sinirlerimiz bozulmadı, şokları yaşamadık GS yüzünden. İkinci devre bunları yaşar mıyız derken, Sivas ve Bursa rezilsizliği geldi erken.
Ama önce gelen “Ali Sami Yen Aslantepe Arena”daki ıslık alınganlığının ortaya koyduğu rezilliği es geçmeyelim. O’na kısmi sonrası kısmen de olsa değineceğiz.
Galatasaray futbolcu aktarımında da hızlı.
Dikkatimi çektiğini söyledim, tüm topçuların Romanya’dan alınması.
Paragöz, dahası doların yeşilini İslam’ın yeşiliyle harmanlayan ve yeşil sahaları doğduğuna pişman eden(doğrudur eskiden toprak saha vardı, o’nu da hallederdi) Törinolu, yeni Erman, Çakar olmak için zıplayıp duran futboldaşına devletin görsel basınından adeta haykırıyor:
Galatasaray’ın yaptığı transferleri kastederek :
- Tabii dış transfer daha kârlı, diyor...
Neden daha kârlı olduğunu şöyle açıklıyor:
- Pazarlıklar dışarıda yapılıyor. 3 milyon dolarlık futbolcuyu 13 milyon dolara alıyorsun...
Torinolu açık açık kulüpte birilerinin dış transferlerden komisyon aldığını söylüyor...
Tabii yalnız o söylemiyor... Başkaları da ima ediyor...
Bu görüntü neden doğdu? Tamamen yersiz mi? Yerli mi? Kim yanıtlayacak? Kim kanıtlayacak? (Melih Aşık- Açık Pencere)
Anlaşılan Islık komplosu sonuç vermedi, buradan sonuç almaya çalışacak birileri.
Yazgımız bu, katlanacağız bu sömestri. Hagi’nin kaprisleri de ayrı bir esti ve GS kendinden geçti.
Nedense Misimoviç’i affetmiyor…
Sivas- Bursa maçları her şeyi belli edecek maçlar değildi ki.
Aslan’ın belli edecek bir şeyi kalmadı, ziraat kupasından gayri.
Türküdür aklımı deldi.
Büyük ozan Aşık Mahzuni’nin ilk dörtlüğünü özür dileyerek uyarlamak istiyorum:
Parsel parsel eylemişler futbolu
Bir ziraat kupasından gayrı nem kaldı
Süper ligden ayağımı kestiler
Bir öfkeli baştan gayrı nem kaldı
Hagi Baros’u, da hatta Neill’i de siliyor.
Çek golcü Milan Baros ise bu duruşa çanak tutuyor. Doktorlar ‘Seni ülkene gönderelim, hava değişimi iyi gelir” önerisinde bulunuyor, hazret “Hava değil ama kulüp değişimi iyi gelir!” diye yanıt veriyor.
Baros tam bir kaos, fakat diğerleri ne?
Aklıma geldi, izninizle bir yere uğramak istiyorum. Bir dakika sonra buradayım: “Werder Bremen'in eski yıldızı Hugo Almeida, Beşiktaş taraftarları tarafından İstanbul'da delilik seviyesinde karşılanırken; Alman kulübünün yeni transferi Denni Avdic, Bremen Hava Limanı’nda taksi bulmakta zorlandı.”
Biz resmen ne yaptığımızı bilmiyoruz. Ülke elden gidiyor uyuyoruz, Avrupa'nın sıradan topçusu geliyor ülke ayakta... Soruyorum; bu topçunun gelişi ülkeme ne katkı verecek; aç karınları mı doyuracak, çıplak bedenleri mi giydirecek? Aksine, evimizin riskini maça yatıracağız, çoluk çocuğumuz aç bi aç gezerken. İyi futbolu izleyelim, ama kendimizi izlettirmeyelim. Resmen trajikomikler diyarı olduk.
Gelin isterseniz buraya da birlikte uğrayalım:
Koltuk kırana, Islık çalana 6 yıl hapis. Ülkeyi çalana alkış.Başbakan’a yan bakana Silivri.
Kimse karşı değil, “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun Tasarısı ile cezalar artırılmasına ve güvenlik tedbirlerinin artırılmasına. Zorunluluk da. Fakat keyfi duruşlar hiç de hoş değil.
Düşünün bir grup seni cezalandırmak için senin adına küfrediyor. Al san 3 yıl. Teşfik primi dağıtmışsın, al sana 12 yıl…
Hade be ordan!
Galatasaray okunmuyor artık. Salt okunurluğu değil, izlenirliği de düştü cimbom’un. FB’nin de, Kartal’ın da…
Yalnız Ali Sami Yen Aslantepe Arena izlenirliği, anlayacağın taraftar sayısını GS’da hayli artırdı.
Eskiden GS yazdın mı duvara, önünde kuyruklar oluşurdu(Okuyamadıkları için değil canım…)
Galatasaray bu yıl ligi bitirdi.
Hagi de Galatasaray'ı dersek hata yapmış oluruz. Bu takımdan kesen Keskin bir gidiş gerekir.
Bülent Yıldırım'ı asla suçlamıyorum, çünkü suçlamanın onurunu örselemkten korkuyorum. Ayhan'ı haksız yere at, Kene'nin haksız golüne yat olacak iş değil. Bursa bugüne dek oynadığı en kötü futbol ile maçı 2-0 alıyorsa, lütfen bir düşünün!
Galatasaray’ın Bursa maçını 5 dakika sonra izledim. Galatasaray’ımı her zamanki gibi isteksiz buldum.
Belli ki topçular ligi bırakmış kupa maçını bekler modundalar.
Galatasaray kupada çeyrek finale kaldı, grup ikincisi olarak. Kura çekimi sonrası eşleşmeler gösterdi ki kupayı da GS’ya göstermeyecekler. Kurgu resmen TFF’nin başındaki kişinin kongre üyesi olduğu takım için diyorlar sa da, bir bakmışsınız kupayı Kasımpaşa’nın eline tutuşturmuşlar.
Dakika 6 Barış Özbek’in sol omuzu çıktı, oyundan da çıkınca Mustafa Sarp girdi.
Yekta, Culio, Sabri iyi topçularda, kaleci Ufuk Ceylan resmen bir felaket.
Yediği ilk gol ofsayit idi, ama Ufuk’un çıkışı çok yanlış idi 1- 0. Ve 45 + 1’de Wederson uzaktan attığı top Ufuk tarafından öyle karşılandı ki, artık Ufuk’u GS’da kimse iyi karşılamaz, doğru Karşıyaka’ya, 2- 0
İkinci devreyi izlemeyeceğim.
Yazının ilk 4 satırı için özür dilerim. O satırlar bizim yüzüstü düşüşlerin düşler idi.
İyi ki ikinci devreyi izlemedim. İlk devre atılan hakem ve ufuk katkılı iki golle maça 2- 0 sonuçlanmış.
Şunu yazın bir yere; bu yapı Galatasaray’dan Ali Sami Yen Aslantepe Arena’daki ıslıkların intikamını çok kötü alacak.
Bakmayın Sivas maçının kazanılmasına. Verin o maçı ondan sonra hesabını dürün demediklerini söyleyebilir misiniz?
Galatasaray futbol takımına, geçen yıl GS Basket takımına yaptıklarından daha kötü şeyler yapılırsa şaşırmayın sakin!
Doların yeşilini, İslam’ın yeşiliyle harmanlayıp yeşil sahalara inenler, Galatasaray gibi bir markayı ele geçirmek için her türlü oyunu oynayacaklardır.
Bir divan kurulunun hazreti, 40 yaşına girmiş H. Şükür’ün futbola döneceğini boşuna söylemediğini düşünüyorum.
İyi de Hagi'nin suçu ne? Neden o da dönmesin!
Hagi be; neden kurtarıcı olarak getirdiğin Zapata'yı 18 e ve Stancu'yu ilk yarı oyuna almadın?
Hagi be; lütfen Galatasaray'daki görkemli geçmişini örseleme.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

28 Ocak 2011 Cuma

KILIÇDAROĞLU CHP'Lİ BELEDİYELERİ NASIL ELEŞTİRİR!



Hürriyet’in 28 Şubat Ankara ekinde twitter adlı sosyal paylaşım sitesinin yeni gözdesi Gökçek katlı kavşak mantığıyla yine bir ‘dedi-kodu’ duyumunu servis etmiş.
Neymiş efendim;
Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ‘üretken olmamaları nedeniyle’ CHP’li Belediyelerin bazılarını eleştirmiş.
Bu eleştiriyi yaparken CHP’li bir dostu oradaymış ve o dost hemen söylenenleri Gökçek’e aktarmış.
Bu Gökçek’i öylesine mutlandırmış ki, adeta kendinden geçmiş.
Sayın Gökçek, anlaşılan Kılıçdaroğlu korkusunu hala üzerinden atamamış. Üç satırın bir satırında kesin Kılıçdaroğlu’nu sayıklıyor.
İnsanı esas alan bu duruşu twitter’e kadar taşıdığına göre, Kılıçdaroğlu saplantısı kronikleşmiş demektir.
İnanın Melih G’teki bu dedi-kodu boyutundaki “duydumcuk” sevinci bende;
“Büyük insanlar fikirleri konuşur. Orta insanlar olayları, küçük insanlarda kişileri konuşur.” özlü sözü çağrıştırdı.
Hangi yeteneğe girdiğini bilmem söylemeye gerek var mı?
Bir genel başkanın özeleştiri yapması kadar doğal ne olabilir ki? Bu onun nedenli demokrat bir kimlik olmanın yanında, ne denli proje üretme kararlılığında olduğunu gösterir.
Eğer Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu özeleştirisi, CHP bitmişliğinin göstergesi ise, açsın Partisi ile ilgili genel başkanının özeleştirilerini içeren arşivi, okusun. Eğer, dümdüz katlı kavşak mantığına göre bu bitmişliğin göstergesi ise, AKP hiç yok demektir.
Aslında Gökçek beyin bu buldumcuğa özdeş duydumcuk sevinci bazı doğruları işaret etmiyor değil.
Öncelikle CHP’li bu taşıyıcı dostlar kim olduğuna değinmemiz gerekir.
Bu dostlar bu dostluklarıyla ne kadar CHP dostu olabilir ki?
Yazı içinde bulacağınız için, bu dostların kimliğini netleştirmeye gerek yok.
Sayın Kılıçdaroğlu’nun işaret etiği gibi yerel yönetimlerdeki yapılanmaları, kent politikalarını istenen çizgide üretme gücüne sahip değil.
Özellikle İlçe Belediye meclislerinde yer alan bazı dostlar, proje büroları, inşaat ve posta şirketleri aracılığıyla; Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediye yönetimi çevresinde dostane olmasa da iş ilişkileri içinde olmuşlardır.
Bu doğal işleyişi bile karalama çizgisine taşıyan bir kimlik var karşımızda.
İşte bu kimlik, yukarıdaki yapıyı zaman-zaman açık düşürmektedir.
Çıkar boyutunda gerçekleşen görece dostlukları bir anda “O senin yanındaki bir zamanlar senin için şunları-şunları söylüyordu. İsterse inkâr etsin, tanıklarım var” diyerek ortalığı bulandırabilmektedir.

AKP’nin elindeki büyükşehirler için, Özellikle Ankara’nın Melih beyine karşı, ilgili demokratik kitle örgütlerince ve siyasilerce güçlü savaş verilememiştir.
Elbette ki teslimiyetçi bir duruş değildi. Fakat seçenek üretim modeli ve projeleriyle, Ankara kent yapılanmasının bugününü anlatacak ve gelecekteki olası kent yapılanmasına katkı verecek kararlı ve inandırıcı kent politikaları geliştirilememiştir.
Aksine, ilgili meslek odaları ve siyasiler arasındaki iletişimsizlik yüzünden edilgen bir duruş sergilenmiş ve kent saldırganlığı beslenmiştir.
Bu konuda, bir anıma yer vermek istiyorum;
2001-2002 dönemi,TMMOB-İMO olarak Melih Gökçek politikalarını yakinen izliyor ve seçenek kent politikaları etkinlikleri sonrası yazılı-görsel medya aracılığıyla yetkilileri ve halkı bilgilendiriyorduk. TMMOB-İMO Genel Sekreteri olarak ortak basın metnini genelde ben okurdum, üzerinde kısa yorumlar yaparak.
Özde, Ankara kent politikalarını eleştiren ifadelerdi söylediklerimiz.
O tarihlerde, araçlar için katlı kavşak süreci başlatılmadığı için, en çok üzerinde durduğumuz olgu kent içi ulaşım politikalar bütünündeki yaya üst geçitleri idi. Kızılay ve çevresindeki demir yığını görüntüsüyle adeta uzay ahtapotu izlenimi veren ve Başkenti bilim kurgu kentine dönüştüren yaya üst geçitlerini…
2001 Şubatın birinci günü bu bağlamda bir basın toplantısı düzenledik.
Görsel basın olarak NTV’de yer alan basın açıklamasını, yazılı basında da geçenlerde aramızdan ayrılan sevgili Behzat Miser Milliyet Anka ekinde “Gökçek’e ver yansın” başlığıyla habere dönüştürmüştü:
“İMO Genel Sekreteri Şevket ÇORBACIOĞLU; ‘Kanunsuz Sultan Melih Han’ diye nitelediği Gökçek’in, üst geçitler uğruna Atatürk heykellerini kaldırmaya çalıştığını ileri sürerken, anlık çözümler içeren kent içi ulaşım politikalarıyla, kentin altını üstüne getiriyor ve Ankara’yı bilim kurgu kentine dönüştürüyor’ dedi…
Çorbacıoğlu’nun çözüm önerileri:
Mithatpaşa ve Meşrutiyet caddelerinde sinyalizasyon sistemleri yaygınlaştırılmalıdır-Alt geçitler kesinlikle doğru yerlere, ranta yönelik olmadan yapılmalıdır-Semtlerde, yerel yönetim birimleri, çağcıl kent yapılaşması için önemlidir. Yerel semte birimleri mutlaka yaşama geçirilmelidir-Servisler yaygınlaştırılmalı, çalışanların özel araçlarıyla işe gitme zorunlulukları ortadan kaldırılmalıdır.”

“Kanunsuz Sultan Melih Han” ifadesi, bence daha önce “Türk Mühendisler Birliği-1948” Genel Başkanı iken kullandığım ve asla dava konusu yapmadığı “Köprülü Melih Paşa” ifadesinden farksızdı.
Kanunsuz Sultan Melih ifadesi, TMMOB olarak açtığımız üst geçit davalarının kazanılmasına karşın, hukuk ve kanun tanımaz bir yaklaşımla, üst geçit inşaatlarını bitirmesi nedeniyle kullanılmış bir ironi idi.
Ve bu haber yüzünden Behzat ve doğan grubu ve ben 5 milyar tazminata mahkûm edildik.
Beni asıl mahkum eden Gökçek değil, “Mühendis ve mimarlar geri zekalıdır” diyen bir kişiyi adeta savunurcasına, o kişiyi haksız ve seviyesiz eleştirdiğimi söyleyen ve beni bu nedenle onur kuruluna vermeye çalışan bazı meslektaşlarım oldu.
Bu sürecin işleyişi, Melih davasının nasıl kaybedildiğini diğer gerçeklerle birlikte hazırladığım “Kendimiz ve Kentimiz” ve “Çağcıl kent ölçütleri nasıl olmalıdır?” adlı kitaplarımda detaylı bir şekilde işleyeceğim.

Aşağıdaki yazılarım olası kitap çalışmalarımın ana gövdesini oluşturuyor:

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7943912&yazarid=42

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7948240&yazarid=42&tarih=2008-01-01

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7952084&yazarid=42&tarih=2008-01-02
http://www.ankarakenthaber.com/author_article_detail.php?id=58
Sayın Kılıçdaroğlu, seviyesizce dile getirilen bir eleştiri içnde bulunduğunu zannetmiyorum.
Bana göre eleştirisi haklı ve zorunlu bir özeleştiridir.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
Grubu
evesbere@gmail.com

24 Ocak 2011 Pazartesi

DEMOKRASİ ŞEHİDİ UĞUR MUMCU VE ACİZ ÖLÜ TASNİFÇİLERİ



ARTIDEMOKRASİ ŞEHİDİ MUMCU VE ANTİDEMOKRASİ ACİZİ ÖLÜ TASNİFÇİLERİ

Özgür Mumcu; demokrasi şehidi Uğur Mumcu’nun oğlu.
Tüm amacı, ülkesine ve demokrasiye iyi şeyler kazandırmaya çalışan Mumcu, iyi bir oğul kazandırmış; kararlı, yürekli ve akıllı.
Bugünlerde, benim de bir zamanlar yazdığım, fakat sonradan nedense yazamadığm bir gazetede yazıyor ve son yazısında birilerine yanıt veriyor ve birine “Aciz” bir diğerine “Ölü tasnifçisi” diyebilecek kadar yürekli olduğunu gösterebiliyor.
Sevgili Özgür; ben bunların aciz olanını, demokrasiden geçinen “Sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı” olarak betimlerim.
Her dönem güçlüden yana duruş belirlemek için düşüncelerini kiraya verenler,
Atatürk’e Beton Mustafa diye seslenenler,
Büyük önderi Yorgo Mustafa kimliğine büründürenler,
Atatürk’ün Anadolu insanıyla oluşturduğu ‘mazlum ülkelerin örnek aldığı’ evrensel felsefesini faşizm ile özdeşleştirenler,
Dünya’da emperyalizme ilk tokat atan Atatürk ve Anadolu insanının “Kurtuluş Savaşı”nı aşağılayanlar ve emperyalist efendilere tapınanlar,
Dinden, yoksuldan ve ırktan geçinenleri demokrasi dostu,
Dindarla, yoksulla ve farklı kültürlerle geçinmeye çalışanları ise demokrasi düşmanı,
Olarak görenlerdir bunlar.
Derin devletin kadrolu bilgi ulaştırıcıları(Arapça muhbir diyorlar), günümüz yağdanlıkları…
Dahası, Uğur Mumcu’yu öldürdük zanneden kadrolu teröristlerin yuvasını, Ergenekon sanallığıyla örtmeye çalışan siyasal erkin kadrolu teorisyenleridir…
Değindiğin gibi acizdirler, ölü tasnifçisidirler.
Aciz olanın kardeşi değil mi ‘bir çift kadın memesine ülkeyi satabileceğini söyleyen?’
‘Ölü tasnifçisi’ ise bana göre hiçbir şey değildir. Sarhoştur. Bugünlerde yaşama geçirilmeye çalışan içki yasağından sonra tümüyle bunalıma girmiş bir zavallıdır.
Diyorlar ki, Uğur Mumcu MİT, CİA ve KGB ajanı idi. Bir insan ajan olabilir, ama gizli servis koleksiyoncusu olamaz asla.
Bu ne güçlü ajanmış ki, tüm gizli servislerde görevi varmış. Şükür ki, MOSAD ajanı değilmiş.
Bilmeyen mi kaldı, birilerini ve ailelerini bilinen gizli örgütün koruduğunu, onlarla Kuzey Irak’ta ortak ihaleler yürüttüklerini?
Soruyorum şimdi;
“Aciz kardeşim, senin kardeşin, yani öteki kardeşim, bugün hangi gazetede Taraf bir duruş sergiliyor? Bu Taraf duruş sergilediği gazete, CİA görevlisi hangi hatun er kişi tarafından kurulmuştur? Ergenekon yalanlar senaryosunun bilgileri bu gazeteye kimler tarafından servis ediliyor?”
Sakın bana kimse “Uğur Mumcu’ya kim servis ediyor idiyse onlar…” demeyin, bu gazeteye servis edilen belgeler-bilgiler en güçlü gizli servisin elde edemeyeceği, sıradan halkın asla ulaşamayacağı ‘Askeri ve Sivil’ resmi gizli belgelerdir ve çok derin belgelerdir.
Sivil halkın sunduğu belgeler ise, halka açık resmi kurumun veya sivil bir kuruluşun-oluşumun yaptıklarıyla ilgilidir ve de arsızlıkları, yolsuzlukları, ayrımcılıkları, irticayı içerir. En önemlisi, Küresel efendinin Ortadoğu politikaları ve Ortadoğu’daki taşeronunun duruşunu işlerdi Mumcu. Sıradan halkın ulaşma olasılığı yüksek konuları…Barzani ve Talabani atraksiyonlarını…
İşte o bilgiler “Demokrasi şehidi Mumcu’ya” nerden geldiğini çok iyi bilenlerdenim.
O bilgiler vurguladığım gibi halktan geliyordu, çünkü çok yakinen tanığım.
12 Eylül beni çalıştığım kurumdan, 12 Eylül’ün korumaya aldığı sağcıların amaçlı ve yanlış bilgileri ile uzaklaştırılmıştım. Çok sonra bir grup belge verildi bana, bu kimliklerin yolsuzluğu ile ilgili. O dönemde ihalesi yapılmış, hak edişleri ödenmiş kesin kabulü yapılmış köprülerin yerlerinde olmadığını belgeleyen dokümanlardı bunlar.
Bu dokümanları Uğur ağabeye götürdüm.
Ve bana aynen şunu söyledi “Çok teşekkür ederim Şevket, ben şu ara bir grup belgeyi tarıyorum, doğru olup olmadığını öğrenmek için, bu nedenle seni Erbil’e(Tuşalp) göndereceğim”
Söylemek istediğim şu; o belgeler duyarlı halkın getirdiği belgelerdi.
Neden belgeler Mumcu’ya getiriliyordu?
Mumcu, ödün vermez bir yürekti. Korku nedir bilmeyen cesur bir kalpaklı. Dürüst ve akılcı, eğriyi doğrudan ayırma yetisine sahip güçlü bir zekâ.
Öyle bir doğru idi ki; her doğrunun içinde bir yanlış, her yanlışın içinde bir doğru olduğuna inanan ve bu doğruları doğrularıyla bütünleştirip gerçek doğruyu yakalamaya çalışan halkın öncü yüreği idi.
Kalpaklı idi, kaypak(lı) değil.
En önemlisi insanların çok güvendiği bir kimlikti. Ve bu nedenle Halk onunla paylaşmaktan çekinmezdi.
Aksine ondan çekinirlerdi.
Dincisi, ırkçısı, ayrımcısı, mafyası, hortumcusu.
Ve derin korkaklar, çok koktukları Uğur Mumcu gibi kalpaklı yüreği 24 Ocak 1993’te aramızdan aldılar.
Ama asla öldüremediler!
Öldüremeyecekler de!

http://blog.milliyet.com.tr/Ugur_Mumcu_gercek_bir__Temiz_eller_savascisi__idi/Blog/?BlogNo=158071

http://blog.milliyet.com.tr/Ugur_Mumcu__kalpakli_fasittir_/Blog/?BlogNo=88049

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ GRUBU
evesbere@mynet.com

23 Ocak 2011 Pazar

ALİ SAMİ YEN ARENA'DA SERVET ÇETİN ADINI TARİHE KAZIDI



“Galatasaray’in Sivaspor ve Antalyaspor maçları ve başbakanın öfkeleri” yazımın ilk başlığı idi. Niçin değiştirdiğimi yeni başlıkta yakaladığınızı düşünüyorum.

Öncellikle; maçlara biraz da ben ara vereceğimi belirteyim; çünkü “Ali Sami Yen Aslantepe Arena’ açılışında başlayan olaylar hala dinginleşmiş değil, öyle ki salt içten içe yanmıyor, alevlerin dıştan dışa sararak tüm Türkiye’de yaygınlaştığını görüyoruz.

Şöyli ki;

“Galatasaray’ın yeni stadının açılış törenlerine damga vuran ‘ıslıklı protesto eylemi’, yaşanan gelişmelerin ardından sporseverler tarafından sokağa taşındı. Galatasaray, FenerCHE Grubu ve Beşiktaş Çarşı grubunun da katıldığı Taksim’deki eyleme Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası ve Tek Yumruk taraftar grubu da destek verdi. Islık protestosuna karşı yürütülen baskıları kınayan eylemciler, ellerinde “Senden büyük Allah var, susmayacağız, Şah değil padişah değil, önce ter dökenler kazanacak” yazılı pankartlar ve ıslıklar eşliğinde İstanbul Taksim’deki Galatasaray Lisesi önüne kadar yürüdü. Birbirlerine pek sıcak bakmayan 3 büyüklerin taraftarları, dün Başbakan Erdoğan’a karşı tek yumruk oldu. Sarı-Lacivert, Sarı-Kırmızı ve Siyah-Beyaz kaşkoller yan yana sallandı.”

Nedense hormonlu renkli basın ve de yandaş basın üç büyük taraftarın sokağa taşıdığı ortak eylemi, satır aralarında eylemsizleştirdi. Yani adeta edilgenleştirdi.
İlginç olan önceki şampiyon Trabzon ve son şampiyon Bursa taraftarları bu ortak eylemde suskun kalmaları.

‘Ortak eylem’ iyi bir gelişme mi? Bence böylesi bir ortak eylemli yaklaşım salt ülkemiz futbolu için değil, artıdemokrasi adına da iyi bir gelişme olduğunu düşünüyorum.
Eğer siyasi erk duruşunu değiştirmez ise, olaylara neden ıslıkların tüm hızıyla devam ederek susmaması gerekir.
Islıklar karşısında celallenen başbakanın öfkesi dindi mi acaba?
Bence dinmedi; aksine içten içe devam ediyor.
Bu nedenle, acilen kurulan ‘ıslık kriz masas’nın ıslaklandığını ve de ötelendiğini söylemek olası.
Bu nedenle ıslıklarla birlikte krizin artmasından korkuluyor.
Bu nedenle GS kötü günler bekliyor.
Bu nedenle ‘Bu nedenle’yi acaba daha ne kadar kullanacağım endişesine kapılmaya başladım.
Beyler incir çekirdeğini doldurmayan, fakat Ali Sami Yen Aslantepe Arena’nın doldurduğu savlanan yuh seslerinin abartılı bir şekilde abartılması(?), benim de sinirlerimi abartılı bir şekilde bozdu; abartmayalım Şevket!
Bu yazıyı burada durduruyorum. Sebebi, haftaya taşımak.
Durdurmazdan önce Antalyaspor kupa maçına değineyim, bugünün işini yarına bırakmamak için.
Galatasaray değil, Antalyaspor galibiyeti kaçırdı. Eğer Necati Ateş, Hagi’nin kendisiyle ilgili adrenalini daha da artırmaya çalışmasa, yani onun gözüne girmek için bencillik yapmasa Antalya kesin Galatasaray’ı saf dışı bırakırdı.
Galatasaray’da, Ayhanlı, 2 Kâzımlı ve Ardalı orta saha çok ağır, eğer Arda ürkekliğini artırmayı sürdürür, Ayhan’ın oynatılması sürdürülür, 2 Kâzim hala FB’deki gibi kulaklıkla dolaşıyor izlenimini sürdürür, GS futbolcu aktarımsızlığını sürdürür ise, GS’in Ziraat kupasında da ayakları birbirine dolanır.
Culıo inanın çok isabetli bir aktarım, Cana çok samimi, Aydın Yılmaz ise beni göndermeyin inadında(İyi idi canım. İkinci yarı ceza sahasına bir girişi vardı ki, sanki bir Ronaldinho idi), Galatasaray’da kupayı alma inadında.
Dedik ya, Sivasspor maçını bekleyelim, yani ligin ikinci devresinin ilk maçını, yani ‘Ali Sami Yen Aslantepe Arena’daki ilk lig maçını ve bu yazıyı ondan sonra bloğa koyalım.
Hem bu yeni Mabedimizde ilk golü kim atacak, o’nu görme şansı yakalarız, hem de sürekli Galatasaray yazarak okuyucuları sıkmamış oluruz.

Başbakan’a yapılanın yanlış olduğunu önceki yazımda belirtmiştim:
http://blog.milliyet.com.tr/ASLANTEPE_TURK_TELEKOM_ARENADA_ILK_ISIKLAR_VE_ILK_ISLIKLAR/Blog/?BlogNo=284789

Şimdi doğrularla, yanlışları belirtmeye çalışacağım;

Milliyet’ten FB’li Mehmet Yakup Yılmaz : “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Galatasaray’ın TOKİ tarafından yaptırılan yeni stadyumunun açılış törenindeki protestolara sinirlenerek, stadyumdan ayrılırken Ajax Başkanı bir arkadaşıma neler olup bittiği sormuş. Söylenenleri dinleyen Başkan; ‘Bunun için gidilir mi? Bu bir demokratik hak değil mi?’ diye yazıyor.
Ben M.Y.Y’nin yalancısıyım. Eğer yazılan doğru ise; ‘bir bardak suda fırtına koparmak’ deyiminin de doğrulandığını söylemek isterim.
“Bu işin organize olduğunu düşünüyorum” demek yanlış, bu resmen organize işler. Fakat burada organize edenler kadar organizasyona neden olanlar da suçludur.
Böylesi protestonun yapılacağının istihbaratı alınmış ve Galatasaray uyarılmış ise bu organizasyona göz yumanların başında iktidar geldiğini düşünenlere hak vermek gerekir olgusu karşımıza çıkıyor. Çünkü; “Neden Galatasaray uyarılıyor, önlemi alması gereken emniyet teşkilatı değil mi? Sorusu zorunlu olarak böyle bir ortam yaratıyor.
O halde bu organizasyondan;
1; organizasyonun sahipleri,
2; organizasyonu bildikleri halde önlem almayanlar faydalanmışlardır.
3; bu işleyen süreç özellikle 3 büyükler için başlatılmış bir operasyon olabilir mi?
Olabilir. Nedenini Galatasaray için organize edilenlerle değinmemiz gerekir;
a- Galatasaray’ın bugünkü yönetimine karşı Liseliler grubu
b- Faruk Süren ve Ali Dürüst grubu Polat yönetimine karşı,
c- Doların yeşilini, İslam’ın yeşiliyle harmanlayıp yeşil sahalarda egemen olmaya çalışan ve bu mantıktaki eski bazı topçuların başını çektiği ve Abdurrahim Albayrak’ı da içine çekmeye çalışan grubun karşı bir organizasyonu.
Bu “c” şıkkı üç sadece Galatasaray’ı değil, BJK ve Fenerbahçe’yi de ilgilendirmektedir.
Çünkü, Anadolu futbolu ayrımcılığıyla beslenen, üç büyükler operasyonu gizliden gizliye varlığın sürdürmektedir ve bu varlık Başbakan’ın “Ali Sami Yen Aslantepe Arena” sonrası duruşuyla gün ışığına çıkıyor gibi…
Burada Trabzonspor için küçük bir satır açmak istiyorum, satır kadar keskin;
Bilindiği gibi Trabzon kendi öz kaynakları ve değerleriyle, üç büyükler efsanesini sonlandırarak salt ülkemizde değil, dünyada futbol devrimi yapan bir yapıya sahipti. Özgün yapısını bozan yanlışıyla Trabzon 27 yıldır üç büyüklere kafa tutamamaktadır. Trabzon son 2 yıldır “c” şıkkındaki mantıkla hareket ederek yanlışa yeni bir yanlış eklemiştir. Bu onun bu yıl da şampiyonluğunu öteleyebilir.

Benim bu söylediklerim Başbakanın söylediklerinden yüzde olarak çok önünde.
Doğrudur ben olayı abartarak komplo senaryosuyla besledim; fakat asla Başbakan kadar değil.
Eğer Başbakan tepkilerini bu denli yanıtlarla küreklendirmese idi müthiş bir mazlum ve mağdurlar seansı yakalayacak ve belki de siyasi oyları artacaktı, ama bu söylediklerinden sonra oy bile kaybedebilir.Özellikle başbakan yağdanlıklarının değerlendirmesi sonrası…
Taksim’deki üç büyüklerin yürüyüşü bu savlarımı doğrular niteliktedir.

Ne demek Ali Sami Yen de GS’in değil?
Ne demek ‘bu stadı ben yaptım?’
Ne demek ‘buraya 700 trilyon akıttım?’
Ne demek Aziz, GS’in yeni stadı için bana şunu söyledi?
Aziz’in söylemleriyle mi bu yardımı ivmelendirdiniz?
Sanki cebinizden ödemiş gibi bir söylem geliştirmeniz, adeta sultanlık iletileri gibi geldi bana.
Eğer bunları, söyleminde vurgulamaya çalıştığın gibi ayrıcalıkla yaptınsa Galatasaray’a kıyak çektin, halkın parasını feda ettin demektir.
Ve bu bir suçtur.
Aksine bu bir Galatasaray’a kıyak değildir, çünkü Galatasaray’ın futbolumuza çektiği kıyağın gecikmiş karşılığıdır, çünkü gezegenimizin en ücra köşesi bile ülkemi Galatasaray’ın başarıları sayesinde tanıdı. Galatasaray böylesi ayrıcalığı çoktan hak etmişti ve bu karşılıksız olarak devletin parasıyla yapılmalıydı. Neden mi,? Nedeni, Galatasaray’ın ülkemiz için yaptığı bu tanıtım 700 milyon dolarla zor yapılırdı.
Üstelik GS’ya yapıldı denen bu kıyak asla karşılıksız değildir. Değildir çünkü, Galatasaray TOKİ’ye, yapılacak devasa yapılarla milyarlarca dolar değeri yaratacak Ali Sami Yen’i verdi.
Evet, kendi malı değildi, doğru, fakat hangi stat kulüplerin malı ki? Tümü kullanım hakkı içinde kulüpler tarafından değerlendirilmektedir.
GS burayı BJK ve FB gibi terk etmeyip yenileyebilirdi.
Burada zorunlu olarak BJK’nin kullanım hakkına sahip olduğu İnönü Stadı için satır eklemek istiyorum, satır kadar keskin:
İnönü Stadı yenileme projesi için öncelikle güçlendirme projesinin hazırlanması gerekir, çünkü bu yapı yenilenmesinde büyük sabit ve hareketli yükler gelecektir stada, taşımada zorlanabilir.
Mühendislik bilimi dikkate alınacaksa, yapım tarihindeki detay projelerin incelenmesi gerekir(bulunabilirse), çünkü yapı malzemelerinin yorgunluğu tarih esası dikkate alınarak saptanabilir. İ İkincisi mm. de olsa sert zemindeki her yapıda bile tasman(çökme) yaşanır, bu çöküntü İnönü için daha yoğun olabilir, çünkü sıvılaşmaya uygun bir zemine sahip(denize yakınlığı).

Başbakan aslında GS için bugüne dek hiç kimsenin yapmadığının en iyisini yaptı.
Nedeni; Galatasaray’ın hak ettiği, fakat UEFA ve süper Avrupa şampiyonluğundan sonra tek teşekkür eden kimlik olması.
Başbakan bunu iyi değerlendiremedi.
Anımsarsınız; Ali Şen’in o dönemde dediklerini;
“ Benim Fenerim böyle bir zafer kazanacak, ben bunu servete dönüştürürdüm. Öyle ki, devlet’ten FB için özel bütçe çıkartırdım”
Üzülerek belirteyim ki önceki yöneticiler uyudular. Daha doğrusu Aslan’ın kazandırdığı zaferin getirisini paylaşma savaşı verdiler. Salt yöneticiler değil, çalıştırıcı ve futbolcular da…
Faruk Süren’in stat projesini sumen altı edenler, Ali Sami Yen Aslantepe Arena’nın erken yaşama geçmesini engelleyenlerdir.
Fakat Özhan Canaydın ve Adnan Polat çıktı Başbakanın katkılarıyla, başbakan’a büyük bir iyilik yaptırdı.
Fakat Başbakan “İyilik yap denize at, balık bilmez ise halık bilir” çizgide durmadı sürekli yaptıklarını vurgulayarak yaptığı iyiliği örseledi.
Belli ki bir grup stada sızmış ve cılız seslerle Adnan Polat ve grubunu zor durumda bırakmak istiyorlar.
Peki bunları kim tetikledi, dahası besledi? TOKİ başkanı Erdoğan Bayraktar.
Emniyet Müdürlüğü’nün haberi olmasına karşın önlem almayı ihmal edince, stadın 5-6 noktasına konuşlanan 30-50 kişilik gruplar, Polat ve yönetimini zor durumda bırakmak için ıslıklarla diğer taraftarları da protestoya yönlendirerek statdaki alkış seslerini bastırmaya çalışmışlardır, ama etkin olamamışlardır.
Ne zaman ki TOKİ başkanı “Ali Sami Yen’de kiracılık hükümlülüklerini yerine getiremeyen Galatasaray yönetimi, aynı şekilde bu arazide de karşı şartlarını yerine getiremedi...” şeklinde hakaret edici ve aşağılayıcı bir konuşma yapmış, işte o noktada istedikleri ortamı oluşturmuşlar ve stada gelen büyük bölüm, küçük gruplarla ortak hareket etmeye başlamıştır.
Bu konu böyle uzayıp gidiyor, sonraki gelişmelerle. Biz Sivasspor maçına geçerek, diğer gelişmeleri haftaya öteleyelim:
Galatasaray Sivasspor karşısında yenilerden sadece Kasımpaşa’dan alınan Yekta Kurtulmuş ile çıktı. Değişen bir şey olmayacak galiba, çünkü Y.Kurtulmuş da kurtaramayacak.
İlk 5 dakikada Sivasspor vardı, bir Polonyalı almışlar adı, Grosinçki, adam sağ kanadı çökertti.
Onuncu dakikadan sonra GS devreye girdi, fakat Galatasaray’da dediğim gibi değişen bir şey yok.
Cana iyi, Culio her zamanki gibi iyi. Ayhan hatalı, iki Kazim nedense ortada oynamıyor, kanatlarda çırpamıyor kanatlarını. Servet tehlikeli işler yapıyor, yani liberoculuk. Barış tam takır kuru bakır. Sabri emir almışçasına performansını düşürmüş. Kısacası Galatasaray tad vermiyor.
Ha bir de buna ilk golü atma stresini eklediniz mi, işler daha da olmadık çıkmazlara girebilir.
Bir bakalım hele ikinci devreyi.
İkinci yarı, birinci yarıdaki Galatasaray’ı Hagi soyunma odasında bırakmış. Sahada gerçekten müthiş bir takım var.
Gerçekten ilk golü GS’in atması galibiyet kadar önemli.
49’da ve 50’de Kazim Kazim, 52’de Hakan Balta, 57’de Barış Özbek şutlarıyla BJK’nin yedeğin yediği Korcan’ı adeta devleştirdi.
Belli ki ilk golu atmanın stresi var.
57’de Emre Çolak yerini Bogdan Stancu’ya bıraktı. Gerçekten iyi bir oyuncu. Galatasaray’ın ilerideki yatırımı olabilir.
İnsu 63’te Hakan’ın yerine girdi.
64’TE DE Mehmet Yıldız Ufuk’u kalesinde devleştirdi.
GS, Kazim Kazim’ın yanıa verilen Stancu ile iki forvet oldu. Yekta da soldan gelirse bir şeyler olabilir.
Ben Arda’nın oyunda olup olmadığını hiç fark edemedim. Tribünde görünce fark ettim.
Ve 69’da, sürekli öne çıkıyor, liberoculuk oynuyor, takımın başını belaya sokacak derken, adını tarihe kazıyan golü atıp Sivasspor’un başını belaya soktu.
Evet, Servet 69’da, Barış’ın asistliğini kabul edip sol ayağıyla tarihin sayfalarını topu yuvarladı.
Servet bunu fazlasıyla hak edenlerden idi.

Siz bundan sonra görün Servet'i.

Sivas’ın Tunus’tan aldığı gol kralı Nijeryali Eneramo’nun topu direkten bizim yüreğimizde ağzımızdan döndü.
Galatasaray’ın bu 1-0 galibiyeti 10-0 galibiyete bedeldi.
Ben Galatasaray’ın Ziraat kupasında başarılı olacağı konusunda umutluyum.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

19 Ocak 2011 Çarşamba

BEN CENNETİ BULDUM



Cenneti nasıl cehenneme dönüştürdüğümüzün görselliğiArhavi Üçirmak'ta.


Yazılarımda, özellikle Türkiye’mi genelde iki şekilde betimlerim.
Birincisi; “Üzeri fay katarları ile dolu deprem köprüsü”
İkincisi; “ ‘Cennetin izdüşümü” diye.
Birincisi, doğaldır ki, ülkemin depremselliğini işlerken, ikincisi ise ‘Gez-Gör-Yaz’ etkinliği bütünündeki yazılarımda kullanılan deyimlerdir.
İnsanların, bilmem belki de hayvanların, börtü böcek ve bunları barındıran besleyen ağaçların, bitkilerin, denizlerin, göllerin, nehirlerin, derelerin, çayların, yağmur ve karın, uzuncası tüm canlıların evrensel düşü “Cennet”tir.
Kimileri cennete ulaşmak için, kapanarak cehenneme dönüştürürler dünyalarını, kimileri düş ötesi bir takım olmayacak şeyler kurgularlar, dahası; güzeli ve iyiyi yaşamak için senaryolar yazarlar dünyalarında.
En doğrusu, fakat en kötüsü günümüzde yaşatılanıdır. Çünkü burada siyasetçinin oy için sunduğu bir materyaldir, cennet.
Bir yazımda belirttim; örtülü bayanlar gecekonduya sökün etmişler. Cennet vaadiyle örtünmeyi önerince, sakinlerden biri; “Cennet için örtülerinizi paylaşıyorsunuz, paylaşın şu altınızdaki cipleri, üstünüzdeki kürkleri de yakalayalım biz de cenneti” deyince, bu sefer geri sökün etmişler.
Cennet vaadiyle devlettir amaçları. Aslında devlete de pek inanmazlar.
Çünkü onlar için devlet, ille de Laiklik ve de Atatürkçülük cehennemliktir:
"Devlet kimdir? Helvadan yapılmış puttur."
"En sonunda beni bir numaralı terörist yapacak bu pez...ler, bütün laikleri bir-bir şişe geçirecem, ondan sonra anlayacaklar laikliğin faziletlerini. Elin oro... bile kalkıp 'Ben laikim, namusumla çalışıyorum, kimse karışamaz' demeye başladı. Ula ben böyle laikliğin..."
"Bak bizim sahte Müslümanlar nasıl bölücülük yapıyorlar. Ben bu yüzden bu adamları sallandıralım diyorum. Ayrıcalık yapanın dinde de katli vaciptir çünkü. Ama dinleyen yok!"
"Herkes, sineğin şıraya yapıştığı gibi laikliğe sarılır ama kimse onun gerçekte ne anlama geldiğini bilmez. Ne kadar da utanmazlar. Rahmetlinin (Atatürk'ü kastediyor) mirasına sahip çıkan mendeburların hiçbiri, laikliğin ne anlama geldiğini ve nereden geldiğini bilmezler."
"Eskiden Türkler'in yetiştirdiği 'marimus öküzü'nün sol arka bacağının uyluk yeri ile işkembesinin ay rıldığı yerde bir et parçası bulunur. İşte tam buraya 'laik' denir. Vee bugün kullandığımız kelimenin de aslı buradan gelmektedir."
Bunu elbette ki Devlet, Laik Cumhuriyet ve Atatürk yandaşı söylemiyor; bunu Başbakan(lığ)ın yeni basın müşaviri söylüyor.
Cennettir en büyük düşümüz, fakat bilmeyiz cennet için cehenneme çevirdiğimiz dünyanın cennet olduğunu.
Var böyle bir yer, o yer de ‘bir yer biri bakar, kıyamet ondan kopar’ın yaşandığı dünyamızın uzak köşesi Avustralya.
Aslında gezegenimizin her yanı cennet, biz bu cennetleri cehennemlere çevirdiğimiz için farkında değiliz..
İleti sevgili ağabeyim Niyazi Çorbacıoğlu’ndan:
Efendim Sydney'e vardık. Bir ev kiraladık,
ben oradaki akrabalarıma harıl-harıl soruyorum 'Yahu,
elektrik, telefon, su, gaz idarelerinde tanıdığınız var
mı?'
Biri 'Ne yapacaksın?' diye sordu
'Öyle bir kurumda mi çalışmak istiyorsun?'
Ben 'Hayır' diye cevap verdim 'Yeni eve o hizmetleri bağlatmak istiyorum da...'
Adam güldü 'Bana adresini söyle' dedi.
Adresi verdim, geçti telefonun başına, o idareleri tek
tek aradı. Akşama doğru bütün hizmetler bağlanmıştı.

Bir gün elektrik idaresinden bir mektup geldi. Mektupta iki ay kadar sonra, bir gün bizim sokakta elektrik kesileceği bildiriliyor ve ilave ediliyordu 'Eğer o gün mutlaka elektriğe ihtiyacınız varsa size bir jenaratör tahsis edilecek ve harcadığınız elektrik normal tarife üzerinden hesaplanacaktır. Ancak jeneratör sayısı sınırlı olduğu için sadece mücbir ihtiyaç sahiplerinin müracaatı...'

Ben istemedim, ama komşumuz, yalnız yaşayan teknisyen jeneratörü getirip kadının sistemine bağladılar. Sonradan merak edip sordum bu iş için sadece harcadığı elektriğin bedeli olan 45 sent almışlar.

Ben herkesin insan olduğunu ve herkese aynı muamelenin yapılması icap ettiğini Avustralya'da öğrendim. Bir tek gün kimse hakkımı yemedi, kuyrukta önüme geçmedi, trafikte açık gözlük yapmadı, avanta istemedi.
Kızım yeni bir mektebe başlamıştı 'Gel çarşıya çıkıp eksiklerini alalım' dedim. 'Lüzum yok' dedi 'Her şeyi okuldan verdiler'
Bir gün aynı mektepten bir mektup geldi 'Bazı talebelerin, öğle yemeği olarak pahalı gıda
maddeleri getirdiklerini fark ettik. Lütfen çocuğunuzun
yanına sadece, bütün ailelerinin çocuklarına
alabilecekleri şeyler verin. Bu yaşta çocukların
arkadaşlarına imrenmesi kötü bir şeydir' Annem bizi ziyarete geldi. Meydana karşılamaya gittik, bekliyoruz, arada gümrüğün kapısı açılıyor ve annemi oradaki bir memur ile konuşurken görüyorum. İngilizce bilmeyen annemin sohbeti bir türlü bitmiyor.
Dikkat ettim annemin elinde bir portakal var. Nihayet annem çıktı ve iş anlaşıldı. Kıtayı mikroplardan korumak
için Avustralya'ya her hangi bir gıda maddesi sokmak yasak.

Annem uçaktan bir portakal alıp çantasına koymuş. Adam onu görünce, hemen elinden alıp cope atacağına, büyük bir sabır ile Avustralya'nın neden bir kaideyi uyguladığını anlatıyor ve ve 'Bu size karşı yapılmış bir hareket değildir, hepimizin sağlığı için alınan bir tedbirdir filan diyor'

Sydney’de, Melbourne ve Avustralya'nın hemen- hemen tamamında deniz kenarında bina yoktur. Memleketi yollar çevreler.
Kıyılar herkesindir. 5-10 kilometrede bir denize girmek, piknik yapmak için tuvalet, duş, elektrikli mangal ve soyunma odaları gibi bedava tesisler vardır.
Yalnız bazı yerlerde elektrikli mangalı çalıştırabilmek için çok cüzi 10 cent gibi para atmak lazımdır. Ama çoğu yerlerde ücretsizdir...

Bir gün oldukça yüklü bir telefon faturası
geldi. İdareyi arayıp bu faturayı ödemekte zorluk
çektiğimi söyledim ve şu cevabı aldım 'Siz bu
faturayı bu ay ödemeyin. Biz bunu 12'ye bölerek bir
sene müddet ile her aylık faturanıza ilave edeceğiz. Ama
bundan sonra her faturayı ödeyin'
Sorduğumda faiz ödemeyeceğimi de öğrendim.
Avustralya'da yaşayan her insan bedava
sağlık sigortasına sahiptir. Şehrin merkezi dışında
iki katlıdan yüksek bina bulunmaz. Normal evler bir
dönüm bahçe içinde müstakil evlerdir. Şehrin belki
yarısı golf sahaları (bedava), botanik bahçeler, göller,
akarsular ve piknik alanları ile kaplıdır. Deniz kenarlarındaki bedava yüzme havuzlarının yanı sıra doğal havuzları da kullanabilirsiniz.
Emekliler 2,5 $ lik biletle 24 saat tren, otobüs ve deniz araçlarını limitsiz kullanabilirler..

Okullar bedavadır..Senede sadece 5-10 $ a üye olunan kulüplerde 20-30$ lık bedava doğum günü yemeği yiyebilir, her hafta yeni film seyredip, en az 3 gece canlı müzik esliğinde dans edebilir, tenis kortu, bilardo, sauna, spa ve banyolarından ücretsiz faydalanabilirsiniz..
Musluktan akan su, hakiki içilen sudur (sözde değil özde). Kilise, Cami, Havra, Budist tapınakları ve daha nice dini yapı yan yana varlıklarını devam ettirir.

SBS adlı devlet televizyonunda ve radyosunda www.sbs.com.au Avustralya'da yaşayan 100 küsur ayrı millete mensup İnsanların kendi dilinde yayın yapılır.
Çoğu Avustralyalı iki vesile ile kravat takar; düğün ve cenaze.

Avustralya'da en büyük suç yalan söylemektir.
Yalan söyleyen yalan beyanda bulunan insanın
hayatı kayar. Onun dışında her şeyin bir çaresi bulunur.

Yazarı Bilinmiyor.
Ama yazılanların hepsi gerçektir.

Evet;
Ben cenneti buldum!
Avustralya değil benim cennetim.
Benim cennettim Türkiye’m.
Yeter ki dinden, yoksuldan ve ırktan geçinenlerden kendimizi soyutlayalım ve de gerçekten inananlarla, yoksullarla ve farklı ırklarla beraber geçinen bir toplum yaratalım.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

17 Ocak 2011 Pazartesi

AKSIRMA TIKSIRMA NE DEMEK?


Başbakan: “Bir şey mi dedik; sekiz yıl, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içtiniz.”
Duyarlı Yurttaş: “Durmak yok yolmaya devam; dinden, yoksuldan, ırktan, dolardan ve futboldan geçinenler aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyin için.
Sen; dinden ve yoksuldan geçinmeyen, dindarla ve yoksulla geçinmeye çalışan halkım suskunluğunu koru ve aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyenleri izlemeyi sürdür.”

Not:
Bildiğim kadarıyla, Başbakan’ın kullandığı bu ifade ‘özür diliyorum’ halk arasında köpek ve kediler için kullanılır.
Özellikle karın sancısı çeken kedi ve köpekler bazı otları yerler. Yediklerinde ot genizlerinde kalır ve kısık-kısık hapşırırlar. Bu kısık-kısık hapşırmalar köpek için aksırma, kedi için tıksırma olarak betimlenir.
Başbakan’ın ben yine de bu ifadeyi; Tevfik Fikret'in, alkol alanlar için değil haram alanlar için yazdığı “Hanı-ı Yağma” adlı şiirin son bölümünden esinlenerek kullandığını düşünüyorum:
“Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@gmail.com

16 Ocak 2011 Pazar

FENERBAHÇE SAMSUNSPOR HAZIRLIK MAÇINDA GÖRÜLDÜKİ SAMSUNSPOR SÜPER LİGE HAZIR


FENERBAHÇE SAMSUNSPOR HAZIRLIK MAÇINDA GÖRÜLDÜKİ SÜPER LİGE SAMSUNSPOR HAZIR

Uzun zamandır aynı günde oynamamışlardı Samsunspor ve Galatasaray.
“İkisini birlikte yakalamak hoşuma gitti” derken umudum bitti erken. Çünkü Galatasaray Antalyaspor Türkiye Ziraat kupası maçı 18’indeymiş.
Biri süper ligde süper kötü, diğeri Asya 1. liginde süper iyi, öyle ki; iyi olan Samsunspor ilk yarının son maçında Asya 1. liginde lider Rizespor’u deplasmanda 0-1 yenmişti.
Bu Galatasaray için yaptığım değerlendirme idi. Bu değerlendirmem, Fenerbahçe ve Beşiktaş için de geçerli.

Samsunspor- FB hazırlık maçı, beni geçmişteki Samsunspor-FB maçlarına taşıdı.
1980’lerde Samsunspor’un FB ile olan maçlarını anımsarsınız;
Hasbi Menteşoğlu(Salyangozcu) Başkanlığındaki Samsunspor, Tanju Çolak, Kel Kenan, Savaş Demiral, Orhan Kapucu, Ercan Koloğlu, Ertuğrul Sağlam(galiba o zamanlar yoktu), Mustafa Sinecek, Uğur Terzi, Hasan Şengün(Dobi Hasan), Muzaffer Badallıoğlu, Vural Korkmaz, Emin Kar, Fatih Uraz, Rifat Benli, Kazim Çıkla ve Erol Dinlerli kadrosuyla harikalar yaratıyordu ve ligin en güçlü şampiyonluk adayı idi.
Örneğin;
1985-86 ve 1986-87 Türkiye Ligi 3. sü olan Samsunspor'un unutulmaz;
“Fatih - Iovanovski - Zafer - Muzaffer - Yaşar - Emin - Rıfat - Savaş - Orhan - Tanju - Erol”lu Kadrosu FB’yi 4-0 yenmiş ve bu dörtlemeler Şükrü Saraçoğlu’nda da tekrarlanınca, o yıllar ‘Arkayı dörtleyelim’ espirisi Türkiye’nin gündemine oturmuştu.
Fakat ne olduysa olmuş, ünlü ve bir okadar da hasta Fenerli bir gazetecinin başlattığı savaşla Hasbi Menteşoğlu’nun defteri durulmuş, ‘vergi kaçakçılığı, hayali ihracat suçlaması’ ile. Ardından da Samsunspor durdurulmuş ve Galatasaray şampiyon olmuştu olmasına da FB’nin de intikamı alınmıştı.
Yıllar sonra bu iki takım. Adeta barışmak adına Şükrü Saraçoğlu’nda karşı-karşıya geldi.
lk yarının son 10 dakikasını bir yana bırakıp ‘Hangisi FB?” diye sorsalar, kesin kırmızı şimşeklerin FB olduğunu söylerdi takımları tanımayanlar.
İkinci yarıda da gol olmadı. Gördük ki; süper lige Samsunspor hazır, FB değil.
Hüseyin Kalpar iyi takım yaratmış. Yöneticilerin bundaki katkısı alkışlanacak boyutta.
Bu yıl Samsunspor’un eski mahallesine döneceğini ve gelecekte de öteleyip Bursa’ya sunduğu şampiyonluğu alacağını düşünüyorum, çünkü bir Samsunspor silkinişi, Aslan silkinişi gibidir.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evsebere@mynet.com

15 Ocak 2011 Cumartesi

ALİ SAMİ YEN ASLANTEPE ARENASINDA İLK IŞIKLAR VE İLK ISLIKLAR



İlk golü atan, en az ilk maç kadar, hatta Ali Sami Yen Arenası kadar tarihteki yerini alacaktı; almadı, çünkü iki takımda ilk beraberliklerini aldılar ortaklaşa.
Bir zamanlar Avrupa’yı titreten iki dev Galatasaray ve Ajax, yeni Galatasaray mabedinde karşı karşıya geldi.
Müthiş bir maç olur umudum yoktu, umudum müthiş bir açılış olması idi. Galatasaray ve futbolumuza yakışır çizgide bir açılış oldu denebilir.
15/01/2011 tarihi; Galatasaray’ın yeni mabedinin tüm futbol severlerin hizmetine sunulduğu tarih.
Artık Galatasaray için 1964-2011 Ali Sami Yen çağı kapandı, 2011 sonrasının Yeni Ali Sami Yen Aslantepe Arena çağı başladı.
Öncelikle emeği geçenlere, ille de Adnan Polat ve Özhan Canaydın’a ve FB’li olmasına karşın sorunların çözümünde katkı vermekten hiç çekinmeyen Başbakan Recep Tayip Erdoğan’a ve de inşasında emeğini ortaya koyan düz işçisinden, kalfasına, demircisinden, kalıpçısına, betoncusuna, sıvacısına, boyacısına, marangozuna, mimarından, mühendisine ve TOKİ’ye ve de Galatasaray’a teşekkür ediyorum.

İşte “Ali Sami Yen Aslantepe Arena”sında tarihe geçenler.
Galatasaray: Ufuk Ceylan, Serkan Kurtuluş, Lorik Cana, Servet Çetin, Hakan Balta, Sabri Sarıoğlu, Culio, Ayhan Akman, Emre Çolak, Kazım Kazım, Arda Turan ve sonradan oyuna giren; İnsua, Barış Özbek, Aydın Yılmaz, Anıl Dilaver, Mustafa Sarp, Semih Oğuz, Cumhur Yılmaztürk.
Ajax: Stekelenburg, Emmanuelson, Alderweireld, Vertonghen, Vander Wiel, Suarez, Eriksen, De Zeuw, Enoh, Jozefzoon, Sulejmani
Ayrica Hagi; bu dostluk maçında genç oyuncular Cem Sultan, Emre Gemici, Berk Neziroğulları, Bilal Özhan, Ahmet Kesim, Yusuf Onur Arıkan, Emirhan Ergün’ü de maç kadrosuna alarak ‘Ali Sami Yen Aslantepe Arena’ stadına çıkararak tarihin sayfalarına taşıdı.
Adnan Polat ve yönetimi ve İdari kadrolar.
Çalıştırıcılar Gheorghe Hagi ve Franc De Boer. İkisi de bir zamanlar Galatasaray formasını giymişlerdi. Ve bu iki insandan biri Hagi Galatasaray’ın, diğeri de Frank De Boer Ajax’ın başında Galatasaray’ın yeni stadında ilk sahaya çıkanlar olarak tarihe geçtiler.
İsimler vardır yaşar, hiç silinmez, daha doğrusu silemezsiniz. Örneğin en sıradan Papazın Çayırı’nın, Şükrü Saraçoğlu Stadı inşa edilmesine karşın hala FB denince akla geldiği gibi.
Ali Sami Yen’de böyle idi, çünkü Galatasaray denince Ali Sami Yen akla gelirdi.
Bu ismin yaşatılmasını istedim, bu nedenle niçin yeni stada Ali Sami Yen değil de Aslantepe dendiğini düşündüm. Sonra kendi kendime Ali Sami Yen’in yeri yeni stat karşılığında verilirken(Galatasaray bedava stat sahibi oldu diyenlerin dikkatine) sadece arazinin değil isim hakkının da verildiğini düşünerek üzerinde fazla durmamıştım. Durum öyle olmadığını GS yönetiminin Aslantepeye ‘Ali Sami Yen Türk Telekom Arena Spor kompleksi’ denince anladım.Sevindim bu doğu yaklaşım nedeniyle.
Bu nedenle diyorum ki burası “Ali Sami Yen Aslantepe Arena” olarak anılsın halk arasında ve de resmi yazışmalarda adı yönetimin dediği gibi kullanılsın.
Gelelim “Ali Sami Yen Aslantepe Arenası” nin bedavaya getirildiğini, GS’ya devlet tarafından stat yapıldığını söyleyenlere;
Bu ifadeyi de en çok, futbol dünyamızın hoşgörülü, beyefendi insan Sadri Şener(kendi kimliğini adeta öteleyen bir duruşla) dile getirmektedir:
''Bugün Galatasaray'ın yeni stadı açılacak. Türkiye'de statların yapımında kriter nedir? Devlet olarak bu açıklanırsa sevinirim. Ben şanslı illerden biriyim. Stadımızın ihalesi yapıldı. Süper Lig'de ülkenin en doğusunda bulunan kulübüm. Benim stadımın yapılması doğal. Ama İstanbul şehrinin ortasında, gazetelerde okudum 310 milyon TL harcanarak stat yapılıyor. Galatasaray bu ülkenin büyük kulüplerinden biri. Fenerbahçe kendisi yaptı, Beşiktaş kendisi yapmak için çalışıyor. Bu tartışma konusu olabilir. Devlet mi yapmalı, kulüp mü yapmalı? Kriterleri konulursa sağlıklı olur.'' Sadri Şener ayrıca, statlarda şeref tribünü sorunu olduğunu da vurgularken, ''Dünyada şeref tribünü protokolü sporla başlıyor, devletle değil. Normalde ev sahibi ekibe yetki verilmeli. Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'nde olan bu yetkiyle, o yerlerde kimlerin oturduğunu yapacağınız bir incelemeyle görebilirsiniz''
İyi de, hemşerim meslektaşım Sadri ağabeyim, “Ali Sami Yen Aslantepe Arenası”’nın 310 milyon TL’ye mal olduğunu söylüyorsunuz, yani GS’in cebinden 5 para çıkmadığını söyleyerek, sorarım sana “Ali Sami Yen’in yeri tüm arazi bu stat karşılığında verilmedi mi? İnşacısın, inşacıyım, insaf be Sadri Ağabey GS’in verdiği Ali Sami Yen’in yerinin en az 1 Milyar TL olduğunu bilmiyor muyuz? Orada devasa plazalar yapılacağı ve milyon dolarla plaza dairelerinin, dükkanlarının satılacağını kim yadsıyabilir ki? Nerede bu bedavacılık. Sakın bana orası kiralıktı demeyin, o zaman derim ki; “ GS buradan çıkmayıp BJK gibi yenilese kim ne diyebilirdi ?” Galatasaray aksine bana göre buradan zarar etti. Ve bu sektörün içinde olan biri olarak bunu çok iyi biliyorsunuz.
Bedavaya kim stadt sahibi oldu biliyor musunuz? Başta siz, çünkü yeni stadınızın ihalesinin yapıldığını söylüyorsunuz. En somutu da FB.
Bilindiği gibi Kadiköy’ün ünlü bir Papazın Çayırı vardı, dönemin Bakanlarından ve sonradan Başbakan olan Rüştü Saraçoğlu hasta bir FB olması nedeniyle, Papazın Çayırı’ için tek maddelik ‘Kadiköy’de en çok seyircisi olan takıma bu arsa verilir’ şeklinde bir yasayı TBMM’inden geçirdi ve bu araziyi 1liraya, evet 1 liraya FB’ye verdi.
Sorarım size, devlet bu konuda kimlere ayrıcalık yapmış?
Sonradan Saraçoğlu’nu, Aziz Yıldırım ve arkadaşlarının özgün FB parasıyla devasa hale getirdiğini asla yadsımıyorum.
Gün Cümartesi, Ay 15 Ocak, yıl 2011 ve saat 21,00 “Ali Sami Yen Aslantepe Arenası”ında ilk 90 dakika için ilk düdük çalınıyor.
Nice nitel 90 dakikalara.
Benim için galibiyetten çok, ilk golü kimin atıp tarihe geçeceği.
İlk gol atılmadı. Korkum ikinci yarının başlangıç maçı olan Sivasspor maçında ilk golü atmak için yarışa girecek oyuncuların takım oyunun bozup Sivasspor’un ilk gol atmasına ve ilk galibiyetine neden olunması.
Dakika 21,18 Ayhan tarihe geçmemek için topa öyle vurdu ki. Sadece o mu; 83’te 24 Milyonluk Suarez, 89’da Anıl Dilaver, ikinci yarı Emre Çolak aynı şeyleri yaptılar ve beraberlikleriyle iki takım tarihe geçti.
Takımda Ufuk, Culıo ve Cana, biraz da Arda, azıcık da Emre Çolak iyi idi. Özellikle Ufuk 45,32, 88,22’de ve 90’da öyle toplar çıkardı ki ‘Yerim sizin yeni kalecinizi’ der gibiydi.
Cem Yılmaz yalancı çıktı, çünkü mekân top oynatmıyormuş; eğer öyle olsaydı Galatasaray ve Ajax oyuncuları iyi oynardı.
Mekân değil de çalıştırıcılar oynatır oyuncuları.

Ajax’ın gençleri bizim gençlerimizden daha atak, hırslı ve seriler, düşüncelerinde de.
Hagi futbolculuğundaki yaratıcılığını, yırtıcılığını, tekniğini ve zekasını ve de hırsını nedense çalıştırıcılığında oyuncularına aşılayamıyor.
Eğer bunları gençlere aşılar ise iş biter ve Fatih’in başarılarını geride bırakır.
Her ne ise, Avrupa’nın 1970’ler ile 1990’lar fırtınası pek iç açıcı top oynamadılar.

Gelelim Başbakan ve Bakanların Stadı terk etmesine.

Islıklanması doğru bir duruş değil, bu gelecekte hem Polat’ı, hem de Galatasaray’ı, hatta “Ali Sami Yen Aslantepe Arena’yı tehlikeye sokacak bir tepki, çünkü karşınızdakiler, bu tür tepkilere çok şiddetli tepki veren ve yeni yaptırımlar ortaya atabilen kimlikler.
Stada saat 19.30'da geliyorlar Başbakan Bakanlar; özellikle kulüp başkanı Adnan Polat tarafından kapıda karşılanıyorlar. Fakat Başbakan'ın stada gelişi anons edildiği anda Galatasaraylı taraftarların bir bölümü protestoda bulunuyor. Bunun üzerine daha önceden açılışta konuşma yapacağı belirtilenSayınBaşbakan, konuşmasını iptal edip bakanlarla birlikte Türk Telekom Arena'yı terk ediyor.
Buradaki protestoyu protesto ediyorum, nitekim de bizleri temsilen Adnan Polat ikinci yarı stadı terk etmiştir.
Yalnız Başbakanın ve bakanlarının ayrılışını ve ayrılıştaki öfkesini de en az protestocular kadar protesto ediyorum. Özellikle Egemen Bağış’ın demokrasi ile hiç örtüşmeyen tepkisini. Ne demek; “Bu yapılan nankörlük, sayın başbakanımızın bu stadın yapılışında büyük emeği var. Defalarca durma noktasına gelen bu stat inşaatı, başbakanımız sayesinde devam etti…"
Burada nankörlüğü yapan ne Galatasaray, Ne Galatasaray yöneticisi, ne de kendini bilen seyirci, nankörlüğü yapan eğer Galatasaraylı ise, bir grup kendini bilmez taraftardır.
Başbakan'dan önce ilk konuşmayı yapması beklenen Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Faruk Özak'ın da konuşmasından vazgeçmesi kabul edilir bir tavır değil.
Siz çıkıp; “Bizleri protesto edenler Galatasaraylı olamaz, bunu asla Galatasaray’ımıza mal etmiyoruz” deseniz, inanın müthiş puan kazanırdınız. Galatasaray’a katkıyı istemeyerek zorunlu olarak yaptığınız için, içten içe bir öfke birikimine sahip olduğunuzu ve bu öfkeyi de ufak bir hata karşısında ortaya çıkardığınız izlenimi verdiğinizi hiç aklınıza getirdiniz mi? Nerden bileyim ben, 52 bin izleyicinin içinde bir grup başka takım taraftarının bilerek olguyu sabote etmediğini.
Burada TOKİ başkanının Galatasaray’ı becerisizlikle suçlayan konuşması, olguyu tetiklemiş olamaz mı?
Bir diğer önemli gelişme de, kim olduğu bilinen ve siyasi erke yakınlığıyla tanınan İstanbul Büyükşehir Belediyespor Kulüp Başkanı ve Kulüpler Birliği Başkan Yardımcısı Göksel Gümüşdağ’ın yaşanan ıslıklı protestoyla nedeniyle "Bu yaşananları hiçbir şekilde kabul etmiyorum. Bütün kulüp başkanları olarak stadı terk ediyoruz. " demesi.
Kardeşim, futbol kimsenin tekelinde bir olgu değildir, halkın ortak sevincin evrensel oluşumudur. Siz halkın ortak sevinçlerinin temsilcilerini nasıl arenadan çekersiniz?
Sizler asla bir siyasetin tarafı olamazsınız, çünkü taraftarların içinde sağcısı, solcusu, dincisi, dinsizi var.
Tekrar ediyorum, halkın ortak sevinçlerinin evrensel oluşumudur futbol, bunu asla sınırlandıramazsınız veya bir grubunu ortak sevincine dönüştüremezsiniz.
Bir antrparantez açmak istiyorum. Sakın Adnan Polat’ın stadı terk etmesini, diğer terk etmelerle karşılaştırmayın. Onun stattan ayrılışı anlamlı, onlarınki anlamsızdır.
Başbakan veya Cumhurbaşkanı, kim olursa olsun bir yerlerde bir gruptan tepki alır, çünkü bu demokrasinin olmasa olmazlarındandır. Siyasi alanda yuhalandıklarında hangi siyasetçi(bu başbakan, bakan, milletvekili ve bir parti genel başkanı olabilir) ben bu siyasi arenadan çekiliyorum diye tepki gösterir ki? Bugüne dek böylesi tepki gösteren oldu mu?
Taraftar Ajax’ı da ıslıkladı. Madem ıslıklanmak stadı terk ettirmek için gerekçe idi, neden Ajax stadı terk etmedi? Etseydi FİFA ne derdi?
Kesin seçmen bu terk ediş karşısında bir şeyler diyecektir.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

11 Ocak 2011 Salı

ALİ SAMİ YEN MABEDİNDE SON DÜDÜK



Tam 47 yıl, evet Galatasaray’ın 47 yıl önce inşa ettiği Ala Sami Yen, salt ülke takımları için değil dünya devleri için cehennem oldu.
Cehennemi yaşamayan kalmadı ki. Kendisi de bu yaşayanlar arasında oldu zaman-zaman. En son lig maçında Gençlerbirliği ile yaptığı lig maçında yaşadı bu cehennemi.
Ve az daha Beypazarı Şekerspor maçı ile Ali Sami Yen’e cehennem ateşiyle veda ediyordu. Tam 71 dakika, futbolcusu, taraftarı ve yöneticisiyle cehennem ateşleri içinde kıvranıp durdu Galatasaray.
Eğer Servet, değil Ali Sami Yen’de, ülkemiz statlarında ender yaşanan o röveşata golünü atmasa, ardından 82’de Arda Turan ve Colin Kâzım devreye girmese, belki ikinci bir Pendik faciası olmasa da Beypazarı faciası yaşanacak ve de Hagi ile birlikte, birçok topçuya, hatta yöneticiye yol gözükecekti. Bizler de; “Galatasaray’ı içerideki ve dışarıdaki futbolcu eskileri, ele geçirmek için bile- bile oynatmıyorlar, Hagi de böylesi niyetlileri besliyor vs, vs” benzeri komplo senaryoları yazmak için tuşlara öfke ile basacaktık.

“Burası Ali Sami Yen, buradan çıkış yok!” diye haykırdık yarım asırdır . Bu Avrupa devi olmamızın çıkış haykırışı idi. Ve şimdi, daha büyük zaferlere imza atmak için, yeni ve çağdaş Galatasaray mabedi ‘Aslantepe’ye doğru yol almak adına Ali Sami Yen’den sonsuza dek çıkıyoruz.
Bu hüzünlü çıkış, acıyla bütün öfkeyle beslenen, bir isyan yürüyüşü de olabilirdi Beypazarı Şekerspor yenilgisiyle.
94, 06'daki Ali Sami Yen son düdüğü birilerinin de son düdüğü...

Olmadı. Olmamasında birinci yarı Hagı’nin yaptığı değişiklikler etkindi. Bunda asla Servet Çetin, Arda Turan ve Colin Kazim etkisini yadsıyamayız.
En önemlisi, Ali Kırca, Ali Sami Yen ile ilgili o veda şiirini o büyük coşkuyla okuyabilir miydi?
Bence bu maçta en ilginç olanı, alınmasında büyük tepkiler yaratan Colin Kâzım’ın Ali Sami Yen’deki son maçta en son golü atması. Son golleri atan Servet ve Arda, Kâzım kadar sevinçli değillerdir, çünkü tarih son golleri atanları değil, en son golü atın Kâzım’ı yazacaktır. Dileğim odur ki Aslantepe’deki ilk golü de o atar ve bunun getirdiği moral motivasyonla Galatasaray’a büyük katkılar katar.
Kâzım eğer disipline edilir ise, Galatasaray’da iş yapmanın ötesinde, Galatasaray’a büyük paralar da kazandırabilir.
Bugünkü maçta iyi miydi? Eh! Aslında bugün takım eskisi gibiydi, yani iyi değildi.
Şu bir gerçek ki, böylesi durumdaki takımlar, doğrusu tek umudu Ziraat kupası olan böylesi bir GS, böylesi Beypazar Şekerspor gibi takımlar karşısında, çok dikkatli olması gerekirken, GS olayı, anlayacağınız Şekerspor’u ciddiye almadı, fakat gördu ki, iş tehlikede, bu sefer de eli kolu bağlandı, ta 71. dakikaya dek.
Şekerspor dedim, çünkü benim için hala Arap Güngörlerin, Vahapların oynadığı ve kendi boyutunda şanlı bir geçmişi olan Şekerspor.
İşte bu Şekerspor, futbol takımının onurlu geçmişi, anıları birileri tarafından futbol masalarında meze yapılır oldu son yıllarda.
Önce Etimesğüt ilçesine satıldı, ardında Beypazarı’na. Beypazarıspor bildiğim kadarıyla, Ankara amatör ligin sıradan takımı, tıpkı Etimesğutspor gibi. Bu takımların Profesyönel liglerde oynamaları onların yıllarını alır, fakat iki ilçe de bir anda kendilerini profesyonel ligde buldular.
“Asla ilçelerimiz bunu hak etmiyor” demiyorum, aksine, daha güzel şeylere laik bu ilçelerimiz, fakat bunu emeği ile elde ederler ise, diğer ilçelerin de hakkını yememiş ve futbolumuza katkı vermiş olurlar; tıpkı ‘farklı boyutta eleştirdiğim yapı içinde de olsa’ İstanbul Sancaktepespor gibi.
Galatasaray’ın Ali Sami Yen’deki bu son maçında Emiliano İnsua’yi çok iyi buldum. Arda’ya gelince, sakat olmayan Arda hep iyi oynar zaten. Kolin iyi. Fakat şu yeni alınan Juan Emmanuel Culio var ya, bu takıma çok şey verir; inanın Arjantinli harika bir oyuncu. Morinho Almedia gibi bunu da ‘getirin bana’ diyebilir. Biz de ondan Mesut Özil’i isteriz.
Servet ‘beni satmayın!’ diye, Ayhan Akman’da ‘Yaşlandım artık’ diye, Aydın ise, ‘ben bir iyiyim,bir kötü, beni bu şekilde kabul edin’ diye feryat ediyor.
Gökhan Zan’ın futbolu zan altında. Hakan Balta vasat. Barış Özbek’in işi zor. Pino tutuktu. Emre Çolak fena değildi. Serkan Kurtuluş bu takıma her zaman gerekli. Ayut’a gelince, 22. dakikada öyle bir gol yedi ki seyircinin Şekerine tavan yaptırdı. Ah Hagi şu Zvjezdan Misimovic’i bir affedebilse, ben de o’nu affedeceğim.

Seyirci mi? Seyirci resmen Beypazarı kurusu gibi, dağılmaya uygun gerginlik içindeydi.
Bilmem kaç milyon dakika futbol oynandı, belki milyar, ama en son düdüğün çalındığı 94. dakika ve 6. saniye salt Galatasaraylıları değil, Ali Sami Yen cehennemini yaşayanları da hüzünlendirmiştir.
Galatasaray son üç yıldır hep hüzünlendiriyordu bizleri, bu ayrılış tuzu biberi oldu.
Yine de şu veda şarkısı dinlenir, çünkü dinlenmeyi hak etti Ali Sami Yen:


Bu gece son gece Ali Sami Yen'de
Son defa burdayız el ele
Yuvadan uçuyor Cim Bom bu gece

Bu gece veda ediyoruz evimize
Hep yaşayacak kalplerde
Zaferlerle dolu kırkyedi sene

Biz burda güldük, burda ağladık
Bu sahada bir tarih yazdık
Yer gök sarı kırmızıydı
Tek yürek olduk dalgalandık

Hoşçakal deme vakti geldi
Çok şey borçluyuz Ali Sami Yen'e
Galatasaray efsanesi
Yaşayacak her zaman her yerde

Anladım ki Cim Bom'um hiç kimse sen değil
Hiç kimse senin gibi canımdan öte can değil
Anladım ki Aslan'ım hiç kimse sen değil
Hiç kimse senin kadar umuduma yol değil

Anladım ki Cim Bom'um hiç kimse sen değil
Hiç kimse senin gibi canımdan öte can değil
Anladım ki Aslan'ım hiç kimse sen değil
Hiç kimse senin kadar şanlı şerefli değil

Gönül, son şampiyon taraftarı olarak Ali Sami Yen ayrılış hüznü yaşamak isterdi olmadı.
50 yıl sonrası için düşünüyorum ve soruyorum;
“Torunlarımız nasıl bir Aslantepe ayrılış hüznü yaşayacak acaba?”
Sakın futbolun yerini başka oyunlar alır diye düşünmeyin, çünkü gezegenimiz yaşayıncaya dek futbol yaşayacaktır.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

6 Ocak 2011 Perşembe

HES-SAVAR DOĞA KALKAN PROJESİ VE SİDERAYEPE


Öncelikle ve söncelikle diyeceğim odur ki; Hes-Savar Doğa Kalkan Projesi, sadece doğayı değil seni de koruyacaktır. O Hes-Savar Kalkan Projesi de; senin duyarlı kalkan gibi duruşundur.
Derelerimize konuşlandırılacak HES’ ciklerin(Küçük Ölçekli HidroElelektrik Santarlleri-KÖHES) bu yok oluş sürecindeki payı azımsanmayacak düzeydedir. Bunu aklımızdan çıkarmamalıyız.

Tekrar ediyorum; doğasal ve tarihsel dokuyla birlikte insan dokusuna zarar vermeyecek şekilde projelendirilmiş, yapılabilirliği bilimsel gerçeklere konuşlandırılmış Nehir tipi(su tutucu) HES, yani Barajlara kimse karşı değil.
Abartarak “Bunlar elektriğe, aydınlanmaya karşıdırlar” diyenlere, aksine enerji yatırımları için önerilerimiz var.
Diyoruz ki; “Enerji yatırımlarına katkı için seçenek projelerimiz şunlar”:
Örneğin doğaya ve doğana zarar vermeyecek Nehir tipi(su tutucu) HES’lerin yanında, biyolojik sistemlerin çeşitliliğini ve üretkenliğini süreklendirecek, yani devamlılığının sağlayacak(sürdürülebilir) olan, yenilenebilir rüzgâr(Rüzgar Enerji Santralleri-RES) ve güneş(Güneş Enerji Santralleri-GES) enerjisi projeleri.
Gelin bu projeleri birlikte hazırlayalım ve ülkeyi nükleer tehlike ile karşı-karşıya bırakacak ‘Nükleer enerji projesinden ve de derelerimizi nükleerden daha büyük tehlikeye sokacak HES’lerden vazgeçelim…”

Bana birileri çıkıp; “Tüm enerji projelerini siyasi erk ‘sürdürülebilir Kalkınmamız’ adına yapıyor” demesin.
Lütfen; Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun 1987 yılı tanımına gözatın:
"İnsanlık, gelecek kuşakların gereksinimlerine yanıt verme yeteneğini tehlikeye atmadan, günlük gereksinimlerini temin ederek, kalkınmayı sürdürülebilir kılma yeteneğine sahiptir…Sürdürülebilir kalkınma, ekonomik büyüme ve refah seviyesini yükseltme çabalarını, çevreyi ve yeryüzündeki tüm insanların yaşam kalitesini koruyarak gerçekleştirme yöntemidir.”
Ekolojik(Çevresel), ekonomik ve sosyal sürdürülebilirlik sağlandığı takdirde, sürdürülebilir gelişme gerçekleşebilmektedir. Yenilenemeyen enerji kaynakları yerine yenilenebilir enerji kaynaklarının verimli kullanımı ve doğaya karşı sorumlu davranılması çevresel sürdürülebilirliğin temel, hatta evrensel koşulu görülmelidir. Çevreye duyarlı bir yaklaşımla yaşamanın sonucunda sağlıklı toplumlar oluşur. Sağlıklı toplumların ekonomik gönenç(Arapçası refah) içinde yaşantısı sosyal sürdürülebilirlik olarak adlandırılmaktadır.
Güneş, Su, Rüzgar ve Biyokütle sürekliligi olan çevreye zararı olmadan "sürekli" kullanılabilecek enerji kaynaklarıdır. Öyle ki; doğanın en büyük tehlikesi nükleer santral ve fosil yakitlara(Mineral Yakıtlar:Petrol, doğal gaz ve kömür) oranla maliyeti yüksek, fakat, tıpkı sahil yolu yerine kuşaklama yol gibi-ki bu önerimiz kabul görmedi ve sahil dokusu bozuldu-kendini kısa sürede amorti edecek, doğaya ve doğana dost doğru enerji kaynaklarıdır.
Su yenilenebilir enerji kaynağı olmaktan çıkıyor artık, yenebilir hale getirilerek kurutuluyor Aral gölü, ABD’deki Kolorado nehri ve ülkemizin dereleri gibi.
Ayrıca; çevreyi kirletmeyen, yenilenebilir organik maddeler içeren atık ya da artıklardan oluşan enerji kaynağı biyokütle(tüm bitkilerden dolayı selüloz, ikincisi ise tüm böceklerden dolayı kitin ) de yenilenebilir enerji olmaktan çıkıyor. Çünkü dünyada, biyokütle enerji projesi için biyoyakıt elde edilen enerji kaynakları mısır ve koza ekilmekte, buğday vb ekilmemekte, bu nedenle tarım ürünleri fiyatı artrarak yoksulluğu ve açlığı tetiklemektedir. Bundandır ki, her ikisi için de ekilebilir alan açmak için yağmur ormanları yok edilmektedir.
En az zarar vereni ise, yenilenebilir enerji kaynaklarının en zararsızı güneş ve Rüzgâr enerji kaynaklarıdır.
Soruyorum; “Ülkemin rüzgar potansiyeli yüksek olmasına karşın, neden bugüne dek 20 mgw gibi gülünç bir kurulu rüzgar gücüne sahiptik?
İkincisi; iktidar bu utancı giderme adına 2005’te, "Yenilenebilir enerji yasası” ile kurulu rüzgar gücünü 450 mgw'tan çok daha fazlaya çıkararak rüzgar enerjisine dönülmesi için kolaylıklar sağlamasına karşın, neden derelerimize saldırıldı ki?
Üçüncüsü; yasa, fosil kökenli enerji kullanımı ve sera gazı emisyonlarının azaltılmasını, yenilenebilir kaynak alanlarının belirlenmesini, korunmasını, kullanılmasını ve üretilen enerjinin belgelendirilmesini düzenlediğini ve enerji ihracatının önünü açmak amacıyla, üretim lisansı sahibi tüzel kişilere yenilenebilir enerji kaynak belgesi adı altında verdiği belge, neden ; AB(Avrupa Birliği) üyelik görüşmeleri başlamadan önce ‘gemiden mal kaçırırcasına’ tümü dağıtıldı?
Kimlere dağıtıldı?
Bu kişiler; yaklaşık 400 bin TL’ye mal ettikleri bu belgeleri ikinci ele kaç milyon dolarlara devrettiler?

Size sesleniyorum;
‘Köyümün değerli mühendisleri, mimarları ve teknik elemanları Prof. Dr. Şeref Mirasyedi, Doç.Dr İlhami Bayramin, Nafiz Çorbacıoğlu, Sezai Çorbacıoğlu, Hasan Gerdan, Nafiz Mirasyedi, Akdoğan Çorbacıoğlu, Mehmet Çorbacıoğlu(Önceki Arhavi Belediye Başkanı), Yüksel Çorbacıoğlu(Önceki Artvin Milletvekili) Hurşit Çorbacıoğlu, Gülay Gerdan, Okan Gerdan, Kemal Gerdan, Lütfü Çorbacıoğlu(Öğr.gör), Şair Kani Çorbacıoğlu(Önceki İlçe ziraat müdürü), Asiye Çorbacıoğlu, İsmet Çorbacıoğlu, Osman Şentürk, Nafız Çalıkoğlu, Şevket Çorbacıoğlu(Nüri), Sezai Gerdan, Hikmet Küçük, Orhan Bayramin, Tevfik Ataselim, Nihat Bayramin, Şinasi Gür, Adnan-Şahin Çorbacıoğlu, Sabri Ataselim, Tufan Ataselim, Adnan Çorbacıoğlu, Mustafa Durmuş, Muzaffer Durmuş, Temel Metin Altanlar, Ahmet Çorbacıoğlu, Kürşat Çakar, Ertunç Çorbacıoğlu, Mehmet Çorbacıoğlu(Şevket), Osman Hür, Şinasi Hür, Nurettin Şentürk, Enver Karaman, Cüneyt-Ümit Çorbacıoğlu, Cengiz Gürkan, Savaş Çakar, Kemal Gürkan, Melih Çorbacıoğlu, Şadi Gürkan(Ankes), Mehmet Gümüş, Şenol Çorbacıoğlu, Cenk Çorbacıoğlu, Ali Oğuz Gençyılmaz, Yavuz Gençyılmaz, Ayşenur Çorbacıoğlu Orman, Murat Mazlum, Uğur Çorbacıoğlu, Aykan Çorbacıoğlu, Mustafa Bilgin Çorbacıoğlu;
Sidere vadisini, doğası ve doğanıyla soludunuz, dağını taşını, börtü böceğini tanıdınız, çiçeğini, çileğini, üzümünü meyvesini tadtınız, deresinde balık tuttunuz, göllerinde yüzdünüz, tüm doğasını özümsediniz, dokularınıza işlediniz.
Ve biliyorsunuz ki; vadinin yeşil ormanlarından süzülen gümüşi çizgisi deresinin mevsimlerde su seviyesi düşmektedir, çünkü köyümüz çevresindeki debisi yetersizdir.
Bu nedenle buralara asla HES inşa edilmeyeceğini, Balıklı-Pilarget kaynağında(Arapça, Menba) ise debinin HES Yapımı kriterlerine uydurulduğunu ve de uyduruk ÇED raporuyla Sidere vadisinin milyonlarca yıldır akan deresinin, gölünün kurutulacağını teknik eleman olarak sizler algıladınız, onlar niçin algılamıyor?
Bunu hiç düşündünüz mü?

Belli ki; doların yeşili için doğanın yeşilini yok ediyorlar.

Evinin önündeki meyve ağaçların; Mcxul(Armut) Kukuna Mcxul Kalasapi, Buli(Kiraz), Mjoli(Düt), Antama(Kayısı), Uşkuri(Elma) vd’nin derelerimiz gibi yok olmasını ister misiniz Sami Şentürk, Kemal Mirasyedi, Sedat-Vedat Çağ, Rafet Şentürk, Senai Hür, Yaşar-İhsan Hür, Hasan-Paşa Mirasyedi, Mevlüt-Murat Şentürk, Bayram Ali Durmuş, Necmettin Atakan, Turan Çakar, Talip-Galip Çakar, Şener Gerdan,Caner Gerdan, Akif Yazıcı, Yaşar Çağ, Haluk Yazıcı Turgay Çağıroğlu kardeşlerim?
Ormanlarımızın olmazsa olmazı txomu(kızılağaç) ile bütün yabanıl çabalı uça Urceni’nin(kokulu siyah üzüm) kaybolmasını, Txomu’nun(Kızıl ağaç) kesilmesini ister misin; Seyfi Bayramin, Osman Özdemir, Ergun Ataselim, Osman Ataselim, Rahmi Bayramın, Cevat Civelek, Çetin Bayramin, Muhsin Bayar, Engin Gürkan, Fikret-Faruk-Murat-Erol Çorbacıoğlu, Hüseyin Gürkan, Fevzi Albayrak, Osman Bayramın kardeşlerim?
Çoğu insanımızın bildiği gibi; memleketimizin ve yöremizin tarihi dokusunun simgesi Kemer Köprüleri Cenevizliler(M.S:12-19 yüzyıl) ‘doğa dokusunun dağlardaki yabanıl simgesi uça urcene’ ulaşmak için inşa etmişlerdi. Bu üzümlere ulaşan Cenevizliler suyunu devasa küplerde topladılar; senin küme(tatlı sucuk) yapmaktan öteye taşıyamadığın bu üzüm suyunu bu kemer köprüleri geçerek gemilere, gemilerle de İtalya’ya taşıdılar ve dünyanın en güzel şaraplarını yaptılar(Biliyoruz ki içmesi günah, yapması değil, bu nedenle sende yapabilirsin; dahası hala yapma şansın var).
Ayrica; Cenevizliler tarafından İtalya’ya götürülen ve İtalyan sofrasının siyah havyardan daha üstün mezesi olan ve insan sağlığına sayılamayacak faydaları kanıtlanmış Mcko(Karayemiş) ve butkasının(Yaprak) ve de bunun yanı sıra; halk arasında grip, üşütme, nezle, soğuk algınlığı, sinüzit, bronşit, romatizma, gut ve gözün iltihaplanmasına karşı kullanılan, zona hastalığı, kabızlık, metabolizma yetmezliği, yutak, boğaz iltihabı, baş ağrısı, kısacası çiçeği, yaprağı ve meyvesi ile insan sağlığına sayılamayacak faydaları olan, fakat zehirli olduğunu düşünerek değerlendirmediğimiz derelerimizin oyası, dağlarımızın deseni Kampara’yı(Siyah Mürver), yine derelerimizin kıyılarını dantel gibi ören Dacikandxu’nun (Dikenli çilek- böğürtlen), mşkeri’nin(yabanıl kavuçuk ağacı ve çiçeği) ve dağların ve fındık bahçelerinin kırmızı benekli halı desenini oluşturan daxikandxu’nun (Kokulu dağ çileği), İnsan sağlığının en faydalısı ve vitamin deposu olan dağlarımızın Kasganağı(Mavi Altın/Mavi yemiş-Yaban mersini) meyvesinin tükenmesini;
Özellikle dere yataklarından alınan dolgu ve mıcır malzemeleri nedeniyle ;Alabalık türünün azaldığını görmek, bunun yanında sazan balığını andıran Ponço balığının, Mjavabu(kurbağa),Ğvapa’nın; derelerimiz üzerinde inşa edilmeye çalışılan HES’cikler, yani Küçük Ölçekli Hidro Elektrik Santralleri(KÖHES) ile tümüyle yok edildiğini görmek ister misin? Nusret Çorbacıoğlu, Abidin Çorbacıoğlu, Şefik Çorbacıoğlu, Rüştü Gümüş, Bahadır Çağrı, Alaattin Çağ(Pala), Ali Rıza Çağ(Unutma ki torun Çağ bize çok kızacaktır), Mehmet-Alaattin-Hüsnü-Niyazi Çorbacıoğlu, Sabri Civelek, Avni Çorbacıoğlu, Hikmet Çalıkoğlu, Aliriza Horozal, Zeki Gürkan, İsmet Atakuru, Sıtkı-Nevzat Çorbacıoğlu, Zeki Durmuş, Bahri Gerdan, Zeki Gerdan, Ayhan Çağ, Turan Yazıcı, Rauf Altanlar, Niyazi Özbay büyüklerim, ağabeylerim ve muhtarım Hüseyin Çağ?

Xaci(Fasülye), Luği(İncir), Burğı(geniş yapraklı, kalın içi boş saplı bitki), Lazuti(Mısır), Şuka(Salatalaık), Kayış Öre(İyi/Tatlı kabak), Yeni-yeni yerleşik ürünlerin yerini alan Kivi, Çayi, Tğiyi(Fındık), Neci(Ceviz), Ihlamur, Çuburi(Kestane), Limğana(Eğreti otu), Derelerimizin Poncho(Balık çeşidi-ki kayboldu yok artık) alası(Alabalık), Diğamakval(patates), Makvali(Yumurta), Makufli(soya fasülyesi), kurumi(kuşyemi), Şuka(şuka)nın yok olmasını ister misin; İlhan Gürkan, Yavuz Gürkan, Namık Kemal Çorbacıoğlu, Koray Çorbacıoğlu, Şefik-Erhan Çorbacıoğlu, Muzaffer Gerdan, Halit-Mustafa Çorbacıoğlu, Ali Durmuş, Cevdet Çorbacıoğlu, Ali Durmuş, Nüsret Durmuş, Şener-Caner Gerdan, Şener Çağ, Hüseyin-Niyazi –Suat Çorbacıoğlu, Recai-Zekai Çorbacıoğlu Mehmet Atakuru, Şadi Çağ, Ali Rıza Çorbacıoğlu, Aziz Çorbacıoğlu, Ayhan Gürkan, Adnan Çorbacıoğlu, Necati Özbay, Yavuz Çorbacıoğlu, Kenan Çorbacıoğlu, Şirin Kamil Gür, Sabri Karaman, Kemal Gür, Metin Gür kardeşlerim?

Ey Sideyapepe(hey sidereliler);
Adası olan tek köyün sahibi siderayepe; Çipe Hinci(ince ahşap köprü), Didiğincinin(Kwahğinci-Taş köprü), Ada gölünün, Badişona doloçğiyanonun(Neşeli ihtiyar şelalesi), Bağuditi tobasının(Büyükbağ gölü), Omskveye’nin, çağırış karmate-gerdaniş karmatenin, çağırış derenin, Çüt sidernin(küçük sidere), Çağalitin, didsidernin(büyük siderenini), Çibağatın, Çukavlatın çocukları;
Atmacanın ve onunla bütün Ğaco’nun(Atmaca yemi kuş) doğasal sesini, Vğapa’nın ölüm sessizliğini(karidese benzer Ğaco yemi), Kotüme’nin(Tavuk) gıdaklayışını, Mamuli‘nin(Horoz) vadideki yankılanışını, Ğalepe’nin(çaylar), Maçxha’dan akan(ağaçtan oluk) Cskartolilerin(su gözü) ve Cskaların(sular) çağıldamalarını, Karvani’nin(Arı kovanı) uğuldamasını, Cskayımanganın ürküntü veren otantik (su gücü ile çalışan ve su/Cska makinesi/mangana diye adlandırılan ahşap, yabani hayvan özellikle ayı korkutucusu) görkemli sesini ; Melepunadan(karşı yamaçlar), Rakaniden(dağ zirvesi), Omjore’den(Güneşlidağ), Goniti’den (Ağaçlıdağ), İsina dağının (Ahşap evlerin üzerine örtülen ve kiremit işlevi gören Isır otundan gelen bir ad), Oputelerden(karşı dağlar, yalçın kayalıklar) did ve çut sidereden(büyük ve küçük sidereden) duyabilecek miyiz?

Bu konudaki doğaya ve doğana fazlasıyla duyarlı; erdemli ve onurlu ve de yürekli Sidere Anneleri ve kızları elbette ki bizleri tetikleyen en büyük değerlerdir, unutulur mu, unutur muyum o kutsallarımı.

Getasülesindeki(arka bahçe) yeşil örtüsünün, ısır otu ile çatısını örtüğü İsina tepelerindeki evinin, tarlasındaki Lazutların, çocuğu ve kocası gibi baktığı büyüttüğü beslediği çay ve fındık bahçelerinin yok edilmesini onlar ister mi?
Ve de; Çağalitideki, çütsiderdek, didsiderdeki, borcinadaki, çukavlattaki, adeta bayramlık giysileriyle yaşadıkları kışlık odun taşıma, lazut(Mısır) ve Txiyi(Fındık) soyma Noderilerin/meci( imece)gibi derelerin kurumasını ister mi?
Benim Sidere vadisinin ve yöremizin kadını; her Anadolu kadını gibi onurlu, erdemli ve yüreklidir ve de Kaçkar dağlarında Senöz Vadisi’nde yaşayan İlmiye Akçal ve Toroslar da yaşayan Anadolu’nun son göçerleri Sarıkeçililerin lideri Pervin Savran gibi iki bilge kadın kadar bilinçli etkin, yaratıcı ve kararlıdır. Her şeyden önce doğasının kutsal emekçisidir…

Dolarların efendisi; madem doğaya saygın yok, bari ölülere-Mezarlara saygınız olsun. Üç paralık enerji için, atalarımızın izlerini silme hakkını sana kim veriyor, ey doların yeşilini, İslam’ın yeşiliyle harmanlayıp doğanın yeşilini yok edenler?!
“Su akar, Türk bakar”mış. Gün gelecek bu suyun akmayacağını hiç aklına getirdin mi?

Siderayepe;
Aramızda olmayan Babamıza, anamıza ve diğer büyüklerimize, yani atalarımıza;
“Ne hale getirdiniz, Sidere vadisini?
Biz size bu vadiyi; dağı, kwasi(Taşı), ğalisi(dere), ormanı, Cası(ağaç), Kinçisi( kuş), Çğomiten(balık), Kverisi(kör yılan), Berisi(Çakal), Kckosu(karayemiş), dacikandğu(Böğürtlen), dağikandğu(Dağ çileği), kamparası, uça urcenisi(kara üzüm), mğalayisi(kertenkele), Çiçilası(Yılan), mşkerisi(yabani kauçuk),, cskartölisi(su gözü denen kaynak suyu), ğalisi(dere), gürgeni, Tğomusu(kızılağaç), ihlamuru, Çuburiyişi(kestane), Necisi(ceviz), bardisi(mısır sapı ile çevrili inek yem direği), Tğirisi(fındık), çayı, Lazutiyişi(mısır) ile bırakmıştık, nerede ne oldu, ne yaptınız bunlara?” diye sorduklarında ne diyeceğiz? Verecek yanıtımız olacak mı?

Adamlar durmuyor, tüm ülkeyi yok etmekte kararlılar. Bak şimdi de; İstanbul’un akciğerleri olan Belgrad ormanları İstanbul Büyükşehir Belediyesi eliyle su şirketlerinin yağmasına açılıyor.”
Bunlara duyarsız mı kalacağız?


ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere.fmynet.com
GSM: 0506 609 00 32

2 Ocak 2011 Pazar

SİYASET MEYDANI DA ÖZELLEŞTİRİLDİ


A


Bir zamanların cesur konuları, konukları ve her hafta değişen halktan tartışmacı katılımcılarıyla Ali Kırca “Siyaset Meydanı’ bana göre halkın da düşünebildiğinin somut göstergesi idi.
Yıllardır izledik, özellikle Ali Kırca’nın yönlendirmesi ve program sürükleyişiyle bizlerin vazgeçilmezleri arasındaki yerini aldı.
Oraya katılmanız öyle pek kolay değildi; önemli aşamalardan sonra tartışmacı olabiliyordunuz. Zaman- zaman TV programlarına katılmış biri olarak, ‘Siyaset Meydanı’na katılma şansını yakalamama karşın, Ahmet Hakan’ın ‘İskele Sancak’ programına söz verdiğim için gelen öneriyi reddetmiştim. Bu duruş sonrası, dahası bu şansı kullanmayışım sonrası bir arkadaşımın ‘ söyleyemeyeceğim’ içerikteki söyledikleri beni müthiş şaşırtmıştı.
Siyaset Meydanı’nın etkin yanı; yıllardır yazılarımda değindiğim bir olguyu kırması idi, yani; ülkemde birkaç kişinin düşündüğü, birkaç kişinin siyaset ve ticaret yapıp birçok kişinin peşinden giden yapıyı kırması.
Programda Halktan insanlar, salt soru sormuyor, konuk birkaç düşünenin yanında, birçok kimsenin de düşünebildiğini kanıtlıyordu, halktan katılımcılar düşüncelerini söyleyerek.
“Siyaset Meydanı” biraz abartı olacak ama, ulusal değerlerimiz arasına girmiş bir etkinlik olmuştu bizler için; ta ki 2000’lere dek. 2000’ler nasıl ki ‘benim gibi düşünmüyorsan asla beni eleştirme’ korkutmacasıyla’ tüm değerleri örseledi, yıprattı, ‘Siyaset Meydanı’ da bundan payını aldı.
Öyle ki;
“Siyaset Meydanı”ndaki katılımcılar, birkaç kişiye soru soran konumuna getirildi. Sadece öyle kalsa iyi, birkaç kişinin değil, halkın da düşünebildiğini öteleyerek kadrolu soru soran birkaç kişiye dönüştürüldü ve bu 24 kişilik sabit katılımcı grubun adına da ‘Halk Meclisi’ dendi.
Bu ‘Halk Meclisi’nin bir Yetkosu var ki, Yıldo’dan daha ciddi, fakat bilgiçlik katsayısı yüksek olan bir meslektaşım. Her şeyi biliyor ve her şeye Beyoğlu caddesindeki seyyar ressam gibi tablolarla başlayarak gezegenimizdeki öykülerine giriyor; ille de ‘Ben’ diyerek. Söyledikleri asla bazı katılımcılarınki gibi düz mantık değil, akılcı ve akil insani söylemleriyle dikkati çekiyor. Çekiyor çekmesine de çekilmiyor da, çünkü bıkkınlık verdi. Korkum bu gezegendeki öykülerini bitirince bir başka gezegene sıçraması.
Biri var ki, adını anımsamıyorum, düz mantığı bırakın, düpedüz dümdüz mantık sahibi. Son siyaset meydanında sayın Kılıçdaroğlu’na öyle bir soru sordu ki, değil ben Başbakan bile ‘Nasıl soru bu, Ali Kırca al da git bu adamı’ diyebilirdi.
Fakat o sakin güç, gayet güzel bir yanıt verdi.
Soru, soru olmaktan çok sorgu idi; “Siz maden ocaklarına oy almak için iniyorsunuz.”
Başbakan(Allah yazdırdı galiba), pardon Kılıçdaroğlu;
“Bir düşüncedir saygım var-ki tüm soruları bu hoşgörü ile karşıladı- ben maden ocaklarına maden işçisinin sorunlarını ve maden işçisini tanımak için ineceğim. Meydanlarda maden işçisinin sorunları için atmak kolay, biri çıkıp ‘nerden biliyorsun?’ diye sorduğunda, bildiğimi söyleyebilmek için maden ocağına ineceğim” Halk Meclisi üyemiz, hiç oralı değil, dinlemiyor da, kendisine servis edilen bir diğer soruya geçmek için, fırsat kolluyordu adeta.
Siyaset meydanı ‘Ekşi sözlüktekiler’ kadar olmasa da, gerçekten kimlik yitirdi; ‘ Halkın bu Meclisi halktan alınarak özelleştirildi adeta ve adına da ‘Siyaset Meydanı Özel’ dediler.
Buraya özel konu ve konuklar alınıyor ve Halk Meclisi değil, Ali Kırca ve Partneri soru soruyor.
Çanak sorulu programlar gibi olmasa da. Dahası Ekşi sözlükteki ‘ilk çıktığında politik ve siyasi konuları ele alan.
daha sonraları apolitik ve iktidar yalakalığı yapan bir program olmuştur.’ şeklinde olmasa da, yine bazı cesur soruların sorulabildiği ürkek bir program haline geldi.

Kırca birkaç hafta önce bu özelleştirilmiş ‘Siyaset Meydanı’na Başbakan’ı konuk etti. Ettiğine de pişman etti Başbakan bazı soruların sorulmasına sürekli mani oldu. Sürekli soruları keserek ikiliyi zor durumda bırakmanın yanında sert bile çıktı(Ben izlemedim, izleyenlerden alıntıdır).
Başbakan birkaç hafta önce Habertük TV Genel Yayın Yönetmeni Yiğit Bulut’ programı gibi, soru sorulmasını istemiyordu.
Ali Kırca tüm cesaretini toplayarak yine de sordu sorusunu;
“3 Genelkurmay Başkanı ile görev yaptınız. Hangisini daha çok yakın hissediyorsunuz?’’
Soru, gayet masumane ve olağan idi. Tıpkı “ Bülent Arınç’ı mı, Burhan Kuzu’yu mu, Melih Gökçek’i mi, Mehmet Ali Şahin’i mi daha yakın buluyorsun’ benzeri bir soru gibi.
Fakat; soruyu duyan Başbakan bir anda celallendi. Ve Kırca’ya sert bir üslupla;
“Ali Bey böyle soru mu olur Allah aşkına. Siz yılların gazetecisisiniz. Yapma Allah’ın seversen’’
Düşünsek ki, bir üst yönetici, Halk Meclisli siyaset meydanına katılsa ve sayın Kılıçdaroğlu’na soru soran kadrolu sorucu da çıkıp ‘Siz daha önce, bir imalathanenin muhasebecisi miydiniz? Oradan niçin iş akdiniz fesih edildi? Siyasete oradaki öfkenizle mi girdiniz? Ben ülkeyi tüccar gibi yöneteceğim diyen siz, ticarete devam ediyor musunuz? Çocuklarınız var mı, varsa okudular mı? Burs aldılar mı? Kim burs verdi?” gibi anlamsız sorular sorsa, ne olurdu acaba?
Kırca ve soru soran Silivri’de mi soluklanırdı?
Ben kaşınmaya başladım galiba.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32