30 Nisan 2011 Cumartesi

ASLANI KARTAL DA AFFETMEDİ VE RİJKAARDLI 2 YILLIK BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-5


ASLANI KARTAL DA AFFETMEDİ VE RİJKAARD İLE BAŞLAYAN İKİ YILLIK BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-5

Galatasar 2010-11 sezonunun müthiş bitiriyor. Bu denli müthiş başarısızlık futbol tarihinde görülmemiştir.
Lig’in 31. maçında BJK'ye de 2-0 yenildi. Kimse oralı değil, futbolcular orada değil, yani sahada. Resmen başka yerlerde dolanıyorlar, başka şeyler, başka takımlar için; çünkü Galatasaray’ı kafalarında bitirmişler.
Yöneticiler ise onlardan beter, kendileriyle savaşıyorlar ve iç savaşı adeta toplumsal/tarafsal savaşmış gibi dış savaşmiş gibi gösterecekler utanmasalar.
Her ne ise, ben ‘Rijkaard ile başlayıp Hagi ile devam ederken, Bülent Ünder ile sürdürülen iki yıllık başarısızlık öyküsüne’ kaldığım yerden devam edeyim:
FB Kayseri’yi yenerek şampiyonluğa hazırlanırken, Aykut Kocaman’ın Daum’un yerine hazırlanması bir dezavantaj olabilir. Bunun ayırdında olmayanlar, neymiş El-Aziz soyunma odasına girmiş ve oyunculara sinerji dağıtmış:)). Bence FB son anda dağıtabilir. Benim favorim Bursa.
Artık Galatasaray için bir şeylerin değişmesi çok zor. Onun için 29. hafta oyananan maçta Baros(3) ve İlk golünü atan Neill’in golleriyle Diyarbakırspor’u 4-1 yenmesi Bursa’nın berabere kalması ve puan farkının 5’e inmesi pek de üzerinde durulacak sonuç değil.
Asıl üzerinde durulması gereken taraftarların oyuncuları sürekli protesto etmesi ve Galatasaray’ın adeta deplasmanda oynaması.
Hakl idi ultraaslanlar ”Acıtmıyor canımızı yitip giden hayaller, öldürdü bizi sahadaki ruhsuz yürekler” afişini asmakta.
30. haftanın maçı Galatasaray’ı değil de taraftarları biraz umutlandırdı. Çünkü Manisa’dan Keita ve Baros’un golleriyle maçı 2-1 kazanarak 3 puan ile İstanbul’a döndü. Eğer haftaya Bursa’yı yener ise, FB’de yenilir ise(Ölme eşeğim yonca sendromu benimkisi) Bursa ile 2, FB ile 1 puana inecek aradaki fark.
Üzgünüm Leyla; 31. hafta her şey bitti. Çünkü Bursa ile İstanbul’da berabere kalındı. FB’de Başbakanın semtinin takımı Kasımpaşa’yı İstanbul deplasmanında 1-0 yenerek, aradaki fark 6-5 oldu. Olan en kötü şey ise FB’nin lider olması; GS’in da Şampiyonlar ligi umudunun bitmesi idi.
Tugay Kerimoğlu Galatasaray’a dönüş yaparak altyapı sorumluluğuna getirilmesi gelecek adına iyi bir hamle.
Bursa maçının Hakemi Bünyamın Gezer adeta sahada gezindi durdu. Galatasaray alehinde yaptıklarının hangisini anlatayım ki. Hakemler bu yıl Galatasaray’a karşı hiç iyi değil.
Arda artık can sıkmaya başladı. Emre Belezoğlu’na benzedi. Benim kanaatim Emre, Arda’yı FB’ye taşıyacak planlarla Arda’nın kimlasını bozuyor gibi.
FB Kasımpaşa maçının hakemi Cüney Çakır’a iş düşmedi, çünkü Kasımpaşa Başbakanının asla üzmeye niyetli değildi. Üzmedi de.
32. haftayı yazmanın bir anlamı yok. Bursa ve FB baş başa, GS ve BJK ise baş aşağı kaldı. Galatasaray ve BJK ancak UEFA’ya…
Galatasaray İstanbul Büyükşehir’i 1-0 ile geçti Baros’un golüyle.
Kiralık Jo günün gün ederek Galatasaray ile adeta alay ediyor. Arda seyirci ile kavga ediyor.
Lig TV soytarısı Rijkaard “Ülkemizde herkes bir suçlu arar. Başarısızlıkta suçlu kim” sorusuna çok güzel bir yanıt verdi “Stupid guestions-Aptalca sorular”
Zaten böylesi aptallıklarla ve bilerek yapılan tetikçiliklerle adamın kimyasını bozduk; bozmaya da devam ediyoruz.
Hakan Ünsal ve Şükür olanı zevkten çıldırıyorlar Galatasaray başarısızlıklarında.FB es-es’İ, Bursa Kayseri7yi 2-0 ile geçtiler. Bakalım birbirlerini nasıl geçecekler?
FB-Eskişehir maçının hakemi Bülent Yıldırım yine. ES-ES’ e adeta Erman Toroğlu’nun deyimiyle “Ben burada ike siz FB’den bu maçı zor alırsınız” diye basbas bağırırken gördüm sahada.
Lig’in 33 haftasında eski Galatasaraylı oyuncu Necati Ateş ve Yalçın Ayhan’ın ve eski BJK’li Mehmet Özdilek adlı çalaştırıcının takımı Antalyaspor İstanbul’da Galatasaray’ı 2-1 ile geçerek, üçüncülüğü de tehlikeye soktu.
Hakem Tolga Özkalfa, Galatasaray ataklarında nedense avantaj kuralını işletmedi, ama Antalya için işletti. Ve Antalya maçı, Yalçın(k.k), Tita ve 90+0’da Veysel’in golleriyle 2-1 aldı, fakat üç golü de kendi attı, çünkü biliyordu Özkalfa’nın GS’ya gol attırmayacağını.
Servet gidici imiş, Guti geliyormuş. Jo ve Santos’un bileti kesilmiş. Miş-muşlarla oynuyor artık Galatasaray.

Futbolun gizli beyefendisi Emre Aşık’ın futbolu bırakması pek de erken sayılmaz. Güle güle.

Lig’de sona yaklaşıldı. FB 73 puanla lider, hemen arkasındaki Bursaspor’un puanı 72. Dananın kuyruğu haftaya kopuyor.
Bence FB daha şanslı. Eğer bu noktada şampiyonluğu verirse kıyametler kopar. Bence Aziz Yıldırım köpürür, ama sonrasında Daum’u gönderir…Her neyse şu 34. haftaya gelelim, senaryo yazmayı bırakarak.
Ve Lig’in 34. Haftasındayız. FB Şükrü saraçoğlu’nda Trabzon’u, Bursaspor da Bursa’da BJK’yi.
Bursa maçı alırsa Galatasaray UEFA’da, eğer FB puan kaybeder ise, Bursaspor’da Şampiyonlar liginde.
FB-Trabzon maçını izliyorum. Maç 1-1 bitti , Guiza ve Burak Yılmaz’ın golleriyle.
Bursa’dan gelen haberle Şükrü Saraçoğlu sevinçten tam 30 dakika yıkıldı, bu dakikadan sonra da Fenerbahçeliler yıkıldı, çünkü Stada yanlış anons yapılmış. Bu FB7nin başına ikinci kez geliyor. Yıl 1960’ların sonu olsa gerek. FB kendi sahasında galip geliyor. Ankara’dan gelen habere göre P.T. Galatasaray’ı yenmiş. Fenerliler tam 3 saat sevinçten çıldırıyorlar(Bu olayı blogda ilk yazan kişiyim), 3 saat sonra gerçekten çıldırıyorlar, çünkü Galatasaray maçı 7-1 kazanmış. Yani şampiyon Galatasaray. Şimdiki şampiyon Bursaspor.
Karşılaşmanın uzatma dakikaları oynanırken, Bursaspor-Beşiktaş maçının 2-2 tamamlandığı anonsu tribünlerde bir anda şampiyonluk havasının yaşanmasına neden oldu. Saha içindeki futbolculara da aynı bilgi verilince futbolcular bir anda maçı bıraktı ve adeta karşılaşmanın sona ermesini bekledi. Tribünlerden havaya konfetiler uçurulurken, statta bir anda şampiyonluk coşkusu yaşanmaya başlandı. Fenerbahçeli taraftarlar da şampiyon olmuşçasına sahaya girerek büyük bir sevinç yaşandı.
Bu sırada hoparlörlerden “Şampiyon Fenerbahçe” şeklinde anons yapıldı. Ancak bir süre sonra Bursaspor'un Beşiktaş'ı 2-1 yendiği, yanlış bilgi verildiği anonsu yapılınca, sevinç bir anda şoka dönüştü. Saha içinde bazı futbolcuların etrafını çok sayıda taraftar sararken, özel güvenlik elemanları futbolculara eşlik etti. Bir tribünden de toplu olarak “Yönetim istifa” sesleri yükseldi. Fenerbahçe Teknik Direktörü Christoph Daum, sarı-lacivertli ekibin başında 2. kez aynı kötü sonu yaşadı. 74 puanda kaldı.
Tüm bunlar üzücü gelişmelerdi. Allah kimseyi bu duruma düşürmesin. FB bunu ikinci kere yaşaması ilginç değil mi?
Ne olursa olsun; Trabzon’dan sonra şampiyon olan ikinci Anadolu takımı Bursaspor’du artık. Samsunspor, ES-ES, Sivasspor, Gaziantep ve Kayseri’nin yapamadığın Bursaspor yapıyordu, 75 puanla.
Evet; 32 Batalla(Bataşa), 44 k.k İbrahim Toraman ve 87 Uğur İnceman’ın golleriyle Bursspor BJK’yi 2-1 yenerek 26 yıl sonra şampiyonluğu İstanbul dışına çıkarıyordu 16 Mayıs 2010 tarihinde.
Bursaspor’un Ivankov ilk onbirindeki Ömer Erdoğan, İbrahim, Mustafa Keçeli, Ali Tandoğan, Bekir Ozan (90+2 Tuna), Ergiç, Ozan İpek, Batalla (82 Eren), Turgay Bahadır, Sercan Yıldırım (70 İsmail Odabaşı)’nı ve yedekteki Volkan Şen’i tüm topçuları, Kulüp başkanı İbrahim Yazıcı’yı ve yönetimini, Bursalıları, Ertuğrul hoca ve kurmaylarını kutluyorum.
Galatasaray Ankara’da Gençlerbirliği’ne Hurşud, Harbuzzi ve Emre Çolak’ın golleriyle 2-1 yeniliyor, ama lig’i üçüncü olarak tamamlamayı başarıyor.
Galatasaray’ın başarısı da bu.
İşte bu Galatasaray böyle durduruldu bu sezon. Bakalım önümüzdeki sezon Rijkaard durdurulacak mı? Bence Rijkaard’ın durudurulması gerekir.
Rijkaard veya bir başkası, ben hemen gönderilmelerine karşıyım. Bu kulüplere, ille de futbolumuza zarar veriyor.
(Yazının devamı haftaya)
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

SAMSUNSPORUMUZ GÜNGÖREN MAÇIYLA LİGLERİMİZİN İLK ŞAMPİYONU OLDU. DARISI TRABZONSPORUMUZA



SAMSUNSPOR GÜNGÖREN MAÇIYLA LİGLERİN İLK ŞAMPİYONU OLDU. DARISI TRABZON’A

Evet; Banka Asya Lig’inin 2010-11 sezonunu, maçların bitimine 2 hafta kala şampiyonlukla noktaladı.
İşte şampiyonluğu getiren son maçın coğrafyası:
Stat: 19 Mayıs
Hakemler: Özgür Yankaya xxx, Birol Gülgane xxx Erdem Gökalp xxx
Samsunspor: Ahmet Şahin xxx, Adem Alkaşi xxx, Ersin Veli xxx, Kemal xxx, Orhan xx, Hakan Bayraktar xxx, Murat Yıldırım xxx (Dk. 83 Mustafa Gürel x), Turgay xx, Agbetu xxx, Billy Osman xxx (Dk. 46 Dilaver xxx), Ufuk xxx (Dk. 70 Abdulazız xx)

Güngören Belediyespor: Süleyman xx, Mustafa Ün xx, İbrahim xx, Özgür xx, Ersin Şahin xx (Dk. 82 Turan ?), Celal xx, Hasan xx, Seçkin xx, İsa xx (Dk. 64 İsmail xx), Hamza xx (Dk. 51 Emrah xx), İlkay xx

Goller: Dk. 46 Agbetu, Dk. 48 ve 66 Dilaver (Samsunspor)
Sarı kartlar: Dk. 49 Dilaver, Dk. 84 Murat Yıldırım (Samsunspor), Dk. 68 İbrahim (Güngören Belediyespor)
Öyle bir gün ki, yıllardır özlediği, dahası özlemin tüm kent dokularında duyumsayan Samsunspor bu günü görmek için Güngören maçını bekledi.
Güngören çalıştırıcısı Metin Altınay’ı aslında ‘Altın Ayı’ ödülüyle ödüllendirmek gerekir. Kıt olanaklarla ve de salt futbol sevgisini katık yaparak Güngören’i ayakta tutabiliyor.
Banka Asya Ligi’nde zirveye oynayan takımların başında Gaziantepli çalıştırıcılar var. Örneğin Mersin İdman Yurdu’nu çalıştıran Mustafa Uğur, Gaziantep Büyükşehir Belediyespor’u çalıştıran Erol Azgın ve Samsunspor’u çalıştıran Hüseyin Kalpar.
İşte bu Kaplar kardeşimiz nedense Samsunspor takım kurgusunda biraz benmerkezci duygusallık gösterebiliyor. Öyle ki bazı topçular hakkında saplantı içinde. Abdülaziz Solmaz ve Dilaver Güçlü bunlardan ikisi. Zenke sakat olduğu için takımda yok. İyi de son haftalarda başarılı performans sergileyen Dilaver Güçlü niye yok? Olmadığı için gol de yok ve ilk yarı Güngören karşısında gol germeyen bir Samsunspor soyunma odasına beraberlikle dönüyor.
İkinci yarı Dilaver oyuna giriyor, kanatlar kullanılmaya başlanıyor ve oyunun akışıyla Banka Asya Ligi’nin de akışı değişiyor. 46’da sahanın tek Nijeryalısı Agbetu 1-0, 48 ve 66’da Dilaver’in görkemli devasa golleriyle maç 3-0 Samsunspor’un yengisiyle sonlanıyor.
Tavşanlı Linyitspor deplasmanında 2 puan bırakan Gaziantep Büyükşehirspor Samsunspor’u 5 yıl aradan sonra süper lig’deki evine yolcu ediyor.
Maç dönüşümlü olarak veriliyor. Lig ikincisi Mersin İdman Yurdu(MİY) Kartalspor karşısında ecel terleri döküyor.
MİY tam 28 yıldır süper lig özlemi çekiyor. Çom ilginçtir 1982-83 sezonunda Türkiye Kupası finali oynuyor FB ile ve kupayı kaybediyor, ardından ligden düşüyor. Ve tam 28 yıldır ne FB Türkiye kupası şampiyonu olabiliyor, ne de MİY 28 yıldır süper lige dönemiyor.
Kartalspor karşısında 18’de eski Galatasaraylı Mehmet Polat’ın ve Şehmuz’un ikinci yarı golleriyle 2-1 galip geliyor gelmesine de ölümlerden dönüyor.
Korkuyla Anımsıyorum, MİY’in çalıştırıcısı Yüksel Yeşilyürt’ün da Samsun 19 Mayıs stadında ağabeyi tarafından bıçaklanarak ölümden döndüğünü. Korkuyla çünkü, bu olayı bir Samsunspor taraftarı yapmıştır ve Samsunspor direkt alt lige düşürülür düşüncesi içindeydim.
İşte bu iki takımın biri bugün Banka Asya Ligi’ne veda etti, bir üst lig için. Zannederim ikinci takım da MİY olacak, eğer haftaya kendi sahasında Boluspor’u yener ise.
Samsunsporum hoş geldin süper ligdeki evine. Kanaatim odur ki, 2011-12 sezonunda süper lig’de büyük bir devrim yapacaksın.
Bu hafta yıllar öncesine taşımak istiyorum size. Yine bir Samsun futbol başarısına…
Samsun Yolspor’un fırtına gibi estiği ve Trabzon İdmanocağı ve Trabzon İdmangücü’nü solladığı yıllara.
Benim de ilk maça gittiğim yıllara…
1963-1964 sezonu. Samsun Yolspor’un, amatör olarak Trabzon İdmangücü ve İdmanocağı gibi Türkiye’de fırtınalar estirdiği yıllar. Samsunspor oluşuturulmamış daha.
1960’larda TCK(1952) bünyesinde kurulmuş olan Samsun Yolspor harikalar yaratıyor.
Sevgili Babam(Nihat Çorbacıoğlu) 1963-64 sezonunda; kuzenim Nafiz Çorbacıoğlu, amcam Sabri Çorbacıoğlu ve Yakın akrabamız İsmail Çağ ile beni maça götürüyor. Maç Samsun Yolspor ve BJK arasında oynan Türkiye Kupası çeyrek finalin ilk maçı.
Samsun Yolspor 1963’te "Sivas Karagücü ve Trabzon İdmanocağı'nı yenerek Türkiye amatör kulüpler şampiyonu olup, Türkiye Kupası elemelerine katılmayı hak etti.
Artık karşılacağı takımlar ulusal lig’in takımları idi. İlk maçımızı Samsun'da Şekerspor ile yapmış ve Maçı 1-0 kazanıp Şekerspor'u elemişti. İkinci rakibimi Hacettepespor'u da 1-0 yenerek, üstelik deplasmanda eliyordu.
Durdurulmuyordu Samsun Yolspor. Üçüncü rakibi ise İzmir'in güçlü ekibi İzmirspor'du. Alsancak Stadyumu'nda mükemmel bir oyun ortaya koyarak Raket Rıdvan'ın golüyleİzmirsporu’u da 1-0 yenerek, Türkiye Kupasında çeyrek finale kalıyordu.
Kuralar sonuda rakip ulusal lig şampiyonu Beşiktaş oldu.
Samsun bayram yerine dönmüştü. Kent bu başarıyı coşkuyla kutluyor ve BJK’yi dört gözle bekliyordu. Çünkü İlk maç Samsun'da oynanacaktı.
Maç günü Stadyum gelin gibi süslenmişti. Stat tıklım- tıklım dolu, bir o kadar seyirci dışarıda kalmış, tepelerde bile yer yoktu. Değil içeride, dışarıda da iğne atsanız yere düşmüyordu.
Yolspor sahaya, aralarında benim de olduğum, Eşref, Cevdet Yıldırım, Namık Kemal, Gozgoz Yılmaz(Yurttaş), Gencer, Yüksel Ozan, Necdet Yıldırım, Parmaksız İsmet, B. Mehmet, Küçük Mehmet(Erkin) ve Ziya kadrosuyla çıktı.
Maç, Güven Önüt’ün attığı golle 1-0 kaybedildi.
İşte bu 1963-64 sezonu; Samsun ve Türk amatör futbolunda bir ilkin, büyük bir başarının yaşandığı yıldır.
Yani, Samsunspor Yolspor’un başarısıyla yaşattığı gurur ülke futbolu için de bir ilktir.
Takımın en iyi oyuncularından olan Necdet Yıldırım, daha sonra Eskişehirspor’a gitti ve ulusal A takımının vazgeçilmezi oldu. Fakat genç yaşta amasız bir hastalık sonucunda aramızdan ayrıldı.
Necdet dışında ağabeyi Cevdet, Gozgoz Yılmaz(Yurttaş), Badi Yüksel, Pırpır Aydın gibi isimler, Küçük Mehmet(Erkin), en az Necdet kadar Samsun Yolspor’u BJK karşısında coşturan yeteneklerdi. Ama, o yıl 19 golle ulusal ligin gol kralı olmuş Güven Önüt’ün golüne engel olunamamıştı.
Bu benim ilk maçımdı ve de ilk coşkum. Ben çocuksu duygular içindeki umursamazlığımla sevgili babamın aldığı simidi kemirirken, Babam, Nafiz ağabey Çorbacıoğlu), İsmail ağabey(Çağ) ve Sabri amca(Çorbacıoğlu) başları önde sessiz yürüyüş içindeydiler.
İkinci maç için kimse umutlu değildi adeta.
Sebahattin Ladikli’nin yönettiği maçta Samsun Yolspor BJK’ye ecel terleri döktürdü. Kartal Küçük Ahmet'in golüyle 1-0 öne geçti. Fakat Golden sonra Yolspor, Beşiktaş'ı sahasına hapsetti. Ve Küçük Mehmet(Erkin)’in golüyle beraberliği sağladı. ‘Ne oluyor?’ korkusuyla stat ölüm sessizliğine büründü. Hakem Ladikli(kimbilir gerçekten de Ladikli, yani Samsunlu idi) nedense Kartal’a çalışıyor izlenimi veriyordu. Çünkü Yolspor’lu oyuncuların sevinmelerine de izin vermemişti. Radyo anlatımına göre(Nafiz ağabey öyle söyleniyordu, öfkeyle maçı dinlerken). Rivayet o ki Gozgoz Yılmaz dayanamamış ve hakeme (Hocam bizi zaten buradan galip çıkarmayacaksın. Bari bırak da attığımız golün sevincini yaşayalım) siteminde bulunmuş. Sonrasında Beşiktaş bir gol daha attı ve maç 2-1 bitti. Kupaya çeyrek finalde veda edildi. Ancak bu Türk futbolunda bir ilkti; amatör bir takım çeyrek final oynamıştı.
Bugüne kadar oynanan Türkiye/federasyon kupasında mücadele eden amatör küme takımlarının en büyük başarısı çeyrek final oynamaktır.
Bu başarıyı Türkiye’de ilk yaşayan Samsun Yolspor’dur(Anısını yukarıda işledik)
Bu başarıyı Samsun Yolspor dahil bugüne dek 3 amatör takım yaşadı.
Diğer iki amatör küme takımlarının çeyrek final maçları şöyle:
1964-1965 sezonu Türkiye kupası çeyrek final 2. maçı
Ankara Demirspor 1-0 Trabzon İdmanocağı
1965-1966 sezonu Türkiye kupası çeyrek final 2. maçı
Denizli Karagücü 0-2 Fenerbahçe

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

29 Nisan 2011 Cuma

1 MAYIS'TA 1 DAHA Y-AZMAK


BEN BU 1 MAYIS(I) BİR DAHA Y-AZARIM
Bu yazım; “1 Mayıs 2010 günkü yazımın tıpkısının aynısıdır”;
Çünkü değişen bir şey yok…
Çünkü birileri yine hamutuyla ve armuduyla götürüyor, birileri yutkunuyor…
Çünkü, dinden ve yoksuldan geçinenler cipler altında, biber gazları ve coplar elinde turluyorlar, ‘açlık sınırındaki çalışanlar’ ise inliyorlar…
Son katıldığım 1 Mayıs(1978)’ından 12 Eylül’e dek Taksim meydan savaşları yaşandı. Evet, evet; 12 Eylül faşizmine dek 1 Mayıs kutlamaları solun tüm kanatları-ki tek kanada inmesi için savaş veren biriyim, yıllardır- dayanışma içinde sürekli Taksim’e tırmanmaya çalıştık; Mehmet-Ahmet Altanlar, Hasan Cemaller, Ali Sirmenler, Ali Bayramoğlu, Bülent Ecevitler, Deniz Baykallar, Eser Karakaşlar, Mustafa Balbaylar, Uğur Mumcular, İlhan Selçuklar, Oktay Akballar, Melih Cevdet Andaylar, Ertuğrul Özkökler, İpek-Oral Çalışlar, Ertuğrul Günaylar, Haluk Özdalgalar, Erbil Tüşalpler, Mustafa Ekmekçiler, Aydın Enginler, Şevket Kazanlar, Özdemir Özoklar, Yaşar Kemaller, Rüşen Çakırlar, Fehmi Işıklar, Nihat Çorbacıoğlu, Behice Boranlar, Doğu Perinçekler, Süleyman Çelebi, Kemal Türkler, Ali Dinçer, Nedim Tarhan, Önder Sav, Yusuf Ziya Ekinciler, Abdullah Öcalanlar, Sırrı Sakıklar, Ahmet Türkler, Leyle Zanalar, Ömer Laçinerler, Murat Belgeler, Cengiz Çandarlar, İlhan- Muzaffer Erdostlar, Musa Anterler ve diğerleriyle omuz-omuza Taksim meydan savaşı verdik.

Kimlere karşı savaş verdik? Sağın tüm dokümanlarına karşı. Emniyet güçlerini bir yana bırakın, çünkü Polder ve Polbir diye ikiye ayrılmıştı… Polder yanımızda, Polbir yanlarında idi. Polbir kimin yanında mıydı? Tüm karşıtlarımızın; ülkücülerin, radikal ve de siyasal İslamcıların, Türk İslam Sentezcilerinin, postmandacı /Amerikancı liberal muhafaza- kârların..Bunlar; o dönemin, teorisyenleri ve siyasileri olan Ergun Gözelerle, Ahmet Kabaklılarla, Taha Akyollarla, Yaşar Okuyanlarla, Abdullah Dilipaklarla, Fehmi Korularla(Taha Kıvanç), Muhsin Yazıcıoğlu, İsmail Sepetçioğlu, Cemil Çiçeklerle, Mustafa Taşarlarla, Mehmet Keçecilerle, Devlet Bahçeli, Tayyip Erdoğan, Şevket Kazan(onlarda da vardı), M.A. Şahinlerle hareket ederlerdi. Terörisyenler sınıfında adı geçen Abdullah Çatlı, İsa Armağan, M. Ali Ağca ve diğerleri omuz-omuza vermiş kazancı yokuşunda, polbirli polisler arakalarında beklerlerdi. Atlantik ötesinin o bilinen ünlü gizli servisi de yanlarında idi, özellikle tosuncuklara ve geleceğin ılımlı İslamcılarına, İrticacılara önderdi..

Her kentin, bir Taksim Meydanı vardı. İstanbul Taksim tam bir simge idi.. Yıllarca, özellikle son iki yıl; onlarla bunlara karşı Taksim Meydanları için direndik, savaş verdik. Ve kazanıyorduk..

Siyasi kanatlar arasında derin ideolojik farklılıklar olsa da, evrensel faşist dayanışması karşısında ayrışmaları öteleyip, evrensel sol dayanışmayı taksim meydan savaşlarında gösterebiliyorduk; 12 Eylül öncesine dek. Bu beni solun geleceği bağlamında umutlandırıyordu, çünkü ülkemin Taksim Meydanlarında 10 milyonlara varan kitle 1 Mayıs’ta dayanışma içinde olabiliyordu. Egemenler emeğin bu kutsal birlikteliğinden rahatsızdı..Sonunda yapacağını yaptı 1977 1 Mayıs Katliamı ile.. Bu olgunun içinde, bize karşı omuz-omuza vermiş tüm sağ unsurlar vardı…

Ve sonunda olan oldu, 12 Eylül tepemize kondu.. Bizim çocuklar darbe yapmıştı netekim.. Bunlar gelmişti; geldiklerini gizlemek için bir iki tosuncuğu feda ettiler ve beslememek için asmayı ilke edinen netekimler solu tümden yok ettiler..
Faşizme karşı savaş verdiğimiz, kol-kola yürüdüğümüz “Onlar” ne olduysa oldu, 12 Eylül sonrası “Bunlar” safına geçti ve bugün yazılı ve görsel medyada “Onlar-Bunlar” dayanışmasını sergilemeye başladılar. Evet, omuz-omuza, kol-kola Taksim savaşlarında bize karşıt faşist milliyetçi ve dinci dayanışma içinde olan “bunlara” karşı; omuz-omuza, kol-kola taksime tırmandığımız “onlar”ın büyük bölümü, “bunlar”ın safına geçmiş onlarla savaş veriyorlar ve “Onlar-Bunlar” dayanışmasıyla Taksim, taksim edilebiliyor… Daha dün bunlar, taksim meydanında seni yerlerde sürükleyip tekmeliyordu ve de polbirlilerin yan kuvvetleri olarak size tetik düşürüyorlardı, tutukevlerinde besmele çektiriyor, faşist sloganlar attırıyordu ve de …yediriyordu. Nasıl oldu da, şimdi bir şeyler taksim edebiliyorsunuz, yanı paylaşabiliyorsunuz??

Özellikle; beslenen, fakat asla asılmayan, “bunlar”ın dinci versiyonu, bizdeki onlarla omuz-omuza vermiş, her şeye doğradıkları demokrasi ile yeni bir yönetim yapısı oluşturmanın savaşını veriyorlar..

Ve iki yıl öncesine dek Taksim’e çıkmak isteyen bizlere karşı terör estirenler, nasıl olduysa Taksim’i taksim etmeye karar verdiler. Türkçesi paylaşmaya(Haydaa!!, bu da Farça kökenli imiş..) Ve içlerindeki onlar”dan biri çıkıp; “demokrasi savaşı kazanıldı, bunu da siyasal iktidarımız yaptı… Zafer bizimdir..” diyebiliyor, utanarak(??)..

Taksim Meydanının taksim edilmesi ve de kutsal emek savaşçılarının onurlu mücadelesini paylaşmak (Ar. Taksim diyorlar) adına o denli yazılar yazmışım ki; bunların son ikisi Milliyetblog’da yer almış:

http://blog.milliyet.com.tr/1_Mayis_ta_taksim_edenler__ve_Cumhuriyet/Blog/?BlogNo=177314
http://blog.milliyet.com.tr/1_Mayis__12_ayin_icindeki_hain/Blog/?BlogNo=106994

Bu iki yazının okunma olasılığı olduğu için; çok önceleri yazdığım yazıları harmanlamaya karar verdim.

Öncellikle, bu harmanlama bütününde 1978’de son kez katıldığım “1 Mayıs Taksim” anısına yer vermek istiyorum:

1 Mayıs katliamı sonrası 1 Mayıs’ı için; 1985’lerde tarfik kazasında aramızdan ayrılan sevgili Kâzim Özdemir ve ben, Sıhhiye-İlkiz sokaktaki bekâr evimizden çıkıp, 30 Nisanın alacakaranlığında Atatürk Lisesi’nin önünde bekleyen otobüslere yaklaştık… O da ordaydı(Adını vermek istemiyorum, çünkü, birilerinin sayın kişisinin o dönemdeki duruşunu bugünkü duruşuyla değiştirmesi beni fazlasıyla sinirlendiriyor)..

Bir önceki coşku yoktu emekçi arkadaşlarda. Hareket saatinde otobüslere binildi. Bir yıl öncesinin travmasını yaşıyorduk... Travmanın suskunluğu tüm otobüse çökmüş, sanki emeğin kutsal coşkusu ölmüştü. Belli ki bizler, o küresel efendinin güdümündeki, kontrgerillacıların katlettiği 37 emekçinin bastırılmış acısını duyumsuyorduk hala.. Sabaha karşı Topkapı’ya indik. Sabah çaylarını yudumlarken, üzerimize çöken suskunluğumuz kısmen de olsa bozuldu. Aksaray’dan taksime doğru yol alırken, saatlerimiz de sabahın sekizine doğru yol alıyordu… Unkapanı-Saraçhaneyi geçip, Atatürk köprüsüne doğru akan bir gurup bizler, aniden Eminönü’ye doğru yönlendirildik. Galata köprüsünü geçerek, Fındıklı’dan Kabataş’a ulaştık. Dolmabahçe’den Taksime doğru tırmanış başladı. Sevgili ağabeyimin can arkadaşı, Hürriyet’ten Halim Ermiş, elinde fotoğraf makinesiyle karşımda belirdi. Askerlerin ve polislerin elindeki makinelerin gölgesinde, polis olan sevgili ağabeyimin beni aradığını seslenmeye çalışıyordu. O denli bir uğultu vardı ki, ağabeyimi nerde bulabileceğimi soramadım. Halim aniden, beklenmedik hareketliliğin olduğu tarafa yönelerek kayboldu… Ağabeyimi bulamadım…

Taksim alanına girdiğimizde, suskunluğu besleyen uğultu coşkuya dönüşmüştü artık. Önümüzde Cüneyt Arkın ve bazı sinema emekçileri yürüyordu. Onların sağında, bildik aydınlar, sol tarafımızda da bildik siyasetçiler...

Yıllar geçti; zamanla, o bildiklerin çoğunun kendilerini sağa-sağa savurduklarını, dahası yürüyüşe geçtiğini gözlemledik. Bir bölümü ise egemen güçlerin platformlarında yürümeye başlamıştı..

İşte; bunlar bugün; sınırsız ve kuralsız demokrasi avcıları olarak, nöbetçi egemenlerin teorisyenliğini yapıyor..

İşte, dün emekçiler için söylem geliştiren bunlar 1 Mayıs’ı nöbetçi egemenin sesi ve aracı haline getirecek söylemler geliştiriyorlar..

İşte…

İşte…

Ne oldu da; 12 Eylül hariç, sürekli emeğin dayanışma bayramı bütününde, Taksim’deki, emekçi şehitleri anma etkinliği, 2000’ler sonrası bu noktalara taşındı? Ve bugüne dek, 1 Mayıs ve Taksim’e getirilmeyen yasaklar uygulanır oldu?

“Emek ve Dayanışma günü”. Yani emekçinin kutsal günü.

Günün gün edenler bu günü de kendi günlerine benzetmek için oyun üstüne oyun oynuyorlar.

Utanmasalar, 1 Mayıs’ı, kömür ve bulgurla beslenen pijamalıların yayıldığı kırlara taşıyacaklardı..

Başbakan Erdoğan 22/04/2008 günü yaptığı grup toplantısında 1 Mayıs'ın tatil olması ve Taksim'de kutlanmak istenmesiyle ilgili ağır sözler söyledi. Erdoğan, sendikaların Taksim isteğini, "Ayaklar baş olursa kıyamet kopar' cümlesiyle eleştirmişti…

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’te "1 Mayıs’ın tatil günü olmasını istemedikleri, bir günlük tatilin ekonomik kaybının 2 katrilyon liradan aşağı olmadığını..

Ben de;

“Kayıplarda ciddiysek, mısırdan ve de pirinçten devletin kasasından ve yasasından götürenlerden hesap soralım. Hortumculardan hesap sor….”

“Sınıf, doların yeşilini İslam’ın yeşiliyle harmanlayanların yarattığı sınıf mıdır? Bilin ki, o sınıfta çakacaklar..”

“Demokrasi, emek. kimin umurunda?!. Emeğin karşılığını versek, kömür ve bulgurun getirisi olan oy rantını nasıl sağlayacağız?” demiştim.

“Tatilin neden olacağı 2 katrilyonun hesabını isterken, Batık bankalara aktarılan 80 katrilyonun hesabını nasıl vereceğiz?”

“Tatil ve bayram işçinin hakkı değil mi? Dünyada 166 ülke; 1 mayisi “Emek ve Dayanışma “ bütününde tatil ve bayram olarak kutluyor. Bundan haberimiz var mı? Bir de çekinmeden, sıkılmadan: hiçbir dünya ülkesinde 1 mayıs bayram değil diyor ve Ayaklar baş olursa kıyamet olacağından dem vuruyoruz. Yazık bize..” demiştim..

DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi de;

“Ayak takımının cevabını 1 Mayıs’ta alacaksınız"

“Emekleri ile geçinen işçileri, emekçileri, memurları ‘ayak takımı’ olarak suçladınız ve ‘ayakların baş olduğu yerde kıyamet kopar’ dediniz. Siyasal anlayışınızı bu kadar açık ve net ifade edişinizi bizler ‘ayak takımı’ olarak ibretle gördük"

“Zaten sizi ve siyasal iktidarınızı, emeklilik hakkımızı, sağlık hakkımızı elimizden alırken tanımıştık. Kıdem tazminatı hakkımıza göz dikerken tanımıştık. Merdi Kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler. Sayın Başbakan ayak takımı kararlı. Emeğin taleplerini haykırmak, dünya işçileri ile dayanışma için 1 Mayıs işçi sınıfının uluslar arası birlik, mücadele, dayanışma gününü kutlayacağız. Sizin tabirinizle ayak takımının, bizim dilimizde ise işçilerin, emekçilerin, memurların, ev kadınlarının, gençlerin yüz binlerin cevabını 1 Mayıs’ta göreceksiniz" demişti..”…

1 Mayıs’ın kısa bir tarihçesine ve nöbetçi egemen iktidarın gerekçesine bir bakalım:

19. yüzyılda (1880'ler), Avrupa'da günlük çalışma süresi 12 saat idi. ABD ve İngiltere'de 10 saat, Almanya, Fransa, İtalya ve Hollanda'da 12 saat, İspanya ve Belçika'da (dokuma dalında) 13-14 saat idi. Rusya'da 15 saat..... Çalışma saatlerinin uzunluğu işçilerin uğradığı yoğun sömürü ile birlikte çalışma ve yaşam koşulsuzluklarını gösterir. 1875- 1908'ler arasında işgününün kısaltılması için işçi sınıfı mücadelesini başlatınca; Kapitalistler zorbalıkla ve kan dökerek mücadeleyi bastırdılar… 1886'da 350 bin işçinin katıldığı Mayıs grevleri gerçekleşti. On binlerce grevci işçinin Şikago sokaklarını dolduran barışçı 1 Mayıs gösterileri kanla bastırıldı… 4 işçi öldü ve pek çoğu yaralandı. Olaylara neden olduğu gerekçesiyle sekiz yazar ve sendikacı tutuklandı. Albert Person, August Speins, Adolf Fischer, George Engels ölüm cezasına çaptırıldı ve işçilere gözdağı vermek için 11 Kasımda idam edildiler…

1 Mayıs geleneği işçi sınıfının mücadelesinin gelişimine paralel şekillenir ülkelerde. Ülkemizde de ilk kez Osmanlı döneminde Üsküp’te 1909'da, Selanik'te de 1911 de kutlandı. 1912'den itibaren İstanbul'da ve diğer bazı yerleşim merkezlerinde gösteriler düzenlendi…

Egemenler; 1 Mayısı bahar bayramı olarak toplumsal hafızaya kazımaya çalıştılar hep. Uzun yıllar sonra 1976'da 1 Mayıs alanlarda kitleler halinde kutlanır oldu. Yüz binler İstanbul Taksim Meydanı'nı doldurdu. Taksim artık 1 Mayıs alanıdır.

1977 1 Mayıs'ında yine yüz binler alanlardadır. Ama dizginleri. Pentagon'un elindeki kontrgerilla boş durmaz. Çevreye yerleştirilmiş katiller Taksim'de yüz binlerin üzerine kurşun yağdırır. Şiddet ve kanla beslenenler 37 emekçi katlederler.

1980 12 Eylül darbesine dek, sıkıyönetimlere ve yasaklara karşın 1 Mayıslar yaygın ve kitlesel şekilde kutlanır. Egemen sınıfların yüreğindeki dinmeyen korku olarak geçer tarihe.

12 Eylül darbesini arkalarına alan, egemen sermaye karanlık güçler işçi sınıfı ve emekçi halktan devrimci yükseliş dönemindeki korkularını kıracak yapılanmaya yönelirler. 1 Mayıs yasaklanır, tatil günü olmaktan çıkarılarak bir sömürü günü haline getirilir. Egemen sınıfların ve karanlık güçlerin yapılanmaları 1 mayıs'ı, yığınların bilincinden silemedi. Gericilik yıllarını takip eden kıpırdanış ve yükselişle birlikte 1 Mayıs geleneği yeniden canlandı…

Bugün yaşananların, dahası yaşatılmaya çalışılanların amacı, karanlığın türevi yeni nobetçi egemenlerin 1 Mayıs geleneğini kırmaktır..”

Yıllardır yazıyoruz. Ne değişti ki. Dayanışmadan yoksun, bölük pörçük duruşlarla, hep egemeni haklı çıkarmadık mı?

Ve bugün çıkmış; “Nöbetçi Egemen iktidar” Taksim’i emekçilere açtık, hep beraber Taksim’deyiz. Demokra-silerde yasak olmaz, gün dayanışma günüdür..”
Kesin seçim yatırımı. Kesin halkın düşüncesini yatırmaya yönelik samimi olmayan bir duruş…

Ne duruyorsun, sorsana!!

“Daha bir yıl önce 12 Eylül faşizmini aratmayacak şekilde Taksim’de yerlerde sürüyordun, biber gazı sıkıyordun nerden çıktı bu emeğe saygı!!!?? Emeğe saygın olsa Tekel işçilerine zülüm etmezdin…”

Sorsana bunları. Sorsana!!!!.. Sormazsın sen, yarın gider sandığına da atarsın..
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

SİZE SÖYLENEN "ÇILGIN PROJE" BU MUYDU SAYIN HINCAL ULUÇ?




SİZE SÖYLENEN ‘ÇILGIN PROJE’ BU MUYDU SAYIN HINCAL ULUÇ?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, herkesin merakla beklediği 'çılgın proje'yi sonunda öğrendik.
‘Kanal İstanbul’ olarak bahsettiği proje için Karadeniz ile Marmara denizi arasında Uzunluğu 50 Kilometre, genişliği: 150 mt ve deerinliği: 25 mt. Olan bir kanal yapacakmış. Spekülasyonlara neden olmasın diye projenin yerini saklamış, fakat kongre merkezi çıkışında ağzından kaçırarak; " Bak bu proje Çatalca’ya hediye ona göre " diye seslenivermiş.
Başbakan, bu projeyi pek ciddiye almıyor gibi geldi bana. Çünkü ciddiye alınan bir şey, birçok kişi ile değil, özenle birkaç kişi ile paylaşılır.
Birkaç kişi falan değil, tüm alanlardaki yandaşları bunu biliyormuş. Örneğin, Zaman’ın İngilizcesi “Today's Zaman”, Cumhuriyetin 100. Yılı olan 2023 yılında İstanbul'a Silivri-Çatalca hattı üzerinde suni bir boğaz yapmak istediğini biliyordu. Eeee Zaman’ın İngiliz olanı biliyor da, Bedava dağıtılan Türk olanı bilmiyor mu? Biliyor tabi, çünkü Zaman, bildiğiniz gibi hep aynı Zaman; ne zaman değişti ki?
Bunun özenle korunarak sır gibi saklandığını söyleyemeyiz. Bu sadece kamuoyundan saklanan rant sırrı idi. Yani R-cep sırrı.
‘Kanal İstanbul’ projesi bence ‘Kanal altı’ projesi gibi derinliği olmayan ‘günü kurtaran’ yüzeysel bir proje. Toz duman seçim öncesisin ‘Duman altı’ projelerinden biri.
‘Kanal İstanbul’ mu idi bilmiyorum, fakat ‘Çılgın Proje’nin isim babası Hıncal Uluç’un gündeme taşıdığı ve de sakladığı bir ‘Çılgın Proje’ vardı. Daha doğrusu sayın Uluç’un 23/09/2010 yazdığı, ama ismini söylemediği bir ‘Çılgın Proje’…
O yazı sonrası ben de konuyu 17 yıldır Kanada’da yayınlanan ‘Bizim Anadolu’ gazetesinde yazmışım. http://www.bizimanadolu.com/koseyazarlari/scorbacioglu26.htm
Benimkisi de bir çılgınlık, çünkü Türkiye dururken Kanada’da da ‘Çılgın Proje’ ile ilgili çılgın bir yazı yazıyorum. Yok, yok ülkemde de yazmışım.
http://blog.milliyet.com.tr/Basbakanin_cilgin_Istanbul_projeleri/Blog/?BlogNo=266752
Bir şeyin ‘Çılgın’ demek için, o şeyin olabilirliğinin çok zor ve de ilginç olması gerekir.
Başbakan’ın açıkladığı proje üstün teknoloji dünyasında hiç de zor değil. İlginç de değil, çünkü proje 16. yüzyıldan beri gündemde. Başbakanın hiç değil, çünkü yakın zamanda Erdal İnönü ve Bülent Ecevit gündeme getirdi.
İyi de nedir bu ‘çılgın proje’ çığlığı.
Bu nedenle Hıncal ağabeyime şu soruyu sormak istiyorum:
“23 Eylül 2010 tarihli köşenizde değindiğiniz, başbakanın size fısıldadığı, sizinde izanınız, anlayışınız ve ilkelerinizin yazmanızı engellediğini ‘Çılgın Proje’ 27/04/2011’de açıklanan proje miydi?” Yoksa; “Çılgın proje’ olarak sakladığınız başka bir proje mi var? Başka bir ‘Çılgın Projes’i var ise, söyleyin durduralım, aksi aklımızı durdurup çıldırtacak bizleri.
Evet; aylardır gündemde olan ‘Çılgın Proje’ sözcüğünü ilk kez, sayın Uluç 23 Eylül 2010 Perşembe günkü yazısında şu cümlelerle kullanmıştı:
“İstanbul için AKM'den de öte müthiş projelerimiz var, sizinle özel bir konuşmamızda anlatmak isterim" dedi ve iki cümle ile projenin adını söyledi.
Telefon elimde dondum kaldım. Bu İstanbul konusunda bugüne dek duyduğum en çılgın proje. Biri bana "Bin proje say" dese, bin gün izin verse aklıma gelmez. Öyle çılgın….Bu projeyi, bir TV canlı yayınında Türk ve Dünya (Dünya.. Bu sözcüğe dikkat edin. Şifre o.) kamuoyuna açıklamak Başbakanın hakkı. Benim ki tiyatro dili ile "Sahne çalmak" olur. Hakkım yok.
Başbakan "Yazma" demedi. Ama benim izanım, anlayışım ve ilkelerim yazmamı engelliyor.”
Günlerce Hıncal beyi bekledim. Ve sonunda ‘köşesinde’ konuştu. Hiç de 23 Eylül 2010’daki çılgınlık katsayısı yok 29/04/2011 günkü yazısında. Bekliyor ki çılgınlık bir duralasın: “Çarşamba günü, hemen her taraftan arandım. Tanıdık, tanımadık, gazeteciler, televizyoncular. Hiç birine yanıt vermedim. Kendi gazetem ve kendi televizyonumdan gelenler dahil. Yedi aydır susuyorum.. Biraz daha sussam ne olur? Başbakan benim "Çılgın Proje" adını verdiğim ve kimselere anlatmadığım projeyi, canlı yayında dünyaya naklediyordu ve gazeteciler haklı olarak benim ne diyeceğimi merak ediyordu.
Ededursunlar.
Dün kendi köşemde de tek satırım yoktu. Ben sabırlı adamım. Beklemeyi bilirim. Herkes eteğindeki taşı döksün bir hele.. Görelim bakalım ne diyorlar. Bana sıra gelir nasılsa.. Bu proje en az 10 yıllık. Daha konuşacak çok vaktimiz olur!..”
Bence R-cep’ten önce açıklamadığına pişman. İkinci pişmanlığı buna isim babalığı yapması. Eğer sakladığı ‘çılgın proje’ bu proje ise, üzerinde o denli çalışıldı ki, proje hayli yorgun düştü, dolayısıyla çılgın olmaktan da…
Acaba diyorum, Hıncal ağabeyin ‘Çılgını’ başka bir şey mi? ABD’ye kaçmak için ‘Kanal Amerika’ projesi falan…
“Kanal İstanbul” projesi başbakanın ‘çılgın Projesi’ olarak görülebilir mi?
Bence görülemez, çünkü;
Yabancısı değiliz böylesi kanallı proje önerilerinin.
Bırakın ‘kes-kopyala-yapıştır’ yöntemini ve “Her şey internete var” diyerek kitaplığınızdaki Meydan Lorousse’yi atmadınız ise açın görürsünüz sayın Başbakan’ın ‘Çılgın Projesinin’ ‘kes-kopyala-yapıştır’ yöntemli bir proje olduğunu.
Esin kaynağı, Akdeniz’i Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na, dahası okyanuslara bağlayan ‘Süveyş Kanalı’dır.
Yani geçmişi; antik Mısır zamanlarına(M.Ö. 2000 yılı) ve de M.S 700 yılına dayanan ‘Süveyş Kanal’ projesidir.
Ve de tam 1000 yıl sonra da Napolyon’un Mısır fethinde ‘Süveyş Kanalı’ olarak tasarımı(1799) yapılmış, fakat Osmanlı tarafından temeli atılıp(28 Nisan 1959), İngilizler ve Fransızlar tarafından açılışı yapılmıştır(17 Kasım 1869).
“Kanal İstanbul’un geçmişi ise; 16. yüzyıla dayanır(bakmayın birilerinin M.Ö’lere dayandırmasına..) Kanuni Sultan Süleyman Mimar Sinan’i görevlendirerek olabilirlik(Fr. Fizibilite) çalışmasını yaptırmış. Uzun süre İznik ve çevresinde; İznik ve Sapanca göllerini Sakarya nehrinin birleştirilmesiyle Marmara’ya kanal tasarlanmış, nedense sonradan vazgeçilmiş.
Çok zaman sonra ‘yukarıda belirttiğim gibi’ sayın Erdal İnönü gündeme getirmiş(1986’larda), ardında 1994’te sayın Bülent Ecevit…
Anlaşıldığı gibi; sayın Başbakan’ın ‘Çılgın Projesi’ çılgın ve ilginç bir proje değil. Aksine kanal projeleri bundan tam 4 bin yıl önce gündeme getirilmiş.
Eski dava arkadaşlarının söyledikleri daha ilginç ve çılgın şeyler bence; “…İstanbul'a iki tane şehir daha ilave edecekmiş. Bunu diyen kişi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken 'İstanbul'a girişler vizeye bağlansın' diyen adamdı…Bu şehirlere nüfusu nereden bulacaksın? Türkiye'nin doğusundan. Sen Türkiye'nin doğusunu boşaltıyorsun. Sana bu politikaları kim tavsiye ediyor? Bunu sen kendin mi düşünüyorsun yoksa uluslararası birtakım temasların sayesinde sana bunlar telkin mi ediliyor?... Başbakan bir konuyu ilan etmeden önce üzerinde gerekli etüt ve çalışmaları yapmaz, aklına bir şey gelir ve ya kulağına biri bir şey fısıldar, bunun olabilirliğini, faydalarını, maliyetini analiz etmeden telaffuz eder…Seçim polemiğidir ve seçimden sonra adından bile söz etmez..”
Bence doğru diyorlar. Kulak veren yok. Birileri olguyu televole mantığıyla özdeş magazin boyutuna taşımış olmalı ki, ikinci çılgın projesinden söz edilmeye başlandı.
Bence ikinci çılgınlığı, iki İstanbul olacak gibi. Birincisi; Asya İstanbul’u, ikincisi Avrupa İstanbul’u.
Beli mi olur? Birincisine Kadiköy, ikincisine Fatih adını koyarak, İstanbul’u tümden yok eder.
Olur mu, olur!
Ne diyor R-cep teorisi?
Bir;“Ülkeyi tüccar gibi yöneteceksin.
İki; tüm değerler gibi ‘doyumsuz doğa harikası İstanbul Boğazı’nı yok ettikten sonra, içerdeki ve dışarıdaki doyumsuz boğazları doyurmak için ‘İkinci İstanbul boğazı’ açacaksın.
Üç; İstanbul’umuzu ‘Yap-İşlet’ yöntemiyle gündeme getirilen ‘İkinci boğaz kanal projesi’ ile özel-leştireceksin.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

25 Nisan 2011 Pazartesi

NÜKLEER SANTRAL, MATRUŞKA VE GÖKTAŞI




MATRUŞKALI NÜKLEER SANTRAL GÖKTAŞINDAN TEHLİKELİ

Aslında; Nükleer santral savunucuları, gezegenimiz için ‘Nükleer Santral’den ve de Göktaşından tehlikeli olmaya başladı ülkemiz özelinde.
Bu nedenle ‘hormonlu renkli basının Ekonomi sayfasındaki başlık bana nükleer kadar tehlikeli geldi: “Rusya: Akkuyu nükleer santralında göktaşından başka korkumuz olmaz”
Doğrudur; belki sen, senin çocuğun, torunun yaşamayacak bu tehlikeyi; bu nedenle tehlikesiz değil aldatmacası içinde olabiliyorsun. Ama bir zaman sonunda gezegenimiz bu evrensel tehlikeyi kaçınılmaz olarak yaşayacak. Ve sen, evet sen tüm değerleri paraya yüklemiş doyumsuz, gezegene pıtrak gibi konuşlandırdığın ‘nükleer ölüm santralleriyle’ Ömer Çelakılların kurguladığı kıyametidoğrulayacaksın. Ardından insanlar da kıyamet geldi diye, çelinen akılarıyla “Salavat” getirecek. Ya da, ‘bina arttı, zina arttı Allah yaptı’ diye pankart açtıracaksın.
Halbuki kıyameti tetikleyen sensin…Sorarım sana ve senin gibi düşünenlere; “Japonya Fukuşima nükleer santralindeki nükleer tehlikeyi göktaşı mı yarattı…!?”

Rusya Federasyonu Devlet Nükleer Enerji Şirketi Rosatom ve Akkuyu NGS Ananonim Şirketi yetkilileri Akkuyu‘da yapacakları santralin fırtına, tornado(hortum) ve uçak düşmesine karşı dayanıklı olacağını, göktaşı’ndan başka korkularının olmadığını belirtterek devamında da şunları söylediler:
Kurulacak nükleer santralde 4 katmanlı güvenlik bariyerleri olacaktır. "4. katman hermatik katman(baca gerektirmeyen sistem. Yani dışarı zehirli gaz vermeyen yapı) çok dayanıklı beton malzeme ve içerisi çelik katmanla inşa edilecek ve nükleer atığını dışarı çıkmamasını sağlayacak. Bizim kullandığımız aktif 4 katman var. Her biri tek başına güvenliği sağlayabilir. Fukuşima nükleer santrali depremde değil tsunamide büyük zarar gördü. Dizel jeneratörler su altında kaldı. Bizde bu şekilde olmayacak. Ayrıca bizde pasif güvenlik sistemi sayesinde savunma sağlanacak. Fukuşima‘da bu olmadığı için, savunma sağlamadığı için dışarı hidrojen bırakıldı. Bizde bu şekilde olmayacak. Bizim 2006‘da yaptığımız santraller uluslar arası atom enerjisi tarafından en güvenli santraller seçildi. Bizde, santrallerimizde tuzak sistemi var. Çok büyük bir felakette bile bütün güvenlik sistemleri devre dışı kalsa dahi, tuzak sistemi devreye girecektir. Bu maliyeti artırıyor. ABD Avrupa‘da bu yüzden kullanılmıyor. Bizim Akkuyu‘da yapacağımız santral fırtına, tornado(Hortum) ve
uçak düşmesine karşı dayanıklı olacak, tek korkumuz göktaşları…
Dalga geçiyor resmen. Yıllardır yazarım ve burda da yazacağım; “ İnsanın oluşturduğu hiçbir yapay güç, doğa gücünü durduramaz, ancak şiddetini, yani yıkımları ve ölümleri azaltır”
İkincisi; Rosatom’un bir devlet kuruluşu olduğuna inanmıyorum. Çünkü, Rusya’da Devlet kuruluşu yok. Rusya’da tüm güçleri elinde toplayan ‘yeni petrol ve doğalgaz zengini’ küçük bir kesimin(‘Oligark’lar) devletimsi yapıları var…
Öncelikle habere yapılan 4 yoruma yer vereceğim.
Evet, yorum sayısı 4 . Bu sayı da halkımızın bu tehlike karşısındaki duyarsızlığın kanıtı. En az hükümet duyarsızlığı kadar tehlikeli.
Omer Faruk: Bu sabah TV'den öğrendim. Rusya'daki nükleer santralde üretilen elektriğin maliyeti 4 centmiş, Akkuyu'da ihalesiz olarak kuracakları santralde ise maliyet 14 cent olacakmış. 10 centlik fark kimleri mutlu edecek?
Rusların Bulgaristan'da kuracakları santral daha ucuz mu olacak?
Faruk Başaran: Eğer mersin Akkuyu’da nükleer sızıntı olursa sadece ve sadece belek kemer Side ve Alanya’da turizmin bitmesi ile zararımız 250 milyar dolar.biz işlemeyen bürokrasi ve devlet mekanizmasına güvenmiyoruz.sadece ve sadece belekteki otel yatırımlarının değeri 4 milyar euro.. enerji bakanı uyuma...
Kamil Aktemur: Madem her şey bu kadar güzel ve güvenli.Peki neden hala santral tehlikelerini konuşuyoruz.Neden deprem ve nükleer teknolojide dünyanın sayılı ülkelerinde hala tesisler hasar görüyor ve patlıyor.Yapmayın.Bu alet o kadar da masum olamaz.
Mustafa Tokbay: Rus teknolojisi fazla güven vermiyor. Aslında nükleer santral kullanılması için referandum yapılmalıdır. Çünkü, bu herkesin direkt hayatını etkileyecek bir konudur.

Nükleer santrale halkı inandırmak için Moskova’ya 350 kilometre mesafedeki “Kalininskaya” nükleer santralına gazeteci gönderiyoruz ve çok detaylı bir haber yaptırıyoruz.:
“Kalininskaya” nükleer santral İnşaatı 1974 yılında başlanmış İlk reaktörü 1984 yılında, ikincisi 1986’da, üçüncüsü ise 2004 yılında devreye girmiş. Santral 1000 megavat gücündeki “su ve su soğutmalı” tabir edilen WWER tipindeki üç reaktör tam güç çalışıyor. Çalışan üç reaktörün hemen yanında ise yıl sonunda devreye girmesi planlanan 4. reaktörün inşaatı tam hız devam ediyor. TÜRKİYE’de inşaatına başlanacak Akkuyu nükleer santralının ne denli güvenli olacağı görsel olarak Rusların geleneksel iç içe giren matruşkalarıyla anlatıldı.
WWER reaktör tipi Fukuşima’dan farklı bir değil, dört güvenlik bariyeriyle donatıldı. Bizim sistem iç içe dört matruşka gibi. En içteki matruşka reaktörün kendisi. Ardından ikinci matruşka reaktörün betonarme dış yapısı.Üçüncü matruşka güvenli soğutma sistemini tasvir ediyor. Reaktörün içinde dolaşan suyun dışarısıyla hiçbir teması olmadığı gibi ikinci soğutma kademesindeki su da kapalı devre dolaşıyor. Ancak üçüncü soğutma devri suyu tabiatla temas halinde. Böylece bir arıza durumunda radyasyonun dışa sızması için bu üç soğutma kademesinin aşılması gerek.
Sonuncu dördüncü kukla ise es kaza reaktörün ciddi arızalanmış olması durumunu kapsıyor. Yakıt susuz kaldığı için eriyerek reaktörün dibine çökmeye başlasa bile buraya monte edilen özel ızgara tarafından yakalanıyor. Güvenlik ızgarası ayrı bir sistemle soğutulduğu için hiçbir koşulda patlama veya reaktör kabını erime tehlikesi bulunmuyor…Reaktörün kendisi yaklaşık 400 ton ağırlığında ve üçte ikisi yer altında. Yakıt reaktöre yüklendikten sonra üzerindeki çelik kapak sızıntıya meydan vermeyecek biçimde 54 adet 2 metre boyunda 17 santimetre çapında ve 300 kilogram ağırlığında dev cıvatalarla sıkıca kapatılıyor. Nükleer reaksiyonun meydana geldiği paslanmaz çelikten reaktörün gövdesi ayrıca 30 metre çapında ve 40 metre yükseklikte, duvarları 110 santimetre kalınlığında betonarme yapının içinde kilitli. Devasa yapının kubbe biçimindeki çatısı da 40 santimetre kalınlığında yüzlerce çelik halat gerilerek betonla örtülü. Reaktörü çevreleyen yekpare beton yapının sadece iki hermetik kapanan kapısı var. Yaklaşık 28 bin metre küp hacme sahip bu mekan inşa edildikten sonra basınç testinden geçiyor. Bu amaçla beton yapının içerisine hava pompalanmaya başlanıyor. Günlerce devam eden işlem sonunda basınç 5 atmosfere çıkartılıyor. Santimetre kareye 50 kilo ağırlık demek. Bu test başarıyla geçildikten sonra reaktör işletime açılabiliyor(Nerdun Hacıoğlu/Moskova 25 Nisan 2011)”
Ben size oturup, yüksek teknolojiyle yapılan bir yapıyı öykülendireyim. Bu öykülendirme onun ne denli dayanımlı bir gücü sahip olduğunu gösterir, göstermesine, fakat bu anlatımım asla; yapay insan gücünün doğa gücünü yeneceği demek değildir. Çünkü yeeeneemeeez!

Anlaşılan Rusların yapacağı ‘Akkuyu Nükleer santralı’mızı tanımamız gerekiyor.
Zaman kaybetmeksizin sözü şu an çalışmalarını Aaachen Üniversitesi, Enerji Araştırma Merkezi’nde sürdüren Boğaziçi Üniversitesi öğretim görevlilerinden Prof. Dr. Gürkan Kumbaroğlu’na verelim:

“…..Akkuyu’da kurulacak nükleer santral VVER-1200 yeni Rus teknolojisinin 3. nesil örneği. Aynı teknolojinin 1. nesil örneği, dünyanın en tehlikeli santralleri arasında gösterilen ve Türkiye’den sadece 16 km uzaklıkta Ermenistan’ın Metzamor santrali.
İki Almanya birleştiğinde söz konusu teknolojiyle inşa edilen Doğu Almanya’daki santralleri Almanya hemen kapattı…Eski Doğu Bloku ülkelerinde aynı teknolojiyle planlandığı halde inşası durdurulan çok sayıda ünite var.
Akkuyu’da yapılması planlanan 3. nesil VVER reaktörlerinin benzerleri şu anda Bulgaristan ve Çek Cumhuriyeti’nde mevcut.
Bulgaristan’da Belene deprem bölgesi olması nedeniyle Türkiye için iyi bir örnektir. İnşasına 1987 yılında başlanıyor. Maddi sıkıntı ve halkın tepkisi nedeniyle, ilk ünitenin ancak yüzde 40’lık bölümünün tamamlandığı 1990 yılında santralin inşasına ara veriliyor. Bulgaristan 2006 yılında Ruslarla projeye devam kararı alıyor. 2008 yılında ise projeye Alman RWE şirketi yüzde 49 ile ortak oluyor.
2009 yılının nisan ayında ise Bulgaristan’ın bu bölgesinde 5.3 şiddetinde bir deprem oluyor.

RWE Şirketi santralın güvenliğine ilişkin sismik araştırmalar yaptıracağını açıklıyor. Ancak araştırmalar tamamlanmadan RWE yüzlerce milyon euroluk kaybı göze alarak Belene’den çekiliyor. Proje ilerlemeden duruyor.
1987 yılında temeli atılmış olduğunu düşünün. Aradan kaç yıl geçmiş ve hala devrede değil.

Acaba Enerji Bakanı Taner Yıldız, Ruslara Belene’nin akıbetini sordu mu?
Çek Cumhuriyeti’nde aynı teknolojinin kullanıldığı Temelin örneği de çarpıcı. Temelin’de, Akkuyu’da kurulacak aynı 3.nesil VVER tipi Rus reaktörleri iki ünite.
Biri 2000 yılının aralık ayında, diğeri 2002 yılının aralık ayında devreye alınmış.
Temelin nükleer santrali 2004 yılında 3 bin litre radyoaktif soğutma suyu sızıntısıyla gündeme geliyor.
Sızıntıyla ilgili ayrıntılı araştırmalarda, bu yeni santralin 2002-2004 yılları arasında tam 64 kez “acil durum” nedeniyle üretimini durdurmuş olduğu ortaya çıkıyor.
Örneklerinin durumu ortada.

Bu durumda 3. nesil Rus teknolojisinin güvenli olduğunun garantisini bize kim verebilir?
“Nükleer santrallerin en iyi örneğini yapacağız” diyen siyasiler bugün var yarın yok.
20 binin üzerinde insanın ölmesine, milyonlarca kişinin radyasyona maruz kalmasına yol açan Fukuşima felaketinin hesabını hangi Japon politikacı verebilir?
Durum bu iken Enerji Bakanımız çıkıyor: “….Nükleer santrallerde güvenlik önlemleri mutlaka artırılmalıdır ama nükleer santrallerle enerji üretimine devam edilmelidir. …Çernobil'e hayır, Akkuyu'ya evet. Çünkü güvenlik önlemleri olmayan 40 yaşını aşmış bir santrala biz de şu anda karşıyız ve halen dünyada 26 tane bu şekilde santral var. Birinci nesil, 40 yaşını aşmış santrallerin kapatılması lazım. Fakat Akkuyu'ya yapacağımız gibi üçüncü nesil santrallerin da devam etmesi gerekiyor. Ben Greenpeace üyelerinin de bu tarzda düşüneceğine inanıyorum.''
Tüm değerleri paraya yüklemiş, gücü elinde bulundurmaya çalışan dinden ve dolardan geçinen ‘Oligark’lar; unutmayın bu gezegende siz ve sizin soyunuz da yaşıyor. İnançları ve değerleri sömürerek kazandığınız o acımasız dolarların gücü, soyunuzu ve sopunuzu asla doğanın acımasız gücü karşısında koruyamayacaktır!

İlgili yazılarım:
http://blog.milliyet.com.tr/Aygaz_tupu_ve_nukleer_santral/Blog/?BlogNo=295791


http://blog.milliyet.com.tr/Japonya_da_kiyamet_provasi_ve_Turkiye_icin_deprem_manifestosu/Blog/?BlogNo=294806

http://blog.milliyet.com.tr/Nukleer_Firtina_ve_gezegen_ile_ekonominin_atmosferi/Blog/?BlogNo=15895


http://blog.milliyet.com.tr/Nukleer_topu_gibi_bir_ogul__Nukleer_santral_/Blog/?BlogNo=134605


ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

24 Nisan 2011 Pazar

SAMSUNSPOR ORDU'DA SÜPER LİG VİZESİNİ ALDI SAYILIR



SAMSUNSPOR ORDU’DA SÜPER LİG VİSESINI ONAYLATTI

Evet, Samsunspor’umuz; Banka Asya Lig’i hizmeti nedeniyle kendisine tahsis edilen evini yavaş-yavaş boşaltarak, Süper Lig’deki gerçek hizmeti için yıllardır oturduğu eve doğru yola çıkmıştı. Yolun üçte ikisini bitirmiş, evininin bacalarını ve çatısını görmeye başlamıştı.
Nedense ‘Kayseri Erciyespor’ geçitine varınca biraz soluklanmaya ve yıllardır uzak kaldığı evine uzaktan uzaktan seyretmeye karar verdi.
Banka Asya Ligi’nde dolu dizgin giden Samsunspor’umuz, kendisi gibi 5 haftadır yenilmeyen, Galatasaray’ın Metin Oktay’dan sonra en efendi topçusu Ergun Penbe’nin çalıştırdığı Kayseri Erciyesspor ile 0-0 berabere kaldı.
Bakın o beyefendi insan ne diyor: “…. Samsunspor'u tebrik ediyorum. Samsunspor seyircisi ile bütünleşmiş, şampiyonluk havasına girmiş iyi bir ekip. Şampiyonluk yolunda başarılar diliyorum. Süper Ligi isteyen bir ekip görüntüsündeler. Aldıkları puanlarda bunu gösteriyor. İnşallah çıkarlar. Kendilerine Süper Ligde de başarılar diliyorum”
Samsunspor: Ahmet xxx, Kemal xxx, Ersin xxx, Adem xxx, Orhan xxx, Hakan Bayraktar xxx, Turgay xxx, Murat xxx, Ufuk xxx, Agbetu xxx(86. dk Abdulaziz xx), Zenke xxx.

Zenke durgundu ve yorgundu. Ufuk Bayraktar müthişti, Hakan Bayraktar çalışkandı, fakat pas vermeyi unutmuştu, Kemal gerçekten Türkiye’nin yeni bir yıldızı olarak parlamaya devam ediyordu. Murat Yıldırım Ufuk kadar yırtıcı değildi, Agbetu ise, ehhhh…
Defans görevini yerine getiriyor, fakat orta saha ve defans bloğunun önündeki topçuların, ofanstaki, Türkçesi ilerideki topçularla iletişimi yetersizdi.
Yine de, bu ‘miy-miy’ futboluyla, MİY’den karlı kapadı haftayı. Yani en yakın rakibi Mersin İdman Yurdu kendi sahasında Altay’a yenilince,Lig’in zirvesine birkaç eksiği artı 5 puan avantajıyla konuşlandı.
Böylesi hızlı koşan takımlar, böylesi maçlarda yenilmiyor ise, şampiyon olacak demektir.
Dolayisiyle ‘Yeni Emenike Simon Zenke’ diye manşetlere sıçrayan S.Zenke’de yoruldu. Düşünün 54 puanın 13’ünü tek başına kazandıran, 26 maçta 2268 dakika oynayan ve 15 gol ile krallık yarışında zirve yapan bir topçudan söz ediyoruz.

Haftaya, Karadeniz Derbisi var; Orduspor-Samsunspor.
Eğer bu maçta da, Erciyes geçidindeki gibi dinlenceye devam eder isek, eve kavuşmayı tehlikeye sokabiliriz.
Bu yıl inşallah Trabzonspor ve Samsunspor yılı olur. Her ikisine de başarılar. Bugün(17/04/2011) Trabzonspor’un Bursaspor’u 1-0 yendiği maçta, 52. dakikadad ışıklı levhaya ‘Şampiyon Orduspor’, 53’te ‘Şampiyon Rizespor’ ve 55. dakikada ‘Şampiyon Samsunspor’ yazması, büyük bir incelikti. Teşekkürler Trabzonspor.
Ve üzülerek belirteyim ki, Samsunsporumuz Erciyes maçındaki soluklanmayı Orduspor maçında da sürdürdü, sürdürmesine fakat yine de Ordu’da süper lig vizesini aldı sayılır.
Maçı Samsunspor; “Ahmet Şahin xxx, Musa xx (Dk. 46 Abdul Aziz xx), Turgay xx, Kemal xx, Ufuk xx (Dk. 71 Dilaver xxx), Adem xx, Orhan xx, Zenke xxx, Murat xx, Agbetu xx (Dk. 68 Osman x), Ersın xx” 14’ü ile bitirdi.
Zenke, eski Zenke değil. Belli ki ‘Sen Emenikesin’ diyerek birileri aklını çelmiş. Fakat yine yaptı yapacağını Njieryal ve attı golünü. Ve Ordu’da süper lig vizesini kopardı.
Orduspor, Rizespor, Giresunspor ve Çaykur Rizespor maçları zaman-zaman ‘Karadeniz Derbisi’ diye adlandırılırsa da, asıl Karadeniz’in büyük derbisi Samsuspor-Trabzonspor maçıdır.
Orduspor, en azından ilk altıya kalıp elemeleri, yani Playoff oynama şansının yitirmemek için, Samsunspor maçını almak zorundaydı. Bu nedenle sürekli atak oynadı.
Samsunspor’da ön libero Hakan Bayraktar’ın olmaması, defans ile orta sahada boşluk oluşmasına neden olmuştu. Bunu Orduspor bir kez değerlendirebildi ve 4. dakikada Ahmet Kuru’nun golüyle 1-0 öne geçti.
Defanstaki Kemal Tokak, Samsunspor’un futbolumuza kazandırdığı yen yıldız. Ajax alt yapısından gelen ve Hollanda’da yılın topçusu seçilen(2004-5 sezonu) Çorumlu Murat Yıldırım fena değildi. Hakan Bayraktar’ın yerine oynatılarN Musa Büyük’ün eski büyüklüğü yoktu bugün. Bence Kaplar oyuna Trabzonlu Abdülaziz Solmaz ile başlamalı idi. Yine Trabzonlu olan Ufuk Bayraktar’ı Dilaver ile 71’den önce değiştirmesi gerekirdi, çünkü, hem sağda, hem solda oynamasına karşın Ufuk bugün ufak oynuyordu.
23 yaşındaki Nijeryalı Agbetu 68 de oyundan alınıp Billy Mehmet Osman’ı amasını tartışmam, fakat Billy’nin her maçta 11’de olması gereken bir oyuncu olduğunu düşünüyorum, Abdülaziz gibi. Gol de Abdülaziz’in soldan gelmesiyle geldi 77’de.
Değişiklikler geç olmasına karşın yerindeydi.
Gençlerbirliği, FB, Trabzon ve Göztepe’de oynayan Trabzonlu Metin Diyadın iyi bir Orduspor yaratmış, fakat yeterli değil. Gönlüm ister ki elemelere katılabilsinler.
Haftaya Güngören’i yener isek, süper ligdeki evimizin verandasında görebiliriz kendimizi.
Süper ligden veda ettiğinde üzülüyorduk. Demek ki vedadan-vedaya fark var. “Gönül ister ki Samsunspor’um hep böylesi vedalar yaşasın” demek isterim, fakat asansör takım olmaya davetiye olacağı için, İnşallah bir daha süper ligden düşmeyiz.

Biliyorsunuz 2004’te Kenan Yelek’ten bu yana Samsunspor ulusal A takımına futbolcu veremedi.

Burada bir antrparantez açmak isterim: “Samsunspor kökenli olan, fakat Samsunspor’dan gittikten sonra ulusal takıma seçilen Tümer Metin ve İlhan Mansız’ın 2001/2002’de BJK’YE aktarımları(Fransızca Transfer) ilginçtir. Samsunspor’un bu iki oyuncunun bonservislerini Beşiktaş'a vermeyi kabul etmemesi nedeniyle hülle olarak anılan yöntemle yurtdışından üçüncü bir takım üzerinden bu aktarım gerçekleştirildi. Oynadıkları iyi futbol yadsınmasa da gidiş şekilleri nedeniyle Samsunsun’da pek iyi anılmazlar”
Bu iki topçunun yanında, bazı futbolcular Samsun’dan gittikten sonra ulusal takıma seçilmişlerdir. Örneğin FB’ye giden Osman Arpacıoğlu(1971), Numan Okumuş(1967), Eskişehirspor’un efsane topçusu Samsun Yolspor’dan gitme Necdet Yıldırım vd…
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
evesbere@mynet.com
ŞUTLUYORUM

23 Nisan 2011 Cumartesi

GALATASARAY'IN KAYSERİ BERABERLİĞİ VE RİJKAARD İLE BAŞLAYAN 2 YILLIK BAŞARISIZLIĞIN ÖYKÜSÜ-4




GALATASARAY’IN KAYSERİ BERABERLİĞİ VE RİJKAARD İLE BAŞLAYAN İKİ YILLIK BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-4

Biliyorum bazı arkadaşlar, maça değilse de, TV ekranlarının başına giderek ‘bir umuttur’, belki Avrupa şansı doğar diye Galatasaray’ın Kayserispor ile olan lig’in 30. maçını seyretmeye başladılar/başladık. İlk 20 dakika iyi de oynuyordu da, fakat 20.dakikadaki beraberlik golü, tüm beklentileri ortadan kaldırdı…
Tek teselli, ligden düşme olasılığının büyük ölçüde kalkmış olması.
Lig’in 30. kâbusunu dizinin sonlarında detaylı bir şekilde işleyeceğim, diğer gelişmelerle.

Biz ‘iki yıllık GS başarısızlık öyküsüne’ kaldığımız yerden devam edelim:

Galatasaray UEFA kupasında başarısını sürdürüyor. Atletico Madrid’i Vicente Calderon’da Keita’nın muhteşem golüyle durdurdu(1-1). Caner bu maçta çok hata yaptı. golü de onun yüzünden yedi Galatasaray. Bu Galatasaray’ın Madrid baskını idi.
Bir gazete başlığı; “Yiyos atıyos adios’ komik geldi bana. Ne demekse.
Belli ki GS UEFA kupasını tekrar getirir korku psikolojisi.

22. Lig maçında BJK deplasmanda oynadı. Arda’nın golüne son dakikada cevap verilebildi ve maç 1-1 berabere bitti.
Korku bitti, çünkü Tam 6 hakem Galatasaray’ın penaltısını görmediği maçta Atletico Madrid tur alladı.
Resmen Ali Sami Yen’de İtalyan çeteleri iş başındaydı. Maç 1-1 iken, 79’da Caner Kolombiyalı Perea’yı geçti, Perea ceza sahasında topa resmen uçtu ve elle kesti. İtalyan Gianluca Rocchi, yardımcıları, 4. hak-em ve iki asistan bu penaltıya gözlerini kapadı. Caner oyundan atıldı ve son saniyede Forlan da golünü attı ve de elendirildi.
Atletico Madrid UEFA kupasını kupayı kaldırır ise, bu kupa Galatasaray’a verilmeli.
23. lig maçı Galatasaray için bir dönüşüm noktası idi,fakat süreç içinde olumsuz bir kırılma noktasına dönüştü.
Şöyle ki;
Hafta içinde amaçlı bir şekilde İtalyan çetesi aracılığıyla Avrupa’ya veda ettirilen Cim Bom, 2010 Şubat’ının son günü Ali Sami Yen’de Dos Santos’un harikalar yarattığı maçta farklı yengi aldı. Çok iyi futbol oynayan Yılmaz Vural’ın öğrencileri Arda’nın golüne Yekta Kurtulmuş ile yanıt vererek takımları Kasımpaşa’ya 1-1’i yakalatmalarına karşın Keita, Dos Santos ve Jo’nun golleriyle 4-1 yenilmekten kurtulamadılar. Ve Cim Bom Bursa ve FB’nin önünde puan farkıyla 3. kez liderliği yakaladı. Çünkü FB Christoph Daum’un çalıştırdığı FB, İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a 2-1 yenilmişti.
Galatasaray Ardasıyla yine ilk 6 haftanın manşetleriyle gündeme oturmuşlardı.
24. haftanın maçında olan oluyor ve Eskişehir Galatasaray’ı Korayın iki golüne Elano penaltısıyla yanıt veren Galatasaray’ı 2-1 ile geçerek FB, BJK ve Bursa’yı sevince boğuyordu.
Hakem Bülent yıldırım ise, bir başka Yıldırım’ın yıldırım isteklerine yanıt veriyormuşçasına Galatasaray’ı sahada perişan ediyordu. Çünkü Koray 43 ve 46’da attığı iki golü de ellerinin yardımıyla atıyor, Yıldırım seyrediyordu.
2 maçı eksik Bursa artık lig’in gizli lideri idi. Kazanmama serisini Antalyaspor’u yenerek sonlandıran FB ile puan farkı 2’ye indi. Sezonu kapattı denen M.Denizli BJK’si de potaya girmişti.
İlginç şeyler oluyor ligimizde. Galatasaray’da ike FB’nin nefret etiği Emre Belezoğlu, “çocukluğumdan beri FB’li idim” diyerek FB’lilerin gönlünü almaya çalışarak GS’liların nefretini kazandı. Bu nereti her geçen gün varsıllaştıran GS açıklamalarını sürdürüyor. “Bir insan bu kadar nankör olur” demek artık anlamsız, çünkü Galatasaray’ın yarattığı Emre, İnter’e Hakan Şükür organizasyonuyla Okan Buruk ile GS’ya 5 kuruş kazandırmazdan niçin gittiği belli oluyordu.
Şu bir gerçekti ki Emre’ye fb taraftarı asla ısınamıyordu.
Sonrasında FB’ye dönmesi bunun kanıtı. Benzer konuşmaları yapmayan, fakat sonrasında BJK’ye giden Okan Buruk’u Polat’ın GS’ya alması beni öfkelendirmedi değil. Aynı şeyleri yapan, hatta sahada Galatasaraylıları dövmeye kalkan Fatih Akyel’i bile alırdı takıma anlaşılan Polat. Galatasaray böylesi vefasızları kapılarını açarak gururunu ve kimliğini de örseliyordu.
25.haftada Ankaragücü’nden ilk yarıdaki 3 dakikalık 3-0 yenilgisinin intikamı yine Baros, Jo ve Keita’nın golleriyle 3-0 ile alınarak FB’nin 4 puan önüne geçiyordu, çünkü FB Ankara’dai Gençlerbirliği maçında 2 puan bırakmıştı.
Basın sanki bir şeyleri işaret ediyormuşçasına, Bursaspor için “Süper lig’in gizli lideri” başlıkları atıyordu. Bir takım gizlilikler var gibi. Zamanla göreceğiz. Bursa Manisaspor’u da 2-0 ile geçti.
Bu arar Bursaspor’un Sercan Yıldırım’ı tavan yaptı. GS istiyor, Kulüp başkanı İbrahim Yazıcı 10 milyon Euro’dan söz ediyor. Elinde kalacak gibi.
Ve birilerini GS hayli korkutmaya başladı. Lig GS’ya resmen gidiyordu. Biri ile önünde durmak kerekiyordu, bu Bursa, FB, BJK fark etmezdi.
Olanı oldurdular ve 26. haftada GS’ya bindirdiler. Trabzonspor 1- Galatasaray 0.
Bu maçta hakem Yunus Yıldırım çok ince ince Galatasaray’ı doğradı denebilir. Bıktık artık hak-em hatalarını anlatmaktan.
Ve Bursaspor bir maç eksiği ile GS’dan 2, FB ve BJK’den 3 puan önde liderliğe oturdu.
Ve 27. maçta Galatasaray lig’e havlu attı. Bu Bursa havlusu olabilir.
Fener, Galatasaray’ı Ali Sami Yen’de Selçuk Şahin’in 40 metreden attığı şut tıngır mıngır yuvarlanarak Leo Franco’ya doğru ilerlemeye başladı, gol sever(?) L.F bu geleni içeri büyür ederek Fener’in uzunlarını alabildiğine parlattı. Evet, maçı Fener 1-0 alarak, Galatsaray’ın galatasını ve sarayını başına geçiriyordu.
Leo’nun, yani Arjantillinin bu golu kafalarda kompol teorilerini öyle besledi ki, ben bile inanır oldum. Çünkü bu Leo’nun zaman-zaman yaptığı bir satış imiş, gitti memiş.
Eski başlıklar sandıklardan çıkarıldı: “El Clasico”.
Edirne’den öteyi gidemeyen FB Cim Bom olmasa Türkiye’de bile adını duyuramıyacak. Öylesine sevindiler ki, inan gülmeye başladım. Nedeni; Fener kendisini adeta Galatasaray galibiyetlerine endekslemiş. Eğer kendini futbola endekslese Edirne7den öteye geçeceğini algısını bir türlü yakalıyamıyor.
Galatasaray FB’nin hobisini adeta fobiye dönüştürdü. Sürekli FB’ye yenilmesinin nedeni bu olsa gerek.
90’da Lugano’nun Giovani Dos Santos’u düşürmesi kesin penaltı idi. Cüneyt Çakır vermedi bunu. Elano’ya yaptığı sert hareket sonrası Guiza’ya kırmızı kart gösterilmeli idi
Bursa 58, FB ve BJK 55, GS 53.
İşte Galatasaray’ı yıkan bu maçtaki olgular bunlar. Evet, Galatasaray’ı salt kendisi değil, dışarıdakilerin oyunları yıkıyor, yakıyor. Yöneticimiz Aslantepe’ye bir halel gelmesin diye suskunlara oynuyor.
28. haftada Sivas Deplasmanında Barış’ın golüyle 1-0 galipkken, Aykut’un 90+1’deki Mehmet Yıldız’a ikramı ile maç 1-1 bitti ve de Galatasaray’da…Böylelikle 14 dış saha maçında toplam 21 puan bırakan Cim Bom lider Bursaspor’un 7 puan gerisine düştü. Sivas bu maçta en az iki kırmızı kart görmeliydi, fakat Galatasaray maçlarında Galatasaray için kırmızı kart yasak edildiğinden…Halis Özkahya, tambir üvey kahya…
(Yazının devamı haftaya)
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

22 Nisan 2011 Cuma

23 NİSAN VE ATATÜRK VE NOBEL VE MANDELA VE KURBAĞA



23 NİSAN VE ATATÜRK VE NOBEL VE KURBAĞA

Türkiye’miz, dünyada önemli ilklere sahip. Bunlar gerçekten gurur duyulacak şeyler.
Bunlardan ikisi var ki, ülkemiz insanını diğer ülke insanlarından farklı kılan evrensel olgulardır.
Birincisi; Kuva-ı Milliye ruhunda yaşam bulup, Atatürk önderliğinde Anadolu insanının Emperyalizmi yenilgiye uğratması. Evet “Hasta adam” denen Anadolu insanın şahlanışı ile verilen “Kurtuluş Savaşı” tüm dünya’nın mazlum ülkeleri tarafından “Büyük önder Atatürk” ile birlikte örnek alınmıştır. Öylesi bir evrensel destan ki, mazlum ülkelere hala kurtuluş ruhu katmaktadır.
İkincisi, “Atatürk” tarafından çocuklara armağan edilen “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramı”…
Atatürk; 23 Nisan 1920'de TBMM'yi açarak Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda çocuklara güvenmenin yüceliğini gösterir. 23 Nisan'da bütün yereli ve merkezi çocuklar yönetir. Yarının büyükleri olan çocuklar bir yerde Başbakan, Bakan, Vali, Kaymakam ve Belediye Başkanı olurlar. Koltuklara oturup buyruklar verirler. Atatürk o gün yanındakilere dönerek "Çocukluk ne güzel şey.." der ve devam eder: "Çocuklar ne güzel, ne tatlı yaratıklar değil mi? En çok hoşuma giden halleri nedir bilir misin? Riyakarlık bilmemeleri, bütün istek ve duygularını içlerinden geldiği gibi açıklamaları."
O, Türk çocuklarına ölmezliğiyle şöyle haykırır: "Cumhuriyeti biz kurduk, siz yaşatacaksınız...Size emanet ediyorum"
Biz bugün ne yapıyoruz?
Atatürk’ün 23 Nisan 1920’de çocuklarla birlikte açtığı TBMM’ini, 23 Nisan 2006’da çocuk diye, 23 yaşındaki ‘askerlik yaşı geçmişe’ ve yine Atatürk’ün gençlere emanet ettiği Cumhuriyet’in kurumlarını yaşı geçkinlere ve de karanlığın gülen müritlerine teslim ediyoruz..
Geleceğin büyükleri ‘çocukların bayramı’ olması nedeniyle; 23 Nisan evrensel bir gündür benim için.
Evrensel bir kimlik ile anılmalıdır. Bu günle anılan evrensel ödül etkinliğine dönüştürülmelidir.
Evet; 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramı,
Evrensel Atatürk ödülü günü olarak da düşünülebilir.
Çünkü;
Kendi adıyla verilen Nobel Ödülleri ile tanınan Alfred Nobel,Tarihe 'dinamitin mucidi' ve patlayıcılara olan düşkünlüğü ile tanınır. Egemenler, 10 Aralık 1901'ini Nobel ödülü ile taçlandırırlar Nobel’i ve bugün başta “Barış ödülü” olmak üzere, birçok büyük ödülü bu ad altında vermeye başlarlar.
Neden, Nobel ödüllerinin biri “23 Nisan Çocuk Bayramı”ndan esinlenerek verilmez ki?
Kurtuluş savaşıyla, emperyal açların bozduğu evrensel barışa hizmet edenlerin dünya çocuklarına armağan ettiği bugün, neden değerlendirilmez ki?
Neden olacak; emperyalistlerin ve onun ülkemizdeki taşeronlarının işine gelmediği için.
Biliyoruz ki;
Unesco(United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization)'nun 1979'u Çocuk Yılı olarak duyurmasının ardından, Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği'ni başlatarak, bayramı uluslararası düzeye taşımıştır.

Evet; insanları katleden nükleer oluşumun temelini atan A.Nobel dinamiti barış ödülüne dönüştürülüyor da; Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Unesco’nun evrensel kimlik kazandırdığı, ‘Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın tarihi “23 Nisan 1935” niçin evrensel barışın simge tarihi olarak değer bulmuyor?


Tekrar ediyorum:
Büyük önderin dünya çocuklarına armağan ettiği bu gün, evrensel ödül günü olarak da değerlendirilmelidir. Dünyanın en büyük Barış ödülü “23 Nisan Atatürk Barış Ödülü”’ne dönüştürülmelidir.
Ve bu ödül büyüklere uyarı adına çocuklar vermelidir.
Eğer siz "Devlet Ödülü" diye kurguladığınız “Atatürk Uluslararası Barış Ödülü”’nu, siyaset, bilim ve sanat alanlarındaki eserleri ve etkinlikleriyle Atatürk’ün "Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesi doğrultusunda hizmetleri bulunan gerçek ve tüzel kişilere vereceğinizi söyler, fakat; ‘insan haklarını, düşünce özgürlüğünü ve Demokrasiyi hiçe saymış Kenan Evren’e verirseniz(1990), ayni ödülü Nelson Mandela’ya vermeye kalktığınızda(1992) reddedilir, tüm dünyaya rezil olursunuz.
En önemlisi; Rolihlahla Mandela’nın ödülü, “Türk hükümetine yönelik insan hakları ihlali suçlamaları” nedeniyle kabul etmediğini ve Türkiye’yi ziyaret etmeyi düşünmediğini açıklamasını; ülkemin ‘üniter yapısını yıkmayı amaçlayan’ bölücü örgüt kendi ideolojik duruşun haklılığıyla örtüştürür.
Çocuklar, korku imparatorluğu yaratarak ‘sivil faşizme koşan’ kendimi size şikâyet ediyorum. Çünkü ben ülkemin insanlarını; ulusal değerlerimi-satıp yok etmek için- yadsıyıp “Kaynayan suya atılan kurbağa” öyküsündeki ‘duyarsız ve algısızı’ kurbağanın durumuna düşürdüm.
Öykü şöyle:
“İşti size bir kurbağa.
Bu da içi sıcak su dolu bir kap.
Eğer kurbağayı direkt bu sıcak suyun içine koyarsanız hemen zıplar içinden.
Mantıklı, ne de olsa canı yanıyor.
Ama eğer soğuk suyun içine koyarsanız öylece kalır orada.
Ama eğer ısıyı yavaş-yavaş artırırsanız kurbağa bunu fark etmez. Ve su kaynayana kadar….kurbağa çoktan ölmüş olur.
Modern toplumlarda da sıcak su içerisindeki kurbağa gibi benzer bir tepki verilir.
Örneğin toplumlarda denetim mekanizmaları gittikçe çoğalıyor.
Bu da hiç de iyi gelişme değildir…Çünkü kişi kendini gözetlemiş hissettiğinde-gözetlenmeyen birine göre-daha farklı davranır.
Anonim olmadığı sürece, haklarını kullanmakta kendilerini özgür hissetmedikleri için…bu haklarını kullanamamaktadırlar, böyleci fikir özgürlüğünü büyük ölçüde engellenmiş oluyor.
Bu düşünce özgürlüğü için de geçerlidir.
Göze batmamak için insanlar giderek kurallara uymaya başlar.
Böyle bir durumda toplumlarda kendine özgü farklı düşüncelerin sayısı günden güne azalır.
Bu tür tek tıp toplumlar kendini zihnen veya sosyal olarak yenileyemez. Hoşgörüsüzlük, tahammülsüzlük artarken, aynı zamanda toplumun yaratıcılık, yenileme, ilerleme olanakları engellenmiş olur.
Bu yüzden arada bir termometreye bakıp, suyumuz ne kadar ısınmış, bunu görmemiz lazım!!!!”

Tüm dünya çocuklarının 23 Nisan Bayram gününü kutluyorum.
Onlardan utanıyorum, çünkü barış değil, savaş dolu bir dünya bırakıyoruz..
Onların, gelecekte evrensel barışı yakalayacaklarına inanıyorum(23 Nisan 2008’in güncelleştirilmesi)

23 Nisan yazılarım:

2009:http://blog.milliyet.com.tr/Cocuk_Bayraminda_cocuklara_ahret_sorusu/Blog/?BlogNo=175844

2010:http://blog.milliyet.com.tr/23_Nisan_ve_birkac_insan/Blog/?BlogNo=239785

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

19 Nisan 2011 Salı

BEDRİ BAYKAM'I BEN BIÇAKLADIM !

BEDRİ BAYKAM’I BEN BIÇAKLADIM!

Haberi, ‘bilgi edinme özgürlüğümü kullanarak’ bilinen şu ünlü dinci gazeteden öğreneyim dedim. Ve dediğimi de yaptım da.
Bedava dağıtılan dinci gazete haberleri şöyle sıralamıştı:
Birinci haber;
Fenerli Alex Türk vatandaşı olma isteğini Erdoğan’a iletti...
…………………………………….
Bilmem kaçıncı haber;
Sivas’taki tarihi Behrampaşa Hanı’na kazma vuruldu.
Ve sonuncu haber;
Bedri Baykam vuruldu…

Dediğimi yaptığıma pişman oldum, çünkü detay bilgi olmadığı için, internetteki diğer gazeteleri gezinmek zorunda kaldım.
Haber şöyle:
Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘ucube’ dediği Kars’taki ‘İnsanlık Anıtı’ heykelinin yıkımını protesto için Beşiktaş Akatlar Kültür Merkezi’nde dün bir toplantı düzenlendi. Levent Kırca ve Rutkay Aziz’in de aralarında bulunduğu çok sayıda sanatçının da katıldığı toplantıda konuşan ressam Bedri Baykam, “Sayın Başbakan ülkesinin tüm aydınlarına, sanatseverlerine ve demokrasiye Fransız kalmak istiyor. Duymak istemiyor, görmek istemiyor, dinlemek istemiyor. Biz, burada sanki bir cinayeti engellemeye çalışmak için bir arada bulunuyoruz” diye konuştu… Baykam ve asistanı Tuğba Kurtulmuş etkinlik sonrası Otoparkta Mehmet Çelikel tarafından bıçaklandılar..…Baykam ve asistanı Tuğba Kurtulmuş’u bıçaklayan Mehmet Çelikel’in toplantıya katıldığı ve Baykam’ın konuşmasını da dinlediği belirlendi.”
Yakalanan Şüpheli Mehmet Çelikel, 'Allah'tan başka ilah yoktur." demiş.
Yakalanan şüpheli Mehmet Çelikel ‘Bedri cumhuriyet düşmanı idi, vurdum…’
Yakalanan şüpheli Mehmet Çelikel, daha önce eşinin erkek arkadaşını da bıçaklamış…
Yakalanan şüpheli Mehmet Çelikel ‘Manning Depresif’ hastasıymış.
M.Ç için ne söylenebilir ki?
Resmen iki aydın insanı öldürmeye kalkmış.
Bu olayı, uzmanların söylediği gibi ‘iki uçlu duygu durumu bozukluğu’ olarak mı göreceğiz. Yani, “kişinin duygu durumu, maniden (taşkınlık) depresyona doğru ‘iki uç’ arasında değişir. Manik atak sırasında, kişi kendini aşırı mutlu ya da huzursuz hisseder. Depresif atak sırasında son derece üzgün ve mutsuzdur. MÇ’nin durumu da budur “ diyerek geçiştirecek miyiz, yoksa komplo senaryolarıyla bir yerlere mi taşıyacağız?

Gerçekten yarattığı olayları nerelere taşıyacağız ve nasıl yorumlayacağız?

“Vuran mç değil, mç örnek alınan, öykünülen(İng. Rol Model) kişilerin piyonudur. Yani kendini demokrasi ve insan haklarıyla gizleyen, demokrasiyi amaçlarının aracı olarak gören, sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı sözde sol eskisi teorisyenlerce beslenenlerin terörisyeni yerine konmuş kişi… Meczup ve meczupları tetikleyenler, biliyoruz, sizin ucube mantığınızın; Bedri Baykam ve benzer aydınların ‘Laik Demokratik Cumhuriyet’ yandaşlıklarını İslam karşıtlığı olarak gördüğünüzü…Hiç mi okumadın Kur’anın Bakara suresi 256. ayette Yüce Allah’ın: “Dinde zorlama yoktur” buyruğunu…Okudun, biliyorsun, fakat işine gelmiyor, çünkü ‘Dinde zorlama yoktur’ ilkesi, laikliğin, din ve vicdan özgürlüğünün evrensel uzlaşı anahtarıdır….Biliniyor ki; bu ‘ayet’teki ; ‘İslam’a inanan bir kimsenin, inandığı dinin gereklerini yapıp yapmama konusunda zorlanması söz konusu olamaz.’ ve ‘Bireyin herhangi bir dini, din olarak seçmek konusunda zorlanması söz konusu değildir’ anlamları dinden ve yoksuldan geçinenleri rahatsız ediyor….Bedri Baykam’ı vuran, sahte ‘Bedrin aslanı?’ meczup kullanıldığını ne zaman anlayacaksın?” mi diyeceğiz.

“Ergenekonlar bütünündeki derin devletin, siyasal erki zorda bırakmak için, organize ettiği bir oyundur…” mu diyeceğiz.
Bölücü terör örgütünün toplumsal huzursuzluğu tetiklemek için, yaptırdığı bir eylemdir.” mi diyeceğiz.
Ne dersek diyelim, yetersiz ve yeteneksiz yeni bir grubun siyasete sırtını vererek varsıllaştığı, toplumun büyük kesimin ise her geçen gün yoksullaştığı ve ‘cehennem, cennet korkutmalarında cinnet boyutlarına geldiğidir.
Buna ister ‘Mannig depresif’ deyin, ister ürkeklik ve korkaklıkla harmanlanmış öfkesellik deyin, ne derseniz deyin toplumun patlamaya hazır olduğudur.

Toplumu bu hale getiren, o birileri değil, benim, sensin, onlar. Kısacası bizleriz, bizlerin duyarsızlığıdır.
Bedri Baykam ve asistanını da vuran bizim duyarsızlığımızdır, aymazlığımızdır, suskunluğumuzdur.
Bedri bey, feryat ediyor ‘vuruldum’ diyerek, ben arabamın kapılarını kilitliyorum, kulaklarımı kilitliyorum, gözlerimi, beynimi, işin özü tüm duyularımı yok ederek duyarsızlığıma, suskunluğuma, aymazlığıma tavan yaptırıyorum.
Aramızdan erken ayrılan Deniz Som’un kulakları çınlasın. Yıllardır ‘Vaziyet’inin köşesinde bulundurdu ve biz bir kez olsun okumadık o’nu. Okuduksa da, düşünmedik, N. Müller’in şu sözlerini; “ İlk önce komünistleri alıp götürdüler, ben sesimi çıkarmadım. Beni ilgilendirmiyordu.Sonra Yahudileri aldılar toplama kamplarına götürdüler, ben yine sesimi çıkarmadım.Çünkü bana göre bir şey yoktu.Sonra sosyal demokratları vurmaya, hapse atmaya, toplama kamplarına götürmeye başladılar.Ben yine sesimi çıkarmadım.Çünkü bana dokunan yoktu. Bir gün kapım çalındı. Beni alıp toplama kampına götürdüler. Hiç kimse ses çıkarmadı. Çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı…”

M.Ç meczupmuş, manning depresifmiş, vs vs imiş. Nedense Cumhuriyet aydınlarına saldıranlarda böylesi hastalıklar hemen öne çıkıyor. Uğur Mumucu’da, Muammer Aksoy’da, Bahriye Uçoklar’da, Abdi İpekçi’de, Çetin Emeç’de, Musa Anter’de, Ahmet Taner Kışlalı’da, Hirant Dink’te olduğu gibi.
Bunların hastalığı bence ‘Laik Demokratik Cumhuriyet’ manning depresifliği bence.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@gmail.com

18 Nisan 2011 Pazartesi

GALATASARAY’İN 29.MANİSSAPOR MAÇI VE RİJKAARD İLE BAŞLAYAN İKİ YILLIK BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-3

GALATASARAY’İN 29.MANİSSAPOR MAÇI VE RİJKAARD İLE BAŞLAYAN İKİ YILLIK BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-3

Lig’in bitiyor iyi ki, eğer bitmese, inanın Galatasaray bitecekti. Daha doğrusu birileri kendilerini erken bitirmese, birileri Cim Bom’u bitirecekti.
Ben; “Galatasaray’in Rijkaard ile başlayan
İki Yıllık Başarısızlık Öyküsü-3”ü sizlere sunarken, Galatasaray’imiz 29. maçını Manissapor ile, Manisa’da tamamladı.
Arada o’nu da sıkıştırayım dedim. Sıkıştırmaya gerek yok aslında, çünkü bu maçın detayını ‘Başarısızlık Öykü’sünün sonlarında yazacağım.
Kısaca değineyim; maçı Galatasaray Arda’nın 2 ve Culio’nun müthiş golleriyle 3-2 aldı ve birilerinin ‘Banka Asya’ geyiklerine son verdi.
Her ne kadar 11.maçta Sivasspor’u Nonda ve Kewell’in golleriyle 2-0 yeniyor ve Rijkaar duraklama dönemi bitti diyordu.
Sonrasında
Avrupa ligi tekrar başladı. Galatasaray Romanya’da Dinamo Bükreş’i Kewell, Nonda ve Mehmet Topal’ın golleriyle 3-0 yendi ve gruptan çıkmayı garantiledi, iki maç kala.
Ligin 12. maçında Diyarbakırspor’u deplasmanda Sabri ve Arda’nın golleriyle 2-1 yenseler de Rijkaard’ın dediği gibi duraklama dönemi bitmemişti. Çünkü, 13. maçta kendi sahasında Manisaspor ile Kewell’in golüyle 1-1 berabere kaldı, son dakikada yedikleri golle. Eğer o golü yemeseler BJK’ye yenilen FB ile puanları eşit olacaktı(31-31).
Bursa dolu dizgin geliyor ve de kimse durdurmak niyetinde değildi.
Galatasaray da bu niyeti taşımıyordu.
Ve 14.maçtaki 1-0 Bursaspor yenilgisi bir şeylerin iyi gitmediğinin göstergesi idi.
Galatasaray’ın 12 puan gerisindeki BJK’nin Galatasaray’ı 1 puan geçmesi endişe yaratmıyor değildi.
Fakat Avrupa liginde iyi gidiyordu. Gerçi üç kulvarda da fena değildi, ama GS çok iyi iken fenalık geçiren birileri sürekli fenalık için GS’in ufak arizalarını büyütüyorlardı.
İstanbul’da, Gilberto’nun kendi kalesine attığı golle Panathinaikos’u 1-0 yenerek UEFA Avrupa ligi’nde 13 puanla birinci ve de bir üst turda seribaşı oldu.
Birilerin “Ya GS ikinci kez UEFA kupasını Türkiye’ye getirirse” korkuların duyumsamaya başlamışlardı.

Galatasaray gerçekten şansızdı. Çünkü Manisa beraberliğiyle liderliği kaçıran, ardından Bursa’ya yenilen GS, lig’in 15. haftasında kendi sahasında, Kewell ile öne geçmesine karşın son salisede yediği gol ile İstanbul Büyükşehir Belediyespor ile 1-1 berabere kaldı. FB ve Bursa’nın yenildiği, BJK’nin berabere kaldığı haftada bir kez daha liderlik fırsatını kaçırdı.
Geçen yılın Kadiköy fatihi Hüseyin Göçek bu maçta Galatasaray’ın maçı almaması için 90 dakikanın son damlasına kadar savaş verdi ve 90+4’te Galatasaray’ı iki puan geri çekti.
Bursa’ya Tolunay Kafkas’ın takımı Kayseri 3-0 ile dur diyerek yeni lider oldub
16.haftada 2-0 geriye düştüğü maçta Antalyasporu Keita, Elano ve Kewell’in golleriyle 3-2 yenerek, ardından 17. haftada Gençlerbirliği’ni Kewwell’in golüyle 1-0 yenerek “Galacticos’un dönüşü” manşetini attırdı attırmasına, fakat yine de ilk devreyi FB’nin ardından ikinci bitirdi.
Türkiye Ziraat kupasında Trabzon’u Arda ve Caner’in golleriyle 2-1, Orduspor’u Arda ve Nonda’nın(2) golleriyle 3-0 , Denizli Belediyespor’u, Caner Erkin, Barış Özbek(2) ve Emre Çolak’ın(2) golleri ile 5-1 yenerek , Ankaragücü ile deplasmanda 0-0 berabere kalarak gruptan çıkmayı garantiledi.
Rijkaard ikinci Arda denebilecek Emre Çolak adlı genci öne çıkarmaya başladı.
Bu ara İngiltere Premir liginden Kewell gibi Avusturalyalı olan Lucas Neill alındı, Meksikalı Giovani Santos ile Jo Alves kiralandı. Bu takıma süper takviye idi, özellikle Meksikalı Messi diye adlandırılan Santos Rijkaard’in Barcelona’dan öğrencisi.
Tüm futbolcu aktarımlarında başrolü Haldün Üstünel oynuyordu.

Gerçi deplasmanda Sturm Graz’a 1-0 yenilse de Avrupa Liginde grubu birinci tamamlamıştı. Aslında Avrupa karnesi 8 galibiyet, 3 beraberlikle iyi bir karne idi. Adeta bu karneye iyi bir bahşişti Sturm Graz yenilgisi.
İkinci yarının ilk, ligin 18. maçında Gaziantepspor’u Mustafa Sarp’ın golüyle 1-0 yendi.
19. haftada Denizli’de Arda ve Jo Alves’in golleriyle Galatasaray 2-1 galip geldi.
FB ile lig’in 39 gollü takımı idi ve FB ile arasında 1 puan fark vardı(43-42). Ama yine de birileri ariza yaratmak için Rijkaard hatası arıyorlardı.
Nerden çıktıysa, hangi Galatasaraylinin FB’li, hangi FB’linin GS’li olduğu tartışma başlatıldı. Caner Erkin açık açık FB’li olduğunu açıkladı. Ve bu oyuncu bu açıklamadan sonra ne raslantıdır ki Galatasaray’a çok kirtik puanlar kaybettirdi ve ardından lig bitince de FB’ye gitti.
Galatasaray Türkiye Ziraat kupasında Antalya’ya 2-1 yenildi. Tek gol Arda’dan. Kaleci Ömer Çatkıç Galatasaraylıları değil, futbol sevdalısı tüm insanları tilt edecek bir pis kopat. Evet, evet pisin teki. En az 3 dakika oyundan çaldı ve Hakem Bülent yıldırım’da ağzında düdük izledi. Sadece o mu? Eski Galatasarlı Yalçın Ayhan 36. dakikada Jo’yu sakatlamış, itiraz eden Caner’e de “Sus yoksa seni de sakatlarım” haykırışını da izledi.
Gerek çalıştırıcı, gerekse topçu eski Galatasaraylılar Galatasaray karşısında canavar kesiliyorlar. Örneğin Necati Ateş, Yalçın Ayhan, Tolunay Kafkas, Hikmet Karaman VD. Fakat, Bir Aykut Kocam, Riza Çalımbay,Mehmet Özdilek ise eski takımları karşısında kuzu gibiler. Riza BJK’ye gitti mi? Gitti. Aykut Kocaman FB’ye gitti mi? Gitti. Başka ne diyeyim ki? Erman Toroğlu ve Ahmet Çakar bile bunlara işaret etti.
20. haftada Kayseri’de 0-0 berabere kalındı.
Her oynadığı maçta yüzde 99 gol atan Nonda’nın gönderilmesi hata idi. Gönderildi ve Galatasaray’dan korkanlar ariza çıkarmasını beklerken Keita ariza çıkarmaya başladı. Anlayacağınız oynamadı, çünkü Nonda’yı seviyordu. Galatasaray liderliği üçüncü kez kaçırdı, çünkü FB kendi sahasında Diyarbakır la 1-1 berabere kaldı.
Türkiye Ziraat kupası maçında Kasap yalçın Ayhan ve Necati Ateşin oynadığı, Eski BJK’li Mehmet Özdilek’in çalıştırdığı Antalyaspor Galatasaray’a 3-2 yenilmesine karşın elendi. Necati Ateş’in hırsını anlamak olası değildi. İki gol attı. Bu hırsıyla bu adam Barcelano’da oynaması gerekir. Yooo, onların başarıları sürekli değil göreceli, çünkü sadece Galatasaray karşısında harikalar yaratıyorlar. Galatasaray7ın gollerini Elano, Emre Çolak ve Caner Erkin attı.
Ve 21. haftada FB Manisaspor ile 2-2 berabere kalınca, Galatasaray oynamazdan 46 puanla lider oldu.
Oynamadı, çünkü futbolumuzu kirleten bir aile Ankaraspor’un ligden düşürülmesine neden oldu. Bu ailenin başındaki kişi yetersiz oğluna Ankara’nın en köklü takımın satın aldı oyuncak olarak. Fedeasyon’da bunlara güya ceza verdi, eski takımlarını ligden çektirerek. Dursana diğer kirlilklerin üstün. Yoooo, olmaz başı ağırır.
Ben Muhmut Özgener denen adama güvenmiyorum. Bu kişi geçen yıl kongre üyesi olduğu takımın şampiş veriyor, fakat belli mi olur, kimin şampiyon olacağı. Ama şu bir gerçek ki Doların yeşilini İslam’ın yeşiliyle harmanlayıp yeşil sahalara inenler, dahası dinden ve yoksudan geçinirken futboldan da geçinmeye başlayanlar Galatasaray’ı ele geçirmezden asla şampiyon yapmazlar.
(Yazının devamı haftaya)
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

CHP'Yİ ELEŞTİRMENİN DAYANILMAZ ZAMANSIZLIĞI VE ZEMİNSİZLİĞİ

CHP’Yİ ELEŞTİRMENİN DAYANILMAZ ZAMANSIZLIĞI VE ZEMİNSİZLİĞİ

CHP’yi elbette ki eleştireceğiz, eleştirmesine de, her şeyin zamanı ve zemini olduğu gibi bu sürecin de bir zamanı ve zemini olduğunu akıldan çıkarmamamız gerekir.
Bu biraz; yavaş-yavaş yükselerek atmosfere girmiş uçakta rahatsızlanan birinin, hava almak için uçağın kapısını açmaya çalışmasına benzer bir şey…Gerçi olmadı ama, olsa da yazdım, olmasa da…
Zamansız ve zeminsiz eleştiri yapan bizler şu gerçeği de unutmamalıyız; “Eğer birini veya bir şeyi eleştiriyorsak, onda bizde olmayan bir şeyler var demektir.”

Şunu belirtmek isterim;
Aristoteles’in dediği gibi “İnsan politik bir hayvan” ise yaşamda insanın kendi başına bir amacı var demektir ve bunun için savaş verir. Bu da politikanın ta kendisidir.
İnsan asla kendini politikadan soyutlayamaz. Doğrusu akıllı yaşam bir politik duruştur. Bunu yaşamın tüm alanlarında gösterir. Bu politikayı yaşama geçirmek için, bir siyasi partinin yöneticisi olmak gerekmez. Hatta partiye kayıtlı olmak bile gerekmez, yeter ki o partinin düşüncelerine kayıtlı kalınsın.

Eğer, birkaç düşünceyi bir araya getirebilen ve de elimiz kalem tutan bir partiliysek, diyelim ki CHP’liysek veya sosyal demokrat, solcu isek CHP’yi uyarmaktan çok halkı uyandırmayı ilke edinmek zorundayız.
Deniyor ki CHP’nin şu-şu eksikleri var. Bunları defalarca CHP’ye anlattık, yazdık hala ders almadı.

Bu süreç CHP’ye ders verme süreci değildir. Ders alma süreci ise hiç değildir, çünkü zaman kalmadı.
Ben eğer gerçekten CHP’liysem CHP adına halka doğruları anlatmalıyım. Yıllardır bunu yapıyorum. Hiçbir CHP’li yöneticisi çıkıp “Bunları sen değil, biz anlatacağız” demedi. Bu CHP politikalarına katkı sürecidir. En zirvedeki yetkiliye ulaştırdım düşüncelerimi. İlgisiz kalmadılar aksine teşekkür ederek kesinlikle önerilerimi dikkate alacaklarını söylediler.
Diyorum ki; benim anlattıklarım CHP’nin anlattıklarına katkıdır. Eğer ben CHP iyi anlatamıyor diye çıkıyorsam, ya ben iyi anlatamıyorum, ya da ben başka şeyler anlatıyorum demektir.
Bir CHP’li sosyal demokrat veya solcu olarak CHP’nin yetmezlerini kronikleşmişçesine anlatıyorsam, CHP’ye en fazla karşıt politikalar kadar katkı vermiş olurum.
CHP’de görevim yok ama görev bilerek CHP politikalarının doğrularını daha da güçlendirecek önerilerde bulunuyorum.
CHP yapamıyor diye ortaya çıkmaktan çok, CHP’nin daha iyi yapması için katkı veren politikaları anlatmalı ve yazmalıyız, ısrarlı ve sürekli bir şekilde CHP yanlışlarını değil.
CHP yanlışlarında ve eksiklerinde biraz da kendi yanışlarımızı ve eksiklerimizi ‘dikkate alarak’ sorgulamalıyız.

“Ergenekon ya da taciz kasetleri tartışmalarına meydan veriliyor, ya da sağcı-Fetullahçı aday gösteriliyor ” demek, CHP’nin yanlış bir süreç işlettiğini, en azından halkın böyle algılayacağını neden aklımıza getirmeyiz ki?
Özellikle kasetlerin amaçlı bir şekilde servis edildiğini halk çok iyi anladı ve bunun gizemli bir kurgu olduğunu gördü ise CHP’nin savunmaya geçmesini tetiklemek doğru bir duruş mudur?
Lümpen ve edilgen toplum yaratan ayni ve nakdi seçim yardımlarının önünün almak için, CHP’nin gündeme getirdiği bilimsel ‘Aile Sigortası Projesi’nin, CHP tarafından yazılı ve görsel basında savunulamıyor demek, bu bilimsel projeye zarar vermek demektir.
Düşünün ki bu proje TV kanallarında ve yazılı basında AKP teorisyenlerince beğeniyle gündeme getirilmektedir. Yani CHP bu projeyi bunlara anlattırma başarısını elde etmiş, ama ben bir solcu olarak anlatmıyor aksine eleştiriyorsam, burada benim gizemle bir amacım var demektir.
“Aile Sigortası Projesi” benim için en etkin; ‘Neo-liberal ve muhafazakâr, hatta dinden ve yoksuldan geçinenlerin saldırısına karşı bireyin korunması’ projesidir.
“Kriz yönetimi ve medya planlamasında hâlâ çuvallanıyor, ciddi bir ana muhalefet yapılamıyor.” demek, bugünkü yandaş medyanın varlığını yadsımak, tarafsız duruş sergileyen özgür basının nasıl tehdit edildiğini görmemezlikten gelmektir.
Bu söylediklerim; Güneydoğu politikaları/Kürt sorunu, türban ve diğer sorunlar adına CHP’nin geliştirdiği politikalar için de geçerlidir.

Defalarca yazdık ve yazmayı da sürdüreceğiz:

http://blog.milliyet.com.tr/CHP_de_ve_Galatasaray_de_olaganustu_kongre/Blog/?BlogNo=277345


http://blog.milliyet.com.tr/Turban_uzlasisinin_en_iyi_araci_Basortusudur_/Blog/?BlogNo=271489

Bazı gazete ve köşe yazarlarımızın ‘AKP’yi eleştirip CHP’ politikaların öne çıkardıklarında’ başına neler geldiğini, özgür basının/düşüncenin nasıl susturulduğunu fark etmemek, düşündürücü ve potansiyel yandaş farklılığımızı ortaya koyan kanıt olsa gerek.
Aristoteles şunu da söylemiş:
“Akıllı insan düşündüğü her şeyi söylemez, fakat söylediği her şeyi düşünür.”
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

10 Nisan 2011 Pazar

GALATASARAY'İN TRABZON YENİLGİSİNE FENER BİLE KAHROLDU VE BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-2

GALATASARAY’İN TRABZON YENİLGİSİNE FENER BİLE KAHROLDU VE BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-2


Evet; Galatasaray rekorlara doymuyor; 2010-11 Ligi sezonunda. Galatasaray cezalı 28. lig maçında; ‘Ali Sami Yen Aslantepe Arena’da’ ilk kez seyircisiz oynadı, ilk kez lig tarihinde 15. yenilgisini aldı…Tüm bunlara ilk kez FB üzüldü, çünkü Galatasaray bu 15. yenilgisini almasa ve maçta yengi ile ayrılsa FB lider olacaktı. Anlayacağınız FB’nin üzüntüsü, GS’in düştüğü duruma değil, kendi düştüğü durumadır.
Artık bizleri Galatasaray yenilgileri ve düşme potasına girmesi(çünkü düşürebileceklerini zannetmiyorum) fazla ilgilendirmiyor. Biz; Galatasaray’in Rijkaard ile başlayan iki yıllık başarısızlık öyküsünün ikincisine devam edelim:

Ve Ligin 7. maçında Galatasaray ilk kaybını veriyordu, Eskişehirspor ile 1-1 berabere kalarak.
FB Antalya’da 90’da gülerek 7’de 7 yapmış, Galatasaray ise Elano’nun yedek bekletildiği maçta ES-ES’e puan vermişti. Tek golü ise yine Kasımpaşa canavarı Nonda atmıştı.
Bu fırsatı değerlendirmek için hemen harekete geçen Hakan Ünsal ve Şükür satırlarını bileyerek satır keskinliğine getirmeye başladılar.
Korkuyla Galatasaray’ı izleyenler Eskişehir maçıyla ilk açıklarını yakalamışlardı; Rijkaard sürekli rotasyon yaparak, yani oyuncu değiştirerek takımın kalıcı performansını bozmuştu onlara göre. Hâlbuki bu oyun anlayışını istemiyerek de olsa alkışlıyorlardı.
Rijkaard takımın performansını bozmuyor, aksine Rijkaard tüm futbolcuları 11’de oynar hale getirerek Barcelano benzeri sürdürülebilir güçlü bir GS yaratmaktı amacı.
Hakem Cüneyt Çakır bu maçta faul haklarını hep Cimbom aleyhine kullandı. Çoğu hakemin penaltı dediği Baros pozisyonunu es geçti es-es maçında.
Bu bir yıkım süreci idi. Günümüz populer söylemle “Kırılma noktası”
Ve şimdi de birileri çıkmış Galatasaray’ı Arapçası ibra etmiyeceklerini, Türkçesi aklamayacaklarını söylüyorlar.
Etmediler de. Ama utançlarını gizlemek için idari açıdan aklamadılar, mali açıdan akladılar 27/03/2011 tariehinde.
Evet; mali açıdan aklanandı çünkü gGalatasaray dernek olarak 41 milyon dolar karda idi. Şirketler bu aklamaya dahil değil. Şirketlerin de yaptığı ortada. Yani Galatasaray’a kazandırdıkları…
İyi de idari bağlamda neden aklanmadı? Çünkü idareyi birileri ele geçirmek istiyor ve de Aslantepe Arena’daki ıslıkların cezası kesiliyor.
Bence polat mahkemede aklanır. Kimse çıkıp başkanın mahkemeye gitmesi Galatasaray tarihine kara leke olarak geçer demesin , lekenin büyüğü aklamayarak karalamaktır.
Sen mali açıdan aklayacaksın, ardında da alınan topçularla birile GS’yi hortumladı diyeceksin. Hade be ordan. Yetki verilmiş Adnan Keskin’e, Hagi’ye Polat bunları da mı izleseydi, Galatasaray yapılandırılması savaşı verirken.
Adnan sey ve yönetim bal gibi 30 gün içinde yapması gereken olağanüstü kongrede aday olurlar 2011’in son gününe dek. Çünkü; eski tüzüğün geçici maddesine, ibra edilmeyerek seçilme hakkını yitirenler 2011 yılı sonuna dek haklarını kullanabilirler.
Bu takım 14 sene şampiyon olamadığında yönetimler bu denli aşağılanmamıştı. Fakat son 20 yıl içinde BJK ve FB’den iki kat fazla şampiyon olmuş(10 kez) Galatasaray’ın son 2 senedeki başarısızlığını bahane göstererek Galatasaray yönetimini aklamayarak karalıyorlar. Bu aşağılamanın arkasında siyasi bir güç var ve bu güç ıslıklanmanın intikamını alarak, Galatasaray’ı doların yeşilini İslamın yeşiliyle harmanlayıp yeşil sahaya inenlere teslim etmenin savaşını vermektedir.
Yine de Polat’ın şunu algılaması gerekir. M.Helvacı, A.Keskin ve H-acı kendilerini sabote ettiler. Eğer bunu kanıtlayamaz ise, o yanlışların içinde kendisini de konuşlandırmış olur.
Bülent Ünder getirildi. Bence yanlış, çünkü Tugay futbolcuları daha da motive ederdi ve Tugay GS için beklenmedik bir kazanç olabilirdi.
Antalya maçı mı dediniz?
Tadı mı kaldı sportif etkinliklerin.
Ben dizi olarak Rijkaard ile başlayan süreci işleyeceğim artık.

Galatasaray Es-es beraberliğiyle başlayan iniş Avrupa maçlarıyla devam etti;
Avrupa maçında da grup sonuncusu Strum Graz’la kendi sahasında Baros’un attığı golle 1-1 berabere kaldı. Bu da saldırmaya hazırlar için iyi bir sonuçtu.
Ve de çöküş 8. maç ile başladı. Ne rastlantıdır ki 8. haftada FB ve GS iki Ankara takımıyla karşı karşıya geldi. FB İstanbul’da Gençlerbirliği’ni 3-0 yendi, GS ise Ankara’da Ankaragücü’ne son 6 dakika içinde yenilen 3 golle 3-0 yenildi.
Gençlerbirliği maçında, Lugano’nun Tozo’ya yaptığı hareket kırmızı kartlık olmasına karşın Kuddüsi Müftüoğlu’nun bu kartı göstermemesi, birilerin düğmeye bastığının işareti idi adeta.
İşin ilginç tarafı FB Kongre üyesi Melih Gökçek denen kişinin Ankaragücü soyunma odasına girerek “Attığımız tüm goller federasyona “ diye bağırması.
En ilginci de hiç iyi oynamayan Ankaragücü’nün kimyasını tümden bozacak Nonda’ya yapılan penaltıyı Koray Gençerler’in vermemesi.
Ligin 9. maçında Trabzon’u Arda, Kewell, Baros ve Servet’in golleriyle 4-3 yenen Cimbom, FB’nin de Antepte 2-1 yenilmesiyle biraz umutlanır oldu. Bir nevi kükreyişti bu.
Avrupa maçlarında Galatasaray Dinamo Bükreşi Kewell, Nonda(2) ve Elano’nun golleriyle 4-1, FB deplasmanda Steaua Bükreş’i 1-0 ile geçerek; her iki takımda Şükrü Saraçoğlu’ndaki derbı için moral kazandılar.
Bir şey dikkatimi çekiyor Nonda çok efendi bir yetenek, fakat ırkdaşı Keita biraz kerata. Çünkü Nonda takımda varken daha iyi oynuyor ve genelde pasları o’na çıkarmaya çalışıyor. Bunun da takıma zarar vererebileceğini söylemeye başladılar komplo teorisyenleri. Beni bu rahatsız ediyor.
Ligin bu 10. maçında Galatasaray FB deplasmanından 3-1 yenilgi ile ayrılıyordu. Galatasaray’ın tek golünü Hakan Balta atmıştı.
Gazetelerdeki başlık değiştirilerek “El Clasico 10 yaşında” şeklinde alaycı başlıklar atılmaya başlanmıştı. Çünkü Galatasaray burada 10 yıldır yeniliyordu.
Maç öncesi FB’li topçuların Galatasaraylı topçulara saldırmaları resmen Alex ve Carlos kurgusu idi, ki arkalarında Emre Belezoğlu vardı. Diğer Brezilyalılar Fábio Alves da Silva Bilica, Ciristian Baroni ve Andre Dos Santos resmen gladyatör gibi Galatasaraylı oyuncuları, başta Arda’yı hırpaladılar.
FB stadı adeta cehennemdi, öyle ki yardımcı hakem Tarık Ongun’un başı bile yarılmıştı.
Maç içinde Carlos’un Keita’yi çıldırtıp oyundan attırması, FB’nin ilk golünün ofsayttan atılması, tüm bunlar Galatasaray’ın bir tarafa atılmasının göstergeleri idi.
Leo Franco’nun maçın kaderini değiştiren hataları kafaları karıştırdı. Öyle ki GS maçı 2-1’e getirdikten sonra son salisede bile gol atacak ataklar yapıyordu, aksine Leo’nun beklenmedik son dakika hatası GS’in teslimiyetini getirdi.
Herkes Aykut Çetin Leo’dan daha iyi demeye başladı.
Kupa’da Galatasaray; Bucaspor’u Arda ve Kewell’in golleriyle 2-1 yenerek Türkiye Ziraat kupasında gruplara kaldı.
Elano resmen kayıplarda. Buca maçında da kırmızı kart gördü 34. dakikada. Nedense oynamak istemiyor.
(Yazının devamı haftaya)
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

GALATASARAY’İN TRABZON YENİLGİSİNE FENER BİLE KAHROLDU VE BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-2

GALATASARAY’İN TRABZON YENİLGİSİNE FENER BİLE KAHROLDU VE BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-2


Evet; Galatasaray rekorlara doymuyor; 2010-11 Ligi sezonunda. Galatasaray cezalı 28. lig maçında; ‘Ali Sami Yen Aslantepe Arena’da’ ilk kez seyircisiz oynadı, ilk kez lig tarihinde 15. yenilgisini aldı…Tüm bunlara ilk kez FB üzüldü, çünkü Galatasaray bu 15. yenilgisini almasa ve maçta yengi ile ayrılsa FB lider olacaktı. Anlayacağınız FB’nin üzüntüsü, GS’in düştüğü duruma değil, kendi düştüğü durumadır.
Artık bizleri Galatasaray yenilgileri ve düşme potasına girmesi(çünkü düşürebileceklerini zannetmiyorum) fazla ilgilendirmiyor. Biz; Galatasaray’in Rijkaard ile başlayan iki yıllık başarısızlık öyküsünün ikincisine devam edelim:

Ve Ligin 7. maçında Galatasaray ilk kaybını veriyordu, Eskişehirspor ile 1-1 berabere kalarak.
FB Antalya’da 90’da gülerek 7’de 7 yapmış, Galatasaray ise Elano’nun yedek bekletildiği maçta ES-ES’e puan vermişti. Tek golü ise yine Kasımpaşa canavarı Nonda atmıştı.
Bu fırsatı değerlendirmek için hemen harekete geçen Hakan Ünsal ve Şükür satırlarını bileyerek satır keskinliğine getirmeye başladılar.
Korkuyla Galatasaray’ı izleyenler Eskişehir maçıyla ilk açıklarını yakalamışlardı; Rijkaard sürekli rotasyon yaparak, yani oyuncu değiştirerek takımın kalıcı performansını bozmuştu onlara göre. Hâlbuki bu oyun anlayışını istemiyerek de olsa alkışlıyorlardı.
Rijkaard takımın performansını bozmuyor, aksine Rijkaard tüm futbolcuları 11’de oynar hale getirerek Barcelano benzeri sürdürülebilir güçlü bir GS yaratmaktı amacı.
Hakem Cüneyt Çakır bu maçta faul haklarını hep Cimbom aleyhine kullandı. Çoğu hakemin penaltı dediği Baros pozisyonunu es geçti es-es maçında.
Bu bir yıkım süreci idi. Günümüz populer söylemle “Kırılma noktası”
Ve şimdi de birileri çıkmış Galatasaray’ı Arapçası ibra etmiyeceklerini, Türkçesi aklamayacaklarını söylüyorlar.
Etmediler de. Ama utançlarını gizlemek için idari açıdan aklamadılar, mali açıdan akladılar 27/03/2011 tariehinde.
Evet; mali açıdan aklanandı çünkü gGalatasaray dernek olarak 41 milyon dolar karda idi. Şirketler bu aklamaya dahil değil. Şirketlerin de yaptığı ortada. Yani Galatasaray’a kazandırdıkları…
İyi de idari bağlamda neden aklanmadı? Çünkü idareyi birileri ele geçirmek istiyor ve de Aslantepe Arena’daki ıslıkların cezası kesiliyor.
Bence polat mahkemede aklanır. Kimse çıkıp başkanın mahkemeye gitmesi Galatasaray tarihine kara leke olarak geçer demesin , lekenin büyüğü aklamayarak karalamaktır.
Sen mali açıdan aklayacaksın, ardında da alınan topçularla birile GS’yi hortumladı diyeceksin. Hade be ordan. Yetki verilmiş Adnan Keskin’e, Hagi’ye Polat bunları da mı izleseydi, Galatasaray yapılandırılması savaşı verirken.
Adnan sey ve yönetim bal gibi 30 gün içinde yapması gereken olağanüstü kongrede aday olurlar 2011’in son gününe dek. Çünkü; eski tüzüğün geçici maddesine, ibra edilmeyerek seçilme hakkını yitirenler 2011 yılı sonuna dek haklarını kullanabilirler.
Bu takım 14 sene şampiyon olamadığında yönetimler bu denli aşağılanmamıştı. Fakat son 20 yıl içinde BJK ve FB’den iki kat fazla şampiyon olmuş(10 kez) Galatasaray’ın son 2 senedeki başarısızlığını bahane göstererek Galatasaray yönetimini aklamayarak karalıyorlar. Bu aşağılamanın arkasında siyasi bir güç var ve bu güç ıslıklanmanın intikamını alarak, Galatasaray’ı doların yeşilini İslamın yeşiliyle harmanlayıp yeşil sahaya inenlere teslim etmenin savaşını vermektedir.
Yine de Polat’ın şunu algılaması gerekir. M.Helvacı, A.Keskin ve H-acı kendilerini sabote ettiler. Eğer bunu kanıtlayamaz ise, o yanlışların içinde kendisini de konuşlandırmış olur.
Bülent Ünder getirildi. Bence yanlış, çünkü Tugay futbolcuları daha da motive ederdi ve Tugay GS için beklenmedik bir kazanç olabilirdi.
Antalya maçı mı dediniz?
Tadı mı kaldı sportif etkinliklerin.
Ben dizi olarak Rijkaard ile başlayan süreci işleyeceğim artık.

Galatasaray Es-es beraberliğiyle başlayan iniş Avrupa maçlarıyla devam etti;
Avrupa maçında da grup sonuncusu Strum Graz’la kendi sahasında Baros’un attığı golle 1-1 berabere kaldı. Bu da saldırmaya hazırlar için iyi bir sonuçtu.
Ve de çöküş 8. maç ile başladı. Ne rastlantıdır ki 8. haftada FB ve GS iki Ankara takımıyla karşı karşıya geldi. FB İstanbul’da Gençlerbirliği’ni 3-0 yendi, GS ise Ankara’da Ankaragücü’ne son 6 dakika içinde yenilen 3 golle 3-0 yenildi.
Gençlerbirliği maçında, Lugano’nun Tozo’ya yaptığı hareket kırmızı kartlık olmasına karşın Kuddüsi Müftüoğlu’nun bu kartı göstermemesi, birilerin düğmeye bastığının işareti idi adeta.
İşin ilginç tarafı FB Kongre üyesi Melih Gökçek denen kişinin Ankaragücü soyunma odasına girerek “Attığımız tüm goller federasyona “ diye bağırması.
En ilginci de hiç iyi oynamayan Ankaragücü’nün kimyasını tümden bozacak Nonda’ya yapılan penaltıyı Koray Gençerler’in vermemesi.
Ligin 9. maçında Trabzon’u Arda, Kewell, Baros ve Servet’in golleriyle 4-3 yenen Cimbom, FB’nin de Antepte 2-1 yenilmesiyle biraz umutlanır oldu. Bir nevi kükreyişti bu.
Avrupa maçlarında Galatasaray Dinamo Bükreşi Kewell, Nonda(2) ve Elano’nun golleriyle 4-1, FB deplasmanda Steaua Bükreş’i 1-0 ile geçerek; her iki takımda Şükrü Saraçoğlu’ndaki derbı için moral kazandılar.
Bir şey dikkatimi çekiyor Nonda çok efendi bir yetenek, fakat ırkdaşı Keita biraz kerata. Çünkü Nonda takımda varken daha iyi oynuyor ve genelde pasları o’na çıkarmaya çalışıyor. Bunun da takıma zarar vererebileceğini söylemeye başladılar komplo teorisyenleri. Beni bu rahatsız ediyor.
Ligin bu 10. maçında Galatasaray FB deplasmanından 3-1 yenilgi ile ayrılıyordu. Galatasaray’ın tek golünü Hakan Balta atmıştı.
Gazetelerdeki başlık değiştirilerek “El Clasico 10 yaşında” şeklinde alaycı başlıklar atılmaya başlanmıştı. Çünkü Galatasaray burada 10 yıldır yeniliyordu.
Maç öncesi FB’li topçuların Galatasaraylı topçulara saldırmaları resmen Alex ve Carlos kurgusu idi, ki arkalarında Emre Belezoğlu vardı. Diğer Brezilyalılar Fábio Alves da Silva Bilica, Ciristian Baroni ve Andre Dos Santos resmen gladyatör gibi Galatasaraylı oyuncuları, başta Arda’yı hırpaladılar.
FB stadı adeta cehennemdi, öyle ki yardımcı hakem Tarık Ongun’un başı bile yarılmıştı.
Maç içinde Carlos’un Keita’yi çıldırtıp oyundan attırması, FB’nin ilk golünün ofsayttan atılması, tüm bunlar Galatasaray’ın bir tarafa atılmasının göstergeleri idi.
Leo Franco’nun maçın kaderini değiştiren hataları kafaları karıştırdı. Öyle ki GS maçı 2-1’e getirdikten sonra son salisede bile gol atacak ataklar yapıyordu, aksine Leo’nun beklenmedik son dakika hatası GS’in teslimiyetini getirdi.
Herkes Aykut Çetin Leo’dan daha iyi demeye başladı.
Kupa’da Galatasaray; Bucaspor’u Arda ve Kewell’in golleriyle 2-1 yenerek Türkiye Ziraat kupasında gruplara kaldı.
Elano resmen kayıplarda. Buca maçında da kırmızı kart gördü 34. dakikada. Nedense oynamak istemiyor.
(Yazının devamı haftaya)
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com