30 Mayıs 2011 Pazartesi

GALATASARAY BAŞARAISIZLIĞI-9 VE TRABZON'UN FB ŞAMPİYONLUĞUNU FIFA'YA TAŞIMASI






TRABZONSPOR FIFA’YA GİDERKEN GALATASARAY’İN BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-9



FB’nin şampiyonluğu için Yorum yapmayacağım, fakat şu soruyu soracağım; “Eskişehirspor’lu Sezer Öztürk ile Karabükspor’lu Emenike’yi alan FB, bu iki takımla yaptığı maçı da almış mıydı? Aldıysa, aldırmamak mı gerekir, süper lig’imizin süpersizleştirilmesine?
Böylesi saçma şampiyonluğa böylesi saçma soru sorulur ancak.
Aşağıdaki haber; saçmalıyarak kurduğum ve saçma gibi saçtığım sorumun yanıtını acilen veriyor gibi. Gibisi az,çünkü 4-5 ay önce ülkemiz futbol arenasında ikinci bir İtalya vakası yaşanabilir demiştim.
Ne kadar haklı olduğumu ‘30/05/2011’ günkü haber ile lütfen görün:
Trabzonspor Yönetim Kurulu, Spor Toto Süper Lig'in 2010-2011 sezonunun tamamlanmasına rağmen yaşanan tartışmalar üzerine bir açıklama yaptı. Kulüp internet sitesinden yapılan açıklamada, tartışmaların devam ettiği vurgulanarak, "Kamuoyunun önünde belgeli manipülasyon iddiaları tüm çarpıcılığıyla gözler önüne serilmektedir. Bunlar arasında lig yarışının bütün hızıyla başabaş devam ettiği dönemde, FIFA kayıtlarına göre merkez adresi Liechtenstein olarak görülen Ahmet Bulut'a ait Ball&Foot adlı menajerlik şirketi ortaklarından Ekrem Okumuş'un cep telefonundan, Ankaragücülü futbolcu Kağan Söylemezoğlu'nun telefonuna gönderdiği mesajın içeriği ve bunun delilleri son derece önemli unsurlar içermektedir" denildi.
Açıklama şöyle devam etti:
"Emre Belözoğlu ile Kağan Söylemezoğlu'nun Ekrem Okumuş'un ortağı olan menajerlik şirketine bağlı olmaları, bunun yanı sıra yine Emre'nin kuzeninin de aynı menajerlik şirketinde görev yapması dikkatlerden kaçırılmaması gereken manidar bir durumdur. Bir maçın sonucunu etkilemeye yönelik bu eylem iddiasının ivedilikle araştırılarak sonucun belirlenmesi kurumların inandırıcılığı ve ülke futbolunun geleceği açısından büyük önem taşımaktadır. Böyle önemli bir olayın sıradan bir şaka olarak geçiştirilmesi mümkün değildir. Ligin son haftalarında ağırlık kazanan iddiaların ve çarpıcı gelişmelerin geldiği son nokta olarak görülebilecek bu konuyla ilgili, adalet kurumu başta olmak üzere Türkiye Futbol Federasyonu ve FIFA nezdinde gereken tüm başvurular yapılacaktır."
Bu gösteriyor ki; Trabzonspor bu şampiyonluğu 12 Haziran seçim öncesi ve sonrası kovalamayı sürüdrecek.

Biz de Rijkaar ile başlatılan ve H-acı ile devam eden 2 yıllık Galatasaray başarısızlık öyküsünün dokuzunucusuna devam edelim:
H-acı artık acı verir olmuştu; Mismoviç’i oynatmamakta ısrarlı. Onun yerine Gökhan Zan’ı oynattı.
Ali Turan ülkenin en iyi stoperi iken ne işi var sağ kulvarda.
Hagi sadece iyi topçu…
Ligin 13. maçı Kayseri’de.
Müthiş bir maç oldu. Galatasaray kaleye 24, Kayseri 18; toplam 42 şut, bir gol yok. Her iki takımda Türkiye’yi futbola doyurdu, doyurmasına da iki sarı kırmızılı takım puan açlığıyla evlerine döndüler. Düşünün ceza sahasına yapılan orta sayısı 35, golpozisyonu 14
Futbolcular ellerinden geleni yaptılar. Sağ olsun hakem Barış Şimşek de birileri için elinden geleni yaptı ve Serdar Tatlı’nın bile yüzde bin iki penaltıyı Galatasaray’dan çalarak maçın kaderini direkt etki eden hata yaptı.
Yok-yok, bu yıl Galatasaray birileri içinbirileri tarafından yok edilecek gibi. Lider Trabzon’dan tam 13 puan geriye düştü 21 Kasım 2010 günkü Barış Şimşek sonucuyla.
14. Lig maçı BJK ile Ali Sami Yen de.
20 Kasım 2010 gecesi. İki başarısız takım karşı karşıya geldi. Dahası Gutıli, Aureliolu, Hilbertli, Nobreli, Finkli Holoskolu, Tabatalı, Ernstli kadrosuyla başarısız Alman teknik direktör Bernd Schuster ve Frank Rijkaard başarısızlığını devrlan H-acı arasındaki maçı Schuster kazandı ve H-acı acı günleri katmerleşmede başarılı bir şekilde yol almaya başladı, aradaki puan farkını 16’ya tırmandırarak.
Ne hakem hatası, ne de topçu. Bal gibi H-acılı bir hata. Misimoviç’i bitirdi, sıra İnsua’da, ardından belki de Kewell, Elano, Neill ve Pino gelecek gibi.
Ben Aslan’daki durumu; Serengeti’de bir Aslan ailesini ele geçiren erkek aslan, var olan yavruları öldürür ya, kendi yavrularını getirmek için, aynen buna benzetiyorum. Ne acıdır ki H-acı var olan yavruları öldürüp yerine kendi yavrularını getirecek gibi.
Rijkaardlı değil, Hagili FB maçında Galatasaray’ı göklere çıkaran yazılı ve görsel medya, Galatasaray’ı bu sefer arzın merkezindeki mağmanın odağına atar oldu. Goller Gutı ve Nobre’den, Galatasaray’ın golu ise son salisede Kewel’den.
Ali Turan; büyük umutlarla alınmıştı, daha maçın 7.dakikasında(8 olsa na yazar) öyle bir penaltı yaptırdı ki, seyirci çıldırdı adeta…Taraftar isyanda, 31 kişi tutuklandı, Polat hala “Ayağa kalkacağız” deyip duruyor.
15. haftaya gelmek istemiyorum, yeni bir yıkım yaşamamak için, fakat kurallar gelmeyi zorluyor.
Ve 15. haftaya geliverdik. Nasıl olduysa Kasmıpaşalıyı, pardon Kasımpaşa’yı Kewel, Pino ve Hakan Balta ile 3-0 yenebildik. Eğer hakem Pino ve Kewel’e yapılanlar yan çizmese Yankaya(Özgür), fark farklı bir şekilde rokora koşabilirdi.
Seviniyor yedek topçularla Adnan keskin, sanki bir gizemli mucize yaşanacak diye. Ben ise öfkeden çıldırıyorum. Misimoviç’i hiç eden H-acı Ali Turan’ı da silerken seyrettiği için Keskin. Değişen bir şey yok puan farkı “On 6” olarak kendini koruyor.
Ve tarih 11 Aralık 2010. Dünya’nın cehennemi tanıdığı, Avrupa devlerinin titreyerek ayak bastığı, CimBom’un şanlı tarihine ev sahipliği yapan mabedi “Ali Sami Yen” son lig maçıyla, futbolumuzun lig tarihinden çekiliyor.
Lig’in 16. maçı Gençlerbirliği ile.
Evet, Galatasaray en son şampiyonluklarını (2005-2006 ve 2007-2008” kutladığı, Neuchatel’i 5-0 ile geçtiği(1988-89), Milan’ın diz çöktüğü(1999-2000), ilk yarı 2-0 önde olan Real Madrid’i 3-2’lik sonuçla perişan edildiği, 2000-01 sezonunun son maçı ile 2001-02 sezonu ve 2002-03 sezonunun 8. haftasına dek 25 maçlık galibiyet rekorunun kırıldığı Ali Sami Yen7deki son lig maçı, İlhan Cavcı’nın demirbaş takımı Gençlerbiriliği ile.
Sonuç ne mi? Sonuç 11 Aralık 2011 gecesinde 46 yaşındaki Ali Sami Yen’in göz yaşları. Tam bir kara leke. Lig tarihinde yaşadığı en son felaketi(1991-92 15 iç saha maçta 5 yenilgi) yineledi Bursa, Ankaragücü, Manisa ve BJK’tan sonra Gençlerbirliğine de yenilerek( 2-0 ). Bu sonuç karşısında seyöfkelenen seyirci “Ali Sami Yen hakkını helal etmiyor” diye Ali Sami Yen’i inletti.
Seyirci “El salla, el salla, Adnan Polat el salla- Herkes gider biz kalırız, biz Galatasaraylıyız” diye seslenirken, efsaneleşmiş tezahüratlar hüzünlü bölesi vedede unutulmadı; “We are the best(En iyi biziz)” “Super Mario Jardel” “Avrupa’nın süper aslanı cim bom’um benim” sesleriyle efsane stad inletilerek. Yalnız o bilinen ve adeta simge olan “Ay Lav Yu Hagi” sesleri yükselmiyordu Ali Sami Yen’de. Belli ki Hagi, taraftar için H-acı gelmeye başlamıştı. Çünkü puan farkını başarılı bir şekilde 19’a çıkarmış “Ne o küme mi düşüyoruz” kuşkularına yer verditmeye başlamıştı.
Ben Hagi’yi niçin getirdiklerini anlamış değilim, hala.
Sar kırmız Ali Sami Yen koltukları perişan bir halde sahanın içinde kıvranıyorlar. O vefekar ve cefakar seyirci, kimbilir, bir festival eşliğinde anı olarak sarı kırmızı koltukları söküp evine götürecekti, olmadı. Evine değil, söküp-söküp sahaya attı. Doğrudur, Galatasaray’ı yüreğinden sökemezdi, ama koltukları sökerek koltuklara yapışmışlara mesaj gönderebilirdi, o’nu yaptı taraftar, tüm Galatasaray sevgisini yüreğine çakarak.
Başkan yardımcısı Yiğit Şardan “Bazen içimden ‘Yönetim istifa’ diye bağırmak geliyor” diyor ve ben de diyorum ki “Bağırman gerekmez, istifa edin ve kendinizi değil Galatasaray’ı bu perişanlıktan kurtarın.Benim için Galatasaray önemli.”
H-aci acı-acı gürledi; “Kişiliği olan bir takım, kişiliği olan oyuncularla kurulur. Böyle oyuncular bulmalıyız…kimlerle devam edeceğimizi göreceksiniz”
Belli oldu, H-aci eski yavruları parçalayacak, kendi yavrularını getirmek için.
İşte Ali Sami Yen’deki son kez oynan lig maçında sahayla çıkanlar:
Hakemler: Yunus Yıldırım, İsmail Köse, Ali Saygın Ögel, Kutluhan Bilgiç
Galatasaray: Ufuk, Sabri (Dk. 55 Arda Turan), Neill, Gökhan Zan, Hakan Balta (Dk. 46 Çağlar Birinci), Cana, Barış, Ayhan, Aydın, Kewell (Dk. 46 Mehmet Batdal), Pino
Yedekler: Aykut, Servet, Serdar, Serkan
Teknik Direktör: Gheorghe Hagi
Gençlerbirliği: Serdar Kulbilge, Orhan Şam, Aykut Demir, Kulusic, Murat Kalkan, Serkan Çalık (Dk. 80 Mehmet Akgün), Cem Can, Oktay Delibalta, Soner Aydoğdu (Dk. 68 Alparslan), Billy Mehmet (Dk. 90+1 Balaj), Hurşut Meriç
Yedekler: Ramazan, Bekim, Bilal, Uğur, Emre Balak
Teknik Direktör: Ralf Zumdick
Goller: Dk. 1 Hurşut Meriç, Dk. 26 Orhan Şam (Gençlerbirliği)
Sarı Kartlar: Pino, Gökhan Zan (Galatasaray); Orhan Şam (Gençlerbirliği)
(Yazının devamı haftaya)
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

AKP DAĞTIRKEN CHP AİLE SİGORTASI DİYOR










AKP’NİN DAĞITMASIYLA CHP’NİN AİLE SİGORTASI AYNI ŞEY Mİ?

E-Postama gelen TÜİK verilerini esas alarak durum değerlendirmesi yapmaya karar verdim.
Gördüm ki her şey de olduğu gibi TÜİK verilerinde de ekonomik davranıyoruz. Canım siz karar verin, ‘e-konomik miyiz, e-komik miyiz?’e.
Gerçekleri saklamanın, dahası savsaklamanın ötesine geçen bir yapıyı 2000’ler sonrası adeta kurumsallaştırdık.
Seçmen gerçekleri yavaş-yavaş görüyor gibi…12 Haziran’da ki oyunu bu sefer daha verimli(Fr.efektif) kullanacağına inanıyorum.
Enflasyon değerleri düştü deniyor. Peki neye göre? Esas aldığı değerler ne? Ne olacak; ithal köpek-kedi maması, İtalyan makarnası, Flüt, beyzbol topu, kış ayındaki mayo bikini fiyatları. Evet; alınıp satılamayan mallar temel alınıp da enflasyon verilerine bakarsak tabii ki enflasyon 41 yılın en alt seviyesine iner.
Tüm tüketim ürünlerine etki eden Akaryakıttaki artış( enflasyonu) nedense es geçiliyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü(FAO) gıda fiyatlarındaki endeksin artışı, dolar ve Cumhuriyet altınındaki dizginlenemeyen artışı da…
Sabah kahvaltısında çocuklarına kuru ekmek bile veremediği için İntihar eden ana, iş bulamadığı için kendini yakan baba, yani fiyatlardaki artış(enflasyon) karşısında toplumda artan cinnet hali her şeyi anlatmıyor mu ?
Eğer savsaklanan enflasyon karşısında ezilen bir kişi şu yorumu yapılabiliyor ise, bu ülke insanı enflasyon’dan değil de bunlardan daha çok çekeceğe benziyor: “ 3 yıl önce emekli oldum, aldığı maaş 1200 TL idi. Şimdi maaşım oldu 1600 TL., 1990’larda ülkem üzerinde oynanan oyunları da hesaba kattığımda halime şükrediyorum. İktidar 1960 dan beri oynanan oyunları, aramıza yerleşmiş olan hainleri ve ülkemizi satanları temizledi. Askerimizin kanserli bölgelerini yok etti. Tepemize inecek olan balyozu onların tepesine vurdu. Siz zannediyor musunuz, Muhalefetin bunları yapabileceğini?...”
Böylesi yorumu yapabilen 1600’TL’lik emekli kardeşim, kesin en ucuz ev kirasının 500 TL, en sıradan bir mutfak masrafının 750 TL olduğunu ve diğer masraflarla en azından 4 bin TL alması gerektiğini bilmiyor. Ya da aradaki 3400 TL’lik farkı bir yerlerden alıyor.
Yadsınamayacak gerçek şu:
Türkiye’de AKP döneminde gelir dağılımı iyiye değil, daha da kötüye gidiyor.
Kötü gidişin verilerini ‘Türkiye İstatistik Kurumu(TÜİK)’ istediği kadar gizlesin, gerçekler gün gibi ortada.
Eğer bir ülkede;
- Nufüsün %15’inin tuvaleti yoksa.
Ki olmadığına tanığım. Diyarbakır Köy Hizmetleri Bölge Müdürlüğüne baktığımda, Diyarbakır’ın hemen yanı başındaki köye ısrarlı bir şekilde davet edildik . Gördük ki Abdesthane ve tuvalet açılışı varmış… İşin ilginç yanı meydanın tam karşısındaki eve tuvalet yapıldığının söylenmesi, çünkü o evden başka hiçbir evde tuvalet yokmuş; ibriği kapan açık araziye…
- 13 milyon kişi yoksulluk sınırının altındaysa,
- Yoksulluk sınırı 2008’de % 16.7 iken, günümüzde % 18’lere tırmandıysa,
- 5 milyon kişi açlık sınırının altındaysa,
- Toplumun en zengin % 20’si toplam gelirin yarısını alıyorsa,
- En yoksul %20 toplam gelirin ancak % 6’sını alıyorsa,
- Toplumun %65’inin hala çamaşır makinesi yoksa,
- %62’sinin bilgisayarı yoksa,
- 300 bin öğretmen atama bekliyorsa,
- İşsizlik almış başını gidiyorsa,
- Kişi ve grupların çıkarı, halkın çıkarının çok önünde koşturuluyorsa,
- Ulusal değerler, yok edip dini ideolojileştiren değerler kurumsallaştırılıyorsa,
- 24 yaş nüfusu toplam nüfusun yarısından fazla ise,
- En önemlisi; sadaka kültürünü kurumsallaştırarak, bu ülke insanına balık dağıtılıyor, balık tutması öğretilmiyor ise,
- Daha da önemlisi, Türkiye ve Dünya’da durum bu iken, hala Liberallerle, solcular birbirilerinin doğrularına yanlış diyerek, her yanlışın içinde bir doğru olduğunu dikkate almayıp ‘paylaşım esasına dayalı’ küresel ideoloji öteleniyorsa,
- Bireysel ve grupsal bölüşümler, halk bölüşümlerinin önüne geçmiş ise,
- % 65’ı muhafazakar olan halkın, Osmanlı istemine yanıt vermek adına ‘Muhafazakarlık’ modernizmin önüne koyuluyor ve bu süreç siyası ekonomik ranta dönüştürülüp yandaş kitle kayırılıyorsa,
Ülkemde gelir dağılımının düzelmesini beklemek düşler ötesi bir şey olur.
Varoş ve gecekondu kadınlarından ‘parasını paylaşmayı asla aklına getirmeyen türbanlılar aracılığıyla’ cennet için türbanı paylaşmayı istemek, Seçimden seçime kapı-kapı dolaşıp kumanya ve nakdi para dağıtmanın yanında, devletin valisinin sırtına buzdolabı, çamaşır makinesi, soba yükleyip dağıttırmak, yoksulların sorunlarını çözer mi? Aksine; buna sosyal yardım, sosyal katkı diyerek sadaka kültürünü kurumsallaştırıp toplumu lümpen, hazırcı bir kimliğe büründürmek yoksulların sorunlarını daha da kronikleştirir.
Buna neden kimliklerin; CHP’nin ‘finansı bağlamında’ bilimsel, sosyolojik açıdan da adil ve de paylaşımcı “Aile Sigortası Projesini” bırakın karalamayı, alay etmeleri, onlar adına büyük talihsizlik olsa gerek.
Sevdiğim ve de konuşurken zevkle dinlediğim , İktidar savunucusu Liberal Eser Karakaş hocam bile; “Bugüne dek CHP’den duyduğum en somut proje, kutlarım kendilerini. Bu proje devlete 10 milyar yük getirir; bu yük bir kalemde yük olmaktan çıkarılır, örneğin Devlet İhale Kanunu’ndaki düzenleme ile elde edilebilecek bir rakamdır 10 milyar” diyorsa halkımın 12 Haziran’a kadar oturup düşünmesi gerekir.
Özellikle; CHP’nin somut projesi yok, bu nedenle oy vermiyorum diyenler.
Düşün, ey varoştaki ve gecekondudaki kardeşim, çalışan memurum, işçim, esnafım! Eğer düşünmez isen, bil ki baskı ve karanlık süreci tetikleyecek, polis devletini ivmelendireceksin. Unutma işinden atılan Tekel işçilerinin ve de ulaşım ücretlerini protesto eden öğrencilerin ve de ücreti için sokağa inenlerin başına gelenleri.
Deniyor ki; “AKP’nin alt gelir grupları önünde en önemli cazibe alanlarından birisi garip gureba lehine yarattığı gelir aktarımıdır. Yani Bütçede zenginden alıp, yoksula veren kaynak aktarımları…”
İyi de gelir bölüşümü ile asla ilgisi olmayan bu süreç ne kadar işletilebilir ki? Varoşun ve gecekondunun onurlu insanı; Üç çocuğun veya çok çocuğun olduğunda daha fazlaya gereksinim olmayacak mı? Zengin bütçeden alınıp sana verilmesine ne kadar daha izin verebilir? İtiraz ettiğinde başına gelebileceklerini düşündün mü?
Şu an sana verdiği ayni ve nakdi yardımlar; bir yıl içinde bir toplumda üretilen özdeksel/parasal malların, yani; “Toplumsal ürün”ün sınıflar arasındaki bölüşüm ilkesinden esinlenilerek yapılıyor izlenimi verse de onunla asla ilgisi yok.
Çünkü ortada ‘Toplumsal Ürün’ yok. Birilerinin ürünleri var.
Yaptıkları, bilimsellikten uzak devlet bütçesini örselemektir. Asla birilerinin dediği gibi de gelir aktarımı falan değil. Çünkü ekonomi kuramında üleşim ya da bölüşüm ve üleştirim ya da dağıtım deyimleri vardır. Bunlar birbirinden farklı şeylerdir; ‘Üleşim ya da bölüşüm’: toplumsal ürünün para olarak paylaştırılmasıdır. ‘Üleştirim ya da dağıtım’: Toplumsal ürünün ticari etkinlikler aracılığıyla tüketicilere dağıtılmasıdır(Örhan Hançerlioğlu-Ekonomi Sözlüğü)
CHP’nin gündeme getirdiği ‘Aile sigortası’ bu çizgide işletilebilir, bilimsel ve sosyal paylaşımcı projedir.
Dünyada birçok ülkede uygulanmaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü(İLO)’nün kabul ettiği 9 sigorta dalından biridir. Ülkemiz, 1971’de parlamento’dan geçirdiği 1451 sayılı yasa ile bunu uygulayacağını üstlenmiş. Fakat nedense; bunun 8’i(Yaşlılık, malüllük, ölüm, hastalık, iş kazası, meslek hastalığı, analık, işsizlik) uygulamaya konmasına karşın, 9.sigorta dalı olan “Aile Sigortası”’nı. Sürekli ötelemiştir. İşte CHP bu 40 yıllık düşü gerçekleştirecektir sizler için.
Her ne ise biz Gavur’un Türkiye verilerine ve değerlendirmelerine bakalım. Belki onlar 12 Haziran’a kadar sana gerçekleri gösterebilir:
AKP politikalarına genelde sıcak bakan yabancı bir yayın organı, Türkiye ekonomisi aşırı ısınıyor” diyorsa ve de bunu söyleyen de dünyanın en büyük ekonomi yayını ‘İngiliz Economist Dergisi’ ise dikkate almamız gerekir.
Dergi endişelerini söyle sıralıyor; “ Türk ekonomisinde ‘çift endişe’ vardır. Bunlar, enflasyon ve cari açıktır(Borcumuzun artması-Dışalımın, dış satımdan fazla olması.Dövize gereksinim doğar ve fiyatı artar ve seni yoksul bırakır). Goldman Sachs'ın tahminlerine göre, enflasyonun yıl sonunda yüzde 7,5 olacaktır… HSBC uzmanlarından Murat Ülgen, cari açığın Mart ayına kadar 12 aylık süre için gayrısafi yurtiçi hasılanın yüzde 8'ini bulabileceğini bildirdi. Seçimden sonra ise, hükümetin mali politikasını sıkılaştırma, merkez bankasının da faiz oranlarını artırma baskısıyla karşı karşıya kalabileceği söz konusu…”
Bir diğer konu da; CIA’nın ‘Yunanistan ekonomik kriz yüzünden kontrolden çıkabilir. Atina’nın 1970’li yıllardaki Lübnan’ın başkenti Beyrut’a dönme tehlikesi var’ uyarısıdır.
Tüm bunları dikkate almayalım. İyi de yeni Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın; “Gemi, yani Türkiye ekonomisi dengede, ancak deniz dalgalı ve her an bir fırtına kopabilir' uyarısına da mı kulak vermeyelim. Yunanistan’daki bugün gelinen noktaya dek yaşananlar, Türkiye’min 2000’ler sonrası yaşamaya başladığı süreçtir(İdare etme politikaları.Eldeki değerlerle denge sağlama yaklaşımı).
Öyle ki AKP iktidarı, bir önceki Ecevit Hükümeti ekonomik önlem programını aynen uygulamış, gelişen süreçlerde ekonomi programlarını varsıllaştırmayı düşünememiştir.
Tıpkı, Ankara metro inşasına benzer bir ekonomik inşa süreci işletilmiştir.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

27 Mayıs 2011 Cuma

KÜTAHYA-SİMAV DEPREMİNİN GERÇEK SESİNİ ARAYANLAR NE ZAMAN GERÇEK SESE KULAK VERECEKLER?











KÜTAHYA DEPREMİNİN GERÇEK SESİ EGE GRABENİNDEKİ DEPREMLERİN ÖYKÜSÜDÜR

Kütahya'nın Simav ilçesinde 19 Mayıs 2011’de gece 23 sıralarında meydana gelen ve 2 insanımız kaybettiğimiz 5.9 depremin ardından gözler yine İstanbul'da beklenen olası Marmara depremine çevrildi.
Kardeşim; Anadolu’nun her deprem uyarısında ‘Gözlerini evirip çevirip’ neden yüzünü İstanbul’a çevrirsin ki? Bilmiyor musun Anadolu’muz “Doğudan Batıya- Batıdan Doğuya-Kuzeyden Güneye yol alan “KAF-DAF-BAF” adlı fay katarlarının geçtiği fay köprüsü olduğunu? Onun için, Deprem öncesi ve sonrası kalıcı önlemler bağlamında yüzünü; bu cennetin izdüşümü fay köprüsü işlevli Anadolu’muzda çevirmelisin.
İşte o ünlü fay(Kırık) hatlarımız:
Kuzey Anadolu Fay Hattı (KAF): Saroz Körfezi’nden başlar, Marmara Denizi, Sapanca Gölü, Adapazarı, Tosya ve Erzincan üzerinden Van Gölü kuzeyine kadar uzanır.
Doğu Anadolu Fay Hattı (DAF): Hatay grabeninden başlar, K. Maraş, Adıyaman, Malatya ve Elazığ ovalarından geçerek Bingöl’e kadar sokulur.
Batı Anadolu Fay Hattı (BAF): Ege Bölgesi’nde, kuzeyden güneye doğru uzanan çok sayıdaki fay hatlarından oluşur.
Bu kırık(fay) hattımızı onarma olasılığımız sıfır. Çünkü bir kemik veya çelik kırığı değil ki, kaynatasınız. Yapacağınız tek şey, kırıkların hareket anındaki şiddetini(yıkım ve ölüm) azaltabilmek. Eveat, ancak şiddetini azaltabilirsiniz, asla büyüklüğünün önüne geçemezsiniz, çünkü yapay insan gücü en üstün teknolojileri kullansa bile, doğa gücünün önüne geçemez.
10 Mayıs 20117deki Deprem İstanbul, Ankara, Çanakkale, Bursa, Balıkesir, Yalova, Afyonkarahisar, Eskişehir, Uşak, İzmir, Manisa ve Edirne'de hissedilidi. Çünkü tüm buralar Ege Horst ve Grabeni içnde.
Horst ve Graben nedir?
Faylanma(kırılma) sürecinde blok olarak çöken yerlere "Graben(çöküntü)”.Eğer 2 ayrı Faylanma(Kırılma) arasında bir yükselti bloğu kalırsa buna da "Horst(yükselti) “denir.
Türkiye'de; levhaların, yani okyanusları ve kıtaları taşıyan kabuğun, sıvı ve yoğun olan YER KABUĞUN(litosfer) altında bulunan mantonun yumuşak üst bölümü(astenosfer) üzerindeki hareketler(Genç tektonik dönem) döneme(Genç Tektonik dönem) tahminen 11 milyon yıl önce Arap Yarımadası’nın Anadolu'ya çarpması ile başlamıştır. Bu çarpışmanın ardından önce Doğu daha sonra da tüm Anadolu sıkışıp kalınlaşmış, ve genelde denizlerin-karaların oluşumunu sağlayan ‘yer kabuğu üstünde geniş alanlı kubbeleşme ve büyük,geniş çukurlaşma hareketleri olarak(epirojenik ) yükselmiştir.
Daha sonra bu kalınlaşmanın kıta kabuğunun karşılamayacağı bir seviyeye ulaşmasının ardından Anadolu(Doğudan batıya fay göçleri başlangıcı) batıya doğru hareket etmeye başlamıştır.Batıya bu hareketi sağ yanal atımlı Kuzey Anadolu ve sol yanal atımlı Doğu Anadolu Fayları boyunca gerçekleşmiştir.
Batıya doğru hareket eden Anadolu batıda rahat bir ortam bulması sonucunda gerilmeye ve genişlemeye uğramış ve böylece Batı Anadolu'da bir horst-graben yapısı oluşmuştur.
Bu nedenle ben size ‘Aynı Horst-Graben, yani Ege Horst Graben’inde meydana gelen Afyon Sultandağı 2011 deprem ile ilgili “Yine O! Ya sorumlular?” başlıklı öyküsel deprem yazımı tekrar edeceğim.
Nedeni; 2000’ler sonrası ‘Önlemler bağlamında’ neyin değişip değişmediğini anlamanız için.
Ülkemiz topografik yapısıyla “Asya-Avrupa” arasında fay köprüsü konumunda, yani nüfusun %80’nin konuşlandığı önemli bir fay hattı... Ege Grabeninin (çöküntüsü) uzantısı olan Bolvadin-Çay-Sultandağı üçgeninde; Bilinen ve de beklenen gizemli felaketi bir kez daha yaşadık...
Yaşattıkları yaşayacağımızın teminatı oldu adeta. Çünkü hiçbir teknolojinin, deprem gibi gizemli doğa gücünün geliş zamanı ve büyüklüğünü saptaması olası değildir. Belli ki bu evrensel felaketle iç-içe yaşayacağız. Önemli olan onunla yaşamasını öğrenmek. Bunun için; depremin zamanını ve şiddetini belirleyemediğimizden, doğrusu onun yarattığı fiziki yıkım ve insan kaybını azaltmak ve bu bağlamda kalıcı önlemler geliştirmek. Bunun temel kriteri de güvenli yapılar inşa etmek. Bu kriterleri belirleyecek evrensel kimlikli yasa ve yönetmelikler düzenlemek. Güçlü bir teknolojik gelişim süreci işletmek adına her ülkenin ayrı-ayrı uğraşı vermesi, var olan kaotik (karışık) yapıyı daha da çıkmaza sokar. Özellikle depremin geliş zamanını ve gücünü saptamak adına ülkelerin teknoloji geliştirmesinin gereksizliğini vurgulamak isterim.
Deprem evrenimizin, daha doğrusu gezegenimizin özgün doğasal sorunu. Ülkeler bunun için elbette ki zaman kaybetmemeli, aksine ülkeler dayanışma içinde “Dünya Deprem Fonu” oluşturup özdeksel katılımlarıyla “Evrensel Deprem Araştırma Merkezi” oluşturmalılar. Bu olguda gezegenimiz tek merkezli yüksek iletişim ağı ile çalışmalıdır. Dünya ülkeleri salt deprembüyüklüğünün yarattığı fiziki ve tinsel kayıpların önüne geçecek önlemleri böylesi evrensel dayanışma ile gerçekleştirebilirler. İşte o zaman evrensel ilkeler bütününde disipline edilmiş güvenli yapı süreci optimize edilerek ivmelenebilir. Bu süreci tümleyen yapı malzeme/ elemanlarının kalite ve standardizasyonundan, mühendis ve mimarların yetkinliğine, ilgili yasa ve yönetmeliğin iyileştirilmesine dek tüm olguların iyileştirme bağlamında gözden geçirilmesi gerektiğini söyleyebiliriz.
İMO olarak deprem sonrası hemen oluşturduğumuz heyetle bölgeye birinci gün ulaştık. İncelememiz yapı denetim konusunda mühendislik bilimi ve disiplininin evrensel ilkeleri doğrultusunda yaptığımız uyarıları bir kez daha kanıtlamanın yanında, yeni somut gerçekleri de karşımıza çıkardı.
Deprem merkezi (Episantri) Sultandağı İlçesine ulaşmak için, Konya-Yunak-Akşehir yolunu izleyerek Ege Grabeni(çöküntüsü) uzantısında ilerliyoruz. Yunak, depremin sunduğu verimli tarım alanından çok Emirdağlarıyüksek topografyasının eteklerine doğru konuşlanmış.
Burada zengin tarım alanı kent yapılaşmasına kapatılmış
denebilir. Fakat Akşehir tümüyle tarım alanlarına
inşa edilmiş. Günün erken saatlerinde Sultandağı
ilçesindeyiz. İlçe Akşehir gibi düz tarım alanına
konuşlanmış. Yörede ilçe evleri %70 kırsal yapı kültürü kerpiç ve yığma yapılardan oluşuyor. Deprem daha çok bu yapı tipolojilerinde etkinliğini gösterebilmiş.
Betonarme yapılarda (genelde yumuşak katlarda) ancak yüzeysel -ki taşıyıcı sistem kiriş/kolonlarda herhangi bir hasar yok- çatlamalar oluşturmuş. Binlerce yıl ayakta kalabilmiş tarihi Sahipata Kervansarayının duvarlarındaki yıkılmalar/dökülmeler yorulduğunun bir ifadesi olarak karşımıza çıkıyor. Yöre insanı Abdullah Öztekin’i en çok bu düşündürüyor. Belli ki üzgün de; “Binlerce yıl nice depremler gördü! Bugüne dek en ufak hasar görmemesi... O da yoruldu artık!...” diyerek gerçekleri çağrıştıran umutsuzluğa özdeş hayreti bizleri hüzünlendirirken düşündürdü de... Sahipata kervansarayını bütünleyen tarihi Taşambar Çifte Hamamı ve Çarşı Cami halka kapatılmış. Cami
minaresi yıkıldı yıkılacak... Selçuklu mahallesine, hamam ve cami arasındaki yoldan geçerek ulaşıyoruz. İnsan kaybımızın yoğun olduğu bir bölge. Kerpiç evlerin %30’uyıkılmış. Geri kalan %70’in, %70’i hasarlı oturulmazhalde. Hatun bacının evini inceleyeceğiz. Sırtında yelek, ayağında terlik. Sinirleri laçka... Evden ilk fırladığı haliyle çırpınıyor. Dramatik duygu atmosferinden etkilenmemeniz olası değil. Böylesi kaotik ambiansın bizleri de duygu çemberine sokmasının yanında sinirlerimizi de örseliyor. Çekim makinesi elimde kerpiç evin üst katına tırmanıyoruz. Hatun bacı ilk kez bizimle evine giriyor. Ağlarken hem bizleri dinlemeye hem giyecekler toplamaya çalışıyor. Esat Yarar’ı uyarıyorum; “Yavaş yavaş inelim, çatırdamalar başladı, yıkılmasın ev başımıza!” Hatun bacı uyarımız karşısında:
“Ne olursunuz belli ki bir daha giremeyeceğim! Ne olur bekleyin biraz daha bir şeyler toparlayayım!” diye yalvarıyor... Yardım etmeye çalışıyoruz... Aşağıya indiğimizde çekiştiriliyoruz. Herkes evini göstermek istiyor. Birkaç evi de inceliyoruz... Çeşitli serzenişler, şikayetler alıyoruz. Fakat bunların biri var ki çok şey anlatıyor. Bir çiftin anlattıkları bir hayli düşündürdü:
“Devlet bize para yardımı yapmasın. Konut yapsın bize...Biz parayla kendimize ev yapmıyoruz ya çocuğumuzu everiyoruz. Ya da başka bir sorunumuzu çözüyoruz.
Anlayacağınız para ya sarı kıza ya da sarı ineğe gidiyor...” Bu yaklaşım çok şey anlatmanın ötesinde somut bir gerçeği de vurguladı. Şöyle ki; Esat Yarar anlatıyor: “Yıllar önce benim de bir zamanlar yer aldığım (1960-1970), şu an Afet İşleri Genel Müdürlüğünün sıradan birimi haline getirilen ‘Deprem Araştırma Enstitüsü’ fay zonlarındaki kırsal kesim evlerinin nasıl yapılması gerektiği konusunda (yığma ve özellikle kerpiç evlerin) teknik ayrıntılarını içeren resimli bilgilerini dağıtarak yerel halkı eğitmekteydi...”
Sultandağı İlçesinin, Selçuklu ve Çavuşoğlu mahallesi %80 ile kerpiç ve kısmi olarak yığma yapılardan oluşuyor.
Kırsal yapı kültürü özündeki imece dayanışması içinde inşa edilen kerpiç evlerin ahşap karkasları tümden işlevini yitirmiş. Çoğu kerpiç evler “Hımış” (ahşap çatkı arasına kerpiç/tuğla doldurularak yapılan dolma yapı) oldukları düşünülse de; yatay yükleri karşılayacak çapraz bağlantıların yetersizliği nedeniyle dayanımsız melez bir yapı işlevi kazandırılmış. Genelde iki katlı kerpiç evlerin çoğu ağır hasarlı. Orta hasarlı evlere de girilmemesi konusunda uyardık. Çünkü yukarıda betimlediğimiz gibi kerpiç evlerin çoğu kendi stresiyle yıkılacak konumda. Yıllar öncesinin (Deprem Araştırma Enstitüsü’nün) teknik uyarıları hiç dikkate alınmamış (DAE) -ki DAE, Afet İşleri Genel Müdürlüğü’ne bağlandıktan sonra (özellikle 1970’ler sonrası) kerpiç evlerin yapım tekniği konusundaki uyarılarına istenen ölçekte duyarlılık göstermemiş. Yığma yapılar az sayıda.
Bunlardan sadece Çavuşoğlu mahallesinde 3 katlı yığma yapı 2 katlı kerpiç üstüne göçerek ilginç ve düşündürücü bir enkaz oluşturarak kendileriyle birlikte kendilerine sığınan insanlarımızı da yok etmişler. Sultandağı’ndan ayrılırken Selçuklu mahallesinde 2 kerpiç evin daha çöktüğü duyumunu aldık. Hatun bacının korku ve endişe kaosundaki dramatik durumu gözlerimin önüne geldi. Hatun bacı tüm eşyasını inşallah boşaltmaya kalkmamıştır diye de düşünmedim değil?!...
Betonarme yapıların en çok zarar gördüğü Çay İlçesindeyiz. Bu depremin adeta simgesi haline gelen Çay sanayi sitesi enkazını inceliyoruz. 1987 yılında inşa edilen sanayi sitesi utanç abidesi adeta. Değil mühendislik hizmeti müteahhitlik hizmetinin bile en küçük yansıması yok. Ekonomik rant isteminin devasa bir ayıbı olarak da düşünebilirsiniz. Örnek bina dimdikayakta. Bu da iki yüzlü göz boyamanın bir anıtı adeta.
Projelendirme ve uygulamada mühendislik disiplinin tüm gerekli ilkeleri bu örnek binasında var. Fakat çöken diğer site binalarında mühendislik biliminin en ufak bir yansıması yok. Kolonların narinliği, donatı (demir) eksikliği, beton mukavemetsizliği, kolonların temel ve kirişlerle olan bağlantısızlığı, aderans zayıflığı (beton ve demirin müşterek çalışması) zemin emniyet gerilmesinin belirsizliği... Tüm bunlar enkaza dönüşmüş sanayi sitesi inşaatındaki zayıf halkalardı... Bu yapıların enkaza dönüşmesini beklemek oluşturamadığınız zincirin kopmasını beklemek gibi bir şey... Çünkü zinciri(yapıyı) oluşturan halkaların tümü enkaz zaten...
Utanmamız gerektiğinin ezikliğini, utanmaları gerektiğinin öfkesiyle Eber’e, yani eskilerde av için gidilen ve şimdilerde beldeye dönüşerek depreme avlanan eskinin avlak yeri (sazlık alanı) Eber Beldesine doğru yol alıyoruz. İç İçe geçmiş kerpiç duvarların arasında kendisine zor bela “yol” bulmuş daracık belde sokaklarından ilerleyerek kriz merkezine dönüştürülmüş Eber İlköğretim Okuluna ulaşıyoruz. 15 insanımızın yaşamını kaybettiği kerpiç evler sokağın her iki yakasında enkaz yığınına dönüşmüş. Kurtarma ekipleri ‘duygu’ kaosu içinde olduklarını söylüyorlar.
Çünkü enkaz altında umut bekleyen insan sesleri diğer doğal seslere karışmış. Enkaz altından başka canlıların çıkması onları sevinçle bütün duygu karmaşasına itmiş...
Eber’de kentleşme planlaması sıfır. Kerpiç evler son derece ilkel yöntem ve malzemelerden oluşturulmuş. Dokunsan yıkılacak durumdaki ilkellik; 6 büyüklüğündeki depremi bahane ederek yerle bir etmiş kendisini. Tabi ki insanlarımızı da.... İnsanlarımızın geri gelmeyeceğini biliyoruz. Üzgünüz! Önemli olan yerle bir olan Eber ilkelliğinin bir daha gelmemesi...
Eğer Eber’de yeniden bir yapılaşma süreci başlatılacaksa-ki bu büyük olasılıkla betonarme olacak- yerleşim alanı sazlıktan yani alüvyon alanlardan Sultandağı eteklerine doğru taşınmalıdır.
Son depremle, yaşananlar başımızın üstündeki Anadolu’muzu bir kez daha önümüze koyup düşünmemiz gerektiğini göstermiştir.

Deprem sonrası gündeme gelen ‘Önlemler..Önlemler ve Öneriler..Öneriler’ inanın deprem kadar sarsıyor insan:

Depremin doğa gücü yapay insan gücü ile yok edilemez.
Yapay insan gücü salt depremin şiddetini yani fiziki yıkımların ve insan kayıplarının önüne geçebilir. Bunun önüne geçmek için de bu bağlamda deprem öncesi ve sonrası kalıca çözümler geliştirmek zorunludur.
Bilindiği gibi 17 Ağustos - 12 Kasım 1999 Marmara ve Düzce felaketleri sonrası; depremi salt depremlerde tartışan geleneğimizi kısmi de olsa öteleyen merkezi yönetim, deprem öncesi ve sonrası önlemler konusunda kalıcı çözümler geliştirecek çalışmaları ivmelendirmiş ve Yapı Denetimi yasası sürecini işletmeye başlatmıştı. Bu nedenle önce konuyla ilgili Yapı Denetimi ile ilgili 595 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK)yı ve onun uygulama yönetmeliğiyle ilgili 601 sayılı KHK’yı yaşama geçirdi. İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) olarak yasal süreci evrensel bir gereklilik olarak gördük. Yapı Denetimi ile ilgili 595 sayılı KHK’nın İnşaat Mühendisleri Odasına göre en büyük eksikliği 595’in sadece özel yapıları içermesi, kamu yapılarını içermemesi idi. Diğer eksiklerinin zaman içerisinde iyileştirilebileceği düşüncesiyle böylesi KHK’nin yanında olduk ve katkı vermeye çalıştık. Çünkü İMO olarak kamu görevi yapan kamu kurumu bilincini taşıyorduk.
595 sayılı KHK 27 Pilot İl’de uygulamaya konmuştu. 595 sayılı KHK’yı Afyon bazında değerlendirdiğimizde, 27 pilot il uygulaması kapsamına AFYON’un alınmadığını gözlemledik. İMO olarak birinci derecede deprem bölgesi(Al.hinterland) içinde bulunan Afyon’un pilot il uygulamasına alınmasının zorunlu görülmesi konusunda yetkilileri uyarmamıza karşın uyarılarımız dikkate alınmadı. 595 sayılı KHK, Anayasa Mahkemesince 26 mayıs 2001 tarihin de iptal edilince, Yapı Denetiminin etkin aktörleri olan üniversite, yerel yönetim ve meslek odaları (TMMOB ve bağlı odaları) dışlanarak 13 Ağustos 2001’de alelacele yaşama geçirilen “4708 sayılı Yapı Denetim Yasası”nda da Afyon pilot İl uygulaması içine alınmadı. Üstelik pilot İl uygulaması 27’den 19’a düşürülmüştü. Yani Afyon gibi önemli deprem hinterlandı içinde olan iller örneğin Kütahya v.b., Pilot İl kapsamından -ki deprem deyince Erzincan akla gelen ülkemizde- Erzincan pilot il kapsamından çıkarılmıştır. Eskişehir ve benzer iller pilot il kapsamına alınmıştı....
Pilot İller dışında kalan illerde, yapı denetimi, 3194 sayılı imar yasasının ilgili hükümleriyle (fenni mesullük) sürdürülmektedir. Halbuki 4708 sayılı YDK’nın çıkış gerekçelerinden biri de 3194 sayılı yasanın ilgili hükümlerinin yapı denetiminde yetersiz oluşu idi... Afyon ve çevre ilçeler için Yapı Denetim Yasasının nedenli zorunlu olduğunu ÇAY İlçesindeki Sanayi Sitesinin ve Yeni Çay Yapı Kooperatif binalarının %90’nın yıkılıp enkaza dönüşmesinde görüyoruz. Bolvadin Belediye Binası bunun bir diğer somut örneği...
Bu nedenle İMO olarak, Yapı Denetim Yasası Kamu yapılarını da kapsamak üzere birinci derece deprem hinterlandı içindeki tüm illerde yaygınlaştırılmalıdır diyoruz.
Eğer felaketlerin kapısını aralamak istemiyorsak; Deprem öncesi ve sonrası kalıcı önlemler için aşağıdaki diğer konularda da hükümetin duyarlılık (özellikle ilgili Bakanlığın) göstermesi gerektiğini düşünüyoruz:
A.Salt büyük kentlerin yapı stoğu değil, birinci derecedeki deprem bölgesindeki tüm kırsal kesim yapıları da iyileştirme sürecine sokulmalıdır. Bu
bağlamda kişisel somut bir öneride bulunmak istiyorum:
- Türkiye nüfusunu 70 milyon olduğunu düşünelim.
- %30’unu köy nüfusu kabul edelim: 21 milyon
- Yarısı fay zonlarında yaşıyor: Yaklaşık 11 milyon
- Her evde 6 kişi yaşadığı varsayılsın: Yaklaşık 2 milyon ev.
- 50 yılda bitirilmesi amaçlansın: Yılda 40 bin adet
Üretilsin.
- Bir evin maliyeti: 7 milyar olsun
- Devletin yılda 40 bin konut yenilemesi için harcayacağı miktar: Yaklaşık 300 trilyon
Düşünün! Devlet bu süreci Afyon ve çevresi için başlatsa idi Eber ve Sultandağı’ndaki insan kayıplarımızın ve ulusal servet kaybının önüne geçmiş olmaz mıydı? Merkezi yönetimin kırsal kesimde örgütlü birimi KHGM’yi bu konuda yetkili kıldığınızda olguyu ivmelendirmiş olursunuz. Hatta gündemde olan Köy-Kent populizmi ile bütünleştirerek ülke genelinde daha disipliner bir yaygınlık kazandırmış olursunuz...
B. 4708 sayılı YAPI Denetimi yasasıyla; Yapı Denetim kuruluşları üzerindeki tüm idari ve denetimsel yetkiler, merkezde Bakanlık düzeyinde kurulan YAPI Denetim Komisyon’una verilmiştir. Bu yaklaşım Yapı Denetim Kuruluşları üzerinde yeterli ve etkin bir denetim sağlayamaz. Sürece kesinlikle 595 sayılı KHK’de olduğu gibi meslek Odaları katılmalıdır. Özellikle İl ve İlçeler düzeyindeki Yapı Denetim Komisyonları tekrar yaşama geçirilmeli ve burda TMMOB’a bağlı ilgili Oda temsilcilerinin sayıları artırılmalıdır. Yapı denetim kurullarında çalışan uygulamadaki denetim mühendisleri odaların üyeleridir. Bu nedenle üyelerini izleme ve sicillerini tutmada Odalar daha başarılı olacaklardır.
C. Odalara vize zorunluluğu getirmelidir. Çünkü Odalar uygulamadaki görevli denetçi üyelerini izleme ve sicillerin tutmada olduğu gibi, projeci üyelerini izleme ve sicillerini tutma olanağına da sahip olacaktır.
Dolayısıyla her iki halde mesleki denetim yaygınlaşarak yapı denetiminin İl ve İlçe hatta belde bazında yaygınlaşması sağlanacaktır. Bu nedenle 4708’deki “.....İlgili idareler dışında başka kurum ve kuruluşun vize tabi tutulmayacağı ....” ibaresi kaldırılmalıdır. Eğer ulusal ve uluslararası standartlara uygun kaliteli yapı üretmek istiyorsak yapı üretim ve denetim sürecini böylesi bir bütünsellik içinde algılamamız gerekmektedir.
D. 595 sayılı KHK’de olduğu gibi mesleki yeterlilik meslek Odalarınca belirlenmeli, yani bizim “yetkin mühendislik” belgesi diye tanımladığımız uzman mühendislik belgeleri Meslek Odalarınca verilmelidir. 4708 sayılı yapı denetim yasası gereği ilgili Bakanlıkça verilen denetçi (Uzman) belge yetkisi kesinlikle tekrar TMMOB’ye bağlı meslek odalarına verilmelidir.
E. Depremde oluşmuş birinci sınıf tarım toprakları yapılaşmaya kapatılmalıdır.
F. Yapı sigortası kesinlikle zorunlu kılınarak yaygınlaştırılmalı ve disipline edilmelidir.
Son deprem olgusunu istemeyerek öykülendirip dramatik bir eksene konuşlandırdık. Depremin kendisi gizemini koruyan evrensel bir öykü olduğunu düşünürsek öyküsel yaklaşımın kaçınılmaz bir gerçeklik olduğunu görürüz.
O son deprem sonrası birkaç kez daha deprem bizleri sarstı. Beni asıl sarsan; AKP’nin ‘Çılgın Proje’ diyerek halka sunduğu; İstanbul ve Ankara’da ikinci bir İstanbul, ikinci bir Ankara inşa ederek, Anadolu insanımızı deprem bölgelerine yığmasıdır.
Tekrar ediyorum; Anadolumuz, doğudan batıya, batıdan doğuya, kuzeyden güneye fay göçleriyle adeta deprem güzergâhlarıyla örülü. Siz bu örgüyü insan göçleriyle besler iseniz, çılgınlığın en büyüğünü yapmış olursunuz: Dahası ‘Çılgın Proje’ sanallığını gerçeğe dönüştürürsunuz…

TMH(Türkiye Mühendislik Haberleri) Sayı 415 - 2001/5- Yazan; Ş.Çorbacıoğlu-İMO Genel Yazmanı)

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

26 Mayıs 2011 Perşembe

GÜNEYDOĞU İPEK YOLU NOSTALJİSİNDE MARDİN VE HASANKEYF

















Bakın dünya haritasına, tarayın ülkeleri; Dünyayı sınırlarla adeta nasıl ördüğümüzü, kağıt üstünde bile çeşitli girinti çıkıntılarla Dünyamızı nasıl çirkinleştir- diğimizi görürsünüz.
Bulunduğu saman yolu grubuyla Evrenin sonsuzluğunda, dikkate bile alınmayacak zerre küçüklüğe sahip “Dünyamızı”, sonsuz büyüklükte devasa bir alan olarak gören biz insanlar dokularına dek öylesine parçalamış/parsellemişiz ki, “Hücreler” oluştururcasına hapsetmişiz kendi dünyamızı.
Bizler önce kendimizi sarı, beyaz, siyah diye ırklara ayırmışız, daha sonra, Türk, Alman, İngiliz, Fransız, İtalyan, Çin, Japon diyerek, “insan olduğumuzun ortak Evrensel değerlerini unutup” farklı diller ve dinler ile kendimizi formatlaştırmış, bunu da coğrafyamıza yansıtarak tümden kendimizi engellemiş, sınırlamışız.
Aşık Benli’nin dediği gibi adeta Dünyamızı zehirli
örümcek ağları sınırlarla örmüşüz.
İnsanın kendisini nasıl sınırladığı, Dünya haritasını
Ülkeler haritasına dönüştürmesinde somutlanmaktadır.
Ülkeler haritasına baktığınızda Dünyanın en yakışıklı
sınırlamanın, doğrusu en yakışıklı ülkesinin Türkiye
olduğunu görürsünüz. Simetrik düzgün sınırlar, üç
tarafını çevreleyen mavi denizler, dört tarafında yeşil
dağlar; ülkemizi adeta cennetin evrendeki platformu, yanı cennetin izdüşümü haline getirmiş.
Böylesi cennet ülkemizin güneydoğu ucundan ipek yolunu izleyerek, sınır boylarını dolaşmak için Diyarbakır’dan Mardin’e doğru yol alıyoruz.
İpek yolunu yıllar önce (1979) katetmiş idim. Yıllar
öncesinin nostaljisinden çok, zaman ötesini aşarak,
geçmiş uygarlığının sanal ortamındaki nostalji içinde
yol alıyorsunuz. Sanal nostaljiden kurtulduğunuz an;
dağı taşı, ovayı, vadiyi, doğrusu yüreğimizi, beynimizi,
sınırlayarak dar mekanlara kendinizi nasıl hapsettiğinizi bir kez daha anımsatıyor gördükleriniz size. Zaman kaybetmeksizin yeni bir düşselliğin içine atıyorsunuz kendinizi.
Her nedense her ülkenin sınır boyları ıssız
ve sessiz saldırı çizgisi adeta. Aslında sınırlar asker ve
mayınlarla ulaşılmaz, aşılmaz konuma getirilmeyip, aksine insanı insana kavuşturan çizgilere dönüştürülmelidir. Ülkeler sınırlara asker dikeceğine ağaç dikse, mayın döşeyeceğine insan döşese sınırları evrensel barış çizgisine dönüştürürler. Aksine biz dünyalılar, sınırlarımızı korumak, daha güvenilir kılmak için yeniden inşa ediyoruz adeta.
Çağdaş Çin Seddi’ni çağrıştıran Güvenlik
Yollarının inşası bunun somut örneği. Kime karşı güvenlik önlemleri geliştiriyoruz? İnsana karşı! Evet insanın insandan korunması/korkması çağımızın en düşündürücü olgusu.
Dört ay sonra yine Güneydoğudayım. Diyarbakır’dan Mardin’e doğru Diyarbakır ovasını katederek seyrediyoruz. Doğu Karadeniz’in yeşil örtüsü olmasa da, kısmı yeşil örtüye sahip Çınar ilçesindeki Göksu barajını izleyerek Mazıdağı’na yaklaşırken; “Suyun aktığı yerde yeşilin arttığı” gözlemleniyor. Yeter ki ağaç dikilsin. Fakat insanlarımız bırakın dikmeyi, olanı da yok ediyorlar. Meşe ağaçları kesilip tandır fırınların da kullanılıyormuş. Meşe azgın ve inat bir ağaç; kesildiği yerde bitiveriyor. Belli ki bıraksalar Diyarbakır, Mardin arası meşe ormanlarından geçilmeyecek.
Güvenlik adına yok edilmesine, köylülerce de tandır fırınlarında yakılmasına karşın, yer-yer meşe örtüsü inadıyla karşılaşıyoruz. Savur’daki kadar olmasa bile ceviz ağaçlarına da…
Meram ve Mazı dağı çizgisi, dağı taşı üzüm bağlarıylasdolu. Diyarbakır şarap fabrikasına buradan üzüm gidiyor. Ünlü “Merzo Şırası” bu sarı üzümlerden elde ediliyormuş. Kısacası yöreye, yani her eve bir ağaç dikme zorunluluğu getirilse; değil Diyarbakır Mardin arası, tüm Güneydoğu, kısmi de olsa yeşil örtüye kavuşacak. Fakat feodal yapı böylesi bir düşü yok etmiş. Örneğin topraksız maraba; “Ağa’ya mı ağaç dikeceğim!” diye bir şekilde topraksızlığa
tepkili. Söylencelere göre; Doğu kırsal kesim insanlarının bazıları da, “ağaç dikersem düşmanım ağaçların arkasına saklanarak beni vurur” gibi ilkel feodal bir korku taşıyorlarmış... İlginç geldi bana...

Mardin… Mardin
Kentleşmenin deprem çekincesi(Ar.risk) dikkate alınarak biçim aldığı savlanan tek ilimiz Mardin’deyiz. Yapılaşma kuzey bölümündeki kayaçlar üzerinde yoğunlaşmış. Tarım alanları (Kızıltepe ovası) kesinlikle yapılaşmaya kapalı.
Mardin’in tarihsel konumu adeta Taş Kent izlenimi
veriyor. Devasa Taş yapılar ilginç ve gizemli bir antik
görsellik kazandırmış Mardin’e. Tarihte Devlet, Başkent ve Bölge işlevini üstlenmiş olan bu sınır kenti. Dinler arası hoşgörünün, çeşitli uygarlıkların, özellikle Ortadoğu’nun mistik dokusunu günümüze taşımış Dünyanın yaşanır ilk ‘tarihi ve doğal sit kentidir.’ Anlayacağımız Mardin “İpek Yolu” üstünde geçmiş uygarlıkların uzaklığını-yabancılığını(Fr. Egzotizm), tanrısal gizlerini (Fr. Mistisizm) ve günümüz uygarlığını birlikte yaşatan iki kentten biri.
Tepeye konuşlandırılmış kalesi ile eteklere doğru yayılan su halesi izlenimi veren Mardin, günümüzde sert kayalık alanlara doğru genişliyor.
Mardin’in bu taş yapısal görünümünü Ertan Aydın’ın söylediğine göre insanlar, “gündüz mezarlık, gece gerdanlık” diye betimliyormuş.
Yukarı Mezopotamya’nın en eski kenti (M.Ö. 4500), zamanı durduran tarihsel dokusuyla dünyanın sayılı SİT Kenti, gece ışıklarındaki şiirsel duruşuyla efsanevi iletiler(Ar.mesaj) gönderiyor.
Mardin halkının çoğu Arap kökenli. Birinci cadde üzerindeki esnafla konuşuyor ve tam karşısındaki tarihi yapının ne olduğunu soruyorsunuz. Bilmiyor. Bırakın Mardin’in tarihsel dokusunu, bırakın Mardinliyi. Ülkemiz tarihsel dokusuna; ülke insanı olarak ne denli duyarlı
olduğumuzun temel gerçeği bu. Bilmemesi olası mı? Bilerek bilmediğini söylediğini söyleyebiliriz miyiz? Ama niçin? Onu da siz bulun!
Mardin müzesine 1995 yılında dönüştürülen tam 100 yaşındaki Meryemana Kilisesine bağlı inşa edilen patrik merkezi, 1926 yılına dek Süryanilerin ruhani merkezi olarak kalmış. Patrikhane, kent merkez 1. Cadde üzerinde devasa görüntüsüyle, Mardin’e olağanüstü bir görüntü katıyor.
Mardin ve Derik zeytin üretimi ile dikkati çekiyor.
Nusaybin’e, adını verdiği ovayı katederek yaklaşıyoruz.
Nusaybin’den önce; Dara (Oğuz) harabelerine, karpuz,
kavun ve kısmen ayçiçeği tarlalarını geçerek ulaştık.
Jandarma on dakikalık kimlik kontrolu sonrası Dara’ya
girmemize izin verdi.
Adnan Kaya, Dara zindanlarını gezdirdi. Zindan yerin 20-25 metre altında. Muhteşem bir görüntü . Mardin’in 20 km güneydoğusundaki bu antik kent, tiyatro başta olmak üzere birçok etkinliğin merkezi. Sarnıçları, yer altı zindan ve yollarıile büyüleyici bir görünüme sahip olmasına karşın,harabelerin üzerini insanların yaşam alanı seçmesi üzücü.
Adnan Kaya evini Dara zindanlarının üstünde inşa etmiş. Kısacası; Dara zindanlarının altı geçmiş uygarlığı, üstü günümüz uygarlığını yaşıyor.
Su sarnıçlarını; Oğuz (Dara) beldesi İlköğretim Okulu 5/A sınıfı öğrencileri Şehmuz Danel ve Metin Güneş özgün aksanlarıyla anlatıyorlar. Onurlu ve mahcup bu iki kardeşimize, küçük bir harçlığı
zor kabul ettirebildik.
Nusaybin ovasını pamuk tarlaları içinden geçtik.
Nusaybin’i “Mor Yakup Manastırı”nın terasından
seyrediyoruz. Önceleri Mecusi tapınağıymış. M.S. 328
yılında tapınak kalıntıları üzerinde (Mor Yakup’un
Ölümünden sonra) tekrar inşa edilmiş. 19. yüzyıla
kadar bünyesinde rahipleri olan manastırın içinde
Türbe mevcut. İsveç’ten gelen ailelere rastladık. Her
yıl gelirlermiş. Yıllar öncesi, ev olarak da ortak
kullanmışlar manastırı. Anılarını ve mistik sorumluluklarını tazeliyorlar.
Manastırın etrafından arkeolojik kazı devam
ediyor. Yeni bulgular ortaya çıkarılmaya çalışılıyor.
Nusaybin adeta pamuk tarlaları üzerinde inşa edilmiş.
Tam karşısında Suriye’nin Kamışlı İlçesi. Düzenli ve
zengin bir görünüme sahip. Hamasat iline bağlı. Bizde
olduğu gibi “İl”inden daha gelişmiş bir ilçe. Mor Yakup
Manastır terasından, Zeynel Abidin türbesini ve Kamışlı’yı görüntülemeye çalışıyorum.
İpek yolunda pamuk tarlalarında çalışan kadınlarımızı izleyerek Cizre’ye yaklaşıyoruz. Silopi ve Habur’u geçtik. Suriye ile sınır oluşturan sağımızdaki Dicle nehrine koşut(20 Eylül 2001) seyrediyoruz.
Barzani’nin denetimindeki Kuzey Irak toprakları
karşımızda. İki dağ silsilesi arasında oluşmuş dar vadinin ortasında Dicle ve İpek yolu gerçekten muhteşem bir görüntü veriyor. Cizre’den Habur sınır kapısına dek “İpek yolunun” sağı-solu (kamyon) mezarlığına dönüşmüş. Sayısız kamyonlar gizemli bir komutla hareket edecekmiş ürküntüsü veriyor insana. Silopi’ye 7 km. kala Dicle, Irak topraklarına giriyor. Habur sınır kapısı gözüktü. Bizim taraftaki araç kuyruğu 1 km’ye yaklaşmış. Kuzey Irak topraklarındaki araç kuyruğu alabildiğine uzun.
Doğrusu bizden giden, bize gelenden çok fazla. Barzani eskisi gibi akaryakıt vermediği için bölgede haftalarca kuyruk oluşuyormuş. Tankerlerin %100’ü eski kamyonlara konuşlandırılmış. Hiçbir yeni kamyonlu tanker karşı tarafa geçmiyor. Yeni kamyonları tehlikeye atmamak için kullanmıyorlar. Bu nedenle piyasadan çekilmiş eski kamyonlara ilgi çok. Karadeniz’de ne kadar terk edilmiş eski
kamyon varsa buraya taşımışlar. Çürümeye
terk edilmiş kamyonların para ettiği bir sınır pazarı adeta.
Cizre’den Habur’a dek uzanan araba mezarlığı ise
Çürümüşün çürümüşü arabalardan oluşuyor. Bu
tankerlerin her biri Ağustos 2001 krizinden önce, bir
seferde 850 milyon TL kazanıyormuş. Ayda en az üç
kez karşıya geçilirmiş. Şimdilerde 3 ayda bir zor
geçebiliyormuş.
Barzani akaryakıtın litresini Iraktan 2 sente alıyor, bize 12 sente (kamyonculara) satıyor. Ambargo kaldırılıp, Habur sınır kapısı açılırsa kamyoncular ülkemize her ay 30 milyon $ kazandırabileceği savlanıyor.
Şu an ise Irak yönetimi ile TPAO’nun oluşturduğu konsorsiyum kuruluşu (TİPİK), Irak hükümetinden petrolü 24 sente alıp, bize %10 fazlasıyla satıyormuş. Bu gerçekten beni düşündürdü. Bir düşündürücü yan da, Kuzey Irak’ta ‘üstelik şampanya diye adlandırılan” kaliteli petrol potansiyelinin değerlendirilmemesi, yani kuyuların açılmaması...Acaba Kuzey Irak’taki Kürt özerkliği daha ötelere taşınma olasılığı nedeniyle kuyular saklanıyor?
Habur sınır kapısının hemen sol yanındaki yola girdik(3 km’lik asfalt köy yolu). Pamuk işçilerini izliyoruz. Pamuk tarlalarının bitiminde Hezil Çayı başlıyor. Başladığı noktada Alp dağları oluşum haraketine(İng.Orojenesis) bağlı parçalanmış ve dağılmış Sarp(İng.Tektonik) Kırıklardan oluşmuş ünlü GURVİL dağlarına doğru tırmanışa geçiyoruz.
1980'lerde yaptırıldığı savlanan bu tırmanış yolu dar, kesin genişletilmelidir. Bu ara Habur yolundan Çalışkan mevkiine dek 17.5 km. Üç km.’de bir askeri kontrolden geçiyoruz. Hezil Çayının oluşturduğu Irak ve Türkiye sınırından, yani Hezil’in betimlediği Hezil vadisi (Dar Vadi) seyredilerek Gurvil Dağlarına doğru yol alınıyor.
25.km’de başlayan Saddam’ın Eski Karakol noktaları Hezil çayıyla birlikte geçilerek, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü(KHGM)’nun yapımını üstlendiği 9.5 mt platform genişliğine sahip, sınırlarımıza (özellikle Irak ve Suriye) koşut güvenlik yoluna girildi. Güvenlik yolu adeta günümüz “Çin Seddini” çağrıştırıyor.
KHGM Şantiyesi 34. km’de. Tam karşısındaki Siyah Kaya ve Kaya Tepe(Yarısı Irak’a ait) adeta kartal yuvası. Terörizmin simgesel coğrafyası Sindi vadisi ve Kılık dağı karşımızda. Sağ tarafımızdaki Yumurta tepe’den Sinad ve Sindi vadisini izleyebiliyorsunuz.
Bakan Mustafa Yılmaz’ın başdanışmanı Sayın Murat Alioğlu, KHGM’den Kontrol Mühendisi Ertan Aydın, yine KHGM Köy Yolları Daire Başkanlığı elemanlarından inşaat mühendisi Bülent
Ataman ve bundan bir süre sonra KHGM Diyarbakır Bölge Müdürü olarak atanan benim de bulunduğu heyet üyeleri olarak, 1998’de KHGM tarafından ihale edilen ve halen devam eden 124 km’lik Şırnak İli S.G.K.S (Sınır Gözetleme ve Kontrol Sistemi) Grup yollarının son durumlarını saptamak için, çalışmaların yoğun olduğu Altınsırt bölgesine yöneleceğiz. Denizden 5535 mt. Yükseklikteki Yüksektepe ve Kayatepe’yi yakından geçerek Ercan BÖLGESİNE giden dönüş noktasına ulaşıyoruz.
Kayatepe kısmen de olsa yeşil örtüye sahip. Kayatepe de mola veriliyor. Irak sınır noktasında Gurvil dağ yoluna giriyoruz(21.09.2001).
Gurvil dağındaki kısmı meşe ağaçları ile kaplı Elmasapı tepesindeyiz. Heyelan tehlikelerinin atlatıldığı, ürküntü veren muhteşem yer olan Elmastepe’ye güçlükle (1.4 km.sonra) ulaşıyoruz.
Düğünderesi karışıklığın, düzensizliğin önemli odağı. Bu noktadan tırmanışa geçip Aynatepe’ye ulaşıyoruz. Tam karşı noktada Kuzey Irak’ın Habur sınır kapısı var. Zaho kentini devasa yükseklikten izliyoruz. Altımızda Hezil Çayının oluşturduğu Heştir Boğazı ve o ünlü Sina Kamp alanı ayaklarımızın altında.
Bu noktada 20x5=100 mt. uzunluğunda Ercan Şahin köprüsü inşa edilmiş. Aynatepe’den Şenoba beldesini görüyorsunuz. Tepeden Hilal’e ve Bağlıca’ya iniyoruz.
Yemyeşil bir vadi. Hilal’ın eski adı Şeyhhanmış. Sarıziyaret yerinin alt yamaçları üzüm bağlarıyla dolu. Halk bu eski yolun yenilenmesini istemiyor. Çünkü bağlarının istimlakına karşı. 7 km’lik bu iniş yolu yenilenirse sosyal işlev kazanacak. Çünkü Hakkari yoluna ve dolayısıyla Van, hatta Erzurum’a buradan ulaşılacak.
“İpek Yolu-Habur Sınır Kapısı-Hakkari” bağlantısı bölge halkının kullanımına açılması gerekir diye düşünüyorum. Belki halk şu an mayın tarlasına dönüştürülmüş üzüm bağlarını daha verimli işleterek ürünlerini pazarlayabilecek. Kısacası Güvenlik Yolu yöre halkına ekonomik kolaylıklar getirebilir. Bu yolun kesin birilerinin işine gelmediğini düşünmek zor olmasa.
Bu 7 km’lik iniş sonrası 43 km. kat ettiğinizde Şırnak’a ulaşıyorsunuz. Ters yönde 7 km’lik yol ile 47 km. sonra Hakkari’desiniz.
Aynalı tepe ve Kel Mehmet Dağları’nın arasına adeta küçük bir cennet inşa edilmiş. Bu cennetten Şırnak’a ve Hakkari’ye kolaylıkla ulaşma
olanağını yakalamanız 7 km. bir yol inişinin
iyileştirilmesine bağlı.
Hilal-Susalı yoluna giriyoruz. 3x15,70 m. açıklığında bir köprü inşa edilmiş. Bu noktadaki 2,5 km’lik yol açma çalışması bitmiş. Hala akşam 20:20’de güvenlik için asker tarafından kapatılan Uludere’ye doğru yol alıyoruz. Hilal ve Bağlıca’yı yeşillendiren çayı izleyerek Uludere’ye giriyoruz. Uludere’ye koşut çayın çevresi ceviz ağaçlarıyla dolu. Adeta Hilal cennetinin uzantısı.
Burada İlginç bir mimari yapılanma ile karşı karşıyayız. Doğa koşullarının yerel zekaya kazandırdığı bir yapı mimarisi olsa gerek. Uludere
Güneydoğu savaşında sık-sık adı geçen ilginç bir ilçe.
İnsanları çağcıl görünümleriyle cana yakın. Ağır kış
koşullarında yaşamla ilişkisi kesilen bu coğrafi yapıyı terk ediyoruz.
Dönüşte; İnceler Köyü’nden 5 km. yürüyerek Uludere İlköğretim Okuluna giden; Fatma Ürün, Kadir Ürün veAli Yürük’e rastlıyoruz. Ne de temiz yüzlü çocuklar. Pırıl pırıl bakışları ürküntü dolu. Kimbilir yüzlerine yansımayan hangi umutları yüreklerinde bastırıyorlardır.
Araç sürücüsü Rıdvan Pasin’e, Murat bey (Alioğlu)
durmasını işaret ediyor. Çocuklarla konuşuyoruz. Elimizi uzatıyoruz. Verdiklerimizi alırlarken ki onurlu ve erdemli çekingenlikleri hepimizi hüzünlendiriyor.
Kapkapı bağlantısı Işıkveren, peşmergelerin geçici iskan edildikleri alan. Bu alan “Köye dönüş projesi” için uygun bir alan. Yapılabilirlik(Fr.Fizibil) çalışmalar yapıldıktan sonra gündeme getirilecek “Köy-Kent projesi” bu bölgede yaşama geçirilebilir. Işıkveren’in arka sırtı Irak. Aynatepe-Delikavak-Kapkapı güzergahındaki yola giriyoruz. Gurvil yolu 2150 mt. İknci derecede olmasına karşın geniş bir yol olacak.
Gurvil tepesine ulaşıyoruz. Sinad Kamp yeri hemen altımızda. Devasa Elmasapı Kanyonu tüm görkemiyle sol yanımızda duruyor. Irak toprakları Gurvil tepesinin zirvesinden gözetlenebiliyor.
Bülent Ataman’la Irak topraklarına girip resim çektirdik. Tepki aldık, çünkü büyük bir heyecanla nöbet yerinden fırlayan asker “Kardeşim, nasıl girersiniz, mayınlı orası.” diyerek uyardı bizi…Ben hemen fırladım ve topraklarımıza teslim oldum. Bülent kala kaldı. Düşünün nasıl çıkarıldığını. Ben hala “Çocukluğumdan beri yurt dışında bir resmim olsun istemiştim.” diyerek işin şamatasındaydım.
Irak toprakları içinden geçerek Ercan
Şahin yoluna giriyoruz. Ben hala; “Şükürler olsun yurtdışı yolculuk da yaptım da ” diyerek şamatayı sürdürüyordum.
Yükseltepe Susalı yoluna saptık. 7300 mt.’lik yol açılmış. Çalışmalar devam etmiyor. Buranın adı Çınarderesi. 1990 yılında yol bakımını yapan greyder,
yeni açılan yolun derin şev tabanında bırakılmış. Bubi tuzağı veya mayın döşeli olabilir korkusuyla alınamıyor.
Hamamboğazı yoluna inerken Irak topraklarındaki Saddam’ın terk ettiği karakolları geçiyoruz. Siyah Kaya’daki KHGM Şantiyesindeyiz. Bu noktadan etrafı kuş bakışı izliyoruz. Zaho’dan gelen yol, kıvrıla-kıvrıla sınırlarımızda duruyor. Sınır yollarını Iraklılar ve
Suriyeliler 30 yıl önce inşa etmişler. Yolların farkı asfaltların hala bozulmadığı ve bizimkinin
aksine kıyıya koşut değil dik olması.
Saddam karakolları güçlü yapı malzemelerinden yapılmış. İşin ilginç yanı, incelenen yapı malzemelerin-den “tuğlanın” ülkemizden dışalımı yapılmış olması. Dolu tuğlalar Çorum imalatı. Büyük darbelere karşı son derece dayanıklı. Bizde ise Çorum tuğlalarının örülürken kırılması, dışsatımı yapılanların güçlü darbelere karşı dayanıklı olması hayli düşündürücü geldi bana.
Bulunduğumuz noktadan km.lerce uzunluktaki
Sinad Vadi’sinin ve Sindi Vadi’sinin başlangıç noktasını izliyoruz. Sinad Vadisi’nin sol üst köşesinde yükselen tepenin adı “Kere (Bıçak)” sırtı. Sırt adeta sere serpe uzanmış bir kadın silueti çiziyor.
“Okul Sayısını artır. Habur Kapısı’nı aç. Kimse
Güneydoğu’daki kargaşaya meyden vermez.” Diyenlere hak vermek gerektiğini söyleyebiliriz. Habur Kapısı açılınca, halk ülkedeki eski kamyonları toplayarak sınır ticaretine, doğrusu ekmek parası için savaşmaya başlamış. Yani ekmeklerinin neferi olmuşlar. Habur Sınır Kapısı kapanınca da karışıklığın neferi...
Yol bitme aşamasında. Yol askeri istenen kritik noktalara taşımış; sıra halkı taşımakta. Yani yukarıda değindiğimiz gibi yolu İpek Yolu bütününde Hakkari yoluna indirerek, halkı Pazar yerlerine taşımak. Bunun için Hilal Beldesi’nde başlatılan yolu engelleyen, Katırcılar Mağarasını aşmak veya Sarıziyaret’ten başlıyarak üzüm bağlarının istimlakı ile 7 km’lik inişi sağlamak. Bir diğer seçenek Ercan Şahin’den veya
Peşmergelerin geçici iskan bölgesi Karatepeden geçişler vermek.

Silopi’de DSP Şırnak İl Başkanı Ramazan
Baktır’ın evindeyiz. Şırnak’ta “Şır-Gev” (Şırnak geliştirme vakfı) oluşturmuşlar. Habur Kapısı’nda ayda 1.5 trilyon TL. “Şır-Gev”e toplanıyormuş. Sayın Baktır
tüm sınır boylarında gümrük kapılarını açtırırsak, ülkemizi kalkınmış sınır kentleriyle öreriz diyor. Bana da uygun geldi. Bilmem belki de çağımızın Yürüyen
Çin seddini ilk biz oluştururuz.
Hafif yükseltili topoğrafyaya konuşlandırılmış Cizre-İdil-Midyat güzergahındayız. İdil-Midyat arasını
“ürküntü içinde büyümeye çalışan” meşe ağaçcıkları örtmeye çalışıyor. Ne zaman baltayı yiyeceğiz korkusu içindeler adeta. Çünkü büyük meşelik alanlar ya balta ile kesilmiş, ya da yangınla yok edilmiş.
Karşı yamaçlarda duman yükseliyor.
Tarım alanı açmak için meşelik alanlarda sık-sık duman yükseldiği olurmuş. Bu alanda keçi ve koyun yetiştiriciliği yaygın. At, eşek ve inek sürülerine rastlıyoruz.
Böyle bir grubu izleyerek Mor Gapriel (Deysulumur) Manastırına ulaşıyoruz; Midyat-İdil yolunun 18. km.’sinde.
Deysulumur M.S. 397’de kurulmuş. İsrail ve Batı ülkelerinden gelen ziyaretçiler çoğunlukta. Görkemli bir eğitim merkezi. Etrafı üzüm bağlarıyla çevrili. İnşası M.S. 397’de başlamış, M.S. 512’de bitirilebilmiş. Tam 112 yılda bitirilebilen bu muhteşem yapı, dünyanın en büyük Hıristiyan külliyesi ve eğitim merkezi. 1402’de Timur’un saldırısına uğrayarak o muhteşem altın kaplamalı kubbeler yağmalanmış. Timur
kaplamaları ateş ile eriterek söktürmüş. Tabii ki Manastırı tutuşturarak. Manastır 1891-1951 de metropolit (Bölgenin tüm Kiliselerinden sorumlu ) olmuş.
Son metropolit 1984’teki Efrem Bilgiçmiş. Son azizler hariç başta Mor Gabriel olmak üzere tüm azizler manastır içinde gömülü. Papazlar ve din adamları oturur vaziyette gömülüyor. Manastır en son 900 yıl önce onarılmış.
Ve, şu anki sosyal ve kültürel konumundan farklı olan, yani bir bağlamda efsanevi egzotik yerleşim alanı Midyat’tayız.
Midyat sayısız uygarlıklara konukseverlik yaparak ilginç mimarı/mühendislik yapılarını günümüze taşımış söylenceleriyle varsıl antik alan. Dünyanın koruma altına alınmış ender SİT’lerinden birisi olmasına karşın günümüzde gerçek olan(Fr.otantik) yapısı örselenme sürecine girmiş.
Ayrıca Ulucami, Deysulumur Hah Köyü’ndeki Meryemana, Mor Efram ve İzozil Manastırları, gümüşçüler (telkari) çarşısı Midyat’a zengin bir tarihsel doku kazandıran antik objeler.
Gerçuş’ten geçiyoruz. Silopi-Cizre-İdil-Midyat dizgesinde kendini gösteren planlı ve yeşil şirin bir ilçe. Hasankeyf’e yaklaşıyoruz. Yeşilin kısmı örgüsü yerini
taş ve toprağın doğal örgüsüne bırakıyor. Tepeler mars yüzeyi kızıllığında. Yalnızlıklarını karşılıklı birbirlerine yankılıyor gibiler adeta...
Hasankeyf’teyiz. Anlatması güç; yok etme sürecine sokulmuş.

Yine de anlattım;TMH 2001’de ve Milliyet Blogda.
http://blog.milliyet.com.tr/Hasankeyf_icin_keyfini_bozmayanlar/Blog/?BlogNo=182272

http://www.e-kutuphane.imo.org.tr/pdf/413.pdf

Geçmiş uygarlıkların ve zamanların kurguladığı
mitolojik kimlikli Hasankeyf’e ikinci gelişim.
Belki de son dinginliğini yaşayan ve kendini İlisu Baraj birikimine teslim edecek Dicle nehri üstündeyiz. Hasankeyf’in keyfini, Dicle üstündeki kurulu çardakların birinde yaşamaya çalışıyoruz. Herkes hüzünlü. Hasankeyf’in tek yüzeyli devasa kanyon duvarına çarpan hüzünlerimiz, Hasankeyf üstünde tüm Dicle boyunca yankılanıp dağılıyor adeta...
Tabii ki “İpek Yolu Nostaljisi” de.
(Diyarbakır Köy Hizm. Böl. Müdürü olarak atanmazdan önceki yazım.TMMOB-İMO/İnşaat Mühendisleri Odası’nın yayın organı TMH/Türkiye Mühendislik Haberleri, sayı 416/2001’de yayınlandı.11/11/2010’da güncellendi.)

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
GEZ - GÖR – YAZ
evesbere@mynet.com
GSM:0506 609 00 32

22 Mayıs 2011 Pazar

ANADOLU'YU VERMEK İSTEYENLER "BÜYÜK ANADOLU YÜRÜYÜŞÜ"'NÜ ENGELLEDİ




Anadolu'yu verenler anlamadı, 10 yaşındaki Nisan 'Nükleer Santral ve HES' tehlikesini anladı:


Resmen çıldırmış olmalılar, çünkü ‘Doğayı ve Doğanı’ yok etmek için çılgınca saldırıyorlar.
Beyler, bayanlar zaman-zaman gerçeklerden kayanlar; bu ülkede siyasal erkin ‘Çılgın Proje’si var, yenisini aramaya gerek yok; o da ‘Zararlı HES’ler ve külliyen zararlı Nükleer Santraller ile KÖHES’lerdir’
Doğa savaşçıları “Büyük Anadolu Yürüyüşü”nü gerçekleştirmek istediler, yurdun 4 1 yanından ve de 11 ayrı yerinden “Anadolu’yu vermeyeceğiz!!!” sloganıyla günlerce yürüyerek geldiler...Anadolu salt ‘Anadolu’yu vermeyeceğiz!’ diyenlerin mi? Hayiiiir! Anadolu ‘Anadolu’yu ille de vereceğiz’ diyenlerin de…Bilmiyorlar, algılıyamıyorlar; dağların, derelerin, Vadilerin, ormanların şirketlere satılarak yok edilmesi sonrası kendilerinin de yok olacağını. Algılasalardı; 21 Mayıs 2011’de kendilerini koruyan, yani yok edenleri bile korumayı amaçlamış doğa savaşçılarını Ankara’ya sokarlardı.
Sevgili kırsaldaki insanım, özellikle Artvinli köylüm; yalvarıyorum sana 3 paralık dolar için şirketlere satma arazilerini. Bil ki o doğa parçası milyonlarca yıl inşa etti kendisini ve katrilyon dolar verseler dahi verilmeyecek evrensel değerdedir. Sattığında yok edilecektir bir paralık enerji için ve alacağın o dolar asla sana o doğayı geri getirmeyecektir. Geri eri getirmeyeceği için senden sonra doğanlar doğasızlıktan yok olacaktır.
Biz yılmazdan savaş vereceğiz ve de yazacağız. Lütfen kulak verin:
Soner Yalçın’in güzel sözü var, özlü söz kadar etkili bulduğum; “Biz anlatıyoruz, anlamıyoruz”
Gerçekten anlamaya anlatma kadar zaman ayırmıyoruz.

Zaman-zaman ‘hormonlu renkli basın’ deyimiyle tanımladığım ve böylesi gazetelerin sınıfına konuşlandırdığım “Hürriyet Gazetesi” 29 Aralık 2010 ‘Çevre’ eki, gerçekten önemli bir konuyu işlemiş.
Salt başlıkları bile bir şeyler anlatıyor, alt başlıkları ise çok şey:

1- Okullarının bahçesine ekolojik kulübe kurulan 10 yaşındaki Nisan’ın bir sorusu var; “Rüzgar ve güneş varken neden hala HES ve Nükleer Santraller istiyorlar?”
10 yaşındaki çocuk kadar Nükleer ve HES’in zararlı olduğunu düşünemiyorsak “PES!” doğrusu.

2- Homo sapiens(100 bin yıl önceki insan. Atalarımız canım) öldü, yaşasın Homo Novus(İnsan sevgisiyle yoğrulmuş uygar yeni İnsan).
Bazılarına göre henüz dünyanın değil ama Homo Sapiens’in, yani 100 bin yıl önce doğan ve doğaya-doğana/insana duyarsız bencil doyumsuz biz insanoğlunun sonu yakın. İnsanlık ya yok olacak, ya da yeni bir insan türü olan Homo Novus’a geçecek.
Şimdiyse, sadece insan denen bu tür yüzünden hem hayvan, hem bitki, hem mikroorganizmalar; çok daha fazla tür yok oluyor. Her şey son 50 yılda oldu(Bizde son 5 yılda). Biz, yaşayan beden olan gezegenin kanserli hücreleriyiz. Büyüyerek bedeni yok ediyoruz ama gezegende kanseri atarak yaşamaya devam edecek. Bizden önceki insan türleri gibi yaşayan Cro-Magnonlar, Neandertaller ve Homo Erectuslar da yok olacak. Daha bilinçli, yeni bir insan türü olan Homo Novus gezegene gelecek. Aslında bu türden şu an var aramızda fakat sayıları artacak…İçimizde devasa bir sevme potansiyeli, yaratıcılık, bilme arzusu var. Bunlar baskın olacak. Her birey, ‘bütüne nasıl bir yararım olabilir’ diye düşünecek’. Bilniçli bir insanın polise, askere, silaha ihtiyacı yok. Bilinçli insan, akılcı kurallara uyar akıldışılara değil( Bireysel gelişim uzmanı Nil Gün).
Nil hanımın söylediklerini yıllardır söylüyoruz, söylüyorlar ve de söylemişlerdi. Anarşizm ile örtüşen bir sürecin Homo Novus ile işletileceğini, aslında doğaya ve doğana duyarlı Homo Novus’ların var olduğunu söylerken, kendisiyle birlikte günümüz doğa ve doğan duyarlılarını işaret ediyor. Bizler değimliyiz, cehennemimiz yaratarak, onun içinde cehennemi arayan? Bizler değil miyiz, insanı dizginlemek için bir başka insanı polis veya asker diye insanların başına diken…Her ne ise bu işler birgün istenen çizgiye oturacaktır, öyle veya böyle otururken de zaman-zaman oturtacaktır.
3- Evim ekolojik evim.
Ekolojik evlerde geri dönüşüm, yalıtım ve enerji üretimi dışında, malzeme seçiminde de insan sağlığı ilk planda geliyor.
4- Çevreci otomobiller.
5- Az bilinen 7 doğa harikamız.

Gazetenin üçüncü sayfası, tam sayfa reklam.
Her şeyi, dahası tüm değerleri paraya yüklemişiz ya, ‘Çevre duyarlılğını’ da paraya tahvil etmişiz.
İşte o’nu kanıtlayın reklam metni: “Leeds sertifikasyon programı dahilinde, enerji ve çevre tasarım kriterlerine uygun olarak tasarlanan bilmem ne şirket, Türkiye7ni ilk büyük ekolojik karma “Yeşil” projesidir. Bilmem kaç bin m2’lik alana yayılan projenin yalnızca….m2’lik alanı binalarındır. Çevreci malzeme seçimi, atıkların geri dönüşümü, su tasarrufu, yeşil alanların büyüklüğü, elektriğin bir kısmının rüzgar ve güneş enerjisinden üretilmesi, bu proje ile gurur duymamızın en büyük sebepleridir”

Güzel bir proje. Fakat ben bu çevre duyarlılığının gösteremeyeceğim, çünkü param yok: O zaman tüm parasızlar çevre duyarsızı ve Doğaya doğana düşmandırlar. Onları yok edelim, ve “Yaşasın para, yaşasın doğa” sloganı çevrecilerin yeni sloganı olsun)

Janset(oyuncu); 2yediğim meyvenin çekirdeğini ekiyorum”
Ebru Şallı(Manken-Sunucu); “Geri dönüşümcüyüm…Faturadan tasarruf değil insanlığa katkı”.
Metin Üstündağ(Mizah yazarı ve çizeri); Nükleer santral bir cinayettir.
HES’cikleri unutmuş. Yani dere tipi olan Küçük Öçekli Hidroelektrik Santraller-KÖHES’leri.
Can Gürzap(Oyuncu); 2Çöplerimi nasıl ayrıştıracağımı bilmiyorum”
Derya Köroğlu(Müzisyen-Şarkıcı); Aydınlanırken elektrik, tıraş olurken su tasarruf ediyorum”
Sevgil eşim Kadriye yine bağırıyor “ Şevket, salonun ışığını kapatmayı unuttun yine…Tıraş olurken, ne olursun suyu açık tutma!”
Cem Adrian(Müzisyen-Şarkıcı); Küresel ısınma mevzuu trend gibi harcandı.
Ne demek istedi? Diye yazının tamamını okudum. Anladım ki; “Küresel ısınma mevzuunu insanlar trend gibi harcadı. Sanki artık morası geçmiş, olay kapanmış gibi davranıyorlar. ‘Hadi bu da geçti bakalım sırada ne var?’ gibi bir beklentiye girildi…”
Gürgen Öz(Oyuncu9; Her boş alan AVM mi dikmek lazım.
Mehmet Ali Alabora(Oyuncu), 2Tüketim alışkanlıklarımı gözden geçiriyorum”

Ve 6. sayfa; Doğa dostu teknolojiye ayrılmış:
Tüm bilmem ne ürünleri, sadece bugünkü değil, gelecekteki yaşamımızı da iyileştiren teknolojilerle donatılmıştır.
Ürünlerinde %57-62’ye varan elektrik tasarrufu(Kaçak elektrik kullanımından uğradığımız zararın, enerji toplamımızın % 36’lar seviyesine ulaştığını anımsadınız değil mi?), %37-66’ya varan su tasarrufu ile bilmem ne, doğal kaynaklyarı daha verimli kullanmak için tüm ürünlerini %95 geri dönüşümlü malzeme kullanarak üretir. Üstelik son 15 yılda elektrik tüketimnde %74, su’da %66’ya varan tasarruf sağlayan teknolojilerin geliştirilmesi ile sizin de doğal kaynakları korumanıza yardımcı olur. Daha yaşanılır bir gelecek için bize katılr mısınız?
Kusura bakmayın ben katılamam çünkü param yok. Anlaşılar doğa için verdiğimiz savaşı bırakıp bu ürünleri almamız gerekir. Eee, biz bu olanaktan yoksunsak bunu da siz üstlenin, bedava bu ürünleri dağıtarak. Bu olası değil, o zaman fiyatları düşürün. O da olası değil ise, senin amacın benim doğaya ve doğana olana duyarlılğımı materyale dönüştürmek.
7, 8, 9 ve 10. sayfa “10 Büyük çevre sorunumuzu” işliyor.
1- Nesli tükenen bitki ve hayvanlar.
2- Orman tahribatı
İşte bu noktada anekdotum geldi.
Bunun için size aşağıdaki yazımı öneriyorum:
http://blog.milliyet.com.tr/Kene_icin_orman_yakanlar/Blog/?BlogNo=124068
Siz kesin tembellik yapacaksınız, ben en iyisi o yazının önemli bölümüne yer vereyim:
“Bilindiği gibi ülkemizde kağıt üretiminin yüzde 97’si ormanlarımızdan sağlanmaktadır. Hiçbir sosyal, siyasal ve ekonomik içeriği olmayan; televole kültürünü içeren haftalık gazete eki ve aylık dergileri baz alalım. Birinci hamur kuşe kağıttan oluşmuş bu sayısız dergilerin kağıtları ithal değil, Dalaman Seka Kağıt Fabrikasından üretilen kağıtlardır. Yani ormanlarımız ürünleridir. Kesinlikle bu kağıtların çürümüş ağaçlardan elde edildiğine inanmıyorum!
Derginin bir tanesi ortalama 300 gram gelmektedir. Seka verilerine göre 5 metreküp odundan 1 ton kağıt elde edildiğine ve bir ton kağıdın da 17 ağaca eşit 0.0225 hektarlık orman alanı kapladığına göre, yılda bu dergiler aracılığıyla, yani “Televole Yangını” ile ne kadar hektarlık orman alanını yok ettiğimizi hiç düşündük mü!!?? Yangının bu boyutu da, en az rutin orman yangınları kadar tehlikeli olduğunu söylemek isterim.”
3- Bilinçsiz Tarım.
Toprak rezervi azalan 20 ülkeden biriyiz.
İstanbul’un 2 katı olan alan tarım alanı olmaktan çıkarıldı.
4- Maden faciaları.
Ayri bir facia olan ‘Maden ocakları kazaları’ değil söylenmek istenen; maden arama, örneğin siynürle altın arama…
1 gram altın için 1,4 ton zararlı cüruf ve çamur üretiliyor.
5- Eski ve zararlı enerji kaynakları.
Petrol, doğalgaz ve kömürden geri kalan atıkların çevreye zarar vermesiyle insanoğlu başka enerji kaynaklarına yönelmek zorunda.
Anlayın; 80 milyar ton petrollük güneş ışığı aldığımızı ve bunu değerlendirmediğimiz.
Bence zararlı enerji kaynaklarını(HES, Nükleer vs) bu gezegenimizi yok etmek için uzaydan gelen insan kılığındaki yaratıklar gezegenimiz insanına dayatıyor:)) Kardeşim başka ne denir ki, yaşatılanlar karşısında.
6- Havadaki minik tozcuklar.
Asıl bela partiküller(görülmeyen katı parçacıklar)
Hava kirliliği deyince aklınıza sadece karbondioksit fazlası geliyorsa yanılıyorsunuz. İklim değişiminde baş suçlu olan karbondioksit yalnız değil; bizi hasta eden onlarca gaz ve katı partikül maddeyle birlikte atmosferi paylaşıyor.
7- Gürültü kirliliği.
Gürültüye alışmak zorunda değilsiniz.
8- Kentleşme baskısı.
Çarpık kentleşme psikolojimizi bozuyor.
9- İç suların zehirlenmesi ve kuruması.
Su sıkıntısı çeken ülkeler sınıfındayız.
Çünkü;kişi başına düşen yaklaşık 144-1600 metreküp tatlı su kaynağı ile ülkemiz ‘su sıkıntısı çeken ülkeler’ sınıfında. Sularımız hem kalite hem de kantite(sayısal değer) olarak Avrupa ve Güney Amerika ülkelerinin gerisinde.
En önemlisi; HES’lerin kuruldukları akarsu sistemi üzerinde ciddi su kayıplarına ve insan kayıplarına(göç) neden oluyor; özellikle Dere tip HES’ler(DTHES) ve Nehir Tipi HES’ler(NTHES). Yapım sürecindeki doğa katliamı ve de; akarsu yatağına bırakılması sözü verilen ‘can suyu’ miktar yetersizliği ve bilimsizliği çevreye büyük zararlar veriyor.
10- Denizlerimizdeki problem.
Deniz kirliliğinin temel kökeni Karadan gelen kirlilik. Balık çiftlikleri de bu kirlilği besleyen olgu. Fakat birileri komşumuzda daha çok balık çiftliği var diye, bunu aklamaya çalışmaları ise, ayrı bir kirlilik.
Çevre ekinde neler yok ki;
Örneğin; çevreye zarar vermeden üretilen klimalar, doğaya zararlı olan kurşun, civa, kadmiyum, hexavalent krom, PBB ve PBDE gibi altı maddeyi içermemekte ve az elektrik tüketerek tasarruf sağlamaktadır.
Ayrıca “Havadan suya ısı pompası” sistemi ile ısı havadan alınıp bina ısıtmada kullanılabilmektedir.
Bunun yanı sıra sudaki kalıcı dezenfeksiyon ve hijyen için uygulanan klor yöntemlerdeki sağlık ve çevre üzerindeki zararları(kanserojen etkisi ile yakıcı-tahriş edici özelliğe sahip oksidasyon etkisi) azaltan gümüş ve bakır iyonlarıyla dezenfeksiyon yöntemiyle sudaki bakteriler
Yine plastik poşetlerden okul yapılması, dahası atık plastik poşetlerin geri dönüştürülmesiyle gelir elde edilerek okul yapılması; güneş enerjisini kullanan fabrikaların yaygınlığı ve bu fabrikalarda yeşil alan sulaması için yağmur sularının biriktirilmesi, atıksu arıtma tesislerin çoğalması, kağıt tasarrufu projeleri, daha yaşanabilir bir dünya için 30 metre karelik eko yaşam alanlarının oluşturan, ofisleri yeşillendiren, ekolojik ev ve de deniz temizliğini yaygınlaştıran projeleri, tüm bunlar doğaya ve doğana duyarlılık olsa da, büyük kısmı dolara duyarlılıkla örtüştüğünü söylemek olası. Bir bakıma ‘Vermekten çok almaya yönelik projeler’ diye düşünüebilirsiniz, fakat sadece alarak yok edenlere oranla çok-çok katkılı projeler olduğunu kabül etmemiz gerekir.
Haksız da sayılmam, çünkü, çevre konusundaki en önemli gündem maddesi olan Karbondioksit emisyonunun azaltan çevre duyarlısı elektrikli otomobiller de üretimi artırılarak ticarileşmeye başladı.
Düşünün dünya üzerindeki 600 milyon otomobil, 2050’de 2,5 milyara çıkacak projeksiyonla karşı karşıyayız. Bu nedenle faydalı bir proje.
Eğer bizler; gizde kalmış Sidere vadisini, Kelebeklerin raks ettiği Munzur vadisini, Üç iklimin birlikter olduğu Çoruh vadisini, Kuğuların aşk yuvası iğneada ormanlarını, Gezegenimizin oksijen maskesi Kaz Dağlarını, Saklı Cennet Macahel’i, 871 metre yükseklikteki Meke gölünü, Obruk Platosunu, Urfa dağlarındaki ve ovalarındaki Ceylanları, çizgili sırtlanları, Çöl Varanını, Çölkoşarını, Çizgili İshak Kuşunu; dahası gezegenimizi ve gezegenimizdeki cennetin izdüşümü Anadolu’yu korumak istiyorsan doğaya ve doğana katkı verecek tüm projeleri desteklemen gerekiyor.
49 kupona, gelecek dünya genç nüfusunun tehlikesede olduğunu, üretimin durma noktasına gelişini ve açlığın küreselleşeceğini içeren BBC dünya raporunu vereceğine ve ‘doğa verdiklerini geri istiyor’ vurgusu yapacağına; gereksiz magazin ekleriyle, haftada ne kadar hektar ormanı yok ettiğini dikkate al.
Düşün bir dergi eki 300 gram geliyor. Böylesi kaç gazete eki var en az 5. Yani haftada yaklaşık iki kg kağit tüketiliyor, hem de parlak küşe kağıt Seka verilerine göre 5 metreküp odundan 1 ton kağıt elde edildiğine ve bir ton kağıdın da 17 ağaca eşit 0.0225 hektarlık orman alanı kapladığına göre, yılda bu dergiler aracılığıyla, yani “Televole Yangını” ile ne kadar hektarlık orman alanını yok ettiğimizi hiç düşündük mü!?
Doğaya ve doğana duyarlı enerji santralleri olan Güneş Enerji Santralleri(GES) ve Rüzgar Enerji Santralleri(RES) yerine üç paralık enerji için doğayı ve doğanı yok eden HES’leri ve KÖHES’leri(Küçük Ölçekli Hidroelektrik Santralleri) ve en büyük tehlike Nükleer Santralleri destekleyenleri kuponsuz olarak halka anlat; anlat ki halk bunlara kanmasın.
En iyi çevreci Cengiz Han(mış) ile yazıyı sonlan- dıralım:
13. ve 14. yüzyıllardaki Cengiz Han’ın Moğol istilasının, insan eliyle iklim değişikliğine yol açan tek kültür olduğu ortaya çıktı.

ABD’deki Carnegie Enstitüsü Küresel İklim Bölümü’nün tarih boyunca önemli olayların iklime etkisinin incelendiği araştırmasına göre, modern çağın iklim değişikliğinin tersine, Moğol istilası yerküreyi soğuttu ve 700 milyon ton civarında karbonu atmosferden temizledi.

Tarihin en zalim hükümdarlarından biri olan Cengiz Han’ın böyle iyi bir çevre karnesi almasının ardındaki gerçek ise bugünün çevrecilerini biraz rahatsız edebilir.

Moğol İmparatorluğunun dünyanın yüzde 22’sini fethettiği 1,5 yüzyıl boyunca, Cengiz Han’ın at üstündeki istilacı göçebelerinin 40 milyon insanı öldürdüğü tahmin ediliyor.

Araştırmaya göre, böylesine geniş bir bölgede nüfusun azalması sürülmeyen tarlaların ormana dönüşmesine neden oldu. Diğer bir tarifle, Cengiz Han’ın amansız istilası dünyada büyük bir alanda ormanların yeniden yayılmasına ve bu yeni ormanların da atmosferden daha fazla karbon temizlemesine yol açtı.

Avrupa’daki veba salgını ve Çin’deki Ming Hanedanının yıkılışı gibi olaylarda da ormanların yeniden büyüdüğünü tespit eden araştırmacılar, Moğol istilasının bu çevreci yönüyle atmosferden temizlediği 700 milyon ton karbon, bugünkü küresel benzin tüketimiyle üretilen karbon miktarına denk geliyor.

İnan hem ilginç, hem çılgın bir haber. Bunun için haberin tümünü verdim.
Ülkemdeki HES savunucuları kadar olmasalar da;
- Hitler de,
- Nagazaki ve Hiroşima katliamcısı ve doğayı ve doğanı Küreleme ustası Küresel Efendi de çevreci.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

21 Mayıs 2011 Cumartesi

GALATASARAY’İN KONYA MAÇI İLE BİTEN 2 SEZONLUK BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-8



GALATASARAY’İN KONYA MAÇI İLE BİTEN
İKİ YILLIK BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-8

09/Ağustos 2009’da Rijkaard ile oynanan deplasmandaki Gaziantepspor maçı başlayan ve 20 Mayıs 2011’de Aslantepe Arena’da Bülent Ünder ile oynanan son Konyaspor maçı ile İki yıllık başarısızlık öyküsü bitti.
Maçı Kazim ve Culio’nun golleriyle 2-0 kazandı ve ligi de 46 puanla bitirdi.
Detayını yazı dizisinin sonuna bırakarak, biz 7 ‘de bıraktığımız yazı dizisinin 8. ile sürdürelim:

Rijkaard sarüveni bitmişti artık.

Şuna da inanıyorum, gelecek kişi kesin Rijkaard’ı aratacaktır.
İşte bu isim Romen Albay Gheorghe Hagi. Albay, çünkü Romanya diktatörü Çavuşesko o’nun, Steau Bükreş’i Avrupa süper kupa sahibi yaptığı ve İspanya Lal Liga’da,Real Madrid’te elde ettiği başarıları nedeiyle o’nu Albaylık rütbesine taşıdı.
Nam-ı diğer Karpatların Maradonası, 1996 yılında 31 yaşındayken Galatasaray’a gelmiş ve tam 5 yıl Galatasaray’ı futbolcu olarak başarıdan başarıya koşturmuştu.
Galatasaray onun katkılarıyla; Fatih Terim döneminde Türkiye futbol Ligi’nin altını üstüne getiren
4 yıl üst üste şampiyon oldu(1996-97, 1997-98, 1998-99, 1999-2000 sezonları). En önemlisi; Bir UEFA ve Avrupa Süper Kupa şampiyonlukları kazanmasıdır.
“Veda ettiği 2000-2001 sezonu sonunda futbolu bıraktığını açıklamasına rağmen İtalya'nın İnter ve İspanya'nın Real Madrid kulüplerinden futbola dönmesi için teklif alındığı İnter ve Madrid yöneticileri tarafından doğrulandı. Fakat Hagi, tekliflere çok teşekkür ederek Galatasaray'da mutlu olduğunu ve futbola burada veda edeceğini söyledi. Galatasaray Kulübü Hagi 'nin taşıdğı 10 numaralı formayı 2002 yılına kadar müzeye kaldırdı. 2002-2003 sezonunda Fatih Terim' in tekrar gelişiyle Brezilyalı Jorge Felipe formayı giydi 2003-2004 sezonunda tekrar Galatasaray geri dönen Hakan Şükür 10 numarayı 1 sezon giydi. Fakat Hakan formasının arkasına Hakan Şükür değil, H.Şükür (Hagi'nin "H" si) yazdırarak 10 numaralı formayı ondan daha fazla hak etmediğini ve saygısını göstermek istemiştir(Vikipedi).”
Tekrar Vikipedi’ye uğrayalım: “Hagi, futbolu bırakır bırakmaz Romanya milli takım teknik direktörlüğüne getirildi ancak başarılı olamadı. Daha sonra çalıştırdığı diğer bir takım Süper Lig ekiplerinden Bursaspor oldu. Bursaspor'da istenilen ortamı sağlayamaması sebebi ile sezon bitmeden ayrıldı ve birkaç ay sonra Fatih Terim'in istifası ile Galatasaray teknik direktörlüğüne getirildi. Birkaç yıl önce oyuncu olarak ter döktüğü takıma bu sefer hoca olarak gelen Hagi, Galatasaray'ın Fenerbahçe'yi finalde 5-1 gibi bir skorla yenip Türkiye Kupası'nı kazandığı maçta takımın teknik direktörü idi. Galatasaray'dan sonra, Romanya'nın Politehnica Timişoara ve sonra da Steaua Bükreş takımlarını çalıştırdı. Ardından teknik direktörlüğüde bırakarak kendi ismiyle açılan futbol okulunun başına geçti.
21 Ekim 2010 tarihinde Frank Rijkaard'ın ayrılmasının ardından Galatasaray'ın teknik direktörlüğüne yeniden getirilmiştir. 22 Ekim 2010 'da Florya Metin Oktay Tesislerinde 1.5 yıllık sözleşme imzalamıştır.”
Vikiped’nin söyledikleri bizim Hagi ile yaşadıklarımdı. Bu yaşadıklarımız gösteriyor ki Hagi süper bir oyuncu, fakat süper de başarısız bir çalıştırıcı.
Galatasaray bu kendi içinde çelişmesine karşın doğruları içeren, fakat saçma ve çelişkili gözüken, çatışkıyı körükleyen yanıltmaçtan , yani Paradoksal durumdan kendisini kurtararak kesin yeni bir paradigma yaratması gerekir.
Bu paradigmayı paranoyan kimliklerle yaşama geçiremezsiniz.
Galatasaray, pardon Polat Hagi’yi niçin getirdi anlamış değilim.
Göreceğiz bakalım.
Gördük ve umutlandık,
Çünkü Hagi, ilk maçına Kadiköy’de Fenerbahçe’nin karşısına çıkacaktı.
Lig’in 9. haftasında 10 yıldır Kadiköy’de yenemediğimiz FB karşısına çıktık.
Fenerbahçe’nin 10 Maçlık Galibiyet Serisi 2010 yılının 24 Ekim’i Son Buldu. Spor Toto Süper Lig’in 9. haftasında oynanan derbi maçta Fenerbahçe ile Galatasaray Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Stadı’nda 0-0 berabere kaldı. İki takım arasında Fenerbahçe’nin evinde 0-0 berabere biten son Süper Lig maçı 1 Mart 1986 yılında oynanmıştı.
Ayağındaki Romanya tozu ile derbiye çıkan Hagi, FB'nin 'Kadiköy Saltanatı'na dün gece son verdi. Maçın 90 dakika tek hakimi Galatasaray idi.
Pino harikalar yaratı, fakat bir gol yaratamadı, çünkü anormal bir oyun çıkaran top kaybedici sihirbaz(Bir GS maçanda kı……top durdurmuştu) Volkan Demirel yanardağ ağzı gibi bir şutu kaleye sokmadı.
Eğer bir takım başarısızlığı şansızlık da besliyor ise, o takımın devasa bir derdi olur. Galatasaray bu süreci yaşıyor.
Lig7in 10. haftası Galatasaray’ın “Oh be!” dediği hafta idi.
Evet, Antalyaspor’u Servet Çetin ve Pino’nun golleriyle 34 gün sonra yeniyorduk.
“Hagi ile yeniden doğduk” “Hagi yasal doping” denmesine karşın ben haftaya oynanacak deplasmandaki Trabzon maçı sonrası Galatasaray durumu kendini gösterecektir düşüncesindeyim.
Adnan Polat maç ertesi 31 Ekim’de kamuya yansıyan tümcesi şu “Hagi ile ya zirve ya hiç” Bu çok iddialı ve düşündürücü bir tümce.
Lig’in 11. haftası geldi…Gelmez olaydı, Trabzon 2- Galatasaray 0. Bu sonuçla Trabzon liderlik koltuğuna oturdu.; Galatasaray’da 10 puan arkasında lig’in 9. sırasına…
Hakem tam bir alem idi Giray’i özenle sahada tuttu. Giray’in ilk hareketi yüzde bin sarı kartlık çünkü Elano’yu resmen arkadan çekiyor, hakem orada yok. Giray’ın son hamlesine verdiği sarı kart ikinci sarı kart, cart kırmız kart ve at. İşte hakem bu süreci işletse Trabzon bir saat 10 kişi oynayacaktı.
En kötüsü Servet’in 77. dakikada top kaptırması ve Cim Bom’un ilk golü yemesi oldu. Artı 90+4 golü ise tuzu biberi…
Nedense Halis Özkahya’yi Galatasaray maçlarında çok görüyorum. Neden acaba? Tolga Özkalfa ile mi karıştırdım?
Ziraat Türkiye Kupası’nda Elano ve Pino(2) golleriyle Denizlispor’u 3-1 ile geçti. Yani Elano ve Pino, kötü gidişe “No, no” dediler diyebiliriz.Bakalım ligde bunu diyebilecekler mi?
İnanın Pino ‘El nino” fırtınası “El Pino” giydi.
Hagi nedense Misimoviç’i oynatamıyor. Bu maçta hiç oynatmadı. Kötü senaristler işbaşında. Hafi bilerek Misimoviç’in moralini bozuyormuş, çünkü Bosna Hersek-Romanya maçı öncesi Misimoviç’i bitirmek istiyormuş…Canım kendisi Romanyalı ya…
Galatasaray zaten inişte idi, Hagi gelişte iken. Şimdi Hagi de inişe geçti, çünkü Galatasaray’a yetişti.
Çünkü Ligin 12. maçında kendi evinde artist Hikmet Karaman’ın( Galatasaray’da Reinhard Saftig, Fatih Terim’in uzun zaman yardımcılığın yapmıştı) Manisaspor’u geldi Cim Bom’u 2 gol ile komaya soktu. “Galatasaray 0- Manisaspor 2”. Olacak iş değil Manispor topçuları sanki mesir macunuyla sahaya çıkmışlardı, çünkü dur durak bilmediler.
Karaman iyi çalıştırıcı ama iyi bir kimlik değil. Baksanıza ettiği şu lafa: “Galatasaray benim elimde olsa 5’lerdim. Hagi’ye saygım var ama anlayın aramızdaki farkı”. Ben anladım farkı. Bir insan saygısızlık yaparken saygım var diyorsa, onun zerre kadar saygısı olduğunu zannetmiyorum. Olsa bu saygısız konuşmayı yapmazdı.
(Yazının devamı haftaya)
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

18 Mayıs 2011 Çarşamba

19 MAYIS 1919'DA ATATÜRK İLE KURUMSALLAŞAN YAPI 12 HAZIRAN'DA KILIÇDAROĞLU İLE VARSILLAŞIR MI?

19 MAYIS’TA ATATÜRK İLE DEĞİŞEN ÜLKEMİN YAZGISI 12 HAZIRAN’DA TEKRAR DEĞİŞİR Mİ?
18/05/2011
Öncelikle şu vurgu ile yazıma başlamak istiyorum; “Atatürk’ün Anadolu insanıyla Samsun’a çıkışı ülkemin ve Avrupa’nın değil dünya ülkelerinin de yazgısını değiştirmiştir”
Bir yazının tekrarı bıkkınlık verse de zaman-zaman zorunluluk olarak karşımıza çıkabilmektedir.
Tekrardaki bıkkınlığı ortadan kaldırmak için de o yazıyı güncelleştirmeniz gerekir.
2008’ deki “19 Mayıs 1919 Ulusaldan evrensele çıkıştır” başlıklı yazımı zorunluluk nedeniyle güncellemeye karar verdim.
Zorunluluk, çünkü;
Özgün bir tarih kuramcısı, kültür, siyaset felsefecisi ve toplumbilimci olan ve aynı zamanda sosyoloji biliminin başlatıcısı İbn Haldun’un devlet hayatıyla dini yaşamın sınırlarını ortaya koyarken, Gündeme getirdiği ve savunduğu Laik Devlet anlayışı, Atatürk ve arkadaşları tarafından ülkemiz özgün koşulları dikkate alınarak esas alınmış ve ‘Laik Demokratik Cumhuriyet’in kurumsallaşması sağlanmıştır.
İşte Atatürk’ün, mazlum ülkeleri ‘yerelden, ulusala, ulusaldan evrensele’ taşıyacak ulusalcı evrensel felsefesi, tüm kurum ve kuruluşlarıyla paramparça edilmeye çalışılmaktadır.
Bunun için 19 Mayıs 1919 sürecini ve işlevini tekrar- tekrar anlatmanın, salt ulusal değil evrensel bir gereliliktir de.
Lütfen, özellikle “tek put kalmıştır, o da Atatürk’tür” diyen, sözde solcu sınırsız ve kuralsız postmodern demokrasi avcıları, dahası Amerika’ya ağabeylik değil de ağalık zemini oluşturan teslimiyetçi anlayışın postmandacı Amerikancıları sizedir sözüm:
Evet, biraz abartılı gözükebilir, fakat Atatürk’ün samsuna çıkışı, aynı zamanda Avrupa tarihinin yeniden yazılma sürecidir de.
Yadsıyamayız; büyük önder Atatürk ve Anadolu insanı, 19 Mayıs 1919 çıkışıyla Avrupa’nın ‘emperyal çıkarları için’ yazmaya başladığı tarihi tersine çevirdiğini ve ulusal çıkarlarımız doğrultusunda yeniden yazdığını.
Öylesi bir tarih ki, sayfaları mazlum dünya ülkelerine yol gösterici olmanın ötesinde öğreti olmuş yürekliliklerle dolu…
Tekrar ediyorum; Atatürk ve silah arkadaşları Avrupa tarihini yazmıştır ve salt Türkiye’nin değil, Avrupa’nın ve dünya ülkelerinin yazgısını biçimlendirmiştir.
Tekrar etmekte fayda var; “Bu da gösteriyor ki, Atatürk salt Türk Ulusunun yazgısını değil, dünya uluslarının yazgısını değiştiren bir tarihin sahibidir.”.
Tekrar etmek gerekir, çünkü söylemeye çalıştıklarım; boş beyinlerin günde üç kez alması gereken ilaçların reçetesi gibidir.
Atatürk’ü ve bu uğurdaki Kuva-i milliye’nin yaratıcısı tüm silah arkadaşlarını bir kez daha şükranla anıyoruz.
19 Mayıs Spor ve Gençlik Bayramı bir kez daha, tüm ulusumuza ve tüm mazlum dünya ülkelerine kutlu olsun..
Bu evrensel dayanışmayı hiçbir emperyal aç ve onun işbirlikçileri bozamayacaktır…
2008’deki İki haberi geniş anlamda sizin yorumlarınıza bırakıyorum.
Birincisi;
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın gözünde beliren sağlık sorunu nedeniyle ve doktorların tavsiyesi üzerine bugün yapılacak 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı etkinliklerine katılamayacağını bildirildi.
Başbakanlık Basın Merkezi’nden dün saat 23.40 sıralarında yapılan açıklamada, Erdoğan’ın doktorların ısrarlı istirahat tavsiyesi üzerine 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı etkinliklerine katılmayacağı bildirildi. Açıklamada, etkinliklerde Erdoğan’ı Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in temsil edeceği kaydedildi.
2011 kutlamalarına bekliyoruz Başbakanı…
İkincisi;
Lagendijk, “Obama, Demokratlarla Cumhuriyetçileri bir araya getirebilecek tek aday. Türkiye’de de benzer bir resim var. Kutuplaşmış bir durum söz konusu. Türkiye’nin de ihtiyacı kendi iki kutuplaşmış grubunu bir araya getirecek bir lider. Erdoğan bunu yapamadı” diyor… Erdoğan elini çabuk tutmalı’
Devrim Sevimay : “Niye çok seviyorsunuz Obama’yı?”
Çünkü, Obama ABD’de tamamen polarize olmuş iki kutbu, yani Demokratlarla Cumhuriyetçileri bir araya getirebilecek potansiyele sahip tek aday. O, iki ucu da değişime ikna edebilir ve değişimi inanılır kılabilir.
Sizce Türkiye’nin bir Obama’sı var mı?
Hayır, şu an için yok. Oysa Türkiye’de de benzer bir resim var. Yani Türkiye’de de kutuplaşmış bir durum söz konusu. Elbette ABD’deki Cumhuriyetçi-Demokratlar’dan farklı, ama sonuçta Türkiye’nin de ihtiyacı kendi iki kutuplaşmış grubunu bir araya getirecek bir lider.
Erdoğan bunu yapamadı mı diyorsunuz?
Doğrusu, şimdiye kadar bu iki grubu bir araya getirebilmiş değil, bunu beceremedi. Ama, tabii eğer bundan sonra Türkiye’nin Obama’sı olmak istiyorsa elini çabuk tutmalı. (Gülüyor)
Bu iki haberi ister örtüştürün, ister tutuşturun, fakat şu bir gerçek ki, 2008’de iki haberin böylesine bir şekilde yan-yana gelmesi rastlantı değil.
Değil, çünkü 2011’in 19 Mayıs’ına dek, benzer değerlendirmeler yapılıyor. Buda küresel egemenlerin Türkiye için nerede durduklarının kuşku yaratan yansımaları.
Onların duruşu değil, beni 12 Hazıran’da öy kullanmayan % 30 seçmen ile, sola oy kullanan % 35 seçmen kitlesinin duruşudur. Eğer duruşunu 12 Hazıran’da iyi ayarlamaz ise, ülkemi sanal bir baskıcı Obama kurumsallığı bekliyor.
En önemlisi de şu son feryadım:
“Türkeyemin yeni bir felsefe üretmeye gereksinimi yok, onun ve mazlum ülkelerin rehber aldığı ve almaktan da asla vazgeçmeyeceği ‘ Evrensel Atatürk ve Felsefesi’ var.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
GSM: 0506 609 00 32
evesbere@mynet.com

16 Mayıs 2011 Pazartesi

ÜSTÜN TEKNOLOJİ İLE YAPILMA OLASILIĞI YÜKSEK "ÇILGIN PROJE"'NİN DOĞAYA VE DOĞANA VERECEĞİ ZARARLAR



















ÜSTÜN TEKNOLOJİ İLE İNŞA EDİLECEK ÇILGIN PROJENİN YARATACAĞI SORUNLAR

İnsanların 4 bin yıl önce düşündüğü, 16. yüzyılda Osmanlı’nın ‘Mimar Sinan’ ile İstanbul için tasarladığı ve yine yakın zamanda Erdal İnönü ve Bülent Ecevit’in seçim programlarına aldıkları “Kanal Projesi”’ni başbakan Erdoğan tarafından ‘doğal olarak’ İstanbul için gündeme getirmesi nedense dünyanın “Çılgın Projesi” olarak birileri tarafından inatla sunulmaya devam ediliyor.
Bir şeyin ‘çılgın’ olarak tanımlanabilmesi için, o şeyin ilk kez düşünülmesi ve olabilirliğinin çok zor olması gerekir. Bu şey resmen alıntı ve… Yani birinin veya bir grubun özgün projesi değil. Tartışılması bile hata.
Bence işletilen bu abartılı süreç ‘trajik ve de komik’ ötesi yağdanlıktan başka bir şey değil.
‘Kanal İstanbul’ projesi, mühendislik disiplini ve bilimi bağlamında çok özenli davranılması gereken, ince eleyip sık dokunması gereken bir uzun süreç ister. Düşünün, salt zamanının değil günümüzün de dehası Mimar Sinan Sakarya ve İznik çevresinde, ekolojik dengeler bağlamında ‘yapılabilirlik raporu için’ aylardır uğraşmasına karşın, yarıda bırakmak zorunda kaldı.
Bu nedenle projeyi ‘boyacı küpüne daldırıp çıkarma’ mantığıyla çıkaramazsın. Öncelikle doğaya ve doğana zarar verip vermeyeceğinin ön çalışmalarını yapmak zorundasınız.

Söylentilere göre siyasal erk çılgın ‘kanal İstanbul’ projesini Akkuyu Nükleer Santral için anlaştığı Rus ve İtalyan şirket uzmanlarına sormuş ve yapılabilirlik(Fr. Fizibil) raporu istemiş.
Siz eğer ‘Kanal İstanbul’ projesinin yapılabilirliğini( Fr. fizibilite) yapımcı şirkete sorarsanız, alacağınız yanıt ‘Yaparım’ anlamında ‘Yapılabilir’ olacaktır. Yani Yapılabilirlik (Fizibilite) raporu ile ‘Kanal İstanbul’ projesinin uygulanabilir olduğunu söyleyecektir.
Günümüzde bu projeyi ‘uygulamaya sokamazsınız, yani inşa edemezsiniz’ demiyorum; inşa sürecinde ‘doğayı ve doğanın yaşam ortamını(Habitat) bozarsınız diyorum.
Şimdi soruyorum;
‘Çanakkale ve İstanbul Boğazı’ kırılmalar sonrası, yani fay hareketleri sonrası meydana gelmedi mi? Öyleyse ‘Kanal İstanbul’ için 30 km uzunluğunda ve 200 mt genişliğinde sarp alanda üstün teknolojiyle çalışırken, fay hareketlerinin tekrar tetikleneceği niçin akla getirilmez?
Bir içdeniz olan Karadeniz’e niçin ‘Karadeniz’ diyoruz? Çünkü 2000 metre derinlikler sonra ‘havadan 1.19 defa daha ağır enerji yüklü ve çok şiddetli zehir olan Hidrojen sülfür( H2S)’den oluşmuş bir tabakanın olmasından, yani yaşamın olmadığı karmaşık ve belalı, yani gayya kuyusu gibi kapkara bir tabaka...Anlayacağımız gibi yoğunluk farkı nedeniyle birbirine karışmayan üst-üste iki tabaka.. Bu durum derindeki su kütlesine oksijen karışmasını önler ve büyük oranda hidrojen gazı birikerek öksinik(oksijensiz ortam) bir ortam oluşturur. Bu alt tabaka da, normal canlı değil sadece ortama uyan bakteri yaşar.
Karadeniz’in Akdeniz ile ortalama derinliği 50 metre olan Çanakkale ve İstanbul boğazıyla zayıf bir bağlantısı vardır. Bu zayıf bağlantıdır, Karadeniz deki iki tabakayı dengeleyen. Alttaki zehirli tabakayı oluşturduğu basınçla yüzeye çıkarmayan üsteki yaşam tabakası Karadeniz’e dökülen sular ve yağmurla beslenmektedir. Eğer, yapacağınız ikinci boğaz ile Karadeniz’den daha fazla su boşaltırsanız (Büyük Larousse-sy;6372) zehirli tabakanın yüzeye yaklaşarak Karadeniz’deki yaşamı söndürebilir. Anlaşılacağı gibi Karadeniz’in yaşam tabakasından harcayabileceği bir su miktarı vardır, yani su bütçesi(Water Budget) bu bütçeyi asla bozamazsınız. Şöyle düşünün; siz bir zehiri yüzeye çıkmasın diye, o’na basınç uygulayan bir tabakayı, oraya akıttığınız(nehir, dere) sular ve yağmur sularıyla oluşturuyorsun. Dereleri ve nehirleri yanlış Hidro Elektrik Santarlleri(HES) ile ve toplam enerjiye binde bir katkı vercek Küçük Ölçekli HES’ler, yani KÖHES’ler ile yok ettiğiniz yetmiyormuş gibi, birde ikinci boğaz ile bu üst tabakayı boşaltırsanız ‘ölümcül H2S gazı atmosfere karışarak’ Karadeniz’i doğası ve doğanıyla tümden yok edersiniz.
Eğer ‘Kanal İstanbul’ projesiyle ülkeye bir şey kazandıracağınızı düşünüyorsanız; uzmanlara kulak verin, kaynaklara göz atın. Göreceksiniz ki daha fazla özdeksel katkı verirsiniz ülkeye. Çünkü; İçinde H2S olan al tabaka büyük bir hidrojen kaynağı aynı zamanda enerji kaynağıdır. Uzmanların söylediklerine göre; bu kaynağı petrole, HES ve de KÖHES, ille de ‘Kanal İstanbul’ yatırımları için yapılacak harcamaların çok altındaki harcamalarla elektrik enerjisine çevirmek olasıdır. Yeter ki sen mühendislik öğretisini(disiplinini ve bilimini) iyi niyetli üstün teknoloji ile iyi kullan, çılgınlık yapma!


Evet; üstün teknoloji çağında, ‘Kanal İstanbul’ projesini gerçekleştirmek zor olmasa gerek; en azından bu bağlamda projenize çılgın diyemezsiniz.
Yüksek teknolojili yapay insan gücü, size doğa gücüne karşı güç kazandırabilir, fakat bu yapay güçle doğa gücünü yönlendirmeniz olası değil, aksine doğa gücünü(Fay hareketlerini) tetiklersiniz.
Ve;
Denizlerin, nehirlerin 1 sn’de akıttığı su miktarının(Fr.Debi) doğal akışını bozarsınız- Denizlerdeki alt-üst akıntıların işlevini bozarak, denizinin habitatını(yaşam ortamı) olumsuz etkilersiniz. Yani denizlerin, yaşamsalbağlamdakı kendi yönetim biçimini(Fr.Rejim) bozarsınız- Ekolojik dengeyi bozarak habitatları yok edersiniz- Su havzalarını, ülkemizin nefes alma odağı ormanlarımızı yok edersiniz- Bereketli toprakların ve insanların yaşam kaynağı suyu kayaçların(fay) çatlaklarından yerin altına itersiniz-Üstün teknolojinin fay üstündeki darbeli çalışmasıyla depremi tetiklersiniz- İnşa ettiğiniz devasa sermaye tapınaklarıyla kentlerin dokularını bozarsınız- Kentlerdeki sürdürülebilir yaşamı sürdürülemez noktalara taşırsınız-Kentleri dönüştürüyorum diyerek, oluşturduğunuz yeni rant alanlarıyla ideolojik yeni varsıllar türetirsiniz-Kentle zor koşullarda bütünleşmeye çalışan insanların yaşam alanlarını iyileştirmek yerine, aksine sorunları kalıcı hale getirip ‘Siyasi SİT alanları oluşturursunuz- Konut satacağım diye, kentlerin bitişik alanlarını, su havzalarını, ormanlık alanlarını beton ormanlarına dönüştürerek, gezegenimizin nefes alma odaklarını yok edersiniz-Enerji projeleri üretiyorum diyerek HES’ler ve KÖHES’lerle ülkenin enerjisini sonlandırırsınız, doğayı ve doğanı yok ederek…Kısacası ’doğayı ve doğanı onulmaz yapıya dönüştürerek, gezegeni yaşanmaz hale getirirsiniz.
Tekrar vurguluyorum;
Tüm bunların olmaması için; inşaat sektöründe ışık hızıyla gelişen Üstün teknolojiyi iyi niyetle kullanmanız gerekir. O’nu kişisel çıkar aracı haline getirip, kötü niyetlerinize alet edemezsiniz.
Seçim öncesi sanal projelerle getiri sağlamak hiç de doğru bir duruş değildir.
“Çılgın Proje”’nin tamamlayıcısı projeler çılgınlığa tavan yaptırıyor.
Başbakan, Haliç Kongre Merkezi’nde "İstanbul ve Türkiye için ‘Avrupa yakasındaki Karadeniz kıyılarında ve Anadolu yakasında olmak üzere’ İki Yeni Proje"yi açıkladığı tanıtım toplantısında yaptığı konuşmada, projenin bir İstanbul projesi olmaktan ziyade bir Türkiye projesi olduğunu belirterek, "Çünkü İstanbul, Türkiye’nin özüdür, özetidir" dedi
Dün; " Özü öldü, İstanbul doldu, tüm Marmara yok olmak üzere bu nedenle önlem için vize uygulamalıyız” diyordu, bugün; tüm Marmara ve Karadeniz kıyılarını dolduran ve yok eden kentleşmeden söz ediyor. Bu bir çelişki değil mi?
Bu projeleri yeniden yapılanmanın aracı olarak düşünebilirsiniz. Fakat buradaki niyet ve amaç önemlidir.
Örneğin; ekonomik yapımızın ve var sayılan sanayimizin güçlü finans payandası İş Bankası’nı İstanbul’a taşıyorsunuz. Ardından Merkez Bankasını taşımayı gündeme getiriyorsunuz. Amaç nedir burada? Daha önce yazdığım gibi, Hong-Kong benzeri dünya finans merkezi oluşturmak ve süreç içinde de İstanbul’a Osmanlı işlevi yükleyerek Cumhuriyet’in Başkenti Ankara’yı İstanbul’a taşımak mı?
Başbakan’ın İstanbul projeleri göreceli. Evet, sürekli değişerek çelişkiler içeriyor. Anımsarsınız İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken(1995); “İstanbul’a girene vize uygulaması yapılmalı…” demişti ve bazı politikacıların yanında İstanbul Valisi Kutlu Aktaş desteklemişti.
Radikalde yazdım bu konuyu: http://www.radikal.com.tr/1998/09/09/yorum/01kent.html
Yıl 2007, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: “Plaka sayısını sıralayıp İstanbul’a vize uygulaması yapılmalı…”
Yıl 2009 Maliye Bakanı Mehmet Şimşek: “İstanbul’da(şehirlerde) yaşayanlara ek vergi getiriyoruz…”
Bunu da Milliyet’te yazdım 2009’da:
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=201428
Yıl 2011, Başbakan çılgın proje diye adlandırılan ‘ikinci boğaz projesi’, bir diğer adıyla, İstanbul’a olan göçü hızlandıracak ‘Kanal İstanbul Projesi’ni açıklıyor
Peki nedir bu çelişkili durum? Yani; ikinci boğaz ile İstanbul’u büyütmek ve daha çok kişiyi İstanbul’a yığmak.
Bilmeliyiz ki; dünyanın en yakışıklı coğrafyaya sahip Anadolu’muzda doğudan batıya iki göç yaşanır.
Birincisi fay göçü, diğeri insan göçü. İkisinin birleşteği nokta Marmara bereketli toprakları. İşte bu noktada büyük kaos yaşanmaktadır. En önemlisi; zaman zaman ortaya çıkan doğal afetler ise bu olguyu daha da içinden çıkılmaz kargaşaya ve yok olmalara sürüklemektedir. Başbakan bu insan göçünü tetikleyerek Marmara ve Trakya’yı tamamen çöküntüye uğratacaktır.
Bu bir çılgınlıktır.
Bu bir ‘Komplo Teorileri’nin kaynağıdır.
Yani;
Seçimden çok; başkanlık sisteminin aracıdır…
‘Demokrasi Açılımı’ olarak değiştirilen ‘Kürt Açılımının’ ‘Türk-Kürt’ kurumsallığıyla üniter yapıyı ve ‘Laik Demokratik Yapıyı’ bozmayı amaçlamış bir yaklaşımdır.
En önemlisi;
2013 yılında ‘İslam Cumhuriyeti’nin 1. yıldönümünü’ kutlamanın düşsel ötesi bir çılgınlığıdır.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com