29 Haziran 2011 Çarşamba

ABD'NİN "BÖL YÖNET" POLİTİKASINI AMERİKALI ELEŞTİRİYOR

A.B.D’NİN BÖLÜP YÖNETTİĞİNİ AMERİKALI ANLATIYOR:

Neyi bölüp yönetiyor? Dünya halkını ve dünya halkının ekmeğini, yani ulusların ulusal değerlerini…
Bu ve buna benzer onlarca yazı yazdım-yazdık. Yazıların büyük bölümü, ‘kurgu ve komplo senaryoları bütününde’ paranoya olarak görüldü. Eğer bu paranoyayı Amerikalılar da yaşamaya başladıysa, galiba suçlayanlar paranoya…
Nedir bu yazı? Bu yazı; ABD’nin ‘Böl Yönet’ kuralıyla ve de ‘Küreselleşme’ aldatmacasıyla ulusların ulusal kaynaklarını sömürmesi sürecini hangi yöntemlerle işlettiğini ‘bir Amerikalının tüm gerçekleriyle anlatmasını’ içeren bir metin. Bu metni “Böl Yönet” adlı bir videodan alıntıladım.
Burada düşündürücü olan ne biliyor musunuz? Orijinal bu metni, kendi ideolojilerine uyarlamayı bırakın, kendi orijinal görüşleri imiş gibi kaleme alan dinden ve yoksuldan geçinenlerin; “…Televizyon programları işte böyle derin düşünmekten uzak adeta bomboş, robot gibi hayat süren kitleler yaratır. Eğer bu büyüden çekip kendinizi kurtarmazsanız bu milyonlarca şuursuz yaşayan ve yönetilen insanlardan biri olursunuz. Hiç düşünmeden, neden yaratıldığının şuurunda olmadan, ölünce neyle karşılaşacağını bilmeden hayatını tüketen milyonlarca insandan yalnızca biri olursunuz…” diyerek, nerden finans edildiği bilinen TV kanallarıyla halkın kutsal inancını ABD katkısıyla nasıl siyasi ranta dönüştürdüklerini unutup orijinal metnin içine etmeleri…
Amerikalının, ‘Uyanma zamanı!’ feryadıyla başlıyor video. Evet, yalnız okudunuz, fakat yanlış okumadınız; Amerikalı, yani ulusları sömüren küresel efendinin bireyi, Amerikalı:

Güce sahip olan insanlar güçlerini, sizin devamlı aldatıldığınızdan ve yönlendirildiğinizden emin olmak için kullanıyorlar. Kitleler, özellikle politik alanda yaşanan gerçekleri öğrenme yetisine sahip değiller. Gerçeği topluma söylemeden, düşünmemizi istedikleri şeyleri kurnazca empoze ediyorlar.
Örneğin halkın çoğunluğu Irak istilasının her geçen gün kötüye gittiğine inanıyor ve mezhep çatışmalarının sona ermeyeceğini düşünüyor. Halkın göremediği şey ise, Irak’taki işlerin, devletin arkasında bulunan adamların tam da istediği gibi gittiği. Bu savaş uzamalı ki, bölge parçalanabilsin, petrol şirketleri kurulabilsin, silah üreticileri için karlı sözleşmeler ve en önemlisi, Iran Suriye gibi petrol sahibi diğer aykırı ülkelere zıplama tahtası olarak kullanılabilecek kalıcı askeri üsler kurulabilsin.
Irak’ın yapılandırılmasının ve sivil savaşın maksatlı olduğuna dair kanıt göstermek 2005 yılında iki üst düzey SAS subayı, Arap gibi giyinip arabayla sivillerin üzerine ateş ettikleri için Irak polisi tarafından yakalandı. Tutuklanıp Basra hapishanesine götürüldükten sonra İngiliz ordusu derhal askerlerinin serbest bırakılmasını istedi. Basra hükümeti bunu reddedince, İngiliz tankları geldi ve hapishaneyi yıkarak askerleri oradan çıkardı.

Eğer bir bölgeyi yok etmek isterseniz, bunu nasıl yaparsınız?
Bunun iki yolu var; oraya gidip bombalama falan yaparsınız. Tabi bu çok da etkili yapmanız gereken şey, orada yaşayan insanlara birbirlerini öldürtmektir ve bu şekilde onların yaşadıkları bölgeyi tamamen yok edersiniz. İşte o bölgede de yapılan bu..Bir düşmanı yok etmenin yolu, onun kendi kendini yok etmesini bunu da askerlerini ikiye bölerek yaparsınız. Sonra iki tarafı da beslersiniz. Çift taraflı çalışan ajanlarınız her iki tarafı da kışkırtır ve birbirlerini öldürürler.
Artık bazılarımızın bu gerçeğe uyanmasının zamanı geldi. Anlamanız gereken şey, imparatorluklar kurmak isteyen bazı insanlar, feth etmeye çalıştıkları insanları yönlendirerek hedefine ulaşmaya çalışıyor. Kendi kendinize neden tüm insanlık baştan aşağı dev bir medya ağıyla kuşatılmış? Veya,ABD hükümeti, devlet okulları sistemini finanse etmeye başladığından beri neden ABD eğitim sisteminin giderek kalitesizleştiğini düşünebilirsiniz.
Hükümetiniz elde etmek istediği kadar ödüyor. Devletin finanse ettiği eğitim kurumlarına baktığınızda ve bu eğitim kurumlarında eğitilen öğrencileri , onlara verilen eğitimi gördüğümüzde mantığımız kavrıyor ki bu okullarda devre dışı bırakılanlar her neyse eyaletin ve federal hükümetin işine gelmiyor zaten bu yüzden ki değiştiriyorlar. Devlet ne sipariş ediyorsa o’nu elde ediyor. Çocuklarımızın eğitimlerini istemiyorlar. Çok fazla düşünmemizi istemiyorlar (Yazılarımda işlerim; ülkem de birkaç kişi düşünür, birkaç kişi siyaset yapar, birçok kişi peşinden gider psikolojisi topluma dayatıldığını…Demek ki Amerikalı da benim ve senin gibi düşünmeye başladı, kendi ülkesi için). Bu yüzden ülkemiz ve tüm dünya gün geçtikçe eğlenceyle(Ülkemdeki Televole kokuşmuşluğunu lütfen gözünüzün önüne getirin), medyayla, TV programlarıyla, Lunaparklarla, uyuşturucuyla, alkolle ve aktivitelerin her çeşidiyle dolu hale geldi. İnsanların zihninin, meşgul etmek için. Yani çok fazla düşünmeniz, önemli insanların işine gelmiyor.

Bu noktada Amerikalının sözünü keserek araya gireceğim:
Amerikalının söyledikleri kapitalizmin özündeki sorunla ilgili. Biliyoruz ki kapitalizmin temel felsefesi Paraların serbest dolaşımı. Peki ‘İde’nin, yani düşüncenin serbest dolaşımına neden izin vermezler? Yani ‘İdealizm’ olgusuna…Vermezler çünkü Kapitalizmin felsefesini biçimlendiren, zenginleştiren paradır. İdealizmi varsıllaştıran ve evrensel kimlik kazandıran ‘İde’ dir, yani düşünce. Bu nedenle düşünmenizi istemez egemenler. Şiddetle düşüncenin serbest dolaşımına karşıdırlar. Biliyorlar ki idealizm, felsefede en geniş anlamıyla, tinsel(Özdeksel karşıtı-ruhsal-manevi) güçlerin evrendeki tüm süreçleri ya da olup bitenleri belirlediğini savunan ve tüm felsefe öğretilerini içerecek biçimde kullanılan olgu.Varolan her şeyi "düşünce"ye bağlayıp ondan türeten; düşünceden bağımsız bir varlığın ya da maddî gerçekliğin bulunmadığını dile getiren felsefe akımını niteler. Biliyorlar ki; Felsefede İdealizm, dünyanın temellendirilmesinde en önemli görevin, bilince ya da maddi olmayan zihne yönelik bir gerçeklik kuramı geliştirmek olduğu düşüncesi üstüne kurulmuştur.
Felsefi anlamda idealizm dünyanın yalnızca düşüncelerin, zihnin, ruhun, ya da daha doğrusu, fiziksel dünya varolmadan önce varolan İdeanın(Görünenin ardındaki öz-duyular dünyasının ardındaki gerçekler) bir yansıması olduğu görüşünden hareket eder. Duyularımızla bildiğimiz maddi şeyler, kusursuz İdeanın kusurlu kopyalarıdır(AnaBrittannica).
Özdeksel gerçekliği, yani parayı yadsımanız olası değil, iyi de ide’yi/düşünceyi nasıl yadsırsınız ki, bu durumda?! Bu nedenle para gibi ide’nin/düşüncenin de serbest dolaşımı gerekir. Yani birkaç kişi değil, birçok kişi düşünmelidir. Bunun yaygınlığı için de Kapitalizm ve İdealizm harmanlamasında bir ideolojinin yaratılması gerekir, ki bu da yaratılmış soldur. İşte bu solu gerçek küreselleşmenin özü olan paylaşımı-bölüşümü kurumsallaştırmak adına kapitalizm ve idealizm ile besleyerek evrenselleştirmek gerektiğini düşünüyorum…Demek ki bizler önce, parayı değil, ide, yani düşünceyi yakalamamız gerekir, evrensel solu yakalamamız için…,

Bu sefer bir TV programcısı Amerikalıya* tekrar sözü veriyorum:
Uyanmanız ve anlamanız gerekir ki; yaşamınızı yönlendiren insanlar var ve siz bunun farkında değilsiniz. Başımız belada! Çünkü siz ve 62 milyon Amerikalı şu an beni dinliyor. Çünkü %3’ten daha azınız kitap okuyor. Çünkü %15’ten daha azınız gazete okuyor. Çünkü sizin tek gerçeğiniz bu ekranda gördükleriniz. Şu an dışarıda, bu ekranda gördükleri haricinde hiçbir şey bilmeyen koskoca bir nesil yaşıyor. Bu ekran ilahi bir vahi gibi. Bu ekran başkanlar, papalar, başbakanlar yaratıyor ya da yok ediyor.
Bu ekran bu inançsız dünyadaki en muhteşem lanet olası güç. Eğer yanlış ellere geçerse de olacakların tek sorumlusu biziz(Ülkemde geçti bile. Pıtrak gibi TV kanalları türedi, Okyanus ötesi finansla. TMSF aracılığıyla siyasi erk yandaşı gazeteler…). Ve bu inançsız dünyadaki en büyük şirket en muhteşem lanet olası propoganda gücünü kontrol ettiğinde bu ekranda gerçek diye ne b.k sunulacağını kim bilebilir!
Şimdi beni dinleyin…Beni dinleyin:
TV gerçek değildir. TV lanet olası bir Lunaparktır. TV bir sırktır, bir karnavaldır, gezici akrobatlar takımıdır, masalcılardır, dansçılardır, şarkıcılardır, hokkabazlardır, aslan terbiyecileridir ve futbolculardır(Tıpkı televole ve televole kültürü ile biçim alan futbol yorumcuları film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçti değil mi?).
Biz eğlence dünyasındayız.
Ama sizler sabahtan akşama dek her yaştan, her renkten, her dinden insan geçip bilinçsizce televizyonun başına oturuyorsunuz. Bildiğiniz tek şey biziz. Burada döndürdüğümüz illüzyonlara tam inanmaya başladınız. Ve kısa bir süre sonra televizyondakilerin gerçek, kendi hayatlarınızın ise hayali olduğunu düşünmeye başladınız. TV ne derse o’nu yapıyorsunuz. Onun gösterdiği gibi giyiniyorsunuz, onun gösterdiklerini yiyorsunuz. Çocuklarınızı onun dediği gibi yetiştiriyorsunuz, hatta onun istediği gibi düşünüyorsunuz(2002 sonrası Pıtrak gibi biten TV ve gazeteler adeta toplumu aydın insantipini idelojisi doğrultusunda tipleştirmeye başladı. İşi girmek isteyenlerin veya iş almak isteyenlerin eşleri bir çaput parçasının materyali haline getirildi...Sözün kısası İran halkı bize koşarken, bizler İran’a koşturulduğumuz doğru değil mi?…Dün dost gördüğümüz Arap ülkelerine şimdi karşı durarak küresel efendi gibi düşünmeye başlamadık mı. BOP’un eş başkanıyım diyerek BOH’tan-Büyük Ortadoğu Haritası-şeyler düşünmeye başlamadık mı?)
Bu tamamen saçmalık, sizi manyaklar! Tanrı aşkına , sizler gerçeksiniz, hayali olan bizleriz!
Perde arkasındaki adamların istediği en son şey, bilinçlenmiş ve düşünme yetisine sahip bir toplum. Bu yüzden ki sürekli olarak düzmece bir yaşam, din, medya ve eğitim yoluyla bizlere sunuluyor(2002 sonrasının ortaya çıkan siyasal İslam teorisyenleri bu orijinal bölümü ‘Bu yüzden ki sürekli olarak düzmece bir yaşam ve medya yoluyla bizlere sunuluyor’ şeklinde değiştirerek, işlerine gelmediği için ‘Din’ ve ‘Eğitim yoluyla’ bölümlerini çıkarmışlar. Çünkü o zaman Okyanus ötesi cemaat liderlerini rahatsız etmiş olurlar. Dahası dinden ve eğitimden geçindiklerini kamufle etmişler ve sözde ABD karşıtlığını işlemişler. En kötüsü bu Amarilaının konuşmasını salt kendilerine göre uyarlamamışlar, kendilerinin orijinal görüşü gibi sunmuşlar). İlginizi dağıtmak ve sizi her şeyden habersiz bırakmak istiyorlar. Ve gerçekten de bu işi iyi yapıyorlar.
2005 yılında Kanada, Meksika ve ABD arasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma halka duyurulmadı, kongrede oylamaya sunulmadı ve ABD-Kanada ve Meksika arasındaki sınırları kaldırarak onları bir birlik haline getirdi. Buna da “Kuzey Amerika Birliği( North Amerikan Union )” adı verildi.
Bunu neden hiç duymadık diye kendinize soruyor olabilirsiniz. Aslında bu konuyu bilen ve haber yapmaya cesaret eden sadece bir gazeteci var.

Bush yönetiminin sınırları kaldırma politikası ve Amerika’nın göçmenlik kanunlarını hiçe sayan kararları aslında büyük bir planın parçası. Bush bu anlasmaya imza atarak birleşmiş milletlerinde sonunu getirdi. Ve ne ABD parlamentosunun, ne de birleşik devletler milletler halkının, onayını almaya ihtiyaç duymadı.
Bu çok az kişinin bildiği bir anlaşma.
Yine yatırıcımda sınıfından çok üst düzey birkaç kişi tarafından gerçekleştirildi. Fakat işçi sınıfından insanların ve Amerika’nın birçok şehrinden yada partisinden siyasi yetkilinin bu konu hakkında hiç bir bilgisi yok. Bu bir ticaret anlaşması değil. Bu, söz konusu ülkelerin bağımsızlıklarının elinden alınması demek ve ayrıca “Amero” adında tamamen yeni bir para biriminin kabul edilmesi gündemde. Amero dolar sahibi kişilerin ilgilenmesi gereken bir şey, ama kimse bu konuda konuşmuyor. Bu durum Kanada, Meksika, ve ABD de yaşayan insanların yaşamını derinden etkileyecek gibi görünüyor.
Amero'nun Kuzey Amerika Birliği’nin yeni para birimi olması düşünülüyor. Zaten şu an Kanada, Meksika ve ABD arasındaki sınırın kaldırılması konusunda çalışmalar sürdürüluyor. Tıpkı Avrupa Birliği’nde olduğu gibi ve dolar, Kanada dolar ve Meksika Peso’su yerine yakında Amero geçecek. Netice de bu anlaşma sonucu Amerikan anayasası sonunda çöpe atılacak.

Böyle bir olayın tüm büyük gazetelerin manşetlerinde olması gerektiğini düşünebilirsiniz. Bu hareketin arkasında bulunanlar, Medya sektörünün arkasında bulunanlarla aynı kişiler. Ve size bilmeniz gereken şeyleri söylemezler.
Kuzey Amerika Birliği, Avrupa Birliği, Afrika Birliği ve yakında kurulacak Asya birliği ile aynı yapıdadır ve hepsinin arkasında aynı kişiler vardır. Süreç içinde Kuzey Amerika Birliği, Avrupa Birliği, Afrika Birliği ve Asya birliği birleşecek ve bu adamların 60 yıldır üzerinde çalıştıkları planın son aşamasına gelecekler. Bu son aşama da ‘Tek bir Dünya Devleti’dir.
“Bir Dünya Devletini, İstesek de istemesek de kurmalıyız. Asıl soru, bu devletin zorla mı yoksa herkesin rızasıyla mı kurulacağıdır(Paul Warburg, Dış ilişkiler üyesi ve Federal Rezerv Sistemi'nin kurucusu).” "Washington Post,New York Times, Time Magazine ve diğer büyük yayın organlarının yöneticilerine, görüşme çağrımıza katıldıkları ve verdikleri sessizlik sözünü 40 yıl'ı aşkındır tuttukları için teşekkürü borç biliriz. Eğer bu yıllar boyunca halkın dikkatini yaptıklarımıza çekselerdi, Dünya üzerinde ki planımızı gerçekleştirmemiz imkansız olurdu. Dünya Her geçen gün,daha bilinçli ve daha hazır bir şekilde Dünya Devletine doğru ilerlemektedir. Entelektüel elit bir Kesimin ve dünya bankerlerinin kuracağı bir çok uluslu egemenlik, geçtiğimiz çağlarda gördüğümüz çok uluslu egemenliklerden daha caziptir(David Rockefeller, dış ilişkiler üyesi)”
Tek bir Banka, tek bir ordu, dünyanın tek güç merkezi.
Eğer bu kavram, eşitçe paylaşım esasına dayanan bir felsefe ile bütün gerçek anlamdaki evrensel küresellikle örtüştürülürse ‘Dünyanın tek güç merkezi projesi’nde varım. Niçin var olduğumun antrparantezini açmayacağım; sadece bu konuyu içeren yazımın adresini vereceğim:
http://blog.milliyet.com.tr/Amerika_nin_agaliktan_agabeylige_gecmesi_olasi_mi_/Blog/?BlogNo=291657

Ve eğer tarihten gerçekten bir şeyler öğrenmişsek o da gücün zarar verdiğidir. Mutlak güç mutlak zarar verecektir.

Aaron Russo, bir film yapımcısı ve eski siyasetçi. Nicolash Rockefeller ise ünlü Rockefeller bankacılık ve iş hanedanlığının bir ferdi. N.Rockefeller ile cok yakın bir dostluk sürecinin ardından, Aaron bir süre sonra görüşmeyi kesti. Çünkü Rockefeller ailesi ve onların tutkularını hakkında öğrendikleri şeyler yüzünden dehşete düştü.

Aaron: Tanıdığım bir avukat bir gün beni aradı ve “Rockefeller ailesinden biriyle tanışmak ister misin?”
diye sorunca, ben de olur, sevinirim dedim. Sonra dost Rockefeller ile dost olduk ve ardından bana birçok şey anlatmaya başladı.
N.Rockefeller bir gece bana şunları söyledi: “Aaron, bir olay olacak ve o olaydan sonra Afganistan’a gireceğiz, bu sayede Hazar denizine boru hattı döşeyebileceğiz. Irak'a girip oradaki petrol'ü alacacağız ve oraya bir askeri üs inşa edeceğiz(Bu üssü ünlü bir Türk siyasetçisinin ortak olduğu şirket ve İsrail’in ortak inşa ettiğini kim biliyor?) ve Ordan da venezuella'ya gidip Chavez'den kurtulacağız.”
İlk ikisini bitirdiler. Chavez'i daha bitiremediler.
N.Rockefeller şöyle dedi: “Asla bulamayacakları bir adam için… mağaraları araştıran bir sürü adam göreceksin.” Teröre karşı verdiğimiz savaş ve aslında gerçek bir düşman olmaması konusunda konuşup gülüyordu ve bu savaşın nasıl asla kazanılmayacak bir savaş haline getirildiğini anlatıyordu.. Bunun sonu olmayan bir savaş olduğunu, bu şekilde insanların özgürlüklerinin elinden alındığını söylüyordu. Ben de kendisine şöyle dedim: “İnsanları bu savaşın gerçek olduğuna nasıl inandıracaksınız?” N. Rockefeller ise şöyle yanıt verdi: “Medyayla...Medya herkesi bunun gerçek olduğuna inandırabilir…Bir şeyler hakkında da konuşmaya devam edersen ve aynı şeyleri tekrar-tekrar söylersen insanlar buna inanacaktır…Biliyorsunuz, 1913 yılında Federal Rezerv'i yalanlarla kurdular ve sonra 11 Eylül'ü yarattılar, ki buda başka bir yalandı. Ve 11 eylül sayesinde teröre karşı savaş başladı ve bizde Irak'a girdik. Bu da başka bir yalandı ve şimdi de aynı şeyi İran’a yapacaklar. Oradan oraya, oradan oraya, oradan da oraya geçip duruyorlar.” Ben de sordum: “Bunu neden yapıyorsunuz? Buradaki amaç ne? Dünyadaki tüm paraya sahipsiniz, hem de istemiyeceğiniz kadar bütün güce de sahipsiniz. İnsanların canının yakıyorsunuz bu kötü bir şey…” Döndü ve bana şöyle yanıt verdi N.Rockefeller: “İnsanları Neden umursuyorsun? Kendini ve Aileni Düşün yeter.” Tekrar sordum: “Tamam da asıl amaç ne?” N.Rockefeller şunları söyledi: “Asıl amaç dünyadaki herkese RFID Çipi yerleştirmek. Herkesin parası ve sahip olduğu her şey o çiplerde olacak. Ve eğer biri bizi protesto ederse ve yaptıklarımızı eleştirirse çipleri kapatacağız.”
Evet Doğru, sözünü ettiği şey Mikroçip.
2005 yılında meclis, göçmen kontrolü ve tabi ki teröre karşı savaş bahanesiyle "gerçek kimlik" kanununu kabul etti ve Mayıs 2008'de hayata geçecek proje'ye göre her birimiz (her Amerikalı), içinde kişisel bilgilerimizi barındıran ve taranabilir barkoda sahip "Federal Kimlik Kartı" taşımak zorunda kalacağız. Halbuki bu barkod sadece geçiş aşaması. Bu kimlik kartına daha sonra, radyo frekansları sayesinde gezegendeki her hareketi takip edecek bir Veri Chip RFID izleme parçası eklenecek. Eğer bu size saçma geliyorsa, bilginiz olsun bu RFID izleme çipi yeni çıkan tüm Amerikan pasaportlarında mevcut. Ve son aşama implant(kayıp vücut parçası yerine yerleştirilen medikal bir aygıt)çip, bir çok insana farklı sebeplerle çoktan kabul ettirilmiş bir dayatma(Ülkemin kaç insanına acaba bu çipleri soktular?)
Vücutlarına RFID kimlik izleme cihazı yerleştirilmesine gönüllü olan ilk cesur aile Florida'dan.
Aile'nin bir ferdi diyor ki; "11 Eylülden sonra ailemin hayatından endişe duymaya başladım"
Kolum da, kalıcı olarak yerleştirilmiş ve beni tanımlayan bir şey olmasını düşünemiyorum.
Sonunda herkes monitör kontrollü bir şebeke'ye dahil olacak ve yaptığınız her şey kaydedilecek. Eğer çizgiden ayrılan olursa çip kapatılacak. Bu aşamadan sonra toplumun her davranışı çiplerle olan etkileşimi çevresinde dönecek. Eğer gözlerimizi açıp görebilirsek, bu bizim geleceğimiz için çizilen bir resim olduğunu algılıyabiliriz.
Tek merkezli bir dünya ekonomisi, Herkesin her hareketinin her icraatının izlendiği ve kaydedildiği bir dünya...Haklarınızın Olmadığı. Aslında en vahim durum, bu totaliter öğeler insanlara zorla dayatılmayacak, insanlar bunları talep edecek(Türklerin, özellikle dinden ve yoksuldan geçinen muhafazakarların, en azından çocuklarını ABD vatandaşı yapmak için yarıştıkları, bunun için de ABD’de doğum yaptıkları şeklindeki satır arası haber aklıma geldi).
Toplumun, yaratılan korkuyla ve bölücülükle kasıtlı olarak yönlendirilmesi, insanları güç ve gerçeklik duygusundan tamamen kopardı. Yüzyıllar öncesinden milenyuma kadar işlenen bir süreç; din, Vatan severlik, Irkçılık, Varlık, Sınıf, ve diğer her türlü keyfi ayrılıkçı düşünce yapısı ve kibir birkaç insanın ellerinde kolayca şekillenebilecek, kontrol edilebilen bir toplum yaratılmasına hizmet edecek.
Parola,"Böl ve yönet" ve insanlar kendilerini, her şeyden soyutlamış olarak görmeye devam ettikleri sürece, köleleştirmeye boyun eğmiş olarak kalacaklar. Perdenin arkasındakiler bunu biliyorlar. Ayrıca biliyorlar ki, eğer insanlar doğa ya bağlı oldukları gerçeğini anlarlarsa, ve içlerindeki gücün farkına varırlarsa,Yarattıkları ve soyup soğana çevirdikleri tüm bu "Zeitgeist(Ortak zamanın ruhu)", kağıttan evler gibi yıkılacak.
*:Jordan Maxwell (Araştırmacı, düşünür, radyo programcısı ve editör)

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM:0506 609 00 32

27 Haziran 2011 Pazartesi

GALATASARAY'IN BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-12
















GALATASARAY’IN RİJKAARD İLE BAŞLAYAN
İKİ YILLIK BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-12
Benim için sevindiric olanı, Beşiktaş Belediye Başkanı’nın BJK kongre üyesi olmasına karşın, Galatasaray’ın efsane Başkan, Ali Sami Yen Aslantep Arena’nın temelini atan Özhan Canaydın’ için “Levent’teki Özhan Canaydın Parkın’da” yaptırdığı heykelinin açılışı.
Galatasaray’ın kadrosunu baktığınızda iki yeni oyuncu var. Bogdan Sorin Stancu ve Yekta Kurtuluş.
İkisi de yeni alınan topçular. Bunların yanında bir de Robinson Zapata var(kaleci).
Robinson Kolombiyalı ve Steaua Bükreş'ten alındı. 2008’de Romanya’da yılın kalecisi seçilmiş.
Bogdan Sorin Stancu ise Romanyalı ve Romanya’nın Steaua Bükreş'ten takımından geldi.
Kendisi için yeni Adrian Mutu yakıştırmaları yapılan ve 3.5 milyon euro da bonservis bedeli belirlenen bu topçuyu, Atletico Madrid, liverpool, arsenal, juventus, parma , Chelsea, Forentina ve Celtic gibi kulüpler izliyormuş. Fakat Samsunspor maçında ağabeyi tarafından bıçaklanan Mersin İdman Yurdu’nün çalıştırıcısı Yüksel Yeşilova’nın 250 bin dolara Mersine getirmeye çalıştığı savlanan Bogdan’ın Galatasaray’a 6,6 milyon Euro’ya mal olduğu söylenmesi kafaları karıştırmıyor değil.
Umudum o ki, Misimoviç’i, Alano’yu, Ali Turan’ı, Anıl Dilaver’i harcayan Hagi, Romanya pazarına dalması ve başta Milan Baros’u yedeklemek için Bogdan’a sarılmasının altında bogdan şeyler çıkmaz.
Romanya pazarı böylelikle kapandı; Emanuel Culio, Robinson Zapata ve Bogdan Stancu ile…
Sivas maçında Stancu iyi idi, Kasımpaşa’da 4 milyon Euro’ya alınan Yekta Kurtuluş da…
İşin dikkati çeken yanı; Cim Bom’un sakatlıklar nedeniyle savunmasını oluşturmakta büyük sıkıntı çekerken, gönderdiği topçular gittikleri takımlarda harikalar yaratması. Örneğin Bursaspor’daki Ömer Erdoğan, Gaziantep’teki Emre Güngör, Ali Turan, Yalçın Ayhan, Anakargücü’ndeki Uğur Uçar, Bucaspor’daki Mehmet Polat, Orhan Ak, Gençlerbirliğin’deki Alpaslan Erdem, Serkan Çalık, Es-es’teki Volkan Yaman, İstanbul BB7deki Cihan Haspolatlı, Trabzonspor’daki Ferhet Öztorun, FB’deki Caner Erkin…
Hakan Şükür takıma geri geliyormuş. Hakan asla geri dönmez, o döneceği yerleri belirledi. AKP7den milletvekili ve spor bakanı.
Lig’in 19. Maçı Hagi’nin eski takımı olan ve geçen yıl son saliseden FB’nin elinden şampiyonluğu kapan Bursaspor ile Bursa’da.
Bir zamanlara Galatasaraysevinir, rakipleri izlerdi; şimdi roller değişti. Bursaspor 20 Ocak 2011 gecesi Cim Bom’u sahadan sildi; 2-0.
Kiminle mi? Asla futbolla değil¸ hak-emen Bülent Yıldırım, Gökhan Memişoğlu ve M.Cem Hanoğlu üçlüsüyle. İlk gol, hem elle, hem ofsayittan atıldı, Ayhan Akman’da oyundan amaçlı bir şekilde atıldı.
Hakemler, TFF, Recep Tayyip Erdoğan ve ıslıkların intikamı.
Daha neler neler olacak.
Umut kupa. Fakat Antep yeni bela.
İşte o bela 3 Şubat 2011’de Galatasaray’i Antep’te Ziraat kupası kaçında 3-2 ile yenerek kendisine avantaj sağladı. Doğrusu GS’yi yaraladı, eski GS’li Tolunay Kafkas.
Bu yıl Antep’ten çekme yılımız. Bir de Hagi’den…
Cim Bom’da; De Sanctis, Le Franco, Aykut Erçetin ve Ufuk Ceylan derken Robinson Zapata’da “Booom” çıktı, üç gol yiyerek ve bir penaltıya neden olarak.
Galatasaray aslında topçularıyla bir şeyler yapmaya çalışıyor, fakat hakemenler yüzünden her maça 1-0 yenik başladığını da göz ardı edemeyiz.
Stancu gelince, Baros aniden iyileşti.. Galatasaray’ın gölünüStancu ve Kazim attı. Galatasaray’a 2 gol atan Cem Tosun meğer Galatasaray’in kapısından dönmüş. Nedeni 200 bin dolarlık fark. Bu 200’lerden Galatasaray neler çekiyor. Bugün dünya yıldızı olan Galatasaray’in eski oyuncusu Ribery’i de 200’lu taksidin ödenmemesi yüzünden Marsilya’ya kaçmıştı, dahası kaçırılmıştı, en doğrusu elden kaçarılmıştı.
Lig’in 20. maçında Galatasaray Eskişehir karşısında patladı patlamasına, fakat taraftarlar ondan önce patladığı için kimse bu patlamadan tad alamadı, çünkü kendi patlamasının acılarının geçmesi olazı değildi.
Ama 40 bine yakın seyirci yine de Galatasaray’ın yanındaydı; hem de 315 metrelik dev pankartla; “106 senelik muhteşem tarihi, kimsenin yanına bile yaklaşamadığı sayısız başarıları, müzesinde rakiplerinin iki katı kupası olan,Türk sporunda ilk ve teklerin takımı, ülkesinin medar-ı iftiharı, UEFA VE SÜPER KUPA sahibi, dünyanın en büyük taraftar oluşumu ultrAslan’ın gururu, 1481’den beri kültürün simgesi, 1905’den beri sporun beşiği anlı şanlı Galatasaray”
Bu pankartın bana göre eksiği; “UEFA kupasının ilk şampiyonu ve de son yirmi senede 10 kez şampiyon olarak, FBve BJK’yi ikiye katlayan…”
Ben Hagi’ye değil Altyapı sorumluluğundan alınarak yardımcılığına getirilen Turgay Kerimoğlu’na üzülüyorum.
Galatasaray’in golleri mi? Gollerini Cana,Stancu, Kewell ve Baros attı. Stancu iyi topçu da 6,6 milyon Euro kadar top oynayabilecek mi.
Hakem hatasına gelince. Yoktu, çünkü Galatasaray’in iddiası yoktu. Dahası Galatasaray’i halletmek gerekmiyordu, çünkü çoktan halletmişlerdi, Bunun için Cüneyt Çakır’ın en gerilimsiz maçı oldu.
Tarihi olay ise, Ali Sami Yen Aslantepe Arena’da Lorik Cana 10. dakikada Sabri’nin uzaktan sert şutuna kafasını uzatarak attığı gol ile, ilk gol atan yabancı oyuncu olmasıydı Arvavut oyuncunun.
21. maç bu yılın balalısı Antep ile.
“Gerçekleri tarih yazar tarihi de Galatasaray” özlü söze lafımı yok, fakat siz yönetici ve futbolcular size sözüm var; “Tarih sizi de yazar”. Hadi taraftarlardan korkmadınız, Tarihten de mi korkunuz yoktur!
52 yıllık lig tarihinde böylesi bir kötü sezonyaşandı mı? Yaşandı, sizin sayenizde 2010-11 sezonu lig tarihinin en kötü sezonu-ki bu daha da artış kaydedecek, çünkü kalan 13 haftada daha çok yenilgiler alınacaktır-
1969-70’da 30 maçta, 1981-82’de 32 maçta, 2003-04’te 34 maçta 10 yenilgi alınmış, 2010-11’de daha 13 maç var 21 maçta 10 yenilgi alınıyor. Bu sizleri hiç mi düşündürtmüyor?
Gaziantep 1- Galatasaray 0.
Neyse Anıl Dilaver’i ilk 11’de gördük.
Galatasaray Eskişehir maçındaki kimlik değişimini bu maçta da gösterdi. Yani önceki maçlar gibi ruhsuz değildi, kora kor maçın sonuna dek mücadele etti etmesine de takımın biraz şansı olacak, o da olmayınca Galatasaray hiç olmuyor ve kötülerin kötüsünü yaşıyor.
Galatasaray’i beğendim, beğenmediğim tek şey yukarıda karışımıza diktirilen tablo.
Lig’in 22. maçı İsmir’in tek temsilcisi sarı lacivert Bucaspor ile.
19 Şubat 2011 gecesinin bu maçını aldık 1-0 Culio’nun golüyle.
İlk maçını geçen hafta Gaziantep7e karşı oynayan ve bacak arasından yediği gol ile güldüşün malzemesi olan Zapata bu maçta bacaklarının arasını da, kaleyi de kapadı. Bunda direklerin de katkısı vardı, çünkü Buca direklere nişan almasa Cim Bom epey bucalardı.
İşin özü; H-acı’li Galatasaray’a yazık olmuştu, Samet Aybabalı Buca’ya da yazık oldu.
Denizli’den alınan Çağlar Birinci ile Emanuel Culio harika oynadılar. Çağlar önümüzdeki sezon bu takımın ikinci Ayhan Akman sürecine adım atar. Anlayacağın, uzun yıllar Galatasaray’in vazgeçilmezi olur.
Eğer hakemleri sorarsan, onlar da her zamanki gibi formdalar. Evet Galatasaray’in yüzde binlik penaltisini pi, pardon hiç eden Kuddusi Müftüoğlu ve arkadaşları her zamanki Galatasaray duruşlarını gösterdi ‘diğer hakem arkadaşları’ gibi.

Lig’in 23. maçında geçmiş yıllardaki 10 sendromu, yani 10 yenilgi sonunda rekora dönüştü İstanbul B.B’sinden alınan 11. yenilgiyle.
Galatasaray neden iyi top oynayamıyor? Bu soru ben de bir anımı çağrıştırdı. Güldüşün boyutundaki bir anımı…
Yıl 1973. Kuzenlerim Muzaffer Gerdan ve Sezai Gerdan ile Ankara Anıttepe’deki amator küme maçlarını izliyoruz(belki de sıradan bir maçtı iyi anımsamıyorum). Çamur deryasında topu çıkarmak için tüm futbolcuların boğuşması karşısında Sezai; “ Bir topu için çamurda boğulacaklar” mırıldanışına “Ne yapsınlar Sezai, ortada bir top var; demek ki yetmiyor, kesin top sayısını artırmak gerekir” diye yanıt vermiştim.
Acaba, Galatasaray’a bir top az geldiği için mi az oynuyor?
Kusura bakmayın Galatasaray bizi bu hallere düşürdü.
Biz ciddi konumuza dönelim;
Evet, Galatasaray başarısızlıklarında sürekli gündeme gelen çalıştırıcı Abdullah Avcı sonunda şeytanın bacağını kırarak Galatasaray’ın da kafasını kırmış oldu.
İstanbul Büyükşerih Belediyespor adı üstünde İstanbul Büyükşehir Beledeyisi’nin takımı. Adamlar halka hizmet değil, adeta futbola da hizmet veriyorlar. Takımın başkanı AKP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye meclis üyesi Göksel Gümüşdağ isminde 30 yaşlarda biri. Lise mezunu bir eletronikçi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclis 2. Başkanvekili ve Galatasaray kongre üyesi. TFF üyesi ve Ulusal Ümit takım sorumlusu. Ulusal takım üzerinde de büyük etkisi var. Kulüplerbirliği Vakıf Başkanvekili.
Bir kendi durumunuza ve konumunuza bakın benim gibi, bir de bu kişinin durum ve konumuna ve anlayın Türkiye’de yaratıcı ve üretken beyinlerin, hangi sıradan beyinler tarafından sıradanlaştırıldığını. Deniyor ki; bu şahıs Emine Erdoğan’ın ablasının kızıyla evlimiş. Tabiiii, biz onun için yerimizde sayıyoruz.
İşte böylesi kimliklerle, dinden ve yoksuldan geçinenler futboldan da geçinmeye başladılar. Düşünün bu takımın İstanbul Yeşildirek kadar seyircisi yok, fakat yeşil dolarlarla İslamın yeşilini harmanlayıp yeşil sahaları ele geçirmişler sayesinde süper lig’de kök söktürüyor. Belediyelerin bu gücü nerden bulduklarının hesabı bir yana; “Sizin asli göreviniz bu mu, halka hizmet mi?” diye hesap soramıyoruz.
Şu bir gerçek; Göksel Gümüşdağ, Hakan Şükür, Erdoğan Bayraktarlar benzeri kongre üyelerinin amacı-ki buna Abdurrahim Albayrak’ı da katmak istemektedirler- Galatasaray’i ele geçirmek ve ardından Abdullah Avcı ve Arif Erdem’i takımın başına getirmek. Galatasaray’da yaşanan krizlerin temelinde bu yatmaktadır. Bundandır ki Adnan Polat yapısın kırmak için ıslık olayını gizliden gizliye alabildiğine işleyeceklerdir.
Galatasara içinde bu karmaşa ve kargaşa FB7nin de işine gelmektedir. O Ziraat Kupasından bile Galatasaray’dan önce elenen FB nasıl olduysa son maçlarda silkelendi ve Trabzon’u yakalar oldu.
Robinson Zapata. Bu adama Zapat adını kim verdi. O yürekli ve savşçı devrimci Zapata adını…Adam öyle goller yiyor ki Zapat’yi nefret ettirecek adeta.
H-acı Yekta’ya resmen taktı, Pino’ya da sakatlık bahanesiyle oynatmıyor. İnsua’yi hiç oynatmıyor. seyircileri oynatacak bu gidişle, oynatmak üzere de…Nasılolduysa Baros’u oynatmış. Golü de o attı.
Kanaltürk kameramanı(S. Ulumeleyen, pardon Ulueren isminde bir cemaatçinin adamları) Arda’ya maçtan sonra ağzını yaya yaya soruyur “Nabeeer Ardaaaa”. Arda’da haklı olarak öfkeleniyor. Kanaltürk adeta Galatasaray’a saldırı üssü olarak kullanılıyor. Kimler mi var tüm eski mahkümlar…Ahmet Çakar,Erman Toroğlu ve onlara benzemeye çalışan Gökmen Özdenak(tam bir safların efendisi). Bunlar daha çok Galatasaray’a saldıracaklar ve aşağılayacaklar gibime geliyor.
Gatasaray’in ligde kaybettiği 11 maç bunlar için adeta organzm anları oldu. Galatasaray yiyince onlar orgazm oluyordu.
1. hafta: Sivasspor 1- GS 0
2. hafta: GS 0- Bursa 2
7. hafta: Karabük 2- GS 1
8. hafta: GS 2- Ankaragücü 4
11. hafta: Trabzonspor 2- GS 0
12. hafta Galatasaray 0- Manisa 2
14. hafta: Galatasaray 1- bjk 2
16. hafta: GS 0- Gençlerbirliği 2
19. hafta Bursaspor 2- GS 0
21. hafta: G.antepspor 1- GS 0
23. hafta: İBB 3- GS 1

Eeee, bir de buna 2 Mart 2011’de Ziraat Türkiye kupasında Gaziantep’in Galatasaray’i 0-0 sonuçla elemesi onları zevkten çıldırttı. Çünkü önümüzdeki sezon Galatasaray Avrupa’da olmayacak.
İşin felaket boyutu; yönetimin lig’de havlu atması nedeniyle Avrupa şansı yakalamak için Ziraat şampiyonluğunu istiyordu ve bunun için 25 milyon liralık takviye yapmıştı…Servet’in son saniyedeki kafası direkten dönünce bu servet Cim Bom için booooom oldu, Galatasaray da bom boooooom oldu. Bu durumu maçın 55. dakikasında Baros’a yapılan ve yüzde 500 penaltı olan hareketi penaltı olarak değerlendirmeyen Cüneyt Çakır’ın da beslediğini söyleyebilirim. Ne yapsın Cüneytimiz, bu yıl ki özgörevleri Galatasar felaketini beslemek…
(Yazının devamı haftaya)
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

24 Haziran 2011 Cuma

GALATASARAY'İN RİJKAARD İLE BAŞLAYAN VE BÜLENT ÜNDER İLE BİTEN 2 YILLIK BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-11:













GALATASARAY’İN RİJKAARD İLE BAŞLAYAN
İKİ YILLIK BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-11
Şekerspor;1947’de kurulan ve Türkiye Şeker Fabrikaları'nın yeşil-beyaz renklere sahip futbol takımıdır.
1958’de Ankara Hilal Gençlikspor ile birleşerek Şekerhilal adıyla 1959-60’da kurulan ulusal ligimizde 2 sezon oynar. 1962 sonlarında tekrar Şekerspor olur.
Tekrar 1. lig’de oynar. İnişli çıkışlı süreçler sonrası 1972-73’te 2. lige ve ardından 1992/93’te 3.lige düşer. 1996-97 sezonunda tekrar 1. lig’e döner.1997-98’de 2.lige düşer.
Her şeyi özel-leştirenler şeker fabrikalarını da özel-leştirince malî anlamda zor günler yaşamaya başlamış ve 2004-2005 sezonunda 2. Lig B Kategorisi'nden çekilmiştir.
Yeni iktidarın yeni zenginleri futbola da el atmıştır. Bunlardan biri olan bir inşaat firması 2005-2006 sezonu başında Etimesgut Belediyesi'ni devreye sokarak Şekerspor’u satın aldı ve adını Etimesgut Şekerspor A.Ş. yapmıştır. Takım mücadelesine 3. Lig'den tekrar başlamışTIR…2005-2006 sezonunda 2.Lig B Kategorisi'ne yükseldi ve ertesi yıl(2006-2007) Sergen Yalçın, Ahmet Dursun, Ahmet Yıldırım, Tamer Tuna,Faruk Sarman,Nuri Çolak gibi daha önce 1. Lig'in önemli takımlarında forma giymiş oyuncuları da satın alarak , Ankara’da futbol ile yakinen ilgilenen M.Gökçek, İlhan Cavcav’ı ürkütmeye başlamıştır. Bu nedenle başarılı olamamış ve sonrasında(2010-2011) Beypazarı Belediyesi ile sponsorluk sözleşmesi yapmış ve adını Beypazarı Şekerspor AŞ. olarak değiştirmiştir. Yani Beypazarı’nın da bir takımı vardır. İşte o takım Ali Sami Yen’deki son maça çıkma onurunu yakalayan eski Şekerspor takımıdır.
Köklü takımlarımızı ne hale getirdiklerinin temel göstergesi. Melih Gökçek ailesi ve diğerleri yine Ankara’nın köklü takımı olan Hacettepe’ye ve şimdi de Ankaragücü’ne benzer süreçleri yaşatmaktadır. Bunlar benim için ‘ İslam’ın yeşilini, doların yeşiliyle harmanlayan ve yeşil sahalara inen zararlılardır.
İşte bu takım Ziraat Türkiye Kupası 3. maçında Galatasaray ile 11 Ocak Salı Ali Sami Yen’de karşılaştılar. Bu Ali Sami Yen’de son oynan maçtı.
Ali Sami Yen Stadı’ndaki veda maçında 23. dk.da GS defansından seken topu aşırtma bir vuruşla Caner ağlara gönderdi ve Beypazarı 1-0 öne geçti.Galatasaray da yeni tarnsferi Arjantinli Juan Culio oyna girdi. İkinci yarıda etkili oynamaya başlayan Galtasaray Servetin Rövoşata ile attığı golle beraberliği sağladı. Maçınsonlarında ise Arda Turan galibiyet golünü attı.Kazım ise son golü attı ve Galatasaray maçı 3-1 kazandı.
Galatasaray bu ara dönemde, futbolcu almaya başlamış haberimiz yok: Bunlardan biri de Kazim-kazım.
Babası Amerika ülkelerinden Antigua adasın’dan İngiliz, annesi KKTC’li olan İngiliz ve KKTC vatandaşı ve de Türk ulusal takımı oyuncusu Colin Kâzım-Richards FB’den alındı. Arjantinli Juan Emmanuel Culio’da Romanya’nın CFR Cluj takımından .
Kazim bu maçta tarihe geçti, çünkü Ali Sami Yen’deki son maçta son golü attı. Culio iyi topçu. İnsua da iyi oynadı. Arda vasattı. Servet kendini bulmaya başladı. Fakat Anım Dilaver yine yoktu. Hatta 18 kişilik kadroda bile.
Maç sonrası koltuklar söküldü. Gençlerbiriliği maçındaki gibi sahaya atılmak için değil, anı olarak saklanmak için.
Ali Sami Yen vedası; bir coşkuyla hüznün harmanlanmasında yaşanan varsıl bir dramatık süreçti.
Ali Sami Yen ve Ali Sami Yen ikinizi de çok seviyoruz, kaybetmedik sizi sonsuza dek aramızdasınız, sadece aramızdan ayrıldınız.
Nedense olumsuzluklar halkası her geçen büyüyerek daha çok insanı sarmaya başladı.
Ve Yıllardır beklenen an geldi. Bu şampiyonluk değildi, bu Ali Sami Yen’in yerini alacak “Ali Sami Yen Aslantepe Arena” idi. Cimbom’un yeni Mabedi idi, yani Galatasaray’ın yeni spor tapınağı.
Adını ‘Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Arena’ diyenler de var. Neymiş efendim bunu AKP iktidarı Galatasaray’a karşılıksız yapmış. İyi de kardeşim, Galatasaray Ali Sami Yen’i büyütüp genişletse, belli ki cİMbOM Ali Sami Yen’i ebediyete dek kullanacak. Ne oldu AKP iktidarına Mecidiyeköy’ün yüreğindeki Ali Sami Yen’i verdi, karşılığında “Ali Sami Yen Aslantepe Arena’yı aldı”. Ali Sami Yen stadı ve arazisini alanlara, bugün oraya 3 milyar Euro değerinde gökdelenler dikecek. Burada kim karlı? Elbette ki her iki taraf, fakat fazlasıyla da AKP yandaşları.
İşin üzücü yanı Başbakan’ın ıslıklanması. Buna neden de TOKİ başkanı denen akla ziyan Erdoğan Bayraktar’dır, çünkü konuşması boyunca Galatasaray yönetimini suçlaması ve Galatasaray'dan "Ali Sami Yen'in kira şartlarını bile karşılayamayan kulüp" olarak bahsetmesi stadyumdaki tepkiyi doruğa çıkarMIŞTIR. Hani derler ya,’Havlamasını bilmeyen….’
Anladık: Başbakan Erdoğan'ın ardından açılış için gelen bakanlar ile Gençlik ve Spor Genel Müdürü Yunus Akgül, Futbol Federasyonu Başkanı Mahmut Özgener ve Kulüpler Birliği Vakfı Başkan Vekili Göksel Gümüşdağ ve bazı kulüp başkanları da stadı terk etmesini. Fakat , UEFA Asbaşkanı Şenes Erzik’in yağdanlık kuyruğuna takılmasını anlayamadık. Diyemez miydi ‘Avrupa’da benzer tepkiler sürekli oluyor, bu insanların demokratik hakkı, bunu hoşgörü ile karşılarsanız, daha büyük saygı görürsünüz’
Vatandaş sonrasında da tepkisini sürdürdü haklı olarak: "Uyguladığınız politikalara, demokrasiyi hiç sayan davranışlarınıza, Cumhuriyetimizin kurumlarına yapılan saldırılara sessiz kalmanıza ve hatta memnun olur tavır ve hareketlerinize, devletin gücünü hoyratça kullanmanıza kızan o kadar çok insan var ki"
Aksine; Erdoğan Bayraktar’ın tetiklemesi nedeniyle tepki gören Tayip Erdoğan Galatasaray’ı aşağılayan bir konuşma yapmıştır.
E. Bayraktar bunu neden yaptı. Bildiğim kadarıyla Galatasaray üyesi. Acaba diyorum bu işin arkasında AKP’den aday olacağı söylenen H.Şükür ve grubu ve de dinden-yoksuldan-futboldan geçinmeye başalayanlar mı var?
Erdoğan’ın stattan hışımla ayrılması, Hayati Yazıcı’ya bir şeyler söylemesi ve ardından Abdurrahman Albayrak denen kişinin peşinden koşuşturması ve heyacanlı-heyecanlı bir şeyler anlatması gösteriyor ki bu ıslıklanmanın intikamı çok kötü alınacak.
Fakat hiç kimse; ‘Erdoğan ve Gül’ün, 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası Finali sonrası(12 Eylül 2010) düzenlenen madalya töreni sırasında seyirciler tarafından protesto edilmesi, yani yuhalanması, yani ıslıklanmasını’ nedense aklına getirmiyor.
İnsanların demokratik o tepkilerine sessiz kalanlar, göreceğiz ‘Aslantepe Arena’daki ıslıklara göstereceklere tepkilerini.
Görmeye başladık da; Başbakan Basket maçındaki suskunluğunu Galatasaray’ın Ali Sami Yen Aslantepe Arena’daki ıslıklar sonrası bozdu, ağzını da; “utanın be bu stadi biz yaptık…Daha kullanım izninin vermedik size…” benzer konuşmalarıyla. Yahu biri çıkıp; 2Kardeşim kimin parasıyla yaptın, para senin cebinden veya AKP’nin kasasından mı çıktı? Bal gibi halkın cebinden çıktı. Üstelik Ali Sami Yen’i hükümetie devrederek, milyar dolarlık gökdelenler dikilecek, bunu hiç mi görmüyorsun…”

Her neyse biz 15 Ocak 2011 gecesi Galatasaray ve taraftarının yıllarca süren özlemine ve düşlerine son veren “Ali Sami Yen Aslantepe Arena’yi” anlatmayı sürdürelim:
Tüm tribünlerin kapalı olduğu “Ali Sami Yen Aslantepe Arena”’da yer alan alttan ısıtmalı sistem sayesinde soğuklarda sahanın donması engelleniyor. Drenaj sistemi sayesinde de zeminde su birikintileri oluşmuyor.
UEFA standartlarında yapımı gerçekleştirilen stat, Galatasaray ile milli takımın maçlarına ev sahipliği yapacak.
190 metre eni, 228 metre boyu ile dünyanın modern statları arasına katılan, “Ali Sami Yen Aslantepe Arena” 52 bin 647 seyirci kapasiteye sahip.
“Ali Sami Yen Aslantepe Arena”’nın özellikleri şöyle:
- “Ali Sami Yen Aslantepe Arena” stadı 3 bin 500 araç kapasiteli otoparka sahip.
-VIP salonlarına yeme içme hizmetleri dahil edilirken, VIP girişleri özel olarak yapıldı. Loca-VIP koltuklara özel otopark alanları ayrıldı ve bu yerlere sahip kişiler için özel giriş yolları düzenlendi.
- “Ali Sami Yen Aslantepe Arena” Stadı ‘nda 157 locayla birlikte 4 bin 845 VIP koltuk bulunuyor.
-Metro ile “Ali Sami Yen Aslantepe Arena” Stadı ‘na saatte 20 bin kişi taşınabilecek. Şehir merkezi ile stadyuma ulaşım imkanı en kısa ve en hızlı şekilde yapılabilecek.
-“Ali Sami Yen Aslantepe Arena” Stadı ‘nda 69 metrekare büyüklüğündeki digital skorboard bulunuyor.
-Stadın uzunluk ve genişlik ölçüleri FIFA ile UEFA kriterlerine uygun şekilde yapılırken ölçüleri eni 68 boyu 105 metre olarak yapıldı.
-Basın mensuplarına da özel bölüm yapıldı. “Ali Sami Yen Aslantepe Arena” Stadı ‘nın basın tribünü 193 kişilik yapıldı. Ayrıca basın mensupları için 150 kişilik çalışma salonu yapıldı, basın tribünü de her türlü gerekli teknolojik donanıma sahip.
-Naklen yayın kamera yerlerine Türkiye’de ilk defa yapılan sabit kablolama gerçekleştirildi.
- Her tribünün arkasında UEFA kriterlerini uygun olacak şekilde seyirciler için kapalı alanlar yapıldı. Bu alanlarda kafe, restoran ve çeşitli toplantılar için kullanılacak.
Galatasaray burada ilk maçını Ajax ile yaptı ve sahaya şu onbir ile çıktı: Ufuk Ceylan, Serkan Kurtuluş (Dk.46 Mustafa Sarp), Lorik Cana, Servet Çetin (Dk.67 Semih Oğuz), Hakan Balta (Dk.46 Insua), Sabri Sarıoğlu, Culio (Dk.57 AydınYılmaz), Ayhan Akman (Dk.46 Barış Özbek), Emre Çolak (Dk.89 Cumhur Yılmaztürk), Kazım Kazım (Dk.57 Anıl Dilaver), Arda Turan

Yedekler: Aykut Erçetin, Insua, AydınYılmaz, Barış Özbek, Emirhan Ergün, Mustafa Sarp, Ahmet Kesim, Bilal Özhan, Semih Oğuz, Cem Sultan, Yusuf Onur Arkın, Emre Gemici, Anıl Dilaver, Cumhur Yılmaztürk, Berk Neziroğulları

AJAX ise: Stekelenburg, Emanuelson (Dk.62 Suarez), Alderweireld, Vertonghen (Dk.79 Ooijer), Vander Wiel (Dk.59 Anita), Ebecilio (Dk.72 Aras), Eriksen, de Zeuw, Enoh (Dk.62 Blind), de Jong (Dk.80 Lindgren), Sulejmani.
Bu oyuncular “Ali Sami Yen Aslantepe Arena” da ilk maça çıkan oyuncular olarak tarihe geçtiler. Nedeni, gol olmadığı için diğer ilkler yaşanmadı. Bir ilk de, ilk golsüz maç olması.
Ben takımın başında Ajax’da futbola başlayan ve dünya futbolununda otorite olan Frank Rijkaard’in takımın başında olmasını isterdim. Zaten çok önceleri de Rijkaard’ı onore etmek için Ajax ile anlaşılmıştı duyumunu aldık, anlaşılmayan Rijkaar’ın bu maç öncesi gönderilmesi.
Şans Hagi’nin oldu. Hak etmedi diyemem, çünkü UEFA ve Süper Avrupa kupasının alınmasında büyük katkıları vardı.
Stad inşallah uğur getirir.
Galatasaray Ziraat Türkiye kupasında Antalya’da Antalyaspor ile Ajax gibi 0-0 berabere kalarak bir üst tura çıktı.
Geçen yıl Antalya başımıza bela idi, bir önceki yıl da Kayseri Erciyesspor. Anlaşılan bu yıl da eski Galatasaray oyuncusu Tolunay Kafkas’ın takımı Gaziantepspor ile aynı şeyleri yaşayacak Galatasaray.
Gençlere nedense şansı vermemekte ısrarlı. Anıl Dilaver yine yok. Emre Çolak’ı da son 4 dakikada oyuna soktu. Juan Culio yine iyi idi. Kazım sahada vardı, oyunda yoktu. Ali Turan’ı tamamen silmiş. İnsua’yi son 14 dakikada oyuna aldı.
Süper lig takımları 23 Ocak 2011 tarihinde ikinci devre maçlarıyla sahalara döndüler.
Lig’in 18. maçında “Ali Sami Yen Aslantepe Arena”’da Sivasspor’u Servet Çetin’in golüyla 1-0 yenen Galatasaray lig maçına galibiyetle başladı. Bu aynı zamanda “Ali Sami Yen Aslantepe Arena”’da tarihe geçen ilk galibiyet idi. En anlamlısı da, GS’ya büyük katkılar veren Servet Çetin’in “Ali Sami Yen Aslantepe Arena”’da ilk gol atan futbolcu olarak tarihe geçmesi idi. Servet bunu anasının ak sütü gibi hak etti.
Ajax ile yapılan açılış maçı öncesi bir Erdoğan’ın densizliği yüzünden bir diğer Erdoğan(Başbakan) ıslıklanmış, TOKİ’ci Erdoğan konuşmasıyla seyirciyi delirtmiş ve GS bir haftadır hem spor hem siyaset basının gündemine oturmuştu. Bu süreçte işleyen gerilim yüzünden devasa bir stada kavuştuğunun bile farkına varamayan Cim Bom, görkemli evinin keyfini ilk kez çıkardı.
Tribünleri 50 bine yaklaşan ve ses seviyesini 105 desibele çıkaran, yani ses şiddetini fabrika gürültüsünü(100) aşarak ve neredeyse Rock Music Provasının ses şiddeti/gürültüsüne(120) çıkaran seyirci Galatasaray’ı büyük coşkuyla maç bitimine dek alkışladı. Futbolcular canla başla savaş verdi. Beklenen gol de 70.dakikada geldi ve Avrupa Aslanları “Ali Sami Yen Aslantepe Arena”’da altın değerinde 3 puan aldı.
İşte “Ali Sami Yen Aslantepe Arena”’da ilk sahaya çıkan oyuncu ve hakemler:
Hakemler: Kuddusi Müftüoğlu xx, Adil Sinem xx, Muharrem Yılmaz xx

Galatasaray: Ufuk xx, Sabri xx, Servet xxx, Cana xx, Hakan x (Dk. 63 Insua x), Ayhan xx (Dk. 80 Mustafa x), Barış xx, Culio xx, Emre xx (Dk. 58 Stancu xx), Yekta xx, Kazım x
Yedekler: Aykut Erçetin, Emiliano Insua, Aydın Yılmaz, Mustafa Sarp, Ahmet Kesim, Anil Dilaver, Bogdan Stancu
Sivasspor: Korcan xx, Uğur xx, Navratil xx, Hayrettin xx (Dk. 46 Mehmet Nas x), Ziya xx, Grosicki xx, Kadir xx, Rada xx, Erman xx (Dk. 75 Eneramo x), Mehmet Yıldız xx, Suarez x (Dk. 46 Kamanan x)
Yedekler: Alisan Seker, Cihan yılmaz, Michael Eneramo, Yannick Kamanan, Souleymane Keita, Mehmet Nas, Kagan Timurcin Konuk.
(Yazının devamı haftaya)
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

21 Haziran 2011 Salı

AKP'NİN DEĞİŞTİRDİKLERİNİ HİÇ ÇEKİNMEZDEN GÖRMEMEZLİKTEN GELİYORUZ




















AKP’NİN DEĞİŞİM POLİTİKALARINI GÖRMEMEK

AKP’nin 12 Haziran 2011 günkü genel seçimi dikkat çeken bir oranla(% 49.91) alması, başta benim ve birileri için ezici bir çoğunluk eziyet(Arapçası; kahir ekseriyet) olduğunu söylemek isterim.
Ne olursa olsun, nasıl olmuşsa olsun bu % 49.91 için AKP’yi ve Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı kutluyorum.
Öncelikle şunu belirteyim; AKP’yi bazı konularda sorgulayabilirsiniz; fakat asla 12 Haziran 2011 günkü seçim başarısını yadsıyamazsınız.
Türkiye’mde 2 kişiden 1’nin oyunu almış bir AKP başarısı vardır ve bunun nasıl olduğunu sorgulamazdan önce alkışlanması gerektiğini düşünüyorum.
Sorgulamak bizi aşar(Arapçası, haddimize düşmez), fakat bir iki eleştiride bulunmamak da, evrensel düşün özgürlüğümüze gem vurmak olacağı için, bir veya birkaç olguya değineceğim:
Yoksulluğun ve işsizliğin artığı ülkemde, yoksul ve işsizin büyük çoğunluğu…Doğrusu; ülkemdeki iki kişiden biri AKP’ye oy veriyor ise ben aşağıdaki yazıyı yazmak zorundayım; çünkü yazmanın dışında bir şey yapamıyorum. Bunun nedeni de; muhalefette, ne de etkin bir yerde görevimin olmayışıdır.
Anlayacağınız, benim adım Hıdır…..
Fillerin yetiştirilmesindeki yöntem; küçükken kalın bir zincirle kazığa bağlamaktır. Çünkü yavru filin o zinciri koparabilmesi, kırabilmesi ya da kazığı söküp atabilmesi olası değildir. Yavru önceleri bundan kurtulmak için tüm gücüyle uğraşır, defalarca dener ama sonucu değiştiremez, özgürlüğüne kavuşamaz.
Yıllar geçer, fil devasa bir fiziğe sahip olur. Fakat yine zincire bağlıdır. O devasa fiziğiyle sahip olduğu devasa gücüyle bağlı olduğu zinciri rahatlıkla kırabilir. Ama fil asla böyle bir girişimde bulunmaz. O özgür olamayacağına inanmıştır, artık kırılamayan şey, filin zinciri değil inancıdır. Buna psikolojide “öğretilmiş çaresizlik” deniyor.

Seçmenin bu seçimdeki duruşu; “Öğrenilmiş çaresizlik midir?”
Yukarıdaki fil öyküsü “öğrenilmiş çaresizlik” kavramının ciddiyetini ve toplumdaki yansımalarını gösterir. Bu aynı zamanda, korku ve teslimiyet kültürünün insan yaşamındaki görüntüsüdür. Günümüz dünyasında yazılı ve görsel basın aracılığıyla insanların güçsüzlüğü ve acizliği sürekli tetiklenmektedir. Bu nedenle, yoksulluğunu kırmak, ekonomik, sosyal ve kültürel özgürlüğünü için savaşa girecek insan, özellikle günümüz Türkiye’sinde şiddetin yanında ‘ayni ve nakdi seçim yardımlarıyla’ öylesine durdurulmaktadır ki, diğer kitleleri edilgenleştirerek suskunluğunu yoğunlaştırmakta, hatta özgürlük eylemlerine karşıt duruş sergileyerek düşmanca tavır bile alabilmektedir. Tüm bunlar günümüzdeki “Susma, sustukça sıra sana gelecek” sloganında net olarak ortaya konmaktadır.
Ekonomik, sosyal ve kültürel özgürlüğü için verdikleri eylemlerden dolayı acı çeken insanların, yaşadıkları acılara karşın bu acılardan dolayı özgürlük mücadelesinden kaçmış olmalarını anlaşılır bir durum olarak göremeyiz.
Görmemeliyiz…Görmemizin zorunlu olduğunu; acı çekmediği için suskun kalan ve sonrası acı çekmeye bile zamanının kalmadığını anlayan Alman rahip Martin Niemöller’in(1892-1984) şu söyledikleri bize somut olarak sunuyor; “Naziler önce komünistler için geldiler, bir şey demedim çünkü komünist değildim. sonra yahudiler için geldiler ve bir şey demedim çünkü yahudi değildim. sonra sendikacılar için geldiler ve bir şey demedim çünkü sendikacı değildim. sonra katolikler için geldiler ve bir şey demedim çünkü katolik değildim. ve sonra benim için geldiklerinde ise çevremde benim için bir şeyler diyecek kimse kalmamıştı.”
İnsanımızın yükü, her bağlamda artmasına karşın, suskunluğu ve teslimiyeti de aynı oranda arttı…12 Haziran’da önüne konan sandık ile, bu duyarsızlığını kırar sandık; aksine duruşuyla usandık…
Adamın bir buzağısı varmış. Bu buzağıyı her sabah kucağına alıp severmiş. Buzağı büyümüş, inek olmuş. İneği de buzağı gibi kucağına alıp sevmeyi sürdürmüş. Çünkü Adam buzağının inek olduğunu( yükünün artığını) fark etmemiş.
Bu öyküyü duymuştum, hatta mitolojik söylenceye göre Zeus’un oğlu Herkül’ün ‘her sabah bir Tay’ı kaldırarak güç çalışması yaptığı, Tay’ı At olunca da kaldırarak gücüne güç kattığını’ da…Ama buzağıyı kucağına alan adamın ünlü matematikçi ve filozof Blaise Pascal(1632-62) olduğunu duymamıştım.
Önemli değil, Mitolojiye göre gücü, günümüz öyküye göre bir yükü işaret edebilir. İşin düşündürücü yanı bu öykünün, bazı AKP yağdanlıkları tarafından değişimi fark etmeyenleri vurgulamak için anlatılmasıdır. Yani, AKP ülkede büyük değişim yapmış da biz bunu algılayamıyormuşuz. Evet, AKP ülkede büyük değişim yapmıştır yapmasına da hangi anlamda olduğu tartışılır.
Bence bu inek öyküsüyle değişimi anlatmak havada kalmış.
Değişim veya gelişim her ne ise. Bana göre Pascal’ın bu öyküsü bir yükü, acıyı, işkenceyi, baskıyı fark etmemeyi, dahası tüm bunlara alışmayı işaret eder. Evet, tıpkı İnsanların, demokrasizliği, yoksulluğu ve özgür düşünce ve istençten yoksunluğu ve bunların getirdiği her geçen artan yükü fark etmemesini işaret ettiği gibi…
Bunun süreklilik kazanması; Cumhuriyetsizliğin ve de Laik Demokratik insan haklarının olmayışındaki ağır yükünü de beraberinde getirir mi dersiniz?
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

19 Haziran 2011 Pazar

GALATASARAY'İN RİJKAARD İLE BAŞLAYAN VE BÜLENT ÜNDER İLE BİTEN 2 YILLIK BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-10:













BİR ZAMANLAR PREKAZİ VARDI....





GALATASARAY’İN RİJKAARD İLE BAŞLAYAN
İKİ YILLIK BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-10

Orhan Şam Ali Sami Yen’deki son lig maçında son golü atarak(26.dakikada) tarihe geçti. Neden bir Galatasarayli olmasın dııııı!!!!…
Hakem Yunus Yıldırım; ne olur olmas Galatasaray ayağa karkar korkusuyla, en az 6 dakika uzatması gereken maçı bir an önce bitirmesi asla bahane değil. Sadece bu yıl hak-emlerin GS’in hak-emenleri olduğunu belirtmek isterim. Bu yıl bu Galatasaray kesinlikle perişan edilmelidir ve de edecekler Allah’ın değil birilerinin izniyle, Allah’ta gün gelir hesaplı sorar.
13 Aralık 2010 Pazartesi Hormonlu renkli basın Adnan Polat, Yıldırım Demirören ve Aziz Yıldırım’ın kahkaha atan resimlerini koymuş. Resmin üstünde büyük karakterle “Koptuk valla”, onun üstünde de; “Şampiyonluk yarışından ‘kopan’lar kervanına FB’de katıldı” yazıyor.
FB Ankaragücü’ne Ankara’da 2-1 yenilerek Lider Trabzon ile puan farkı 9’a çıktı.
Doğru; toplam kadro değerleri 400 milyon Euro’nun üzerinde. Lig’de yedikleri toplam puan farkı 40… GS 19, BJK 12, FB lider Trabzonspor’dan 9 puan geride. Bunların içinde Galatasaray düşme hattının 6 puan önünde.
Bence FB bu üçlü içinde her bakımdan en şanslı olanı. Her bağlamda canım, her bağlamda…Kesin bu yıl ne yaptırıp ettirecek Lig’i şampiyonlukla kapattıracaktır. En büyük tehlike Trabzon lobisinin bu yılki kararlığı. Ortalık çok karışacak ve o karışıklıkta kirli çamaşırlar ortaya saçılacaktır gibime geliyor. Bu Futbolumuza büyük zararlar vererebilir. Örneğin İtalya’da depremler benzeri bir deprem. Çünkü özellikle FB fay hattından sürekli artçı sarısıntılar geliyorb.
Lig’in 17. maçında Galatasaray Konyaspor’u deplasmanda 1-0 yenerek düşme hattından 9 km (9 puancık) uzaklaştı.
Galatasaray’in biz söylettiklerine bakın; lig zirvesini ölçülendirmemiz gerekirken, lig dibini ölçülendiriyorus.
Bilmiyordum Federasyon’un galibiyetlere 750 bin, beraberliklere 375 bin TL ödediğini.
Galatasaray’a bu parayı kim kazandırdı biliyor musunuz?
Ayda 3 milyon Eura kazanan Zvjezdan Misimoviç, 2,5 milyon Euro kazanan Baros, 2’şer milyon Euro kazanan Arda ve Cana, 1,5 milyon Euro kazanan Kewelle, Servet ve Neill değil ayda 1500 TL kazanan A2 takımından 19 yaşındaki Anıl Dilaver kazandırdı.
2005-2006 sezonunda 17 yaşındaki Aydın Yılmaz'ın golüyle Konyaspor'u deplasmanda 1-0 mağlup etmiş ve o yıl Galatasaray şampiyon olmuştu. Olmuştu olmasına, fakat geleceğin dünya yıldızı olarak görülen “Figo” lakaplı Aydın Yılmaz iyi topçu olamamıştı. Anıl inşallah olur olmasına da Galatasaray’ın şampiyon olması çok zor. Ben Anıl’ın futbolumuzda anılması için Aydın Yılmaz,Özgürcan Özcan, Erkan Ferin, Ferhat Öztorun , Mehmet Güven, Serdar Eylik vd gibi kaybolmamasını umut ediyorum.
Benzer durumu BJK’de de yaşandı. Bjk kendi sahasında Gaziantep ile 1-1 berabere kaldığı maçta BJK’yi yenilgiden kurtaran ve Kartal’a 375 bin TL kazandıran golü atan, 19 yaşında ve ayda 1250 TL kazanan Ali Küçik attı. Evet, 3.5 milyon Euro alan Nihat Kahveci, Ricardo Qaresma, 2,7 alan Guti Hernandez, 2,5 alan Matteo Ferrari, 2,2 alan Mert Nobre, 2 alan Fabian Ernst, 1,6 alan Rodrigo Barbosa Tabata ve 1,2 alan Filip Holosko atmadı, küçük Ali Küçik attı.
Galatasaray, Sivasspor yenilgisiyle başladığı ve adeta kâbus gibi geçirdiği lig’in ilk yarısını, Konya galibiyetiyle tamamladı.
Galatasaray’ın gündemi topçularını rehabilite etmek, Türkçesi iyileştirmek. Eğer futbolcu alımına yönelir ise, Galatasar hem özdeksel, hem de tinsel bağlamda yok olur. İlle de topçuların iyileşmeleri için programlar uygulanması.
Galatasaray Ziraat Türkiye kupası’nda da savaşmak zorunda. İlk maçını Denizlispor ile yapmışve maçı 3-1 almıştı. İkinci maçı 22 Aralık 2010’da Gazianteple deplasmanda oynadı. Denizli maçında 2 gol atan Pino’nun golüyle maç 1-1 bitti. Galatasaray bu maçta iyi idi. Dahası Lig’de yok olan ve ürün alamayan Galatasaray Ziraat’te ürün alır mı dersiniz?
H-acı ise sürekli olarak futbolcu alımından söz ediyor. Elano’yu ve Misimoviç’i bitirdi, sıra Pino’da gibi, çünkü sahanın Ziraat mühendisi Kolombiyalı Juan Pablo Pino’yu 60.dakikada oyundan alıyor ve Serdar Özkan’ı oyuna koyuyor. Konya maçının fatihi Anıl Dilaver ise oyunda yok. Yıldız yaratmak sürekliliğe dayanır. Eğer o yıldıza siz süreklilik kazandırmaz iseniz o’nu moralmen yıkar söndürürsünüz. Son 10 dakikada Anıl ne yapardı ki. Arda Manisa’dan geldikten sonra sürekli oynatıldı ve Arda oldu. İşte o Arda nedense darda. Oynamıyor. Bir gizlilik var adeta. Sanki bir yerlere söz vermiş de sakatlanmamak için sezonu bekler modlarında. Her neyse maçta 1-1 bitti.
H-acı hem defansif, hem ofansif güçlü takım yaratmak istiyorsa, eldeki servetlerini değerlendirmeli, o kadar!
11 Ocak 2011 gecesi tümden Ali Sami Yen’den kopuş gecesi. Evet, 47 yaşındaki Ali Sami Yen mabedi futbola gelecekteki tüm zamanlara kapatıldı.
Bu ayrılığa Nazim Hikmet’in “Veda” şiir yakışır:
Hoşça kalın
dostlarım benim
hoşça kalın!
Sizi canımda
canımın içinde,
kavgamı kafamda götürüyorum.
Hoşça kalın
dostlarım benim
hoşça kalın...
Resimlerdeki kuşlar gibi
dizilip üstüne kumsalın,
mendil sallamayın bana.
İstemez...
Ben dostların gözünde kendimi
boylu boyumca görüyorum...
A dostlar
a kavga dostu
iş kardeşi
a yoldaşlar a..!!.
Tek hecesiz elveda..
Geceler sürecek kapımın sürgüsünü,
pencerelerde yıllar örecek örgüsünü.
Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım
mapusane türküsünü.
Yine görüşürüz
dostlarım benim
yine görüşürüz...
Beraber güneşe güler,
beraber dövüşürüz...
A dostlar
a kavga dostu
iş kardeşi
a yoldaşlar a..!!.
ELVEDA..!!.......
Elbette ki Ali Kırca’nın veda etkinliğinde okuduğu Ali Sami Yen şiirini es geçecek değiliz:
Daha doğduğunda Ali Sami Yen diye fısıldadı kulağına o 'ses' adını..

Bir babanın çocuğuna vasiyeti gibi, Ali Sami Yen dedi..

Sami yen dedi.. Yen dedi..

Yen dedi yendin.. Yendin bu alemde yenilecek ne varsa birer-birer..

Önce ümitsizliğimizi yendin..

'Galatasaray varsa umut hep vardır' diyip de yendin..

Yendin işte..

Takarken altı kez krallık tacını, gururu taç yaptın başlarımıza,

Ve fakat kralların kibrini yendin o müthiş tevazuunda.. yendin..

'Sevenleri üzmeyelim baba' dediğinde,

Renklerin paraya esaretini yendiğin gibi.. yendin bir kere daha..

Çanakkale’deki kınalı kuzulardan mirastı başkaldırışın yedi düvele.

Kurtuluş savaşına taşınan mermilerin ışıltısıyla,

yendin bu topraklarda karanlığı en umutsuz zamanda.. Yendin..

Milan'ı, Manchester’ı sildin devler liginden en mağrur anlarında..

Barcelona'yı, Real Madrid’i devirdin, yendin.. Yendin..

Açıldıysa ilk sen açtın bu ülkenin kapılarını Avrupa’ya..

Sen getirdin tarihin en büyük şeref madalyasını bu coğrafyaya.

Ülkemin yüzyıllık yalnızlığını yendin dünyada..

Duyuldu adın Cezayir’den Çin’e, Kenya’dan Arjantin’e,

kimsesizliğimizi yendin bir anda.. Yen dedi yendin..

Yendin bu dünyada yenilecek ne varsa birer-birer , yendin..

Çünkü.. Sen.. Ali Sami Yen'din..

Şimdi... Şimdi, gidiyoruz işte... Çığlıklarımızı, hasretimizi ve göz yaşlarımızı bırakıp çimlerine,

kahraman ruhunu ödünç alıp götürüyoruz gittiğimiz yere,

adını yazmak için yepyeni zaferlere...
Ali Sami Yen 20 Aralık 1964’te oynanan ve 0-0 biten Türkiye Bulgaristan maçıyla hizmete girmişti.
Saat 18:00’de başlayan ve tam 6 saat süren veda’da anlamlı uranlıklar asıldı(Fr. Pankartları):
'Gömelim seni tarihe desem sığmazsın', 'Anılardır seni yaşatacak', 'Hatıralar yıkılmaz, bu cehennem son bulmaz', 'Çektiysen kahrımı, helal et hakkını. Zorlu sevdam hoşça kal' ‘Sonsuzluğun Saadet’i için erken değil miydi?-Kalbimizdesin’
Gösteri maçında yer alanlar ise taraftarları ve izleyenleri geçmişin zengin anlarına taşıdı;
Parçalı forma: Adnan Polat, Umut Oran, Salih Sayar, Semih Yaban, Sabit Sır, Tayfun Hut, Abbas Yaşar, Yusuf Altuntaş, Taner Alpak, Orhan Atik, Osman Akyol, İlyas Kahraman, Ahmet Çakır, Cihat Arslan, Mehmet Aydın, Metin Yıldız, Kemal Yıldırım, Murat Kandil, İbrahim Sokullu, Adnan Aydın, Adnan Esen, Tarık Hosic, Tanju Çolak, Gheorghe Popescu, Gheorghe Hagi, Feti Okuroğlu, Savaş Koç, Tugay Kerimoğlu
Teknik direktörler: Cevat Güler, Ahmet Akcan, Öner Kılıç
Mercan forma: Alp Yalman, Hayrettin Demirbaş, Bahattin Demircan, Fadıl Koşutan, Sefer Karaer, Turgay Kazancı, Faruk Ölçer, Erhan Önal, Vedat İnceefe, Cüneyt Tanman, Bülent Korkmaz, Gürcan Aday, Cengiz Yazıcıoğlu, Turgay Aksu, Okan Buruk, Muhammet Altıntaş, Arif Erdem, Hakan Şükür, Metin Çekiçler, Cevat Prekazi, Saffet Akyüz, Mirsat Kovacevic, İlyas Tüfekçi, Murat İnan, Hamza Hamzaoğlu
Maçı; Savaş Koç(2), Tanju Çolak(2), İlyas Kahraman(2) ve Murat İnan(ın kendi kalesine attığı gollerle Parçalılar, Mercanları 7-3 yendi. Mercanların golünü Hakan Şükür, Turgay Aksu ve Cevat Prekazı attı.
Galatasaray’ın 9 Kasım 1988’de Neuchhatel Xamax’ı 3-0’ın rovanşında 5-0 yenerek Avrupa Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale yükseldiği-ki sonra Monaco’yu eleyerek yarı finale yükseldiğini ve ardından Hagi’nin de oynadığı Çavuşesko’nun Steau Bükreş’ini hakemler satın alınmasa belki de finalı oynayacaktık.- maçın dev TV ekranından izletirilmesi bir harika idi.
Galatasaray’ın kurucusu ve ilk başkanı Ali Sami Yen’in başında kalpağıyla 1926’da seyrettiği Galatasaray’ın Güngören maçı görselliğiyle veda etkinliklerini dahada varsıllaştırılırdı.
Eski Başkan(ımız) Selahattin Bayezit bugün kulübün zaferle örülmüş tarihinde bir dönemi daha kapatıp, yeni bir döneme hazırlandıklarını kaydederek, yaptığı konuşma etkileyici idi: "Evimiz gibi sevdiğimiz, bir mabet saydığımız, sevinçleri, acıları, zaferleri, kederleri yaşadığımız yuvamızda son günümüz. Bugün onun kapısını saygıyla, biraz da kederle kapatacağız ve Galatasaray tarihinde yeni bir dönemin kapısını açacağız. Unutmayın unutturmayın. Bizleri 46 yıl bu stat bağrında taşıdı. Galatasarayımız bu statta o kadar büyüdü ki buraya sığamaz oldu. Bizi buralara taşıyan büyüten Ali Sami Yen Stadı'na veda ediyoruz. Bu stadın temelleri atıldığında, buraları şehrin dışında kuş uçmaz kervan geçmez bir kırsaldı. Bu kadar yere kim nasıl gelir dediler. O günlerde yöneticiler cesur bir karar verdiler ve bunda ısrar ettiler o büyüklerimize teşekkür borçluyuz.''

Başkan Adnan Polat ise "Bugün çok hüzünlü bir gün'' diyerek başladığı konuşmasında "Bugün bütün gönlümüzü, kalbimizi verdiğimiz, hayatımızı geçirdiğimiz Ali Sami Yen'imizden ayrılıyoruz. Ancak burası bizim gönlümüzde, ruhumuzda ilelebet kalacaktır. Burayı bu hale getiren sizlersiniz, bunu unutmayacağız. Hepinize elveda diyoruz" dedi.
Bazılarınca ıslıklanması iyi bir işaret değildi. Belli ki bu dramatik-hüzünlü günde bile karşıtlar durmuyor. Durmayacaklar gibi de…
Galatasaray Beypazarı Şekerspor maçı 21:30’da başladı.
Son Ali Sami Yen maçına Galatasaray sahaya; “Aykut Çetin, Serkan Kurtuluş,Gökhan Zan, Arjantinli Juan Culio(30.dk), Servet, Arjantinli Emiliano İnsua, Ayhan Akman, Barış Özbek, Emre Çolak(71.dk), Hakan Balta, Aydın Yılmaz, İngiliz ve KKTC vatandaşı Colin Kâzım-Richards(46.dk), Arda Turan, Kolombiyalı Juan Pablo Pino” onbiri ile çıktı. Yedekler Ufuk Ceylan, Ahmet Kesim(A2’den), Mustafa Sarp ve Sabri Sarıoğlu.
Hakemler: Deniz Çoban, Mehmet Metin, Emin Yıldırım.
Beypazarı Şekerspor: “Önder 6, Erhan 5, Ali 5, Serkan Pala 6, Serkan Tanrıseven 5, Özgür 5 (Dk. 64 İsmail 4), Caner 7 (Dk. 83 Burak ?), Salih 5, Hüseyin 6, Selahattin 5 (Dk. 70 Sefa 4), Coşkun 5” onbiri ile sahadaydı. Yedekler; Sunay, İsmail Atalay, Serkan Sevinç,Serkan Çetintaş, Taner Vatansever
Niçin böyle detay yazıyorum? Çünkü tarihe belge sunuyorum!.
Şunu da sunmak isterim. Beypazarı, Ankara’nın varsıl ilçelerinden. Fakat futbol’da değil. Sadece Amatör kümede oynayan takımı var. Fakat her AKP yerel yönetiminin bilindiği gibi bir belediyespor’u gündeme gelir oldu. Fakat bu takımın profesyonel liglerde yer alması zaman istiyor. Bu zamanı da köklü takımları satın alarak kazanmaya yöneldiler. Yoksuldan, dinden geçinenler futboldan da geçinmeye başlayınca, ülkemin köklü takımlarını araç olarak kullanarak…
Şekerspor da bunlardan biri. Şekerspor Ankara’nın 64 yıllık takımı. Süper lig de benim diyenlerin karşına “ben de benim” diyerek savaş vermiş bir takım.
(Yazının devamı haftaya)
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

16 Haziran 2011 Perşembe

CHP'YE BAŞARISIZ DİYENLER 'AKP İSTEDİĞİNİ ALDI' DİYEBİLİRLER Mİ?
















AKP 12 HAZİRAN 2011 SEÇİMİNDEN BAŞARISIZ ÇIKMIŞTIR.

Doğrudur; 2 kişiden biri AKP’ye oy verdi, fakat Kürt açılımına izin vermedi. Laik Demokratik yapıyı değiştirme yetkisi vermedi. En önemlisi Anayasa yapma yetkisi vermeyerek, başkanlık sistemini rafa kaldırdı.
AKP nasıl bir sonuç istiyordu?
367 Milletvekilliğini kazanıp ‘Anayasayı tartışmasız ve de kapı çalmaksızın yapma gücünü elde edecek bir sonuç istiyordu.
En azından; 330 milletvekilliğini kazanıp Halk oylaması(Latince Referandum diyoruz) yetkisi verecek bir sonuç...
Kim yadsıyabilir ki, AKP önceliğinin yeni Anayasa yapmak ve başkanlık sistemi olduğunu?
Eee, buna bir de Demokrasi, Kürt sorunsallığı ve laik demokratik yapıyı yeniden tasarlamayı eklediniz mi, AKP’nin içinden çıkılmaz bir sürece gireceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Benim korkum; AKP’nin bu kaos sürecini, ülke kaosuna dönüştürmesidir. İkincisi 367’yi yakalayabilmek için MHP ile uzlaşmasıdır. Şu bir gerçek ki; eğer AKP milliyetçi söylemleri abartmasa ve de kasıt kasetler gündeme gelmeseydi MHP kesin baraj altındaydı…Sanki bana tüm bunlar ‘kurtarma operasyonu’ gibi geldi bana…
Öncelikle şunu belirteyim; AKP’yi bu açmazlarla sorgulayabiliriz, fakat asla 12 Haziran 2011 günkü seçim başarısını yadsıyamayız.
Türkiye’mde 2 kişiden 1’nin oyunu almış bir AKP başarısı vardır ve bunun nasıl olduğunu sorgulamazdan önce alkışlanması gerektiğini düşünüyorum.
Sorgulamak bizi aşar(Arapçası, haddimize düşmez), fakat bir iki soruyu sormamak da, evrensel düşün özgürlüğümüze gem vurmak olacağı için, bir veya birkaç konuya sorularla değinmek gerektiğini düşünüyorum:
AKP’nin aldığı %49.91’in içinde hangi oylar gizli?
49,91’in içinde;
Birilerinin kurgulayıp AKP hesabına aktardığı yaklaşık %15 Merhum Erbakan’ın İslamcı oyu var.
Varoş ve Gecekondu kültürünün, kent kültürü ile harmanlanmasıyla ortaya çıkan postmodern kentlinin kendisini Recep Tayyip Erdoğan’ın duruşunda görmesinin getirdiği %5 karizmatik Kasımpaşalı Erdoğan oyu var.
Halkımızın %65’i sağ görüşe sahiptir. Yani Muhafazakâr ve mukaddesatçı. Bunların özdeki istemleri ‘Görkemli Osmanlı Yapısının’ yaşam bulması. Gerek AKP ve Erdoğan, gerekse Okyanus ötesi kimliğin yönlendirdiği batı basını; Erdoğan’ın liderliğindeki yapının güçlü bir Osmanlı anlayışıyla dünyaya yeni bir güç katacağını söylemlendirmeleri ve de bu söylemleri belli süreçlerde Liberal ve de sol eskisi ‘sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılarının’ beslemesinin getirdiği % 15 oy var.
Bu göreceli oyların toplamı % 35’lere ulaşıyor. AKP son 2 seçimdir bu oranı tartışmasız yakaladı.
Özellikle 12 Haziran’daki tartışmalı seçim savaşıyla.
Nasıl mı?
Birincisi; kendi yaşadığı iki seçim(2002-2007) yanında, Adan Menderes, Süleyman Demirel ve Turgut Özal seçimleriyle ilgili birikimleri çok iyi kullanarak ve seçim politikalarını güçlendirerek.
Ve tüm bu birikimler 12 Haziran 2011 seçimlerinde acımasız ve de çekinmeksizin(Farsça Pervasızca) yaşama geçirerek.
Dinden ve yoksuldan geçinmenin yanında, futboldan, Milliyetçilikten, kasıt kaset aracılığıyla cinsel ahlaktan geçinmekten çekinilmedi. Özerk kurum TRT başta olmak üzere diğer tüm kurumlar siyasi ve ekonomik rant alanı haline getirildi. Suni seçmenleri etkilemek için Kılıçdaroğlu şahsında Alevi vurgusu yapıldı(Bahçeli de kurnazca benzer vurgu yaptı), Kürtlerin tümü terörist ilan edilebildi. Polis ve Vali ideoloji doğrultusunda, halkın polisi ve Valisi olmaktan uzaklaştırıldı(Örneğin Hopa’da). Bölücülere değinirken, kışkırtıcıve düşmanlaştırıcı söylemlerle bölücülük yapıldı.
Geri kalan oyun oyunla alındığını ve O oy oyunlarının neler olduğunu zaman-zaman yazıldı ve hala da yazılıyor.
Ve böylelikle, halk son derece duyarsız ve de seçime ilgisiz iken son üç Milletvekili genel seçiminin en yüksek katılımında( %87.23) %49.91 yakalandı.
Aslında yakalanan halk. Bakalım ne zaman farkında olacak?

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

11 Haziran 2011 Cumartesi

GÜL VE DÜŞÜN VE DE OYUNU HAK EDENE VER



















Önce en güncel olanlar ile gülüp düşünelim, sonra ‘sırayla’ dizlerimizi numaralayarak dövmemek için kime oy vereceğimize karar verelim:

1- Doğaya ve doğana dost, evrensel doğa savaşçısı Metin Lokumcu’yu biber gazcıları aracılığıyla aramızdan ayrılması sonrası;
Polisimiz yaralandı…Tabi bu arada bir tanesi de kalp krizi geçirerek, kimliğini bilmiyorum, üzerinde durma gereğini duymuyorum…
Sayın Kılıçdaroğlu Hopa’ya giderek Lokumcu ailesine taziyelerini iletiyor ve ardından yaralanan koruma polisini hastanede ziyaret ederek geçmiş olsun diyor”
2- İnanç Kıraç CHP birinci parti olur açıklaması sonrası;
İnanç Kıraç’ı bu işlerin içinde görmek istemem.
Bu işlere bulaştığını duymak da istemem. Bu beni ciddi anlamda rahatsız eder ve yakıştıramam da. Ama hakikaten, yazılanlar söylenenler doğruysa, bu tabi geleceğe yönelik herhalde kendisi de bazı riskleri üstlenmiş demektir
3- Metin Lokumcu’nun aramızdan ayrıldığı Hopa HES karşıtlarına yapılan saldırı sonrası sayın Kılıçdaroğlu’nu çok haklı olarak 'Rüzgar eken fırtına biçer' eleştirisi sonrası;
Neyin rüzgarını ektik ki fırtına biçeceğiz... ben bu kadar edepsiz, ahlaksız değilim. İnanın siyasetteki bu zat, çırak bile olmadı. İnsanlıktan da nasibini almış değil. Utanmadan sıkılmadan gerilimin faturasını bize kesmeye çalışan medya grupları var. Biz mi geriyoruz ortalığı yoksa beraber olduğunuz yandaşlarınız mı?
Ankara’daki eylemlerde tutklanan Hacı Özkan (BES Danıştay Temsilcisi): Gözaltılar yapılırken bir insan olarak buna katlanmam mümkün değildi… Hiçbir din, ideoloji, düşünce bunu açıklayamaz. Hâlâ orada yaşadıklarımı anama diyemedim. Umarım bu işkenceyi yapanlar analarına söyleyebilmişlerdir
4- Kasıt içerikli kasetler ile ilgili, kaynak tartışılırken BDP için değerlendirmesi;
BDP’lilerin ses kaydı bugün yarın yayınlanır.
5- Hopa HES karşıtlarına saldırı sonrası İstanbul ve Ankara’da yapılan eylemlerdeki bir kız çocuğu için söylenenler;
Kız mıdır, kadın mıdır bilmiyorum…
Ve bu kız çocuğumuzun sonradan kırılmadık kemikleri kalmadı…Hastane de tedavi görüyor.
6- Nuray Mert’in bir yazısı sonrası;
Bir de bayan olacak, Mert değil namert…
7- Milletvekili adaylarını belirlerken;
Bazılarınızı aday yapmıyorum, bir dahaki seçimlere kadar dinlendireceğim.
Bunun adı, Milletin vekili değil, milletvekili seçmek değil de nedir?
Başbakan Tayyip Erdoğan: "1994’te söyledim şimdi de söylüyorum, demokrasi bir amaç değildir, demokrasi bir araçtır. Bunu böyle bileceğiz, bilmek durumundayız. Ve tüm sistemler, tüm yönetim şekilleri, buna din de dahil hepsi tek amaca hizmet ederler, o da insanın mutluluğudur, insanın saadetidir, insanoğlunun huzuru, refahıdır, demokrasi bunun için vardır" dedi.
Nerdesiniz Sosyal Bilimciler? Demokrasiyi amaç olmaktan çıkarıp araç haline getiren mantığa yanıt vermeyecek misiniz?
Soruyorum; "Demokrasi neyin aracıdır? Demokrasinin aracı olmayan düşünsellikler faşizm değildir de nedir?"
Değilse ben de diyorum ki?
Dünya yuvarlak değildir, öküzün boynuzları üstündedir.
Evrim yoktur, akıllı tasarım vardır.
Yer çekimi yoktur, yere düşme vardır.
Benim söylediklerim düz mantıksa, Başbakanın söyledikleri dümdüz mantıktır.

Tüm bunları söyleyenlerin;
“Aynı yoldan geçmişiz biz.
Aynı sudan içmişiz biz.
Yazımız bir kışımız bir.
Aynı dağın yeliyiz biz.
Şarkılar bir türküler bir.
Hep beraber söyleriz biz.
Halaylar bir horonlar bir.
Aynı sazın teliyiz biz.
Gönüller bir dualar bir.
Bir Allahın kuluyuz biz.
Has bahçemiz yurdumuzdur.
Aynı bağın gülüyüz biz.
Haydi bi daha bidaha bidaha
Hep beraber söyleyelim.
Vur şu davula bidaha bidaha.
Hem çoşup hem söyleyelim.” sözlerinden oluşan gerçekten çok güzel olan bu şarkiyi söylemeye hakkı var mı, Hakkı?
Ne olursun Hakkı, oyunu bu sefer hak edene ver.
Ben CHP’nin hak ettiğini düşünüyorum.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
GÜLDÜŞÜN ÇORBASI
evesbere@mynet.com

9 Haziran 2011 Perşembe

YGS SINAVI OLDU BİTTİYE Mİ GETİRİLDİ?

















YGS SKANDALI “HAM HUM ŞARALOP”MU EDİLDİ?

Yani; Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı(YGS)’nda yaşananlar ‘oldu bittiye’ mi getirildi?

YGS skandalında sokaklara döküldük, bir dizi eylemler koyduk, fakat yaptığımız eylemlerin amacını sürekli unutan(Balık hafıza) yapıya sahip olmamız nedeniyle, olayı unutmaya başladık.
YGS olayını bir kez daha anımsatmakta fayda var:
Olayı 2 Nisan 2011 tarihinde memleketim Artvin gündeme getirdi. Yani YGS şifresini ortaya çıkaran Artvin… Evet; okuma oranının ve aydın kitlenin yoğunluğu nedeniyle gurur duyduğum ve övündüğüm’ Cennettin izdüşümü Artvin’im:
Artvin’de avukatlık yapan Ayla Varan ve Sınav Dershanesi kurucusu Fahri Akyüz, YGS sorularında şifreleme sistemi olduğu konusunda bir Veliden aldıkları duyum ardından soruları inceledikten sonra, "Cevapları rakamsal olan sorularda bu şifreleme sisteminin hatasıza yakın uygulandığını gördük. Sisteme göre cevap şıklarındaki rakamlar küçükten büyüğe göre sıralanıyor. Eğer çakışan varsa doğru cevap çakışan rakamın bulunduğu şık oluyor. Hiçbir rakam çakışmazsa doğru yanıt ’E’ şıkkı olarak çıkıyor. Birden fazla çakışan varsa cevap en küçük rakamın bulunduğu şık oluyor. Matematik testindeki 40 sorudan bu sistem uygulayarak 37 sorunun doğru cevabına ulaşılabiliyor. Ayrıca yanıtları rakamsal olarak verilen Sosyal Bilimler, Türkçe ve Fen sorularında da aynı formülü uygulayarak en az 50 soruyu daha rahatlıkla çözebilirsiniz" açıklamasını yaptılar.

İsmet Berkan bu konuyla ilgili yazısında diyor ki; “…Büyük fizikçi Richard Feynmann, Amerikan Bilim Öğretmenleri Kongresi’nde karşısındaki öğretmenlere yaptığı bir konuşmada, “Matematik nedir?” sorusunu sorar ve sonra da cevap verir:
Matematik ‘örüntüler’i (patern.. olay veya nesnelerin düzenli bir biçimde birbirini takip ederek gelişmesidir. Örnek verecek olursak haftanın günleri) görme bilimidir.”

Konu hakkında fazla bilgisi olmayan okuyucular için ‘örüntü’ ya da İngilizcesiyle ‘patern’ hakkında bilgi vermeliyim:

Örüntü, karmaşık gibi gözüken şeyler arasında bir düzen, bir ilişki olup olmadığını görmeye çalışır.

Birbiriyle ilgisiz gibi gözüken rakam dizileri arasında bir ilişki olabilir mesela. Alın size rastgele gibi gelen bir dizi rakam: 1, 5, 7, 11, 13...

Verdiğim beş rakamın arasındaki ortak noktayı matematikte biraz bilgili olan herkes bir bakışta çıkaracaktır: Bu rakamların hepsi kendisinden başka bir tam sayıya bölünemeyen rakamlardır, yani asal sayıdırlar.

Bugün ülke çapında onlarca, belki yüzlerce kişi, YGS sınavında kullanılan farklı soru kitapçıklarında 40 soruluk matematik testini inceliyor.

Aradıkları şey, doğru cevap seçeneklerinin sıralanmasında bir ‘örüntü’ olup olmadığı.

Nitekim bir güçlü ‘örüntü’ bulundu. Yanlış cevap seçeneklerinin döngüsel olarak kaydırıldığı, bu sayede de cevap seçenekleri içinde “büyük sayının sağındaki yanıt doğru yanıttır” şeklinde bir ‘örüntü’ bulundu.
Matematikçi Ali Nesin’e göre bu şablon veya kural 40 sorunun 36’sına uygulanabiliyor ve bu 36 sorudan 23’ünde de doğru cevaba ulaşılmasını sağlıyor. (Kaç soru kitapçıklık bir örneklemde, bunu bilmiyoruz.)
Peki böyle bir ‘örüntü’nün ortaya çıkması, sınavda birilerini kayırmak üzere hile yapıldığı anlamına gelir mi?
Eğer bu şablon veya böyle bir ‘örüntü’nün varlığı sınavdan önce birilerine duyurulmuşsa evet hile yapıldığı anlamına gelir.
O halde olayı soruşturmakta olan savcılığın ilk bakması gereken budur. Böyle bir ‘örüntü’nün varlığı daha önce bazı adaylar tarafından biliniyor muydu, bilinmiyor muydu? Bilinmesi, sınavda toplu kopya çekildiği anlamına gelir.
Savcılık ancak bunu ortaya çıkardıktan sonra, bir ek adım olarak o şablonu veya ‘örüntü’yü oraya kimin nasıl yerleştirdiğine, örüntüyü kimin dışarı sızdırdığına da bakması elbette gerekir.
Ama yok bir toplu kopya kanıtlanamazsa, bu ‘örüntü’nün tesadüfen ortaya çıktığı anlaşılırsa, bana göre salt soru kitapçığına bakarak sınav sırasında bu örüntüyü görebilen adaylara Türkiye’de istedikleri üniversitenin istedikleri bölümüne giriş hakkı hemen verilmeli.
Çünkü onlar, Richard Feynmann’ın matematik için ortaya koyduğu koşulu yerine getirmiş, görece eğitimsiz gözleriyle bile ‘örüntü’yü görebilmişler.
İsmet Berkan ve Ali Nesin’in ne söylemeye çalıştıkları beni fazla ilgilendirmiyor. Olguya bilimsel bir tanı getiriyorlar. Asla AKP iktidarını ve Ali Demir’i aklamak için yaptıkları bir değerlendirme olduğunu da düşünmüyorum.
Beni ilgilendiren yanı İsmet Berkan’ın yazının sonundaki “Ama yok bir toplu kopya kanıtlanamazsa, bu ‘örüntü’nün tesadüfen ortaya çıktığı anlaşılırsa, bana göre salt soru kitapçığına bakarak sınav sırasında bu örüntüyü görebilen adaylara Türkiye’de istedikleri üniversitenin istedikleri bölümüne giriş hakkı hemen verilmeli…” şeklindeki vurgusu.
Evet; salt soru kitapçığına bakarak bu örüntüyü gören bir Artvinli velidir ve onunla gurur duyuyorum…
Yalnız benim Berkan’a bir iki bilemediniz üç 4 sorum var:
1- Bu örüntüyü görece eğitimsiz gözleriyle gören öğrencilerin kaçı sınav sonrası ‘bu sorular örüntülü idi ben bulguladım’ diyerek arkadaşına veya bir basın mensubuna anlattı?
2- Bundaki örüntüyü bilen yetkililer, bu örüntüyü sınav öncesi bazı öğrenci gruplarına anlatmış olamaz mı?
3- “Şimdi o ilk gün anlatılan ve yanlış biçimde ‘şifre’ adı verilen iddiaların hiçbiri gazetelerde gözükmüyor. O ‘şifre’nin geçerli olmadığı çoktan anlaşıldı ama yerine yukarıda anlatmaya çalıştığım yeni ‘şablona’ veya ‘örüntüya’ geldi.” değerlendirmenizle olguyu ‘boğuntuya’ mı getiriyorsunuz?
4- Evet; şifre veya örüntü, mod medyan veya şablon arasındaki farkı bana bu gazete köşesinde açıklayamazsınız galiba Berkan, İyi de bunlar neyi değiştirir? Bir grup öğrenciye haksız yere sınav kolaylığı sağlamanın önüne geçer mi?
Anlayalım lütfen; burada bir grup resmen kayırılıyor, sayın Berkan, kayırılıyor…
Ben şu soldan devşirme liberalleri anlamıyorum ve tanıyamıyorum…
Pardon, pardon anlıyorum ve de tanıyorum; onlar ‘sürekli güçlünün yanında güçlü olunacağını’ düşünerek, güçlü düşüncelerini son yıllarda örseleyenlerdir.

Ve ardından;
“Genç Bakış” programının yaratıcısı ve sunucusu Abbas Güçlü, bu konuda öylesine güçlü bir yazı kaleme aldı ki köşesinde, ‘YGS’ sınavını değil, birilerini yerle yeksan eyledi, Türkçesi yerle bir etti, yani dümdüz... Kutlarım kendisini. Bir daha kutlarım, çünkü ısrarlı duruşunu hala sürdürüyor.
Yazısı incelendiğinde görüyoruz ki, YGS’de, yani Yükseköğretime Geçiş Sınavı’nda gizli bir geçiş var. Çünkü; doğru yanıt anahtarlarıyla büyük oranda şifreler örtüşüyor.

Bir diğer önemli gelişme de; internette günlerdir dolaşan “mod medyan“ yazışmaların abartılı bir şekilde yoğunlaşması.
İşin düşündürücü yanı; sınavdan bir iki gün önce bazı öğrenciler arasında “YGS’de mod medyan çıkacak haberiniz olsun“ diye internet üzerinden iletilerin çoğalması ve konudan haberi olanların ‘Mod Medyan’ın ne anlama geldiğini hemen anlamaları(Bu anlayanların kim olduğunu anlamışsınızdır her halde!?). Anlamayan bazı öğrencilere de bazı yerlerde “YGS’deki seçenekleri, büyükten küçüğe doğru sıralayın, üstteki seçenekle hangisi çıkışıyorsa, o mod medyandır.” Şeklinde kısa, net ve öz olarak anlatılmış.
‘Mod Medyan’ın anlaşılır anlatımına geçmeden önce neyin ne olduğuna değinelim:
YGS: Yükseköğretime Geçiş Sınavı.
Bu sınavı başarıyla geçenler, bundan sonra yapılacak ‘LYS(Lisans Yerleştirme Sınavı)’na girme izni almış olurlar ve sonraki sınavlarda alacakları puanlara % 40 daha eklenerek büyük avantaj kazanırlar.
Daha net anlatımla; YGS sınavında belirlenen baraj puanları geçenler LYS sınavında istedikleri alandan sınava gireceklerdir. LYS sınavındaki amaç; puan türlerinde artış yaptırarak, “alanındaki uygun öğrenciyi, uygun bölüme yerleştirme” açısından sağlam bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır.
YGS; ÖSS ve ÖYS mantığında hazırlanmış bir sınav sistemidir. YGS sınav sisteminde karşılık gelecek olan düşük puan türünü geçenleriniz, açıköğretimin önlisans, lisans programlarına yerleşecebilecek ve meslek yüksekokulu önlisans eğitim programlarını tercih edebileceklerdir.
Mod: Bir dizide en çok geçen değer.
Medyan: Bir dizideki ortanca büyüklükteki değer. Örneğin; bir serideki bütün değerleri küçükten büyüğe veya büyükten küçüğe doğru sıralayarak, bir dizi teşkil edersek, tam ortadaki yani seriyi iki eşit frekansa sahip kısma ayıran değer, medyan (ortanca) olarak tanımlanmaktadır.”
Basına olay yansıdıktan sonra ilginç gelişmeler kendini gösterdi.
En önemli ilginçlik ise, ‘İmam’ın öğrencileri’ şeklinde suçlanan kesime yakın bir haber ajansın, gizliden gizliye ‘ayrıcalıkla’ tanımlanan öğrencilere ‘Mod Medyan’ olgusunu anlaşılır bir dille(adeta zeka seviyeleri seviyesinde) açıklaması.
‘Mod Medyan’ın anlaşılır anlatımı:
Mod: Bir veri serisi içinde en çok tekrar edilen sayıdır.
Örneğin: 10 gözlemi kapsayan bir örneklem alınsın.
Veriler şunlardır:1,2,3,1,2,3,2,2,2,2
Bu veri dizisinin mod’u 2’dir; çünkü bu değer en çok tekrar edilmektedir.
Eğer veri dizisi içinde hiç bir tekrarlama bulunmuyorsa, veri için mod bulunmayabilir. Diğer taraftan, iki veya daha fazla veri aynı tekrarlamayı gösterebilirler; bu halde çoklu mod ortaya çıkar.
Örneğin: Gözlem sayısı 15 olan bir örneklem veri dizisi şu olsun:
1,5,5,8,5,5,9,10,10,12,2,8,12,10,12,10
Veri dizisinde en çok (4 defa) tekrarlanan sayı 5 ve 10 olduğu için veri dizisinin iki tane mod’u bulunmaktadır.
5 ile 10.
Medyan nedir medyan nasıl bulunur medyan nasıl hesaplanır?
Medyan: Bir veri dizisinin küçükten büyüğe veya büyükten küçüğe sıralanmasından sonra bu dizinin tam ortasında bulunan değerdir. Medyan bulmak için basit bir algoritmaya(bir sorunun çözümü için izlenen yol) göre, sıralanmış veri değerlerinin kalan en küçük ve en büyük değerleri birer-birer elemine edilir; veri sayısı tek ise en son kalan tek veri medyandır; eğer veri sayısı çift ise son kalan iki veri çiftinin ortalaması medyan olur.
Örneğin: 10 öğrencinin matematik ders notları küçükten büyüğe doğru sıralanmış şekli
1, 2, 3, 3, 3, 3, 4, 4, 4, 5 olsun. Bu değerlerin kalan en küçük ve en büyük değerleri elimine edildiğinde 1, 2, 3, 3, 3, 3, 4, 4, 4, 5 son kalan iki veri çifti 3, 3 olduğundan bu veri çiftinin ortalaması (3+3)/2 = 3 olduğundan bu örneklemin medyanı 3 tür.
Eğer veri sayısı tek ise;
Örneğin: 9 öğrencinin matematik ders notları 1, 2, 2, 3, 3, 4, 4, 5, 5 ise bu değerlerin kalan en küçük ve en büyük değerleri tek-tek elimine edildiğinde 1, 2, 2, 3, 3, 4, 4, 5, 5 kalan son değer 3 olduğundan bu örneklemin medyanı 3 tür.”
Ki bu savımı şu ifadeler doğruluyor: “Bazı öğrencilere bu olgu çok basit ve algılayabileceği şekilde ve de seri olarak şöyle anlatılmış: ‘YGS ‘nızda s eçenekleri, büyükten küçüğe doğru sıralayın, üstteki seçenekle hangisi çıkışıyorsa, o’nu işaretleyin, çünkü o mod medyandır. Kesin unutlayın, YGS’de mod medyan çıkacak haberiniz olsun’”
Evet; tüm bu bilgiler sınav öncesi bazı gruplara özel olarak gönderilmiş. Özellikle ‘İmam’ın dersanelerinde öğrencilere, özellikle de kız öğrencilere…Ve sonrasında tüm kamuoyuna sunulmuş gibi internete konmuştur, bilinen ajans tarafından.”
Öyle ki, bazı kentlerde, kız öğrencilerin ayrı-ayrı sınavlara sokulması, kafalardaki kuşkuları daha da tetikledi.
Yazılı ve görsel basında: “Şimdi sanal ortamda dolaşan iddialara bakılırsa, bu konudan haberdar çok kişi olmuş. Ne kadarı doğru, ne kadarı abartı elbette bilmiyoruz. Ama ciddiye alınması gereken bir kavram olduğu kesin. Çünkü yine internet üzerindeki arama kayıtlarına bakıldığında, sınavdan bir iki gün önce bu kelimeleri arayanların sayısında özellikle bazı kentlerde patlama olmuş. Niyedir, nicedir onu biz bilemeyiz...” şeklindeki yaklaşım adeta bizleri doğrular nitelikte.
Bu iktidarı götürür..Yeter ki bu olayı AB'ye, hatta AİHM'ye götürebilelim. Evet;üniversiteler bir ideolojinin yandaşlarının çocuklarına işgal ettirme projesinin bir parçasıdır, mod medyan.
Başbakan Erdoğan YGS’deki şifre iddialarıyla ilgili şöyle diyor:
“ÖSYM Başkanı’nın yapmış olduğu açıklamalardan ben tatmin oldum. Şu anda da zaten Danıştay’ın verdiği karar ortada(Danıştay reddetmedi; yetki nedeniyle Bölge İdari Mahkemesi’nin bakmasına karar verdiğinden başbakanın belli ki haberi yok)...”
Aksine; Eğitim İş Sendikası’nın suç duyurusu üzerine savcılıkça soruşturma başlattı… Durum bu iken Cumhurbaşkanı ve hükümet üyeleri yargıyı etkileyerek bu soruşturmaları durdurmaya çalıştılar…
Ve istedikleri oldu; Ankara Cumhuriyet Başsavcı vekili Şadan Sakınan, YGS'deki şifre iddialarıyla ilgili soruşturmayı tamamladı ve ‘başbakan ÖSYM Başkanı’nın süreci iyi yönetemediğini söylemesine karşın ve de ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ali Demir YGS'de şifre iddialarıyla ilgili adaylara gönderdiği mektupta "Şıklar yanlış sıralandı" itirafında bulunmasına karşın’ ''kovuşturmaya yer olmadığına'' karar verdi.
Ne yani Sakınan birilerini mi sakındı şimdi?...
Savcılık incelemeyi nasıl yaptı. Eğer İlk sıradaki(İlk 5 bin) üzerinden yaptılarsa, hata yaptılar. Çünkü İlk 5 bin öğrenci zaten çalışkan öğrencilerdir. Şifreye gereksinimleri olamaz. Bence savcılığın bu incelemeyi ‘sınavda dağıtılmış olan gerçek kitapçıklar’ ve vasat öğrenciler üzerinden yapması gerekir. Yani ilk 5 bin sonrasında diğer senelere oranla büyük başarı var ise bunların çoğu ‘Mod Medyan’cıdır, yani şifreci.
Bu zaman ister diyorsanız, sınavları iptal edersiniz…Evet, neden sınavlar iptaaaal edilmedi? Edilmedi çünkü bu türban katkısı için yapılan sınavdı.
Yüz binlerce öğrenci ailesi bu haksızlığı sineye çekecek mı?
Elbetteki çekmeyecekti ve sokaklara döküldü öğrenciler-veliler.
Başbakan ne dedi; "Taksim'de iki bin genci yürütmek problem değil. Biz de onların karşısına 5 bin, 10 bin genci koyarız ama gerilimden yana değiliz."
Devletin Vali yardımcısı ne yaptı?
Vali yardımcısı Metin Borozan;Türkiye Komünist Partisi (TKP) Antalya Gençlik Kolları üyesi bir grubun, YGS’deki şifre iddialarını protesto için Aydın Kanza Parkı’ndan başlattıkları yürüyüşte eylemcilerin bol-bol fotoğrafını çekti, yetmedi "yuh" çekti.
Skandallar sürüyor:
YGS'de en yeni skandal!
ÖSYM, 8 ildeki cezaevlerinde yapılan Fen Bilimleri sınavını hatalı kitapçık gerekçesiyle iptal etti(26 Nisan 2011)
Bitmedi;
ÖSYM, YGS'yle giren engellilerin puanı, kitapçık ile cevap anahtarı karıştırıldığı için yanlış hesaplandı. Bir öğrenci 133 puan aldığını görünce itiraz etti. Puanı 427'ye sıçradı. Bütün sıralama değişebilir.
TRT skandalı
ÖSYM, 27 Mart günü yapılan Yükseköğretim Geçiş Sınavı’ndan(YGS) önce; soru ve yanıtların bu yıl sadece TRT tarafından yayınlayacağını duyurması, ardından tepkiler sonrası bu karar bozan ÖSYM, sınavdan bir gün sonra sadece basılı medyada olmak üzere soru ve cevaplara yayınlanmasına izin verdİ. Fakat karşılığında YGS sınavlarını yayınlamak isteyen gazetelerden 100 bin TL alması düşündürücü gelmedi mi sizlere? Tüm bunların kurgu olduğu konusunda kuşkular yaratmadı mı zihninizde?
Bu kez de ALES skandalı
İzmir'de Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı'nda (2011-ALES) soru kitapçıklarının bir bölümünde hata çıktı.
Ya buna ne demeli?
ÖSYM’de matematik soruları komisyonunun koordinatörüyken dışarıya soru satmaktan inceleme geçiren Y.Ç.A.’nın YGS sorumluluğuna yükseldiği ortaya çıktı
Geçen yılı unutmayalım;
KPSS’de, yani Kamu Personeli Seçme Sınavı’nda ‘Otomasyon sistemine karşın yalnızca bir grubun sınava girmesi sağlanarak, çok sayıda kamu personeli adayın eğitim bilimlerinde 120’şer puan çekmesi sağlanmamış mıydı? Hile ve kopya olmadığını yadsıyan siyasal erk, ‘bu adayların’ dışarıdan kopya aldıkları saptanınca sınavlar tekrar edilmemiş miydi? Peki bu skandalın sorumluları bulundu mu? Yok! Aksine sistemin başında bulunan ve soruların tamamını gören tek kişi olan, yani ‘Test araştırma birimi’ uzmanı olan bu kişi soruşturma kapsamı dışında tutulması için yurt dışına gönderilmiş ve soruşturma ve sınav tekrarından sonra tekrar görevinin başına döndürülmüştür.
YGS sınavında da KPSS Sınavı’ndaki gibi benzer sürecin işletilmediğini söyleyebilir miyiz? Örneğin Otomasyona karşın, yalnız kız çocuklarının ve yalnız bir grup erkeklerin sınava girmesi ayarlanıp şifrelerin…
Düşünün arkadaşlar, lütfen düşünün; “Öğrenci 420 puan alıyor, fakat yanıt anahtarı yok.”
Bakana Hayati Yazıcı adına; ÖSYM Başkanı Ali Demire “Yeğenimi iyi bir yere yerleştir” şeklinde sahte elektronik posta gönderiliyor; Kasetlerin bulunup-bulunup piyasaya sürülen üstün bilişim teknolojili ülkemde, bu e-posta’yı gönderen bulunup-bulunup bulunamıyor…
Beyler, bayanlar, gerçeklerden kayanlar, şifre olayının ik amacı var, anlamanız gereken.
Birincisi;
Anlayın okullarda türbanlı sayısını artırmanın bir operasyonu olduğunu. Çünkü 8 yıldır, sayı artması gerekirken, geriliyor. Soruyorum kaç örtünen var, bir veya iki…Bu 8 buçuk yılda sınıfların en az 3 te biri türbanlı olmalıydı. Ne diyeceklerini şaşırdılar, dolayısıyla ne yapacaklarını da ve bu Mod Meydanlara geldiler.
İkincisi;
Anlayın; hedef kitlelerine ‘F. Efendi Medreseleri’ diye tanıtılan, resmi kayıtlarda ‘Fen Eğitim Merkezi’ diye geçen FEM Dersaneleri aracılığıyla; Anadolu’dan topladıkları zeki ve algılama güçlü yüksek, sorgulayabilen öğrencileri
‘Fen Eğitim Merkezi’ aldatmacalı dersanelerde eğiterek, üniversitelere, Askeri okullara ve Polis okullarına dağıttıklarını. Ve süreç içinde bu öğrenciler gerçekleri görüp, dayatmaları sorgulamaya başladıklarını.
Bu nedenle zeki olmayan, dahası ileride kendisini sorgulamayacak öğrencileri FEM aracılığıyla Üniversitelere ve de Askeri-Polis okullarına vermek için ‘Şifre’ olgusunu devreye soktuklarını görün beyler…
Kör olma da gör. Hatta sonradan çok para ettiği için bir yahudiye satılan ve Filistinli Müslüman kardeşlerimize ve çocuklarına mermi olan; sizlere ‘Birleşik Mağazalar’ diye yutturulan, hedef kitlesinin ‘ Birleşik İslami Marketler’ olduğunu bildiği “BİM” gerçeğini de görebilirsin, biraz kendini zorlasan.
Dün duruş ne ise, bugünde aynıdır; sahip çıkmak…
Cumhurbaşkanı Gül ve AKP hükümeti,ÖSYM Başkanı Prof. Ali Demir’in açıklamalarının kendilerini tatmin ettiğini söylemediler mi?
Ve Ali Demir skandalı;
İddialara göre, Prof. Demir'in 1990'larda yaptığı akademik bir çalışma 'çalıntı' çıktı ve Demir çalıntı çalışmayla ilgili özür diledi.
Ve biz sonunda ‘YGS olayının yaratıcılarına ulaşmak için’ boşuna kürek çektiğimizi öğrendik. Meğer bu olayı bir medya mensubu yapmış başbakan’ın dediğine göre; “Erdoğan YGS’de faturayı kesti; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, YGS’de yaşanan tartışmalarda faturayı medyaya kesti. ‘Vicdanen rahatım, kopya yok’ diyen Erdoğan, görevlendirilen bir medya mensubunun kampanya yaptığını söyledi..”
Allah böyle başbakanın…tuttuğunu oyyy!!! etsin.”


ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

8 Haziran 2011 Çarşamba

KAYIT DIŞI EKONOMİDEN SONRA KAYIT DIŞI SEÇMENLE SAVAŞMAK











KAYIT DIŞI SEÇMEN-KAYIT DIŞI EKONOMİ

19/12/2008 günkü yazımın başlığı ‘Seçmen s-ayısı ve Asansör’ idi. Seçmen sayasının sürekli değişmesi karşısında ben de adını değiştirdim ve “Kayıt Dışı Ekonomi’den Sonra Kayıt Dışı Seçmen” koydum. Göbek adını da “Seçmen ve Süpermen” yaptım.
Aslında; “Genel Nüfus Sayımı Oldu Seçmen Nüfus sayımı” adını da koyabilirdim. Çünkü o da her şeyi anlatan bir başlık olurdu, ama olsun ağzımızdan çıktı bir kere:
http://blog.milliyet.com.tr/Secmen_s_ayisi_ve_asansor/Blog/?BlogNo=150818

Fazla yazı yazma yeteneğine sahip olmadığım için 2008’deki yazımı güncellemeye karar verdim:
Süpermenin en büyük silahı seçmen ve sandıktaki oyu. Sandıktaki bu silahını kullanabilmesi için seçmen s-ayısına gereksinimi var. O’nu da böylesi seçim ormanında fazlasıyla bulma olanağına sahip. Bu olanağı en iyi şekilde kullandığını düşünüyor, fakat YSK’yi ve TÜİK’i de en kötü şekilde kullanıyor. En önemlisi, süpermenin, gün gelir; “keser döner sap döner hesap geri döner”’i aklına getirmemesi.
2002 genel seçiminde 41 milyon 376 bin 953 seçmen varken, 2004 yerel seçiminde bu rakam 43 milyon 552 bin 931’e çıkıyor, 3 yıl sonra yani, 2007 genel seçiminde bu rakam1 milyon azalarak 42 milyon 533 bin 41'e düşüyor ve 2009 yerel seçim için bu rakam 6 milyon artışla 48 milyon 265 bin 644’e çıkıyor. Seçmene bak; bir iniyor, bir çıkıyor. Seçmen sayısı değil adeta asansör, ama bozuk bir asansör. “Hangi katlarda durduğu belli değil” diyemeyiz, çünkü bir gizli komut hareket ettiriyor ve istenen katta duruyor. O kat da diğer katları katlayıveriyor.
Birileri durdursun şu asansörü, istediği katta inmek isteyenler var. İstediğim katta inemiyorum. Şikayetimi YSK’ya ileteyim dedim, kapıcı “asansör bozuk deeel” dedi. Aha da kaldım ortada. AİHM’ye mi gitsem?!
Şaka bir yana, bir oyana, bir buyana; eskiden birilerinin bir şekilde kayıt içine aldığı, kayıt dışı ekonomiden söz edilirdi, şimdi karşımıza kayıt dışı seçmen çıktı, belli ki birileri kayıt içine alıyor. Ben buna Seçmen sayısı Diyemem, olsa-olsa seçmen ayısı derim. Olur mu böyle bir seçim? Böyle seçimin için(d)e seçmenim ben. Yaaa!!! seçmenim, ama nasıl seçmenim…Ne seçilebiliyorum, ne seçebiliyorum. Seçmeliyorum galiba…
Bu sonuçlardan sonra, ister istemez şu soru aklıma geliyor: “Genel nüfus sayımı mı doğru, seçmen nüfus sayımı mı.Ya da YSK mı, TÜİK mi, ben mi??!!”
Burçak Çubukçu’nun iletisi olan Dr. Ali Ercan’ın çalışmasını kaynak olarak katkı vererek kullanacağım:
Seçmen sayısı; seçmen yaşı alt sınırının 20 olduğu 2002 genel seçiminde 41,4 milyon,
Seçmen yaşı alt sınırının 18 olduğu 2007 genel seçiminde 42,8 milyon olarak verilmişti. 2009 yerel seçimi için bu rakam 48,3 milyon olarak ilan edildi..

2002-2007 arası 5 yılda toplam nüfus en az 6 milyon artmış olmalıdır; ayrıca 18-20 yaş arasından da yaklaşık 2 milyon fark edeceğinden, 2007 seçiminde seçmen sayısı, 2002 ye göre kabaca 8 milyon fazla, yani 50 milyon civarında olmalıydı.
Öncelikle şunu ifade edeyim ki, Türkiye’nin TÜİK tarafından resmen belirtilen toplam nüfusu ile bizim hesaplarımız arasında bariz farklar vardır. 1960 tan beri insanların birebir sayıldığı genel nüfus sayımlarının sonuçları [mevcut durumda en güvenilir veriler!] elimizdedir. Genel sayım sonuçlarına yapılan uyumlamayla hesaplanan nüfus ve (tabii bu arada nüfus artış hızı, ortalama yaşam süresi ve kadın başına çocuk sayısı) açıklanmıştır.
1990 ve 2003 yılları nüfus idaresinin verdiği ‘yaşlara göre dağılım’ bilgilerinden de ortalama yaşam süresini ve 18 yaş üzeri nüfus oranlarını hesaplayabiliriz. 50-80 arasındaki ortalama yaşam süresi Y ile, 18 yaş ve üzeri seçmen sayısının “%” olarak tüm nüfusa oranı Q arasındaki bağıntı yaklaşık şöyledir; “Q = 20 + 0,75 Y”…Örneğin, ortalama yaşam süresinin 74 ve nüfusun 82 milyon olduğu Almanya’da Q = 20+0,75x74 = 75,5 tur. Dolayısıyla seçmen sayısı %75,5 x 82 = 61,9 milyon olarak bulunur…Böylece 1990 ve 2003 bilgilerinden 2010 yılına doğru, güvenilir bir öngörü (ekstrapolasyon) yapılabilir. Matematik ayrıntılara girmeden, elde edilen sonuçları yıllara göre Toplam nüfus, ortalama yaşam süresi, 18 ve 18 yaş sınırına göre hesaplandığında; 1990’da 33,2-2000’de 42,9-2002’de 45,1-2007’de 50,7- 2009’da 53-2010’da 54,2 ve2012’oe 56,6 milyon seçmen sayası bulunur.
2002 de 20 yaş sınırına göre seçmen sayısı, o zamanki yaş dağılımına göre, nüfusun % 60’ına karşılık 42,2 milyon olarak hesaplanmaktadır. 2002 için resmi olarak verilen rakam 41,4 milyon, bu sayıdan yaklaşık 800 bin daha azdır..2002 seçiminde yüzde 2 bir hata payı ile verilen rakamlar nispeten tutarlı kabul edilebilir olmasına karşın, 2007 resmi seçmen sayısının olması gerekenden 7,9 milyon daha az beyan edildiği ortaya çıkıyor! Aynı şekilde, 18 yaş sınırına göre 2009 seçmen sayısı da 53,0 iken bu rakam 48,3 milyon olarak ilan edildiğine göre; 53,0- 48,3= 4,7 milyon eksik beyan edilmiştir.
Bu hesaplamalardan bir başka sonuç olarak, seçime katılım oranlarının öyle yüksek olmadıklarını çıkarıyoruz. 2002 de yaklaşık 10 milyon, 2007 de yaklaşık 15 milyon seçmenin sandığa gitmediği anlaşılıyor.
Türkiye’nin nüfusu, "adrese dayalı sayım sistemi(Fr. De Jure nüfus)" ile 70,6 milyon olarak açıklandı…1927 den beri her 5 yılda beri yapılan TC resmi nüfus sayım sonuçları elimizdedir(DİE2004 sayfa 27) 1960 tan sonrasını bile alsak, şöyle bir tablo var:”1960’da nüfus:27,75 milyon-1965’te nüfus:31,39-1970:35,61-1975: 40,35-1980: 44,74-1985: 50,66-1990: 56,47-2000: 67,89”…Bu değerlerden yola çıkarak ileriye doğru bir öngörü(ekstrapolasyon) yapabilmek için istatikçilerin çok iyi bildikleri uyumlama denen bir işlemle yani deneysel verileri en iyi şekilde betimleyen bir fonksiyonun(yıl-nüfus ilişkisini en iyi veren bir matematik ifade) bulunmasıyla hem yıllar arasındaki nüfus değerleri (interpolasyon) hem de 2000 yılından sonraki nüfus değerlerini n hesaplayabiliriz. Ayrıca bu fonksiyonun irdelenmesinden, yıllık nüfus artış hızı da elde edilebilir. Populasyon gelişiminin ifadesinde en çok kullanılan bir model olan ve s harfine benzeyen şekliyle S-eğrisi “S-curve” denilen bir fonksiyona [*] yapılan uyum sonunda 2008 yılı için +/- %0,5 hata ile şu değerler elde ediliyor: “Nüfus 77.7, artış hızı %1.6,ortalama yaşam süresi 62, kadın başına ortalama çocuk sayısı 4”
2000 yılı nüfusumuz 67,9 milyondu. 8 yılda nüfusumuz, beyan edildiği gibi sadece 2,8 milyon artarak, 2008 de 70,6 milyon olduysa, bu inanılmaz derecede düşük(yıllık binde 5 !!) bir artış hızına denk gelir ki, TÜİK’in kendi raporlarında bile yıllık artış oranı, binde 5 değil, binde 13 olarak verilmektedir. Muhtemelen sadece hastanelerde ölenlerin ölüm yaş ortalamalarından yetersiz örneklemelerle çıkarıldığı anlaşılan, ve çok abartılı bir rakam olan ortalama yaşam süresini TÜİK’in dediği gibi 70 olarak alsak bile kadın başına çocuk sayısı 2,7 değil, aşağıdaki formülden 0,013 x 2 x 70 + 2 = 3,82 bulunur. Bu tutarsızlıklar, ilan edilen rakamlarının pek güvenilir olmadığının açık bir göstergesidir…Hesaplamalar gösteriyor ki; nüfus artış hızı 1990 dan 2025 lere doğru binde 21 den binde 11 e doğru azalmakta ve ortalama yaşam süresi de 50 yıldan 75 yıla doğru yükselmektedir. Ortalama yaşam süresi her nüfus sayım sonucunda Nüfus İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından belirlenip yayınlanan yaş dağılım fonksiyonundan elde edilebilir.
Seçmen a-yısına dikkat. 2009 kovanına olduğu gibi 12 Haziran 2011 kovanına da saldırmak üzere… Tilki kurnazlığıyla alt etmek zor, tek silah insansı zekilik…İnsanatlar(Şefik Görgeç’in sözcüğü) gösterelim zekiliğimizi ve kovanlardaki oyları kurtaralım.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com
GSM:/0506 609 00 32