30 Ekim 2011 Pazar

GALATASARAY ABDULLAH YILMAZ TRAVMASINI KAYSERİSPOR DEPLASMANINDA İYİLEŞTİRDİ



















GALATASARAY ABDULLAH TRAVMASINI KAYSERİSPOR MAÇIYLA ATLATTI
Kayseri maçına geçmezden, bir antrparantez açmak istiyorum.
İki Trabzonlu hakem Abdullah Yılmaz ve Serdar Diyadin kararlarıyla adeta Gaziantep’e 3 puan verdiler. Bu Gaziantep 3 gün sonra sonraki ‘hızlandırılmış lig’de’ kendi sahasında Trabzon’a 90+3’te yediği gol ile 1-0 yenildi ve 3 puan kaybetti. Acaba diyorum, Gaziantep’in bu verdiği 3 puan iki Trabzonlu hakem sayesinde Galatasaray’dan aldığı 3 puan mi idi?(Bu soruma isteyen herkes kızmakta serbesttir…)
Galatasaray Kayseri maçını 16:00’da oynuyor. Sahada iki sarı, iki kırmızı var. Atak oynayanı İstanbul’un sarı kırmızısı. Servet’in yerine genç Semih Kaya’yı beğendim. Kesin ulusal takımın vazgeçilmezi olacak. Ayhan Akman “eski Ayhan gelir, yeter ki fırsat verilsin” dercesine iyi çalışıyor. Yekta da…
Dakika 39. Kayseri Kadir Has’da büyük coşku var, çünkü plakalarının dakikası. Taraflar hep bu dakikada gol olsun isterler, oldu da, fakat golu Galatasaray yattı. Sağdan inen H.Balta, ceza sahasında topa binen Elmander Galatasaray 1- Kayserispor 0.
İlk yarı GS atakları ve 1-0 Galatasaray lehine bitti…Benim aklım hala; Abdullah Yılmaz ve Serdar Diyadin de…
İkinci yarı, birinci yarıdaki Galatasaray’ın yerini Kayseri almıştı. Galatasaray ancak maç başladıktan 15 dakika sonra gözüktü. Ve tekrar önde basarak, Kayseriye tüm alanları kapattı.
Ah şu sakatlık; GS resmen sakat oyuncular karagahına döndü. Yekta oyunun başanda sakatlandı, yerini Aydun Yılmaz aldı. Bu çocuk şansını iyi kullanamadı, ama bir gün Arda’yı bile unutturacak patlama yapma şansı yakalayacak, çünkü Fatih ‘kendisine güvendiği için’ futbolcunun her çeşidine güveniyor.
Kayseri’nin Tunuslu Amrabat’ı var. Berbat mı desem, Berbatov mu desem, anlayamadım. Berbatovluktan çok, berbatlık/çirkeflik yaptı. Kayseri’ye pek fayda sağlamaz. Bir zamanlar Antep’te oynayan Libyalı Tarik El Taib gibi faydasız çalım hastası…
Dakika 71-72. Kayseri atar derken, yiyverdi. Selçuk İnan ceza sahası dışından ve de kalecinin solundan durumu 2-0 yaptı.
Galatasaray’ın Kayseri’ye kaptırdığı Cem Sultan, Terim elinde müthiş topçu olurdu.
Sözü uzatmayım;
Stat: Kadir Has
Hakemler: Cüneyt Çakır xx, Bahattin Duran xx, Tarık Ongun xx
Galatasaray: “Muslera xxx, Selçuk İnan xxx, Elmander xxx (Dk. 90 Ceyhun ?), Melo xxx, Riera xx, Ujfalusi xxx, Ayhan xx (Dk. 88 Emre Çolak x), Hakan Balta xx, Semih Kaya xx, Eboue xx, Yekta Kurtuluş x (Dk. 46 Aydın xx)” oyuncularımızla maçı bitirdi. Sakat çoktu, fakat sakat hakem olmadığı için sakata gelmediler, yendiler renkten adaşları Kayseri’yi.
Goller: Dk. 39 Elmander, Dk. 72 Selçuk İnan (Galatasaray)
Sarı kartlar: Dk. 24 Semih Kaya (Galatasaray), Dk. 32 Hasan Ali, Dk. 37 Santana, Dk. 73 Amrabat, Dk. 89. Pekarik (Kayserispor).
31 yıldır yenemediği Galatasaray’ı yine yenemedi Kayseri. GS’da 5 yıl Kayseri’de yenemediği Kayserispor’u yeniverdi..
Benim aklım hala; Trabzonlu Abdullah ve Serdar ile İstanbul’da GS’yı 4-2 yenen Antep’in, kendi sahasında Trabzonspor’a 90+3’te Halil Altıntop’un golüyle 1-0 yenilmesinde…
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

28 Ekim 2011 Cuma

İÇİNDEN DEMOKRASİ VE SOL GEÇMEYEN CUMHURİYET'E GİDEREK GENÇ 29 EKİM CUMHURİYET'İNİ YIKMAK












İÇİNDEN SOL VE DEMOKRASİ GEÇMEYEN CUMHURİYET’E DOĞRU MU GİDİYORUZ?

Cumhuriyet ne doyumsuz şeydir ki, demokrasiyi bile yiyebilmektedir. Doğrudur; oligarşik ve monarşik kimliğiyle elbette ki demokrasiyi yer, buna kimsenin itirazı yok. Aslında bazı durumlarda demokrasi ve cumhuriyet kavramlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Tartışmalarımızı bu çizgide yapmak zorundayız, içinden demokrasi geçen cumhuriyetleri karalamamak adına. Çünkü cumhuriyet bir biçimi, demokrasi ise içeriği ifade eder. Bu nedenle içinden demokrasi geçmeyen cumhuriyetlerin varlıklarını yadsımamız gerektiğini düşünüyorum. Bunlara neden cumhuriyet denir anlamış değilim. Şunu söylüyorsanız-halkın, doğrudan ya da seçtiği temsilciler aracılığıyla egemenliği elinde tuttuğu yönetim biçimi cumhuriyettir. İyi de o zaman; belli bir grubun egemenliğinde beliren yönetim biçimi oligarşiyi ve kralların, padişahların egemenliğindeki yönetim biçimi monarşiyi cumhuriyet idaresi olarak nasıl tanımlarız?
Her ikisinde de halkın egemenliği elinde tuttuğu bir yönetim biçimi göremiyoruz. Birilerin egemenliğinde bir yönetim biçimi karşımıza çıkıyor. Egemenliğin halka ait olduğu hükümet veya devlet biçimi ise cumhuriyet, özellikle içinden demokrasi geçmesi gerekir. Ki İngiltere örneğinde olduğu gibi, İngiltere monarşizminin içinden demokrasi geçebilmekte, ama Cumhuriyet’inin içinde demokrasi geçmediği için antidemokratik bir ülkedir İngiltere.
Daha net belirtmek gerekirse İngiltere örneğinde olduğu gibi, egemenliğin halkın elinde bulunduğu bir ülke geniş anlamda cumhuriyet olmakla birlikte, devlet başkanı halk tarafından seçilmiyorsa dar anlamda cumhuriyet değildir.
Eğer egemenlik yalnızca belli bir sınıfın elindeyse buna aristokratik cumhuriyet, yani seçkinler cumhuriyeti denir. Egemenlik bütün halka aitse “Demokratik Cumhuriyet” ya da halk cumhuriyeti adı verilir. Anabritannica’nın bu tanımına göre, “Türkiye Cumhuriyeti”’ni hangi kategoriye koyacağız?
Ve biz Türkiye için hangisini tartışıyoruz? Bilindiği gibi 29 ekim 1923 tarihli yasada belirtilen Cumhuriyet’in hükümet biçimi 1924 anayasasıyla devlet biçimine dönüştürüldü-ki bu Fransa’da hükümet biçimidir, çünkü onların saltanat ve hilafet gibi endişeleri yoktu.
Anayasa hukukuna göre teknik bir konu olan bu olgu tartışılabilir, ama biz bundan çok karalamak adına demokrasi çelişkileri yaratıp Cumhuriyet’imizi tartışıyoruz- buradaki amaç, hukuki olmaktan çok siyasidir, çünkü devlet başkanlığının bir hanedana ait olup soydan geçmesini, yani saltanatı önlemektir. 1924, 1961 ve 1980 anayasalarında yer alan-devlet şeklinin cumhuriyet olduğunun değişmezliği- ilkesi de bunun bir kanıtıdır.
Gelelim ülkemiz üzerindeki tartışmanın demokrasi boyutuna:
1982 anayasasıyla –Türkiye devleti bir Cumhuriyettir- ifadesiyle yetinilmemiş, cumhuriyetin nitelikleri başlığı altında, Türkiye cumhuriyeti “Demokratik, Laik ve Sosyal Bir Hukuk Devletidir” denerek, cumhuriyetin içeriği belirtilmiştir.
Çünkü yukarıda belirttiğim gibi, İngiltere’de nasıl ki monarşik bir yönetim demokratik olabiliyorsa, cumhuriyet yönetimi de antidemokratik olabiliyor.
Türkiye’miz ile ilgili eleştirileri önce laiklik boyutuyla ele alalım. Evet, katılmamak olası değil; cumhuriyet bir demokrasi projesi değil, fakat cumhuriyetin demokrasisiz ne anlama geldiğini de yukarıda kısaca bazı değişkenleriyle(Fr. Parametre) gördük. Peki demokrasinin laiklikle kimlik bulduğunu yadsıyabilir miyiz? Buna belirtildiği gibi yurttaşlık ve ulusal irade kavramlarını da kesinlikle katmamız gerekir.
Laiklik asla Türkiye için devletle olan hesabın görüldüğü alanlardan biri değildir. Laikliğin bir siyasal kavram veya hukuksal kavram algısı, Türkiye’mize ne getirir, ne götürürün kaynağıdır. Hukuksal kavram olarak kabul gördüğünde, demokrasinin altyapısı olarak görülen laiklik bilinen kişilerin işine yarayacağı bir gerçek.
O zaman kırışık mantık sahiplerine düz mantıkla yaklaşarak; laiklik siyasi kavram olarak kabul gördüğü için Atatürkçülerin işine yaradı diyebilir miyiz? Özdeki amaç bunun önüne mi geçmektir?
Özdeki amaç bunun önüne mi geçmektir? Toplumun kendi iradesi etrafında kendisini tayin etmesi, toplumun erginleşerek demokratikleşmesi ise bu noktada cumhuriyet ve demokrasinin birbirini tümleyen gerçekler olduğunun temel göstergesidir.
Eğer; karanlıkla aydınlığı, uygarlıkla ilkelliği/gericiliği, artidemokrasi ile antidemokrasiyi karıştırır, bireysel ve ideolojik çıkarları evrensel değerlerin önüne koyarız. Ve de laiklik Demokratik Cumhuriyetle birlikte ulusal birlikteliğe duyarsız kalırak; bırak çelişkiyi vatana ihanet etmiş oluruz. Öyle ki; zirveye taşınan kıyafet devriminin karşıtı türban karşısında askerimize selam durdurur; ardından da suskunları oynarız. En önemlisi; Aramazdan ayrılan sevgili Deniz Som’un “Vaziyeti”nde ‘beynimizde de yer almasını düşündüğü’ papaz Martin Nimöller’in ‘Nazi Almanya’sı’ günlüğündeki; “Önce sosyalistleri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü ben sosyalist değildim. Sonra sendikacıları topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudileri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim. Sonra beni almaya geldiler; benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.” söylemiyle vurguladığı çelişkiye düşmüş oluruz. Laiklik hiç de karanlık şey değildir. Kısa ve yalın anlatımıyla; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır…
Bir başka çelişki, cumhuriyet’in; kendi yetilerine sahip, üstündeki iradelerden(baskı denmek isteniyor) özgürleşmiş, kendi kaderi hakkında karar verebilecek bireyin yaratıcısı denmesi. Aydın iradesi olarak ortaya çıktığının savlanması. Fakat, öbür yandan; bireyin varlığından rahatsız olduğunu söyler ve ardından; ‘cumhuriyet, en azından cemaatle ve onun değerleriyle uyum içinde birey yaratma çabasındaydı’ denirse, ben de bu cumhuriyet içinde bir cumhuriyetler var ki onlar da cumhuriyet değildir; monarşidir, oligarşidir! derim.
Ülkemiz özelinde cumhuriyetçi devlet hukukunu öteleyen devlet aklıyla var olan sağlıklı yapıyı yok sayan ve o’nu cemaat disiplini içinde tutarak uslandırmaya / yola getirmeye çalışan bir 2002 sonrasının yapısına sahibiz. Bunun adı; Türkiye’de siyasetin temel ve içsel çelişkilerinden, karşıt düşüncelerden(Latince.paradoks) doğan, yani Laikliğin şeraitin önüne geçmesi uygarlık değildir çelişkisiyle yaratılan ‘iktidarın amaçlı, demokrasiyle bütünleşmemesidir’. Ve bu nedenden dolayı demokrasiyi var eden; bireyin siyasal, hukuksal ve ekonomik özgürleşmesinin önüne set çekilerek; Cumhuriyet’in demokrasi projesi olduğu gerçeği kurumsallaştırılmaya çalışılmaktadır.
Atatürk sonrası kendini gösteren ve bilerek sürdürülene eksiklerin, hataların suçlusu olarak Atatürk’ün genç Cumhuriyeti gösterilmemelidir. O’nu 1950 sonrası yaşlandıran ve yeni ve genç sistemin içinde ‘kendi içinde örgütlü, dışa kapalı örtülü inançlar özündeki, farklı bakış açısıyla oluşturulan seçenek dünya görüşü ile (Latince. Paradigma)’ onun üzerinde eski bir yapı inşa etmeye çalışanlardır. Öncekiler; hiçbir zaman yeni ve genç sistemi çağın özgünlüğüne taşımaya çalışanlara izin vermediler. Yani söylendiği gibi; bambaşka değişkenler üstüne kurulmuş ve bu nedenle bambaşka gereksinimleri karşılamakla yükümlü dünya’ya cumhuriyetimizi uyarlamaya çalışanlar sürekli susturuldu.
Evrensel değerlerin altyapısı ‘düşün özgürlüğü’ gibi değil demokrasi. Laik Demokratik Cumhuriyet’in alt yapılarından biri olan ‘demokrasi’, sınırlı ve sinirli olamaz, aksi taktirde temel altyapısı ‘laiklik’ ile birlikte Cumhuriyet’i de bozar. Bugünküler de bu görevi yerine getirmeye çalışıyorlar.
Tüm ulusun acısı olan ‘Van deprem felaketi’ bahane edilerek, her 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda Köşk'te yapılan Cumhuriyet Töreninin(Fr. Resepsiyon) iptal edilmesi sizce ulusal yasın bir parçası mı, yoksa….?
İptal edilmesi gereken; ‘vur patlasın, çal oynasın’ görüntü kirliliğindeki televole eğlenceleri ve benzer duyarsız TV programlarıdır, Cumhuriyet töreni değil…

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@gmail.com
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

26 Ekim 2011 Çarşamba

GALATASARAY ANTEP MAÇINDA ZEMİN VE HAKEM CİMBOM'U DARMADAĞIN ETTİ















GALATASARAY ANTEP MAÇINDA ZEMİN VE HAKEM GALATASARAY’I BİTİRDİ
Bu maçın bence birkaç başlığı var. Onları ‘kısa yorumlarla’ alt başlık olarak sunayım:
1- Galatasaray Antep maçının hakemi Abdullah Yılmaz için kara bir gün.
Bunu ben söylemiyorum. Dünyanın en büyük hakemi Marcus Merk söylüyor. Gerçekten kara bir gün idi Abdullah Yılmaz ve Yancısı, pardon yan hakem Serdar Diyadin hemşehrilerim için. Diyadin üstelik mühendis meslekdaşım. Adeta futbolu kiriş ve kolonlarıyla GS’in başına yıktı.
2- Geçen yıl Galatasaray’ı Bursa karşısında bitiren Abdullah Yılmaz, bu yıl da Antep karşısında bitirdi.
Bursa’nın Ali Sami Yen’de 2-0 aldığı maçta, o denli eleştiri almış bir hakemin, bu maça verilmesi, sanki bana özel servis gibi geldi.
3- Trabzonlu hakemler; Abdullah Yılmaz ve Serdar Diyadin dayanışması Galatasaray’ı paramparça etti.
Hemşehrilerimin Trabzonsporlulukları mı öne çıktı? Öylesine ortak çalıştılar ki, Türkiye’de değil, dünya sahalarında görülmeyecek bir dayanışma idi. Diyadın, gerek Sabri’nin, gerekse Servet’in atılmasında ‘ orta hakemine öylesine “kırmızı kartttt!!” diye seslendi ki adeta stadı inletti.

4- Nedir, Galatasaray’in bu Abdullahlardan çektiği?
Önce Abdullah Avcı, ardından Abdullah Yılmaz ve şimdi de Abdullah Ercan.
Abdullah Yılmaz ve Avcı geçen yıldan beri Galatasaray’a çektiriyorlardı. Buna bu yıl Abdullah Ercan da ekledi.
Bu Abdullahların Avcı ve Ercan olanını kutluyorum, çünkü görevlerini en iyi şekilde yaptılar. Fakat Yılmaz olanının şutluyorum, çünkü görevini en kötü şekilde yaptı.
5- Galatasaray Antep maçında Abdullah kanunları.
Biri hakem Abdullah Yılmaz, diğeri eski Galatasarli Tolunay Kafkas’ın yerine Antep’in başına geçen eski Galatasaray’li Abdullah Ercan. Ercan’ın kanunlarını beğendim, çünkü futbol kanununun kurallarını çok iyi uyguladı. Yılmaz olanının kanunlarını beğenmedim, çünkü futbol kurallarını allak bullak etti.
6- Galatasaray Antep maçında Abdullah vakası.
Evet Abdullah vakasına hemen geçelim, çünkü futbol adına yazacak inanın hiçbir şey yok. Dahası yok etti.
Futbolcu etten ve kemikten yapılmış yarı insan robot değil, sayın yetkililer. Onların da, beyni, yüreği, duyu ve tad alma yetileri, kısacası duyguları olan sinirlerden oluşmuş, dahası atomlardan oluşmuş bir insan. Duyguları vardır; sevinirler, üzülürler, öfkelenirler. Onlar kişiliksiz şamar oğlanı değil, sümbül ağa ise hiç değiller. Siz onlara istediğin tepkiyi göstereceksiniz, o haksızlık karşısında tepki gösterdiğinde sille tokat atacaksınız. Lütfen, onlarda sizin gibi futbol emekçisi, saygı duyalım onlara.
Servet’e gösterilen kırmızı kart kara günün başlangıcı idi. Bu karalık, GS’in karası değil, hakemin karasıdır. Yan hakem Serdar Diyadin gerçekten ‘Ali Sami Yen Aslantepe Arena’yi sarstı, “Kırmızııı kaaaart” feryadıyla.
Sabri Sarıoğlu, kurallar bütününde Antepli oyunucunun ayağından topu alıyor ve gol pozisyonu yaratıyor; yan hakem feryadi figan seni uyarıyor ‘faul var!!’ diye. Salt Sabri ve Galatasarayli topçular değil, Antepli topçular da bu karara inanamiyorlar-Ki Sabri’nin ayağından topu almak için, Sabriye koşuyorlar- Sahanın en iyisi Sabri bu düdük karşısında atomlardan oluşmasına karşın patlamıyor, sadece sırtı dönük hırsla topa öfkeli el hamleleri yapıyor ve sen sarıdan kırmızıya giderek, sar kırmız topçulardan ikincisini de oyundan atıyorsun. Galatasaray’ı sahada 9 kişi değil, çırılçıplak bırakıyorsun. Yazık değil mi, topçulara, seyircilere, malzemecesine ve de Abdullah Albayrak ve diğer yöneticilere. Yazık değil mi Galatasaray’a? Aslında sana yazık…İnsaf be? Tüm tercih hakkını Antep7ten yana öttürdün.
6- Galatasaray Antep maçında saha ve hakem Galatasaray’ı bitirdi.
Hakem bitirmelerini yazdık. Sıra sahada. Eğer bu saha tezelden onarılmaz ise, Galatasaray çok topçusunu kaybeder. Önce Kazim Kazim sakatlandı Eboue girdi(Dakikasını ne yapacaksın). Ve sonrasında bu sezon Galatasaray’in en iyisi olan Gökhan Zan sakatlandı. Oyundan çıktı, Gökhan tarafından adım attırılmayan 19’luk Muhammet Aydın; Selçuk İnan’ın ‘Melo, Kazım paslaşmasından’ attığı gol ile 1-0 önde olan Galatasaray’a beraberlik golünü atıyor. Ardından durum GS alehine 2-1oluyor.
Galatasaray, özellikle Sabri ve Elmander harika oynadılar. Urfaluji her zamanki gibi iyi idi. Düşünün; oyunun hemen başında Kazim golünü attırdıktan sonra sakatlanıyor, ardından Gökhan da sakatlanıp oyundan çıkıyorlar ve beraberlik golünü yiyor GS. İnanın Antep kendi ceza sahasına hapsolmuş, defanstan top çıkaramıyor. Melo Müster’nın hemen önünde, stoperlerin arkasında duvar örmüş. Galatasaray tam saha pres ile sürekli ileride basıyor, Antep’in kıpırdayacak durumu kalmamış, hemen devreye saha giriyor, ardından zaman kaybetmeksizin devreye Abdullah Yılmaz-Serdar Diyadin ikilisi giriyor ve Galatasaray7da ne saha, ne de adam paylaşımı kalıyor ve maç 2-4 bitiyor:
Hakemler: Abdullah Yılmaz x, Cem Satman xx, Serdar Diyadin x
Galatasaray: Muslera x, Sabri Sarıoğlu x, Gökhan Zan x (Dk. 34 Servet Çetin ?), Ujfalusi xx, Hakan Balta x, Melo xx, Kazım Kazım x (Dk. 15 Eboue x), Engin Baytar x (Dk. 79 Ceyhun Gülselam x), Selçuk İnan xx, Reira x, Elmander xx
Goller: Dk. 7 Selçuk İnan, Dk. 65 Elmander (Galatasaray), Dk. 33 Muhammet Demir, Dk. 37. Popov, Dk. 68 Orhan Gülle, Dk. 88 Cenk Tosun (Gaziantepspor)
Kırmızı kartlar: Dk. 45 1 Servet Çetin, Dk. 75 Sabri Sarıoğlu (Galatasaray)
Sarı kartlar: Dk. 6 Engin Baytar, Dk. 55 Riera, Dk. 73 Ujfalusi, Dk. 80 Selçuk İnan, Dk. 89 Muslera (Galatasaray), Dk. 26 Bekir Ozan Has, Dk. 79 Dany, Dk. 90 2 Cenk Tosun (Gaziantepspor)
Biten Galatasaray değil, futbol oynayanlan değil de futbolla bu kadar oynayanlar bitiyor. Bakalım TFF’nin ve MHK’nın bu maç sonrası duruşu ne olacak? İlle de MHK başkanı Yusuf Namoğlu’nun.
Yemin ediyorum, ‘Ali Sami Yen Aslantepe Arena’ açılışındaki ıslık sonrası, birileri Galatasaray ile uğraşıyor, özellikle yaranma katsayısını artırmak isteyenler. Gerekirse GS’in elinden şampiyonluk kupasını alırız diyen beyefendi, sözüm size; “Galatasaray’ı kimse biteremiyecektir”
Ama, Galatasaray’ın tüm topçuları aslanlar gibi savaştı, kutlarım onları. Bunu herkes gördü ve anladı ki, Galatasaray-Antep maçının adamı olarak Elmander ve Sabri’yi seçtiler.
Geçen hafta, dış saha maçı vardı Antalyaspor ile Galatasaray’ın. Biliyorsunuz iki maçı bir arada yazma kuralını işletir olduk. Bu nedenle bu maça da değineyim ve yukarıdaki savlarımda ne kadar haklı olduğumu görün:
Antalya maçının ilk yarısında Galatasar’ın 5, Antalyaspor’un 1 pozisyonu oldu. Bu da, Galatasaray’ın artık önceki yıllardaki gibi korkutmadığı(gol yiyerek), Antalyaspor’un ise önceki yıllara oranla korkutamadığını(gol atarak) gösteriyor,
Gökhan defansta iyi idi. Artık kendi deyimiyle Camdan adam değil, candan adam gibi oynuyor.
İlkyarı Galatasaray, ortadan mı, yanlardan mı oyniyim ikilemi içindeydi. Atak oynayan bir takım karşısında bu ikilemi başına iş açabilir.
Ve de açtı da. Kim; ikinci yarı Antalyasspor’un katı defansı. Demek ki, defansın kilidini açacak anahtara gereksinimi var. Bu anahtar ‘üzülürek belirtmeli ki’ Elmander idi. Çünkü Baros ikinci yarı yoktu, Kazim ve Engin Baytar sakattı. Eee, sıfıra inip top atan olmayınca, yani kanatlar hiç çalışmayınca, anahtar Elmander’e top gitmedi ve Galatasaray’ın iki puanı gitti. Urfaluji ve Elmander takımın en iyisi idi. İllede Urfalıroji,, çünkü adam defansı bıraktı kanatlaradan inmeye çalıştı, Hakan Balta ise durgunları oynadı. Sabri, daha Galatasaray’a bir maç kazandırmadı. Melo yine bir şeyler yapmaya çalıştı, Sabri hiç. Gökhan iyi idi. Riera hala ısınmalarda. Sercan beklemede, Eboue, bende eee bu kadar diyor, Aydın Yılmaz nanay, Emre Çolak şinanay. Defans iyi, Ofans ve orta saha orta… Emre ve Aydın’ı oynatacağına Yekta’yı oynat.
Galatasaray, bir sezon, ancak 10 iyi maç çıkaran, Baros, Engin ve Kazim eksikliğini duydu ise, Galatasaray’ın işi zor.
Hekem Yunus Yıldırım, GS’ın tepesinde adeta Yıldırım gibi dolanıp durdu. Antalyaspor vurdu-kırdı baktı, Galatasar dokundu, şaha kalktı. Yunus’un Sabri ile saha içindeki tartışması her şeyi anlatıyor. Sabri: “Hoca, yurt dışında böyle maç yönetirsen rezil olursun…”. Yunus; “Siz de Avrupa’da rezil oldunuz..”. Bir hakem böylesi tartışmaya giriyorsa onun ciddiyetinden ve de yeterliliğinden kuşkulanırım. Çocukça bir yanıt, tıpkı ‘Ahlak dersimden kaldığımı söylüyorsun, sen de geçen sene beden eğitiminden kalmamış mıydın?” çocuksu sersenişi gibi.
Yunus, düdük çalmadı ve zamanı çaldı. İkisi de Galatasaray’ın canını acıttı. Bu yıl Bilinen takımın şike kirliliğini aklama yılı. Hakemler bu anlamda özgörev yüklenmiş gibiler.En büyük rakip Galatasaray’ı örselemek bu özgörevin içinde olsa gerek.
Eğer bir maç 10 dakika duruyor ve 3 dakika ek süre veriyorsa bir hakem(Yunus Yıldırım7ı kastediyorum), ona ne sürseniz ‘bilgi bağlamında’ azdır.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

23 Ekim 2011 Pazar

SAMSUNSPOR VE PETKOVİÇ'İN EN BÜYÜK HOBİLERİ FENERBAHÇE BAŞARILARI














Samsunspor ve Petkoviç Fenerbahçe’ye hep bunu yapıyorlar. Adeta Fenerbahçe onlar için bir hobi, FB için de onlar bir fobi oldu.
Biz iki İstanbul deplasmanından ilkine, yani İBB-Samsunspor maçıyle yazıya başlayalım:
Şuna değinmeden geçemeyeceğim. İBB, YANİ İstanbul Büyükşehir Belediyespor takımı, sanki seyircisiz oynama cezası almış gibi oynuyor yıllardır. Siz istediğiniz kadar seyircisiz oynama cezasını kaldırın, birilerinin sürekli seyircisiz oynama cezasını kaldıramazsınız. Bunlardan biri de İBB.Ve benzer takımlar.
Futbol ve takımı kimin için var? Seyirci için. Peki seyircisi olmayan takım kimin için var? Bal gibi, dinden ve yoksuldan geçinirken, futboldan da geçinmeye başlayanlar için. Yakında Gaziantep Büyükşehir Belediye’de süper lig’de gibi… Onun için diyorum ki, madem futbol ve takımlar seyirci için var, lütfen seyircisi olmayan takımların önünü açmayalım. İBB sahadaki 11’ini seyircisi ile geçemedi. Tribündeki seyirci, sahadaki topçudan az. Ne olursunuz, bunun önüne geçin ve Abdullah Avcı gibi bir değeri yok etmeyin. Hiç değilse İBB’nin adını “İstanbulgücü” diye değiştirin, belki, yeni bir soluk ve heyecan yaratarak biraz olsun seyirci toplarsınız.
Samsunspor İBB karşısında daha ataktı ilk yarı. Ah şu Mustafa Sarp’ın geri pasları olması. Samsunspor kanatlarının sağda olanını Ufuk Bayraktar ile pek çırpamadı, sadece Ufuk çırpınıp durdu. Banca biraz gayretli idi, Ekingho, aaaaa!…Sen kendi sahanda Manisspor’a iki penaltıyı atma, mesir macunu at ve üç puanı çöpe at, ondan sonra da iki İstanbul deplasmanında çırpın…
İlkinde boğuldu, ikincisi olan Fener’de ise boğulacak nefesi kalmadı.
Olacak iş değil; Ahmet Şahin kesinlikle süper Lig kalecisi değil. Kaleci değil, kalaycı, başkalarının kabını parlatan kalaycı A.Ş. Haftaya FB’den alınan Ertuğrul’u kaleye koyar Petkoviç, onun da FB’liliği tutar ise, yandı süper lig, ver elini Banka Asya…Bu kadar değil ama, lig’den düşmemenin hesaplarını yapar artık.
Üç gol’de Ahmet Şahin’in armağanı İBB’ye. Aslında İBB iyi oynamadı, Ahmet Şahin Samsunspor’dan da kötü oynadı. İlk yazılarımda söyledim ‘Bu Ahmet takımın başına iş açar, dikkat, lig kaçar’ diye. Açtı da. Haftaya Kadiköy’de, yılların intikamını alır ise Fener, Petkoviç gider, Hikmet Kahraman gelir(Bıktık bu varyasyonlardan)…Petkoviç Zenke’yi neden oynatmıyor? Eğer sakatlığı olmamasına karşın, oynatmıyorsa, seyirci oynatacak…
İBB, geleni, geçeni bırak, Samsunspor gibi gelmeyeni de yeniyor. İyi de kim seviniyor? Kaç seyirci coşku içinde 13 puanı kutluyor? Birkaç kişi. Kim o birkaç kişi? Yukarıda anlatmaya çalıştım.
“Petkoviç’in FB maçı son şansı” diyerek yol gösterecek değilim. Takımlar, sık-sık çalıştırıcı değiştirmenin, başarıyı yakalamanın, kuralı olarak bellemişler. Doğru değil, önemli olan Petkoviç’i uyarmak adına yanlışlarını yakalayıp, başarıya gitmektir. Adam; İsviçre'nin Young Boys takımıyla adeta devrim yapan bir teknik direktör. FB’yi iki kere yenerek Şampiyonlar Ligi'nden elemiş, Young Boys takımını 25 yıl sonra şampiyon yapmış ve Avrupa kupalarında adını duyurmuş…Böylesi bir kimlik başarısız olur mu? Olmamalı. Ama burası Türkiye, ne olur ne olmaz. Bunun için 2013 yılına kadar sözleşmesi olmasına karşın, Samsunspor’a getirme başarısı gösterenler, sakın ha ki gönderme başarısızlığı göstererek, gelecekteki başarıların önünü kesmeyin.
Aman dikkat! Ülkem’de bir çalıştırıcı mafyalaşmış grup var. Bunlar bazı topçularla anlaşarak, var olan çalıştırıcıyı göndertip, yerine gelmenin oyunlarını oynarlar. Samsunspor bu oyuna gelmesin(Ne saçmalıyorum ben…Bir mağlubiyet sonrası, bu denli komplo senaryosu yazmanın anlamı var mı?!)
Hadi Petkoviç, iki kez yendiğin FB’yi bir kez daha yenerek, göster kimliğini. Bil ki Fener de Samsunspor’a yenilmeye alışık…
Samsunspor İBB maçına; “: Ahmet, Lazar(Dk. 77 Murat), Ergün, Bahia, Kemal, Fink, Ekigho, Mustafa, Bance(Dk. 77 Akaki), Ufuk, Dominguez(Dk. 67 Bülent)” oyuncularıyla sahada top koşturdu. Hepsi kötü koştu
Yedeği golleri;: Dk. 58 Doka, Dk. 63 Webo, Dk. 74 Cihan (İstanbul, Ahmet Şahin yardımıyla agerçekleşti.
Webo tam bir weba…
Olmadı. Petkoviç, Fener’i üçüncü kez yenemedin. Samsunspor da eski alışkanlığını tekrarlayamadı ama, FB karşısındaki başarı hobisini Petkoviç’te, Samsunspor da beraberlikle de olsa tekrarladı. ‘Kadiköy’de’ 1 puan alarak...
Samsunspor, FB karşısına; “Ertuğrul Taşkıran xxx, Adem Alkaşi xx(iki yıldız vermişler, yanlış üç yıldız daha benden xxxxx), Kemal Tokak xxx, Andre Santos xxx, Ergün Teber xxx, Murat Yıldırım xxx (Dk. 87 Dilaver Güçlü ?), Fink xxx, Alvaro Cabezas xx, Ufuk Bayraktar xx (Dk. 90 4 Savaş Yılmaz ?), Zenke xx (Dk. 68 Ekigho x), Bance xx” kadrosuyla çıktı.
İlk yarı, Samsunspor FB’yi bitirebilirdi. Petkoviç, Lazar’ın yerine Adem Alkaşı’ye yer vermiş. Zenke ve Murat Yıldırım da ilk 11’deydi. Bence geçen yılın yıldızı Adem Alkaşı, alkışlanacak bir oyun çıkardı. Adeta duvar ördü ve FB’li Stoch’u bitirdi. Evet, evet; adeta o kanatta bir duvar oldu Alkaşı ve sonuna dek alkışı hak etti. Zenke, , ancak bir devrelik performansa sahip, çünkü oynamaya-oynamay kenarda performansını yitirmiş. Murat Yıldırım iyi değildi. Savaş Yılmaz, Anıl Dilaver veya Dilaver Güçlü daha iyi iş yapardı. Ertuğrul Taşkıran için söylenecek söz yok. İyi idi. Birkaç pozisyon hatası beni ürkütmedi değil, fakat A.Ş’den çok-çok iyi idi. Bundan sonra Adem ve Ertuğrul Taşkıran direkt oynar.
Takım 4’lü defansı, ortasahası ve ilerideki oyuncularıyla çok iyi değillerdi, ama ortalamanın çok üstünde idiler. Fınk iyi idi, fakat maçın adamı Adem idi bence. FB'ye pozisyon vermediler alan daraltmasıyla. Adam ve alan paylaşımları müthişti. Kanatları iyi kapattı ve FB'ye tek pozisyon vermediler. Eğer ofans daha çabuk olsa idi, dediğim gibi ilk yarı işi bitirirleridi.
Her iki takamın birer penaltısı verilmedi. Hakemler bu yıl çok daha iyi değil-ki olmaları gerekir-
Sonunda, şu an Türkiye’nin en iyi pas yapan ve lider olan FB’yi durdurarak, kötü gidişe son verdi ve Kadiköy’den 1 puan çıkardı.
Eğer Samsunspor Karabük maçını alır ise, % 100 ilk sekize oynar. evesbere@gmail.com
evesbere@mynet.com
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM

VAN DEPREMİ VE ÖNLEMLER BAĞLAMINDA DEPREM MANİFESTOSU'NUN ZORUNLULUĞU











VAN-ERCİŞ DEPREMİ VE DEPREM ÖNCESİ VE SONRASI ÖNLEMLER NE OLMALIDIR(DEPREM MANİFESTOSU)?

Ülkemiz 23 Ekim 2011 Pazar günü saat 13:47’de Merkez üssü ‘Van’ın Tabanlı köyü’ olan 7,2 büyüklüğünde değil, şiddetinde* Van-Erciş depremi ile sarsıldı. İlk belirlemelere göre 30 yurttaşımızı ve kaybettik. 156 yurttaşımız yaralı. Ulusumuzun başı sağ olsun…
Yıkılan binaların çoğunun ‘Kamu binası’ olması düşündürücü ve sevindirici. Sevindirici; çünkü, bu kamu binaları Pazar günü olması nedeniyle boştu. Ya olmasaydı….!!!! Düşündürücü, çünkü kamu binaları, kamu ihaleleriyle yükleniciye yaptırılmakta. Bu yapılarda ‘Yapı Denetim Yasası’, ‘1998 deprem yönetmeliği’, ‘Kamu İhale Kanunu’ uygulamalarının ve de ilgili bakanlığın kontrol sisteminin yetersizliğini ve bu konudaki duyarsızlığı karşımıza çıkarmaktadır. Bu eksikliklerin giderilmesinde, TMMOB’ye bağlı Odaların dışlanmasının ne denli büyük bir eksiklik olduğunu da somut olarak karşımıza çıkarmaktadır…

Ülkemizi¸Deprem öncesi ve sonrası önlemler’ bağlamında yakinen ilgilendiren ‘arşivimden’ iki haber:
1- Pakistan’daki 6.2’lik depremi tahmin eden merkezin başkanı: 2011-2015 yılları arasında İstanbul ve İzmir’de 6.5’ten büyük deprem olma olasılığı çok yüksek
Hazırladığı “yerkürede oluşacak olağanüstü değişimler” konulu raporu 80’den fazla ülkenin devlet başkanına sunmakla tanınan merkezi Londra’da bulunan Uluslararası Deprem Tespiti Ağı (GNFE) ve IC-Geochange Uluslararası Küresel Değişim Kurulu Başkanı, Azeri bilim adamı Prof. Dr. Elçin Halilov (Elchin Khalilov), 2011 ve 2015 yılları arasında başta İstanbul ve İzmir olmak üzere büyüklüğü 6.5 ve daha üzeri deprem olma olasılığının çok yüksek olduğunu belirterek, şöyle konuştu: “Türkiye’de Kuzey Anadolu Fayı üzerinde 4, Ege’de 1 ve Doğu Anadolu Fayı üzerinde bir olmak üzere büyüklüğü 6.5 ve üzerinde deprem olma olasılığı çok yüksek. Bilim adamları deprem olma olasılıklarını 30-40 yıl gibi uzun yıllara yayarak sorumluluktan kaçıyorlar. Dünyanın çekirdeğinde çok yüksek enerji birikimi var. Bu enerjinin dışarı çıkışı 2015 yılına kadar devam edecek. 1998’de başlayan ve 2015 yılına kadar sürecek olan bu periyot afet periyodu olacak. Yerkürede belirli zaman aralıklarıyla böyle yoğun afetlerin görüldüğü dönemler olmuştur. Ancak bu seferki daha yoğun gerçekleşecek.”
2- İngiliz The Telegraph gazetesi, Tamsin Davies, Serena Davies ve Adam Whitaker adlı 3 araştırmacı kaşifin “Fay hatlarında yaşam yolculuğu” adlı gezilerinin Türkiye ayağında yaptıkları depreme hazırlık gözlemleri sonrası yaptıkları açıklamada; Türkiye’nin ciddi bir deprem ülkesi olduğunu ve önlemsizliğin olası bir depremde çok sayıda can alacağını belirttiler… Türkiye’de ilgililer ve insanlar depremin riskini biliyor. Ancak “Hazırlık yapıyor musunuz?” diye sorulduğunda, sadece yüzde 20’sinden daha azı deprem için hazır olduğunu söylüyor.
Önlemler konusundaki duyarsızlığımız alabildiğine yoğun. Bilim adamı Doğu Anadolu’da 6,5 üzerinde deprem olacak diyor, oluyor. Belli ki, diğerleri de olası. Bu ‘Deprem Manifestosu’ bir felaket tellalcılığı değil, önlemler alınsın feryadıdır. Çünkü uzmanlar, Türkiye’de önlemler % 20 seviyelerinde diyor.
17 Ağustos 1999'da yaşadığımız ve 12 Kasım 1999'da devam eden yüzyılın en büyük felaketinden bu yana 12 yıl geçti. Önlemler yeterli mi? Değil tabii! Eğer kalıcı önlemlerle depremin acımasızlığını yok etmek ve fay hattını (fay)'da hattı olmaktan çıkarmak istiyorsak, mühendislik andı ve etiğine bağlı kalma koşuluyla siyasi ve ekonomik getirimi(Fr.rant) dışlayacak, aşağıdaki önlemler sürecini evrensel bir gereklilik olarak görmemiz gerekmektedir.
Uzmanların çok büyük bir felaket olduğunu söyledikleri Japonya depreminin Türkiye’mizi her ne kadar %3 etkileneceği söylense de ben Türkiye ile ilgili Manifestomu sıralamak istiyorum:

1- 12 Kasım "Depremi Unutmama ve Doğal Afet Günü" ilan edilmelidir. Bu bağlamdaki etkinlikler yoğunlaştırılarak eğitimin yaygınlığı konusunda duyarlı davranılmalıdır.
2- Duyarlı ülkeler örneğinde olduğu gibi fay alanlarında arsa üretimi rasyonel mühendislik bilimi doğrultusunda işletilerek doğana (insana) ve doğaya öncelik tanıyan yapı sürecine dönüştürülmelidir.
3- Geleneksel yapı teknolojisini terk edip, özellikle tüm fay alanlarında(İng. Zon) endüstriyel yapı teknolojisiyle stabil ve seri üretim sürecine girilerek kalıcı konutlar yaygınlaştırılmalıdır.
Bu bağlamda prefabrik yapı teknolojisinden faydalanılabilir. Böylesi bir üretim süreci ile ilk etapta İzmit, Sakarya ve Yalova çevresi depremzedeler için yerleşime açılabilir. Bu özdeki deprem konutları zamanla tüm fay bölgesinde yaygınlaştırılarak, 30 yılda "yılda elli bin konut üretilerek" Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerindeki yaklaşık 2 milyon kırsak konut yenilenebilir.
Bu yetki Afet İşleri Yasası'nda yapılacak değişiklikle merkezi yapının kırsal kesimindeki makine ve donanımıyla güçlü örgütü Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü'ne aktarılabilirdi, fakat böylesi bir devasa kuruluş AKP iktidarınca kapatıldı ve Köydes adıyla siyasi ve ekonomik getiri kurumuna dönüştürüldü.
Ayrıca tüm kent yapılarında üstün yapı teknolojisi yaygınlaştırılmalı. Yapımcı inşa kuruluşlarının teknoloji transferinde kolaylıklar sağlanmalıdır. Bunun getireceği maliyet deprem yıkımlarının getireceği maliyetin çok altında kalacaktır.
4- Fay alanlarındaki tarım bölgeleri kesinlikle sanayi ve konut yapılaşmalarına kapatılmalıdır.
5- Nükleer enerji santralleri aktif fay hatlarından uzak tutulmalıdır. TÜPRAŞ yangınında yetersiz kalan bizler, olası nükleer patlama sonrası belirecek radyoaktif facia karşısında hepten çaresiz kalacağımız gerçeği gözardı edilmemelidir.
6- Günde 80 kaçak konutun inşa edildiği İstanbul varoşları masaya yatırılıp, 1998'de yürürlüğe giren Deprem Yönetmeliği'ne göre iyileştirmeye alınmalıdır. Ayrıca, İzmir varoşlarıyla birlikte Ankara Demetevler, Karşıyaka çevresi ve tüm kıyı kentlerimizdeki kıyı betonlaşmaları da ivedi iyileştirme sürecine sokulmalıdır.
7- Kalıcı deprem çekince (risk) fonu oluşturulmalıdır. Yapı malzeme faturalarının binde biri yüklenici hakedişlerinden 6 eşit taksitle tahsil etme koşuluyla ihale bedelinin yüzde 0.5'i yap-satçı yüklenicilerden iskan anında bina maliyeti üzerinden binde biri, arsa ve emlak satış/kiralamalarından binde bir ve meslek odalarında proje vize etme zorunlu hale getirildikten sonra tüm proje vizelerinden proje çizim maliyeti üzerinden yüzde (0.5) paylar fona kaynak olarak aktarılmalıdır. Kısaca, yapım sürecinde etkin olan ve "Beş M" ile formüle edebileceğimiz malzeme-müteahhit-maliyet-mühendis ve mimari yapılar, yani yapım sürecinin tüm aktörleri "fon"un kaynağı haline getirilmelidir.
8- Fay hattı üzerindeki özellikle kırsal kesim 'kent ve köy' yerleşimlerinde her beş aileye devlet destekli çadır bulundurma zorunluluğu getirilmelidir. Sığınma olgusuna anlık çözüm getiren bu yaklaşım yaygınlaştırılmalıdır. Bingöl'de halkın çadır için vilayete yaptığı yürüyüş, olgunun gerekliliğini vurgulamaktadır. Toplu konut ve yap-satçı firma sözleşmelerinde böylesi bir zorunluluk aranabilir.
9- 4708 sayılı Yapı Denetim Yasası'nın uygulanmadığı alanlarda Özerk Proje Denetim Merkezi (PRODEM) uygulamaya konmalıdır. PRODEM ilgili merkezi ve yerel yönetim ile meslek odalarının temsilcilerinden oluşturulmalıdır. İşlevi yapım sürecinin, etüt, fizibilite, planlama, proje ve uygulama aşamalarını denetlemek olmalıdır. PRODEM, mühendislik birimi doğrultusundaki bu işlevlerini yerine getirebilmek için zemin ve beton laboratuarları ve benzer teknik donanımlara sahip kılınmalıdır.
Eğer 4708 Türkiye genelinde yaygınlaştırılmak isteniyor ise;
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın 4708 sayılı ‘Yapı Denetim Yasası’nda değişiklik yapılması çalışmalarında benim ‘Deprem Manifestosu’ çalışmamın ve ilgili Meslek odası TMMOB’nin görüşleri dikkate alınarak hazırlanmalıdır.
Çünkü bugüne dek 19 pilot bölgesinde uygulanan ve başarısız olunan ‘Yapı Denetim Yasası’nın tüm ülke genelinde yaygınlaştırılmak istenmektedir. Bunun için ilgili yasanın kesinlikle iyileştirilmesi gerekmektedir; ilgili üniversitelerin, yerel yönetimlerin, TMMOB’nin ve diğer ilgili meslek odalarıyla birlikte STÖ’nin katkılarıyla.

Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın 4708 sayılı ‘Yapı Denetim Yasası’nda değişiklik yapılması çalışmalarındaki aksayan yanların yanında TOKİ konumuna yer vermek gerekir.
TOKİ bilindiği gibi devletin değil, iktidarın korumaya aldığı konut fırması. Her şeyi özelleştiren iktidar nedense bu kuruluşu özelleştirmemiş ve adeta siyasi ve ekonomik rant kuruluşuna dönüştürmüştür.
İşte 4708 sayılı yasanın iyileştirilmesinde TOKİ denen kuruluşu 4708’in dışında tutulmaktadır. Sadece o değil, yapsatçı yükleniciler ve de Büyükşehir Belediyeye ait toplu konutlar.
4708 sayalı yasayı tüm ülkeye yaygınlaştırmak isteniyorsa bu yaklaşımının ortadan kaldırılması gerekmektedir.
Bir diğer olgu; inşaatların uygulama ve denetim sürecinin hizmet bağlamındaki temel aktörleri olan mühendis ve mimarların ücretleri ve özlük hakları ve de bağlı oldukları meslek odalarının(TMMOB ve Bağlı Odalar) hak ve yetkileri en az sorumluluk kadar artırılmalıdır.
Düşük ücret politikaları, düşük üretimi beraberinde getiren en büyük etmendir; kesinlikle yasak edilmelidir.
Bu açıdan, özellikle kontrol mühendisleri(mimarları) ile yapı denetim kuruluşu ve denetim belgesine sahip Mühendis(Mimar) arasındaki sözleşmeler benzer olmalıdır ve bu sözleşmeler ilgili meslek odasınca hazırlanmasına 4708’de yer verilmelidir.
En önemlisi; yasada Mimar ve mühendisin sorumlu olduğu metrekare iş yükünün azaltılması için yapı denetim şirketlerine verilen iş miktarı sınırlandırılmalıdır.
Eğer ülke genelinde 4708’i yaygınlaştırmak istiyorsak; Merkez ve İl Yapı Denetim Komisyonlarında TMMOB ve bağlı Odaları kesinlikle temsil edilmelidir.
Mühendis ve Mimarların eğitimi, belgelendirme, cezalandırma ve sicillerinin tutulması bağlı Odalarınca yapılmalıdır
Yapım sürecinde Mühendis ve Mimarlarla birlikte sorumluluk üstlenen tüm meslek sahipleri ile tüketicilerin güvencesi olan zorunlu "Yapı Sigortası ve Mesleki Sorumluluk Sigortası" 4708’de dikkate alınmalıdır.
10- Yerel ve merkezi yapıdaki karar alma süreçlerinden dışlanan mühendis/mimar örgütlülüğünü etkin işlevlerle yetkilendirmeli. Yerel yönetim kadrolarında (belediye tüzel idare) mühendis ve mimarlara ağırlık verilmelidir. Özellikle mühendis ve mimarların belediye başkanı olmalarına öncelik tanınmalı.
Mühendis ve mimarların cumhurbaşkanı olduğu ülkemizde niçin vali olamadığının yanıtı aranmalıdır.
11- İlgili meslek odalarınca deprem sempozyumları, seminerleri, panelleri ve özel oturumlar kamuoyu katılımında yaygınlaştırılmalıdır.
12- Broşür, afiş, poster, vb. bilgilendirmelerin dağıtımı sürekli kılınmalıdır.
13- Toplum, televole ve futbol toplumu olmaktan çıkarılıp, afete karşı duyarlı kılmak için; Üniversite, Merkezi ve Yerel yönetim ve İlgili meslek odalarınca; sempozyum, seminer, paneller ve özel oturumlarla belli periyotlarda bilgilendirilmelidir. Özellikle İlköğretim okulları ve liselerde, uygulamalı, öğrencileri sıkmayacak ve ürkütmeyecek gösteri içeriğinde etkinlikler düzenlenmelidir.
Depremle ilgili fotoğraf sergileri açılmalıdır.
14- Deprem veritabanı oluşturmalıdır (Kitap, dergi, bildiriler kitabı, haritalar, web siteleri, fotoğraflar, slaytlar, filler, videolar). Bu veritabanı isteyen kesimlerin kullanımına açılmalıdır.
15- İnternet üzerinde deprem sitesi geliştirmelidir. Farklı deprem sitelerine link verilmelidir.
16- "Deprem" konulu bir ders zorunlu hale getirilmelidir. (Depremde İlkyardım, depremin oluşumu vs.).
17- Tüketiciler ev almaları, kiralamaları konularında bilinçlendirilmelidir. Özellikle Yapı denetimi konusunda yapı sahipleri, yapı yaptıranlar ve tüketiciler özellikle bilgilendirilmelidirler. İlgili meslek odaları bu konularda eğitici seminerler vermelidir.
18- Amerika'daki gibi ülkemizde benzeri yaşama geçirilen "Deprem ve Doğal Afetler Eşgüdüm Kurumu (FEMA)" geliştirip yaygınlaştırılmalı ve deprem konusundaki tüm süreçler bu kurul üzerinden yürütülmelidir.
19- Deprem riski yüksek olan bölgeler ve kentler için "deprem senaryoları" hazırlanmalıdır.
20- İmar planları keyfi olarak değiştirilmemelidir. Yeni çıkarılacak planlar meslek odalarının görüşü alınarak yapılmalıdır.
21- Yetkin mühendislik kavramı, gelişmişlik ülkelerdeki düzeye getirilmelidir.
22- Demiryolu raylı sistemlere öncelik verilmelidir. Kent içi toplu konut olanakları geliştirilmeli, nüfus yoğunlukları kent merkezlerinde azaltılarak çevreye yaymalıdır. Bu bakımdan yeni gettolar değil, kent planlamasına ve politikalar özünde deprem yönetmeliğini esas alınarak banliyöler oluşturulmalıdır.
23- Kamuoyu, sağlıklı yapılaşma ve kentleşme konusunda bilinçlendirilmelidir.
24- Kaçak yapılaşmaya ve imar aflarına olanak sağlanmamalıdır.
25- Deprem riski yüksek yerlerdeki yapı stoku yeniden gözden geçirilmelidir.
26- Bayındırlık ve İskân Bakanlığı proje-müşavirlik belgelerini her yıl uzatmaktadır. Bu nedenle İMO'ya (İnş. Müh. Odası) bağlı tüm birimlerimiz (şubeler) PM uygulamalarındaki hataları saptamalı, mühendislik atiğine aykırı tutumları belirleyerek, bu işe kalkışmış kural tanımazları onur kuruluna verecek şekilde belgelemelidirler. Projesine uymayan uygulamalardan sorumlu PM'lerin adları, onardıkları veya güçlendirdikleri yapıların ada, pafta, vb. numaraları, fotoğraflarıyla genel merkeze iletilmelidir. Birimlerimizin dışında duyarlı vatandaşlarımız (mimar-mühendis) da aynı özgörevi üstlenerek yetkilileri uyarmalıdırlar. Bu duyarlılığı göstermediğimiz takdirde birkaç çıkarcı ve kendini bilmezin; Kocaeli-Düzce depremleri sonrasında olduğu gibi kamu kurum ve çalışanların ilgili meslek odaları ve onun saygın üyelerini zan altında bırakacağı bir gerçektir. Bu nedenle; fay hattını "fay"da hattına dönüştürmek isteyenlere karşı savaş açılmalı, özellikle ilgili kurumun yetkilisi olup, depremin yarattığı felaket alanlarında rant şirketi oluşturan yaklaşımlar kesinlikle cezalandırılmalıdır. Ve tüm mühendislik adına aykırı, etik dışılık aynı yaklaşımlarla yok edilmeye çalışılmalıdır.
27- İlgili meslek odaları "deprem sempozyumlarını" yıllık periyotlarla gelenek, hatta zorunluluk haline getirmelidir.
TMMOB buna öncülük etmeli. Örneğin TMMOB'ne bağlı İnşaat Mühendisleri Odası'nın (İMO) geleneksel "Teknik Kongresi" yapı bütününde deprem ağırlıklı olarak yeniden işlevlendirilmelidir.
Bazı inşaat kuruluşlarının reklamsal çıkarsallığına özdeş sponsorluk bütünündeki sempozyumlardan kesinlikle kaçınılmalıdır. Bu nedenle odalar, mühendislik disiplini ve bilimiyle örtüşen etkinliklerin yaygınlaşmasında duyarlı davranmalıdır.
28- Depremin evrensel bir tehlike olduğunu uyaran ve güncel tutan "depremi unutma" bandı apartmanlarda, ulaşım araçlarında, mektup ve tebrik zarflarında, cep telefonlarında, yazılı ve görsel medya vb. iletişim araçlarında zorunlu kılınmalıdır.
29- Deprem öncesi ve sonrası önlemler Anayasa'ya konmalıdır. İlgili kuruluşlara kurtarma birimleri oluşturma zorunluluğu getirilmelidir.
30- İlgili kuruluşların anayasası sayılacak "deprem andı” oluşturulmalıdır.
31-Akut-Arama Kurtarma derneği ve benzer STÖ’leri gibi gönüllü kuruluşlar, kesinlikle desteklenmelidir. Büyükşehir belediyelerindeki, İtfaiye Daire Başkanlığı, Akut işlevi yüklenerek “Yangın ve Doğal Afetler Başkanlığı”na dönüştürülmelidir. İlçe belediyelerde de benzer birime izin verilmelidir.

*: Yazılı ve görsel basında Deprem şiddeti büyüklük diye ifade ediliyor, yanlış. “7,2”; deprem şiddeti rakamıdır. Şu anda deprem büyüklüğü en az 11’lerdedir. Deprem büyüklüğü ise depremin çıkış noktasındaki enerjisi, gücüdür ve bu büyüklükle ifade edilir. İnsanın yapay gücü asla deprem büyüklüğünün önüne geçemez, ancak şiddetin azaltabilir; yani ölümleri ve yıkımları.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU-İnş.Müh
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM: 05O6 609 00 32

22 Ekim 2011 Cumartesi

ENERJİ SEÇENEKLERİNİ DİKKATE ALMAZ İSEK HES'LER VE NÜKLEER TEHLİKE BİZLERİ BEKLER-2



















Dünün bilim kurguları, günümüzün gerçeği oldu. Günümüzün bilim kurgu romanları böyle gider ise yaşam bularak yaşamı sonlandırma sürecine sokabileceğini aklımızdan çıkarmamalıyız.
Yıllardır söylüyoruz; Nükleer’in de, dereler üzerindeki Küçük Ölçekle Hidro Elektrik Santralleri(KÖHES)’nin de seçeneği var. Örneğin Rüzgar Enerji Santralleri(RES). Örneğin Güneş Enerji Santralleri(GES). Jeotermal Enerji Santarlleri(JES). Hatta, hani o çılgın proje düzlemi olarak seçilen İstanbul Boğazı’ndaki ve de Çanakkale Boğazındaki ters akıntılar bile enerji kaynağıdır diye.
Bırakalım bunları; eğer ülkemdeki kaçak enerji kullanımının önüne geçersek, enerji yatırımlarından elde edeceğimizin kat be katını elde edeceğimizi aklımızdan çıkarmayalım. Özellikle Bölge Müdürlüğü yaptığım Güneydoğu’yu bırakın, Ankara-Çankaya’da yeni taşındığım evde iki yıl kaçak elektrik kullanıldığına tanık olduğumu belirtmek isterim. Ve bu hırsızlığı cezalandıracak yaptırım yok ülkemde.
Samet bey, bu kadar şey bilen olarak, bunları da biliyor olman gerek. Örneğin; ülkemizde tüketilen elektrik enerjisi miktarının 191,205 milyar kWh(2007 verisi)/yıl olduğunu ve bunun %20.8’nin kaçak ve kayıp olduğnu bunun da ekonomik değerinin 2,400 milyar dolar olduğunu(Buna elektrik aletlerinin yıpranması ve bozulmasını de ekleyin rakam en az 3,5 milyar dolar) ve tüm bu açığın giderilmesi için de 26, 769 milyar kwh’lik iyileştirme gerektiğini…
Samet kardeşim, bunu da bırakılım bir tarafa; ‘Atık ısı geri kazanım tesisleri ile’ özel sektöre elektrik üretme zorunluluğu getirerek, enerjiden artırım(Ar. Tasarruf) sağlayalım, hem de enerji üretelim ve evrensel zehir karbondioksit salanımının önüne geçerek çevreyi koruyalım. Bu zorunluğu Sabancı Holding ve HeidelbergCement ortaklığı getirmiş kendisine. Şöyle ki; Türkiye’nin en büyük çimento üreticisi Akçansa, Çanakkale fabrikasında 24 milyon dolar yatırımla kurulan Atık Isı Geri Kazanım Tesisi’ sayesinde yılda Her gün 400 bin kilogramdan fazla atığı değere dönüştürerek 105 kwh enerji üretip, 150 bin nüfuslu Çanakkale’nin merkez nüfusun bir yılda tükettiği enerji üretimini yakalamışlar. Sadece o değil; bu tesisle, 60 bin ton karbondioksit salınımı engellenerek, 2.7 milyon ağacın bir yılda sağladığı oksijen miktarını da…
Düşünün; AKP iktidarınca düble yollarla, asmalı köprülerle sarmalanmaya çalışılan ve orman varlığı % 54 olan Çanakkale’de, yangın söndürmede Türkiye birincisi olan Orman Bölge Müdürlüğü kapatılıyor ve Çanakkale ‘oksijensizliği gittikçe artan’ İstanbul’a dönüştürülüyor. İşte aynı mantık, Nükleer ve HES’lerle Türkiye’yi sarmalamaya çalışıyor.
Sadece ülkem değil; Dünyada yılda maliyeti 400 milyar dolara varan elektrik enerjisi ve ısınma enerjisi savurganlığı içinde. Ülkeler Nükleer’i ve HES’leri düşüneceğine bu savurganlığın önüne geçecek projeler geliştirsin. Gör o zaman Nükleer ve HES santrallerine gereksinim kalır mı, kalmaz mı…
En önemlisi, doğal ğaz ile elektrik üretiyoruz. Öyle ki Doğalgaz üreticisi Rusya bile tüketimimiz karşısında şaşırmış durumda. Çünkü yılda 6 milyar metreküp doğalgaz alıyoruz. İşte bu Tamu alımını AKP iktidarı ihalesiz olarak özel sektöre devredecek.
İşte öyküsü:
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, geçen haftanın başlarında birdenbire çıkıp, Batı hattı yoluyla Rusya’dan ithal edilen doğalgaz konusunda bir fiyat indirimi talebinde bulunduklarını belirterek, “Rusya eğer bu indirime yeterli oranda cevap vermezse biz, kontratın sonlandırılmasını irade olarak ortaya koyacağız” demişti.
Bu konuşmadan iki gün önce Gazprom’un danışmanlığını yapan eski Almanya Başbakanı Schröeder’in Ankara’ya geldiğini duyunca, işin içinde başka bir şey olabileceği konusunda şüphelendim. Daha sonra bu açıklamadan bir gün önce Bakanın Rusya Büyükelçisi ile görüştüğünü öğrendim, şüphem iyice arttı.
Bence Rusya ile anlaşılarak şöyle bir senaryo sahneye kondu: Zaten Türkiye’nin doğalgaz alımlarını özel sektöre devretmesi gerekiyordu ama kontrat devri yaparsa, bunun için ihale açması gerekecekti, ihalede istenmeyen sonuçlar çıkabilirdi. O nedenle bu “sözde rest”i çekerek Hükümet anlaşmayı iptal etti. Şimdi özel sektör Rusya ile anlaşarak gidip alım anlaşması yapacak, bunu da Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu(epdk)ndan geçirip, aynı hattan alımlara başlayacak. Yani kamunun Rusya’dan getirdiği 6 milyar metreküp doğalgazı bundan sonra özel sektör firmaları getirecek. Hangi firmalar acaba belli mi?
Özel sektörün gaz getirmesi değil, yanlış olan. Kuralına göre, şeffaf oynanması gerekirken, böyle gizli-saklı oyun oynanması yanlış. Böyle olunca, “firmalar belli mi” sorusu akla gelir(Erdal Sağlam-Hürriyet-03/10/2011)
Hala, iktidarın enerji polotikasını anlamadık ve de tüm bu kaynaklar değil de neden Nükleer ve de HES? Sorusunu hiç kendimize soramiyorsak, hiç yorum yapmayalım ve ne olduğumuzu açık etmeyelim.
Aşağıdaki iletiyi, size de iletiyorum, çünkü beni düşündürdü, sizi de düşündürecektir:
Bir gün, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer.
Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan saatlerce anırır.
En sonunda çiftçi, hayvanın yaşlı olduğunu ve kuyunun da zaten kapanması gerektiğini düşünür ve eşeği çıkartmaya değmeyeceğine kararverir. Bütün komşularını yardıma çağırır. Her biri birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar. Eşek ne olduğunu fark edince, önce daha beter bağırmaya başlar. Sonra, herkesin şaşkınlığına, sesini keser. Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra, çiftçi kuyuya bakar. Gözlerine inanamaz. Eşek, sırtına düşen her kürek toprakla müthiş bir şey yapmakta, toprağı aşağıya silke leyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadır.Bir süre sonra, komşular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında eşek, kuyunun kenarından dışarı bir adım atıp, koşarak uzaklaşır!
Hayat üzerinize hep toprak atacaktır; her türlü pislik ile.Kuyudan çıkmanın sırrı, bu pisliği silkeleyip bir adım yükselmektir.
Sıkıntılarımızın her biri bir adımdır. En derin kuyulardan bile yılmayarak, usanmayarak çıkabiliriz.Silkelenin ve biraz daha yukarı çıkın.
Mutluluğun 5 basit kuralını unutmayınız:

1. Kalbinizi nefretten arındırın - Affedin.
2. Düşüncelerinizi endişelerinizden arındırın - Çoğu zaten hiç gerçekleşmez.
3. Basit yaşayın ve elinizdekilerin kıymetini bilin.
4. Daha çok verin.
5. Daha az bekleyin.


ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@gmail.com
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

19 Ekim 2011 Çarşamba

BİZİ BİZDEN Ç-ALAN YETENEK-SİZSİNİZ


YETENEĞİ OKURSAN KAZANIRSIN, BİRİLERİNE SIRTINI VEREREK DEĞİL













Evet, ne konuşma yeteneğiniz var, ne diksiyonunuz var, ne ilginç bir profiliniz… Sanata uzaktan yakından yatkınlığınız yok, yani yeteneğinız yok. Doğrusu yaptığınız program gibi yeteneksizsiniz. Fakat “Yeteneksizliğinizle, kitleyi çılgınlar gibi peşinden koşturuyorsunuz….
Öylesi programlar yapıyor ki, ülkenin gündemine oturuyor. Öylesi program yapıyor ki, kitleleri esir ediyor. Öylesi program yapıyor ki, lümpenliği tetikliyor. Öylesi program yapıyor ki, ‘doğrusu yaptırılıyor ki’ insanları ülke sorunlarından soyutluyor, kendinden, kentinden soyutluyor.
Eleştiriyorum, fakat zaman-zaman ben bile soyutlanıyorum.
Öylesine şımarıklık, öylesine, popülizm avcılığı yapıyor ve hedef gösterilen kitleyi etkiliyor ki, inanın ‘bu yapay yeteneği o’na kim veriyor, niçin veriyor?’ gibi benzeri aptal soruları sormak zorunda kalıyorum.
Bu yapay yeteneği verenler bal gibi belli… Kapitalizmin ‘Biraz doyur, ucu ucuna kadar değil, bazı uçlara ulaşabilecek geçim kolaylığı sağla ve bir şeyler tüketecek düzeye getirerek, tüketiciliğini tetikle. O’nu sorunlarından ve sorunlardan soyutlayacak, o’nu oyalayacak oyunları asla önünde eksik etme. Devamlı onunla oyalansın ve benim yaptıklarımı anlamısın. Anlamasın ki, biz de işimize bakalım’ felsefesidir bu oyunların, bu kimliklerin kurgulayıcısı.
Ve, aydın denecek kitle bile, ağzı açık ayran budalası modunda bunları izler. Aslında, onun hedef kitlesi aydın kitle değil, vurguladığım gibi; birilerinin güçlendiğini söylediği orta tabaka. Bu kitleyi oyalamanın ötesinde, özdeki amacı, bu kitleye verdiği 2 kuruşun, 1 kuruşunu geri almak.
Orta tabaka güçlendi deyince aklıma geldi. Belli ki Türkiye’m sınıflara bölünmüş. Üst, Orta ve Alt sınıf diye. Üst, kendisini çoktan kurtarmış, orta da güçleniyormuş; o halde a altta kalanın canı çıksın! İşte asıl, hedef kitle bu Orta sınıf. Üst sınıf zaten kendisini rahatsız etmiyor; umurunda mı alt sınıf? İlle de orta sınıf. Güçlendirdi ya o’nu, onun gücünü sağmaktır amacı, yeteneğiyle.
Bizi bizden ç-alan, salt yetenek sizsiniz değil ki; televole kültürü ile yaşam bulan ‘bir grup azınlığın’ magazinsel yaşamı ile ilgili, görselle ve yazınsal haberler program ve oyunlar da bizi bizden koparıyor ve onlara teslim ediyor…Adamın birinin biri Almanya’da, diğeri Türkiye’de 2 kadını var…Adamın biri, adamanı birinin sevgilisini ayarttı…Adam kaçamağı kadına bir yazlak, bir kışlık araba aldı(var mı böyle bir şey)…Adam kadınını aldattı…Kadın bir başka kadının sevgilisini çaldı…Kadın adamı kandırdı. kadın kadın…vs, vs’ler de, bizi kendi zamanımızdan alıp, onların zamanına konuşlandırıyor.
Bu oyunları izleyen Orta sınıfın kazancı ne? Televole kültürünün aktörlerini öğrenince veya yarışmalarda birinci, ikinci, üçüncü olanlar; eve götürebildiği ekmeğin sayasını mı, ayda tükettiği etin kilosunu mu artırıyor? Yoksa TOKİ’den taksitle aldığı evin taksitleri mi azaltıyor? Yooo! Aksine, indiriyor, bindiriyor, bizimkisi kendisi için oynanan oyunu çılgınlar gibi alkışlıyor. Gerçekten, ‘Yetenek Sizsiniz’i ve Televoleyi anlamayacak kadar yeteneksiz, algısız ve duyarsızlar.
Ve de, tüm bu insanları kendinden ç-alan ve yeteneneğinden soyutlayan yetenek-sizsiniz, yeteneksiz sanal rant yeteneği…
Bak, o kadın ve o adam sayende dizilerde daha çok oynamaya başladı, yarışmada birinci olan oğlan-Kız, dizilerde oynamaya başladı. Program yapmaya başladı. Paraya para demiyorlar. Ama o hala, kendisine verilen tüketim kültürüyle yarattığı taksitli kredi borçlarını ve kredi kartının borcunu nasıl ödeyeceğini düşünüyor. Ve de, bu haliyle de, her mesai bitiminde nefes nefese ‘Yetenek-sizsiniz’e yetişmeye çalışıyor, reklamlarda ise, gazetenin magazin sayfasını okuyor.
O’na iyi seyirler ve iyi okumalar…
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com

16 Ekim 2011 Pazar

GALATASARAY 953 GÜN SONRA BURSASPOR'A GOL ATTI VE 3 PUANI KAPTI



















Son Cimbom, Bursaspor'u ve kötü zemini yendi:

Gerçekten düşündürücü; devasa ‘Ali Sami Yen Aslantepe Arena’nın böylesi zemini. Bu zemine zemin hazırlayanlar belli. Lütfen hesap sorulsun. “Nasıl olsa üstü kapatılacaktı, onun için zemin direne edilmedi mi” diyecekler. Değil tabii ki, bu resmen mühendislik hatası. Bakın, üstü de kapanmıyor, o zaman futbolcuların işi bundan sonra hiç kolay olmayacak. Engin ve Kazim sakatlandı. Sonrası…Düşünmek istemiyorum.
“Son Cimbom” diyorum…Hatta bu başlıkla; Rijkaard ile başlayıp, Hagi ile devam edip, Bülent Ünder ile sonlanan 2 kayıp yılın öyküsünü yazmıştım.
Evet; Galatasar benim için “Son Cimbom’ sürecinde, yani bıçak sırtında. Eğer bu yıl Galatasaray kendini toparlıyamaz-ki ille de şampiyon olması gerekmiyor. Güzel futbol yeterli- ‘Son Mohikan’ durumuna düşerek, bir 14 yıl sendromu daha yaşayabilir. Onun için, benim için de, Terim için de, senin için de, taraftarlar için de, yöneticiler için de “Son Cimbom” Ama nasıl son cimbom? Hiç bitmeyeceğini kanıtlamak için ve yeni Galatasaray aslanları yaratmak için donatılmış ‘Son Aslanlar’, onlar…
Bunu bilenler, bu süreci yaşatmayacak olan Terim’in kimyasın, dolayisiyle Galatasaray’in performansını kıracak saha dişi oyunların peşinde. Bunların başında Ali Sen geliyor(kusura bakmayın, R’leri değil, ‘ş’leri söyleyemiyorum).
Ali Sen diyorki “Konuşursam Cimbom büyük ceza alır”. Böylesi trajikomik tehdit gerçekten Ali Sen için büyük talihsizlik. Bence amaç, Aziz beyi halletmeden önce ‘Cimbom’u halletmek. Ola ki Aziz beyi bitir de ve takımın başına gelir(bakmayın siz benim devrim geçti lafına. Amacı, vazgeçilmezliğini kanıtlamak, fakat kimse de oralı değil), işte o zaman en büyük tehlike Galatasaray olacağı için, o’nu halletmek istiyor. FB’ye akıl veriyor, “Platini davasından vazgeçin, büyük ceza alırsınız” diyerek. FB doğrusunu yaparak, hiç kulak bile vermedi. Davayi sürdürüyor…
Ali Sen, 1987’deki Neuchatel maçında, hakemin başına atılan bozuk para(Şükür ki, kağıt dolar atılmadı, çünkü daha ağır bir para) yüzünden turu geçen Galatasaray’ı UEFA hükmen nakavat sayması sonrası işleyen süreci anımsatıyor. Ali Sen’e göre, Galatasaray’ı UEFA’da ipten almış. Söylemek istediği şey ise, anlşıldığı kadarıyla para veya başka şeyler yedirmiş olmalı ki, ‘konuşursam GS büyük ceza alır’ diyor. FB7nin yaşadığı süreçte, böylesi bir GS değerlendirmesinin anlamını anlamadım. O zaman, yukarıda değindiğim gibi, FB’nin başına Ali Sen geliyor ve en büyük rakibi GS’yi önlem açısından halletmek istiyor. İyi de yediren sensin ve sen FB’lisin. Sen de ceza almayacak mısın?
Ali Sen, gerçekten komik ötesi, trajikomik. Söylenenlere göre, Ali Sen’in ‘çok samimiyiz’ dediği UEFA yetkilisi, oylamada GS alehine oy kullanmış. Galatasaray’a yapılan haksızlığın önüne, eski GS yönetim kurulu üyesi Necdet Çobanlı geçmiş. Çünkü FIFA Başkanı Joao Havelange’ın yakın dostu imiş. Olayı bitiren de Ali Tanriyar’in başkan yardımcısı Alp Yalman’ın bulduğu Alman avukat Reinhard Rauball olmuş.
İkinci olay; ne hikmetse, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü (GSGM); benim “Ali Sami Yen Aslantepe Arena’ diye tanımladığın yeni GS mabedinin kendilerine ait olduğunu kanıtlamak için “Bu Stadyum Spor Genel Müdürlüğü'ne Aittir” içerikle devasa bir tabela atması…Böylesi tabela; değil komik, traji komik ötesi bir şey olmanın ötesinde ayip ve aşağılayıcı bir ifade. “B Stadyum” ne demek? Siz adı olan bir değeri “Bu” diye tanımlayamazsınız. “Bu”lu bu duruş aşağılayıcı bir duruştur ve de hiç de ehtik değildir. Birileri çıkıp da, GSGM’ye, “Bu genel müdürlük” veya “genel Müdürüne “Bu genel müdür” dese, doğru mu olur? Bu adam, bu stadyum…..
Bunları bir yana bırakalım, tüm stadyumlar GSMY’ye ait değil mi? Hangisinde “Bu” lu tabela var; “Bu-lan” varsa bana göster..
Bu, bu, bu nedir?! Açılış günündeki tepkilerin cezası mı? Stadı kıskananların tetiklemesi mi? GSGM’nin işgüzarlığı mı?
Kimse Galatasaray’ı durduramaz, saha dışındaki oyunlarla, ancak rakipleri saha içindeki oyunlarla durdurabilir, o’nu da Bursaspor bugün yapamadı?
Sahada müthiş bir GS vardı. Yoruma gerek var mı? Yooook. Tıpkı o, 20 yüzyilın sonlarında başlayıp, 21. yüzyıla taşınan( 1995-2000) Galatasaray gizilgücü vardı, Terim’i vardı, oyun kurgusu vardı, sahaya dağılım vardı, kanatlardan bindirme vardı…Vardı da, vardı…
Sahada tüm bunları yapan; “Fernando Muslera, Sabri Sarıoğlu, Tomas Ujfalusi, Gökhan Zan, Hakan Balta, Engin Baytar(66’da Sercan Yıldırım), Felipe Melo, Selçuk İnan, Kazım Kazım (Dk.39 Emmanuel Eboue) , Albert Riera(82 Baros), Johan Elmander…” böyle bir kadro ve goller vardı.
Geçtiğimiz yılların GS maçlarında bir endişe sarardı beni, özellikle Rijkaard’ın ilk 10 maçı sonrası. Terim bu endişelerden arındırdı beni….Eski Bursa bitmiş, kalmamış mı, yoksa bitmiş bir GS geri mi gelmiş. Evet, Galatasaray sezonun en iyi maçını ilk yarı oynadı. Bursa’nın orta sahaya yığılması(4-5-1) Cimbom’u durduramadı, çünkü Cimbom ortadan da, kanatlardan da geldi. Ve 953 gündür Bursaya gol atamayan GS, 954. Gün attı. Bu gol aynı zamanda Terim’in Bursa’ya attığı 20. gol imiş…Engin, gerçekten futbolu zengin, fakat…İşte bu fakatı içinde barındıran Engin, ortadan öyle geldi ki, hayatının en iyi topunu kesti ve Elmander’de 20. dakikada Cimbom’u 1-0 öne geçirdi.. Rieara ilk yarı tek vasat olan topçu idi. Sabri, belli ki Terim uyarısıyla kendinde idi. Sağbek olarak sağ tarafı iyi kullandı. Melo gerçekten bir harika. Kazim 37’de yerini Eboue’ye bıraktı. Maçın sonlarında Eboue, soldan cezaya müthiş girdi, Sebastian öyle bir ceza kesti ki, maçın ikinci vasat adamı Hüseyin Göçek oldu diyebilirim. Hem penaltı, hem en azından sarı kartılık bir pozisyondu.
İkinci yarı Galatasaray iyi değildi. İleride top tutamayınca, Bursasporu’da tutamadı. Nitekim 66’da oyuna giren Sercan Yıldırım’ın yerde yatan Hakan Balta’yi görünce topu taça atması gerekirken, kornere atması eski takımına katkı oldu ve Bursa beraberliği yakaladı. 82dakika sabrettiği Riera’nın yerine aldığı Baros durumu 2-1 yaptı. Öyle bir tek top paslaşması ki, anlatılamaz; Sabri, Sercan, Elmander, Baros ve gol…
Cimbom, ikinci yarı oyununu düzeltmeli, özellikle de sah zeminini, aksi taktirde….
Antraparantez açmayı unuttum: “Nedir bu GS’ın yaptıkları? Hiç yakışıyor mu? İkidir erkekli kadınlı Feneri dövüyorlar. Önce erkek basketçiler FB’yi yenerek Cumhurbaşkanlığı kupasını, ardından kadın basketçilerimiz FB kadın basket takımın yenerek Cumhurbaşkanlığı kupasını aldılar. Ellerine sağlık…”
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

12 Ekim 2011 Çarşamba

LAZLARIN DESTANSİ SESİ YAŞAR TURNA'Yİ ANMAK VE NÜKLER-HES KARŞITLARINA SAVAŞ AÇMAK-1















NÜKLEER VE HES KARŞITLARINI ELEŞTİRMEK VE YAŞAR TURNA’YI ANMAK-1
On onbeş gün önce, Facebook’taki ‘Ücretsiz su yaşam hakkıdır’ sayfasında bir tartışma başladı. Bu tartışma sürecinde; genç bir kardeşimiz(Samet Halıcı), yıllardır olgunun içinde olan ağabeylerini kendisine odakladı. Doğrusu, kendine kitliyerek, düşünceleri kilitleyip; enerji konusundaki çok ciddi tartışmaları bireysel duruşundaki istasyonunda bekletir olmuştu.
Sayın Halıcı’nin yanıtlarına özgünlüğü ile(imla) yer vererek, konuya açıklık getirmek istiyorum:
1- ha ben güneş enerjisinie karşı falan değilim...sadece ütopya olduğunu, henüz dünyanın buna hazır olamdığını düşünüyorum...belki 50-70 sene sonra güneş enerji teknolojisi uczlarsa o zaman belki...ama günümüzde imkansız...sahra çölünün % 3ünün ayna ve merceklerle kapatılmasını pialnlayan bu proje sadece bir fikir jimnastiğidir..o proje keşke hayata geçse...
Samet arkadaş; güneş enerjisi teknolojisi, dediğiniz ileri teknoloji seviyesinde. Haklısınız, nedense, uygulamaya geçirilmeyerek öteleniyor. Bizlerin üzerinde durduğu; küçük ölçekli güneş enerji santralleri ve çatılara konuşlandırılan güneş panelcikleri. İnanın bu yaygınlaştırılsın, güzelim doğamızı katleden şu küçük ölçekli HES(KÖHES)’lerin üreteceğinden fazla enerji tasarrufu sağlanacaktır. Unutma Türkiye’nin güneş enerji potansiyelini boşa harcadığını. Güneş enerjisinden faydalanma isteği asla fantezi değil zorunluluktur. Bunun teknolojisini, biz HES’le harcadığımız paraların dörtte biriyle yaşama geçiriz.

2- eh ben ne diyeyim..diyorum ki eğer petrol ve gaz kartelleri izin verseler nükleer enerji tehlike olmaktan çıkacak..atık diye bişey kalmayacak zaten...yeter ki fosil yakıt lordları izin versin...
Samet arkadaş; Fosil yatakların ömrü bitmek üzere. Şu an serumla yaşamını sürdürüyor; Lortlar seçenek projeleri öteleyip “Nükleeri” gelişmekte ve gelişmemiş olan ülkelere dayattıkların unutma.
3- Nükleer enerjiye sıcak baktığım ve bunu burada açıkladığım için dün burada Faşist, Provakatör, işbirlikçi damgası yediim..Türk milliyeçisiyim..Onurlu ve gururluyum. En iyi devrimciden daha çok sosyal demokrat ve çevreciyim..bunları deklere ettim diye hakarete uğradım...Kendimi savunurken "saldırgan" olmakla itham edildim..Anladım ki bazı kavramlar sadece birilerinin tekelinde ve başkalarının da aynı kavramlara sahip çıktığını hatta kendilerinden fazla sahiplenildiğini görmek onlara biraz rahatsızlık veriyor...Bu grup ne sadece devrimci lerin malıdır ne de başkasının..Grubun ortak noktası isminde saklıdır...Selamlar...
Samet arkadaş; kavramları karıştırma. Devrim çizgi sosyalist çizgidir ve asla Sosyal Demokratlık iddiasında değildir. Olmaz da, olamaz da, çünkü siyaset bilimi ile çelişir.
Güzel cümleler kuruyorsun, fakat güzel şeyler söylemiyorsun. Dahası kendi doğrularını eleştiri kabul etmez şekilde maksimize ediyor, ederken de olguyu ideolojik çerçeveye alarak, doğaya ve doğana olan duyarlılığın ideoloji ile tanımlanamayacağı/tanımlanmaması gerçeğini hiçe sayıyorsun.
Bil ki herkesin doğruları vardır(bireysel doğrular), fakat bir de evrensel doğrular vardır, yani solun da sağın da kabul ettiği doğrular(herkesin ortak doğrusu). Örneğin doğaya ve doğana(canlılara) sahip çıkmak...Ki bunun ölçütü de doğaya ve doğana dost yaşam projelerini gerçekleştirmektir.
Bilinen, alışılan gelen bir vurgu yapmayacağım; 'Japonya son felaketten sonra nükleeri iptal etmeye başladı' veya 'Almanya, ABD vb ülkeler Nükleer'den vazgeçiyor' gibisine. Aksine Nükleer'in evrensel bir tehlike olduğunu sen de ben de söylememiz gerektiğini işaret edeceğim….
Nükleeri savunduğuna göre, mühendis olduğunu düşünüyorum(Böyle bir nosyonun yoksa, tartışmaya hakkın yok gibisine antidemokratik tepki gösteriyorum zannetme). Dahası nükleer'i biliyorsun, fakat önlem alınırsa ülkeler için artı getirisi olacağını vurgulamaya çalışan bir kararlısın-Bilmeni isterim ki teknolojide tavan yapmış Japonya bile güvenli nükleer inşa edememiştir..Amerika bile...Ama biz teknoloji eskisi, yani nükleer teknolojide en geri Ruslara bu işi yaptırmaya çalışıyoruz-. Ve, en önemlisi Prof düzeyindeki bir akademisyen olarak, çıkıp “Nükleerde çok geç kaldık, yanı başımızdaki Ermenistan ve Bulgaristan’da eski nükleer santraller tehlikesi var; ne fark eder, tehlike ha sınırlarımızda olmuş, ha içimizde” diyibiliyor ve nükleer’i Anadolumun bağrına konuşlandırmayı savunursa, elbetteki sen de çıkıp….
Evet doğru, ülkemizde birkaç nükleer inşa edersek, HES yapımı durur ve derelerimizi kurtarırız. Fakat sevgili kardeşim, bu yaklaşım; “Ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek” bile değildir. ‘Sıtmayı gösterip, ölüme razı etmektir’. Daha net olarak söylemek gerekirse; dereleri kurtarma adına, gezegenin ölümünü hızlandırmaktır…

Laz türkülerinin ve gerçek kemençe ustadı idi o. Dahası kemençe yorumundaki tekniğiyle doruğa ulaşmış(Fr. Virtüöz), herkes tarafından sevilen hoşgörü anıtı Yaşar Turna’yı(1931-12 Ekim 1990) anmadan geçemiyeceğim.
Yaşar Turna Türkiye’de ilklerin sahibi idi de.
O; Laz türküsünü kemençesiyle Türkiye’de ilk ‘Lazca’ plağa okuma yüreklilği göstermiş bir kişilikti(Oropa, masi kçopare, çilveloy, nanayda, vahahay plakları). O, otantik enstrümanımız Kemençeyi batıya tanıtmış bir kimlikti(Avrupa, ABD, Kanada). O, Almanya’ya ilk giden emekçi idi. O, Arhavi festivalinin ışığını yakan idi. O, halk danslarını ‘özellikle, Laz horonu ve Arhavi Deli horonu’ öğreti sürecine sokan kişi idi. O, kendini değil, kentini(Arhavi-Artvin) ve çevresiyle birlikte tüm Türkiye’yi tanıtarak yabancı türistleri tetikleyen bir kültür taşıyıcısı idi. O, Doğu Karadeniz’in ‘Pazar’dan, Sohuma dek yankılanan, yükselen’ otantik Laz melodisi idi.
O, bir efsane idi ve Arhavili idi…
Işıklar içinde yat; ‘Anadolumuzun Laz ozanı, Lazların kimliği, kemençenin piri, dağların derin yeşilinden süzülerek gelen ve Karadeniz dalgalarıyla harmanlanarak yükselen türkülerin gerçek sahibi, büyük üstad, Efsane yürek, Türkiye’nin destansi Laz sesi Yaşar Turna…
İstanbul Plağa okuduğu türkü sözleri:
Ağustozi mulun Atmacaş ora
Vanporomi kale bozo gözgöra
Vamporomna dotkvi başka gobgora
Muço bado so bida e verane

Avliskanis golobitişi ğoma
Yaliz öckedi do icğonti toma
Na idaye yeriz mot extas koma
Muço bado so bida e verane

Jimo doloğeti ontüleş rubas
Mebareyi mu dologicin ubas
Gomdunare dolobantxare tobas
Muço bado so bida e verane

Gündi do giğün çuta si guli yaşı
Sı mündez mavare ma arkadaşı
Jur tolis domaben ma iya yaşı
Muço bado so bidare e verane

Ar destani bçari xelinen juri
Ma muto vamatkven omapşu guri
Tangri çkimi kemiçopi ha şüri
Muço bado so bida e verane

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@gmail.com
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

8 Ekim 2011 Cumartesi

ANNELER VE OĞULLAR VE DE BAŞBAKAN














Fotograf; Halim Ermiş(1977)
Sevgili Annem Emine Çorbacıoğlu; seni ne kadar mutlu edebildik ki, birilerinin egemen olduğu şu dünyada?!

ANNELER VE OĞULLAR VE DE BAŞBAKAN

Öncelikle; başınız sağolsun. Bu acıyı yaşayan biri olarak, içtenlikle acınızı paylaşıyorum. Allah sabırlar versin.
Öteden beri 'Ölüm' sözcüğü rahatsız eder beni. Bu nedenle asla 'Öldü' veya o'na özdeşiş 'Kaybettik' sözcüğünü kullanmam. Zamanlı veya zamansız 'Aramızdan ayrıldıklarını düşünür' ve bu bağlamda değerlendirmemi yaparım. Siz de sevgili Annenizi kaybetmediniz, aranızdan ayrıldı. Şanslısınız, çünkü onun anılarını en iyi şekilde yaşatma olanağına sahipsiniz..
Beğendim 'Karacaahmet' halk kabristanına annenizi toprağa vermenizi. Birileri gibi kutsal avlulara defnedilsin istemediniz. Çünkü biliyorsunuz ki, Annelerin ayakları altındadır 'Cennet'. Yine biliyorsunuz ki, her Annenin defnedildiği toprak kutsaldır. Önemli olan o kutsallığı algılatmaktır halka. Siz bunu yaptınız.
Şunu da söylemek isterim; "Annem beni hep eve dönmelerimi endişe içinde beklerdi" diyorsunuz. Unutmayın ki, suçsuz yere içeride bekletilen çocuklarını bekleyen Anneler var, dışarıda. Anneler, kutsaldır, Annelerin bulunduğu; her saniye, mekan ve toprak kutsaldır. Bu nedenle, Anne sözcüğünü kullanırken, çok büyük özen gerekiyor, 'Anamız ağlarken', 'Anneni de al git burdan' derken bile. Akıldan çıkarmamak gerekir, gün geldiğinde Annelerin, kaçınılmaz 'aramızdan ayrılıp gitmelerini...'
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU

6 Ekim 2011 Perşembe

MARMARİS'TEN TÜRKİYE'MİN ÜZERİNDE OYNANAN FİLMLERİ İZLEMEK





















MARMARİS’TEN ÜLKEM ÜZERİNDE OYNANAN FİLMLERİN İKTİDARINI İZLEMEK

Varsıllık bir başka. Paran var mı, istediğin yerden ülkemin filmlerini izleyebilirsin; Locadan, Lüksten, hatta sinemayı da kapatabilirsin. Ben de Marmaris’i kapattım ve oturduğum yerden değil, ordan ülkem üzerinden oynanan filmleri izledim.….
Siz de beni izleyin:
Aile bütçemizi zor da olsa ayarlayarak ve de Öğretmen Evi’nde kalma fırsatı yakalayarak Ececan’ın Hukuk yorgunluğunu atmak için Marmaris’e gittik.
32 yıl sonra Marmaris’teyim. Amacımız 100 kişilik gezi motorlarında makarnalı tavuk sote yiyerek, yanımıza aldığımız gizli içecekleri içerek(Motorda çok pahalı) Koyları gezmek.
Ve de, denize girerek bir yılın yorgunluğunu atmak için yüklendiğimiz elektriğini toprağa vermek adına koyları dolanmaya başladık, ‘ağzında puro, göbeği yattan taşmış’ geçenleri de izleyerek, örtülerini üzerinden atmış dinden geçinenleri de…
Elektriği boşaltmak bir yana daha da elektrik yüklenerek strese girmeye başladım, çünkü TV izleyemediğimi için, hormonlu hormonsuz, renkli renksiz tüm gazeteleri okuyorum. Okudukça da elektrik yükleniyorum ve strese giriyorum. Bu nedenle siz-siz olun dinlencede ne TV ne de gazete, hiçbirine yüz vermeyin ve 10 günlük dinlencenizin içine etmeyin.
İşte ilk haber(kısa bir yorum ile habere gireceğim);
Türkiye’m antidemokratik çok partili bir ülke iken. Tek partili oligarşizme hızla ilerliyor. İşin üzücü yanı bunu birilerinin ileri demokrasi diye tanımlamaları ve de birilerin de bunu yutması…
Genelkurmay Başkanı Işıkı Koşaner Paşa ve 3 kuvvet komutanı istifa etti. Bu tarihimizde ilk…Birileri; “Hep asker demokrasizlik yapacak değil ya, biraz da askere demokrasizlik yapılsın. Sen yoksa dabeci cunta yanlısı mısın?” şeklindeki düz mantık değerlendirmesine girebilir, fakat unutulmasın ki kazın ayağı öyle değil. Ben ise asla cuntacı, hele ki 12 Mart ve 12 Eylülcü hiç değilim-ki 60 ihtilalının hazırladığı Anayasaya değil, ihtilalın perde arkasındaki oluşumuna bile karşıyım.
Koşaner paşa personeline sahip çıkamadığı için ve de hiç de demokratik olmayan bir yargı süreci işletildiği için ve askerin geleneksel hiyerarşik yapısına saygı gösterilmediği için istifa etmek zorunda kaldıklarını söylüyor.
Haklı da, çünkü askerin demokratik duruşunu kendileri için askeri hizaya getirmenin zaferi olarak algılayan iktidarın antidemokratik duruşu durdurak bilmiyor. YAŞ toplantıları bu duruşun somut örneği.. Bırakın Ergenekon ve Balyoz sürecinin tutuklu 14 general ve amiral ile 58 Albay’ın terfi şansını yitirmesini ve bunların emekliliklerinin istenmesini, yeni atanacak Kuvvet komutanlarını izlemek gerekir.
Örneğin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Hasan Aksay istifa etti, yerine Hava Lojistik Komutanı korgeneral Mehmet Erten orgenerallığa terfi ettirilerek göreve getirilmesi gerekiyşor, fakat Erdoğan ve Gül istemiyor…
Deniz Kuvvetleri komutanı Oramiral Uğur Yiğitin istifası nedeniyle boşalan yere gelmesi için terfi etmesi gereken Emin Murat Bilgel’iye de soğuk bakıyor hazretler…
Orgenelal Erdal Ceylanoğlu’nun N.Özel’in atandığı KKK’lığına EDOK komutanı Saldıray Berk’e hiç sıcak bakmadıkları gibi, onun yerine gelmesi gereken Aslan Güner’e ise hiç sıcak değiller çünkü Aslan paşa Gül’ün eşinin elinin sıkmamak için bulunduğu ortamdan ayrılmıştı.
Böyle giderse paşa kalmayacak. O zaman Albaylara görev verilir. Onlara da sıcak değiller, o zaman Binbaşılara, onlara da sıcak bakılmaz ise, çavuşlara, onbaşılara, hatta teskere bırakmışlara. Eğer bunlara da sıcak bakmıyorlar ise, Işık paşa yok nasılsa, ışık evinin şakırtlarını yeni Genelkurmay Başkanı teklif etsin, Milli Savunma Bakanı resmen olguyu bildirsin(Arapça inha diyorlar), RETER imzalasın, Gül onaylasın, çal çal oynansın…
878 gündür Tutuklu, 155 gündür hücrede olan cesur yürek Mustafa Balbay 1 Ağustos 2011 yazısını şöyle tamamlamış; “Duvarları ne kadar yüksek örerlerse örsünler, gökyüzünden yüksek yapamazlar…”
Duvar örücüleri için gerçekten özlü bir söz.
Gün gibi Atatürk ve Anadolu insanından emperyalistler ve onun hilafet yanlısı işbirlikçiler intikam alıyor, çünkü 1919 sonrası yedikleri tokadı hala unutamadılar. Bugünkü varlığımızı borçlu olduğumuz değerlerimiz ‘Laik Demokratik Cumhuriyet’ ‘Ulasal birliktelik’, ‘Ulusal değerler bütünündeki kurumsallıklar’, ‘ Vatanın bütünlüğünde kendini gösteren Asker sivil dayanışması’ tümüyle yok edilmeye çalışılıyor.
Öteden beri, Jandarma’dan ürkmüşümdür. Köy kökenli olmam nedeniyle hiç unutamadığım anıları var bende. Çocukluğumuzda ‘Seni askere veririm haaa!” denmez “Seni Jandarmalar verir haaa!” diye korkuturlardı. Kaç kez evimizin altındaki köprüden geçen Jandarmaları görünce kaçıp yatağın altına girmişimdir. Hele ki o gün sevgili Babaanmem Evemi üzmüşsem korkum bir kat daha artardı. Büyüdük kemale erdik bu sefer Jandarma faili meçhul olayların kaynağı Jitem olarak karşımıza çıktı. Yıl 2001 Diyarbakır’a atanmışım, havaalanında iri kıyım rütbeli telsizle karşısındakine gürlüyor, ağza alınmayacak küfür ve tehditler savurarak. Sinirlendim, bu askerin kim olduğunu sordum, arkadaşların onun asker değil Jitemci olduğunu söylemelerini hiç unutmam.
Bir başka hayretim ise yakınlarda oluştu. Tüm Genelkurmay başkanıyla 3 kuvvet komutanın istifa etmesine karşın, Jandarma Genel komutanı N.Özel’in istifa etmemesi…Bir diğer hayretim, bedava dağıtılan Zaman gazetesinin başındaki bilmem kimin müridi kişinin çıkıp; “….Devletin gücünü zaafa uğratanlar devre dışı kalınca, sivil iradenin kontrolündeki polisin, Jandarmanın, özel askeri birliklerin ahenkli çalışmasıyla neler yapılacağını dost düşman herkes görecek…”
Ne oluyor beyler? Nedir bu? Bu T.C’yi yıkmanın hastalıklı duruşu değil de nedir?
Asker Vatanı koruyamaz, bu AKP’nin işi. Asker Cumhuriyet’i koruyamaz bu AKP’nin işi. Muhalefet Laik Demokratik Cumhuriyeti savunamaz, bu AKP’nin işi. AKP dışında görev üstlenmek ulusalcılıktır ve demokrasizliktir. …Siz inanıyor musunuz AKP’nin işini doğru ve samimi yaptığına ?
Türkiye bu mantık ekseninde yok ediliyor…Askeri vesayetten kurtuluyormuşuz. İyi de sivil vesayet dönemine çanak tutulduğunu neden göremiyoruz? Askeri vesayetin başaktörü netekim değil mi? O’na dua edenler, neden birilerine beddua ediyor ve Silivrelerde çürümelerinin zeminin hazırlıyor?
TSK ile savaş, PKK ile barış ne kadar sürecek? Düne dek kafir dediğin Kemal Burkay’a Twitter’den methiler düzmek neyin nesi; “büyük şair vatanına hoş geldin” diyerek Biri askerimizi şehit ederken, bir diğeri Silivreye tıkıyor. Kuran kursları ve irtica kampları her geçen gün artarken, İrtica tehlikesi ibaresini Anayasa’dan çıkarmanın anlamı ne? Bu bir İslam devleti ve Kürt devleti kurmanın gizemli duruşu mu?
ABD benzer hataları Saddam ile Mübarekle, Bin Ladin ile vd yapmadı mı? Bu hatalarına yenisini eklemenin bir hata olduğunu görmüyor mu? Böylesi hataları gidermek için barış ve demokrasiyi bahane edip milyar dolarlara mal olan savaşlarla kendisinin ve gezegenimizin dokusunu bozduğunu niçin algılamaz?
Tüm değerleri paraya yükleyen ağalıktan vazgeçip, ‘insan haklarına, özgür düşünceye, özdeksel(parasal) değerlerin paylaşımına, yani gerçek anlamda küreselleşmeye evet diyen, uluslara’ saygılı ve sevgili davranan’ ağabeylik yapmayı neden aklına getirmez?
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
evesbere@gmail.com
GSM: 0506 609 00 32

2 Ekim 2011 Pazar

GALATASARAY İKİ HAFTADA 6 PUAN ALARAK METİN OKTAY'I VE DENWALL'I EN İYİ ŞEKİLDE ANDI










GALATASARAY ES-ES VE ANKARAGÜCÜ YENGİSİYLE 6 PUAN ALDI VE DERWALL’I ANDI
Önce; Galatasaray Erkek Basketbol Takımının, Euroleague 3. Ön Eleme Turu maçında ev sahibi takımı Lietuvos Rytas'u 71-63 mağlup ederek Euroleague'e kalmasını kutlayarak yazıma başlayayım.
Evet, hangi yöneticinin aklına geldiyse, GS bundan sonra ‘Ali Sami Yen Aslantepe’de, efsane oyuncu, çalıştırıcı ve yöneticisini anmak adına, 'Efsanelere Saygı Günleri' düzenlemeye başladı.. Metin Oktay sonrası, Almanya’yı Avrupa şampiyonu yapmış(1980) ve Dünya Şampiyonasında final oynatmış(1982) Josef “Jupp” Derwall ES-ES maçında saygıyla anıldı. Çünkü o Josef "Jupp" Derwall(1927-2007), Galatasaray’ın başına getirilerek(1984-87), 1987 - 1988 sezonunda, 14 yıllık şampiyonluk hasretine bir Eskişehirspor maçında elde edilen galibiyetle(2-1) birlikte son veren Derwall, Galatasaray7ı yeniden yaratmıştı. Aynı zamanda Mustafa Denizli’yi de Türk futboluna kazandırmıştı…
Lig’in 10 Eylül’de gecikmeli olarak başlaması, takımların haftada iki kez maç yapmasını gündeme getirdi. Lig geç kaldı derken bir anda 5. maça geçiverdik. Damarlarındaki aşırı futbol yüklenmesi nedeniyle maçkolikler inanın ayık gezemez oldular.
Eee biz de bu maçkoliklerin arasına zaman-zaman katılıyoruz. Yazılarımla da artık zaman-zaman katılacağım, çünkü çok yazınca az okunuyor, az yazayım da çok okunsun…
Evet, bundan sonra iki maç bir arada.
Geçen hafta Galatasaray eski çalıştırıcıs Michael Skibbe’nin çalıştırdığı ve 3 maçta 2 yengi bir beraberlik alan Es-Es karşısında; Aykut, Gökhan, Urfaluji, Melo, Sabri, Hakan Balta, Engin Baytar, Albert Riera, Selçuk İnan, Elmander ve Kazim 11’i ile oynamaya başladı.
İlk dakikalarda durgun değildi, çünkü golü attığı 22.dakikaya kadar sahada yoktu. Duran top, Selçuk ve Gökhan Zan kafası GS 1- ES-ES 0. İşte Galatasaray bundan sonra oynadı ve eski günleri anımsattı.. Riera, ve Melo ve de Elmander İstanbul’a boğaz için değil, Galatasaray için var olduklarını gösterdi. Üçü de GS için bir şeyler yapan samimi insanlar.
İkinci yarı Galatasaray, resmen ı.Terimli yıllardaki; tam saha pres ve sürekli önde basan efsane disiplinine döndü. Galatasaray ES-ES karşsında çok-çok iyi idi. Bunda en büyük katkı ise; Juventüs’ta salt ofans oynayan Galatasaray’ın yeni 10 numarası Felipe Melo çok yönlü oynatılmasıydi. Terim onu serbest bırakmış ve o da uygun çıkışlarıyla çizgide, ortada ve önde oynayarak Galatasaray’ın Urfaluji ile birlikte en iyisi olmuştu. İşte böylesi Melo ile, yine duran bir top, arkasında Selçuk, ardından Hakan’ın şutu, direk ve dönen topa Melo volesi, durum 2-0, Galatasaray’ın 2999. golu ve dakika 51.30.
Melo topsuz oyunda, savunmada müthiş, Galatasaray da müthiş ve 200. maçına çıkan Terim’in 137. galibiyeti de...
Bakalım haftaya bu rakamı 138’e çıkarabilecek miyiz?
Çıkardık bile.
Galatasaray yazımın ikinci maçında, Terim(in 201. maçında; Ankaragücü’nü deplasmanda 3-0 yenerek puanının 10’na, Terimli galibiyeti de 138’e çıkardı.
“Ankaragücü karşısındaki Galatasaray, her yönü ile müthişti; oyun kurgusuyla, kanat bindirmeleriyle, hızlı atağıyla, ofans-defans bloğuyla orta sahanın iletişimiyle” dersek, abartmış oluruz, çünkü Galatasaray’ın eksikleri vardı, çünkü karşısında bir aile tarafından bunalıma girmiş Ankaragücü vardı.
Ankaragücü, ‘eski Galatasaraylı Uğur Uçar dışında’ tüm topçular GS için çalıştı. Hatta Galatasaray’ın 3000. golünü Ankaragüçlü Jan Rajnooch attı.
Bazı oyuncular vardır, çalaştırıcısına göre oynar, tıpkı sahibine göre kişniyen at gibidirler. Örneğin, Kazim Kazim ve Gökhan Zan. Engin, Servet ve diğerlerine de Terim, damga vursun isterim.
GS’ın en büyük sorunu duran toplar idi, o sorununu defans bloğuyla giderdiği gibi(Özellikle Urfaluji ve Melo katkısıyla), karşı takım için duran toplarını, dfanstaki adamlarıyla tehlikeli hale dönüştürmüş. Bu nedenle, Ankaragücü ile yapılan maçın salt kadrosu ve gollerini yazmak yeterli geliyor bana.
Baros oyuna girdi, 83.14’te pehaltı yaptırdı ve golünü attırdı. Gerek Baros, gerekse Sercan bu takımda oynamak için varını yoğunu katacaklar gibi.
Galatasaray: Muslera xx, Sabri xx, Gökhan xx, Ujfalusi xx, Hakan xx, Felipe Melo xxx, Kazım xxx, Selçuk xx, Engin xx (Dk. 74 Baros xx), Riera xx (Dk. 64 Eboue xx), Elmander xx (Dk. 83 Sercan x)
Goller: Dk. 12 Rajnoch (kendi kalesine), Dk. 20 Kazım, Dk. 85 Baros (penaltıdan) (Galatasaray)
Sarı kartlar: Dk. 41 Kağan, Dk. 79 Ediz, Dk. 84 Aydın (Ankaragücü).
Maçın adamı Selçuk diyeceğiz elbette ki, buna, her geçen gün hergeleliğini atıp, performansını artıran Engin’i de katmak gerekir. Selçukla en çok koşan, Elmander, Hakan, Kazim ve Melo’yu da katmak unutmamalıyız.
Galiba Terim’in üçüncü gelişi, birinci gelişi gibi iyi olacak.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com
















GALATASARAY ES-ES VE ANKARAGÜCÜ YENGİSİYLE 6 PUAN ALDI VE DERWALL’I ANDI
Önce; Galatasaray Erkek Basketbol Takımının, Euroleague 3. Ön Eleme Turu maçında ev sahibi takımı Lietuvos Rytas'u 71-63 mağlup ederek Euroleague'e kalmasını kutlayarak yazıma başlayayım.
Evet, hangi yöneticinin aklına geldiyse, GS bundan sonra ‘Ali Sami Yen Aslantepe’de, efsane oyuncu, çalıştırıcı ve yöneticisini anmak adına, 'Efsanelere Saygı Günleri' düzenlemeye başladı.. Metin Oktay sonrası, Almanya’yı Avrupa şampiyonu yapmış(1980) ve Dünya Şampiyonasında final oynatmış(1982) Josef “Jupp” Derwall ES-ES maçında saygıyla anıldı. Çünkü o Josef "Jupp" Derwall(1927-2007), Galatasaray’ın başına getirilerek(1984-87), 1987 - 1988 sezonunda, 14 yıllık şampiyonluk hasretine bir Eskişehirspor maçında elde edilen galibiyetle(2-1) birlikte son veren Derwall, Galatasaray7ı yeniden yaratmıştı. Aynı zamanda Mustafa Denizli’yi de Türk futboluna kazandırmıştı…
Lig’in 10 Eylül’de gecikmeli olarak başlaması, takımların haftada iki kez maç yapmasını gündeme getirdi. Lig geç kaldı derken bir anda 5. maça geçiverdik. Damarlarındaki aşırı futbol yüklenmesi nedeniyle maçkolikler inanın ayık gezemez oldular.
Eee biz de bu maçkoliklerin arasına zaman-zaman katılıyoruz. Yazılarımla da artık zaman-zaman katılacağım, çünkü çok yazınca az okunuyor, az yazayım da çok okunsun…
Evet, bundan sonra iki maç bir arada.
Geçen hafta Galatasaray eski çalıştırıcıs Michael Skibbe’nin çalıştırdığı ve 3 maçta 2 yengi bir beraberlik alan Es-Es karşısında; Aykut, Gökhan, Urfaluji, Melo, Sabri, Hakan Balta, Engin Baytar, Albert Riera, Selçuk İnan, Elmander ve Kazim 11’i ile oynamaya başladı.
İlk dakikalarda durgun değildi, çünkü golü attığı 22.dakikaya kadar sahada yoktu. Duran top, Selçuk ve Gökhan Zan kafası GS 1- ES-ES 0. İşte Galatasaray bundan sonra oynadı ve eski günleri anımsattı.. Riera, ve Melo ve de Elmander İstanbul’a boğaz için değil, Galatasaray için var olduklarını gösterdi. Üçü de GS için bir şeyler yapan samimi insanlar.
İkinci yarı Galatasaray, resmen ı.Terimli yıllardaki; tam saha pres ve sürekli önde basan efsane disiplinine döndü. Galatasaray ES-ES karşsında çok-çok iyi idi. Bunda en büyük katkı ise; Juventüs’ta salt ofans oynayan Galatasaray’ın yeni 10 numarası Felipe Melo çok yönlü oynatılmasıydi. Terim onu serbest bırakmış ve o da uygun çıkışlarıyla çizgide, ortada ve önde oynayarak Galatasaray’ın Urfaluji ile birlikte en iyisi olmuştu. İşte böylesi Melo ile, yine duran bir top, arkasında Selçuk, ardından Hakan’ın şutu, direk ve dönen topa Melo volesi, durum 2-0, Galatasaray’ın 2999. golu ve dakika 51.30.
Melo topsuz oyunda, savunmada müthiş, Galatasaray da müthiş ve 200. maçına çıkan Terim’in 137. galibiyeti de...
Bakalım haftaya bu rakamı 138’e çıkarabilecek miyiz?
Çıkardık bile.
Galatasaray yazımın ikinci maçında, Terim(in 201. maçında; Ankaragücü’nü deplasmanda 3-0 yenerek puanının 10’na, Terimli galibiyeti de 138’e çıkardı.
“Ankaragücü karşısındaki Galatasaray, her yönü ile müthişti; oyun kurgusuyla, kanat bindirmeleriyle, hızlı atağıyla, ofans-defans bloğuyla orta sahanın iletişimiyle” dersek, abartmış oluruz, çünkü Galatasaray’ın eksikleri vardı, çünkü karşısında bir aile tarafından bunalıma girmiş Ankaragücü vardı.
Ankaragücü, ‘eski Galatasaraylı Uğur Uçar dışında’ tüm topçular GS için çalıştı. Hatta Galatasaray’ın 3000. golünü Ankaragüçlü Jan Rajnooch attı.
Bazı oyuncular vardır, çalaştırıcısına göre oynar, tıpkı sahibine göre kişniyen at gibidirler. Örneğin, Kazim Kazim ve Gökhan Zan. Engin, Servet ve diğerlerine de Terim, damga vursun isterim.
GS’ın en büyük sorunu duran toplar idi, o sorununu defans bloğuyla giderdiği gibi(Özellikle Urfaluji ve Melo katkısıyla), karşı takım için duran toplarını, dfanstaki adamlarıyla tehlikeli hale dönüştürmüş. Bu nedenle, Ankaragücü ile yapılan maçın salt kadrosu ve gollerini yazmak yeterli geliyor bana.
Baros oyuna girdi, 83.14’te pehaltı yaptırdı ve golünü attırdı. Gerek Baros, gerekse Sercan bu takımda oynamak için varını yoğunu katacaklar gibi.
Galatasaray: Muslera xx, Sabri xx, Gökhan xx, Ujfalusi xx, Hakan xx, Felipe Melo xxx, Kazım xxx, Selçuk xx, Engin xx (Dk. 74 Baros xx), Riera xx (Dk. 64 Eboue xx), Elmander xx (Dk. 83 Sercan x)
Goller: Dk. 12 Rajnoch (kendi kalesine), Dk. 20 Kazım, Dk. 85 Baros (penaltıdan) (Galatasaray)
Sarı kartlar: Dk. 41 Kağan, Dk. 79 Ediz, Dk. 84 Aydın (Ankaragücü).
Maçın adamı Selçuk diyeceğiz elbette ki, buna, her geçen gün hergeleliğini atıp, performansını artıran Engin’i de katmak gerekir. Selçukla en çok koşan, Elmander, Hakan, Kazim ve Melo’yu da katmak unutmamalıyız.
Galiba Terim’in üçüncü gelişi, birinci gelişi gibi iyi olacak.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

SAMSUNSPOR MANİSASPOR MAÇINDA PENALTILARI SEVEMEDİ


















SAMSUNSPOR PENALTI SEVMEZ

Geçen hafta Orduspor maçından bir puanla dönen Samsunspor, ilk yarı değil, ikinci yarı iyi idi; bu haftaki Manispor maçında ise ‘Galatasaray maçındaki gibi’ her iki yarıda da kötü idi. Böyle devam ederse Samsunspor ancak bir rastlantıyla maç kazanır, tıpkı Gençlerbirliği maçını kazandığı gibi. Bu söylemimde ısrarlıyım; çünkü Petkoviç, Zenke’yi 60. dakikadan sonra oyuna alıyor ve civciv kafalı Bahce’de ısrar etmenin yanında, Dilaver, Ufuk Bayraktar, Savaş Yılmaz ve Murat gibi oyunculara çok az şans tanıyor, dolayısıyla Samsunspor’a…
Petkoviç, geçen haftaki ikinci büyük Karadeniz derbisi, Orduspor-Samsunspor maçında aşağıdaki oyuncuları oynattı: “ M.Ertuğrul Taşkıran xx, Viana xx, Fink xx (Dk. 75 Savaş xx), Mustafa xx, Kemal xx, Ergün xx, Anıl xx (Dk. 46 Bülent xx), Bance xxx, Murat xx (Dk. 60 Zenke xx), A. Dominguez Cabezas xx, Khubutia xx”
Trabzon’a son dakikada attığı gol ile tarz oluşturan Teberlerden ErgünTeber(Bir de Selim Teber var) Orduspor maçının en başarılısı olarak gördüm. Petkoviç neden Zenke’ye şans vermez, anlamış değilim. Eğer ikinci yarının başında oyuna alsa idi, kesin Orduspor maçından üç puan alınırdı. İkincisi, Kaleci Ertuğrul son saniyede Fatih Tekke’nin müthiş kafasını müthiş üstü bir refleks ile kurtarmasaydı, Orduspor maçında üç puan verilirdi.
Petkoviç; Manisasspor maçında ise şu kadroyu sahaya sürdü: “SAMSUNSPOR: Ertuğrul, Akaki, Kemal, Bahia, Ergün, Mustafa Sarp, Fink(62. dk.Zenke), Dominguez(77.dk. Murat), Bülent(62. dk.Ufuk), Ekigho, Bance”
Yıldızlara gerek yok, çünkü yıldızı hak eden yok.
Samsunspor’un golünü Akaki attı.
Samsunspor Manisspor maçını Trabzon bölgesi hakemlerinden Abdullah Yılmaz yönetti. Penaltıları görmedim ama, maçın 28. dakikasından sonra hatalı görünmedi bana. Hatalı olan Petkoviç ve oyuncular idi. Öyle veya böyle 2 penaltı vermiş sana, kıymetini bil. Penaltılara böylesi sevgisiz davranamazsın, bil ki sevgiyi öteleyen, sevgisizlik yaşar. İlk yarı Ergün Teber 30’da ve Dominguez da ondan 5 dakika önce kazanılan penaltıyı sevemediler ve sevgisiz davrandılar. Bu sevmemelerden de en çok seyirci üzüldü.
Tekrar ediyorum; Samsunspor Galatasaray maçında olduğu gibi Manispor maçında da yoktu. Tek devrelik oyunla maç alırsa ligden düşmez ama, yeni moda ‘Play-Off sekizine’ giremez. Çünkü diğer tüm maçlarda tek devrelik oynama kararlığını değiştirmiyor. Kesinlikle ileri üçlü ve geri bilmem kaçlı ile bu iki bölgeyi birbirine bağlayan Orta köprü uyumsuz. Sarp, adeta bir sap. Petkoviç’in bu Zenke konusundaki düşün karmaşasını(Fr. Kompleks) anlamış değilim. Geçen hafta ikinci yarı oyuna aldı, oyunun akışı değişti. Doğru; salt Zenke’ye bağlı kalmak doğru değil, fakat Bance kötü ise, seçenek Zenke’dir; hiç değilse bunu yapmalı Petkoviç. Hatta Zenke ve Bance beraber oynatmalı…Takımın kesin Teberlerden Selim Teber’e gereksinim var. Ergun Teber penaltıyı atamayınca kimyası bozuldu ve tüm 90 dakikaya yaydı. Dilerim ki tüm sezona yaymaz.
Siz eğer, sizin kalitede takımlara sizin sahada sizin puanları verirseniz, sizin yeriniz, geldiğiniz yer olur. Evet; kimse kurtaramaz ve siz geldiğiniz yere dönmek zorunda kalırsınız.
Şunu yadsıyamayız; futbol’da başarının temel etkenleri çok, bunları sıralamanın bir anlamı yok. Ama bir etken var ki, o tüm etkenleri olumsuz besler; o da oyuncu ve çalıştırıcının kaprise özdeş duygusal duruşları. Örneğin, bir hareketinden dolayı bir oyuncuya, çalıştırıcının tavır koyması ve o yetenek olsa da oynatmaması. Veya oyuncunun aynı duruşla çalıştırıcısına tavır alması ve oynamaması. Bunu kıran yöneticiler takımlarını başarıdan başarıya koşturur. Onun için, kötü oyuncu ve çalıştırıcı yoktur, kötü yönetim vardır diyorum. Ben, Samsunspor’da böyle bir süreç işliyor demiyorum; sadece, haddim olarak(çünkü Samsunspor taraftarıyım) yöneticileri uyarıyorum.
Şunu da söylemek isterim; Adnan Sezgin Galatasaray’da başarısız oldu, ama bu demek değildir ki Samsunspor’da da başarısız bir teknik menejer olarak izleyeceğiz. Fakat bundan Petkoviç’in rahatsız olabileceği endişesi taşımıyor değilim. Şayet bu ikili arasında uyum sağlanır ise ne ala, başarılı da olunabilir. Aksi taktirde Samsunspor başkanının Sezgini getirmesindeki amacı konusunda kafamda ????’leri oluşur.
Samsunspor Manisa maçında, değil en az 1 puan, en az 3 puan almalı idi, sıfır aldı, bundan sonra 29 maç kaldı…
Yine ısrarla diyorum ki; ne olursa olsun Samsunspor ilk sekize girecektir.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@gmail.com
evesbere@mynet.com