16 Temmuz 2012 Pazartesi

CHP 34.OLAĞAN KURULTAYI'NIN KURU KURULTAY OLMAMASINI İSTİYORSAK ALTI OKU'NU TARTIŞMAYA AÇMALIYIZ

CHP daha ileri koşmak için ALTIOKU'nu tartışmaya açmalıdır

CHP 34.OLAĞAN KURULTAYI VE ALTIOK’U TARTIŞMAK

Kurultay öncesi konuşan Kılıçdaroğlu, CHP’nin köklerinden kopmadan değişeceğini anlatarak “ 6 ok tartışılmaz” dedi.
Hayır! Siz eğer CHP’yi köklerinden koparmadan değiştirmek istiyorsanız; ‘ CHP’yi dünyanın özgün gelişim ve değişimine entegre edebilmek için durağan yörüngesinden alıp hareketli yörüngeye konuşlandırmak ve 6 oku tartışmak zorundasınız. Bunun yeri de 17 Temmuz 2012 günkü 34. Olağan Kurultaydır.
Türkiye'de birkaç kişi düşünür, birkaç kişi siyaset yapar, birçok kişi peşinden gider.
CHP öncelikle, birkaç kişi ile değil, birçok kişi ile düşünmeli ve siyaset yapmalıdır. Tüzük kurultayında bunu istenen boyutta gerçekleştirememiş olacak ki bu bağlamdaki tartışmalar devam ediyor. 34. Olağan kurultayda böylesi bir değişim sürecinin başlangıcı olması gerektiğini düşünüyorum.
Bu değişim süreci sağ kimliklerle değil, sol kimliklerle işletilmelidir. Örneğin Burhan Şenatalar, Ercan Karakaşlar, Murat Karayalçınlar ve halkın içindeki sıradan, fakat üretken etkin kimlerle, örneğin Mustafa Sarigüllerle…
CHP’nin sağ kimliklere gereksinimi yok. CHP asla bu kimliklerin tabanını partiye taşıyamaz, ancak kimliklerin kendisini taşır. Çünkü sağ hiçbir zaman sola oy vermez, ama solun sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı kesimi sağa oy verdiği gibi sağdan aday da gösterilir.
Ülkemde seçime katılım oranı ortalama % 80’dir. Bu % 80 seçmenin %60’ı sağ seçmendir, % 40 ise sol seçmen. CHP’ bu % 40’lık alana çalışması gerekir, %60’lık alana değil. Fazladan çalışması gereken alan, seçimlere katılmayan % 20’lik orandır. Bu iki alandan geliştireceği politikalarla oy alabilir ve oy oranı da hiçbir zaman % 35’in altına düşmez.
Tekrar ediyorum; CHP sağın % 60’lık alanından ‘sağ adaylarla’ oy alamaz. İşte bunun için sol adayları ve düşünen birçok solcuları dikkate almak zorunda.
CHP bunları dikkate almak zorundadır; aksu taktirde 34. Olağan Kurultayı da kuru bir kurultaydan öte gidemez.

İkincisi; aynı dergide yazdığınız bir kişi eğer kurultayda genel başkan adayı oluyor ve siz mahalle delegeliği bir yana, kurultay salonuna bile giremiyorsanız, bu işte çözülmesi gereken bir yanlış var demektir. CHP öncelikle böylesi gizemli yanlışı çözmelidir.
16 Temmuz 2014

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

9 Temmuz 2012 Pazartesi

İSTANBUL BÜYÜKADA'YI MECLİS KARARIYLA KARADENİZ'E TAŞIYACAK ÇILGIN PROJEM


Şimdi de İstanbul'un simgesi adalar yok ediliyor...

İSTANBUL’DA PRENS ADALARININ KRALI BÜYÜKADA'YI MECLİS KARARIYLA KARADENİZ'E TAŞIYACAK ÇILGIN PROJEM

Ben, 15/04/1951’den, Ececan 19 Temmuz 1991’den bu yana ilk kez 27/08/2011’de Büyükada’ya geçiyoruz. Kadriye ise 19 Mayıs 1988’den sonra ikinci kez Büyükada’da…
Saat 11. 40 Büyükada’ya gitmek için, önce Üsküdar’dan Kabataş’a geçtik, oradan da Büyükada vapuruna bindik. Saat 12.24. Vapur’un üzerinde ‘Mavi Marmara’ yazıyor. Çay servisi başladı. Çaylaaaar gerçekten çok güzel. Ben bile 2 bardak içtim. Yolculuğumuzun 1.5 saat süreceğini söylüyor çay servisi yapan arkadaş.
İstanbul’u genellikle “7 Tepeli İstanbul” diye tanımlarız. Ben tanımı; “7 tepeli müzeler kenti İstanbul” şeklinde genişletmekte kalmadım; “ Cennetin koridorundaki 7 Tepeli Müzeler ve Adalar Kenti İstanbul” şeklinde uzuuun bir ad koydum, rekor kırmak için. Meğer daha uzuuuuuuuun bir ad varmış; Dünyanın en zengin Krallıklarından olan Brunei’nin 40 yıllık kralı Hassan El Bolkiah’ın torunu için koyduğu; “Yang Teramat Mulia Pengiran Muda Abdul Muntaqim Ibni Duli Yang Teramat Mulia Paduka Seri Pengiran Muda Mahkota Pengiran Muda Haji Al-Muhtadee Billah.”
Gerçekten anlatılması güç İstanbul adaları karşımızda. Her biri sanki cennetin istasyonları gibi…Önce Kınalıada karşılıyor sizi, ardından Burgaz ve sırasıyla Heybeli ve bir adı da Prens adası olan Büyükada(Tüm adalara Prens adaları dendiğini söyleyenler de var. O zaman Büyükada, Kralada olmalı). Kınalı adanın hemen arkasında Sivri ve Kaşık Adası sizi gözlüyor. Büyük adanın arkasındaki Sedef adası(Tavşan Adası denirmiş eskiden) ayrı bir güzel. Tüm bu adalar, İstanbul’a girerken biri tarafından durdurulmuş ve heyecanla sırasını bekliyorlar gibi geldi bana. Bence öyle değil; Bu adalar cennetin izdüşümü İstanbul’a girmek isteyenlerin bekletildiği cennet istasyonları…
13.30 Prensimiz Büyük Ada’ya kavuştuk.Yani dokuz adadan oluşan İstanbul Adalarının ilçe merkezine. 5400 Km2 yüzölçümüne, 2009 yılı itibarı ile 6812 kişilik nüfusa sahiptir. Bu nüfus yaz aylarında 10 -15 katına kadar çıkmaktadır. Heyecan’dan çok, mahcubum, çünkü prens hazretlerini ilk kez ziyaret ediyorum.Denize koşut balıkçı restoranlar ile ünlü Gülistan caddesinde ‘martıların eşliğinde’ ilerliyoruz. Martılar kayboldu. Sesleri geliyor fakat göremiyoruz. Çünkü sıralı restoranlar ‘gölge yapıcı elemanlarla(Fr. Tente)’ ile denizden ve martılardan insanları ayırmış. Hiç de hoş değil.
Pardon İstanbul adalarını sayalım: “Büyükada, Burgaz Adası, Heybeliada, Kınalıada, Sedef Adası, Sivriada, Yassıada, Kaşık Adası(Pide veya Eşek Adası diyen de var) veTavşan Adası(Balıkçı Adası).
Bu adalara bir yenisi eklenecekmiş. Dubai'de ki palmiye adaları gibi...Senin Adaya mı gereksinimin var, önce adalarına sahip çık.
Marmara burada kısmen mavi. Eğer önlenemez ise, Marmara denizine ayağınızı bile sokamazsınız. Kumsal diye bir şey sadece Riva ve Şile’de olduğu söyleniyor. Her ne kadar; Eskibağ Plajı, Halik Koyu Plajı, Prenses Koyu Plajı, Yörükali Plajı, Nakibey Plajı, Kumsal Plajı olsa da, Ege ve Marmara, hatta Karadeniz kadar rahat denize giremiyorsunuz, çünkü taşlık ve kayalık. Yalnız Aya Nikola Plajı kumsal. Belediye burayı daha da kumsallaştıracak proje çalışması içinde.
Büyükada’nın güneyinde Yücetepe(203mt) ve Kuzeyinde Manastır tepesi(164) adlı iki tepesi vardır. Aya Yorgi Kilisesi ve Aya Yorgi Manastırı adanın en yüksek tepesindedir. Rum Yetimhanesi Manastır tepesindedir(İsa=Hristos ). Görkemli ve etkileyici bir mimariye sahip olan Büyükada Rum Yetimhanesi dünyanın en büyük ahşap monoblok(tek parça-yekpare) karkas sistemde, yan bölümlerinde 6, diğer bölümlerinde 5 katlı inşa edilmiştir. Mimari açıdan Batı etkisinde 2. Abdülhamit tarafından inşa ettirilen ve Ada Cami sokağında bulunan Hamidiye Camii dikkat çeken bir yapıttır.
Büyükada deyince akla Atlı binek arabası(Fr.Fayton diyoruz), atlı araba denince de Büyükada turu geliyor. Fenerlilerin aklına ise Lefter Küçükantonyadiyis…
Büyükada Turu’nun küçüğüne katıldık, çünkü bir de bunun büyüğü varmış ve o Birlik meydanından(Lunapark) ‘fazladan’ Aya Yorgi Manastırı ve Kilisesi’ne çıkıyormuş. Her ikisi de kapalı olduğu için vazgeçtik. Atlı arabanın sahibi Zara-Sivas’tan Nurettin Yıldırım. Sivaslı olduğumu söyledim(sonradan doğrusunu) ki fiyatta indirim yapsın, dahası bir yanlış yapmasın diye, fakat yine de fiyatından ödün vermedi. Öğrendik ki belediyenin saptadığı fiyatmış 60 TL. Büyük ada’da Sivaslıların çok olduğunu ve çoğunun da atlı arabacılık yaptığını söylüyor.
Büyükada aslında hiç de Prens gibi durmuyor, çünkü bakımsız. Çünkü AKP iktidarı yandaş belediyeler politikası güttüğü için, katkıyı bırak zorluk çıkarıyor diyor(lar).
Nurettin’e; “ Son zamanlardaki Büyükada’daki sizlerle ilgili yayınlara ne diyorsun? diye soruyoruz”. Pek oralı değil. Faytoncuların genelde yabancı turistleri parasal açıdan tercih ettiğini, Türk müşterileri dikkate almadığı şekliyle soruyu açıyorum. Yine de fazla girmedi konuya. Yalnız her yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi ‘Ulaşım A.Ş’ye 210 TL, Maliye’ye de 780 TL verdiklerini söyledi. Sorun atların kıçına gübre torbası bağlanmasına karşın, at pisliğinin hareket halinde yollara dağıldığı ve belediyenin sürekli bu at pisliğini toplamak zorunda kaldığı. İyi tarafı at pisliğinin ezilme tehlikesi geçirip asfalta yapışmaması, aksi taktirde süpürmek güçleşirdi. Ezilmiyorlar, çünkü motorlu araç yok. Klaksiyon sesi ve motor sesi yok. Sadece sessiz bisikletler, sesli martılar ve faytonlara bağlı atların nal sesleri. Bir nevi organik bir ada.
Eğer Nurettin’in dediği doğru ise, burada ne Ulaşım A.Ş, ne de Maliye para kazanıyor, salt Nurettinler kazanıyor. CHP’li belediye ise hiç kazanmıyor, at pisliği dışında. Ki böyle değil; Nürettin bir şeylerden çekindiği için, bir şeyleri anlatamıyor.
Büyükada’da 500 fayton, 2000 adet at…Adeta at insandan çok gibi. Buradaki faytonlar Büyükşehir Ulaşım. A,Ş’ye, at boku temizlemek de Büyükada belediyesine ait.
Şu bir gerçek ki AKP kendi Belediyeler ile iyi diyalog kuruyor. Diğerlerine ise pek sıcak bakmıyor, tezek bırakıyor.
Bu ulaşım A.Ş ilginç bir kuruluş. Dahası İstanbul Büyükşehir…İlçeler arası ulaşım araçlarına halk akbil basıyor. Yani para vermiyor. Akbil parasını halktan peşin alan belediye, ulaşım araçlarına olan Akbil paralarını 6 ay ve 1 yıl sonra ödüyormuş. Akbil sen neymişsin be abi, AK parti döneminde, aldın başını yürüdün.
Nürettin Yıldırım renkli bir kişilik. Atlı binek arabası renk cümbüşü ile bezeli adeta. Lunapark(Birlik) meydanında Atlı binek arabaları, yani faytonlar öylesine renkli görüntüler veriyorlar ki, ister istemez Pakistan veya Hindistan’daki süslü/renkli kamyon ve otobüsler aklınıza geliyor. Pakistan ve Hindistan’daki abartılı süsleme kültürü kadar olmasa da, Büyükada Faytonları da arabası ve atıyla hayli süslü. Nurettin, atları ve atları koşturduğu arabasıyla bütünleşmiş adeta. Atlar eski yarış atları. Biri beyaz, diğeri atkırmızısı(benim uydurmam). Birin adı Nazlı, diğerinin adı Firdevs. Ececan’a anlatırken dinliyorum; Firdevs gece kaçmış ve ahıra dönmemiş, üşütmüş. Sürekli hapşırmasının nedeni bu.
Diğer faytonlara bakıyorum, ata “deeeh veya “brüüüüü” komutlarıyla atlarla konuşuyorlar, müşterileriyle asla… Nurettin ise bizle konuşmayı bırak, en az 6 yerde durarak Büyükada’nın önemli yerlerini anlattı; özellikle Nizam Mahallesinin Nizam caddesini. Bu cadde Yeşilçam sokağı gibi. Doğrusu doğal film platosu gibi. Dudaktan kalbe, Hatırla sevgili, Kurtlar vadisi vb dizilerle, bazı Yeşilçam filmleri burada çekilmiş.
Sırasıyla; Aya Nikola mevkii Rum Ortodoks mezarlığı, Aya Nikola Plajı ve buradan İsa tepesindeki ‘geçenlerde Fener Rum Patriğine devredilen(Anadolu’muzun tüm değerlerini bizim olmaktan son hızla çıkarıyoruz)’ Rum Yetimhanesi’ni(Ada’da Rum etkisi öylesine abartılı bir şekilde sürüyor ki, inanın sokakta gördüklerinizin tümünün Rum olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz), Stalin’den kaçan Lev Troçki’nin kaldığı(1929-33) evi, Dudaktan Kalbe dizisinde Lami ile Kenan’ın buluştuğu yer ve Gamze Özçelik’in evlendiği yer(İnanın dinlerken bir anda kim bunlar diye sorma gereksinimi duymadım değil, çünkü tanımıyordum), Reşat Nuri Güntek’in romanlarını yazdığı ev(Pembe bir köşk ve de çok güzel. Şimdilerde yeğeninin yeğeni olan değerli sanatçı Ayla Algan kalıyormuş), Dudaktan Kalbe dizi çekiminin yapıldığı yönetmen Abdullah Oğuz’un evini, Hatırla Sevgili dizisinde yer alan evi…Nurettin tüm bunları ve buraları durarak tek-tek anlattı bize. Gördük ki, sadece atlarını değil, insanları da çok seviyor. Nurettin’in duruşu, bir bağlamda hayvanları sevenin insanları çok sevdiğinin tipik örneği.
Gerçekten, salt arabası değil kendi de renkli, çünkü İz TV kendisiyle saatlerce bilgi almış, söyleşi yapmış.
Büyükada ve yerleşimin olduğu diğer tüm adalarda motorlu araç yok, aksine aşırı oksijen var, çünkü motorlu araçlarla birlikte zehirli karbondioksit gazı adaları terk etmiş. Terk ettiren de, motorlu araçları yasak eden Atatürk. Eğer bir Amerikalı akademisyen 18 yıl araştırıp, sonunda dünyanın en büyük lideri olarak Atatürk’ü seçiyorsa, bilmem Atatürk için bir şeyler demeye gerek var mı? Bence dünyanın 8. harikası Atatürk olmalıdır.
Büyükada ve diğer şehzadeleri; motorlu araçtan yoksun halleriyle, doğası ve doğanı(tüm canlılar) birlik olup Organik adalar grubu oluşturmuşlar sanki…
Atlı binek arabaları ve Bisiklet ve de Ayaklet(yürümek demek istedim). Ada’da kalan herkesi çok yaşlı olmalarına karşın genç gördüm. Büyük olasılıkla Bisiklet ve Ayaklet sayesinde olsa gerek. Bisiklet ile pedalı, ayaklet ile adımların hızlanır; bundan daha sağlıklı yaşam olur mu?
Saat 17.00’de Adaları terk ediyoruz. Aslında oksijeni terk ederek karbondioksit’e doğru yol alıyoruz.
Ve öğreniyoruz ki;
Adaların simgesi faytonlar kalkıyor. İstanbul Ulaşım Koordinasyon Merkezi faytonlarla ilgili bir rapor hazırladı. Çevre kirliliğine yol açtıkları, yani doğaya zarar verdikleri gerekçesiyle faytonların yerine elektrikli araç kullanılmasına karar verildi. Faytoncular ve ada müdavimleri ise karara tepkili.
Büyükada'da bulunan 226 faytondan 86 tanesi kamulaştırılacak. Faytonların yerini ilk aşamada 40 tane elektrikli araç alacak. Barınak sorunu karara en büyük gerekçe olarak gösteriliyor(24 Mart 2012).
Tüm değerler nasıl yok ediliyor. Evet, faytonlar orda doğaya değer veren anlayışın değerlerinden idi.
Görün ve izleyin; o elektrikli araçları kimler ithal edecek ve Adalardaki işletmesini kimler üstlenecek…
Şunu da belirtmekte fayda var:
Bataryalı (hibrid olmayan) araçlarla ilgili en büyük eleştiri, bu otomobilleri kullandığı elektriğin de elektrik santrallerinde karbondioksit salımına sebep olduğudur. Aynı zamanda büyük ve ağır bataryalarının çevreye zararlı olduğu da söylenmektedir.
Benim bir önerim var: “Adaların tümünü yerini İBB Meclis kararıyla, Recep beyin çılgın projesi olan ‘ikinci İstanbul Boğazı’ndan’, ada yoksulu Karadeniz’e taşıyalım. Veya Adalara özelleştirelim…Yok, yok, satalım…”
Yeter be kardeşim, kendinize gelin!!!
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
GEZ-GÖR-YAZ
evesbere@mynet.com
evesbere@gmail.com
GSM: 0506 609 00 32

5 Temmuz 2012 Perşembe

TOKİ KONUTLARI İÇİN İMARA AÇILAN SEL YATAĞI SAMSUN'DA 13 İNSANIMIZI BİZDEN ALDI

Samsunlu hemşehrilerimin ancak acısın paylaşabiliyorum; bir şeyler yapmak için elimde yetkim yok. Tek yetkim oy kullanmak ve o yetkimi tüm bu afetlerin yaratıcısı'onlara oy vermemekle yerine getiriyorum.

SAMSUN’DA TOKİ’NİN NEDEN OLDUĞU FACİA VE AFET YASASI(KENTSEL DÖNÜŞÜM YASASI)

“ Afet Yasası olan Kentsel dönüşüm yasası adıyla çıkan cepsel dönüşüm yasasıdır. Afetin önünün açtığı çini de bir başka benzetmeyle ‘R-cep’ yasasıdır.”:
Neden mi?
İşte nedeni?
Samsun-Canik'te 70 metrelik dere yatağı, zamanla 20 metreye indirilip bölge imara açılınca felateket de gecikmedi. Şiddetli yağışla taşan nehir de TOKİ'nin yaptığı evleri yuttu . Bu katlarda kalan ailelerin büyük bölümü kendi imkânlarıyla sel sularından kurtulmayı başarırken, bazı vatandaşlar bodrum katlarında mahsur kaldı. 6'sı çocuk 9 kişi hayatını kaybetti. 4 kişi de kayboldu.
Bu hatayı kentsel dönüşümün öncülüğünü üstlenen TOKİ'nin yapması gözlerin bir kez daha kuruma çevrilmesine neden oldu(4 Temmuz 2012).
Bu anlayış, ükeyi her bağlamda felakete götürüyor. Evet, yaşamın her alanıdaki yeni gelişmeler siyasi ve ekonomik ranta eklemlendirildiği için, tüm alanlarda(Ekonomi, Sosyal, Kültürel ve bunları tümleyen iç ve dış sosyal politikalar, kent politikaları ve türevleri; Kentsel dönüşüm, İmar, İnşa, ulaşım, haberleşme v.d) bu felaketler yaşanacaktır.
Lütfen düşünün; her şeyi özelleştiren iktidar Toplu Konut İdaresi’ni(TOKİ) özelleştirmedi. Özelleştirmedi, çünkü o kurum aracılığıyla kitleye ulaştı ve siyasi ekonomik rant yaptı. Konutları önündeki seçimlere yetiştirmek için, mühendislik-Mimarlık ve kent biliminden soyut ışık hızıyla ‘tıpkı duble yollar gibi’ inşa etti. Ve dedikler ki; “İnşaat sektörü, ekonomimizin lokomatifidir. Bu sektör sayesinde istihdamı yaratıyoruz. “ Külliyen doğru, fakat külliyen yanlış politikalarla İnşaat sektörünün bu işlevini siyasi ve ekonomik rantlarına a(e)klemlendırdıler.
TOKİ aynı zamanda ‘onlara göre’ kentsel dönüşümün öncü kuruluşu idi. İşte bu kuruluşun başına son derece yetersiz elemanları getirdiler. Hatta o kişi bugün Bakan oldu. Yeterli ve birikimli mühendis ve mimarları kurumdan uzak tuttular. Sadece TOKİ ‘de değil yatırımcı tüm kuruluşlarda(Örneğin ‘biraz narsistlik olacak ama’ “beni” diyorum). Öyle ki, bu yatarımcı kuruluşların başına mühendis ve mimar olmayan ‘dışarıdan yüksek okul diplaması almış’ kimlikleri getirdiler. Örneğin SGK inşaat dairesi başkanlığına getirdikleri kişi. Bu kişi ne mi yaptı? Kurumda afet gibi eserek; nerde Atatürkçü ve ilerici kimlik varsa temlzledi. Hatta kanser olan bir teknik elemanın(yani ölüm döşeğindeki elemanın) tayinin bile çıkaran kimliktir ve o eleman tayin sürecinde yaşamını yitirdi(Bunu bana özellikle yazmayın dediler, bu son olay nedeniyle dayanamadım yazdım).
Yıllarca yazdık. İnanın bu ‘Yıllarca yazdık’ demekten de bıktım.
http://artvin.biz/artvin-yazilar/yoresel/678-rizedeki-felaket-yillardir-geliyorum-diye-bagiriyordu/
‘Kentsel Dönüşüm Yasası Cepsel dönüşüm yasası olan R-cep Yasasıdır’ alt başlığını ilk kez; 23 Haziran 2010 günkü ‘Busemiz babasına siper oldu biz olamadık’ başlıklı Blog, 23 Eylül 2010 tarihli ‘Başbakanın çılgın İstanbul projeleri’ başlıklı blog ve ayni tarihli ‘Hıncal Uluç’un çılgın buldu Re-Cep’ başlıklı blogcu yazılarımda kullanmıştım.
http://blog.milliyet.com.tr/busemiz-babasina-siper-oldu-biz-olamadik/Blog/?BlogNo=249987
http://evm.blogcu.com/hincal-uluc-un-cilgin-buldugu-re-cep-projeleri/8991534
http://blog.milliyet.com.tr/basbakanin-cilgin-istanbul-projeleri/Blog/?BlogNo=266752
Şimdi de; önceki yazı başlıklarımı harmanlayıp oluşturduğum; “Kentsel Dönüşüm Yasası Adıyla Çıkan Cepsel Dönüşüm Yasası ‘R-Cep’ Yasalarıdır” başlığıyla Kentsel Dönüşüm Yasasını’ işlemeye çalışacağım.
Kentsel veya ülkesel dönüşümlerle ilgili tüm yasalar benim için ‘R-Cep’ yasalarıdır. Çünkü son olarak; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, kamuoyunda 'Afet Yasası' olarak bilinen Kentsel Dönüşüm Yasası'nı onayladı.
İnternette, yaratıcı kimliğimizi öne çıkaran bir ileti gezinir oldu, son günlerde: “Bize, kürtaji tartıştırırken, 3. Köprüyü ihale etti, kentsel dönüşüm Yasası’nı çıkardı ve Aselsan’ın %51 hissesini İsraillilere sattı” şeklinde.
Dorudur, bunlardan biri de gerçekten ‘Kentsel Dönüşüm Yasası’ idi.
Cumhurbaşkanının 29 Mayıs 2012’de onayladığı ‘Kentsel Dönüşüm Yasası’ ne getiriyor, ne götürüyor bir bakalım:
Riskli yapıların tespiti, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanacak yönetmelikte belirlenen çerçevede, öncelikle yapı malikleri veya kanuni temsilcilerince, masrafları kendilerine ait olmak üzere, bakanlıkça lisanslandırılan kurum ve kuruluşlara yaptırılacak.
Bu demektir ki; Demokratik kitle örgütü olan ilgili Kamu kurumları, yani TMMOB ve Ona bağlı başta İnşaat Mühendisleri Odası(İMO), Mimarlar Odası (M.O), Makine Mühendisler Odası (MMO), Elektrik Mühendisler Odası(EMO) ve diğer meslek odaları, üniversiteler benim umurumda değil, ben Çevre ve Şehircilik Bakanlığımla(ÇŞB) istediğim şeyi yaptırırım, çünkü ‘dediğim dedik, çaldığım düdük’tür.
Yine bu kuruluşları öteleyen diğer yaptırımlara bakalım:
“Riskli yapıların tespiti sahiplerinden istenecek, Tespitler yapılmazı ise, bu görev ÇŞB veya belediyeler ile il özel idarelere verilecek…Bakanlığın talebi üzerine Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Kanunu kapsamında bulunan yerler de dahil olmak üzere, Hazine'nin özel mülkiyetinde bulunan riskli alanlarda ve rezerv yapı alanlarındaki taşınmazlar ÇŞB’na tahsis edilecek veya TOKİ'ye ve belediyeye bedelsiz devredilebilecek…Hazine dışındaki kamu idarelerin mülkiyetinde olan taşınmazlar da TOKİ'ye veya belediyeye bedelsiz devredilebilecek. Tahsis ve devir tarihinden itibaren 3 yıl içinde ve gerekli görülen hallerde bakanlığın talebi üzerine, Maliye Bakanlığı'nca uzatılan süre içinde amacına uygun kullanılmadığı tespit edilen taşınmazlar, bedelsiz olarak ve resen tapuda Hazine adına tescil edilecek veya önceki maliki olan kamu idaresine devredilecek.”
Hiç aklınıza geldi mi, giremedikleri askeri alanları veya göz diktikleri yerlere ne incir ağaçları dikecekleri?
Aklınıza getirmek için, aşağıdaki yaptırımları okuyun:
“TOKİ veya belediye, kanun kapsamındaki proje ve uygulamalar süresince, riskli alanlarda, riskli alanların bulunduğu taşınmazlarda ve rezerv yapı alanlarında, her türlü imar ve yapılaşma işlemlerini geçici olarak durdurabilecek….Bakanlık, belediye ve TOKİ'nin talep etmesi halinde, hak sahiplerinin de görüşü alınarak, riskli alanlardaki yapılar ile riskli yapılara, elektrik, su, doğalgaz hizmetleri verilmeyecek, verilen hizmetler de durdurulacak….Bakanlık, TOKİ ve belediye, danışmanlık, yazılım, araştırma, kadastro, kamulaştırma gibi bazı çalışmaları, Kamu İhale Kanunu'na tabi olmaksızın, ortak hizmet uygulamalarıyla da gerçekleştirebilecek…Şehrin içindeki veya yakın çevresindeki ormanlık alanlar, afetler öncesinde piknik alanı ve mesire yeri, afetler sonrasında da barınma yeri olarak kullanılabilecek.”
Türk Mühendis ve Mimar Odaları(TMMOB), nerede aklına geliyor biliyor musunuz? Sadece bilirkişi olabilecek mühendis ve mimarların isimlerini isterken:
“TMMOB’ye bağlı meslek odalarınca; nüfusu 500 binin altında olan yerler için 25-50, nüfusu 500 bin-1 milyon arasında olan yerler için 50-100, nüfusu 1-3 milyon olan yerler için 100-150, nüfusu 3 milyonun üzerinde olan yerler için 150-350 bilirkişinin ismi ve adresinin yer aldığı listeler valiliklere verilecek. Taraflar bilirkişi seçmekte anlaşamazlarsa kura ile seçilecek.”
TMMOB’ye verilen işlevi de şöyle yok ediyor:
“Sermaye Piyasası Kurulu'nun kayıtlı değerleme uzmanları, bilirkişilik yapabilecek. Yeterli değerleme uzmanı bulunan yerlerde, öncelik bu uzmanlara verilecek…TOKİ'nin, konut talep eden kurum ve kuruluşla imzaladığı protokolde belirlenen inşaat bedelinin yüzde 3'ü ile yüzde 10'u arasında alacağı idare hizmet payı, TOKİ'nin geliri olacak.”
Her yaptırım getiri esasıyla donanımlı.
Örneğin:
“Bina cephelerinde değişiklik ve yenileme kararları ile özel aydınlatma ve çevre düzenlemesi çalışmaları, kat maliklerinin nitelikli çoğunluğunun oyuyla değil, arsa payı çoğunluğuyla verecekleri karara göre yapılacak.” İfadesi.
Keyfiliği esas alacak ve ayrıcalık yaratacak veya ideolojilerine hizmet edecek yaptırımlar da var.
Örneğin;
“Belediye meclislerinin salt çoğunluk ile alacağı kararla masrafların tamamı veya bir kısmı belediye bütçesinden karşılanmak kaydıyla kentin uygun görülen alanlarında bina cephelerinde değişiklik, yenileme, özel aydınlatma ve çevre tanzimi çalışmaları yapılabilecek. Cephe değişikliği yapılacak binalarda telif hakkı sahibine, talep etmesi halinde telif hakkı ödenecek..Büyükşehir belediyeleri kentsel dönüşüm alanı ilan edilen yerler ile yenileme alanı ilan edilen alanlarda, kamu kurum ve kuruluşlarıyla protokol yaparak, yıkılan ibadethane ve yurtların yerine veya ihtiyaç duyulan yerlerde ibadethane ve yurt yapabilecek.” İfadesi.
Kent rantçısının; “Kentsel dönüşüm için 400-500 milyar dolarlık bir bütçeden bahsediliyor. Yasanın inşaat sektörünü ivmelendireceği muhakkak” sözleri, sözlerimi doğrulamıyor mu?
Tekrar ediyorum; yasa bu haliyle katmerli bir ‘R-Cep’ yasası.
Peki doğruları yok mu? Elbette ki, her yanlışın içindeki doğru kadar doğrusu var, fakat yukarıdaki yanlışlar, yanlışın içindeki tüm doğruları yok ediyor.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
evesbere@mynet.com
GSM:0506 609 00 32

1 Temmuz 2012 Pazar

MADIMAK VE PKK TERÖRÜ


Biri din terörü diğeri ırk terörüdür

DİNCİ MADIMAK VE IRKÇI PKK TERÖRÜ

Dinci madımak ve ırkçı PKK terörünü demokrasiyle örtüştürmenin yolu ülkemde ‘teokrasi’ye çıkar.
Bu iki olguyu, ‘Özgür düşünme ve İnsan haklarıyla’ ile örtüştürmeye ‘Demokrasi’ değil de ‘Demek-rasi’ demenin daha doğru olacağını düşünüyorum, çünkü söylenenler düşünmeksizin ‘demek’ten öte bir anlam taşımıyor benim için.

Ve ısrarla diyorum ki;
“Terörü demokrasiyle örtüştürmenin ülkemdeki adı ‘Teokrasi’ olmalıdır.”
Bu sözüm, özlü bir söz değil belki, fakat bir gerçeği anlatması açısından ‘öz’ e bir sıfat tamlaması işlevi yüklenebilir de.
Tam 35 insanımızı yakarak ve boarak katlettiler, dinci terörle. Irkçı terörle de yaklaşık 50 bin insanımız yaşamını yitirdi.

Dinci ve örgütlü terör örgütü, 2 Temmuz 1993 yılında Sivas Madimak öteli’nde ve çevresinde 37 insanımızın ölümüne neden olurken; 35’ini yakarak ve dumandnla boğarak katletti.
PKK* terör örgütünün Eruh ve Şemdinli’de ilk büyük ölçekli silahli eyleminden(15 Ağustos 1984) günümüze dek 50 bin yurtaşımızın yaşamını yitirmesini Madimak-Sivas katliamıyla harmanlıyarak yazmayı düşünürken, internetime terör bombası gibi Yılmaz Erdoğan ve Hülya Avşar’ın söylemleri düştü.
Önce PKK ile ilgili küçük bir antrparantez açmak istiyorum: “Kürdistan İşçi Partisi/Parti Karkeren Kürdistan. 1974’te, bugün Bursa’da yaşatıldığı ve sayınlaştırıldığı A.Öcalan tarafından kurulmuştur. Kürt kardeşim Kazim Özdemirle Ankara İlkiz sokakta otururken, Öcalan’da orda oturuyordu. Shhiye’deki DDKO’na(Devrimci Doğu Kültür Ocakları) takılırdı ve çok az konuşur, sürekli düşünürdü.”

Madimak katliamında yaşamını kaybeden yurttaşlarımız:
Muhlis Akarsu - 45 yaşında(sanatçı), Muhibe Akarsu - 35 yaşında( Muhlis Akarsu'nun eşi), Gülender Akça - 25 yaşında, Metin Altıok - 52 yaşında(şair, yazar, felsefeci), Mehmet Atay - 25 yaşında(gazeteci, fotoğraf sanatçısı), Sehergül Ateş - 30 yaşında, Behçet Sefa Aysan - 44 yaşında(şair), Erdal Ayrancı - 35 yaşında, Asım Bezirci - 66 yaşında (araştırmacı, yazar), Belkıs Çakır - 18 yaşında, Serpil Canik - 19 yaşında, Muammer Çiçek - 26 yaşında(aktör), Nesimi Çimen - 62 yaşında(şair, sanatçı, üç telli curanın son ustası), Carina Cuanna Thuijs - 23 yaşında(Hollandalı gazeteci), Serkan Doğan - 19 yaşında, Hasret Gültekin - 23 yaşında(şair, sanatçı), Murat Gündüz - 22 yaşında, Gülsüm Karababa -22 yaşında Uğur Kaynar - 37 yaşında(şair), Emin Buğdaycı -18 yaşında(şair), Asaf Koçak - 35 yaşında(karikatürist- Aynı dergide çalıştık), Koray Kaya - 12 yaşında, Menekşe Kaya - 15 yaşında, Handan Metin - 20 yaşında, Sait Metin - 23 yaşında, Huriye Özkan - 22 yaşında, Yeşim Özkan - 20 yaşında, Ahmet Özyurt - 21 yaşında, Nurcan Şahin - 18 yaşında, Özlem Şahin - 17 yaşında, Asuman Sivri - 16 yaşında, Yasemin Sivri - 19 yaşında, Edibe Sulari - 40 yaşında(sanatçı), İnci Türk - 22 yaşında, Ahmet Öztürk - 21 yaşında(Otel çalışanı), Kenan Yılmaz - 21 yaşında(Otel çalışanı) ve katlederlerken, ölen; Ahmet Alan ve Hakan Türkgil.
Yılmaz Erdoğan ve Hülya Avşar’ın, Madimak katliamı için Lanet yağdırdıklarını ve buna neden olanları lanetlediklerini düşünebiliyorum, fakat kendimi bu denli zorlamama karşın, ırkçı terör örgütü karşısındaki duruşlarını düşünemiyorum.
Ne denir ki bu duruşa?
Bu duruşa ben ancak ; Teokrasi yağdanlığı diyebilirim.
Çünkü, dolaylı olarak, belki di bilerek veya bilmeyerek Madimak katliamcılarını-ki bugün bir çoğu siyasal erkin üst kademelerinde görevli- savunuyorlar.
Bu nedenle, öfkemi bağışlasınlar; diyorum ki;
Bu duruşun adı; özgür düşünce ve demokrasi’ değildir. Bunun adı, resmen terör ile özgür düşünce bütünündeki demokrasiyi ayırt edememedir. Dahası, bu bağlamdaki algı yoksunluğudur.
Evet;
Terörü demokrasiyle örtüştürmenin adı ‘Teokrasi’dir.
"Biz onların demokratik adımlarına evet dedik, kendilerine değil(H.Soygazı)" diyerek, iktidarın nereye gittiğini ancak, kızının(Sümeyye canım) bir tiyatro oyunundan rahatsız olması sonrası 'Devlet Tiyatrolarını kapatıyorum' dediğinde aklı başına ‘bir kuple' gelenleredir sözüm:
Güçlüden yan duruş sergilemeyi ilke edinmiş kimlikler mi, yoksa demokrasi yanlıları mı? Ben, ‘genelde’ bunları; sınırsız ve kuralsız demokrasi avcıları olarak tanımlarım. Hülya'yi bu kategoriye koymuyorum, çünkü o, Y.Erdoğan kadar düşünme yetisinde değil, bu konuları magazinsel değerlendiren yetersizliği tavan yapmış bir playbekçi.
Hümeyni demokrasiyi düşünen ve kendisini destekleyen benzer sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılarını Tahran meydanında sallandırdı, çünkü; "Siz güçlüden yana tavır koyan, kendi ideolojisine ihanet eden kimliklersiniz, yarın hayda hayda bana da ihanet edersiniz" diyerek...
A.Bayramoğlu, H.Cemal, A ve M. Altan kardeşler, M.Barlas, O ve oğlu R. Çalışlar.M. Belge ve arkadaşı Hale Soygazı v.d...
Yılmaz Erdoğan'ın sanat yönünün güçlü olduğunu söyleyenlere çok katılamıyanlardanım. Katılanların çoğu, sanatı bilmiyenlerdir. Bilsinler ki sanat ve sanatçılık laf ebeliği değildir veya bir espri yapıp 'hiiiiii' diyerek izleyiciden önce kendine gülmek değildir. Sanat toplum içindir, bir grup 'kahkidi kohkak' çıları için değil. Topluma tebessüm ettirebiliyor musun, dahası güldüşün boyutunda yapıtlar sergiliiyebiliyor musun, topluma düşündürecek ve kendini sorgulacaka yapıtlar sunabiliyor musun , Sanat o dur, sanatçı o’na denir. Her kesimden, her inançtan, her düşünceden ve sınıftan insanlara tebessüm ettirip düşündürtebilmektir Sanat ve sanatçı; Şefik Görgeç'in dediği gibi İn-Sanatlıktır…
Sanatı, Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Mehmet Atay, Behçet Sefa Aysan, Asım Bezirci , Muammer Çiçek, Nesimi Çimen, Hasret Gültekin , Uğur Kaynar, Emin Buğdaycı , Asaf Koçak, Edibe Sulari ve Musa Anter yapıyordu, onlardı sanatçı; yoklar şimdi, Sıvas’ta ve Diyarbakır’da katledildiler.
Sivas katliamcıları, Hizbullahın öncülüğündeki "laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma" suçuyla yargılandı ve tümü şimdi dışarıda…Sayın Öcalan için de; Bursa’da dinlendiği söyleniyor…
Tayyip beyin siyasi danışmanı Cüneyt Zapsu’nun eniştesi olan Musa Anter’in katili Hamit Yıldırım yakalandı, tam 20 yıl sonra(2012). Siyasal Erk kendisine yeşil kart vermiş ve koruculuk yaptırıyormuş.
Musa Anter’in oğlu, Anter Anter diyor ki; "Leyla Zana haklı... PKK terörünü bir tek Tayyip çözer.. "
Gaiba ben doğru ifade ettim; “Dinci madımak ve ırkçı PKK terörünü demokrasiyle örtüştürmenin yolu ülkemde ‘teokrasi’ye çıkar.” diyerek.
Size sormuyorum Hülya hanım, sözüm sizedir Yılmaz Erdoğan;
“ Yılmaz Erdoğan kardeşim, ne dersin bunlara?”
*: PKK; Avrupa Birliği, ABD, Birleşmiş Milletler ve NATO gibi birçok ülke ve uluslararası kuruluş tarafından terör örgütü olarak kabul edilmiş, ayrıca ABD'nin uyuşturucu kaçakçıları listesinde bulunan etnik ayrılıkçı, militan bir örgüttür… Lübnan'daki Hizbullah ile organik bir bağı olmayan radikal İslamcı, silahlı, yasadışı bir örgüt olan ve "Allah'ın partisi" (Allah taraftarı) anlamına gelen Türkiye’deki Hizbullah ile terör eylemlerinde işbirliği yaptığı söylenir (Vikipedi).
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
evesbere@mynet.com
GSM:05066090032