30 Ağustos 2012 Perşembe

10 YILDA OTOYOLLARLA ÖRDÜK ANAYURDU DÖRT BAŞTAN-2

Resmen ülkemizi otoyollarla örüyoruz ve oyuyoruz

10 YILDA OTOYOLLARLA ÖRDÜK ANAYURDÜ DÖRT BAŞTAN…2
Hızlı tren soygunu-2


Trajikomik, fakat bir gerçek; AB’ye “hızlı tren” ve “mıcır”la girmenin aldatmacası içindeyiz.
Başbakan, İstanbul’un metro açılışında; “10. Yıl Marşı’nda geçer; ‘demir ağlarla ördük’ falan. Neyi ördün? Hiçbir şey örmüş falan değilsin” deyince yazmaya karar verdiğimi, birinci bölümde belirtmiştim.
Bu nedenle; “Son 10 yılda; Anayurdu dört baştan;
demiryollarıyla mı yoksa otoyollarla mı ördük?” sorusuna, ikinci bölümde ‘Dünyada ve Türkiye’de Demiryolları Tarihçesi’ ve ‘duble yol tekniği’ ile yanıt vermeyi sürdüreceğim.
Planlı kalkınma sürecinin (1963...) Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planıyla ilgili kitabın önsözünde, sayın İsmet İnönü’nün şu tümceleri yer almış:
“İnsan hak ve hürriyetlerini, milli dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak bir Demokratik düzeni kesin olarak seçmiş olan Türk Milletinin; Anayasamızda açık ifadesini bulan iktisadi ve sosyal hayatı keyfi ve Plansız davranış tecrübelerine son verip, adalete, tam çalışma esasına ve herkes için İnsanlık onuruna yaraşır bir yaşayış seviyesi sağlanması amacına göre düzenleme arzu ve azmine uygun olarak, ulusal tasarrufu artırmak, yatırımları toplum yararına gerektirdiği önceliklerle yöneltmek ve iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı demokratik yollarla gerçekleştirmek üzere. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı”nı başlatmıştır.

Sayın İnönü’nün; Temelde Toplum Yararı İlkesine dayalı planlı yatırımları amaçlayan söyleminden günümüze dek tam 49 yıl geçmiş. Bu süreçte en son hazırlanan “8. Beş Yıllık Kalkınma Planı”na dek; Demokratik düzen ve kamu yararını ön planda tutacak planlı yatırım adına değişen bir şeyin olmadığını, sadece değiştirilen bir Anayasanın (1960 Anayasası) olduğunu ve her şeyin yerinde saydığını gözlemliyoruz.

Fakat o günden bu güne 49 sene geçmesine karşın toplum yararını öne çıkaracak Demiryolu ulaşımı “keyfi ve plansız” bir tutumla; planlı dönem sürecindeki ulaşım politikalarında en az yer verilen seçenek oldu. Ben Demiryolu ulaşımının ulaşım politikalarındaki yerini; önemli işleve sahip olmalarına karşın, ulusal konulardaki karar alma süreçlerinde yer verilmeyen “Demokratik kitle örgütleri”’nin; genel siyaset ve merkezi yapıdaki yerine benzetirim.

Planlı dönem Demiryolu politikalarına değinmezden önce, Anadolu’muzdaki Demiryolu tarihçesine kısa da olsa göz atalım:
Dünyada demir (maden) sanayisi M.Ö.3000 yılında Anadolu’da ortaya çıktı. Avrupa bundan tam 2000 yıl sonra, yani M.Ö.1000 yılında Demir Sanayisini tanımasına karşın, İlk demiryolu temellerini atan o oldu, M.S.1776 yılında madenli rayları bularak... Anadolu’muz ise ancak 84 yıl sonra (27 Ocak 1860) İzmir-Aydın arası (23 km) İngiliz şirketinin yaptığı Demiryolu aracılığıyla raylı sistemi tanıdı. Cumhuriyet Dönemine dek yapılan Demiryolu hatlarının yarısı Batının, yarısı Osmanlı’nın ayrıcalığındaydı.

1929 yılında 2378 km’si yabancılara, 2776 km’si Genç Cumhuriyet ayrıcalığında; toplam 5154 km Demiryolu mevcuttu. Genç Cumhuriyet gerçekten “..Başta bütün Dünyanın/ saydığı baş kumandan/ Demir Ağlarla ördük/ Anayurdu dört baştan...” mısralarında olduğu gibi; Büyük Atatürk’ün önderliğinde Anayurdu Demir Ağlarla örmeye başlamıştı...

Bu dönem Demiryolunun Karayolunun önünde olduğu dönemdir; ta ki 1953’e dek. Gerçi 29 Temmuz 1953 yılında 6186 sayılı kanunla “Türkiye Cumhuriyeti; Devlet Demiryolları İşletmesi (TCDD) adı altında bu günkü iktisadi devlet teşekkülünü oluşturarak ileriye yönelik raylı sistem projeleri amaçlamasına karşın, bu yeni süreç adeta; Demiryolunun otoyolun gerisinde kaldığı sürecin başlangıcı olmuştur. Çünkü, alınan 351.700.000 dolarlık Marshall yardımı(1948-1952) aracılığıyla otomotiv(Montaj) sanayisi körüklenmiştir, Adnan Menderes iktidarınca. Marshall yardımıyla başlayan ABD anlaşmaları özellikle Menderes döneminde ‘sömürge anlaşmaları’ işlevinde işletilir oldu. Bu süreç aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu Petrol Platformlarında karargah kurduğu süreçtir. Ardından; ABD Marshall yardımlarıyla otoyol projelerini dayatarak ülkemizdeki ulaşım politikalarını otoyol bağlamında belirlemeye başladı.
1950’lere dek Demir Ağlarla örülmeye başlanan Anadolu’muz otoyollarla oyulmaya başlandı.

1923-1953 yılları arası kara ulaşımında otoyolun önünde koşuyordu Demiryolumuz. Örneğin Cumhuriyetin ilk yıllarında; 1927 Haydarpaşa-Ankara hattı Kayseri’ye, 1930’da aynı hat Sivas’a, 1931’de Sivas-Malatya Hattı, 1935’de bu hat Diyarbakır’a, 1936’da Ankara-Adana Hattı, 1935’de Haydarpaşa-Ankara Hattı Erzincan’a, 1939’da aynı hat Erzurum’a, 1944 yılında da Sivas-Malatya Hattı Kurtalan’a uzatıldı. 1951’de ise ancak, Haydarpaşa-Ankara Hattı Erzurum’dan Horasan’a uzatılabildi... İşte bu yıl aynı zamanda o dönem hükümetin Marshall yardımına uzandığı dönemdir... Ne olduysa bu dönem sonrası oldu ve Otoyol Demiryolunu geçti.

1963-1967 yıllarında CHP döneminde uygulanmaya başlanan / Birinci Beş Yıllık Planla/ Demiryolunun Makûs talihi değiştirilmeye çalışıldı. Fakat hemen devreye sokulan Demiryolu politikasızlığıyla; İkinci Beş Yıllık Plan(1968-1972) Döneminde; Demiryolunun MAKÛS(kötü) talihi değil MAKASI değiştirilebildi. Çünkü bu plan döneminde, İlk Beş Yıllık Planda ayrılan ödeneğin ancak % 16’si harcanarak, 59 adet MAKAS yenilenebilmişti.

İlk Plan Dönemi duyarlılığı bozulmasa veya hiç değilse sonuncu Plan(8. Beş Yıllık Kalkınma Planı) ilkeleri uygulamaya konsa; Mühendislik disiplini, bilimi ve çevre duyarlılığından soyut, petrole dayalı karayolu yerine “demiryolu projeleri” geliştirilmiş olsa, siyasi ranta yönelik “düble yol-mıcır” ve “hızlı tren projesi” facialarını yaşamazdık...
İktidarlar bu konudaki özensizliklerini sürdürüyorlar.
Bilindiği gibi son iktidar; 4.6.2004 tarihinde Ankara Garında “Hızlı Tren”e start verirken “Bu adım Türkiye’nin medeniyet yarışında nerede olduğunu gösterecek..” diyerek, devamında; Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Demiryolu Projelerine gönderme yapan şu cümlelerle Atatürk ve dönemini eleştirmişti, tıpkı 18 Ağustos 2012’deki gibi; “Hep konuştular. Ağlarla ördük dediler. Ne ördünüz laftan başka!? Biz örüyoruz. Daha da öreceğiz İnşallah!” Ve bunları söyledikten 17 gün sonra; 21 Temmuz 2004 günü; start verdiği “Hızlı Tren” Sakarya’nın Pamukova ilçesinde Raydan çıkarak; Medeniyetin neresinde olduğumuzu ve ne ördüğümüzü gösterdi bize. Çünkü; 1893 yılında Alman Wilhem ve Mühendisleri tarafından en fazla 40 km hızla girecek trene göre düzenlenen virajlara ‘Hızlandırılmış Tren’ ile girmiş ve 39 yurttaşımızın(!?) yaşamına neden olmuştuk.
Bu, “ Siyasi Rant” adına, proje ölçütlerinden ve yöntemlerinden, Yapım tekniklerinden soyut, Mühendislik disiplini ve bilimini dışlayan mantıkla hazırlanan bir sanal projenin iflası idi. Ayni zamanda; Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında önerilen “Ulaşım İlke ve Politikalarının” hiç dikkate alınmadığının bir göstergesi. Daha doğrusu; ‘Yeni Demiryolu Politikaları’ doğrultusunda, demiryolu ağının yaygınlaştırılması yerine, mevcudunun yüzeysel iyileştirme popülizmi.
Bu nedenle; Demiryolunda “Hızlı Tren” ile yaşatılan, Duble(Bölünmüş) Yol’da “Mıcır” ile yaşatılıyor. Her iki projenin uygulama /Yapım tekniği sürecinde, Mühendislik kriterleri dikkate alınmadığı için kazalar ard-arda kendisini göstermektedir. Özellikle Halkın viraj olarak bildiği Yatay Kurb ve “Dever” Projelendirmelerinde Mühendislik disiplini ve bilimine uyulmamasından dolayı, büyük kazalar olmakta, ocaklar sönmektedir(okuyoruz hepimiz, direksiyon hakimiyetini kaybeden sürücü, tüm ailesiyle yaşamını yitirdi…).
Dever olgusunu, yazının birinci bölümünden daha detay bir şekilde tekrar etmem gerektiğini düşündüm:
Dever; Fransızca(Dêvers ) kökenli bir mühendislik terimidir. Kısaca; ‘Merkezkaç kuvvet nedeniyle araçların savrulmasını ve devrilmesini önlemek üzere Karayolu ve Demiryolu kurbalarında içe doğru verilen eğim’ olarak adlandırılabilir. Amaç taşıtların geçişlerini kolaylaştırıp kazalara sebebiyet vermemek. Bunun için; merkezkaç kuvvetlerin etkisiyle araçların dışa doğru kaymalarını ve özellikle yüksek hızlarda ‘Ray’dan/Yol’dan’ çıkmalarını önlemek için, ‘Demiryolu’ yatay kurbalarında(Viraj) dıştaki ray’ı bir miktar yükseltmek, veya içtekini indirmekle iki ray arasında bir seviye farkı oluşturulur, ayni şekilde Karayolunda da, yatay kurba noktasında yolu enine içten dışa doğru yükselterek oluşturulan seviye farkına Dever deniyor. Yükseltilme miktarı güzergâh eğrisinin(Kurba) yarıçapıyla ters orantılıdır ve Dever katsayısına uygun olarak geçen araçların ortalama hızına bağlıdır. Kurbalar ve dever ile ilgili Proje uygulamalarında çok dikkatli davranılmalıdır. Çünkü büyük kazalara neden olunabilir. Siz eğer böylesi Demiryoluna ‘Hızlı tren’, Karayoluna da ‘Mıcır’ koyarsanız, felaketlerin kapısını ardına kadar açarsınız. Pamukova’daki ‘Hızlı tren’ ve son günlerde yaygınlaşan ‘Mıcır’ kazalarının özü budur. Kazaların öznesi Mühendisler, Makinistler değil, siyasi rant adına, mühendislik tekniğinden yoksun ‘Hızla’ yol inşa ettirenlerdir.
Günümüzde, “8.Beş Yıllık Kalkınma Planı”’ndaki, Amaçlar, İlkeler ve Politikalar hiç dikkate alınmayarak ‘Hızlı Tren Projesi’ ile birlikte ‘Duble(Bölünmüş) yol’ aldı başını gidiyor. Özellikle ‘Duble Yol’ yapımı..
Doğrudur-Yanlıştır tartışmıyorum; Sadece Mühendislik disipliniyle örtüşmeyen uygulamalara değiniyorum..
Duble yol; ‘Ekspres yol’ olarak da adlandırılabilir. Geliş ve gidişi ortadan ayrılmış çift şeritli bu yol; keskin virajlarda(Yatay kurba) ve büyük iniş çıkışlardaki(Düşey kurba-kasis) araba sürmeyi zorlaştıran yol koşullarını ortadan kaldırması için tercih edilir. Bunun şerit sayısını artırır iseniz ABD’deki gibi geçişlerin paralı olduğu Otoyol/Otoban sınıfı yol yapmış olursunuz. Batı pek bu yol çeşitlerine evet demez. Genellikle Demiryolu ağırlıklı ulaşım politikalarına ağırlık verir. Salt kent çıkışlarını kolaylaştırmak için bu yöntemi kullanır. Başta Fransa… Biz ise yukarıda anlatmaya çalıştığımı gibi, ülkeyi böylesi Petrole dayalı karayollarıyla örmeye ve oymaya çalışıyoruz…Özellikle Duble Yol inşaatlarıyla.
Günümüzde; ‘Duble Yol’ popülizmi yaşanıyor…. Mühendislik disiplini ve biliminden uzak ilkel inşa tekniğiyle eski yola koşut(Paralel) ikinci bir yol ile ‘Duble Yol’ tamamlanmaya çalışılıyor. Bunu da genelde Siyasi Rant adına; ‘Kekliği düz ovada avlarlar’ misali ‘Oyu düz ovada avlamak’ için, düzlük alanlarda yapıyoruz. Konya/Karaman ovası v.b yerlerde. Engebeli alanlarda yeterli bir çalışmanın yapılmadığına tanık olmak istiyorsanız; Silifke-Anamur arasında seyretmeniz gerekir. Torosların denize dik inen eteklerine tutunarak, Akdeniz’i 50-100 metre yukardan izlediğiniz ve karşıdan gelen büyük araca keskin virajlarında yol vermek zorunda kaldığınız zorlu geçişlerde ‘Duble yol’ çalışmasının olmadığını(2008’lerde yoktu), fakat denize indiğiniz kıyıya paralel düzlük alanlarda çalışmaların yapıldığını gözlemliyorsunuz. Evet, Düz ovada ‘Duble Yol’, Yamaçlarda ‘Zorlu Yol’….
Sürücü yamaçlardaki keskin virajlı yol’da döne-döne adete kimyasını bozmuş haliyle düz ova’ya indiğinde ‘Derin bir nefes alarak’ Duble yol’a hızla dalıyor, ağer ki, yolda Mıcır varsa, o nefesi bir daha alamıyor.
Duble yolu eski yola koşut ikinci bir yolla tamamlıyoruz. Üstelik yeni Platformun(Yolun) kırmızı kotlarını eski yolun kotlarıyla örtüştürmeye çalışarak. “-Ki gerekmez. Çünkü yükleniciye hafriyattan para kazandırmanın dışında bir işlevi yoktur-” Bu çok sakıncalı bir kolaycılıktır. Önemli olan; Yatay ve Düşey kurbalarla birlikte, Yatay Kurba’daki Dever yapımında Proje kriterlerine uymaktır. Eğer eskisine koşut aynı kırmızı hatlı bir yol geçiyorsanız, kotları örtüştürmek adına eski yolu da söküp yenisiyle tekrar inşa etmek zorundasınız. Bu Demiryolları için de geçerlidir. Detay alt yapı teknolojisi uygulamaksızın, Hızlı Tren’i Rayların üzerine saldığımız da yaşadıklarımızı gördük.
Demir Yolu/Karayolundaki;Yatay-Düşey kurba ve Dever yapımı hata kabul etmez .Merkezkaç kuvveti nedeniyle, biri ray’dan çıkar, diğeri ‘Enine sürtünme kuvveti ne olursa olsun’ paralelindeki karşı yola fırlar veya devrilir. Nedeni yol geometrisine güvenerek, aracın hızını artırdığınızda, araç küçük bir sapma ile enine büyük oranda yer değiştirir. Bir de, ‘Satih kaplama asfalt sonrası’ üzerinde Mıcır dökmüş isek ve bunun sıkıştırmasını(Kompaksiyon) seyir halindeki araçlara yaptırıyorsak, felaketin içinde buluruz kendimizi.
‘Bu Yol Haritamızı’ değiştirmenin tek yolu; ‘Birinci ve Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Plan’ doğrultusunda Ulaşım Politikalarımızı değiştirip, Petrol şirketleri için; Ülkemizin dört bir yandan otoyollarla örülmesi / oyulmasının önüne geçmek ve halkımız için tekrar anayurdu dört baştan demiryollarıyla örmektir.
O ne; “5 Yıllık Kalkınma Planları” kaldırıldı. 5 yılı 7 yıla çıkarmışlar. Belli ki, onların başka planları var.
Eğer o planlarını bu ülke insanı yer ise, pilav yerim düşüncesini kavasında silsin, çünkü yediği pilav olmayacak, yediği …zoka olacak, dördüncü kez.
Sandığa giderken, ne olursun, ne ördüklerini bir daha düşün ve bir daha avlanma.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32
Tel: 0312 431 96 88

29 Ağustos 2012 Çarşamba

30 AĞUSTOS 1922 ZAFER BAYRAMI BAYRAMLARIMIZIN KURTULUŞUDUR; ÇOCUKLARIMIZA BUNU ANLATMALIYIZ


Atatürk ve Anadolu insanı bir bütündü

“30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI”NIN BAYRAMLARIMIZI KURTARDIĞINI ÇOCUKLARIMIZA ANLATALIM

‘Çeyrek asırdır Kanada’da yayınlanan’ “Bizim Anadolu” gazetesindeki(30 Ağustos 2010 ); “30 Ağustos 1922 ve 12 Eylül 2010 Emperyalizme ‘Hayır!’ Demenin Amentüsüdür” ve Milliyet Blog’da(6 Eylül 2008) “30 Ağustos Kronolojisi ve Başbuğ Paşa” başlıklı yazılarımda, 30 Ağustos 1922 Zaferi ile ilgili her şeyi yazmıştım:
http://www.bizimanadolu.com/koseyazarlari/scorbacioglu23.htm
http://blog.milliyet.com.tr/30-agustos-kronolojisi-ve-basbug-pasa/Blog/?BlogNo=130096
2008 yılındaki yazımda, özellikle o dönem AK Parti milletvekili Özlem Piltanoğlu Türkön’nin türbana ‘bez parçası’ demesini işlemiştim. Bunun yanında; Özlem hanımın eşi Mümtaz’er Türköne’nin; “86 yıldır savaşmayan, sadece tören yapan bir ordunun, kendisini gözden geçirmesi gerekmektedir…Günümüz cemaatleri karalayan kurmay zekası..” diyerek, 30 Ağustos 1922 Kurtuluş Savaşı’nı yadsıyan, orduyu aşağılayan ve İlker Başbuğ paşa’nın 30 Ağustos 2008 konuşmasını eleştirilerini de işlemeye çalışmıştım.
Bu 30 Ağustos’ta farklı bir konuya değinmeyeceğim. Dahası; yine aynı yanlışlıkları içeren, yani 20002 sonrasının iktidar duruşuna farklı pencereden bakacağım.
Şu bir gerçek; Atatürk’ün silah arkadaşları ve Anadolu insanıyla oluşturduğu, destansı ‘Kurtuluş Savaşı’ sürecinde iki grup darbe aldı; birincisi, dünyada ilk kez Anadolu insanından tokat yiyen batı ve doğu emperyalist güçler ve onun işbirlikçisi saltanat ve hilafet yanlıları.
Bunlar, her ortamda Kurtuluş Savaşı’nın destansı öyküsünden rahatsız olduklarını belli ederler ve fırsat bulunduğunda bu ‘Mazlum ülkeler örnek kurtuluş destanını’ aşağılamaya, o’nu yaratanlar üzerinden intikam almaya çalışırlar.
Gelinen noktada; 30 Ağustos Kurtuluş Destanı ile ilgili kutlamalar, her geçen gün duyarsızlaşmakta ve Atatürk’ün ve Anadolu insanın bu kahramanlık öyküsü tümden unutturulmaya çalışılmaktadır.
Direkt tavır alış değil bu, endirekt ‘siyasi rant içerikli’ tavırlarla kutlamalar edilgenleştirilmek istenmektedir. Ki bu duruşlarda hastalıklar bile siyasi rant aracı haline getirildi.
Geçen yıl ki 30 Ağustos kutlamalarına ‘PKK terörü’ gösterilerek devletin zirvesinde yapılmadı. Bu yıl ise hastalık bahane gösterildi.
Özdeki amaç; ‘ “Ulusal Kurtuluş Savaşı”yla birlikte, o savaşı veren Atatürk ve silah arkadaşlarının ve Anadolu insanın kahramanlıklarını ulusun hafızasından silmek.
Devletin, ve yönetenlerin temel işlevi, “Ulusal Kurtuluş Savaşı”nı ulusun hafızasından silmemektir. İnanın bu işlev, ulusal değil evrensel bir görevdir. Çünkü, ulusal kurtuluş savaşımız mazlum uluslara örnek olmuş kurtuluş destanıdır.
Beklenen, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın duruşu değil, çünkü insanlar onlardan bir şey beklemiyor. Beklediği, şimdiki Genelkurmay Başkanı Necdet Özel Paşa’nın, “Anıtkabire” gidip gitmeyeceği, gider ise ne yazacağıdır.
Biliyorsunuz 2008 30 Ağustosu’nda o dönem Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ Paşa şunları yazmıştı:
"Ebedi önderimiz ve başkomutanımız Yüce Atatürk, Yüce Ulusumuzu bağımsızlık ülküsü altında birleştirmek için verdiğin büyük mücadeleyle kazanılan zaferin 86. yıl dönümünde yüksek huzurunda bulunmanın gururunu ve heyecanını yaşıyoruz.
Tüm zorluklara rağmen düşman orduları karşısında elde ettiğin tarihte eşine az rastlanır bir zaferle Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli atılmıştır.
Ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet yapısı üzerinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ilke ve devrimlerinin aydınlattığı yolda yürüyüşüne devam edecektir.
Bu zaferle kurduğun Cumhuriyetin temel niteliklerine yürekten bağlı
personeli ve çağdaş harp gücüyle Türk Silahlı Kuvvetleri, ulusunu bu kararlı ilerleyişten alıkoymak isteyen güçler karşısında dün ve bugün olduğu gibi yarın da en büyük güvence olacaktır.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin, en değerli emanetin olan Cumhuriyete sonsuza kadar sahip çıkacağına olan sarsılmaz inancımla, huzurunda saygıyla eğiliyorum.
Ruhun şad olsun."
Ve o İlker Başbuğ, ‘darbe yapmak için’, gizli örgüt kurmaktan dolayı tutuklandı ve 1 yıldır içeride.
Amaç, orduyu ideolojilerine eklemlendirmek adına, 30 Ağustos 1923’ü ulusun belleğinden silmek ve bir şekilde intikam almak. Ve süreç içinde İran benzeri bir model geliştirmek.
İranlı bir Farsi(Acem) ile konuşuyoruz. Bir arkadaşımın yakını. Diyor ki; “Cumhurbaşkanı hastalanmış…Hayret, halbuki İran’ı ziyaret edip, iki ülkenin geleceğiyle ilgili bir takım değerlendirmeler yapılacaktı ve kararlar alınacaktı…Gerçekten hasta mı acaba.”
Acem kardeşimle, havadan-sudan değil, önemli şeyler konuşmaya çalışıyoruz. Çok güzel Türkçe konuştuğu için Azeri Türk’ü zannetmiştim. Etnik yapıyla ilgili söyleşide, etnik yapıyla ilgili kaynakların belirlediği oranlamalara itirazı dikkatimi çekti.
O’na göre; İran nüfusunun %61'ini Farslar, %16'sını Azeri Türkleri, %10’nun Kürtler, % 6’sini Lurlar, %2’sini Belciler, %2’sini Araplar ve ve %2'sini Kaşkay Türkleri ve diğer Türkmenlerin oluşturmuyor. Aksine; Farslar %51’ini, Azeri Türkler %35’ini, Kürtler % 15’ini, Araplar %2’sini oluşturmaktaymış. Ahmed-i Nejat Azeri Türk’ü imiş. Halkın da %40’ı Türkçe konuşuyormuş.
Türklerin bu denli İran7da etkin olduğu beni, inanın şoke etti.
İran’da, örtünme bizdeki gibi sıkma baş değilmiş. Kadınlar, saçların büyük bölümünü örtmeyen bir örtü kullanıyorlarmış. Sadece Kum kentinde ve Mollaların yetiştiği bir kentte çarşaflı kadınlar çoğunluktaymış.
İran bize koşarken, biz İran’a koşturuluyoruz benzeri gelişmeleri ve Abdullah Gül’ün İran’a gelmeyişini düşündürücü buluyor.
Şah Monarşizmine karşı savaş veren Hümeyni’yi demokrasi getirecek diye destekleyen komünist liderlerin 100’ünün Hümeyni emriyle Tahran meydanında asılması ve diğer solculara 48 saat içinde ülkeyi terk etmeleri aksi taktirde idam edileceklerini söylemesi, Acem kardeşimin en ilginç değerlendirmesi idi. İlginç geldi bana, çünkü kendisi hala mollalar rejimini devrim olarak gören ve inanan kimlik, ama bazı yanlışlıkları da söylemekten çekinmiyor. İşin çok daha ilginç yanı, ülkemizin, küresel efendiler tarafından yönlendirildiğini ve kendi kimliğinden soyut hareket ederek çok daha demokrasizliğe ve bilinmezliğe yol aldığını söylemesi…
Kimliğimiz korumak, ulusal benliğimizi yok etmemek istiyor isek, ulusun yüreğindeki ‘Ulusal Kurtuluş Savaşımızın Destansı Tarihi 30 Ağustos 1923’ sevgisini ve belleğini korumamız gerekir.
Bunun için, tüm çocuklara;
İlk defa 30 Ağustos 1923 günü Afyonkarahisar, Denizli, Kahramanmaraş, Ankara ve İzmir'de kutlanan ve Mayıs 1935’ te resmi olarak ilan edilen “30 Ağustos Zafer Bayramı”nın, Kurban Bayramımızı ve Şeker Bayramımızı kurtaran kutsal günün bayramı olduğunu ve en az kutsal dini bayramlarımız kadar değer vermemiz gerektiğini anlatmalıyız.
Ve;
30 Ağustos 1922 günü bize ’30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kazandıranın Atatürk ve silah arkadaşları ve de Anadolu insanı olduğunu, Atatürk’ün önderliğinde yazılan bu ‘Ulusal Kurtuluş Destanı’nın tüm mazlum ülkeler tarafından örnek alındığını söylerken, onları en azından Kurban ve Şeker Bayramlarındaki kadar sevindirmeliyiz.
Aksi takdirde, çocuklarımız çok üzüleceklerdir, ‘dindar nesil’ yetiştirmek için, çocuklarımızı “4+4+4” kere paramparça etmeye çalışanlar tarafından.
Öyle ki, bunlar Gülay Göktürk hanımı bile sinirlendirdiler; AK Parti Milletvekili Ali Boğa, “4+4+4” sistemiyle birlikte bütün okulları imam hatibe dönüştürme şansı yakaladığını söyleyince.
Tüm ulusun; bayramlarımızı kurtaran “30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutluyorum.
30 Ağustos 1922 günkü ulusal kurtuluş destanını, Atatürk’ten soyutlamak isteyenlerin, Atatürk’ün aşağıdaki konuşmasını okumaları dileğiyle:
"Ulusun yazgısını doğrudan doğruya üstlenerek üzüntü yerine umut, perişanlık yerine düzenlilik, kararsızlık yerine hırs ve inanç koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimizin, iyiliksever ve kahraman ordularının başında bir asker bağlılığı ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. Kalbim bu sevinçle dolu olarak pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı bütün dünyaya karşı temsil ettikleri özgürlük ve bağımsızlık düşüncesinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum" (Büyük Zafer Hakkında 4 Ekim 1922 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşma)
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR Platformu
evesbere@mynet.com
GSM. 0506 609 00 32

28 Ağustos 2012 Salı

10 YILDA OTOYOLLARLA ÖRDÜK ANAYURDU DÖRT BAŞTAN-1

Demiryollarıyla değil otoyallarla ördüler anayurdu dört baştan




“Hızlı Tren Soygunu-1”


“Son 10 yılda; Anayurdu dört baştan; demiryollarıyla mı yoksa
otoyollarla mı ördük?”
Bunun yanıtını vermeye çalışacağım;

İstanbul’un metro açılışında, başbakan; ““10. Yıl Marşı’nda geçer; ‘demir ağlarla ördük’ falan. Neyi ördün? Hiçbir şey örmüş falan değilsin” dedi.
“Atatürk ve evrensel felsefesine saldırmanın dayanılmaz nöbetleri”….
Ne demedi ki?! O diyor, biz yanıt veriyoruz. Kaç kişi okuyor ki yazımızı? Taş patlasa; 300 kişi. Ama bir Galatasaray’ı, Fener’i veya Beşiktaş’ı yaz, bırak 3 bin kişinin okumasını, yorumdan geçilmiyor.
Ben yine de yazacağım:
31.8.2005 çalışması olan ‘Karayol-Demiryol ulaşım politikalarıyla ilgili’ yazımı, 26 Aralık 2011’de güncellemiş, fakatyayınlamamaıştım. Demiryolları üzerinden yapılan bu son Atatürk ve politikalarının aşağılanması sonrası çalışmalarıma yer vermeye karar verdim.

Önce; kara yolu bütününde otoyolları ele alacağım ve ardından demiryolları ile ilgili ‘geçmişin ve günümüzün’ ulaşım politikalarına değineceğim:
Ülkeyi demir ağlarla örenlerin tarihteki yeri belli. Osmanlı ve Cumhuriyet’in 1950’lere deki inşa ettiği demiryolları uzunluğunu kimse yadsıyamaz. Yadsımayı bırakın; özellikle 2002 sonrasının iktidarı, yaptığı demiryolu inşaatlarıyla, Osmanlı ve Atatürk dönemi demiryolları inşatlarını asla karşılaştıramaz; çünkü geçmiş dönem demiryollarının uzunluğu kayıtlarda bellidir.
Osmanlı dönemi ve Atatürk dönemi karayolu inşaatı da, 2002 sonrasının iktidarınca inşa edilen karayolu(otoyol ve duble yol) inşaatlarıyla yarışamaz.

Olası değil, çünkü günümüz iktidarı; toplam 2 bin 238 kilometrelik otoyol ağına, 2023’te 4 bin 773 kilometre uzunluğunda 12 yeni otoyolu katmayı planlıyor:
Gebze ve İzmir arası 421 km - 3. Boğaz köprüsünden geçirilecek olan Kuzey Marmara 361 km - Tekirdağ, Çanakkale ve Balıkesir arası 433 km – Aydın, Denizli ve Antalya arası 335 km - Ankara ve İzmir arası 549 km – Sivrihisar ve Bursa arası 202 km – Ankara, Kırıkkale ve Delice arası 120 km - Afyon, Burdur ve Antalya Çevre arası 345 km – Ankara ve Pozantı arası 287 km 1- Şanlıurfa, Habur arası 360km - İstanbul ve Ankara’yı İran ve Kafkasya’ya bağlayacak 1200 km – Şanlıurfa, Diyarbakır arası 160 km’lik otoyollarıyla, toplam 4 bin 773 km’lik yol inşa etmeyi düşünüyor. Sorarım, bu yollar sizleri mi bir yerlere ulaştıracak, yoksa, Petrolun efendileriyle, onun taşeronlarını dolarlara mı?

Hakkını yemeyelim;
10 yılda ‘Anayurdu’ dört baştan demiryollarıyla ördüğünü söyleyemeyiz, fakat; 10 yılda ‘Anayurdu’ otoyol ağlarıyla ördüğünü asla yadsıyamayız, günümüz iktidarını.

Anayurdumuzu, otoyollarla dört baştan nasıl ördüğüne bir göz atalım:
Duble yol 2x2, yani 2 şerit gidiş 2 şerit geliş bolunmuş yol(divided highway ) olarak tanımlanmasına karşın, erişme kontrollü (controlled Access-otoyol) değil. Erişim kontrollü olarak sadece exit'lerden (kavşak’lardan) veriliyor.
Otoyol daha pahalı çünkü her yere üst geçit(overpass) ve Alt geçit(underpass) yapman lazım. Bolunmuş yola(duble yol) ise trafik ışığı koyabilirsin ve sağdan soldan çıkışlar ve girişler yapabilirsin ve de bolünmüş yolları süreç içinde otoyol hale getirmek az bir yatırımla olasıdır. Örneğin, Amerika’daki A.B.D. eyaletler arasından geçen otoyol(interstate'lerin) bazıları önceden normal duble(bölünmüş yol) iken sonradan oto yola dönüştürülmüş.
Bu üstün teknoloji ile inşa iden otoyolları, ülkemizde gerçekleştirmek teknoloji yetmezliğinden dolayı zor. Fakat bizler politik yapılanmalarla, var olan tek şeritli yolları bile duble yollara dönüştürmede mühendislik yanlışları yaptırtabiliyoruz.
“Hızlı Tren Projesi” sonrası zaman kaybedilmeksizin; siyasi ve ekonomik rant düşüncesi doğrultusunda “Duble Yol Projesi” başlatıldı. ‘Proje öncesi ve sonrası Mühendislik disiplini’ bağlamında özenin göstertilmemesi, Demiryolundaki Hızlı Tren kazası gibi, Bölünmüş(Duble) yolda da Mıcır kazaları yaşanır oldu.
Duble Yol popülizminin genellikle; ‘Kekliği düz ovada avlarlar’ örneği, ‘Seçmeni düz ovada avlamak’ için, düzlük/Ovalık alanlarda yaygınlaştırıldığını gözlemliyoruz.
Engebeli/dağlık alanlarda ‘bazı yandaş 5 yıldızlı otellere ulaşım kolaylığı sağlamanın dışında’ çalışma yok gibi. Amaç birbirinden ve Proje disiplininden kopuk da olsa, “ Bu kadar duble yol yaptım” şeklinde Seçim kürsüsüne malzeme hazırlamak.
Ben bu yapım yöntemini, içme suyu proje uygulamasına, yani inşasına ‘suyun kaynağı membadan başlatılması gerekirken, bir an önce hak ediş alabilme adına, suyun döküldüğü mansap tarafından’ başlatmasına benzetirim.
Yapım aşamasında, uygulama tekniklerine ve dünya yol mühendisliği standartlarına uyulmadan yapılan ‘Satıh kaplama asfalt-Yüzeysel asfalt’ üzerine dökülen ve mühendislik uygulama teknikleri nedeniyle iş makineleriyle sıkıştırılması gerekirken, seyreden araçlarla sıkıştırılan “Mucur(Kırma taş)” sürekli can alıcı kazalara neden olmaktadır. Asıl kazalar yapım sonrası, yanı Duble yollar trafiğe açıldıktan sonra yaşanacaktır-Ki yaşanmıştır, son 6 aydır büyük ölümlere neden olan kazalar, örneğin, öğrencilerin bir cemaat üyesi olduğu gizlenen Kızılcahamam kazası ve diğerleri bunun kanıtıdır-
Çünkü, Demiryolu/ Karayolu projesinin ve üzerinde seyreden insanların can damarı olan; Düşey kurbalar(kasis) ve Yatay Kurbalar(virajlar) üzerindeki “Dever”’ler de; mühendislik bilimi ve disiplinine uyulmadan inşa edilmektedir. Ayrıca Duble/Bölünmüş yol, eski yola koşut yaklaşık veya aynı kotta yeni bir yolla tamamlanmaktadır. Özellikle yüklenici tarafından yapımı üstlenilen projelerde(?) bu yöntemin hakim olduğunu gözlemliyorsunuz. Bunun, Mühendislik tekniği ilgisi olmayan bu yöntemin, ekonomik bağlamda da hiçbir katkısı yoktur. Aksine, yükleniciye hafriyattan fazla para ödenmesi boyutunda zararı vardır.
İşte, Satıh kaplama asfalt, mucur, Yatay Kurba(Viraj) ve Dever bağlamında Proje uygulama hataları bunlar. 21 temmuz 2004 günü Sakarya’nın Pamukovası’nda yaşanan ve 39(?!) insanımızın yaşamına neden olan Hızlı Tren Proje kazasının, bu proje hatalarından biri olan Dever yanlışlığından kaynaklanmadığını bana kim söyleyebilir… “Raporlar mı? Geçin bunları!...” Düşünün, yargılanan TCDD Genel Müdürü tekrar görevine iade edilebildi.
Dever, Fransızca(Dêvers) kökenli bir mühendislik terimidir. Kısaca “Merkezkaç kuvvet” nedeniyle hızla seyreden araçların ‘Demiryolunda Ray’dan-Karayolunda Yol’dan’ çıkmalarını ve devrilmelerini önlemek için, Karayolu ve Demiryolu virajlarında içe doğru verilen hassas eğimdir. Dever; Demiryolu/Karayolu projesinin ve üzerinde seyreden insanların can damarı gibidir. Dever eğimini ve yatay kurba kodunu proje kriterlerine göre yakalayamaz iseniz, ‘hızla seyreden araçların merkezkaç kuvvetiyle devrilmesi ve savrulması nedeniyle’ büyük kazalara neden olursunuz.. Hele üzerinde bir de Mcır varsa…..Tüm bu olguların suçlusu; ne sürücüler, ne de politik baskı ve uygulanan ücret politikaları nedeniyle yaşam skalasının altında travmatik ortama itilen Mühendis/ Mimarlar ve diğer teknik elemanlardır.
Suçlu, böylesi proje seyriyle siyasi ve ekonomik rant anlayışını yıllardır, özellikle 2002 sonrası egemen kılanlardır(Yazının ikinci bölüm olarak devam edecek).
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

26 Ağustos 2012 Pazar

ASLAN KARTAL'I, METİN KURT ASLANILARI ÜZDÜ


Galatasaray ilk devre, ikinci devre BJK iyi idi


ASLAN KARTAL’IN(3-3), METİN KURT ASLAN’IN YÜREĞİNİ YAKTI

Türkiye’nin en büyük sağ açığı ve Türkiye’nin en büyük Solaçığı Metin Kurt 64 yaşında aramızdan ayrıldı.

Bir futbolcu hem sağaçık, hem sol açık oynar mı, oynar, fakat Metin Kurt’un sol açıklığı, futbolcunun emeğini ilk kez kendi futbol yaşamını etkileyecek şekilde gündeme getiren, solcu düşünceleri özümsemiş, çok top oynamanın yanında, çok kitap okuyan aydın kimliğinden gelen, solaçıklıktır, yani sola açıklık…
Metin Kurt, ödün vermez duruşuyla, futbolun emek boyutundaki solcusu idi.
O doların efendisi değil, futbol emeğinin beyefendisi bir devrimci idi. Tüm futbol değerlerini paraya yüklemişlere karşın, o futbol değerlerini futbolcu ve sporcu emeğine yüklemiş ödün vermez bir devrimci kimlikti.. Bu kimliğidir, benim Galatasaraylılığımı daha da perçinleyen.
Evet, Galatasaray’ın ve Galatasaraylıların kalbini kırdı, fakat daha çok Galatasaray, Metin Kurt’un kalbini kırdı. Anımsarım, Galatasaray özdeksel bağlamda sorumluluğunu bilerek yerine getirmediği yıllarda, Gökmen Özdenak, Yasin Özdenak ve Mehmet Oğuz katılımında yaptığı ilk grevini. Ve ardından Galatasaray’a yakışmayacak bir duruş göstererek o’nu takımdan uzaklaştırılmasını(1976).
Bugün eğer Türk futbolunun en aykırı sesi kabul edilen, ilk grev yapan futbolcu ve Devrimci Spor Emekçileri Sendikası’nın Genel Başkanı Metin Kurt hareketi, siyasi yorumlanmayıp desteklense, futbol emekçilerinin değil, tüm spor emekçilerinin hakları kurumsallaşacaktı.
Öyle ki bir zamanlar, Adnan Keskin, Erman Toroğlu’nun takım arkadaşı, dahası; Konya İdmanyurdu, Konyaspor, Ankaragücü’nde oynayan; defansta "Sarı Mehmet Aktan", Orta saha da "Ördek Mehmet Oğuz", Forvet'te ise "Çilli Mehmet Özgül" ile Galatasaray’da ilginç bir üçlü oluşturan(1977-78), ulusal takımın aranan ismi Sarı Lakaplı Mehmet Aktan ve de Eskişehirspor’un Hacettepe’den gelen ‘Güvercin Nuri Toygun tarafından sakatlanan, yani beyin kanaması geçiren(22. 02. 1970), geleceğin Cemil Turan’ı gözüyle bakılan 23 Haziran 19717de 23 yaşında iken futbolu bırakan Samsunsporlu Abidin Akmanol v.b gibi sefil ve yoksul aramızdan ayrılmayacaktı.
Her ikisinin de 1970’lerdeki hazin öyküsüne yakınen tanık olan biriyim.
06.03.1977 yılında Mehmet Aktan, jübilesi için yardım eli bekledi. İlgi görmedi. Hemşerim Nazım Çakar’ın kulübünde küllükleri boşaltırken, boş çay bardaklarını toplarken görmem, içimi nasıl bükmüştü ve kahretmişti. Mehmet, başına aldığı top darbeleriyle, beyin zarı ve kafatası arasında su toplanmış, tedaviyi yaptıramayınca memleketi Konya’da bir barakada yoksul olarak yaşamını yitirmişti.
Yine Samsun’dan tanıdığım Abidin Akmanol’ın 1977 yılındaki acınası durumu beni büyük bir hüznün içine atmıştır. S.S.K’da çalışırken, Samsun’da büyüdüğümü bilenler, yardım isteyen biri olarak karşıma Abidin’i getirmişlerdi. Şoke oldum. Daha sonralar bazı gece kulüplerinde, zeka özürlü olarak o da küllükleri topladığı, boş çay bardaklarını topladığını duydum.
Tüm bunları dikkate alarak, futbolcuların emeklerine saygı için örgütlenmeye giden Ulusal takımın vazgeçilmezi Metin Kurt Trakyalı idi(1948 Kırklareli), tıpkı, ezilen halkın önderliğini üstlenen(M.Ö. 109-71) eşitlikçi ve özgürlükçü karakter sahibi köle ve gladyatör Spartaküs gibi…Adaletspor, Altay, PTT, Galatasaray’da oynadı ve Kayserispor’da futbolu bıraktı(1979). Metin Oktay futbolu bırakınca, Galatasaray Metin’den vazgeçmemek adına, bir başka Metin’i ‘Metin Kurt’u aldı.
Sağ kanatta oynardı ama fikirlerinden ötürü hep sol açık olarak anıldı. Ancak 1976’da Türkiye Kupası Çeyrek Finali’nde Ankaragücü’nü eledikten sonra söz verilen 10 bin liralık prim ödenmeyince kaleci Yasin Özdenak, kaptan Büyük Mehmet (Mehmet Oğuz) ve Gökmen Özdenak’la birlikte antrenmana çıkmayarak futbol sahalarındaki ilk grevci oldu. Futbolu 1979’da Kayserispor’da bıraktı. 2010’da DİSK’e bağlı Devrimci Spor Emekçileri Sendikası olan Spor Emek-Sen’i kurdu ve başkanlığını yaptı. Metin Kurt, 2011’deki seçimlerde Türkiye Komünist Partisi’nden (TKP) İstanbul 2. Bölge Milletvekili adayı oldu.
Bence böyle bir değere ‘Anadolu futbolu adına’ yazık oldu.
Galatasaray, sahayı çok yönlü kullanan topçularla adeta, üç
şeritli yolu, tek yönlü ve tek şeritli yola dönüştürüyor. Yani, her iki kanadı ve orta sahayı dekine kullanarak, karşı takıma alan bırakmıyor. Dahası koridoru tek yönlü olarak ele geçiren Galatasaray, gol yolunu teke indirgeyerek galibiyeti perçinliyor.
Beşiktaş maçında da böyle yapıp, Kartalın her iki kanadıyla birlikte orta sahasına ele geçirmesi gerekirken ilk yarı bunu fazlasıyla yapamadı. Hakem Bülent Yıldırım’ın katkılarıyla ilk yarı 2-2 bitti.
Aslında BJK’den beklenmeyen performans Galatasaray’ı şaşırtmasa da oyununu bozdu. Topu daha isabetli paslarla kullanan Galatasaray oyunun hâkimi idi, fakat Bülent Yıldırım’ı durduramayınca bocaladı. Fernandes7e yapılar faullerin faul ile ilgisi yoktu. Bu faullerden birin Melo kendi kalesine gole çevrince 1-0 geriye düştü, 8. Dakikada. Bu 8 dakika içinde Umut Bulut 2 %100 topu gol yapamadı. Elmander 19’da 1-1, Holosko 2-1, Umut Bulut 2-2 yaptı.
Galatasaray ilk yarıda iyi idi, BJK ne oynadığını kendi de bilmiyor, fakat Bülent Yıldırım da bilmiyor. Çünkü daha çok Galatasaray aleyhinde karar veren Yıldırım, son dakikada Galatasaray lehine öyle bir penaltı verdi ki, sanki Galatasaray’dan özür diledi. Doğrusu; Emre Çolak’ın şutunu elle kesen Hilbert ve Hamit’e dirseğini takan Cenk’in neden olduğu penaltıları vermeyen Bülent yıldırım, Burak’ın kendini yere atışını penaltıya tahvil ederek, durumu kurtardı gibi.
Burak eğer, kendini yere atmayıp, kaleye gitse belki gol yapacak ve bugün bazı yorumcular histeri nöbeti geçirerek Burak’ı anlatmayacak, Hilbert ve Cenk’i anlatacaktı.
Evet; maç, ikinci yarı BJK’nin üstünlüğü ile geçti, Holosko ile bir kez daha öne geçtiyse de, Selçuk İnan, Burak’ın elde ettiği 85’deki penaltısını gole çevirerek, maç 3-3 bitti maç.
Galatasaray, ofanstaki ve orta sahadaki üstünlüğüne karşın, defanstaki hatalarıyla 3 gol yedi. Rahat alırız mantığının yarattığı rahatlık, az kalsın yenilgi getiriyordu. Fakat, yine de bu maçı da kaybetmeyerek kötü oynadığı maçta puan almanın faydasal örneğini verdi.
Terim haftaya Burak’ı ve Dany’i ilk 11’de oynatır, Melo ve Hamit’i yedek çıkarır mı bilmem ama, bu takımda Hamit ve Burak’ın üzerinde durması gerekir.
Süper Lig tarihinin en erken derbisinin kadroları:
Stat: İnönü Stadı
Hakem: Bülent Yıldırım
Beşiktaş: Cenk Gönen, İbrahim Toraman, Hilbert, Tomas Sivok, Escude, Veli Kavlak(Dk 88 Oğuzhan), Fernandes, Olcay Şahan, Uğur Boral, Holosko(Dk 87 Mehmet Akyüz), Mustafa Pektemek(Dk 58 Batuhan)
Galatasaray: Muslera, Hakan Balta, Semih Kaya, Ujfalusi, Eboue, Selçuk İnan, Felipe Melo(Dk 46 Amrabat), Emre Çolak, Hamit Altıntop(Dk 59 Aydın Yılmaz), Elmander(Dk 65 Burak Yılmaz), Umut Bulut
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@gmail.com
GSM: 0506 609 00 32

25 Ağustos 2012 Cumartesi

SAMSUNSPOR PTT 1. LİGİ'NDE SALİSELER KALA TAVŞAN'A YAKALANDI(1-1)


>Samsunspor çok iyi oynadı, fakat çok şansızdı

SAMSUNSPOR TAVŞAN'A SON SANİYEDE YAKALANDI(1-1)

Samsunspor ileriki yıllarda süper lige çıkabilirmiş.
Bu sözün sahibi, Samsunspor’un Samsunlu Teknik Direktörü Erhan Altın, ''Samsunspor büyük bir kulüp, ilerleyen yıllardaki hedefimiz Süper Lig olacak'' dedi. İyi…yedi. Belli ki, bu takımın sonu Malatyaspor. Geçen sezon yazılarımda bunu belirtmiştim zaten,
Ne deme ileriki yıllarda. Ya o ileriki yıllar gelmez ise, ne olacak? Belli ki, geri yıllara gidilecek.
Bir çalıştırıcın görevleri, sadece, futbol için taktik vermek değildir, psikoloji için de taktik verir ve o taktik de, oyuncuları psikolojisi sağlıklı bir çizgiye oturtmakla olur; kafasındaki olumsuzlukları, umutsuzlukları silmekle. Sen, aksine olumsuzluklarla ve umutsuzluklarla dolduruyorsun oyuncuları….
Eğer Linyit maçı alınmaz ise, bu takım bir takım grup çakalları sayesinde PTT 1.Ligi’nde de, ileriki yıllardaki 2. Ve 3. Liglerde de tutunamaz.
Baksanıza, 3. Lig takımı Kocaelispor’a bile yenilen bir takım var karşımızda.
Sorunlu topçuları takıma doldurmuşlar. Bunlar 5 maç sonra para-para diyerek kazan kaldırmazlar İnşallah.
Diyorum, bu takımın kesin Atatürk amblemini silecekler.
Aslında, iyi bir çalıştırıcı, bu son alınan topçuları motive eder ise, Samsunspor, geçen yıl düşürüldüğü yerden çıkarılabilir.
Ahmet Arı, Şenol Demirci, Mehmet Sak, Saffet Gurur Yazar, Erdem Şen ve Adem Sarı gibi, geçmişi başarılı bu yeni alınan topçular, motive edilerek verim alınabilir…
Yeter ki; “Sizler, genç topçularsınız, daha yaşınız 25’lerde bile değil, eğer kendinize güveninizi tekrar kazanmak istiyorsanız, sizler Samsunspor ile patlama yapabilirsiniz. Eski. Görkemli futbolunuzla tekrar insanları büyüleyebilirsiniz. Hem kendinizi, hem Samsuspor’u, he de futbol severleri sevindirme potansiyeline sahip sizler, içinizdeki şu futbol yeteneğini çıkarın dışarı ve futbol zevki aşılayın insanlara” demesin bilsin çalıştırıcı. Çıkıp, önümüzdeki yıllarda süper lige çıkarız diyerek, futbolcuların ve taraftarların moralini bozmasın. Dahası, futbolcuyu oynatmasını bileceksin. Bakın, Terim Aydın Yılmazı nasıl kazandırdı, takıma, Semih Kay ve Engin Baytar ve de Emre Çolak’ı…
Samsunspor bugünkü oyunuyla ve çalıştırıcı Erhan Altun’un oyun kurgusuyla bu ışığı verdi. Yeter ki bu ışığı Erhan Altun yakalaybilsin, dahası kendine güvenerek takımı motive etsin.
1971-1972 Samsunspor kadrosu: Tekin Üstündağ, Erdoğan Demirefe, Kahraman Bozkurt, Barbaros Yardım, Cengiz Güngör, Ali Elveren, Ali Saka, Ahmet Çeloviç, Rıfat Usta, Nuri Asan, Ali İhsan Büyükbuğdaypınar, Mehmet Küçük, Yücel Acun, Hamdi Tezol, Sami Tali, Temel Keskindemir, Adem Kurukaya, Ergün Bakan, Temel Şahiner, Muammer, Adil, Engin, Servet, Engin Aliefendioğlu(Nano-Hopalı), Namık, Hüseyin, Salih’ten oluşuyordu ve o zamanın Kamuran Soykıra’yi yoktan bir takım yaratarak, Samsunspor’u, süper lige çıkan ilk takım yaptı, yani Trabzon’dan önce süper lige taşıdı ve de üç büyüklere kök söktürdü.
Samsunspor, Linyitspor maçında şu kadroyla oynadı:
Soner Şahin(Güven vermedi. Topa çıkışları dengesiz. Geçen sezon bir Ahmet Şahin vardı, şimdi Soner Şahin geld, kaleci olarak. Gönül ister ki bu Şahin daha şahin olsun), Lokman Gör(Güven verdi. Çok iyi. Adem Algaşı ve Kemal Tokak’ı aratmaz), Hakan Arslan(Ehhh…Yerini 90’da Aykut Topal’a bıraktı), Turgay Gölbaşa(Takım sürükleyecek lider performansı şimdilik vasat), Mahamoudou Kere(Epey beğendim, yani iyi bir defans. Samsunspor’a faydalı olur), Şaban Özel(Fena değil), Erdem Şen(Ehhh…), Özan Özkan(Varmı, yok mu, anlaşılamadı)Halil İbrahim Pekşen(Beğendim. 1993 doğumlu bu yetenek kanatları fena kullanmadı), Musa Sinan(Güven verdi. Atak oynuyor. Zaten 43’te golü da o attı), Adem Sarı(İsteksiz ve de tembel, Fayda vermez.69’da yerini bıraktığı Mehmet Uğur Tülümen biraz daha iyi. Nöbetçi golcü bakalım ne zaman nöbete geçecek)

Samsunspor, eğer iyi bir golcüsü(Zenkge örneğin) olsa idi, 557te, 65’te ve son dakikalardaki o pozisyonları %200 gol yapar ve maçı 4-1 alırdı, fakat 90+3’te yediği gol ile 1-1 tamamladı ve , 1 attı, 1 aldı.
PTT 1.Lig beraberliklerle başladı. Bolu-Adanademirspor i, Adanaspor- Şanlıurfaspor da berabere kaldı.
Samsunspor’da Musa Sinan’ın yerine Canberk Aydın diye altyapıdan bir genç girdi. Ben bundan ışık gördüm, umut verdi daha doğrusu. Zaten Barcelano seçmelerini kazanmış bir topçu olduğuna göre ve de Samet Aybaba Beşiktaş’a istediğine göre çocuk boş değil.
Samsunspor’da bir hayli Canberk olduğu söyleniyor. Bunlar; Doğan Erdoğan, Eren Yılmaz, Mehmet Yılmaz, Ercan Yazıcı, Ferdi Dikmen , Enes Köktaş, Melih Kapasakal ve Kemal Sabri Bayraktar imiş ve bunlarla profesyönel sözleşme imzalanmış. Belli mi olur, yeni Tanju Çolaklar, Kemal Dikmenler, Mehmet Naslar, İlhan Mansızlar, Tümer Metinler, Ertuğrul Sağlamlar, Abidin Akmanollar, Ali Akdenizler v.d gibi topçular kazandırır Samsunspor, ülkemize.
Samsunspor, belirttiğim gibi bugün fena değildi, fakat fena şansızdı; 90+3’te yediği gol ile.
Samsunspor, rakibini önde karşıladı, zaman-zaman orta sahada üstünlük de kurdu ve kontrataklarla sonuca gitmeye çalıştı. Az çok da pres yapan, kanatlar kısıtlı da olsa iyi kullanan takım. Fakat, yürekli oynamıyorlar, oyuncular yeni olduğu için ürkekler birbirlerine karşı.
Bilmem, bana Samsunspor umut verdi…seyirci mi nasıldı? Seyirci her zamanki gibi iyi idi. Ben bu seyircinin özverisine hayranım. Eğer Samsunspor PTT'den kurtulursa, yani süper lige çıkar ise, bundaki başarıda futbolcu kadar seyircinin payının da olacağını söyleyebilirim..
Tavşanlı Linyit bu yıl Akhisar’ın yaptığını yaparsa şaşırmayalım, çünkü atak top oynuyorlar. 90 dakika Samsunspor’u kovalamaktan vazgeçmediler. Yakaladılar da; “!-1”
Eğer haftaya Göztepe’den puan alamazlar ve de sonraki maçı da kaybedeler ise, Takım, Tavşanlı maçındaki performansını örseler ve de….
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com
GSM. 0506 609 00 32

21 Ağustos 2012 Salı

GALATASARAY KASIMPAŞA MAÇINDA ULUTLANDI, ÜLKEM TERÖR İLE UMUTSUZLANDI


Umut, karşı takımlar için tam bir Bulut

Gaziantep’teki hain saldırıda, aramızdan ayrılan
“9 Yurttaşımız”; tüm benliğimizle birlikte, düşüncelerimizi yüreğimizi acıttı; ulus olarak umutsuzluğa itti bizleri. İnsansız ve de insafsızları lanetliyor, ulus olarak başımız sağ olsun diyorum. Yaralılara Allah’tan şifa diliyorum.

Futbol, evrenselliğe giden yolda, ulusal dayanışmanın modern
zamanlardaki olgusu oldu. Daha geniş tanımlama ile; farklı düşünceleri, kültürleri, inançları kaynaştıran bir olgu haline geldi, getirildi. Ülkemiz genelinde, Fenerbehçe, Galatasaray, Beşiktaş, Diyarbakırsporlusu v.d takım taraftarlığında ,Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Gürcüsü…bütünleşebiliyor ve ortak coşkuda takımlarını alkışlayabiliyordu.
Alkışlayamıyor artık, birbirlerine kuşkulular, huzursuz ve tedirginler, birbirlerine karşı öfke duyar oldular.
Bir Galatasaraylı olarak, Diyarbakırspor’a sempati duyan biri idim. Bu sempatim, Diyarbakır Köy Hizmetleri Bölge Müdürlüğüm sürecinde oluşmadı ; 1970’lerde, Samsunspor genç takımdan ve futbolcu yatağı Samsun Kumluktan arkadaşlarım Bratner Ali Saka, Kahraman Bozkurt ve Sedat Gezer ve de Ankara Büyükşehir Belediye Hastanesi Başhekimi Arhavili hemşerim Ali Fikri Akşeh’in Diyarbakırspor’da oynamalarından dolayı oluştu. Gerçekten, Karadenizli topçuların çoğu Diyarbakırspor’da oynardı ve bu beni Diyarbakırspor’a karşı ilgimi artıyordu.
Kör olası siyaset ve de ayrımcılık , kendini etnik ve dinsel yapı üzerinden kendini gösterince Diyarbakırspor ve Diyarbakırspor tutkusunu yok edildi.
Daha açık söylemle;
Dinden, ırktan ve yoksuldan geçinenler, futboldan da geçinmeye başladıkları süreçteki son 10 yılın Güney Doğu ile ilgili yanlış politikaları, Güney Doğu’da önce futbolu öldürdü, sonra futbolun modern zamanlardaki dayanışmasını.
Futbola sıcak bakmayan, halkın afyonu olarak görenler bile futbolun bu modern zamanlardaki işlevini kabul etmişler di. Şimdi kimse futbolu düşünmüyor, ülkemin geleceğini düşünmeye başladı. İktidarların politikalarındaki yetmezliğinde…


Galatasaray-Kasımpaşa maçı sonrası düzenlenen basın toplantısına oldukça moralsiz bir şekilde gelen Fatih Terim; “Kaka'yla, Engin Baytar'la, maçla ilgili sorularınızın hepsine cevap vereceğim ama Gaziantep'teki olaydan sonra, durumum şimdi yorum yapmak için müsait değil. Başka bir gün Florya'ya gelin, bunların hepsinin yanıtını vereyim” dedi.
Gerçekten Terim’de söylenecek, bizde de yazacak moral kalmadı, bu son hain saldırı sonrası.
Fakat, birilerine yıkıldığımız göstermemek adına, inadına yasımı tutarken yazımı da sunacağım sizlere:
Birileri öyle bir Kasımpaşa yaratmanın düğmesine basmış ki,
önümüzdeki süreçlerde bir Kasımpaşa fırtınası kapıda gibi…
Djalma Campos isminde bir topçu bulmuşlar, üç büyüklere kapak olsun. Bu topçu, bu yıl, bu ligde, bu oyunuyla, Emre Çolak, Kuyt, Selçuk İnan, Hamit , Burak, Q7 ve Melo gibi damgasını vurmayı bırakın, çoğu takımı da vuracak bir yetenek.
Beyler bu yıl bilmem ama, bundan sonraki yıl şampiyonluğun en büyük adayıdır. Dedim ya, üç büyükleri yıkmak için, Kazim Paşalar Kasımpaşalar yaratacağa benzer.
Geçen yılın iki kez yaşanan şampiyonluğun puan durumlarını bir kez daha anımsatalım:
Birinci şampiyonluğunda 34 maç yaptı, 23 galibiyet, 3 mağlubiyet, 8 beraberlik aldı ve 69 gol attı, 24 gol yedi +45 averaj ve 77 puanla, Fenerbahçe’yi 9 puan farkla şampiyon oldu.
Yok, play-off sistemi getirdik, 6 maç daha oynayacaksınız! dediler ve bu sefer 6 maç daha yaptık,.2 galibiyet, 1 mağlubiyet 3 beraberlik alarak ikinci kez şampiyon olduk.
İşte bu Galatasaray, 21 May 2012 tarihli habere göre Başbakanın talimatı üzerine Turgay Ciner’in satın aldığı söylenen Kasımpaşa’yı bu sezon ilk maçında yenmeyi başardı. Ve süper kupa elinde süper lige süper değil, zor yenerek Umutla başladı.
Bu maçı almak, Galatasaray için Real Madrit’i yenmek kadar önemli idi, çünkü yeni kimlikli Kasımpaşa’yı bu yıl gerçekten yenmek zor. Hakemler ve topçular Kasımpaşa maçında çok tedirgin olacaklardır, Korku futbolumuzu da saracak gibi…
Maçın kimliği :
Stat: Türk Telekom Arena
Hakemler: Fırat Aydınus, Serkan Ok, Aleks Taşçıoğlu
Galatasaray: Muslera, Eboue, Ujfalisi, Dany, Hakan Balta, Aydın Yılmaz (Dk. 67 Amrabat), Hamit Altıntop (Dk. 74 Melo), Selçuk İnan, Emre Çolak, Umut Bulut, Elmander (Dk. 74 Sercan Yıldırım)
Kasımpaşa: Isaksson, Abdurrahman Dereli, Yalçın Ayhan, İlhan Eker, Sancak Kaplan, Tabare Viudez (Dk. 86 Hüseyin Kala), Ernst (Dk. 62 Kerem Şeras), Sarmov, Djalma Campos, Hakan Özmert (Dk. 72 Ali Bilgin), Uche
Goller: Dk. 35 ve 87 Umut Bulut (Galatasaray), Dk. 68 İlhan Eker (Kasımpaşa)
Sarı kartlar: Dk. 32 Selçuk İnan, Dk. 53 Hakan Balta, Dk. 81 Umut Bulut (Galatasaray), Dk. 57 Hakan Özmert, Dk. 66 Abdurrahman Dereli, Dk. 76 İlhan Eker, Dk. 86 Ali Bilgin (Kasımpaşa)
Müthiş bir Galatasaray izledik. Oyuncusu, çalıştırıcısı ile müthişti, sistemiyle müthişti. Dahası, Galatasaray süperdi, ala lig adına skor süper değildi, sadece Umut’un 2 golü ile umutlu girdik süper lige.
İki şey belirteyim;
Birinci şey; Emre Çolak’ı bu kadar yük bindirmeyin, çünkü ofanstaki, defanstaki, hatta orta sahadaki yüklerini fazlasıyla yerine getiriyor ve çok başarılı oluyor. Bu nedenle erken elden kaçabilir veya birileri performansını düşürtecek önerilerle kafasını Emre’nin karıştırabilirler. Gerçi Emre birileri gibi dolar için Galatasaray’ı satmaz satmasına da, burası Türkiye, burada şike varken şike yok denen bir Türkiye, burada her şey olabilir.
İkinci şey; Galatasaray’da, çok yönlü öylesine yetenekler var ki; kafaya çıkan, kanatları iyi kullanan, defansı iyi yapan, iyi koşan, toplara iyi vuran, soğukkanlı hareketleriyle oyunu sakinleştiren, iyi gol yapan, bunlara iyi takım kurgusu yapan Teknik kadroyu da kattığınızda Galatasaray kalesine top gelmiyor ve Muslera kalede yalnız kalıyor; korkum işlevini yitirmesi.
Alan daraltan, pres yapan müthiş bir oyun gücü olan Galatasaray’ın bir diğer güçlü yanı, karşı kaleye gittiğinde kullandığı toplar ya gol oluyor, ya korner çizgisinde taca çıkıyor, ya da kornere veya dışarı gidiyor; bu da karşı takıma kontratak fırsatı vermiyor ve de Galatasaraylı topçular yorulmadan yerlerine dönebiliyorlar.
Elmander, Umut Bulut ve Burak Yılmaz, bu üçlü, Terim’e tekli, ikili forvet yanında üçlü forvet seçeneği de sunabiliyor. Defansta, Semih, Dany ve Urfaluji hızlı, onların önündeki Hakan Balta, Melo, Aydın Yılmaz ve Emre Çolak forvet arkası ani kanat bindirmeleri yapma özelliğine sahipler. Formayı yakalayan Hamit ve Ambrabat formu yakaladıklarında çok yönlü özellikleriyle takıma çok faydalı olacakları ve Necati Ateş v.d gibi yedekler in takımı zorda kaldığında kurtarma özelliğine sahip olmaları…
Kısacası Galatasaray bu yıl, geçen yıla oranla daha hızlı.
Erman Toroğlu’nun vurguladığı gibi, birileri önünün kesmez ise(geçen yıl play-0ff oyunları böylesi bir kurgu imiş), Selim Soydan, Kaya Çilingiroğlu, Ahmet Çakar ve Sinan Engin’in dediği gibi kesin favoridir. Fakat yine onların dediği gibi açık ara şampiyon olmasını istemem, olabilirse kapalı ara şampiyon olsun ki, Barcelano’nun La Liga’da olduğu gibi süper Lig’de futbolu soğutmasın.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com
GSM:0506 609 00 32

17 Ağustos 2012 Cuma

GALATASARAY SÜPER KUPA İLE FENER FOBİSİNİ KIRDI GİBİ

Cim Bom, gerçekten süperleşti

GALATASARAY FENERBAHÇE FOBİSİNİ SÜPER KUPA İLE KIRDI MI DERSİNİZ?
15 Ağustos 2012
Süper kupa Galatasaray’ın.
Gerçekten Galatasaray Terim ile başlayan Fener fobisini, yine Terim ile kıracağa benziyor. Fenerbahçe’nin de Galatasaray’ı yenme hobisinin biteceği de…
Erzurum’da oynanan ‘Süper Kupa ‘ karşılaşmasında son 25 dakikayı 10 kişi oynayana Galatasaray Fener’i 3-2 yenerek kupanın sahibi oldu. Bu sonuç elbette ki Galatasaray’a büyük moral kazandırdı .
Eğer ilk yarıda girdiği 14 pozisyon ve 10 kişi kaldıktan sonraki yedi %100 pozisyonların %50’si gol olsa idi, Terim 6-0’ın da rövanşını alabilirdi.
Bu motivasyonla ‘Süper Lig’e’ süper girer mi bilemem, fakat şu bir gerçek ki Galatasaray, geçen yıldan daha iyi. Yöneticiler iyi. Seyirci iyi, Terim her zamanki gibi iyi. Oyuncular iyi, başta Emre Çolak ve Selçuk İnan çok iyi…Hamit, benim kafamı karıştırıyor.
Evet, İlle de Selçuk çok iyi…Selçuk’u Galatasaray almakla büyük bir doğru yapmış, çünkü adam paslarıyla ‘karşı takımı’ doğruyor ve doğduklarına pişman ediyor. Selçuk, salt süper lig’in değil, Avrupa liglerinin de gündemini değiştirecek bir yetenek. Aynı şeyleri Hamit için söyleyemiyorum. Dany başarılı olur. Eğer bencilliği atar, takım oyunu oynar ise Ambrabat en az Çolak kadar başarılı olur. Galatasaray Umut’u kiralamamalıydı, almalı idi, çünkü seneye böylesi bir Umut Bulut’u zor alır. ‘Umut Bulut, sen bunu unut’ları oynamak istemiyorsa, Umut daha fazla iyi oynamazdan bonservisini almalı Galatasaray Touluse’dan. Burak Yılmaz’a gelince, bende ‘acaba Trabzon başarısı gösterir mi?’ yok değil. Terim ile çalışacağı beni umutlandırıyor. Burak bu, bırak İstanbul’u yaşayayım da diyebilir. Eğer, Hamit ve Burak, Umut gibi bir patlama yapar, Melo’da bir ariza çıkarmaz ise, Galatasaray bu gezegende bile zor tutulur, değil Türkiye’de…
İşin özü, her şey iyi, herkesi iyi de, Engin Baytar hep aynı. Bir türlü tam iyi olamıyor. Öfkesini dizginleyemeyen, öfke ile kalkıp zararla oturanlara örnek bir değer. Tıpkı ben. Evet, ben de bir şekilde değer idim, fakat sıradan öfkeli çıkışlarla o değerleri öteleten biriydim. Şimdi çok iyiyim, fakat geçince Bor’un pazarı. Sürdüm eşeği başka yerlere orada şimdiki yaşımın özgün değerlerini yaratıyorum. Ben, genç yaştaki değerliliğimi ortaya çıkarmada şansızdım, çünkü başımda Terim gibi bir değer yoktu, uyaran yoktu, en fazla benim gibi bağıranlar olurdu, kendini zorlayıp, fakat onlar da bir çuval inciri daha da berbat etmenin ortamına iterlerdi beni. Demem o ki, Terim gibi bir değer başımda olsa idi, değerlerime değer katardım. Engin Terim şansını iyi kullanamıyor ve değerlerine değersizlikler katmayı sürdürüyor. Yani Engin benden çok daha beter, çünkü bu son yaptıklarından ve Terim’in uyarılarından ders almaz ise, gelecekteki özgün ortamları da değersiz geçecek… Engin kendine gel! Dünya’da Collina gibi markalaşan bir Cüneyt Çakır’a yaptıkların veya sıradan biri hakeme benzer bir hareketin, çok ama, çok yanlış…

Süper Kupa maçı, aylardır gündemde idi. Birileri, her iki takım taraftarını karşı karşıya getiren manşetleri aylardır attılar. Son manşet ise, Senad Ok’tan;
Fenenbahçe, Vaslui’yi, Kuyt’un da ik gol attığı maçta Romanya’da 4-1 yenince attığı başlık sevincimizi kursağımızda bıraktı; “Cim Bom’a da Kuyt”. Şimdi Galatasaraylılar dönüp; “ Cim bom 0hem Fener’e, hem Kuyt’a kuytu”. Sevindim, çünkü Galatasaray veya sosyal medyası hiç yanıt verme gereksinimi duymadılar.

‘ Şike’ konusundaki gerekçeli kararında yer alan aşağıdaki ifadeler herkesin kafasını karıştırdı:
“Çıkar amaçlı suç örgütleri özellikle futboldaki transferlerden kolay ve yüksek miktarda para kazanma avantajı yanında futbol camiasında menajer olarak yada yönetici olarak yer almak suretiyle kamu oyunda tanınmış medyatik futbolcu-spor adamlarıyla ilişki kurmak suretiyle kamu oyuna kendilerini kabul ettirme ve legal alanda faliyet gösteriyor görüntüsü verme, bu vesileyle kamu oyunda iş adamı kimliğine bürünme şansına sahip olmakla kamu görevlileri nazarında da saygınlık kazanmayı amaçlamaktadırlar. Nitekim daha sonra bu saygınlık olası problemleri aşmada bir bağlantı kurma yolu olarak değerlendirilebilecektir. Burada asıl önemli olan boyut çıkar amaçlı suç örgütlerinin çok para kazanmasından ziyade özellikle hitap ettiği taban itibariyle yönlendirilmeye açık futbol seyircileri, özellikle taraftar gruplarının bu çıkar amaçlı suç örgütlerinin kontrolüne girmesidir. Fenerbahçe, şike ve teşvik eylemlerinden haberdar dahi olmayan teknik adamının ve çoğu futbolcusunun emek ve çabaları yanında, sanıkların üstün (!) gayretleri sonucu Trabzonspor ile aynı puanda olmasına rağmen ikili averaj üstünlüğü ile ligi şampiyon olarak tamamlamıştır. - Liderliğini sanık Aziz Yıldırım'ın yaptığı suç örgütü, gevşek de olsa hiyerarşik ilişkiye dayalı bir yapı - Yönetim kurulunun bilgisi ve onayı dışında sadece Aziz Yıldırım'ın talimatı ile İlhan Ekşioğlu'na yapılan ödemelerin neredeyse tamamının şike ve teşvik eylemleri ile eş zamanlı olarak yapıldı.”
Ben bu şike olayından ve dava seyrinden ve de en son şu gerekçeli karardan, çok şey anladım anlamasına da, yetkililerin; suçladıkları kişi ve grubun hiç suçu yokmuş duruşlarını hiç anlamdım. Bu duruşun yetkilileri, yani sahipleri, başta yargı olmak üzere, TFF ve siyasal erk. Korkum, UEFA’nın veya FİFA’nın bize büyük cezalar vermesi. Eğer bunlar da, aynı duruşu gösterirler ise, gerçekten Simon Kuper’in dediği gibi ‘Futbol asla sadece futbol değildir’. Peki nedir? Bacasız bir endüstri mi? Halkın ortak coşkusu mu? Yoksa bazı siyasilerin ve çakal gruplarının özdeksel çıkar alanları mı?
Tüm bunlar; süper bir oyun ve de tehlikeli.
Biz asıl süper futbol oyununa gelelim:

Süper kupa maçı Yeni Erzurum Stat’ında oynandı. Maçın Erzurum’da oynanmasının nedeni, bir zamanlar süper Lig’de oynamış Erzurumspor’un amatör kümeye düşmesine neden futbol ilgisizliğini artırmak. Erzurum, nedense Futbol’a duyarsız. Bilmem, belki de muhafazakarlığın derin yansımaları…
Takımlar 90 dakikayı şu oyuncularla tamamladı :
Hakemler: Cüneyt Çakır, Bahattin Duran, Tarık Ongun
Galatasaray: Muslera, Eboue, Semih Kaya, Dany, Hakan Balta, Hamit Altıntop, Engin
Baytar, Selçuk İnan, Emre Çolak (Dk. 83 Aydın Yılmaz), Umut Bulut (Dk. 90 6 Necati), Elmander (Dk. 69 Amrabat)
Fenerbahçe: Volkan Demirel (Dk. 16 Mert Günok), Orhan Şam (Dk. 90 1 Sow), Bekir İrtegün, Egemen Korkmaz, Hasan Ali Kaldırım, Mehmet Topuz, Cristian, Mehmet Topal (Dk. 69 Krasic), Caner Erkin, Alex, Kuyt
Goller: Dk. 19 ve Dk. 58 Umut Bulut, Dk. 90 Selçuk İnan (Galatasaray), Dk. 45 2 Alex, Dk. 65 Kuyt (Fenerbahçe)
Kırmızı Kart: Dk. 66 Engin Baytar (Galatasaray)
Sarı Kartlar: Dk. 45 1 Alex, Dk. 70 Orhan Şam, Dk. 76 Bekir İrtegün, Dk. 80 Mehmet Topuz (Fenerbahçe), Dk. 90 5 Selçuk İnan (Galatasaray)
372. randevuda, her 2 takımda solu kullandı, sonunda fırsatları iyi kullanan Galatasaray da, Fener gibi ikinci kez süper kupanın sahibi oldu.
Ulusal takıma, Galatasaray’dan 5, Fener’den 8 topçu alan Abdullah Avcı, belli ki Fener’i başarılı buldu.
Görüldü ki, Avcı başarılı olamayacak, çünkü 15 Ağustos 2012 günü Avusturya ile yapılan hazırlık maçını 2-0 kaybettik. Dedim ben, ‘ Avcı ulusal takım için çok erken bir isimdi’ diye. Hiç kimseyi bulamadın, Ertuğrul Sağlam’ı getir takımın başına. Sen Sabri Sarıoğlu’nu, Emre Çolak’ı alma takıma, FB’nin yedek kalecisini al ve bu takımdan başarı bekle. Neymiş efendim sistemi oturtmaya çalışıyormuş, adam oturtuyor sen bakıyorsun. Evet, Avusturya bile sistemini oturtmuş, sen hala arayışlardasın. Cenk Gönen veya Tolga Zengin dururken, daha birkaç gün önce hatalarıyla Fener’i süper kupadan eden Mert Günok’la mı sistem oturtacaksın?! Çok zor!
Ne diyor Ünal Aysal: “Beni maç seyretmem için değil, güzel maç seyrettirmem için başkan seçtiler”
Ben de diyorum ki; “Teknik direktörleri; maç seyretmek için değil, güzel maç seyrettirmek için takımların başına getirirler”
Ulusal takımın kadrosu bence yetersizdi:
Türkiye: Mert Günok(Fenerbahçe)(Dk 46 Tolga Zengin(Trabzonspor)), Semih Kaya(Galatasaray)(Dk 62 Bekir İrtegün(Fenerbahçe)), Ömer Toprak(Bayer Leverkusen), Caner Erkin(Fenerbahçe), Emre Belözoğlu(Atletico Madrid)(Dk 60 Nuri Şahin(Real Madrid)) , Hamit Altıntop(Galatasaray), Selçuk İnan(Galatasaray)(Dk 60 Mehmet Topal(Fenerbahçe)), Arda Turan(Atletico Madrid)(Dk 46 Tunay Torun(Stuttgart)), Sercan Sararer(Greuther Furth), Umut Bulut(Galatasaray), Burak Yılmaz(Galatasaray)(Dk 46 Mevlüt Erdinç(Rennes))
Yedekler: Tolga Zengin(Trabzonspor), Cenk Gönen(Beşiktaş), Egemen Korkmaz(Fenerbahçe), Nuri Şahin(Real Madrid), Tunay Torun(Stuttgart), Gökhan Töre(Rubin Kazan), Mehmet Topal(Fenerbahçe), Mevlüt Erdinç(Rennes), Mustafa Pektemek(Beşiktaş), Bekir İrtegün(Fenerbahçe)
Goller: Dk. 2 Veli Kavlak(Beşiktaş’ta oynuyor), Dk. 6 (P) Andreas Ivanschitz (Avusturya)
Irkçı falan değilim. Şunu söylemek zorundayım. Ulusal maçlar, farklı kültürlerin ve ulusların maçıdır. Böyle olunca, yarışma olur ve heyecan verir. Fakat, Veli Kavlak bizim kültür ve ulusumuzdan biri olmasına karşın, Avusturya’da oynuyor. Bir Avusturyalı da biz de oynayabilirdi. Bu ulusların yarışması mıdır, ulusların kaynaşması mı?. Eğer ulusların kaynaşması ise, ulusal maçların işlevi ne? Farklı Ulusların karşılaşmaları, farklı ulusları daha çok kaynaştırmaz mı?
Biraz kel alaka olacak ama bir değerlendirme yapmak istiyorum: Düşünün Galatasaray ve Ferebahçe karşılaşmalarını. GS ve FB’li topçular, Fenerli ve Galatasaraylı oldukları için maça coşku ve yarışma hırsı verir. Diyelim ki; bir hafta sonra, bazı FB’liler, GS’da veya GS’lilar, FB’ye geçmiş oynuyorlar. Böyle bir durumda coşku ve yarışma hırsı yaşanır mı? Yaşanmaz, çünkü Galatasaraylılıkları ve Fenerlilikleri yok sayılmıştır, tipki Veli Kavlak’ın Türklüğü yok sayıldığı veya bir Avusturyalı X topçunun, Avusturyalılğı yok sayılacağı gibi.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
GSM: 0506 609 00 32
evesbere@mynet.com

AKP'NİN E-KO(NO)MİK POLİTİKALARI DEĞER SATIP DEĞER ÜRETİYOR

Binnazlar CHP'de o kadar çok ki!

E-KO(NO)MİK POLİTİKALARLA DEĞER SATIP DEĞER YARATMAK

AKP’nin ekonomik politikalarını irdeleyenler diyorlar ki:

“AKP iktidar olduğu süre içinde ulusal gelirimiz toplamda %58, kişi başına %42 artmıştır”

Bu söyleme göre, 9 yılda benim gelirim %42 artmış. Doğrudur diyemem, çünkü ; çalışan mühendisin 9 yıl önceki aylık ücreti 250 TL idi; bugün 2500 TL. Bu % 42 artış değil ki, %100 artış da değil, bu tamı tamına % bin artış. Bunların söylemine göre benim gönenç(Ar. Refah) düzeyim ne kadar artmış OLABİLİR. Bir başka söylemle; 9 yıl önceki gönencim ile bugünkü gönencim arasında bir fark var mı? Var, çünkü 9 yıl önce gönencim daha iyi değildi, çok – çok daha iyi idi. Yani bugün 9 yıl öncesine oranla daha da zor geçiniyorum.

Efendim;

Türkiye, % 58’lik gelir artışıyla yıllık % 52’lik büyüme hızına ulaşmış. Bu oran 50 yılın ortalamasından biraz yüksekmiş. Eğer birkaç yıl daha cari döviz açığını, sürdürülebilir düzeylere indirebilmek için ‘düşük büyüme’ politikası uygulanırsa, Türkiye 50 yıllık büyüme çizgisine tekrar oturacakmış.

Ne demek bu?

Bu, ‘ AKP döneminde bir büyüme yok’ demek’.

Üstelik son 9 yılda Türkiye toplam 300 milyar dolar ‘başka milletlerin tasarrufunu’ ülkeye çekip yatırım ve tüketim harcamalarında kullanmış. Doğrusu; böylesi birikimli cari döviz açığını tüketim harcamalarında kullanmış.

Bana göre, bu para; ekonomik krizi örten tüketim harcamaları için kullanıldı. Kimliği; Araplardan gelen kara paralı cari açık ve cahil açıktır.

Yandaş medyanın, yağdanlık katsayısı yüksek uzmanlara göre Türkiye’nin ulusal geliri %5,2, fakat ulusal harcaması yılda ortalama %9,7 artmış ve muhteşem bir gönenç yaratmış. Bunu zaten, çevremizdeki lüks bina ve araba sayılarından anlıyormuşuz.

Pes doğrusu; kaçımızın, yani ulusal geliri % 42 artan senin ve benim kaçımızın lüks araba ve evi var. Ben hala, güneş almayan zemin katta oturuyorum. Arabam da yok…

Gönenç oranında büyük olasılıkla hesap yanlışlığı var. Fakat, eğer ki; beyaz yakasız gömlekli er kişi ve türbanlı hatun kişinin altındaki lüks cipleri ve de üstlerindeki rezidans daireleri sayılıp, ülkemin nüfusuna bölünerek ortalama % 42’lik gönenç oranı yakalanıyorsa, o zaman hesap doğrudur. Ve de, bu doğruluk mantığına evet diyen benim gibiler sayesinde belimi asla doğrultamayacağım demektir.

Yabancılar soruyormuş; bu gönenç artışının yarısı, borç kaynaklarla sağlanıyor ise, kamu borcunun milli gelire oranının da artırmış olması gerekmiyor muşmuş?

Yok, yok öyle değilmiş. 2002’de kamu borcunun milli gelire oranı % 70 imiş, bu oran günümüzde % 40’a düşmüş. %70, 2011 krizinin bir hesap hatasıymış. Aslında bu oran uzun yıllar %30’un altındaymış.

İyi de o dönemleri(geçmiş iktidarları, ille de Ecevit dönemini) başarısız kabul ederken başka milletin(300 milyarlar) tasarrufu olan borç kaynakla sağlanan gönenç artışının sahibi AKP nasıl oluyor da başarılı gösteriliyor. Özellikle, sermaye birikimini zayıflattığı söylenen bir AKP. Ki, özellikle bütçe açıkları ‘ halkın tasarrufları istismar edilerek’ bu dönemde daha fazla olmasına karşın.

İşin en düşündürücü yanı, AKP’nin kamu açıklarını ve kamu borçlarını düşüren sahte teorilerinin aklanması.

% 4 büyüme eğer küresel belirsizlikle makro dengeleri bozup ileriye dönük riskleri artıracağını söyleyenlerin, daha fazla büyüme istemeleri olumsuzluk değil mi? Burada, özel sektör yem olarak kullanılıyor gibi geliyor bana. Biliyoruz ki özel sektör her geçen gün kan kaybediyor. Nasıl mı? AKP, yatırım harcamalarını özel sektöre bırakmış ve onu borçlandırmıştır. Özelleştirme ile kamu varlıklarını satarak hükümet borçlarını kapatması ile iç borçları azaltması ve de dış borcu artırması, AKP’nin doğruları olarak gösterilmesi, gerçekten düşündürücü.

Çünkü; 300 milyar dolarlık gizemli paralı cari açıkla ve ithalatın getirdiği dolaylı vergilerle ve de kamu gelirleri ile göreceli dinamik denge sağlanıyor ve sağlanan dönemsel iyileşme AKP’yi aklıyor ve sanayi üretimi büyüme için yetersiz olmasına karşın ‘ılımlı toparlanma’dan söz edilebiliyor(ılımlı İslam’ın toparlanması bu olsa gerek).Dahası öyle gösteriliyor. Bu yaklaşım tehlikeli bir ‘eko(no)mik bir politikadır; Süreç böylesi seçim eko(no)mik politika ile işletilmeye başlanarak, halkın aldatılması ivmelendirilecektir.

Biliyorsunuz, ekonomi biliminde, fiziki sermayenin adı ‘Finans kapital’dir.

Azgın liboşlar bunun solcu tanımı olduğunu söylerler, fakat istemeyerek de olsa ‘ bir grubun kullandığı anlaşılmaz söz(Fr. Jargon) olarak gördükleri bu tanımı dillerinden düşürmezler.

Onlara göre finans kapital, bir bağlamda ekonomik kalkınmadır. Bu da sermaye birikimidir; yani pere, pere…Şaka bir yana, bir onlara, bir bunlara; onlara göre doğru olan sermaye birikimi, yani ekonomik kalkınmadır ve fiziki sermaye olarak finans kapital olarak tanımlamaktır-ki bana göre de doğru olanı budur ve bu da yol yapmaktır, baraj, fabrika ve benzeri ekonomik kalkınmanın göstergesi diğer yatırımlarla ve yatırımlara değer katan(katma değer) makine ve teçhizattır.

“Ülkem kalkınmak istiyormuş ki Allah AKP’yi göndermiş.” diyecek kadar AKP’ye kendini adayanların, yarım doğru duruş sergilediklerini gözlemliye biliyoruz. Evet; AKP’nin “Sermaye birikimi “ üzerinde yoğunlaştığını vurgulayarak, halkın gönencini artırmak için yabancı sermaye avına çıktığını söyleyip, yarım doğru yaklaşım sergiledikleri de oluyor. Biliyorsunuz yarım doğrunun yanındaki yanlış da, nerden geldiği bilinmesine karşın bilinmez gibi davranılan; 300 milyar dolardır.

Ayrıca; dış ticaretteki geçen yıla oranla sağlanan %39’luk iyileşmenin iç talepteki daralmanın ve TL’nin değer kaybetmesinden kaynaklandığını unutmamak gerekir(ithalatın azalıp ihracatın artması)

Bu AKP yandaş liberallerin söylemine göre ulusların varsıllığının üç bileşeni vardır: 1) Doğal, 2) Fiziki ve 3) Beşeri sermaye. Kimse yadsımıyor, bu ekonominin temel kuralıdır. Diyorlar ki; ülkemizde bu sermayelerden ikisi yetersiz, yok gibi. Bunların artırılması için bol olan kaynağı(doğal sermayeyi) kıt olan kaynağa dönüştürülmesi gerekirmiş. Ve bununla ülke kalkınırmış ve milli gelir hızı artarmış.

“Ülkemde en bol kaynak ‘toprak’mış. AKP ‘Sermaye birikimini’ sağlamak için, Turgut Özal gibi yabancı sermaye çekmenin yanında rantları satmış. Yani toprak eşittir sermaye mantığını işletmiş. Ve bunun için de; kırsal arazileri kentsel araziye dönüştürmüş. Arsaların imar yoğunluğunu artırarak mekan rantları oluşturup atıl duran doğal servet(toprak) Fiziki sermayeye(finans kapital) dönüştürmüş.

Bu dönüştürmelerde, dahası işletilen sermaye edinim sürecinde, işlettikleri iki olguyu unutmamak gerekir. Birincisi; Kentsel dönüşüm yalanıyla, TOKİ aracılığıyla varoş ve gecekondu arazilerini satmak, ikincisi ‘su akar Türk bakar’ diyerek, enerji elde etmek için HES inşa edeceğim yalanıyla dereleri satması.

AKP bunları yapmış ve doğru yapmış, Türk ekonomisinin büyüme hızını artırmış(Türk ekonomisinin mi, yoksa birilerinin mi?). AKP bir bu duruşuyla çorba dağıtıyormuş, fakat çorba dağıtan kepçeyle içme hakkına sahipmiş.

Kardeşim bu nasıl bir ekonomi mantığıdır. Bal tutan parmağını yalar ve bunun için çalmaları doğal haktır demeyle ne farkı var, bu mantığın?

Bu çorbayı ne kadar dağıtacak, yandaşlarına. Çorba bittiğinde, kazananlar başka bir kazan kaynatacaklar mı? Yoksa, yerlisi yabancısı yatırıcılar, pardon yatırımcılar çekip gidecekler mi?

Beyler; değerleri satarak değer yaratmak ekonomi biliminin neresinde var? Doğrusu, değerleri satmak ne zamandan beri büyüme hızı oldu?

Özal’dan beri değil mi?

Şimdi de R-cep…

Hayret! Nasıl oldu da, geçmiş hükümetler böylesi bir kaynanağı bulgulayamadılar ve ülkeyi batırdılar.

Göreceğiz, ülkeyi kimlerin batırdığını; pardon görüyoruz…Bu sürecin adı ‘yalan üzerine konuşlanmış talan’dır. Değer yaratmadan, değerleri bitirmektir.

Lütfen aklınızı başınıza getirin, sandığa giderken. Aksi taktirde; doğal değerler(kaynaklar) bitince, değer yaratamayacakları için ülkeyi nasıl değersiz hale getireceklerini iş işten geçtikten sonra göreceksiniz.

Çorbayı dağıtanlar, kepçeyle içmiyor, hamutuyla götürüyor ve etrafındaki yağdanlıkları, çorbalayıp torbalandırıyor.

Örnek mi istersiniz?

Yıllardır ucuz mazot bekleyen çiftçiye değil de gemileri olanlara vergisiz mazot veren , yani özel tüketim vergisini(ötv) kaldıran ve de pırlantadan vergi almayan e-ko(no)miklikler...Ve bu anlayış, 10 senedir Ankara'da 1 km metro inşa edememesine ve mühendislik disiplininden yoksun duble yollarla Türkiye'yi karayolları ağlarıyla örmesine karşın, İstanbul'daki metro açılışında(Kartal-KKadiköy); "Biliyorsunuz 10 yıl marşı'nda geçer. Demir ağlarla ördük falan. Neyi ördün? Hiçbir şey falan örmüş değilsin! Ortada duranlar belli idi. Demir ağlarla şimdi Türkiye'yi biz örüyoruz..." diyerek Atatürk'ün ekonomik politikalarını eleştirerek, Atatürk'ü aşağılayabilmektedirler.

Yetmedi Yozgat Müftü yardımcısı; "Başbakanın ve Cumhurbaşkanın karısı örtündü, sizler de örtürün karılarınızın başını; düğünlerde karılarını oynatanlar deyyus'tür" diyerek bunları Kahraman ilan edebilmektedir(ler).

Kahraman deyince, zaman-zaman benzerlerini benim de tekrar ettiğim şu sözler aklıma geldi:

““Biz ABD olarak neden güçlüyüz biliyor musunuz? Bizler aramızdaki vatan hainlerini öldürürüz. Diğer ülkelerdeki vatan hainlerini ise birer kahramana dönüştürüp o ülkelerin üst yönetim kurumlarına getiririz.”

Sözün sahibi; 95 yaşına kadar yaşayan Yahudi babanın ve 97 yaşına kadar yaşayan Yahudi bir annenin oğlu olan ve ABD’nin 56. Dışişleri bakanlığı yapmış halen yaşayan(1923) ünlü diplomat siyaset adama Henry Kissenger.

Ve benim ülkemde biriler; Arap baharı gibi, Türk baharı beklediğini hiç çekinmeden söyleyebiliyor.

Korkum; e-ko(no)miklikler devam ettiği sürece, haklı çıkmaları…

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU

TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU

evesbere@mynet.com

GSM. 0506 609 00 32

4 Ağustos 2012 Cumartesi

2.TERİM VE RİJKAARD DÖNEMİNDE GALATASARAY NEDEN BAŞARISIZ OLDU?

Belediyelerin aslı görevi futbol oldu.

LAZİO’YU İZMİR’DE YENEN GALATASARAY 3.TERİM DÖNEMİNDE NEDEN BAŞARILI OLDU?


Elmander 15. Dakikada ‘Selçuk’un müthiş pasını sürdü, sürdü ve vurdu, Galatasaray 1-0 öne geçti. İşte bu gol ile Galatasaray İtalyan devi Lazio’yu devirdi.
İlginç bir maç oldu. Birincisi; maç İzmir de idi ve yıllar sonra İzmirli Galatasaraylılar bu denli kalabalık oldu. İkincisi; geçen yıl Samsunspor’dan kovulan Petkoviç Lazio’nun başında Galatasara ile maç yapmaktan bahtiyar oldu. Üçüncüsü; eski Galatasarayli Loric Cana ve eski Laziolu Muslera karşı-karşıya gelmekten mutlu oldu…
Gerek Cana, gerek se Muslera geçen sezon takımlarında başarılı olmuştu. Örneğin, Lorik Cana+para karşılığında Galatasaray’a gelen Muslera Galatasaray tarihinde 19 maçta gol yememe rekorunu ve şampiyonluğunu yakaladı. Lazio’da Cana’nın katkılarıyla İtalya Ligi’ni 4. Tamamladı. İşin asıl ilginç yanı; Petkoviç’in Samsunspor’dan kovulduktan sonra, Sion’a, ordan da bu yıl Lazio’nun başına gelmesi. Eğer geçen yıl Mesut Bakkal getirilmese, Petkoviç ile Samsunspor kesin kurtulurdu, çünkü petkoviç Samsunspor kötü gidişine dur dediği noktada görevinden alındı.
Galatasaray’ı değil de, Burak’ı, Hamit’i ben Lazio karşısında iyi bulmadım. Bulamadım, çünkü yoktular. Bazıları orta, Emre Çolak, Elmander, Hakan Balta, Urfaluji, Semih iyi, Gaziantep’ten alınan Dany’ı pekiyi idi.
Hakan Balta’nın dışında tüm oyuncular belli zaman aralıklarıyla değişti. Terim’in amacı, aynı oyuncuları farklı yerlerde denemenin yanında, oyuncuların başarıgücüyle onbiri yakalamaktı. Zamana ve Melo’ya gereksinimi var.
Galatasaray Lazio’dan iyi mi idi, bence iyi idi. Petkoviç, Samsunspor gibi Lazio’yu da durgunlara getirmiş. Siena ve Torino hazırlık maçlarını kaybetmiş. Lazio’yu hareketli hale getirdiğinde Samsunspor’daki gibi Petkoviç’i görevden almazlar inşallah.
Galatasaray orta sahada çok top kaybetti. Kanatları yeterince hareketli değildi. Defans ve kale güvenli; orta saha ve iler uçta Galatasaray sorunlar yaşayabilir. Bir Amrabat bu takıma ne kadar hız verir, fakat Melo bu takıma çok şey verir. Oyuna sonradan giren Necati ve Sabri’yi küs buldum. Küslerin sayısı Terim’in sinirlerini bozabilir, takımında kimyasını.
Galatasaray:Fernando Muslera - Emmanuel Eboue (dk. 85 Albert Riera), Semih Kaya, Tomas Ujfalusi (dk.46 Dany Nounkou), Hakan Balta, Hamit Altıntop (dk. 80 Sabri Sarıoğlu), Selçuk İnan (dk. 73 Yekta Kurtuluş), Engin Baytar (dk. 46 Aydın Yılmaz), Emre Çolak (dk. 63 Juan Emmanuel Culio) - Johan Elmander (dk. 46 Umut Bulut), Burak Yılmaz (dk. 63 Necati Ateş)
Üçüncü Terim dönemi başarısının analizi:
Geçtiğimiz sezonki Orduspor-Fenerbahçe maçından sonra, Aykut Kocaman’ın da birileri gibi kendini Galatasaray’a bağlaması, dahası GS üzerinden yola çıkıp eksiklerini tamamlamaya kalkması hiç aklımdan çıkmadı. Buna; tutukluluk süresi sona eren-ki geçmiş olsun- Aziz Yıldırım’ın geçenlerde Mahkeme üzerinden değil de, Galatasaray üzerinden kendisini aklamaya çalışması eklenince yazıya dökmeye karar verdim, olan biteni.
Aykut Kocaman, 5 Ocak 2012 günü diyor ki; "Bir budama var. Hakemler güç dengelerinin değiştiğinin farkında olarak davranış değişikliği gösteriyorlar. Güçlüden yana olmak lazım her zaman, hakemler haklılar"
28 Temmuz’da sayın Aziz Yıldırım yaptığı açıklamaya göre; Türkiye’de şike 1976’daki Göztepe-Galatasaray maçında Terim ile başlamış. Galatasaray, 2006’da Denizli-FB maçından önce, Denizli’ye para göndermiş, bu nedenle 1.5 milyon dolar kaybolmuş. Kaybolan paraya makbuz almak için Song’u Türkiye’ye çağırmışlar. Şike kararının verildiği gün, Lütfi Arıboğan karar verenlerle aynı öteldeymiş. Yayıncı kuruluşun Havuzundan çekileceklermiş…Aziz beyi yok edip FB’yi ele geçirmek isteyenler varmış(Acaba bu da mı Galatasaray?).
Sayın Yıldırım, şike duruşundaki kararlılığı ve yürekliliği beni inanın gerçekten etkilemişti. Fakat bu son açıklamaları, beni hayli düşündürmeye başladı. Siz Galatasaray ile savaşacağınıza, sizi yok etmek isteyenlerle savaşsanıza. En azından, o güçleri açıklayın, çünkü he konuşmanızın arkasında, o güçler hakkında söyleyeceklerim var diyorsunuz. Fakat, o güçleri açıklayacağınıza, Galatasaray üzerinden kendinizi haklı çıkarmaya çalışmanız, sizi haksızlaştırıyor.
Zaman kaybetmeyen Galatasaray başkanı sayın Ünal Aysal’ın yaptığı açıklama ise, yenir yutulur cinsten değildi:
“…Havuzdan çekilme gibi sözüm ona tehditlerle Anadolu kulüplerine şantaj yapan, kendi kulübüne ve camiasına yıllarca silinemeyecek bir lekeyi sürme cüretini göstermiş ve güvenilirliğini bütünüyle kaybetmiş bir yöneticinin bu talihsiz ve son derece tehlikeli çabalarının Türk sporunu daha fazla zarara uğratmasına izin vermeyeceğiz. Bu vesile ile ülkemizin ve sporumuzun bütün ilke ve değerlerini hiçe saymış ve kontrolünü tamamen yitirmiş bu zatı bundan sonra hiç bir şekilde Galatasaray Spor Kulübü olarak muhatap almayacağımızı kamuoyuna saygıyla duyururuz."
Gerek Kocaman’ın, gerek Yıldırım’ın açıklamaları hiç de şık olmayan açıklamalardı. Sayın Aysal’ın ki ise, öfke ile kalkmanın tipik erkenci örneği idi.
Aziz beyin ve Aysal’ın söyledikleri bir suçlama, fakat Kocaman’ın söyledikleri ise bambaşka bir şeydi.
Ne demek “güç dengeleri değişti?” Adeta bir itiraftır. FB ile ilgili tüm suçlamaları doğrulayan bir yanlış açıklama idi Kocaman’ın bu kocaman açıklamaları. Demek ki güç elinde iken, FB yaptı, şimdi gücü ele geçiren GS yapacak. Olmadı be kardeşim, bu söylemin resmen FB’ye zarar vermek ve de FB konusundaki suçlamaların doğru olduğunun onayını vermektir. Gönlüm 2012-13 sezonunda böylesi Kocamanlı Yıldırımlı lafların edilmemesinden yana.
Neden, FB, Galatasaray üzerinden bir şeyler anlatmaya çalışır ki? Dahası her şeyi Galatasaray ile anlatmaya…
İnanın Galatasaray’a ayırdıkları zamanı kendilerine ayırsa Galatasaray’dan çok-çok daha başarılı olurlar.
Peki bir Fener yöneticisinin şu açıklamalarına ne demeli?
"Sayın Aysal'la aramızda gergin bir telefon görüşmesi gerçekleşti. Bu dönem çok karışık. Göreceksiniz, kısa süre sonra Galatasaray'ın da bizim desteğimize ihtiyacı olacak " diyebiliyor. Bildiği bir şey var ki der demez; “Almanya'da Bochum Mahkemesi'nden gelen yeni tutanaklarda, pişmanlık duyarak itirafta bulunan futbol organizatörü Mario Cvrtak, "Avrupa kupalarında en az 200 maçta şike yapıldı. Bunlardan biri de G.Saray ile Bellinzona arasında 2008 yılında oynanan UEFA Kupası 1. tur karşılaşmasıdır" diyerek sarı kırmızılı temsilcimizi ateşe attı.” Haberi yer aldı.
FB’nin değil de, bazı FB’li yöneticilerin işleri güçleri kendilerini Galatasaray’a endekslemek. Bilmeleri gerek; Galatasaray üzerinden kendilerini başarıya endekslemeleriyle hep kaybettiler. Sadece saha dışı duruşlarıyla göreceli başarılar elde ettiler.
İşte bu saha dışı oyunlarıdır, son 10 yıldır Galatasaray’ı başarısız kılan.
Evet, başarısız oldu çünkü birileri Terim üzerinden, hem Terim’i, hem Galatasaray’ı bitirmek istiyorlardı.
Dahası, Galatasaray’ın önlenemez yükselişi durdurulmalı idi. Anımsayın, merhum Kazim Kanat’ın “Bu GS durdurulamaz ise, FB ve BJK biter…” şeklindeki açıklamalarını. Tıpkı, şike iddianamesinde ortaya çıkan Aziz Yıldırım’ın, Adnan Polat’a, “Bizlerden biri şampiyon olmalı, aksı takdirde Anadolu’yu durduramayız” dediği gibi.
Bu GS ancak 2. Fatih döneminde durdurulabildi. 2002’de Galatasaray’ın başına getirilen Terim, birilerinin kabusu idi, çünkü ikinci Terim dönemi de başarılı olursa, hiç de iyi olmayacaktı kendileri için. Ve bugün tapeler’de ‘Korku imparatorluğu kurdu” denen kişi, 2002’de resmen GS operasyonu içinde idi. Özellikle 6-0’lık maç operasyonun bir parçası idi. O maç bir şekilde kurgulandı ve Terim ile birlikte GS’ın kimyası bozuldu. Sonrasında Terim takımı bıraktı.
Ya Rijkaard dönemine ne demeli? Adam Barcelano’yu başarıdan başarıya koşturmuş biri idi. Galatasaray’ın başına geçince, birileri de harekete geçti. Geçti çünkü Rijkaard’ın Galatasaray’daki ilk 7 maçı tıpkı Barcelano gibi başarılı bir süreçti. Ne olduysa ondan sonra oldu ve GS’ın Rijkaard üzerinde önü kesildi. Devreye saha dışı oyunları girmişti çünkü.
Bugünün şike operasyonun ortaya döktüğü şeyler bu savlarımı doğrular nitelikte.
Böylesi, futbol dışı kurguları öteleyen ‘şike’ sürecidir, ‘Üçüncü Terim’ dönemini başarılı kılan.
Böylesi, futbol dışı kurguları öteleyen ‘şike’ sürecidir, en zor koşulda bile FB’yi zirveye oynatan ve başarılı kılan.
Çünkü;
Her iki takım da, saha dışındaki oyunlardan soyut, saha içi oyunlara odaklanıp futbolu rahat ve endişesiz oynadılar ve de lar yeteneklerin korkusuzca sergilediler.
Fakat ben bu şike operasyonunun, farklı amaçlar için araç olarak kullanıldığı düşüncesindeyim. Özdeki amaç, futboldaki kirliliği kullanarak, birilerin futbol rantını ele geçirmesi, yanı futboldan geçinmeye başlamasıdır. Daha net; Türkiye’de var olan durumu(Fr.statükoyu) yıkacağız diyenlerin, ‘her alanda’ kendi varlıklarını(statükolarını) oluşturmaları…
Futbolu, futbol adamlarına ve futbolcuya bırakırsan başarıya gider, aksi taktirde Zurnacıya…
Ve zurnacıya gidiyor da. Çünkü, dinden ve yoksuldan geçinenler, futboldan da geçinmeye başladı.
Düşünün; Bölgesel Amator Ligler’de profesyonel lige çıkmak için, tam 55 Belediyespor takımı var. Buna Süper Lig’deki İBBS’yi, Akhisar Belediyespor'u, Banka Asya Ligin’deki Gaziantep Büyük Şehir Belediyespor, Güngören Belediyespor. Spor Toto 2. lig’ten, Çankırı Bld. Spor.Spor Toto 3. Lig; Menemen Belediyespor, Diyarbakır Büyükşehir Bl. Spor, Elazığı Bld Spor, Van Bld. Spor, Kepez Bld. Spor, Bingöl Bld. Spor, Kilimli Bld. Spor, Sancaktepe Bld. Spor, Nazilli Bld. Spor, Tekirova Bld. Spor, Kayapınar Bld. Spor, Erzurum BŞ.BLD.Spor ve 4 Eylül Bld. Spor’u eklediğinizde 72 takım yapıyor.
Bu belediyelerin %95’nin AKP belediyeleri olması size hiçbir şey çağrıştırmıyor mu?
Soruyorum;
1- Belediye’nin aslı işi, Kentini mi, futbolu mu geliştirmek?
2- Bu resmen dinden ve yoksuldan sonra, futboldan da geçinmek değil midir?
3- Futbolun bu denli siyasi ve ekonomik rant materyaline dönüştürülmesi, beraberinde futbol kirliliğini getirmez mi?
İyi ve seviyeli ve de bilgili bir Fenerbahçeli olana Ergin Bayraktar kardeşime (8Yengeç Dansı) şunları yazdığım yazıyla bitireyim:
FB konusunda Aziz Yılmaz üzerinden tavır alındığını düşünüyorum. Büyük takımları sıraya koymuşlar gibi, tek-tek ele geçirecekler. Kimler mi? Dinden ve yoksuldan geçinirken futboldan da geçinmeye başlayanlar. Siz ulusal takımın başına Aykut Kocaman’ı mı getirirdiniz, Ertuğrul Sağlamı mı? Elbette ki ikisinden birini, fakat yooo onlar Avcı'yı getirirler, çünkü amaçları dediğim gibi futbolun ekonomik ve siyasi rantını avlamak. Futbolu ideolojilerine eklemlendirmek. Avcı gelir gelmez; “Futbolcularımız milli takımda örf ve adetlerine göre yapılandırılacaktır” demesi bu kuşkuları somutluyor.
Durum bu iken; Aykut Kocaman’ın ve de Aziz beyin Galatasaray’a odaklanması ve onun üzerinden kaybetmeye başladığı saygınlığını kurtarmaya çalışması doğru bir duruş değil.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

2 Ağustos 2012 Perşembe

KUR'AN-I- KERİM KİTABINI FİZİK VE KİMYA KİTABINA DÖNÜŞTÜRENLER


Kur'an ile aldatanlar

KUR’AN-I KERİM’İ FİZİK KİMYA KİTABI GİBİ GÖSTERMEK

Öncelikle, Tüm Müslumanların Ramazanını ve Ramazan Bayramı'nı kutluyorum.

Kur’an’ı pozitif bilimlere karşıymış gibi veya fizik ve kimya

Kitabı gibi gösterenler;


Asırlardır pozitif bilimler karşıtı gösterilen ‘Kur’an’,

birileri tarafından günümüzde pozitif bilimler kitabı gibi gösterilmeye başlandı.

Kimler tarafından mı?

Kur’an’ı ‘kişisel ve grupsal çıkarları için’ yanlış yorumlayan ve günümüzde şifrelerle anlamlandıran dinden geçinenler tarafından.

Dahası; eskilerle çıkarlarını pekiştirenlerin ‘yeniliklerden korktukları için’ dünyadaki özgün gelişim ve değişime karşı çıkıp, toplumu bilim ve teknolojiden soyutlayanlar.

Ve de, akıl ve mantık dini olan İslamiyet’in kutsal kitabı olan “Kur’an’ı”, bilim ve teknolojinin şifrelerini gizleyen ‘pozitif bilimler kitabı’ olduğunu TV’lerde savlayarak toplumu gerçek anlamdaki bilim ve teknolojik gelişmelerden soyutlayanlar.

Tarihte ve günümüzde böylesi yaklaşımlara fazlasıyla rastlayabilirsiniz.


İşte örnekleri;

3)İspanya’daki engizisyon dan kaçan(1492) Yahudileri topraklarına kabul eden II. Bayezid’ın(1481-1412), basımevi(Ar.matbaa) tekniğini de beraberinde getiren yahudilere1493 yılında basımevi kurma izni vermiştir. Aynı izni, II. Selim(1566-1574) 1567’de Ermenilere de vermiştir. Her iki izin de;Tevrat ve İncil ve de dua kitapları izni idi. Osmanlı Devleti; baskı makinesini Kafir icadı olarak gördüğü için, bırakın Osmanlı’nın baskı makinesini kullanmasını, Yahudilerin bu basımevlerinde ‘Özellikle Kur’an olmak üzeri Türkçe ve Arapça hiçbir kitap basmamaları için sürekli Fetva verdi,* yasak getirdi.

İranlılar bile bizden çok önceleri Kur'an-ı Kerim(Mushaf-i Serif) basmalarına karşın, biz ancak; I. Abdülaziz döneminde(1861-1876) basmışız. 21 Haziran 1873'te Kur’an’ın basımına gereken iznin verilmesi kararlaştırılarak, 29 Haziran 1873'te Osmanlı Maarif Nezareti(Milli Eğitim Bakanlığı) ilk kez", çeşitli boyutlarda beş yüz bin kopya Kuran-i Kerim basılmıştır.

Düşünün; III. Ahmet dönemi(1703-1730) Lale devrinde(1718-1730) İbrahim Müteferika’nın gayretleriyle basımevi kurulmasına karşın(1727), ve de asırlardır Kur'an-ı Kerım'in basımı, Bab-ı Ali'ce arzu olunduğu halde bu hususta Bab-ı Fetva(Fetva kapısı)'dan uygun bir cevap alınamıyordu. Bab-ı Ali(Yüce kapı) tereddüt halindeydi. Hâlbuki İranlılar, gizlice Kur'an-ı Kerim basarak açıkça satıyorlardı. Bab-ı Ali(Yüce kapı) ise bu Kur'an-ı Kerimlerin satışını yasaklar, bazen de el koyardı.

Kur’an’ın, yani İslamın iyi anlaşılıp yaygınlaşmamasının nedeni olan bu bağnazlık, bilim ve teknolojinin önünde de bin engeldi.

2)Bilindiği gibi; II. Bayezid zamanında(19 Mayıs 1481-25 Nisan 1512)İstanbul 14 Eylül1509 tarihinde ‘küçük kıyamet’ diye adlandırılan, şiddetli bir deprem yaşandı. Dev dalgalar İstanbulve Galatasurlarını aştı.109 camive mescitile 1.070 evkullanılamaz hâle geldi. Halktan da 5.000 kadar insan yaşamını yitirmişti.

Yeniliğe açık III. Selim dönemi(7 Nisan 1789 29 Mayıs 1807)’nin son günleri, Avrupa’da bilim ve teknolojinin hızla geliştiği zamanlardı. III.Selim’in bilim ve teknoloji duyarlılığı, İstanbul için olası deprem vb doğal afet tehlikesini gündeme getirdi . Ve bun dedenle, Almanya’dan mühendisleri İstanbul’a davet ederek, doğal afetler öncesi için önlemler raporu hazırlattı. Mühendisler, raporlarında; yıldırım düşmesi anında, minarelerin ve tarihi yüksek yapıların yıkılabileceğini, özellikle Minareleri yıldırımdan korumak için paratoner konulmasına yer verdi.

III. Selim, bu öneri karşısında; işin içine Cami girince, duraksamak zorunda kaldı. Şeyh-ül İslam’a, yani Osmanlı döneminde dini konularda en yüksek yetkiye sahip devlet görevlisine başvurdu. Verilen yanıt; “Minarelere paratoner denen aletin yerleştirilmesinde dinen bir sakınca yoktur. Ancak bu aletin içeriğini bilmeyen cahiller, cami minarelerine kâfir icadı aletler koydular diyerek halkı ayaklandırmaları göz önünde tutularak şimdilik ertelenmesi görüşündeyim.”

Görüldüğü gibi aydın bir din adamı bile yobazlardan çekindiği için ‘istemeyerek de olsa’ öneriyi geri çeviriyordu.

VI.Mehmet(Vahdettin) döneminde (4 Temmuz 1918 1 Kasım 1922) Yaşanan bir olay var. İstanbul’a elektrik geliyor. Bugünkü Vakıflar Genel Müdürlüğü işlevindeki; ‘Evkaf Nazırı-Vakıflar Bakanı’ Ürgüplü Hayri efendi, uluslar arası bir şirket aracılığıyla, bütün Camilere elektrik bağlatmak ister. Çünkü, yağ kandilleri ile aydınlatılan camilerdeki kandilleri tek-tek yakmak ve aydınlatmak için büyük zorluklar yaşanıyordu.

Hayri efendinin bu projesine, imam ve müezzinler şiddetle karşı çıktılar. Gerekçeleri, kutsal Kabe kandillerle aydınlatılmakta idi ve camiler de Kabe’nin şubeleri olduğu için, elektrik ile aydınlatılması günahtır.

Gerekçenin özü öğrenildi: Halk kandiller için zeytinyağı bağışlıyordu ve bu bağışlardan cami görevlileri yaralanıyordu. Yani yağdan çıkarları vardı(Günümüze ne kadar benziyor değil mi…)

3)Yıl 1922. İlk TBMM’i Konya milletvekili Hoca Vehbi’nin Kur’an yorumu dikkati çeker. Yorumu, bilimsel çalışmalara karşı olduğunu işaret etmekteydi. Vehbi efendi; ‘Evrenin gizliliğini tanrı bilir’ ayetinden yola çıkarak, Aya çıkılamayacağını ve böylesi bilimsel sürecin günah olduğunu savlar.

4)Yakın zamana dek; imamlar ve sözde din alimleri; ‘Mikrofona Kur’an ve Ezan okumanın günah olduğunu dayattılar. Ve bu yasak; ancak 1939’larda kırılabildi. Amaç, minber ve kürsüye ‘sesin arka taraflara gitmesi için’ mikrofon koymaktı. Fakat bu abartılarak, minareler hoparlörle donatıldı ve bugün çevrede hasta, çocuk, okul mu var, hiç düşünmeksizin madeni ezan sesiyle etrafı inletilir oldu.

5)Arap dili kutsal sayıldığı için, Kur’an’ın ve Ezan’ın Türkçe

okunmasına karşı çıkılmış ve bunun kafir dayatması olduğunu günümüzde da savlamayı sürdürmektedirler.

Öyle ki, ülkemin başbakanı; ‘Menderes Ezan’ı, Türkçeden Arapçaya çevirdi, ben de Arapça ve Kuran’ı okullara ders olarak koydurttum’ diyebilmiştir.



Tüm bu bağnaz duruşlar; batının daha doğrusu, Musevi ve İsevilerin önünü açan duruşlardır. Daha net anlatımla; bilimin kazandırdıklarıyla birlikte teknolojik gelişmeleri gavur icadıdır diyerek batının aydınlanmasını, Osmanlının karanlıkta kalmasını ivmelendiren mantık, günümüzde ‘ Gavur İzmir’ mantığıyla kendini koruyor. Bugünün mantığı; ‘ılımlı İslam’ bütününde kendini gösteriyor. Kur’an-ı Kerim’i siyasi ve ekonomik rant boyutunda yorumlayıp dini siyasallaştırarak karanlığı besleyip, Musevilerin ve Hıristiyanların önünün açmayı sürdürüyor.

Süreç içinde, yeniliklere karşı olanlar günümüzde farklı yaklaşımlarla karanlığı beslemeyi sürdürüyorlar.

Diyorlar ki; Bilim ve teknoloji Kur’an sayesinde gelişmiştir. İnsanoğlu Kur’an sayesinde Aya çıkmıştır. Uçakların esin kaynağı, Kura’an’ın Fil süresidir. Atam’un parçalanması Kur’an da var idi. Fizik ve Kimya bilginleri Kur’anı inceleyerek buluşlarını gerçekleştirmişlerdir.

Bir TV kanalındaki Ömer Çelakıl’ın bu bağlamdaki akıl çelmelerini tüm bunların somut örneğidir.

Kur’an, akıl çelenlere göre; pozitif bilimleri, yanı Kozmografyayı, Astronomiyi, Kimyayı ve Fiziği içeren şifreler gizlediğinin söylenmesi akıl işi olmasa gerek. Böylesi yaklaşım, Kur’an’ın insanlık, ahlak ve toplum ilişkilerini, sosyal yaşam kurallarını içeren ‘İlahi’ bir kitaptır, fizik vb değil…

Herkesin bildiği gibi pozitif bilimler sürekli değişir. Örneğin teknolojinin sürekli kendini yenilemesi, bilişim dünyasının her geçen gün değişmesi vb ile yeni kurallar ortaya çıkarması gibi.. Kur’an öyle mi? O ahlaki kuralları ve toplumsal ilişkileri dengelemek ve sosyal yapının moralini yükseltmek için kurallar ve yasaklar, dahası sınırlamalar getirir. Kuralları sonsuza dek değişmez. Bilim, yani pozitif bilimler sürekli değişir ve yeni düzenlemeler getirir. Bunu bilmemek, dini anlamamak ve onunla dalga geçmektir. En üzücü yanı, bırakın TV kanallarında, bu sürecin kitaplarda, cami kürsülerinde vaazlarla işletilmesi.

Bu süreci işletenin Kur’an-ı Kerim olduğunu söylemiyorum, Kur’an-ı Kerim’i bilinçli veya bilinçsiz çıkar boyutunda yorumlayandır diyorum. İkisi arasındaki farkı algılamanın, değil ulusal evrensel bir zorunluluk olduğunu aklımızdan çıkarmayalım.

Yazar değilim; yazan biriyim; bu nedenle kendime ‘Yazan Mühendis’ demeyi daha uygun bulurum, çünkü yazar olmak öyle kolay bir şey değildir.

Din alimi hiç değilim; çünkü ‘inancım değil de’ dini bilgim bile çok azdır. Fakat, yazan mühendis olarak okuyan mühendisim. Okuduğumu az çok anlarım. Çünkü , herkes gibi benim de aklım var.

“ Diğer canlılardan akıl ile ayrılan ademgilerden bir ademim” demek istemiyorum, çünkü diğer canlıların ne kadar düşünebildiklerini, doğrusu akıllarının olup olmadığını bilmiyoruz(biliyorum diyenin ta…). Düşünme bir enerji yansıması ise, canlı-cansız her nesnenin bir enerjisi olduğun unutmayalım. Bildiğimiz tek şey salt bizim düşünebildiğimizdir. Bilmediğimiz ikinci şey, ne kadar düşünebildiğimizdir. Derler ki, %5-6 arası düşünebiliyoruz. En çok düşünme oranına da Einstein sahipmiş. Düşünün, %50 düşünebildiğimizi. Kim bilir ne gizemlere ulaşırız. Belki de ölümsüzlüğe…Belki de, ebediyete dek, insanlarda ve hayvanlarda yok olmayan ‘Pöç’ kemiği DNA’sından faydalanarak, ademoğlu, ölen ademleri, hayvanlari diriltme yetisini yakalarız…

Bu nedenle, düşünebildiğim kadarına sığınarak bir şeyler anlamaya çalışan bu adem bir soru değil, birkaç soru içinde soru soracak herkese:

Allah’ın sözlerini içeren ‘Kur’an’ ‘İslamiyet’i bir ‘Arap dini’ olarak mı tanımlıyor?

“Tövbe haşa!!” değil mi?

İyi de; Furkan(farkları ortaya çıkaran) suresi 51. Ayette; “Eğer dileseydik, elbette her memlekete bir uyarıcı gönderirdik. İsra(esra, gece yürüyüşü, Miracın ilk kademesi. Bir değer adı da; Beni İsrail Süresi) süresi 15. Ayette; “Biz bir peygamber göndermedikçe, kimseye azap etmeyiz. Araf (Kum tepesi)süresi 6. Ayette; “Kendilerine peygamber gönderilenleri elbette hesaba çekeceğiz” şeklindeki Allah’ın sözleri ne anlama geliyor.

Yorum yapmayacağım: Sadece şu kadarını söyleyeceğim: “Allah’ın bu sözleri; yeryüzünde peygamber ve din gönderilmeyen kavimler olduğu ve bu kavimlerin cezalandırma sisteminin dışında olduğunu betimleyen mantık örgüsünü yansıtıyor gibi.”

Öyle ki;

En’am(evcil hayvanlar) süresi 156 ayet; “Kitap, bizden önce yalnızca iki gruba(Yahudi ve Hıristiyan kabileleri) indirildi, doğrusu biz onların okuduklarından habersizdik” demeyeseniz. Devamında 157 ayet; “Veya “Eğer bize kitap indirilmiş olsa idi, biz kesinlikle onlardan daha doğru yolda olurduk” demeyesiniz. İşte size, Rabbinizden kanıt, rehber, rahmet(olan Kur’an) geldi. Artık Allah’ın ayetlerini yalanlayandan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Biz, elbet ayetlerimizden yüz çevirenleri, işledikleri bu kabahatler yüzünden azabın en dehşetlisiyle cezalandıracağız.” Demektedir.

Bu iki Ayet; Yahudi ve Hıristiyan kabileleri dışında, Hazreti Muhammed’in içinde bulunduğu ve din gönderilmediği için yakınan Arap kavmine , yani milletine de din gönderildiğini işaret etmiyor mu?

Sadece bu iki ayet değil; Meryem süresinin 97, Yasin süresinin 5 ve 6, Nahl (Bal arısı)süresinin 64, Secde süresinin 3 ve Kasas süresinin 46, En’am 92, Şura(Kurul) 7, Yusuf 12, Cuma 3, Sebe(Saba. Anlamı, Arap kabilesi) 28, 47 ve 44, Maide(Sofra) 3, Fatır(Durgun, bezgin) 32, İbrahim 4, Şuara(Şairler) 193 ve 195, Zuhruf (Altın, Mücevher)ç 2, 3 ve 5, Fussilet 3 ve 44. Ayetlerinde de; Kur’an-ı Kerim’in uyarılmamış bir kavme, Müslümanlık yol u, doğru yol rehberi olarak geldiği ve de her kavme ‘anlasınlar diye’ kendi dillerinde kitap gönderildiği işaret edilmektedir.

Bu, Türklere, Lazlara, Kürtlere vd kutsal kitap gönderilmiş olsa, kendi dillerinde gönderilecek demek değil midir?

Hazreti Musa’ya gönderilen Tevrat, Hazreti Davud’a gönderilen Zebur ve Hazreti İsa aracılığıyla İsrailoğullarına indirilen İncil ‘yanlış bilmiyorsam’ İbranice gönderilmiştir.

Bu, her kutsal kitap kendi dilinde okununca anlaşılır demek değil midir?

Benim üzerinde durduğum konu; tüm bu gerçekler durur iken, hala benim yoksul insanımın, dinden ve kendisinden geçinenlere kanması.

Gelelim şarlatanlara. Sıradan şarlatan, sıradan insandan türer, fazla tehlikeli değildir. Fakat; bilimin ve bilimden soyut siyasetin içinde kendini türeten şarlatanlar vardır ki, bunlar çok tehlikelidir.

Örneğin; İkinci hanımefendinin sahip olduğu savlanan Medical Park’ın “Prof. Dr” unvanlı kanserbilimci(onkolog) şarlatan(lar)ı.

Diyor ki; "Tanrı inancı olan hastaların tedavisinde çok daha başarılı sonuçlar elde ediliyor. İnananlar bu nedenle uzun yaşıyor(Daha dün, gencecik İmamın selasi veriliyordu. Bu imamımız inançsız bir provakatör mu idi?)". Evet; hanımefendinin Medical Park’ında , kanser hastaları bilime hiçe sayarak "inançlılar" ve "inançlı olmayanlar" diye ikiye ayırıyor bir bilim ademi ve M.P’ye hasta müşteri topluyor.

Eğer Aziz Nesin bugünleri bu malzemelerini görse idi; kesin Nobel alırdı. Bir değil birkaç Nobel.
Yaşananlar hem etik dış (unethical) ve gayrı ahlâkî(immoral) olmanın yanında yasal olarak da suçtur (crime). > > Merak ettim, bu kişiyi biraz araştırdım.

Kim bu zat, bu zat sabah programlarının TV bülbülü. Piyasadaki şampuandan çarşafa, parkeden kâğıda kadar her şeyin kansere sebep olduğunu iddia ederek "kanser paniği" yaratırken, kanseri önlediği iddia Ettiği otlu, zerzevatlı "alternatif tıp ürünleri öneren kimlik. Bu kimliğin eşi; ikinci hanım efendinin arkadaşı ve AKP’den 22. Dönem m.vekili ve de oğlu ile alternatif tıp ürünleri satan Natural bir şirketin sahibi…Görev yaptığı M.P hastanesinin de, hanımefendiyle bağlantılı olduğu biliniyor. Nasıl mı? Hanımefendinin hemşehrisi ile bir başka partili M.P’nin sahibi. M,P grubuna ait hastanelerde yılda 3 milyon muayene, 130 bin ameliyat gerçekleşiyor(İnananları ve inanmayanları acaba nasıl saptıyorlar?) ve 8 bin personel çalışıyor. Ve 70 yataktan 1500 yatak kapasitesine ulaşıyor.

Bu kimlikten daha çoook var.

Örneğin ikisini ele alalım. TRT’de yakalayıp ele aldık. İkisi de “Prof. Dr”. Biri diğerine diyor ki; “Allah'a inanan mutlaka şifa bulur. Zâten Kur'ân'da her şey yazılı, bize bunların şifresini çözmek kalır" Değeri de onaylıyor.
Hz. Muhammed'in dinine ve Allah'a inanan ama Kur’an-ı Kerim’i ve de bilimi siyasi ve ekonomik rant aracı yapmayanan bilim adamlarına sonsuz saygılarımı iletirken; Ömer Çelakıl’ı bir kez daha kutluyorum. Çünkü, böyleleri varken o daha çok para kazanır.

Burada önemli olan; bu her iki kesim bilimi ve Kur’an’ı kullanarak, dahası dinden ve yoksuldan geçinirken, yoksuldan geçineni uyarabilmek ve onları bu din ve bilim bezirganlarından kurtarmak. Dahası, Türkiye’yi…

*:Fetva, Arapça bir sözcük. Sadece İslam hukukuyla ilgili olarak değil, İslam'ın kurallarıyla yönetilen devletlerde, Osmanlı döneminde Şeyhülislam veya müftü, günümüzde hakimin verdiği kararı belge.


ŞEVKET ÇORBACIOĞLU

TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU

evesbere@mynet.com

GSM: 0506 609 00 32