30 Ekim 2012 Salı

SEFERBERLİK YÜRÜYÜŞÜNDE DERBE YAPMADIK, PROVOKE ETMEDİK, DARBELENDİK, PROVOKE EDİLME OYUNUNA GELMEDİK


29 EKİM 2012’DE 29 EKİM 1923’Ü KUTLAMAK İÇİN ALANLARDAYDIK; PROVOKE ETMEDİK, PROVOKE EDİLDİK


29 Ekim 1923(2012)

Amaçları;halkın kendi kendini idare etmenin

önüne geçmekti, geçemediler. Yani, Atatürk’ün Anadolu insanıyla kurduğu 29 ekim 1923 Cumhuriyetini ‘halkın kutlamasını’ engellemekti, engelliyemediler.

Engellemeleri anlamsız olurdu, çünkü, alanlara çıkmaktaki amacımız; savaşsız, sömürüsüz, yasaksız bir aydınlık umuduyla Cumhuriyet’in 89. Yılını kutlamaktı.

Ankara Valisi bu amaca yasak getirdi.

Neden İstanbul, İzmir ve diğer kent valilerimiz

yasak getirmedi de, Ankara valisi Alaattin Yüksel yasak getirdi?

Efendim, provoke edilecekmiş. Dahası, halk

kışkırtılıp darbe yapılacakmış.

Traji komik bir kurgu. Nedense; karşıt duruşların tümü darbe kurgusu olarak değerlendirilir oldu iktidarca.

Aksine kimse proveke etmedi, kendileri provoke ettiler. Kimse darbe yapmadı, aksine kendileri darbe yaptılar ve yanımdaki insanların yaralanmasına neden oldular.

Ulus’taki 1. Meclis binasına ve ordan da Anitkabir’e yürüyüşü durdurmak için;

Önce, Ankara dışından gelen otobüsleri durdurdular ve insanların Ankara’ya gelişini engellediler.

Ardından, Ankara’daki bizlerin, Ulus’a gelmemiz engellendi:

Örneğin; Çankaya halkının Ulusa’a gelişini kolaylaştıran, Seyranbağları dolmuşlarını seferden kaldırdılar ve Ulus’un tüm cadde ve sokaklarını adeta majino hattı gibi ‘demir ve beton’ bariyelerle kestiler.

Yılmadık, akın-akın Ulus’a geldik. Bizleri heykelin önünde bekliyorlardı. 1. Meclis binasına girişimizi yasakladılar. Kararlığımızı, her zamanki gibi; biber gazı ve tazyikli sularla kırmaya çalıştılar; özellikle Atatürk heykeli, Akman bozacısı ve posta caddesindeki bizleri biber gazı bombalarıyla perişan ettiler. Ne biber gazı, ne tazikli su bizlerin tazyikine dayanamadı ve Anitkabire yürüyüşümüze izin vermek zorunda kaldılar.

Panzerlerini geri çekmediler, panzerlerin arasındaki dar yerden, panzerlere sürtüne-sürtüne geçmek mecbüriyetinde bıraktılar ve saatlerce ancak Anitkabir’e doğru yola çıkabildik. Anitkabire geldiğimizde, kuyruğun hala 1. Meclis’in önünde olduğunu telefonlardan öğrendik. Bu devasa bir halk hareketi idi. Cumhuriyet yürüyüşlerini ikiye katlayan, en az 1 milyon kişinin yürüyüşü idi. Bu insanlarımızın duyarsızlıklarının kırıldığı andı.

Anitkabir’deki büyük önder Atatürk’ün mozolesine ancak, 2 saatte uluşabildik. Saat 14’e gelmiş, insanlar hala Aslanlı yoldan ‘devasa bir ışık gibi’ akıyorlardı, Türkiye’mize çöken karanlığı aydınlatmak için…

Anitkabir girişinde beklerken, genç bir polis(ismi bende saklı) kardeşimle, insanlarımız konuşuyor. Biz de katıldık. Şu söyledikleri canımı çok acıttı; istiyorum ki birilerini düşündürsun: “Biber gazı sıkıyoruz, inkâr etmiyorum. Nasıl sıkmazsın, emir gelince uygulamak zorundayız, aksi taktirde, sürgün ediliyor veya açığa alınıyoruz. Eşim çalışmıyor, 2 çocuğuma kim bakar…”



Şunu bilsinler ki; Kurtuluş savaşıyla, tokat yiyen emperyal güçler ile onların işbirlikçi dinden geçinenler, intikamlarını alamıyacaklar, Atatürk’ün Anadolu insanı ve silah arkadaşlarıyla kurdukları 23 Ekim 1923 Cumhuriyet’in yıkıp, asla İslam Cumhuriyeti’ni kuramayacaklar.

Aristo, cumhuriyeti; "Tüm ulusun çıkarını gözeten halk idaresi" diye tanımlar.

Montesquieu ise; cumhuriyet rejiminin üç ana kuvvet olan; yasama, yürütme ve yargı’dan oluştuğunu; bunların birbirine karşı bağımsız ve denetleme esasına göre işlediğini ve de başında seçimle gelmiş yöneticilerin olduğu siyasi rejim olarak ifade eder.

Kısacası; Ulusun, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı devlet biçimi.

Demokrasi da halkın egemenliği demektir. Halk(demos) ve egemenlik(kratos) sözcüklerini birleşiminden türemiş Latince sözcük olan demokrasi sözcüğü; sınıf ayrımını ortadan kaldırarak halkın yönetime katılması olarak tanımlanmaktadır.

Eğer, ‘halka çok şey veriyormuşları oynamak adına’ demokrasiyi salt seçenekler özgürlüğüne dönüştürür ve halka hiçbir şey vermezseniz, halkın seçme özgürlüğünü de kaldırırsınız. Bu da, demokrasiyi amaçların aracına dönüştürmek demektir ki, günümüz iktidarı bunu itiraf etmektedir.

Demokrasi ve Cumhuriyet sözcükleri tek başına bir anlam ifade ederler mı? Elbette ki ‘hayır!’. Bu anlamı yakalamanız için her ikisine de gereksiniminiz var.

Özellikle, içinde demokrasi olmayan Cumhuriyet, Cumhuriyet değildir. Cumhuriyeti oluşturan 3 ana kuvvete evrensel işlerlik kazandırmak istiyorsanız, Cumhuriyet’e demokrasiyi kesinlikle katmanız gerekir.

Yani, Demokrasi ve Cumhuriyet birbirini tümleyen evrensel parçalardır.

Bu parçaları eğer işletmez iseniz;

Oligarşik sisteme, yani; siyasal gücün birkaç kişilik bir grubun elinde toplandığı yönetim biçimi, takım erkine-ki günümüz iktidarı budur- veya Monarşik sisteme, yani siyasi otoritenin genellikle miras yolu ile bir kişinin üzerinde toplandığı devlet düzeni veya rejim, tek erklik sisteme-ki başkanlık sistemiyle yapılmak istenen budur- ve sonunda Teokratik sisteme, yani: siyasi iktidarın, Tanrı'nın temsilcileri olduklarına inanılan din adamlarının elinde bulunduğu toplumsal, siyasi düzene, din erkine dönüşü yaşarız ki günümüz gidişi budur.

İşte büyük önder Atatürk ve silah arkadaşları Anadolu insanıyla, Osmanlı monarşizmine son vererek 29 Ekim 1923’te "Tüm ulusun çıkarını gözeten halk idaresi" olan Türkiye Cumhuriyet’i rejimini kurdu.

İşte bu Cumhuriyet’imizin 89.kuruluş yıldönümünü kutlayacağız. Daha net söylemle; ulus olarak, egemenliği elimizde tuttuğumuz ve bunu belirli süreler için seçtiğimiz milletvekilleri aracılığıyla kullandığımız yönetim biçimini kutlayacağız. Fakat egemenliğimizi emanet ettiğimiz vekiller, siyasi erke dönüştüğü noktada diyor ki; ‘ egemenliğini Kutlayamazsın!’. “Egemenliğin bizim gruba geçti, kullandırmam” demek olan bu yaklaşım oligarşizmin ta kendisidir.

Egemenliği ele geçiren siyasal erk, dahası takım erkinin başı, “sen ulus olarak kutlayamazsın, bu bir bölücülüktür, devletin resmi kutlamalarına katıl” diyor, Cuma namazı çıkışında. İyi de, aynı siyasal erk, devletin vesayet ve var olan durum anlayışını kıracağız, hatta kırdık demiyor muydu? Bu, korumanlık(Arapçası vesayet) ve var olan durum(Fr. Statüko) anlayışı değil de nedir?

Siyasal erk, dini her durumda siyasete alet ediyor, tıpkı demokrasiyi alet ettiği gibi. Biri, Cuma namazı çıkışı basın açıklaması yapar. En tepedeki, askerle kıldığı Cuma namazıyla manşetlere taşır kendisini… Dinimiz adeta bunların siyasi materyali…

Genellikle eleştirdiğim Turgut Özal asla bunu yapmazdı. Çünkü o gerçekten 4 eğilimi kurumsallaştırmaya çalışıyordu. Günümüz siyasal erki ise, 4 eğilimden dem vurmaktaysa da, uzaktan yakından ilgisi yok. Bence, dini seçim ve siyaset malzemesi yapan Menderes, Demirel, MC ve Erbakan’nın hükümetleri bunların esin kaynakları.

Cumhuriyet karşıtlığı, gizdeki vazgeçilmezleri..

"O cumhuriyet sayesindedir ki bayrağımız dalgalanıyor, minarelerden ezan eksik olmuyor ve hepimiz bu hürriyet havasını teneffüs edebiliyoruz. Allah cumhuriyeti kuranlardan razı olsun. Çoğu, tamamı aramızdan ayrıldı rahmetle anıyoruz"

Onayladığım bu sözler benim değil, önceki Milli Savunma Bakanı, Antalya Milletvekili sayın Vecdi Gönül’ün.

Ben, 29 Ekim 2012 Pazartesi birinci meclisin olduğu Ulus’taydım; sizin de orda olması, beni gelecek adına umutlandırdı ve mutlandırdı.

Evet;

Alanlardaydik ve alanlarda olacağız;



ŞEVKET ÇORBACIOĞLU

TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU

evesbere@mynet.com

GSM: 0506 609 00 32

28 Ekim 2012 Pazar

GALATASARAY 450 DAKİKA SONRA YENEBİLDİ

GALATASARAY 450 DAKİKA SONRA KAYSERİ MAÇIYLA GALİBİYETİ ANIMSADI(3-0)
28 Ekim 2012

Galatasaray, 5 maç sonra galip geldi. Gerçekten GS 5 maçtır sürekli kan kaybediyordu. Renktaşı Kayserispor’dan aldığı kan, o’nu yaşama döndürdü. Salt GS de
ğil, Terim, Selçuk İnan, Cris yaşama dönenlerdendi.
Galatasaray’ın Cluj maçını, 7 Kasım 2012’deki ikinci Cluj maçıyla birlikte yazacağım..
Biliyorsunuz, geçen hafta Galatasaray’ın beraberlik tutkusu Gençlerbirliği maçı ile devam etmişti(3-3). Korkum bu hafta da benzer olumsuzluklar devam edeceği idi. Örneğin, beraberlikler ve her maçta gol yeme tutkusu.
27 Ekim 2012 günkü 9. Lig maçında korkularım gerçekleşmedi ve renktaşı Kayserispor’u Ali Sami Yen Aslantepe Arena’da 3-0 gibi farkla dize getirdi.
Galatasaray lig tarihinden bu yana Kayseri karşısındaki yenilmezliğini sürdürdü…
Cris bu maçta ilk golünü attı…
Selçuk İnan, eski asistanlıklarını anımsadı…
Riera artık Hakan Balta’nın yerini kaptı…
Hamit Altıntop, 5 hafta sonra asistlik yaptı…
Burak Yılmaz, gol atma rekorlarını kırarken, bir de gol attı…
Umut Bulut, gol sayısını 7’ye çıkardı ve en çok golü Kayseri’ye atmıştı, yine attı.
Terim ve teknik kadrosu 5 hafta sonra gülebildiler…
Melo gibi bir orta saha oyuncusunun ortalıkta gözükmemesi nedeniyle değil, sakatlanması nedeniyle yerine giren Yekta Kurtuluş, Melo’yu aratmamak için, melo gibi hem orta sahayı, hem de defansı toparladı…
Galatasaray 90 dakikayı sahaya şu oyuncularla bitirdi: “Fernando Muslera-Cris-Dany Nounkeu-Emmanel Eboue-Hamit Altıntop(70’de Sabri Sarıoğlu)-Selçük İnan(83’te Ceyhun Gürselam)-Albert Riera-Yekta Kurtuluş-Nordin Ambrabat-Burak Yılmaz-Umut Bulut(75’te Emre Çolak)”
Kayserispor: Ertuğrul Taşkıran, Steinsson, Berkay Tolga Dabanlı, Malik Deniz Fathi, Erdal Akdarı, Engin Bekdemir (Dk. 81 Sefa Yılmaz), Abdullah Durak, Riveros, Salih Dursun (Dk. 68 Cleyton), Mouche (Dk. 39 Ömer Bayram), Bobo
Goller: Dk. 7 Umut Bulut, Dk. 32 Cris, Dk. 36 Burak Yılmaz (Galatasaray)
Galatasaray’da yedekler; “Ufuk Ceylan-Gökhan Zan-Hakan Balta-Sabri Sarıoğlu-Ceyhun Gürselam-Aydın Yılmaz-Emre Çolak”
Galatasaray’ın yedeklerine baktığınızda-ki Melo, Semih, Elmander, Engin Baytar, Baros sakat ve yoklar- bu takımın sürekli sakatlıklar olsa bile Lig’de yenilmesi çok zor diyorsunuz, çünkü tüm oyuncular bir anda takımın kaderini olumlu etkileyecek oyuncular. Bugün Yekta bunlardan biri idi. Nasıl mı? Yekta bu haftaya dek yedekte idi, bugünkü maçta ilk 11’de sahaya çıktı ve 90 dakika sahadan çıkmadı, yani bir harika idi. Melo’yu zorlaması bir yana zorlamalı da…Bugün GS’in gol yememesinin nedeni, orta sahada çok iyi olan Yekta’nın Melo gibi defansa yardımcı olması idi. Ambrabat’ın da defansa katkısı böylesi sonucun nedenleri arasında gösterilebilir.
Oyun bir şekilde Ambrabat üzerinde kurgulanmıştı. O’na atılan topları sağa taşıması ve ortalaması, Galatasaray’ın gol ortalamasını yükseltti.
İlk yarı;
Hamit’in asistliği; 1-0,
Selçuk’un asistliği; 2-0
Selçuk’un asistliği; 3-0
İkinci yarı;
Galatasaray’ın suskunluğu; 3-0
Ve sonuç; %49 topa sahip olan Galatasaray, %51 topa sahip olan Kayserispor’u 3-0 yendi. Yani Lig’in en fazla gol atan takımı(19), Lig’in en çok gol yiyen takımını(19) 3-0 yenerek, atılan ve yenen gol sayılarını 22’ye çıkardı.
Galatasaray ne mi oynadı? Ne oynadığını anlayamadım, ama iyi oynadı…
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

29 EKİM 1923'TEN 29 EKİM 2012'YE CUMHURİYETİMİZ İÇİN NE DEĞİŞTİ?



HALKIN KENDİ KENDİNİ  İDARE ETMESİNİ  ENGELLEMEK
29 Ekim 1923(2012)

Aristo, cumhuriyeti; "Tüm ulusun  çıkarını gözeten halk idaresi" diye tanımlar.
Montesquieu ise; cumhuriyet rejiminin üç ana kuvvet olan; yasama, yürütme ve yargı’dan oluştuğunu; bunların birbirine karşı bağımsız ve denetleme esasına göre işlediğini ve de  başında seçimle gelmiş yöneticilerin olduğu siyasi rejim olarak ifade eder.
Kısacası; Ulusun, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı devlet biçimi.
Demokrasi da halkın egemenliği demektir. Halk(demos) ve egemenlik(kratos) sözcüklerini birleşiminden türemiş Latince sözcük olan demokrasi sözcüğü; sınıf ayrımını ortadan kaldırarak halkın yönetime katılması olarak  tanımlanmaktadır.
Eğer, ‘halka çok şey veriyormuşları oynamak adına’ demokrasiyi salt seçenekler özgürlüğüne dönüştürür ve halka hiçbir şey vermezseniz, halkın seçme özgürlüğünü de kaldırırsınız. Bu da, demokrasiyi amaçların aracına dönüştürmek demektir ki, günümüz iktidarı bunu itiraf etmektedir.
Demokrasi ve Cumhuriyet sözcükleri tek başına bir anlam ifade ederler mı? Elbette ki ‘hayır!’. Bu anlamı yakalamanız  için her ikisine de gereksiniminiz var.
Özellikle, içinde demokrasi olmayan Cumhuriyet, Cumhuriyet değildir. Cumhuriyeti oluşturan 3 ana kuvvete evrensel işlerlik kazandırmak istiyorsanız, Cumhuriyet’e demokrasiyi kesinlikle katmanız gerekir.
Yani, Demokrasi ve Cumhuriyet birbirini tümleyen evrensel parçalardır.
Bu parçaları eğer işletmez iseniz;
 Oligarşik sisteme, yani; siyasal gücün birkaç kişilik bir grubun elinde toplandığı yönetim biçimi, takım erkine-ki günümüz iktidarı budur- veya Monarşik sisteme, yani siyasi otoritenin genellikle miras yolu ile bir kişinin üzerinde toplandığı devlet düzeni veya rejim, tek erklik sisteme-ki başkanlık sistemiyle yapılmak istenen budur- ve sonunda Teokratik sisteme, yani: siyasi iktidarın, Tanrı'nın temsilcileri olduklarına inanılan din adamlarının elinde bulunduğu toplumsal, siyasi düzene, din erkine dönüşü yaşarız ki günümüz gidişi budur.
İşte büyük önder Atatürk ve silah arkadaşları Anadolu insanıyla, Osmanlı monarşizmine son vererek 29 Ekim 1923’te "Tüm ulusun çıkarını gözeten halk idaresi" olan Türkiye Cumhuriyet’i rejimini kurdu.
İşte bu Cumhuriyet’imizin 89.kuruluş yıldönümünü kutlayacağız. Daha net söylemle; ulus olarak, egemenliği elimizde tuttuğumuz ve bunu belirli süreler için seçtiğimiz milletvekilleri aracılığıyla kullandığımız yönetim biçimini kutlayacağız. Fakat egemenliğimizi emanet ettiğimiz vekiller, siyasi erke dönüştüğü noktada diyor ki; ‘ egemenliğini Kutlayamazsın!’. “Egemenliğin bizim gruba geçti, kullandırmam” demek olan bu yaklaşım oligarşizmin  ta kendisidir.
Egemenliği ele geçiren siyasal erk, dahası takım erkinin başı, “sen ulus olarak kutlayamazsın, bu bir bölücülüktür, devletin resmi kutlamalarına katıl” diyor, Cuma namazı çıkışında. İyi de, aynı siyasal erk, devletin vesayet ve var olan durum anlayışını kıracağız, hatta kırdık demiyor muydu? Bu, korumanlık(Arapçası vesayet) ve var olan durum(Fr. Statüko) anlayışı değil de nedir?
Siyasal erk, dini her durumda siyasete alet ediyor, tıpkı demokrasiyi alet ettiği gibi. Biri, Cuma namazı çıkışı basın açıklaması yapar. En tepedeki, askerle kıldığı Cuma namazıyla manşetlere taşır kendisini… Dinimiz adeta bunların siyasi materyali…
Genellikle eleştirdiğim Turgut Özal  asla bunu yapmazdı. Çünkü o gerçekten 4 eğilimi kurumsallaştırmaya çalışıyordu. Günümüz siyasal erki ise, 4 eğilimden dem vurmaktaysa da, uzaktan yakından ilgisi yok. Bence, dini seçim ve siyaset malzemesi yapan Menderes, Demirel, MC ve Erbakan’nın hükümetleri bunların esin kaynakları.
Cumhuriyet karşıtlığı, gizdeki vazgeçilmezleri..
"O cumhuriyet sayesindedir ki bayrağımız dalgalanıyor, minarelerden ezan eksik olmuyor ve hepimiz bu hürriyet havasını teneffüs edebiliyoruz. Allah cumhuriyeti kuranlardan razı olsun. Çoğu, tamamı aramızdan ayrıldı rahmetle anıyoruz"
Onayladığım bu sözler benim değil, önceki Milli Savunma Bakanı, Antalya Milletvekili sayın Vecdi Gönül’ün.
Ben, 29 Ekim 201Pazartesi birinci meclisin olduğu Ulus’tayım; sizin de orda olması gerektiğini düşünüyorum.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

21 Ekim 2012 Pazar

HIZLI TREN SOYGUNCULARI



DEMİR ATLARIN ÖLÜMÜ VE HIZLI TREN SOYGUNU-3
21 Ekim 2012

İlk 2 bölüm aşağıdaki tarihlerde yayınlandı:
29 Ağustos 2012;
http://blog.milliyet.com.tr/10-yilda-otoyollarla-orduk-anayurdu-dort-bastan-1/Blog/?BlogNo=376646
2 Eylül 2012;
http://blog.milliyet.com.tr/10-yilda-otoyollarla-orduk-anayurdu-dort-bastan-2/Blog/?BlogNo=376903

10 Yılda  Otoyollarla Ördük Anayurdu Dört Baştan-3

Biliyorsunuz her şey, Başbakan’ın;
“4 Hazıran  2004’te ““Hep konuştular. Ağlarla ördük dediler. Ne ördünüz laftan başka!? Biz örüyoruz. Daha da öreceğiz İnşallah!” ve 18 Ağustos 2012’deki “10. Yıl Marşı’nda geçer; ‘demir ağlarla ördük’ falan. Neyi ördün? Hiçbir şey örmüş falan değilsin” söylemleriyle başladı. Dahası gündemlerin efendisi, yine gündemi belirleyerek, tartışmaların önünün açtı ve beni uzun bir yazı için tetikledi:

Demiryolları inşasının, Osmanlı döneminde Almanlara, Atatürk döneminde Amerikalılara yaptırılması benim için önemli değil. Benim için önemli olan, günümüzde demiryolu hatlarının; İtalyan, Fransız ve Çin’e yaptırılması, vagon fabrikasının yabancılarla kurulması, Vagon testlerinin dışarıya yaptırılması,  Makinistlerin yurt dışında eğitilmesi, vagonların, Lokomotiflerin ve diğer raylı sistem araçlarının dışarıdan alınması önemli ve düşündürücüdür.
Daha net söylemle; 1960’da Devrim arabası yapmamıza karşın, Lokomotif üretmeyi bırak, hala bugüne dek vagon ve sıradan raylı sistem parçalarını imal edemiyorsak, makinist eğitemiyorsak ve alıntı boyutundaki yetersiz Çin ‘Hızlı Tren’  teknolojisine esir oluyor ve bu konuda Atatürk’ü karalamak için hala yalan söylüyorsak  yazıklar olsun bize.
Şu gerçeği vurgulamak isterim;
Atatürk döneminde, yabancılara demiryollarının yapımını Amerikalıların üstlendiğini Taha Akyol yazdı.
Taha Akyol; sözünü ettiği ABD Chester şirketi ile ilgili doğruları söylemiyor. Evet, Chester şirketi Anadolu’da demiryolu yapacağı doğru, doğru olmasına da, bu şirket demiryolunu, Anadolu’da boydan boya değil, sadece Sivas-Van arasında inşa ederek, ardından Karadeniz ve Akdeniz’de de limanlar yapmak istemektedir.
İşin en önemli gerçeği; bu konudaki anlaşmayı Colby M.Chester, Atatürk zamanında değil, Osmanlı zamanında(1910) yapmasıdır.
Doğuda(Sivas-Van) demiryolu, Akdeniz ve Karadeniz’de Limanlar inşa etmesindeki amaç da; ‘ilk etapta Türkiye için ulaşım sorununu çözeceği  izlenimi verse de’ doğal kaynak sömürüsünü hızlandırmaktır. Ardından, Sivas-Van demiryolunu Musul ve Kerkük petrol düzlemine kadar uzanacaktır. Böylelikle, ABD, Sivas-Van-Musul-Kerkük hattının sağ-sol 20 km’lik alandaki madenleri ve petrollerin işletme hakkını ele geçirecek ve ele geçirdiği madenleri ve petrolleri demiryolları ve limanlarla, kolaylıkla taşıyacaktır.
Ağır koşullar içeren bu sömürge anlaşması, 23 Aralık 1876 tarihli Anayasa'ya (Kanuni Esasi) göre kurulmuş ve I. Meşrutiyet ve II. Meşrutiyet dönemlerinde görev yapmış yasama organı olan Meclis-i Mebûsan’ın yurtsever parlamenterleri tarafından şiddetle karşı çıkılmış ve reddedilmiştir. Reddetmesindeki en büyük etmen; Abdülhamit II'nin tahttan indirilmesi sonrasında, Meclis-i Mebüsan’ın Mayıs 1909’da Anayasa üzerinde değişiklikler yaparak padişahın ve Soylular Meclisi'nin yetkilerini daraltması ve  kendi yetkilerini arttırmasıdır.
Kurtuluş Savaşından sonra(1922 Kasım), bu sefer de Colby M.Chester'in oğlu A.Chester Ankara'ya gelip benzer teklifleri yeniden gündeme getirdi. Ek olarak ileride başka demiryollarının yapımını ve işletme hakkını da üstlenecekti, şirket.
Ülke kritik süreçten geçiyordu. Genç Cumhuriyet’in tüm amacı, ülkeyi paramparça eden Sevr anlaşmasının ağır yaptırımlarını kaldırmak ve  özellikle Musul ve Kerkük petrol bölgesini kaybetmemekti. Örneğin, Sevr’in 88-89-93. Maddelerin içeriğine göre, Osmanlı, Ermenistan Cumhuriyeti'ni tanıyacak; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecekti. Çünkü;  ABD başkanı Thomas Woodrow Wilson 22 Kasım 1920'de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan'a , Harput, Hakkari, Urfa, Mardin ve Diyarbakır’ı Kürtlere vermişti. Ayrıca; Samsun-Halep çizgisinde doğuya yönelerek Musul-Kerkük’ü içine alıp İran sınırına yaklaşan, diğer taraftan kuzeyde Gürcistan içlerine kadar uzanan ve İçinde Ermenistan, Kürdistan, Pontus, Gürcistan gibi ülkelerin bulunduğu bir  bölge ABD’nin kontrol alanı idi ve buralarda Türklerin  yaşam hakkı yoktu. Görüldüğü gibi, toprak bütünlüğü gibi konularda ABD’nin öncü rolünü belirleyerek, bunu  anlaşma metnine koydurmuştu.
Bu denli  güçlü hakem ABD’ye ,  uluslararası düzlemde, daha doğrusu Lozan öncesi güçlü olabilmek adına  ödün veriliyordu. İşte, A.Chester anlaşması böylesi bir ödünün parçası(9 Nisan 1923) idi bana göre.
Fakat, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın zaferi ‘ Lozan Antlaşması(24 Temmuz 1923)’ ile, Osmanlının teslimiyeti olan ‘Sevr’in(10 Ağustos 1920)’ ağır yaptırımlarını iptal etmiş, ama Musul ve Kerkük kaybedilmişti.
Asıl amacı, Sivas-Van-Musul-Kerkük hattı üzerindeki madenleri ve petrolleri ele geçirmek olan ABDA(A.Chester şirketi) bu antlaşmadan vazgeçti.
Taha Akyol bey bilsin ki, Atatürk ABD’ye 1 milim demiryolu yaptırmamıştır. Aksine adı geçen şirket ve benzerlerine Menderes döneminde otoyollar yaptırılmıştır.
Atatürk döneminde Musul ve Kerkük’e girilemedi, fakat AKP iktidarı döneminde, yani tam  80 yıl sonra(2003) ABD Irak’a girerek Musul ve Kerkük petrollerini ele geçirdi.
Sıra ‘su savaşları’ ile suyu, yani, Dicle-Fırat havzasını ele geçirmektir. Bugün, Güneydoğu’da bölücü terör örgütüne karşı sürdürülen mücadele, ‘bana göre’, önümüzdeki süreçte yoğunlaşacak olan “Dünya Su Savaşları”nın başlangıcından başka bir şey değildir.

Türkiye sınırları içinde, Osmanlı döneminde inşa edilen ve yabancıların işletmesindeyken Atatürk tarafından ulusallaştırılan 4 bin 136 km ana hat demiryolu bir yana;
Eğer, kurtuluş savaşından yeni çıkmış  ülkem 1923-1950 yılları arasında, o günün koşulsuzluklarında 3 bin 278 kilometrelik demiryolu  ana hattı inşa ediyor ve  yılda ortalama 121 kilometrelik demiryolu yapımı yakalıyorsa, fakat 1950-2002 yılları arasında yalnızca 900 kilometre ana hat inşa edilerek, yıllık ortalama demiryolu yapım hızı tam 18 kilometreye düşürülüyorsa ben bunu dikkate alırım.
Dahası, demiryolu konusunda benim ölçütüm budur; 2002 -2012 arasında bin 85 kilometre ana hat demiryolu inşasıyla(devam eden 2 bin 47 kilometre)yakalanan yıldaki ortalama-ki onarılanlar da yeni hat gibi gösterilmiş- 300  km benim için ölçü değildir.
Neden değildir?
Çünkü, 1923-1950 yılları arasındaki ekonomik ve teknolojik koşullar 2002-2012’in ekonomik ve teknolojik koşullarıyla bir değildir. 2004’te demiryolu hat inşaatının başlatılması başarı, fakat bunu 1923-1950 dönemini, özellikle Atatürk’ün ulaşım politikalarını aşağılamanın aracı olarak kullanmak bir başarısızlığın ifadesidir. Çünkü, Osmanlı borçlarıyla bitmiş, tükenmiş ve  de  savaştan yeni çıkmış yorgun bir ülkede Atatürk (1923-38) 3 bin km’nin üzerinde demiryolu inşa ederek, yıllık ortalama 210 km’lık yol yapım hızını yakalamıştır. Siz ise  günümüz ekonomik ve teknolojik koşulların getirdiği kolaylıkta yıllık ortalama 300 km(?)’lik yol yapım hızını yakalamışsınız(akıl var mantık var, ABD bu ortalamaya izin verir mi?). Aksine bu rakamı 500 km’ye çıkarmalıydınız. O rakamı yakalayarak, ülkemizi dört baştan demiryollarıyla örmeliydiniz…
Bu başarınız bile Atatürk dönemini karalama hakkı vermezdi.
                Anayurdumda, ‘özellikle 1950 sonrası’  nedense Karayolu ve Havayolu gelişiyor, Kızılderililerin ‘Demir at’ dedikleri tren yolu olan ve ABD ekonomisini bugünkü seviyelere getiren ‘Demiryolu” hiç gelişmiyor.
                Niçin mi?
                ABD istemediği için. Çünkü, “Kızılderilileri” ‘Demir atlarla’ yok eden küresel efendi, gelişmekte olan ulus devletlerini de ‘Koşan tenekelerle’ otoyola bağlamıştır.  Yani, ‘küresel efendilerin gelir kaynağı ‘ateş suyu petrolle’ koşan teneke otomobillerle, ulaşım politikalarımız; 1950’de başlayan ‘Adnan Menderesli Demokrat Parti iktidarı’ sonrası, biçimlendirilmeye başlanmıştır.
                Nasıl olduysa Türkiye’mde 2002 sonrasının AKP’iktidarınca  ‘Demir atların uçanı’ olan ‘Hızlı Tren Projesi’ gündeme gelerek, 2004’te  uygulama süreci başlatılmıştır.
                Ülkem ekonomisinin temel getirisi, sosyal yaşamın düzenleyicisi ve kitle ulaşımının en gereklisi olan bu olgu ne kadar doğru projelendiriliyor?
Osmanlı ve Atatürk dönemine göndermeler yaparak, doğrusu Atatürk dönemi ulaşım politikalarını karalayıp, demiryolu, daha iddialı olduğunu belirtmeye çalışan Başbakanın, ‘Hızlı Tren’ aracılığıyla Demiryolu ulaşım politikasında ne denli samimi olduğuna bakmak gerektiğini yine tekrar ediyorum.
Başbakan’ın her şeyde olduğu gibi ‘Demiryolunu da’ ne kadar siyasi rant aracı olarak kullanılıyor(un) yanıtını bulmaya çalışalım:
                Anımsatmakta fayda var;
Kara tren istasyonlarını. Tümü 19. yüzyıl başlayan Anadolu’ya özgün mimari tarzda inşa edilmiş estetik binalardı. Dahası Otobüs garlarından farklı varsıl bir yapı biçimine sahiptiler. Batının mimari üsluplarıyla( Barok, Rokoko, Ampir, Eglektik ve Art-Nouveau) Klasik Türk mimarisi harmanlanarak  ‘Mimar Ahmet Kemalleddin bey’ tarafından yaratılan Neo-Klasik üslupta, ulusal mimarlık akımıyla yapılan istasyonlar, Gen Cumhuriyetle birlikte daha da yoğunlaştı, fakat ne zaman ki  2. dünya Savaşı sonrasında yürürlüğe konan(1951) ABD kaynaklı ekonomik yardım paketi(Marshall yardımı) devreye girdi bu istasyonlar demiryolu uzunluğu gibi yerinde saymaya başladı. Çünkü, ABD yardımları Karayolu yapımı için koşullu idi.
                Bilindiği gibi Osmanlı döneminde yap-işlet modeli ile yabancı sermaye sahiplerince işletilen demiryolları, 24 Mayıs 1924 tarihinde çıkarılan 506 sayılı Kanun ile devletleştirilmiş, daha sonra 31 Mayıs 1927 tarih ve 1042 Sayılı Kanun'la ‘katma bütçeli devlet idaresi olarak’ Devlet Demiryolları ve Limanları İdare-i Umumiyesi adını almıştır. 29 Temmuz 1953 tarihli 6186 Sayılı Kanun ile ‘Kamu İktisadi Devlet Teşekkülü haline getirilerek’ "Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları İşletmesi (TCDD)" adını aldı….Antrparantez: Korkum, Hızlı Tren projeleriyle durağanlıktan kısmen kurtarılan TCDD tamamen güçlenince, yabancılara satılması ve tekrar Osmanlı dönemi anlayışına teslim edilmesidir.
                Evet, gelişmiş ülkelerden kıta Avrupa’sı, İngiltere ve ABD, Rusya ve Japonya devlet katkısıyla raylı sisteme dönüş yaparken, biz 2002 sonrası ‘Biz yapıyoruz, biz üretiyoruz’ demek için, yeterli olmasa da, Hızlı Tren aracılığıyla demiryoluna hızla girer olduk.
                Hızlı tren konusunda AKP iktidarının samimiyet boyutundaki hızları ne olursa olsun, onayladığım bir ulaşım politikası. Çünkü, Hızlı tren uzakları yakın etmesinin yanında, çevre ve doğa dostu bir projedir ve sürdürülebilir ulaşımının öncüsüdür. Yani, artan karayolu taşıtları nedeniyle sağlık ve güvenlik, enerji ve ham madde tasarrufu, çevresel koruma ve de yaşam kalitesi içinde hareket etmenin adı olan ‘Sürdürülebilir hareketlilik’ zorunluluğunu yerine getirecek olar olgu raylı sistem-Hızlı Tren olgusudur. Evet, hiç de kara olmayan, bizim kara tren dediğimiz trenin günümüz versiyonu(uyarlaması).
                Hızlı tren projesi, üstün teknoloji ürünüdür. Eğer mühendislik disiplini ve biliminin ölçütlerine göre inşa edilirse, güvenlidir ve enerji savurganlığının etkin düşmanıdır da.
Bu nedenle; ülkemde son yıllarda gündeme gelen hızlı tren’in,  ülkemizdeki inşasının gelişmiş teknoloji ölçütlerine ne denli uyduğu ve  güvenli olduğu konusunu tartışmalıyız.
                Hızlı Tren uygulanmasına 1957’de Japonya-Tokyo’da başlanmış(1957’deki Saatte 145 km hız 1963’te 256 km’ ye ulaşmış). O günden bugüne dek, saatte minimum 200 km hızın üzerine çıkan hızlı trenlerle ulaşım sağlayan Almanya, Belçika, Çin, Finlandiya, Fransa, Güney Kore, Hollanda, İngiltere, İspanya, İsveç, İtalya, Japonya, Norveç, Portekiz, Rusya, Tayvan’da sadece bir ölümlü kaza olmuştu, ta ki Ağustos 2011’deki Çin’in Wenju kentinde  40 kişinin yaşamını yitirdiği feci kazaya dek.
                İşte biz; zemin çalışmasını kendimizin  yaptığı 583 km’lik Ankara-İstanbul Hızlı Tren projesinde Rayların döşenmesini ve projenin geri kalan kısmını Çinli Mühendis ve işçilerin inşa ettiriyoruz. Burada ilginç olan; Çinli hızlı tren mühendisi Wujiuyi’nin 16 Temmuz 2011’de projeyi bitirme aşamasına gelmek için hızla çalıştıklarını söylemelerin ardında ‘Ağustos 2011’de Çin’in Wenju kentindek feci kazanın yaşanması.
                Düşünün, Dünyada 54 yıldır hızlı tren projesini uygulayan ülkelerde böyle bir kaza yaşanmıyor, Çin’de yaşanıyor. Ve bu Çin’dir;  hızlı tren teknolojisi sahip ülkelerin teknolojisini eleştirdiği ülke. Düşündürücü olan; Çin’in bizde hızlı tren projesinin önemli ayağını gerçekleştiriyor olması.
Evet; Türkiye’yi İstanbul boğazından geçirilen tünel demiryoluyla(Marmaray) birleştirerek, dünyanın ilk kıtalararası tren seferlerini gerçekleştirecek olan Ankara-Eskişehir-İstanbul hızlı tren hattının Eskişehir-İstanbul kısmını inşa ediyor(Ankara-Eskişehir hattını Alsim-Alarko liderliğinde İspanyol OHL Firması ile oluşan konsorsiyum inşa etti). Çin’deki kazanın bir diğer ayrıntısı; Çin de hızlı tren şoförlerinin ancak10 gün mesleki eğitim aldıktan sonra iş başı yaptıklarının ortaya çıkması.
                Durum ne olursa olsun, hızlı tren ülkeler ve ülkemiz için zorunluluktur. Fakat  bu zorunluluğun iyi projelendirilmesi gerekmektedir. Anımsayın, 80 km gitmesi gerekirken, iyileştirilmeyen eski raylarda 140 km hızlı tren denemesi yapan İstanbul-Ankara arasındaki  Ekspres tren kazasını(22 Temmuz 2004-38 ölü). Bu nedenle hızlı tren projesine yüzeysel bakamayız. Bakmamalıyız; çünkü, dünyada, 20 sene sonra 1 milyar 600 milyona ulaşacak olan ve şu anda 800 milyon adet taşıtın, yaklaşık 13  milyonu ülkemizde. 15 yıl sonra bu rakam kesin 50 milyona yaklaşacaktır. Bu düşündürücü bir rakamdır. Demektir ki, küresel efendinin petrol ürünleri ağırlıklı olarak bizim karayolumuzda seyretmektedir, yanı ülkemi doğası ve doğanı ile tükettiğimizin göstergesi ‘petrol  tüketicisi’ biziz. Bundan kurtulmak için hızlı tren projesi bir fırsattır. Öyle ki; 100 yolcunun 1 km uzaklığa taşınması için(100 yolcu km) tüketilen enerji, binek otosunun tükettiğinin yarısı, bir uçağın tükettiğinin 1/3’ü kadardır.
                Peki Türkiye’de yaygınlaştırılabilir mi? Zor, çünkü maliyeti yüksek. Büyük ek altyapı(Tünel, köprü vs) gerektirmektedir. Bu nedenle hızlı tren güzergâhlarını engebeli arazilerden ve var olan tren yollarından geçirmek zor. İktidar, ekonomik ve siyasi getirim(Fr.rant) bütününde ulaşım projelerini yaşama geçirdiği için Hızlı tren projesine de bu anlayışla bakmaktadır. Tüm amaç, ‘Biz bugüne dek hiç kimsenin yapmadığın yapıyoruz’ görüntüsü(Fr.imaj) vermek(Ki Hızlı Proje çalışmasını  1999 Ecevit hükümeti zamanında başlatılmıştır. Anlaşıldığı gibi, önceki hükümetlerin tasarımındaki projeleri, alt yapısın oluşturmaksızın, sıradan çarçabuklukla(Arapça, alelacele) yaşama geçirilmektedir). Bundandır ki, gerek kentler arası, gerekse kent içi ulaşım projelerinde, mühendislik ölçütlerinden ve teknolojiden soyut bir uygulama  gerçekleştirilmektedir. Tıpkı, düz ovada keklik avlar gibi, oy avlamak adına, düz ovalardan bölünmüş(duble) yol inşa etmesi gibi,  hızlı tren projesini de düz ovada hızlandırmaktadır. Ve de bunu, bir an önce kazanmaya odaklı Çin teknolojisi ve mühendislik anlayışıyla yaşama geçirmektedir.
Çin, hızlı tren teknolojisine; Japonya, Fransa ve Almanya’dan kopyalayarak sahip oldu. Bu hızla harmanladığı teknolojisi ile ülkemizde ihaleler almaya başladı. Eğer engebeli arazileri veya var olan tren hatlarını bu şaibeli Çin teknolojisi ile aşmaya kalkar ise, yandık demektir. Biz bu teknoloji ile Hızlı trenimize ancak 225 km hız yaptırabiliyoruz. Peki bu hızı 600 km hıza yaklaştıran hızlı tren teknolojisini yakalayabilir miyiz?
Doğrusu; ülkemizdeki demiryolu altyapıdaki fiziksel bütünlük ve araçlarla ilgili standart yetmezliği  içinde böylesi teknoloji hızını  uygulayabilir miyiz? Olası değil.
Olguya hem siyasi, hem ekonomik getiri boyutunda bakıyorlar:
Türkiye sözde ‘AB ölçütlerine göre’ resmen yeniden yapılandırılıyor. İzlenim o. Fakat her değişim projesini AB ölçütüne göre biçimlendirmemize karşın, bazı  projelerde bu ölçüte uymuyoruz. İşte ölçütüne uymadığımız proje hızlı tren projesidir…
                Japon “Mermi Tren (Shinkansen)” ile hızlı trende 600 km hıza ulaştı. Fransa ‘yüksek hızlı tren(TGV) ile 578 km hıza ulaştı. Japonya hızlı tren projesine 1957’de, Fransa 1967’de başladı ve bugün ortalama 300-400 km hıza ulaştılar.
Çin ise; bu iki ülkenin teknolojilerini alıntılayarak, hızlı tren projesine girdi. Tıpkı ekonomide sıcak paraya, yani dışarıdan gelen yabancı paraları kalıcı yatırıma dönüştürmesi gibi, hızlı tren teknolojisine de kalıcı teknolojiye dönüştürdü. Şu bir gerçek ki, ekonomideki başarıyı hızlı  tren Teknolojisi’nde yakalayamadı, hep tökezledi. Aslında, ‘Hızlı Tren Teknolojisi’ de, ekonomideki başarısının simgesi dışsatım ürünleri gibi, yani halk arasındaki deyimiyle ‘Çin işi’.Ülkem ise; bu işe ilk 1990’da tasarladı, ancak 2003’te yaşama geçirebildi ve 250 km hızı, özellikle Fransa’nın 1972’de terk ettiği eskimiş teknolojisi ile yakaladı, şimdi Çin işi ile sürdürüyor.
                İngiltere, kıta Avrupa’sı, Japonya, hatta Çin bile hızlı tren hattının km’sini 2 milyon Euro’ya mal ederek 500 km hız limitini yakalarken, Türkiye, Fransa’nın eskimiş teknolojisi ile inşa ettirdiği ve 250 km hıza ulaşılabilen hattı, haddi aşan bir maliyetle(kilometresini 3 milyon Euro) döşetti.               
Anımsayın; Ankara Eskişehir hızlı tren hattının Alsim-Alarko-İspanyol OHL konsorsiyum tarafından yapımına başlandığını ve 459 milyon euro olarak belirlenen ilk bedelin bir anda 629 milyon euro’ya çıktığını(sözleşme bedeli+sigorta primi).
                Ve bugün(16 Ocak 2012) TCDD’nin verdiği bilgiye göre; 2 Milyar 78 milyon Euro’su Türk Ulusal bütçesinden, 120 Milyon Euro’su Katılım öncesi mali yardım aracı kapsamında Avrupa komisyonu tarafından sağlanan mali katkı ile, 1 Milyar 450 milyon Euro’su bankalardan sağlanan kredi olmak üzere toplam; “3 Milyar 648 milyon Euro’dan söz edilmektedir.
                Gerçekten müthiş bir hızlı tren projesi.
Hızlı Tren Soygunu bu olsa gerek.
                Gelin “Yüksek Hızlı Tren Nedir?”e hızla değinelim;
                Hızlı Tren Projesini yaşama geçirmek için önemli mühendislik kriterlerini dikkate almak ve bu kriterler doğrultusunda o’nu besleyecek projeler geliştirmek zorundasınız. Siyasi ve ekonomik rantı hızlandırmak adına “Hızlı Tren” projesini yaşama geçiremezsiniz.
                Birincisi; hızlı trenlerin yüksek hızlara ulaşması için özel yapım demiryolu hatları gerekir. UIC (Uluslar Arası Demiryolları Birliği) ve Avrupa Birliği “Yüksek Hız” tanımını aynı esaslara dayandırmaktadır. UIC Yüksek Hız Departmanı ve Avrupa Birliğinin 96/48 ve 2004/50/ AB no’lu direktiflerinde yüksek hız ana başlığı altında çok sayıda sistemi içeren bir tanım yapılmıştır. Bu tanımlarla belirlenen alışılagelmişin(Fr. Standart ) altında kalan hatlar ise “Geleneksel-Klasik (Fr. Konvansiyonel) olarak kabul edilmektedir.
                Yüksek hızlı demiryolu kavramı için tek bir standart tanım bulunmamaktadır. Yüksek hız’ın tanımı bileşik, yani karışık(Fr. kompleks) bir yapı sunması nedeni ile bazı ölçütlere (Fr. kriterler) göre değişmektedir. İnsan sayısı (Ar. Nüfus) yoğunluğunun çok olduğu bölgelerde gürültüyü önlemek amacıyla, yüksek hızlı hatlarda hızın 110 km/saat ile özel tünel ve uzun köprülerin olduğu bölgelerde de kapasite ve emniyetle ilişkili bazı nedenlerden dolayı 160 veya 180 km/saat’le sınırlandırıldığı görülmektedir.
                1. Altyapı Açısından
                Hattın altyapısı, trenlerin 250 km/saat ve üzeri hızlarda işletilmesine olanak sağlamak üzere yeni inşa edilmiş ise “Yüksek Hız Hattı” olarak tanımlanır.
                2. Çeken ve Çekilen Araçlar Açısından
                “Yüksek Hızlı Tren” ticari hizmetlerde kullanılan en az 250 km/saat ve üzerindeki hıza ulaşabilen sabit düzenekli motor ve vagon setlerinden oluşan dizidir.
                Yüksek Hızlı Trenlerin Ayırıcı Özellikleri;
                Yüksek hızlı tren hatlarını alışılagelmiş(Fr. Konvansiyonel)hatlardan ayıran pek çok teknik özellik var. Hızların artmasına bağlı olarak trenlerin birtakım fiziki ve elektriksel güçlüklerle karşı karşıya kalması nedeni ile yüksek hızlarda emniyetli bir biçimde seyredecek trenlerin kullanılabilmesi için hızlı tren hatları çok büyük önem taşıyor.
                Dünyada hızlı tren İşletmeciliği yapan ülkelerdeki hızlı trenlerin önemli bir kısmı 350 km/ saat hızları geçmiyor. Farklı bir teknolojiye sahip olan Japonya’nın, mıknatıs teknolojisini kullanarak özel raylar üzerinde, raylara temas etmeden ilerleyen trenleri( Maglev treni) ise 2003 yılında 581 km/saat hız ile rekor kırmıştı.
                Uyarı işaretlerine uymayan karayolu araçları tren yoluna çıkarak kazaların oluşmasına sebebiyet verdiği için 140 km/saat hızı aşan hatlarda hemzemin geçit bulunmaz.
                Hızlı Tren hatları özellikle hayvan ya da insan geçişlerinin neden olabileceği riskleri ortadan kaldıracak şekilde tel çitlerle veya duvar ile kuşatılmıştır.
                Hızlı Tren hatlarının altyapısı, Uluslararası standartlara uygun malzemeler teknolojinin en son olanaklarıyla birleştirilerek demiryolu düzleme(Fr. Platform) ve sanat yapıları (tünel, köprü, viyadük vb.) inşa edilir.
                İki hızlı tren birbirlerinin yanından hızla geçtiklerinde aralarındaki hız farkı 600 km/saat’e kadar çıkabilir. İşte bu yüzden hatlar arasındaki genişlik önemlidir. İki tren birbirine çok yakın geçtiği takdirde ilk karşılaştıklarında bir hava baskısına maruz kalır ve hemen akabinde de bu basınç ani düşüş gösterir. Basınç farklılıklarının ortadan kaldırılması için hızlı tren hatları arasındaki mesafe geleneksel/alışılagelmiş(Fr.konvansiyonel )hatlara göre daha büyüktür.
                Yüksek hızların elde edilmesi için hızlı tren hatlarında kullanılan kurp(Viraj) yarıçapları alışılagelmiş hatlara göre daha büyüktür.
                Hızlı Tren hatlarındaki tüneller, içinden çift yönlü olarak geçen trenlerin oluşturacağı yüksek basıncı ortadan kaldıracak şekilde yüksek hıza uygun olarak inşa edilir. Tünellerde yangın ve havalandırma sistemleri bulunur(TCDD-alıntı).
                Bu ölçütler dikkate alınarak hızlı tren projesini uygulamaya geçirmeniz gerekir. Ve bu işi bilen, hızlı tren teknolojisini geliştirmiş ülkeler ile anlaşmalısınız, Çin gibi toplama teknolojisine ve yetersiz mühendisleriyle bu projeyi yaşama geçiremezsiniz.
                Eğer siz bu projede samimi iseniz; Ayaş Tüneli sorununun çözün. Çünkü 64 yıllık Ankara-İstanbul Sürat Demiryolu Ayaş Tüneli Projesi, AKP tarafından da kaderine terk edilmiş durumda.
                Yapımına 1976 yılında başlanan ve bugüne kadar 22 hükümet eskiten Ayaş Tüneli, kaderine terk edilmiş durumda çürümeye bırakıldı. 10 bin 65 metre uzunluğundaki Tünel’in sekiz kilometrelik kısmı bitmesine karşın tamamlanmıyor. Neden acaba? Türkiye’de hızlı tren projelerinin hızlandığı şu günlerde, Ayaş Tüneli projesi hayata geçirilmiş olsaydı, Ankara-İstanbul arası mesafe 146 kilometre kısalacak ve yaklaşık 2 saate inecekti.
                Deniyor ki; “Ayaş üzerinden İstanbul’a ulaşmak en doğrusu, fakat biz; Eskişehir güzergâhını başka fonksiyonları olduğu için gerçekleştirdik” Neymiş o fonksiyonlar? Bence birilerine getiri fonksiyonu olsa gerek. Siz eğer, “Bu hattan 2011 yılı ortasında faaliyete geçen ‘Konya-Ankara Hızlı Treni hattına’, Bursa ve İzmir güzergâhlarına bağlanacak, 2023 yılına kadar ise Konya hattı Akdeniz’e, yani Antalya’ya kadar uzayacak, Eskişehir-İzmit arası Hızlı Tren hattı ise 2012 yılı sonuna kadar tamamlanmış olacak” diyorsanız, yanlış diyorsunuz. Aynı ağı Ayaş tüneli üzerindeki hattan oluşturamaz mısınız? Hayır, birilerine kazandırma adına ille de kulağımızı ters göstereceğiz.
                Ben; 1950’den beri komünist ulaşım anlayışıdır diyerek ötelenen demir yolu ağının Türkiye’yi örmesini isteyenlerdenim.
                Karadeniz sahil yolu inşa edilirken; “ Sahil yolu kuşaklama yöntemiyle, arkadan geçsin ve  Batum’a dek uzanacak yola koşut demiryolu da inşa edilsin.” dedik, ciddiye alınmadık…       Demiryolu ülkeye büyük anlamda ekonomik katkı sağlar, eğer bu bir de Hızlı ise, daha hızlı katkı sağlar.
Düşünün ; Sahil kentleri bağlantılı ve Artvin Cankurtaran tüneli üzerinden Erzurum-Kars-Iğdır-Ardahan-Van bağlantılı Arhavi-Hopa-Batum Demiryolu’nun bu bölgeye vereceği katkıyı.
Böylesi proje sonrası; inanın Arhavi-Hopa coğrafyası Batum’u her bakımdan ikiye katlardı.
                ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
                Teknopolitikalar Platformu
                evesbere@mynet.com
                GSM: 0506 609 00 32

19 Ekim 2012 Cuma

GALATASARAY BERABERLİK HASTALIĞINDAN KURTULAMADI(ÜÇ-ÜÇ)





GALATASARAY’DA BERABERLİK SENDROMU DEVAM EDİYOR(3-3)
20 Ekim 2012

 Galatasaray son üç maçtır 2’lere takılmıştı. Yani ikilere gelmişti. Önce Ordu’ya 2-0 yenildi, Ardından Braga’ya ve 2-0 yenilde ve  son olarak da ES-ES ile 1-1 berabere kalarak 2 puan verdi. yani resmen oyunlara gelircesine, ikilere gelmişti.
Bu maçın hakemi İlker Meral. Bu Meral ES-ES maçında bariz ofsayt’ı görmemişti. Aynı Meral Rijkart’ın geldiği sene GS’ın 6. Maçını yönetmiş ve Ali Güneş’in uçarak elle kestiği topu es geçmiş, penaltıyı vermemiş, ardından gelişen atakta Kasımpaşı 1-0 öne geçmişti. Gerçi maçı GS 3-1 almış(2009), almasına fakat Meral ‘o maçta’ sürekli GS aleyhinde kararlar vermeyi sürdürmüştü. Yani gücü yetmedi, Şabanı Nonda’nın üç golünü engellemekte.
Bu bir şeylerin işareti idi ve 6 maçta 6 galibiyet alan 19 gol atıp ancak 5 gol yiyen GS tepetaklak gitmişti.
Galatasaray 2012-13 sezonunda da benzer şeyleri yaşar mı korkusu yaşamadım değil. Ve korktuğum başıma geldi; Lig’in 8. Maçında(19 Ekim 2012) Gençlerbirliği ile de berabere kalarak, bir 2 puan daha kaybetti..
Galatasaray bu beraberlikle ; ‘Galatasaray’ı seviyorum, Galatasaraylıyım, ama Gençlerbirliği olunca babamı dinlemem diyen İlhan Cavcav’ı da sevindirmiş oldu. Ve böylelikle Galatasaray ‘ikili sendromununa’ devam etti. Evet, GS nobetlerde…
Stat: Ankara 19 Mayıs
Hakemler: Halis Özkahya xx, Asım Yusuf Öz xx, Hakan Yemişken xx
Gençlerbirliği: Ramazan xx, Aykut xx, Kulusic xx, Tosic xxx, Hurşut xx, Özgür xx (Lekic dk. 73 x), Cem Can xx, Jimmy Durmaz xx (Curri dk. 77 x), Azofeifa xxx, Zec xx
Yedekler: Özkan, Mehmet Sedef, Mustafa, Oktay, Ekigho
Galatasaray: Muslera xx, Eboue xx (Aydın dk. 57 x), Semih xx, Dany xx, Hakan Balta xx, Hamit xx, Emre Çolak xx (Riera dk. 83 xx), Melo xx, Amrabat xx, Elmander xx, Burak Yılmaz x (Umut Bulut dk. 46 xx)
Yedekler: Ufuk, Cris, Sabri, Yekta
Goller: Azofeifa (dk. 26), Aykut (dk. 66), Jimmy Durmaz (dk. 68) (Gençlerbirliği), Umut (dk. 55), Elmander (dk. 58), Hakan Balta (dk. 86) (Galatasaray)
Galatasaray ne mi oynadı? Ankara’da misket…Öyle ki bu misketin üçü Gençlere, üçü Galatasaray’a gitti.
Terim, nedense Melo ve Hamit ısrarında, ille de Hamit ısrarında yanlış yapıyor. Sabri’yi oynatabilirdi. Oynatmadı. Eboue’yi özellikle   ikinci yarı Burak gibi oyundan almalı idi.
Eboue Fildişi olaylarında hala. 2013 Afrika Uluslar Kupası eleme maçında olay çıktı. Birçok Süper Lig futbolcusunun top koşturduğu maçta Fildişi Sahilleri'nin kazandığı penaltı vuruşuyla işler çığırından çıktı. Senegal'in başkenti Dakar'da oynanan Senegal - Fildişi Sahilleri maçı 2-0 konuk takımın üstünlüğüyle devam ederken çıkan olay nedeniyle yarıda kaldı. Eboue ve FB’li Sow’un bu maçta dayak yediği söyleniyor.
Hoca be, böyle bir travma yaşamış topçuyu neden oynatırsın ki, Hatta, yüzü gözü diş ağrısından şişmiş Muslera’yi da oynatmazdım. Biraz güven yedeklerine. Sen UEFA kupasını aldığın yıllarda, böylesi cesur kararlar alırdın. Bu kararını Semih ve Emre Çolak ile neden dondurursun ki?! Yekta’yi oynat, Ufuk7u oynat, Sabri’yi oynat…Selçuk olmayınca takım eksik. Özellikle Engin Baytar’ın yokluğu…Diyoruz ki, ulusal maçlardan gelen oyuncular yorgundu; iyi de Elmander de ulusal maçlardan sonra geldi ve sahanın en iyisi idi. Melo’da düzelme kısmen. Tam düzelinceye dek bir başkasına yer ver. 25 kişilik kadro yetersiz ise, o zaman sorun sende. Ambabat, tıpkı Elmander gibi olmasa da çalışkandı, o’na sözüm yok, fakat Eboue ve Hamit ve de Muslera aaa, iyi değildidiler.
Hakeme gelince. İsterseniz gelmeyelim! Yo, yo gelelim. Hakem Gençlerbirliği beraberliği öncesi, Gençlerin ceza sahasına yakın bölgede, Emre’ye yapılan net faulu görmedi. O faulu görse, belki GS maçı 3-1’e getirip koparacak, ama o topu faulle alan Gençler, ya  ptığı atakla  maçı 2-2 yaptı. Bunun adı yayıncı kuruluşun balans ayarı. Diyorum ve diyeceğim; yayincı kuruluşu asla bir takımın kopmasına meydan vermez. Kimlerle, hakemlerle. Hak emenlere prim dağıtmadığın kim söyleyebilr ki/ Kim mi? O kadarını da anlayalım lütfen.

Selçuk İnan ve Burak Yılmaz biliyorsunuz, Macaristan maçında sakat oldukları için oynamadılar. FB’den Mehmet Topal ve Gökhan Gönül de oynamadı.
Beni GS boyutu ilgilendiriyor. Maçtan 6 saat önce Facebook’a şunları yazmışım:
“Oynarlar ise yanlış yaparlar ve avcı ile ekibini haklı çıkarırlar. Fakat işin ikinci boyutu, birinicinin önüne geçer nitelikte. Çünkü, bu takımı Avcı kurgulamıyordu, iki bücür kurguluyordu ve Selçuk İnan ile Burak Yılmaz'a tepkili idiler..
Emre Belezoğlu, asla kendi yerinde Selçuk İnan'ı oynasın istemiyordu. Okan Buruk'ta, iyi bir Galatasaraylı olmadığını, Emre Belezoğlu ile birlikte İnter'e giderek Galatasaray'ı zarar uğratması ve de dönüşte de BJK'ye gitmesiyle kanıtladı. Belezoğlu'nun seyri de aynı. O da Türkiye dönüşünü FB'ye yaptı. Ve de FB'ye de zarar verdi. Kısacası, FB ve GS'ya zarar verenler ulusal takıma da zarar verdi...Durum bu olmasına karşın, Selçuk ve Burak'n Gençler maçında oynamaması doğru olur diyorum.”
Ve Terim, Selçuk’u 18’e bile almadı, olası bir risk tehlikesi nedeniyle. Fakat Burak’ı 11’de sahaya çıkardı, çıkardığına da pişman oldu. Bu takımda Umut ve Elmander ilerisi(foveti), ileriki zamanda çok daha büyük işler yapar.
TV spor programları,  salt futbolcu ve yöneticilerin değil, izleyici bizlerin de kimyasını bozuyor:
Zaman-zaman değil, özellikle 3 Temmuz 2011’den bu yana’ sürekli izlemeye başladım. Yaratıcı ve de araştırıcı kimliğinizi ‘Şike olayında’ yürekliliğinizle güçlendirdiniz. Ödün vermeyerek aynı çizginizde yürüdünüz. Fakat son zamanlarda, bu duruşunuzu örseleyen kararsızlıklara ve çelişkilere yer vererek, sanki felaket üzerinden beslenen, yetersiz bir kimlik duruşu sergilemeye başladınız. İkincisi; Telegol’un aktif ve sürekli katılımcıları(Kaya Çilingiroğlu hariç) olarak seviyeyi örselemeye başladınız.
Erman Toroğlu’nun, Gökmek Özdenak’ı küçük düşürücü söylemleri ve son olarak ‘Yalama’ ifadeleri hiç de yakışık almayan, izleyicileri programdan soğutan olgular.
Bir diğer olgu da, birkaç program öncesi ‘yöneticisi, futbolcusu ve çalıştırıcısıyla’ göklere çıkardığınız, övgüler sıraladığınız takımı, bir iki yenilgiden sonra; “yerlerde sürümeniz ve aşağılamanız; akılcı, doğruları söyleyen, reyting kaygısı olmayan, skora göre yorum yapmayan inandırıcı duruşunuzu hayli olumsuz etkilemektedir.”
Bu uyarımı, Serdar Ulueren’e gönderdim, fakat yer almadı. Sizinle paylaşayım dedim.
Burada, önceleri rüya takımı olarak gösterilen ve şimdi de gerçekten rüya imiş diye anılan takım Galatasaray.
Galatasaray yöneticileri, ille de Terim, lütfen bizi abartmayın, bizler bu takım olarak yenilgiler de alacağız uyarısın defalarca yapmasına karşın, yazılı ve görsel medyaya, Galatasaray’ı değil Türkiye’de, Avrupa’da dereceye soktular.
Bu basın, Galatasaray’in bu inişi için bakalım ne diyecek?!
Galatasaray iyi değil, ben de…

Aziz Yıldırım’ın Alex’e patlamasına(Alex-Aziz kavgasına), Hakan Şükür söylemiyle girmek istiyorum:

Hakan’ın aşağıda söylediklerini nasıl  yorumlarsınız? Ben iyi niyetli bir açıklama diyorum. Eğer ironi yapmadıysa, cesur bir açıklama  bana göre ve alkışlıyorum. Çünkü, Cumhuriyet ve kurucularına gönderme yapıyor.
Türk futbolunun efsane isimlerinden Hakan Şükür,"Sayın Aysal'a bu düşüncesi için teşekkür ediyorum. Kendisinin beni bir efsane olarak düşünmesi ve bir takım planlarını açıklaması çok önemli. Kesinlikle de samimi olduğunu biliyorum. Ancak benim heykel beklentim yok. Cumhuriyeti kuranların heykeli olur. Ne var ki ben futbolda hizmet etmeye çalıştım. Açıkçası heykeli de çok fazla kabul etmiyorum"
Buradan yola çıkarak; Alex De Souza ile Aziz Yıldırım kavgasına değinmek istiyorum
Şu yadsıyamayacağımız ve yadsımamamız gereken gerçeği es geçemeyiz. Aleex- Aziz-Kocaman savaşı bence birilerinin savaşı. Fenerbahçe’nin 8 yıldır oyuncusu olan ve başarıları nedeniyle heykeli dikilen Brezilyalı oyuncu Alex de souza, Fenerbahçe’nin tesisleşmelerde  ve kurumsallaşmada en başarılı başkanı meslekdaşım Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe’nin efsane futbolcusu, şimdinin Teknik Direktörü Aykut Kocaman arasındaki savaştan çok birilerin bu isimler üzerinden FB’yi ele geçirme savaşına dönüştü. Onun için, Alex’in, Aziz beyin ve Kocaman’ın birbirlerine olan yanlışlarından çok, bu durum üzerinden savaşı körükleyen birilerinin yanlışlarına değinmekte fayda var.
Eğer, Alex üzerinden birileri Aziz’i bitirir ise-ki artık çok zor-, Aziz’in yerine  o birileri gelecekti  ve de Kasımpaşa’yı yoktan var ettirenler Fenerbahçe’yi sportif anlamda başarılı kılıp Aziz efsanesini yıkacaklardır. Bunun temelleri, Aziz ile kanka olan bir zamanların yöneticilerin(Örneğin Mahmut Uslu v.d) istifasıyla başladı.
Bunların başarılı olmasında Aziz beyin önyargılı ve tezcanlı duruşu da etkendir. 3 Temmuz 2011’den bu yana Aziz bir protes kültürün önderi oldu, güce karşı direnen bir haklı simge. Fakat, son zamanlarda, özellikle Galatasaray ve Alex duruşu, yanı eleştirmesi, aşağılaması bu özelliklerini örseler oldu.
Son olarak da Alex’in çok sevdiği ve oğlu gibi gördüğü Samet Güzel’e Aziz beyin baskısı bardağı taşıran damla oldu. Alex ile Aziz beyin görüşmesinde tanık olarak gösterilen Samet’in tedirginliği, korkusu yüzünden okunuyordu. Aziz bey birilerine böyle bir malzeme vermemeliydi. Özellikle sol eliyle Samet’in sağ omzunu sürekli sarsarak, “Sordum mu böyle Alex’e, söyle anlat’ şeklindeki baskısı ‘insan’ın özgür istencine’ büyük hakaretti.
Alex’in Türkiye’deki başarıları ve FB’ye katkısını tartışmak bile hata, fakat Alex’in, Avrupa kupalarında FB7ye katkısı değil Hagi gibi olmadı, hiç olmadı. Alex ülkemin normlarındaki futbolu iyi kullandı ve başarılı oldu. Müthiş’te para kazandı.
Aslında, Galatasaray’da heykeli dikilmek istenen Hakan Şükür hatası yaptı. O hata da, 2 yıldır bir şekilde Kocaman tarafından gönderilmek istenen Alex’in direnmesi idi. Bu direnişi besleyenin Aziz bey olduğunu da unutmamak gerekir.
Kısacası, Alex olgusunda FB büyük zarar görecek gibi. Çünkü, her başarısızlık Alex’in gönderilmesine bağlanacak. Kimse, Alex’in son 3 yıldır bir şey veremediğini sorgulamayacak.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com- evesbere@gmail.com
GSM. 0506 609 00 32

18 Ekim 2012 Perşembe

TMMOB-İMO VE CANSEL MALATYALI DURUŞU



TMMOB-İMO VE CANSEL MALATYALI’NIN AÇLIK GREVİ

Önceki TMMOB-İMO-Ankara Şube sekreteri; Enis N. Özdoğan diyor ki;
“Eski İnşaat Mühendisleri Odası çalışanı Cansel Malatyalı, Açlık Grevinin 34.gününde sorun çözülemiyor.Demokratik Kitle/ Meslek Örgütlerinin varlık nedeni hak arama mücadelelerini desteklemektir. Haksız hak alma mücadelesi olmaz. İMO ve TMMOB bu konuyu gereksiz uzatıyor insanlar arasında inatlaşma bir yere kadar anlaşılabilir, kurumun kişiyle inatlaşması anlaşılamaz, toplumsal tarihi kimsenin lekelemeye hakkı yoktur. Bütün emek örgütlerini göreve ..."
Merhaba arkadaşlar. Yukarıdaki mesaj dün yayınlandı.
Bugün Cansel Malatyalı 35. Aç Gününde, işine dönebilmek için yaptığı direnişin de 9. ayında yani 241. gününde...
Artık her an Cansel Malatyalı fiziksel hasar görebilir (Vernicke Korsakoff Sendromu) ve yürüyen bir ölüye dönebilir ya da daha acısı ölebilir... 
Bunun sorumlusu ise doğrudan İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) ile üst birliği TMMOB ve dolaylı olarak da bu olaya destek veren, göz yuman, susan "demokrat" insanlar olacak...
Bu gereksiz inatlaşmadan, susmaktan vazgeçin. Bugünün hesabı verilir ama yarının ki... Vicdanınıza ve kamuoyu vicdanına hesap veremezsiniz...
Bu sorunu görmezden gelerek, yoksayarak başka sorunların çözümüne katkı sunamazsınız. Değil mi?

Önceki TMMOB-İMO-Genel Sekreteri Şevket Çorbacıoğlu
diyor ki;

 “İMO(İnşaat Mühendisleri Odası)'da iyi şeyler olmuyor. Bu konudaki, TMMOB'nin izleyici konumu beni fazlasıyla düşündürüyor.
CANSEL arkadaş bu denli mi haksız?! Lütfen, emeğin kutsiyetini kişilere göre yorumlamayalım. Benim dönemimde de, istemeyerek, benzer yanlışlar yapıldı. Daha doğrusu yaptım; amacım bir yanlışın yanında yer almak değildi, kişisel duruşlarını İMO çıkarları önünde koşturan , yönetimdeki bir ağabeyimizin görece duruşundan  ve o’nun bu duruşuna eşlik eden iki arkadaştan kaynaklanan yanlışlara yönelik duygusal, ama haklı, fakat emekçi duruşu boyutundaki yanlıştı benimkisi. O dönem benim yanlışlarıma karşı duruş sergileyen arkadaşların CANSEL konusunda da, aynı duyarlıIığı göstermelerini isterdim. Unutulmasın ki, “emeğin evrensel kutsiyeti, kişi ve kurumlara göre değişmez.”
Tüm bu yaşananlar, Dünyanın en büyük entellektüel örgütü olan TMMOB'ye zarar vermektedir. Evet, 500 bine yaklaşan bir entelektüel demokratik kitle örgütüne...
Böylesi bir devasa örgütlülük salt Mühendis ve Mimarlık disiplinini ile ülke inşasını içermiyor, aynı zamanda gündem inşasıyla, gündem mühendisliğini içeren devasa bir örgütlülüktür. Çünkü, salt ülke ekonomisinin lokomotifi inşaat sektörünü değil, ülke yönetiminin öncü gücü siyaset sektörünün de lokomotifi olacak işlev yüklüdür.
Düşünün, bir üyenin sandığa en az 4 üye götürebilecek ikna gücü yüksek  500 bine yaklaşan üyelerin olduğu bir TMMOB(Türk Mühendisler  Mimarlar Odalar Birliği) var karşınızda. Bir üyenin 4 kişiyi sandığa taşıdığını düşünün, bu sayı 1 milyon eder. Yardımcı teknik elemanları sürece kattığınızda, 2 milyonu aşkın bir oy potansiyeli karşınıza çıkmaktadır. TMMOB’yi yönlendirecek gündem mühendisliği, ülkenin kaderini değiştirecek, gündem inşasını rahatlıkla yaşama geçirecek bir süreci işletebilir.
Ve siyasal erk, böylesi devasa işlev yüklü  örgütü bir şekilde parçalamak ve ele geçirmek istemektedir. Meslek Odalarıyla ilgili yasal düzenlemeleriyle, TMMOB ve bağlı Odaları işlevsiz kılacak düğmeye bastı bile.
Lütfen, kendi içimizdeki kavgalarla, karşıtlarımıza malzeme verip düzlem oluşturmayalım. Dayanışma içinde, örgütsel kimliğimizi ve gücümüzü koruyalım.
Cansel olgusuna, emeğe saygı yanında, TMMOB’ye ve o’na bağlı odalara saygı penceresinden de bakmak zorundayız.
Cansel Malatyalı, Açlık Grevindeki olası yaşamsal sonuç, TMMOB-İMO’’da, onulmaz bir yara açabilir.
Lütfen, akıcı ve akılcı olalım.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
evesbere@gmail.com-evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

16 Ekim 2012 Salı

ROMANLAR VE MACARLAR ATIYOR BİZİMKİLER YATIYOR



ABDULLAH AVCI’DAN  MOURİNHO YARATMAK İSTEYENLERİ ROMANYA VE  MACARLAR PERİŞAN ETTİ(1-0, 3-1)

Eksikler, yanlışlar  ve haksızlıklar karşısında,  sessiz düşünmek  için yazan biriyim. Önceleri, bu olgular karşısında yazmaz, sözlü ve sesli düşünür çevremi rahatsız ederdim.
Bazen o denli sessiz düşünürüm ki,  sessizliğim birikir ve  depolamak zorunda kalırım,  günü geldiğinde kullanmak için.
Aşağıda okuyacağınız yazı, depoya alınmış ‘Abdullah Avcı ile ilgili’ yazılarımdan biri. Günü geldiği için, depodaki bu yazıma eklemeler yaparak yayınlamaya karar verdim.

İşte o yazı:
Hiddink'i getirerek iyi bir av yaptıklarını sananlar, sonunda Avcı'yı getirmek zorunda kaldılar.
Avcı, bildiğimiz Abdullah Avcı. Üç büyüklere kök söktüren, futboldan da geçinmeye başlayanların yarattığı İBB’nin çalıştırıcısı. Fazlası; Dinden ve yoksuldan geçinenlerin futboldan da geçinmek için kullandıkları ve de bir yerlere taşıdıkları, futbol oynamış ama yıldız olamamış(olanları gördük, tepkisinde fazla haklı sayılmazsınız) futbol bilmişi.
Avcı bir Josê Mourinho olur mu?
Önce Josê Mourinho’nun ilk yıllarına bir bakalım:
“Jose Mourinho; 26 Ocak 1963 Portekiz Setubal’da dünyaya geldi. Futbol kariyerine oyuncu olarak başladı. Ancak kariyerinden tatmin olmayınca teknik direktör olmaya karar verdi. 1990'larda asistan menajerlik ve genç takımlara teknik direktörlük yaptıktan sonra Bobby Robson’ın tercümanlığını yapmaya başladı. Mourinho, Bobby Robson ile Sporting Lizbon, F.C. Porto ve F.C. Barcelona’da  birlikte çalıştı…Teknik direktörlüğe odaklanmaya başlayan Mourinho, S.L. Benfica ve U.D. Leiria takımlarını çalıştırdı. 2002 yılında FC Porto'ya teknik direktör olarak geri dönen Jose Mourinho, bu kulüpte kazandığı başarılar ile dikkat çekti…2004 yılında, FC Porto ile Portekiz 1. Ligi'nde tekrar şampiyonluk yaşayan Mourinho, aynı yıl avrupa futbolundaki en büyük onur olan Şampiyonlar Ligi'ni kazandı….Mourinho, kazandığı başarıların ardından İngiltere'deki Chelsea F.C. takımına gitti…Ayrıca 2004-2005 ve 2005-2006 sezonlarında Uluslararası Futbol Tarihi ve İstatistikleri Federasyonu (IFFHS) tarafından dünyanın en iyi teknik direktörü seçildi…Ve ardından İnter Milan ve de şimdi Real Madrid…”
Neden bunlara yer verdim? Birileri Abdullah Avcı’yı Josê Mourinho benzetiyorlar da…Değil benzemesini, onu aşmasını canı gönülden isteyenlerdenim.
A. Avcı’nın ilk yıllarına bir bakalım:
“31 Temmuz 1963 doğumlu.  Rize Salarhalı'dan. Futbola Vefa'da başladı. Sırasıyla Fatih Karagümrük, Rizespor, Kahramanmaraşspor, Bakırköyspor, Kasımpaşa ve İstanbulspor oynadı… 7 maç İstanbulspor takımını çalıştırdı(1999-2000). Galatasaray PAF takımında teknik direktör olarak görev aldı(2004-2005). Türkiye 17 Yaş Altı Millî Futbol Takımını, önce Avrupa şampiyonu yaptı, ardından dünya 4.'sü yaptı(2004)…2006’dan beri İ.B.Belediyespor'u çalıştırıyor.. 2006-2007 sezonunda Lig A'yı 2. sırada bitirerek İBB’yi Süper Lige’e taşıdı.(2007- 2008). Sezonuna kötü bir başlangıç yaptı. İ.B.B, Süper Lig'in 2007-2008 sezonunu 12. sırada, 2008-2009 sezonunu 9. sırada, 2009-2010 sezonunu 6. sırada, 2010-2011 sezonunu 12. sırada tamamladı.”
Mourinho’dan 6 ay küçük olan Avcı ile Mourinho’nun ortak yanları, ikisinin de  1963 doğumlu olmaları, futbolda yıldız olamamaları, fakat çalıştırıcılıkta yıldız  olmaları.
Avcı asla, Mourinho gibi yıldız olamaz. Avcı olsa-olsa Avcı olur ve de futbolumuzda bugüne dek yakalanmış başarıları belki yineleyebilir. Kesinlikle futbolumuzun belli periyotlarda kazandığı başarının ötesine geçemez. Dedim ya, siz ‘Ulusal futbol takımının başına’  eğer birini getirecekseniz, Hiddink’i, Şenol Güneşi, Fatih Terim’i ve Mustafa Denizli’yi aşmış bir yeteneği getirmemelisiniz. Görece başarıları ile kendini göstermiş çalıştırıcıyı değil.
Tamam, haklısınız Abdullah Avcı geleceği olan bir çalıştırıcı, fakat Türkiye’de futbolun öylesi bir yapısı var ki, asla onun başarısını hazmetmez. Yazın bir yere, Dünya kupası elemeleri başlasın, 4. maç sonrası tefe koyup oynamaya başlar o birileri.
Hemşerimin çok dikkatli olması gerekir. Sakin ve akıllı duruşu, avantaj. Bu özelliklerini sürdürmesi gerekir, çünkü yarın kısmen başarı çizgisine oturmaz ise, Rizeli olduğu için Ulusal takımın başına getirildi denecek. Tıpkı Trabzonlu Haluk Ulusoy’un, Trabzonlu Şenol Güneş’i getirdiği gibi.
Sözü fazla uzatmaya gerek yok. Eğer; Avcı'ya süre tanınmaz ve futbol yorumcusu olarak gösterilen futbol teröristlerinin önüne atılır ise, Avcı'nın; FB, GS, BJK  'avlarıyla' kazandığı süper lig'deki karizması çiziLmek bir yana, tümden silinir....Ersun Yenal'ı anımsayanınız var mı?
Rizeli oluşu, Ersun  Yenal’dan avantajlı kılabilir, fakaaaaaaa ve…..ka  basmaması gerekir.
Yazımla çelişen bir değerlendirme ile yazımı sonlandırıyorum:
Avcı’nın, bir devrim yaparak, çok çok başarılı olma olasılığını yabana atmayın…
Fakat göreve başladıktan sonra yaptığı; “Futbolcuları, örf ve adetlerimize uygun bir yapı içine girmek zorundadır” şeklindeki açıklaması, sanki dinden geçinenlerin futboldan da geçinme yolunda üstlenilmiş özgörev izlenimi verdiğini de yabana atmamak gerekir…
Anlaşıldığı gibi, bugün yaşanan bu olayları, ben Avcı, göreve geldiği gün yazmışım-Ki benzer değerlendirmeleri, yayında olan ‘Şutluyorum’ yazılarımda görebilirsiniz.
Abdullah Avcı’nın en büyük yanlışı; kendisinden
Mourinho olacağına(kendisini belki değil), fakat çevresindeki kimlikleri, özellikle futboldan da geçinenleri inandırması oldu.
İnanının ‘Galatasaray ‘a geleceği gündeme gelmiş’ Avcı’ya ben de en az onlar kadar inanıyordum. Öyle ki, Mourinho değil de, Terim, Denizli ve Güneş tarzının yanında, Ersun Yenal’ı aşan  bir Avcı tarzı geliştireceği ve kabul  göreceğini düşünüyordum. Çünkü ülkemizi futbolunun buna gereksinimi vardı.
Ne zaman ki; “Futbolcuları, örf ve adetlerimize uygun bir yapı içine girmek zorundadır” açıklaması, benim tüm inancımı sarstı(Galatasaray’ın ondan neden vazgeçtiğini bu noktada anladım).
Çünkü, bu açıklama sonrası öyle bir süreç işledi ki, hem kendisini, hem ulusal futbol takımın örseledi.
Bunların başında elbette ki, Selçuk İnan olayıdır. O talihsiz açıklamaları nedeniyle, Selçuk İnan’ı ulusal takımda oynatmaması, olayın farklı yerlere taşınmasına neden oldu.
Selçuk’un yerine tercih edilen kişinin(Emre Belezoğlu), Okan Buruk ile hareket etmesi, Avcı’nın da bu kişilerin etkisi altında kalması, geçmişte Okan Buruk, Emre Belezoğlu ve Hakan Şükür arasındaki ilişki ve bunların bir grup dinden geçinenlere yakın duruşları, kısacası; tüm bunlar yazılan senaryolara belli boyutlarda haklılık kazandırmıştır.
Diğer taraftan; her ne kadar Galatasaray ve Fener’den sekiz futbolcu aldıysa da, bunları iyi değerlendirememesi, Beşiktaş’tan 1, Bursaspor, Trabzonspor ve diğer ulusal takımlardan hiç oyuncu almaması bu takımların ve taraftarlarının tepkisine neden olmuştur. Ayrıca da; bu takımları olumsuz etkilemiştir.
Bu olumsuz etkilenmeden de bence en büyük payı Avcı ile birlikte, ulusal takım, Selçuk İnan ve Galatasaray’ın aldığını düşünüyorum.
Tekrar ediyorum. Avcı, asla başarısız bir kimlik değil, bilerek veya bilmeyerek futboldan da geçinmeye başlayanların oyununa gelmiş görece başarısızlığın sahibi bir kimliktir.
Kesinlikle, hatalarını görmeli ve görevine devam etmelidir. Macaristan’ı yendiğimiz taktirde en az Play0f şansını yakalarız, çünkü Romanya’ya Romanya’da yenilmeyecek takım değil.
Romanya ‘ya Fener Stadında yenildik. Bu maç neden böylesi bozuk zeminde oynatıldı, anlamış değilim.
Maçı, sakatlar yüzünden değil, sakat duruşlar nedeniyle kaybettik. Bana kimse çıkıp; ‘Selçuk ve Burak sakatlardı’ demesin. Onlar, fiziken değil, sakat tercihlerden dolayı, kafaca sakat oyunculardı.
Caner ve Aydın Yılmaz’ı neden oyuna almadığını da çözmüş değilim. Evet, 69. Dakikada ilk kez A milli olan  Emre Çolak’ın yerine Aydın’ı veya Caner’i oyuna alabilrdin; ille de Mevlüt Erdinç’in yerine. Emre Çolak’ı aslında ilk 11’de oynatmalıydı Mehmet Topal’ın veya Emre Belezoğlu’nun  yerine. Siz Emre Çolak’ı ilk 11’de sahaya sürmez iseniz, o çocuğun deneyimsiz olduğunu yüzüne haykırmış olursunuz ve o’nu oyuna aldığınızda da, o psikoloji ile, o oyucunun, o ayakları, o anda orada birbirine dolanır.
Volkan için; “Böylesi bir deneyimli kaleci, nasıl zamansız çıkış yapar” diyenler; eğer Volkan o golu yemeseydi; “ Bu zamanlamaya ancak Volkan gibi kaleci yapar” diyecek olanlardır ve futbolumuzu mahvedenlerdir.
Kanatlara ve ayaklar top atacak, birinci bölgeden, ikinci ve üçüncü bölgeyi harekete geçirecek tek oyuncu Türkiye’de Selçuk İnan’dır. Ve Selçuk İnan olayı Avcı’nın en büyük talihsizliğidir.
Bundandır ki; 12 Ekim 2012 günü Sarı kırmızılıların maçında, sarı olan Romanya, kırmızı olan Türkiye’mizi yendi.
Diyorum, Romanya’yi biz yeneriz. Lütfen Avcı’ya, kimse karışmasın ve Macaristan’ı yensin(Bu yazıyı, 16 Ekim 2012’deki Macaristan maçı sonrası yayınlayacağım). Aksi taktirde,  10 yıldır her şeyi mahvedenler(Avcı’nın yerine kendilerine benzeyen birine getirerek), futbolumuzu da mahvedecek. Ve suçlusu, asla Avcı olmayacaktır(bana göre).

Hakemler: Howard Melton Webb, Michael Mullarkey, Darren Cann (İngiltere)
Türkiye: Volkan Demirel, Gökhan Gönül, Semih Kaya, Ömer Toprak, Hasan Ali Kaldırım, Hamit Altıntop (Dk. 61 Mevlüt Erdinç), Mehmet Topal, Emre Belözoğlu (Dk. 80 Nuri Şahin), Sercan Sararer (Dk. 68 Emre Çolak), Arda Turan, Umut Bulut
Romanya: Tatarusanu, Tamas, Chiriches, Goian, Ras-Dinca, Torje, Pintilii, Bourceanu, Stancu (Dk. 82 Mutu), Grozav (Dk. 50 Cocis), Marica (Dk. 79 Chipciu)
Gol: Dk. 45+1 Grozav (Romanya)
Kompakt oynamamışız(Christoph Paul Daum’dan kalma). Bu da, yeni bir tümce. ‘Kompakt futbol’ demekle, derli toplu futbol oynamıyoruz demek istiyor  hazret. Daha açık söylemle, küçük bir alanda futbolcuların birbirine çok yakın oynayıp, kalabalık olarak savunma ve hücuma geçemiyorlar demek istiyorlar. Geri dörtlünün sağ ve soldaki beklerin, kanat oyuncuların arkasından kanat varyasyonlarına/ataklarına katılmasına ‘tandem futbol’ dedikleri gibi. Çok bildiğini vurgulayacaklar ya, yeni bir sözcükle futbolumuzu anlaşılır olmaktan çıkarıyor. Hani, futbol halk için oynanıyor. Şimdi ben de çıkıp; katı defansa, Ortodoks defans mı veya, zaman-zaman gedik veren esnek defansa Fleksibil defans mı desem. Kilitlediğimiz/Felç ettiğimiz futbola, ‘paralize futbol oynuyoruz’ mu desem.  Kaç kişi, anlar ki. Elbette ki halk ağzı derken Erman Toroğlu ağzıyla, değil anlaşılır ağzıyla konuşalım diyorum.
Unuttum; bir de ‘çok eskiden beri söylen’  “Total Futbol” var, her oyuncunun, her mevkide oynadığı futbol sistemi(o’nu da söyleyelim dedik).
Nedense, Hollanda maçındaki Selçuk İnan olayında  Avcı’ya ve kadrosuna saldıran, Romanya perişanlığından sonra,  Avcı ve kadrosu hakkında tek söz etmediler. Ya sessiz protesto içinde idiler, ya da Macaristan maçı öncesi sustular, ya da Avcı’nın arkasında olan kimliklerden tehdit aldılar  ve korktular.
 10 yıldır her şeyi mahvedenler, futbolumuzu da mı mahvediyorlar!?
Ne diyeyim ki; sesli ve sözlü düşünmenin tam zamanı. Bazı insanlara bağırmanın. Ben yine sessiz düşüneceğim, yani yazacağım.
Bugün günlerden 16 Ekim 2012. Macaristan ile Budapeşte’de maçımız var. Yani Türkler ve Hunlar karşı karşıya. Daha gizemli söylemle, Atilla’nın torunları karşı-karşıya.
Biz bu Macaristan’ı, en iyi zamanında, dahası; tüm ülkeleri dize getiren Ferenc Puskaslı….Macaristan’ı 19 Şubat 1956 senesinde İstanbul’da  3-1 yenerek, Halit Kıvanç’ın anlatımıyla dünya’yı yerinden oynatmıştık. Çünkü, Dünya ajansları Türkiye’nin, hiç kimsenin yenemediği Macaristan’ı 3-1 yenmesine inanamamış ve uzun süre Macaristan 3- 1 yendi diye haber geçmişlerdi. Nedeni; deplasmanda 5-1 yendikleri 15 Haziran1952 tarihi ile  1956 yılları arasında, bu sosyalist  Macaristan takım yalnız bir kez yenilmişti(1954 dünya kupası finalinde Almanya’ya karşı favori oldukları final maçında 3-2 yenilmesi)  ve İngiltere’ye Weblley’de 6 gol atmış bir takımdır(25 Kasım 1953. Efsanevi solak  Puskas topukla gol attığı ve 6-3 biten maç. Macaristan’daki maçta da 7-4 yendiler İngiltere’yi, yıl 1954).
En önemlisi; takımdaki her oyuncunun(kaleci hariç), her mevkide oynadığı sistemi uygulayan, yani total futbolu dünyada ilk kez oynayan takımdır.

İşte, ne bir Avrupa, ne de Dünya şampiyonluğu olmayan, fakat yenilmez  güçlü Macarların(Mighty Magyars) o efsanevi takım kadrosu:
Kaleciler: “1 Gyula Grosıcs-21 Sándor Gellér-22 Géza Gulyás”
Defanslar: “2 Jenő Buzánszky-3 Gyula Lóránt-4 Mihály Lantos-12 Béla Kárpátı-13 Pál Várhıdı”
Ortasaha: “5 József Bozsık-6 József Zakarıás-9 Nándor Hıdegkutı-14 Imre Kovács-15 Ferenc Szojka-16 László Budaı”
Forvetler: “7 József Tóth-8 Sándor Kocsıs -10 Ferenc Puskás -11 Zoltán Czıbor-17 Ferenc Machos-18 Lajos Csordás-19 Péter Palotás-20 Mihály Tóth”


Tarih: 19 Şubat 1956
Hakem: Stefanoviç (Yugoslavya Federasyonu)
Türkiye: Turgay Şeren (GS, Kaptan), Ali Beratlıgil (GS), Ahmet Berman (BJK), Mustafa Ertan (Ankara Karagücü) (Dk.75 Saim Tayşengil (GS)), Naci Erdem (FB), Nusret Ülük (BJK), İsfendiyar Açıksöz (GS), Coşkun Özarı (GS), Metin Oktay (GS), Kadri Aytaç (GS), Lefter Küçükandonyadis (FB)
Macaristan: Farago- Buzansky, Lantos- Szojka, Bozsik, Kotasz- TothIı (Dk.46 Csordas), Machos, Tichy (Dk.31 Hidegkuti), Puskas, Czibor
Goller: Lefter Küçükandonyadis (Dk. 6) 1-0 Lefter Küçükandonyadis (38 Penaltıdan) 2-0
Metin Oktay (Dk. 46) 3-0 Puskas (Dk. 76) 3-1

Fakat tam 56 yıl sonra; A Milli Takımımız, Romanya mağlubiyetinin ardından Dünya Kupası Elemeleri D Grubu'nda büyük önem taşıyan karşılaşmada Macaristan'a 3-1 yenilmekten kurtulamadı. Evet, Puskaslı, Grosıcs, Cziborlu Macaristan’ı yenen Türkiye, Macaristan’dan  bir şekilde, 3-1’e, 3-1 ile yanıt almıştı, tam 56 yıl sonra.
Doğrudur, daha önce 5-0(1982), 6-0(1984), 4-1(1932 ve 1990) gibi açık skorlarla yenmişlerdi, fakat bizim skorumuz gibi(3-1) yenmemişlerdi.
Bu maçın nesi yazılır ki/ Bu maçın ancak, gitmesi gereken, ulusal takımdan uzaklaştırılması gereken oyuncuları yazılır. Bunların başında Emre Belezoğlu geliyor(Diğerlerini siz sıralayın). Terim, 1996’da  ulusal takımın başına geçince böyle yapmıştı. Örneğin Oğuz Çetin’in yerine Sergen Yalçın’ı getirdiği gibi, Avcı’nın da Emre Belezoğlu’nun yerine, Emre Çolak’ı getirmesi gerekirdi( veya Selçuk  İnan’ı harcamasaydı) sonuç böyle olmazdı. Aslında, TFF, nasıl ki 1996’DA Sepp Piontek’in yerine, Piontek’in  öğrencisi  Terim’i getirdi, Hiddink’in yerine de Terim benzeri birini getirmeli idi, Avcı’yı değil. Getiremezdi, çünkü, futbola doymuş bir Hiddink’i getirerek, bir Terim benzeri öğrenci yetiştirmeye olanak tanımadı.

Stat: Ferenc Puskas
         Hakemler: Daniele Orsato, Mauro Tonolini, Lorenzo Manganelli (İtalya)
         Macaristan: Bogdan, Vanczak, Kadar, Elek (Dk. 46 Patkai), Varga, Szlai,  Gera, Koman (Dk. 74 Koltai), Meszaros, Hajnal (Dk. 77 Pinter), Korcsmar
        Türkiye: Volkan Demirel(Fenerbahçe), Hamit Altıntop(Galatasaray), Ömer Toprak(Bayer Leverkusen), Egemen Korkmaz(Fenerbahçe), Hasan Ali(Fenerbahçe), Nuri Şahin(Liverpool), Emre Belözoğlu(Atletico Madrid), Tunay Torun(Stuttgart-İkinci yarı Galatasaraylı Aydın Yılmaz girdi), Mehmet Ekici(Werder Bremen- 65. Dakikada Nürnberg’den Sercan Sararer girdi), Caner Erkin(Fenerbahçe. 75. Dakikada Galatasaraylı Umut Bulut girdi), Mevlüt Erdinç(Rennes)
Goller: Dk. 23 Mevlüt (Türkiye), Dk. 31 Koman, Dk. 50 Szalai, Dk. 57 Gera  (penaltıdan) (Macaristan)
Ve sonunda, 2014’teki Dünya Kupası hayallerimiz, yani Brezilya hayalimiz bitti.
Birileri futbolumuzu da mahvetti.
Fakat ben kendi kendime söz verdim, Kadriye ve Ececan’ı Brezilya  sürprizi yaşatacağım. Belli mi olur, Alex’i de görürüz.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM

evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

9 Ekim 2012 Salı

OLİMPİYATLARIN ANAVATANI NEDEN YUNANİSTAN ? AYNI COĞRAFYADAKİ KÜÇÜK ASYA DA BANAGÖRE OLİMPİYATLARIN ANAVATANI


OLİMPİYATLARIN ANAVATANI KÜÇÜK ASYA(ANADOLU) VE YUNANİSTAN’DIR
9 Ekim 2012

 Londra Yaz  Olimpiyatların açılışı 27 Temmuz 2012’de yapıldı. Kapanışı ise; 12 Ağustos 2012’de. Biliyorsunuz bunun bir de kışı var. Yani, ‘Kış Olimpiyatları’.
Olimpiyat bu; elbette ki açılışı ve kapanışı muhteşem olacak. Önemli olan ülkem için nasıl olduğu idi.
Ülkem için açılış muhteşemdi, çünkü olimpiyat katılım tarihimizde, en çok sporcuyla(114) katılıyorduk. Fakat bu denli çok sporcuyla katmamıza karşın, ancak 2 altın, 2 gümüş ve 1 bronz olmak üzere toplam 5 madalya alabildik.
Atletizm 1500 Metrede Aslı Çakır Alptekin’in olimpiyat tarihimizde Türkiye’ye ilk kez altın ve Gamze Bulut’un Gümüş madalya alması gerçekten sevindirici idi. Dünyanın dikkatini çeken olgu birinciliğin ve ikinciliğin bize ait olması idi. Bu yarışta dikkati çeken bir diğer olgu da, değil Dünya ve Avrupa, Türkiye rekorunun dahi kırılmamsıydı, fakat altın ve gümüş madalyalar bizleri hayli gururlandırmıştı.
Yine Tekvando’da Servet Tazegülü’nun altın, bayanlarda Nur Tatar’ın gümüş, grekoromen’de Riza Kayaalp’ın bronz madalya alması, 100 metre engel yarışında Nevin Yanıt’ın 5. Olması, yüksek atlamada Burcu Şahin’in finalde yarışması(ilk kez), Olimpiyatlarda 204 ülke arasında 32. Olmamıza karşın bizi mutlu eden başarılardı.
Şu bir gerçek ki, tarihimizin en başarısız olimpiyat yarışmaları yaşadık, doğrusu yaşatıldık. Ve 114 sporcuyla, Londra olimpiyatlarından hüsranla döndük. Gerçi 2008 Pekin ve 2004 Atina olimpiyatlarında da aynı idi durum, fakat şimdi daha kötü bir süreç yaşadık:
1992 Barcelano olimpiyatlarında; 2 altın, 2 gümüş ve 2 bronz madalya,
1996 Atalanta olimpiyatlarında; 4 altın, 1 gümüş, 1 Bronz,
2000 Sidney olimpiyatlarında; 3 altın, 1 bronz,
2004 Atina Olimpiyatlarında; 3 altın, 3 gümüş ve  4 bronz madalya,
2008 Pekin Olimpiyatlarında ise; 1 altın, 4 gümüş ve 3 bronz madalya aldık.
Her geçen gün başarısızlık çizgimiz ve duyarsızlığımız gücüne güç katıyor. Kutlarım yetkili yetersizleri.
Durum bu iken, önümüzdeki 2016 Rio De Janeiro olimpiyatları sonrasının 2020 olimpiyatlarına ev sahipliği yapmak istiyoruz. Kendi sporcularına ve gençlerine sahip olamayan bir ülke Olimpiyatlara nasıl ev sahipliği yapar ki?!
Eğer;
Sporu devlet politikası haline getirmez isek,
Beden eğitimi derslerine önemsiz saatlere indirger ve branş öğretmeni yerine sınıf öğretmenlerini beden eğitimi dersine sokar isek,
Gelişmiş ülkelerin yarı nüfusu sporla ilgilenirken, biz ancak nüfusun %2 sine  spor yaptırabiliyor isek,
Yani; Toplam nüfusun %17 si olan, 15-24 yaş arasındaki 12 milyon 545 bin gencimize spor yaptıramıyor isek,
4+4+4 şeklinde formule edilen yeni eğitim sisteminin birinci  4 yılında beden eğitimi dersi yok ise,
Sadece ikinci 4 yılın içinde sadece 2 saat zorunlu, 2 saat de ‘spor ve fiziki etkinlikler’ adı altında seçmeli ders olarak okutulacak ise,
 3’üncü 4 yılında ise tamamen savsaklanacak ve sınıf öğretmeni derse girecek ise,
Olimpiyatlara belki ev sahipliği yapabiliriz, fakat asla başarılı olamayız. Olamayız, çünkü konuk ülkeler gelirken ev sahibine hediye madalya getirmiyorlar.
Düşünün; tüm federasyonlar, adete arpalık KİT’lere dönüşmüş durumda. Federasyonların başına, nedense, işadamı yandaş ve de spor ile ilgisi olmayan kimlikler getiriliyor ve ondan sonra; futboldan, güreşten, Voleyboldan, Basketten v.d dallardan başarı bekleniyor. Atıcılıkta bile sonuncuyuz.
Ama, yine de iyi atıyoruz, çünkü UEFA Başkanı Michel Platini; “Hem Olimpiyatlara hem de Avrupa Şampiyonası'na talip olmayın, riske girersiniz” demekle kalmıyor, tehdit bile ediyor; “İnat ederseniz, ikisini de kaybedebilirsiniz!” diyerek.
1896 Atina Olimpiyatı: 6 Nisan ve 15 Nisan 1896 tarihleri arasında Yunanistan’ın başkenti Atina’da ilk modern olimpiyatlar gerçekleştirildi.Bu oyunlara 14 ülkeden, 245 sporcu katıldı. Bu olimpiyatlarda bayan sporcular yoktu.
Sırasıyla diğer Olimpiyatlar:
2.1900 Paris Olimpiyatı-3.1904 Saint Louis Olimpiyatı--Ara Olimpiyat.1906 Atina--4.1908 Londra Olimpiyatı--5.1912 Stokholm Olimpiyatı--6.1916 Berlin Olimpiyatı--7.1920 Anvers Olimpiyatı--8.1924 Paris Olimpiyatı--9.1928 Amsterdam Olimpiyatı--10.1932 Los Angeles Olimpiyatı--11.1936 Berlin Olimpiyatı--12.1940 Tokyo Olimpiyatı--İkinci Dünya Savaşı nedeniyle yapılamadı--13.1944 Londra Olimpiyatı--İkinci Dünya Savaşı nedeniyle yapılamadı--14.1948 Londra Olimpiyatı--15.1952 Helsinki Olimpiyatı--16.1956 Melburn-1956 Stockholm Olimpiyatı--17.1960 Roma Olimpiyatı--18.1964 Tokyo Olimpiyatı--19.1968 Meksiko Olimpiyatı--20.1972 Münih Olimpiyatı--21.1976 Montreal Olimpiyatı--22.1980 Moskova Olimpiyatı--23.1984 Los Angeles Olimpiyatı--24.1988 Seul Olimpiyatı--25.1992 Barselona Olimpiyatı--26.1996 Atlanta Olimpiyatı--27.2000 Sydney Olimpiyatı--28.2004 Atina Olimpiyatı--29. 2008 Pekin Olimpiyatları--30. 2012 Londra Olimpiyatları.
Olimpiyat Oyunları’nda ilkler:
1906 Atina’da yapılan Ara Olimpiyatlar’da ilk sinema kayıtları yapıldı--1908 Londra Olimpiyatları’nda ilk defa telgraf ile haberleşme kullanıldı--1912 Stockholm Olimpiyatları’nda ilk defa fotoğraf bürosu kuruldu--1924 Paris Olimpiyatları’nda Uluslararası Spor Yazarları Birliği kuruldu--1928 Amsterdam Olimpiyatları’nda ilk defa radyo yayını Hollanda içinde yapıldı--1932 Los Angeles Olimpiyatları’nda tüm Amerika kıtasına ilk defa radyo yayını yapıldı--Ayrıca 1500 amatör radyocu oyunları bütün dünyaya anlattı--1936 Berlin Olimpiyatları’nda ilk televizyon yayını yapıldı--1956 Cortina Olimpiyatları’nı 6 milyon kişi televizyondan izledi--1960 Roma Olimpiyatı bütün Avrupa’ya canlı televizyon yayını yapıldı--1964 Tokyo Olimpiyatı uydu yayını ile ilk kıtalararası televizyon yayını yapıldı--1968 Meksiko Olimpiyatı uydu yayın ile ilk kıtalararası canlı yayın yapıldı--1896 yılında başlayan modern olimpiyatlarda bugüne kadar 30 yaz oyunu gerçekleştirildi.

Günümüzde üç latince sözcüğün  simgelediği ; Antik Yunan'da yapılan oyunlar Fransız soylusuPierre de Fredy, Baron de Coubertin(lBaron Pierre de Coubertin) tarafından 19. Yüzyıl’ın sonlarında modernize edilmiş.
Olimpiyatı Latince 3 sözcük simgelemektedir;"Citius(Daha hızlı), Altius(Daha yüksek), Fortıus(daha güçlü)".
Modern olimpiyatların ne yazı(1896), ne de kışının(1924) Müslüman ülkelerde yapılmayışı, beni herkes gibi, bırakın üzmeyi öfkelendirmektedir de. Evet, yaz olimpiyatları 116 yıldır hiçbir Müslüman ülkesinde ve Türkiye’mde yapılmamıştır. Fakat;  aynı coğrafi düzlemdeki, yani, her yıl jeolojik olarak birbirimize yaklaştığımız burnumuzun dibindeki Yunanistan’da, hemen-hemen 3 kez yapılmıştır.
Antik olimpiyat oyunlarının ilk olarak nerede ve ne zaman başladığına ilişkin kesin bir bilgi olmadığını, tüm tarihçiler söylemektedir. Yalnızca söylence ve efsanelere dayandırılmaktadır. Bunlardan birine göre oyunlar, Olimpiya kralı ve Peloponnisos’a  adını veren kahraman olan Pelops'a kurbanların sunulduğu süre boyunca doğmuştur. Tarihin esası yazılı belgelerdir, tarih salt sözlü bilgilerden oluşmaz. Yazılı belge olmadığına göre, nerede yapıldığı konusunda kesin vargıya ulaşamayız. Sadece, söylence ve efsanelere dayandırılır. Kesin olan, Ege topraklarında yapıldığıdır. O zaman Olimpiyatların yapıldığı topraklar bütünü içine Anadolu’muzun Ege kıyıları da girmektedir.
Küresel efendiler; ‘Küresel barışın ve dayanışmanın ve de dünya halklarının kaynaşmasının’ simgesi olarak ‘Olimpiyatların açılışını yaparken, ‘Olimpiyatların’  evrensel bu açmazını hiç düşündü mü? Hayır!
Bugüne dek; Birleşik Krallık başkenti Londra 3. Kez yaz olimpiyatlarına ev sahipliği yapıyor.
İngiltere’de yapılmasının nedeni, Birleşik Krallığın; İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda ülkelerinden oluşması gösterilebilir. Bu benim için gerekçe olamaz. Londra’daki tüm olimpiyatlar bal gibi İngiltere’de yapılmış anlamı çıkar benim için.
4.1908 Londra Olimpiyatları’,  ‘13.1944  Londra Olimpiyatları’(İkinci Dünya Savaşı nedeniyle yapılamadı), ‘14.1948 Londra Olimpiyatları’ ve ‘30. 2012 Londra Olimpiyatları’nın yapılması bir rastlantı değildir, özünde bir amacının olduğunu düşünmenizi isterim.
Futbolun anavatanı İngiltere deniyor, Olimpiyatların da Anavatanı Yunanistan denmesine karşın-ki  ‘sık-sık tekrar edeceğim gibi’ bana göre Anadolu’dur-, olimpiyatlar İngiltere’de 4 kez, Yunanistan’da ‘1906’daki Ara Olimpiyatla’ 2,5 kez düşünülüyor, gezegenimizin doğu-batı uygarlık köprüsü Anadolu’da hiç düşünülmüyor.
Anadolu’yu bırakalım; eğer olimpiyatlar antik çağdan bu yana evrensel kardeşlik oyunları olarak algılatılıyor ise, neden sıra ile tüm dünya ülkelerinde yapılmaz ve sadece Hıristiyan veya Budist  ülkelerde yapılır.
Birileri çıkıp; ‘Hıristiyan-Budist Olimpiyatları’ dese yeridir.
Biliyorsunuz ‘Barışın simgesi’ “Olimpiyat”, ‘İzm’lerin sahipleri tarafından “Olimpizm”e dönüştürüldü ve 1980’de, ilk kez Doğu Blolokunda gerçekleşen 1980 Moskova Yaz Olimpiyatları’, Kominizm’e tepki olarak Kapitalizm tarafından, yani ABD tarafından boykot edildi ve bu nedenle ancak 80 ülke olimpiyatlara katıldı.
Bende diyorum ki; bu sefer olimpiyatları dinselleştirelim-ki ülkemin bugünkü siyasal erki buna çok uygun- ve Olimpiyatları üçe bölelim; “Müslüman Olimpiyatları”, “Hıristiyan Olimpiyatları” ve “Budist Olimpiyatları” şeklinde.
Değil tabii ki;
Fakat olimpiyatları ‘Barışın simgesi’ olarak gösteren egemenlerin, silah ticareti bütünündeki çıkarları için barışı nasıl kanlı bir senaryolarla yok ettiklerini(son kanla yoğrulan barışın adı Arap baharı) ve olimpiyatları sadece Hıristiyan ve Budist ülkelerde yapmaları ister istemez sizin kafanızı karıştırıyor.
Evet, antik çağda Yunan’da yapılan Olimpiyatlar Yunanistan’da yapılıyorsa, Ege düzleminde, dahası ‘Batı Anadolu’da kurulan(M.Ö 1200) ve Hipokrat’ın, Herodot’un, Diyojen’in, Thales ve Pisagor’un yetiştiği, 12 şehir devleti birliğinden oluşan(Miletos, Myos, Priene, Efes, Kolophon(Selçuk), Lebedos(Seferhisar), Teos, Erythria, Klazomenia, Phokia(Foça) Samos(Sisam), Khios(Sakız) ve Smyra(İzmir) )  İon Uygarlığının egemen olduğu İyon Denizi ve topraklarında yapılıyor demektir. Bu topraklar, Anadolu’daki Ege ve Yunanistan’daki Ege toprakları demektir. Bu nedenle Olimpiyatların anavatanı olarak sadece Yunanistan topraklarını göstermek yanlıştır. Olimpiyatların Anavatanı bana göre Ege topraklarıdır ve bu alana Yunanistan ve Anadolu’muzun batı kıyıları girmektedir.
Olimpiyatlar; M.Ö. 776 yılında Yunanistan’ın Olimpiya şehrinde başladığına göre ve de, Olimpiyat şampiyonları  Peloponez(Mora Yarımadası) yörelerinden çok, ‘Küçük Asya(Anadolu)’dan çıktığına göre(Özellikle M.Ö 146 sonrası); Olimpiyatların anavatanı aynı zamanda Anadolu olmuyor mu? Yani, Ege toprakları, yani Yunanistan ve Anadolu.
İkincisi; Yunanistan’a, MÖ 2000 yılı başlarında kuzeyden(Avrupa , Trakya) ve doğudan(Anadolu) göçen kavimlerle Yunanistan’daki Kar’ların  birleşip kaynaşmasından  ortaya çıkan ırkın adı ‘Akhalar’dır. Yani, kökenleri Avrupa, özellikle Küçük Asya’dır(Anadolu). Aynı zamanda Anadolu’daki Dor’ların akrabalarıdır ve Dor’lar da Akhalar’ı yıkarak antik Yunan asıllı ırk olmuşlardır.
Bu gösteriyor ki; Ege düzlemindeki etkin uygarlıklar; Küçük Asya (Anadolu) ve Yunanistan halklarının harmanlanması(birleşip kaynaşmalarıyla)sonucu, ırklardan oluşmuştur. Bu uygarlık süreci, M.Ö 2000 başlayıp, M.S’nın başlarına dek sürmektedir. Bu süreç de Olimpiyatların ilk yapıldığı süreci içerdiğine göre, Olimpiyatlar Yunan ve Anadolu topraklarında, Yunan ve Anadolu halklarının kaynaşmasından ortaya çıkan ırklar tarafından yapılmış demektir. Tüm Olimpiyat şampiyonlarının da Anadolu’dan çıkması, olimpiyatlardaki Anadolu etkinsinin kanıtıdır.  Onun için, Olimpiyatların sadece Yunan topraklarında ve Yunan ırkları tarafından yapıldığını söyleyemeyiz.
Çünkü;
Olguyla ilgili kaynaklarda “Olimpiyatların anavatanının Yunanistan” olduğunu kanıtlar somut yazılı belgeye rastlamadım. Kaynak bilgiler,  Olimpiyatın anavatanın Ege uygarlığı toprakları olduğunu işaret etmektedir. Bilmem belki de ben öyle anlıyorumdur.  Bu nedenle konuyu tartışmaya açmak istedim.
Tüm otoriteler kabul etmiştir ki; Antik olimpiyat oyunlarının nerede ve ne zaman başladığına ilişkin kesin bir bilgi yoktur, fakat sayısız söylence ve mit vardır.
Örneğin; Hıristiyan Yunan düşünürü Titus Flavius Clemens’in; bu oyunların kahraman Pelops'un ruhuna sunulan armağanlardan başka bir şey olmadığın söylencesidir.
Diğer mitleri ve söylenceleri şöyle sıralayabiliriz;
Mitolojik kahraman Herakles'in ‘tanrıların yaşıyor olduğuna inanılan ‘Olimpiya'da bu tip bir oyuna katılarak kazanmasının sonucunda bu oyunların her dört yılda bir geleneksel olarak yinelenmesi istediği yönündeki söylencedir-- Titan(dünyayı yöneten tanrı ırkı) Kronos, Tanrı Zeus’u yenince, M.Ö. 776 (Bu tarihin MÖ1270 yıllarına dayandığı sanılıyor.)’da  Zeus böylesi oyunları gündeme getirdiği söylenir-- Elis Kralı İfitos'un İ.Ö. 9. yüzyılda halkını büyük bir savaşın içine düşmekten kurtarması için, kahinden aldığı öneriyle, tanrıları memnun etmek için oyunlar düzenlendiği söylenir. Ve Spartalı düşmaları bu oyunlar süresince onlara saldırmayı durdurur. Oyunlar Olimpiya Dağı'nda düzenlenir ve adını da bu dağda düzenlenmesinden ötürü alır—Genel kanı; olimpiyat oyunlarının Antik Yunanistan'da Eleusis Gizemleri'nin yanında düzenlenen en büyük iki dinsel törenden biri olduğudur.
Görüldüğü gibi; Olimpiyat; Tarihi, belgelere dayanmayan söylencelere dayalı mitolojik yarışma öyküleri ile tanımlanmaktadır. Söylence ya da Efsane gerçekten olmuş gibi kuşaktan kuşağa aktarılan öyküler olduğuna göre, gerçek tarihi belirlemeniz olası değildir. Bu nedenle; Antik Olimpiyatların tarihi da kesin olarak bilinmemektedir.
Söylencelere göre;  Bugünkü Olimpiyat oyunları, ilkin Yunanistan'ın Olympia yöresinde yapılmış. İlk Atletizm oyunları da; M.Ö. 1453 yılında Yunanistan da,  Ege Uygarlığı döneminde(3000-1000) gerçekleştirilmiş ve bunlar olimpiyat oyunlarının süreçleri olmuşlardır.
 MÖ 776 yılından itibaren ise oyunların tarihi tutulmaya başlanmış. Olimpiyatların tarihinin MÖ XIV. yüzyıla kadar uzandığı tahmin edildiğine göre 2608 yıllık bir geçmişi var demektir.
Yunan yarımadasının Romalılar eline geçmesi ile durum değişti ve İmparatorluk sınırları içinde yaşayan herkese Olimpiyatlara katılma hakkı tanındı. Yukarıda belirttiğim gibi; MÖ 146 yılından itibaren, o zamana kadar genellikle Peloponez yörelerinden gelen Olimpiyat şampiyonları, zamanla, "Küçük Asya" denen Anadolu’dan gelenlere boyun eğdiler.
Tüm bunlar; Anadolu’muzun batı kıyıları Olimpiyatların kimliğini belirlemede önemli bir olgu olduğunu gösteriyor. Özellikle; Ege Uygarlığı, M.Ö. 3000-1000 yılları arasında, Ege Dernizi’nin Anadolu kıyıları ile Yunanistan yarımadasında ve Ege Denizi'ndeki adalarda gelişmiş olması savımı doğrulamaktadır. Hatta dahası Olimpiyatların anavatanı tüm Ege uygarlığı topraklarıdır. Fakat nedense yakın tarihte, yani günümüzde;  Ege Uygarlığı'nın temel coğrafi bölgeleri Girit adası, Kiklad adaları ve Yunanistan olarak belirlenmektedir. Kiklad adaları bildiğimiz Ege adalarıdır.  Burada dikkat edilmesi gereken konu; Bözcaada, ve Gökçeada’nın bu guruba, dolayısıyla Ege Uygarlığı coğrafyasına dahil edilmemesi. Bu da gösteriyor ki; amaç Küçük Asya topraklarını Ege Uygarlığı coğrafyasından çıkarmak. Bir bağlamda Olimpiyatların anavatanını Yunanistan coğrafyasına konuşlandırmak. Olimpiyat adı değil, beni rahatsız eden Anadolu topraklarının Ege uygarlığı coğrafyasından çıkarılıp, olimpiyatlardan soyutlamak.
Olimpiyat ruhu; gezegenimizdeki tüm sporların yapılmasıdır:
Okçuluk, Badminton, Beysbol,  Basketbol, Plaj Voleybolu, Boks, Kano, Bisiklet, Dalma, Binicilik, Futbol, Eskrim, Judo, Hentbol, Çim Hokeyi, Penttatlon, Ritmik Jimnastik, Kürek, Yelken, Atıcılık, Softbol, Yüzme, Senkronize dalma, Senkronize yüzme, Masa Tenisi, Trambolin, Tenis, Triatlon, Voleybol, Su topu, Halter, Güreş, Judo ve Tevkavando.
Güreş, Judo ve Tekvando bende bir farklılığı daha çağrıştırdı. Bilindiği ata sporumuz Güreş, Olimpiyatlarda var, Uzakdoğuluların ata sporu Judo da var, fakat bizim geleneksel Kırkpınar Türk Yağlı Güreşleri yok, ama, geleneksel Uzakdoğu sporu Tekvando var. Hatta Çim Hokeyi Olimpiyatlar’da varken, bir başka Ata Sporumuz Cirit yok.
Kesin demiyorum, fakat sanki bir amaç gizli gibi. Olimpiyatların kökeni Yunanistan diyenlerin, Küçük Asya Anadolu’muzu sanki kendisiyle birlikte tüm değerleriyle de dışlıyorlar.
Neden Ege’mizde ‘Efes Olimpiyatları’ veya antik çağın en büyük savaşı Truva Savaşı’ndan esinlenerek “Truva Olimpiyatları’ düzenlenmesin ki!? Geleneksel Kırkpınar Yağlı Güreşle, hatta Cirit olimpiyatlarda spor olarak değerlendirilip temsil edilmesin ki?
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@gmail.com-evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32