30 Mart 2013 Cumartesi

FATİH TERİM BÜLENT KORKMAZ'I KORKUTTU



GALATASARAY’İN 2 EFSANE KAPTANININ    MAÇINI TERİM KAZANDI(2-0)
       İki efsane kaptan, yıllardır beraber yan yana omuz omuza idiler, fakat kaçıncı kez karşı karşıyalar artık. Çim sahadaki özgörevleri farklı artık.
        Korkmaz bir ara Galatasaray’ın başına da geldi, fakat başarılı olamadı. Dolayısıyla çalıştırıcılık alanında efsane olması söz konusu değildi. Ama, kaptanlık bağlamında ikisi de efsanedir. Kaptanlıktaki  efsaneliklerinin derecesini karşılaştırırsanız, Bülent Korkmaz’ın efsaneliği öne çıkar, tıpkı Terim’in çalıştırıcılığındaki efsaneliğinde olduğu gibi. Eğer salt ikisinin efsaneliğini karşılaştırırsanız, elbette ki Fatih Terim derim. Derim, çünkü Bursaspor’a gitmekten son anda vazgeçen ve 1994’lerde Terim’in öğrencisi olarak efsaneleşen Korkmaz, kendisini efsane yapan Şampiyon Kulüpler kupası ve Avrupa süper kupasının mimarı Fatih Terim’dir. Bitmedi;  ‘Galatasaray’ın 2000 yılı Avrupa  şampiyonu olması nedeniyle 1000 yılda verilen “Milenyum Kupası”nın gezegenimizdeki tek takım olan Galatasaray’ın kaptanı olmasının mimarı da Fatih Terim’dir. Kısacası, o’nu efsaneleştiren kimlik efsane Terim’dir ve Terim’in efsanevi kimliği Korkmaz’ın efsanevi kimliğinin önündedir.
        Durdurun beni yoksa; “Terim eğer Şampiyonlar Lig kupasını da kaldırır ise, değil heykelini, tarihteki Türk büyükleri arasına girer ve geleceğin de Başbakanı olur.” diyerek, bazı dostları öfkelendireceğim.
        Benim korkum, Abdullah Yılmaz’ın bir GS maçına verilmesi ve futbol baronlarının GS-FB üzerinden bir balans ayarlaması yapmaları.
        Evet, hakemler çok sırıtan hatalara neden olmaya başladılar.
        Maça Galatasaray, son günlerdeki korkunç ataklarıyla girdi. Futbolcular adeta, ‘biran önce bu ligi bitirip, Galatasaray’ın dünya markası parlatmaya gidelim’ dercesine aceleciydiler.
        4-4-2, 4-3-2-1, 4-5-2-1, 4-2-2-2; sistemlerden hangisiyle oynadı derseniz, Terim sistemiyle ve onu besleyen Drogba sistemiyle oynadı derim. Terim öz felsefesi toplu hucum ve toplu defans. Aslında Terim, takımda sürekli oynayan 11’deki topçu sayısı artınca, hucum sayısını artıracak bir oyun sistemi uygulayacak, uygulamasına da yine işin içinde Terim kurgusu olacaktır, elbette ki.
        Drogba, Sneijder, bu oyuncular artık kendi güçlerini kazanarak Galatasaray ile tamamen bütünleştiler, oyuncularla kaynaştılar. Bunları durdurmak zor. Korkmaz’ın bunlardan korkmaması oyunu  daha da güzelleştirdi.
        Galatasaray 30 Mart 2013 günkü Spor Toto Süper Ligi’nin 27 maçın 22 dakikasında; Drogba sağdan müthiş indi, Burak’ı gördü, o da Kaleci Eduardo’nun  kapattığı solundan durumu 1-0 yaptı. Yine, Drogba sahnede; 34’te Eboue’yi görüyor, o da Burak’ı, Burak da fileleri görmekte zorluk çekmiyor. Burak’ın 18. Golü Galatasaray’ı 2-0 öne geçiriyor. Bu ara Sneijder’in şutu direkte patlıyor ve devre böyle bitiyor.
        İkinci devrede öyle bitiyor, çünkü Galatasaray öyle istiyor. Daha doğrusu Real Madrit Maçı nedeniyle rölantide oynadılar.
        Bülent Korkmaz ve İBB’nin işi zor.
        İBB’nin önde oynayan oyuncusu Zenke. Eski Samsunsporlu Zenke FB’ye giden Webo’nun yerini doldurması olası değil, dolayısıyla Bülent Korkmazı güldürmesi..
        Galatasaray: Muslera - Eboue - Semih - Dany – Hakan Balta( 83’te Amrabat) - Hamit - Felipe Melo(Dk. 78 Sabri Sarıoğlu) - Selçuk İnan - Sneijder(Dk. 59 Riera) - Burak - Drogba
        İstanbul Bşb : Eduardo - Geraldes - Can - Metin - Ekrem - Tom - Serhat - Mahmut - Efe - Doka - Zenke
        "Galatasaray Efsanelerini Anıyor, Türk Telekom Dünyaya Duyuruyor"  projesi kapsamında  Efsanelerini anmaya devam ediyor. Bir dönemin yıldız sağ kanat oyuncusu Öner Kılıç’a(1975-1987) onurluğunu(Fr. Plaket) verdi.
        Öner Kılıç için Galatasaray sözlük şunları yazıyor:  “Futbola 1968 yılında ankara'nın Yenimahalle  takımında başladı. 1972-75 yılları arasında Kırıkkale  forması ile şampiyonluk yaşadı. 1975 yılında Alp Yalman'ın çabaları ile Kırıkkale’den Galatasaray’a geldi. Fenerbahçe’nin 450 bin liralık teklifini reddeden öner kılıç, 10 bin liraya Galatasaraylı olmayı tercih etti. 11 yıl boyunca Galatasaray’da sağ açık oynadı. Tomislav İviç'in teknik direktörlük yaptığı zamanlarda Türkiye’de ilk kez sağ kanat oyuncusu olarak oynatıldı ve çok başarılı oldu. Kanat oyuncusu olduğu için çok tekme yedi, ama topu topu 2 kez sarı kart gördü. Attığı çalımlar ve yaptığı (çoğu zaman da yapamadığı) ortalarla meşhur oldu. bek oyuncularına, özellikle sol beklere çok çektirdi.19 kez milli formayı giydi. transfer mevsimlerinde kulübe hiç zorluk çıkartmayan kılıç, hep boş mukaveleye imza attı. 1986 yılında Kayserispor’a   kiralanıp orada bir sezon oynadıktan sonra, 1988 senesinde jübile yaparak futbol hayatına nokta koydu.”
        Bu Rasim’lerin hepsi mi Galatasaraylı oluyor. Babamın çok sevdiği  Arhavi Sidere köyünde beraber büyüdükleri Rasim Gürkan amca müthiş bir Galatasaraylı idi. Oğlunun birinin adını Turgay Şeren’in adını koymuştu. İstanbul Beyoğlu’ndaki dükkanında Galatasaray resimleri eksik olmazdı. Emmoğlu Rasim de Galatasaraylı. Samsunu 19 Mayıs Lisedaşım Rasim Öztekin, Rasim Ozan Kütahyalı, hepsi sağlıklı birer Galatasaraylı. 26 Şubat 1978 günü Eskişehirspor’u 1-0 yendikleri maça Galatasaray şu 11 ile sahaya çıkmış: “ Bahattin Demircan, Cüneyt Tanman, Ridvan Kılıç, Müfit Erkasap, Fatih Terim, Erdğan Arıce, Mehmet Oğuz, Gürcan Aday, Gökmen Özdenak, Tacettin Ergürsel ve Öner Kılıç”
        Öner Kılıç,  Gökmen(20), Tacettin(5) ile takımın en golcüleri arasında.
        http://blog.milliyet.com.tr/aslan-kaciyor--kartal-ve-kanarya-kovaliyor/Blog/?BlogNo=401733
       ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
       ŞUTLUYORUM
       sevket-che@hotmail.com.tr
       evesbere@mynet.com
       GSM: 05066090032

29 Mart 2013 Cuma

6 NİSAN ARTVİN MİTİNGİNE DOĞA SEVERLER KATILMALIDIR DOLAR SEVER DOĞA DÜŞMANLARINI UYARMAK ADINA

6 NİSAN ARTVİN-CERRATEPE MİTİNGİNDE  “DOĞAYA VE DOĞANA SAHİP ÇIKALIM
“Cerattepe Ve Genya’ya Sahip Çıkmak Cinnettir Yok Etmek Nimettir”
Altbaşlığın esin kaynağı, sayın bakan Veysel Eroğlu’nun, "Barajlara karşı çıkmak cinnettir" sözüdür.

“Rize Bölge İdare Mahkemesi, Artvin'deki Kafkasör Dağı'ndaki, Cerattepe ve Genya bölgeleri için verilen maden çıkarma ruhsatının iptali istemiyle Rize İdare Mahkemesi'nde açılan davada, mahkeme iptal başvurusunu reddetti, Trabzon Bölge İdare Mahkemesi'nin verdiği 'Yürütmeyi Durdurma' kararını da kaldırdı. Böylece bölgede maden çıkarmanın önü açılmış oldu. Yani; Maden Ruhsatı’nı veren Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden İşleri Genel Müdürlüğü ile ruhsatı alan Özaltın Firması ve ana firma Cengiz İnşaatı haklı bularak davayı esastan reddetti(2 Şubat 2013).” 
Doğaya ve doğana düşman dolar dostlarının bu zaferi, salt doğa dostları için değil, ‘zafer kazandık sanan’ onlar için ve de duyarsız kalanlar için de kayıptır, çünkü, her ne kadar doları, doğaya ve doğana tercih etseler de, onlarda bu gezegende yaşıyorlar; gezegen nefes alamaz olunca onlar da nefes alamaz olacaklar. 
 “Cerattepe” olgusuna, düz mantıkla bakıyorduk, aşama kaydettik dümdüz mantıkla bakmaya başladık.
Efendim neymiş; bazı ülkeler Türkiye’de altın çıkarılmasını istemiyormuş. Böylesi bir değerin, yerin altında kalması doğru değilmiş.
Bu söylem haklı gözükebilir ilk anda, çünkü benzer söylemi bizler yıllardır petrol için tekrarladık: “Yabancılar, petrol çıkarmamızı istemiyor. Devasa servet yerin altında bırakıldı” şeklinde. Bugünlerde de Bor ve Osmiyum için söylüyoruz(Bunla ilgili yazı, 6 Nisan 2013 Mitingi sonrası yayınlayacağım). 
Dikkat edin, ikisi aynı şey değil. Biri doğaya ve doğana zarar veriyor, diğeri vermiyor. İşte dümdüz mantık burada başlıyor. Altın arayıcılığına karşı gelmemizin nedeni tüm canlıların  yaşam ortamını yok etmesi. Petrolun yer yüzüne çıkarılması doğaya ve doğana zarar vermez, aksine çıkarılmaması zarar verir.
Bizim akla ziyan kimlikler, Siyanürle Altın aramayı; define arama veya Amerika’da elekle altın arama sanıyorlar.
Buradan hareketle bir genelleme yapmak istiyorum:
Deniyor ki; “Bir değer olan Altın neden yerin altında kalsın.”
Diyorum ki; “Bir değer, birçok değeri yok ediyorsa, o değer, değer değildir; değmez”
Soruyorum; 
“Türkiye’mde gerçekten bir değer olan, Petrol neden yerin altında bırakılır ve çıkarılmaz?”
Doğalgazın %98’i, Petrolün % 93’ü dışarıdan geliyor bize. Bu nedenle; ülkem geçen yıl(2012) Petrol ve Doğalgaz dışalımına 55 milyar Euro ödemiş, yani petrol ve doğalgaz konusunda tamamen dışa bağımlıyız. Bu olumsuzluğu ortadan kaldıracak kuruluş ulusal petrol şirketimiz ‘Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO)’dır.
İşte bu ulusal petrol şirketimizin eli kolu bağlanıyor 1960’lardan beri değişmeyen ‘Petrol ve Maden Yasası ‘Karadeniz’de ve Doğu Akdeniz’de’ petrol ve doğalgaz aramasının başlanacağı dönemde’ değiştirilerek, yetkileri yabancılara devrediliyor.
Bilindiği gibi; 1960’larda Petrol ve Maden Yasaları ile yabancılara tanınan haklar toplumun büyük tepkisine neden olmuş ve görkemli direnişler yaşanmıştı. İşte bu yasa AKP iktidarınca sinsice değiştiriliyor, toplumda ‘tık’ yok, çünkü bihaber.
Soruyorum:
“Neden; son yılda Türkiye’de üretilen petrolün yüzde 71’ni, doğalgazın yüzde 56’sını  gerçekleştiren ve 2008 ile 2011 arası en çok kar eden ulusal petrol şirketi ‘Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO)’nın ‘petrol ve doğalgaz arama ruhsatı’ iptal edilerek, arama ve üretme yetkileri yabancılara devredilir? Neden, Karadeniz’de 3 trilyon metreküp doğalgaz ve 10 milyar varil petrol kaynağı bulunduğu  ve de Doğu Akdeniz’de tartışmalı petrol ve doğalgaz aramalarının yapılacağı bu dönemlerde arama ve üretme yetkisi yabancılara devredildi.? Neden tüm dünya ülkelerinde üretilen petrol ve doğalgaz payı %50-90 arası değişirken  bizde bu devlet payı %31’e düşürüldü? Neden,  tüm dünya ülkelerinde vergi %55 iken, bizde %40’a düşürüldü? Neden,  çıkarılan petrol ve doğalgazdaki devlet payı %65’ten, %55’e düşürüldü?  
“Neden, yenilenebilir enerji için; uygulanabilirliği olmayan alanlardaki Hidro Elektrik Santralleri(HES) ve de Küçük Ölçekli Hidro Elektrik Santralleri(KÖHES) teşvik edilir de, Güneş Enerjisi Santralleri(GES) ve Rüzgar Enerjisi Enerjisi(RES) projeleri teşvik edilmez, aksine bekletilir?”
“Neden, raylı sistem ağırlıklı Tüp geçişler değil de, dördüncüsüne hamile, 3. Boğaz Köprüleri tercih edilir?”
“ Neden, deniz yolları, demiryollar değil de, karayollarına öncelik tanınır?”
Artvin’imizin altını üstüne getirecek ‘Altın arayışına’ dönelim; 
''Bazı ülkeler Türkiye’de altın çıkarılmasını istemiyor. Çünkü bizde altın arttıkça o ülkelerdeki altının değeri azalacak (25 Şubat 2012)” 
Kim söylüyor? Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu.
Ve, akademik unvanı olan sayın bakanın devamında söyledikleri ‘inanın’ trajik ve komik;  “Türkiye’de altın çıkmasını istemeyen bazı ülkeler  bazı derneklere ve vakıflara para veriyor. Biz madenciliğe evet ama vahşi madenciliğe hayır diyoruz. Biz o alanların çok daha fazlası kadar yılda ormanlık alan yapıyoruz. Altın için verilen ormanlık alının genel oran içerisinde kıymeti harbiyesi bile yok ama altının değeri çok.Taş ocağına niye karşı çıkmıyorlar. Altına karşı çıkıyor, taş ocağına karşı çıkmıyor. Kusura bakmayın altına her türlü desteği vereceğiz. ” 
Bir akademisyen düşünün ve taş ocağı ile altın ocağı işletmesini eş tutsun ve örnek göstersin.
Eskiden MTA alanı olan Cerattepe’nin öyküsüne kısaca değineceğim. MTA  Bölge Müdürlüğü’nde bulunmuş  kişi anlattı:
MTA’da eşleri Artvinli olan Jeomorfolog ve Jeoloji mühendisi 2 çalışan. Bu bölgede Jeolojik etüdü için görevlendiriliyorlar. Çalışmalar sonrası altının bulunduğu sahayı saptıyorlar. Fakat sonradan gönderilen Jeofizik ekibi ise bunları saptırıyorlar(ekipteki mühendislerden biri(ikisi diyen de var)  Artvin’in  damadı), yanı yanlış yönlendiriyorlar. Ve 2-3 sondaj sonra bu bölgede çıkarmaya değer altın madeninin bulunmadığı raporunu veriyorlar.
Bu nedenle MTA Cerrattepe’deki çalışmaları getirimi olmayacağı için bırakıyor.
1980 öncesi maden kanununa göre her ilde ‘başvuruların yapıldığı’  Maden İrtibat Memurluğu bulunurmuş.
Cerratepe’de ekonomik maden yoktur raporundan hemen sonra bir şahıs(altın yoktur raporunu verenlerden birinin kayınbiraderi) bu Maden İrtibat Memurluğuna  başvurarak, dahası damat tarafından  başvurdurularak, ben aynı koordinatlardaki maden olan sahada maden arayacağım diyerek maden ruhsatı aldırıyor. 
Bu şahıs sonra bu sahayı Cominco’ya devrediyor. Süreç içinde,  fizibilite raporlarıyla burası işletilebilir hale ve de ihale aşamasına getiriliyor.
MTA bu iki mühendisi  disiplin kuruluna veriyor, işten atılmaları için. O dönem iyi bir Erbakancı olan İsmail Seyhan disiplin kurulu başkanı. Devreye  Artvin’in o dönem vekilleri ve siyasetçileri giriyor kurtuluyorlar(1980 başları).
Cominco’ya burası devredildikten sonra, 1988-95 arası yaptırdığı fizibilite çalışmalarında  tüm rezervi saptıyor. İşletmeye açacağı an Cominca genel müdürü Sabri Karahanlı, halkın baskısına dayanamıyor ve işletmeyi başlatmayıp sahayı terk ediyor. 
İşte bugün Özaltunlara verilen ihale bu sahA(120 dönüm) Bu alan şimdi açık işletme projesiyle  mi açılacak(doğayı mahveden, ağaçları), yoksa  kapalı  işletme projesi mı(galeri, yani tünelle girip altın çıkarmak) açılacak aşamasında.
Bu vahşi kapitalizmin çirkin yüzüdür. Ortaçağdan beri,  özellikle yoksul ülkeleri ve  gelişmekte olan ülkeleri getirim(Fr. Rant) uğruna sömüren, doğayı ve doğanı yok eden doyumsuz vahşi kapitalizmin kirli yüzüdür.
Artvin’in Cerattepe Bölgesi ile Genya Dağı’nı da içine alan doğa harikası saha, artık ‘altın’ tehdidi altında. Bu alandaki madenin mühürlenerek kapanmasına ve bu bölgede madencilik yapılamayacağının tescil edilmesine(2008) karşın, yapılan ihaleyle altın ve maden arama ruhsatı veriliyor. Maden İşleri Genel Müdürlüğü’nde yapılan ihale sonucunda, Özaltın A.Ş. şirketi, 97.6 milyon liraya yeni ruhsatın sahibi oldu. Özaltın A.Ş., Gebze - Orhangazi-İzmir Otoyolu’nu da yapacak olan konsorsiyumda yer alıyor. 
Bilindiği gibi; Artvin Cerattepe’de iki ruhsat alanında yapılmak istenen madencilik faaliyeti mahkeme kararıyla 24 Ekim 2008’de iptal edildi. Ancak 24 Haziran 2010’da yürürlüğe giren Yeni Maden Kanunu ile, Türkiye genelinde olduğu gibi Cerattepe’de de yeniden maden aramak için ihale yoluyla ruhsatlandırmanın yolunu açtı. Kim mi? Elbette ki, sen ve ben değil.
 Maden sahası, daha önce ruhsatı iptal edilen 205 hektarlık Cerattepe ile 4156 hektarlık Genya Dağı dahil şehrin üst mahallelerini kapsayan bölümünden oluşuyor. Bu bölge Artvin’in içme suyu kaynaklarının önemli bir kısmını da içine alıyor. Mahkeme kakarıyla, İki alanın ruhsatı da ‘içme suyu kaynakları ve heyelan bölgesi olması nedeniyle maden arama faaliyeti yapılamayacağı gerekçesiyle’ iptal edilmişti.
Bu iki alanın heyelan bölgesi olmasına karşın, 1 milyon 700 binden çok ağacın kesileceği, söyleniyor. Ki doğrudur. Zamanla, bölgenin hızla Çoruh Vadisi’ne doğru akacağı ve Artvin için büyük tehlike olacağı raporlarda vurgulanmasına karşın, dinleyen yok..
Salt altın değil, diğer madenler için de, Artvin doğası doğranacak.
Örneğin; ihale şartnamesine göre, ihaleyi kazanan, ‘İşletme izni alındıktan sonra 3 yıl içinde üretime başlayarak’, 10 yıl içinde  yıllık asgari 500 bin ton tünevan(ayrıştırılmamış) ve 10 bin ton blister (metal) bakır maden üretmek zorunda. Türkiye’de bu ölçeklerde tünevan ve blister bakır üreten firmanın pek de fazla olmaması, ihaleyi kazanan firmalar için başka tartışma konusunu oluşturdu. 
Artvin’in maden ruhsatı verilen bölgesi, bitki örtüsü(flora) ve hayvanları(fauna) açısından eşsiz bir varsıllığa sahip, dünyada başka yerde görülmeyen hayvan ve bitki türü(endemik) barındıran, Kafkas canlı cansız çevresinin( ekosisteminin) Türkiye’deki tek uzantısı ve doğal yaşlı ormanların son yaşam alanı. Türkiye’deki en önemli yırtıcı kuşların göç yolu bu alandan geçiyor. Yırtıcı kuşlar ‘Dünyanın 100 doğal ormanından biri olan, cennetin izdüşümü’ Genya Dağı ve Cerattepe’de konaklayıp yollarına devam ediyorlar.
Artık, yırtıcı kuşlar yollarına devam edemeyecekler, çünkü  onların yerine daha yırtıcıları konakladı, Genya ve Cerattep’ye.
Er geç, o vahşi yırtıcıları konuşlandıkları Cerattepe’den ve Genya’dan kovacağız.
Haydin doğa dostları;
6 Nisan 2013 günü ‘Artvin’deki Doğaya ve Doğana Saygı Mitingine.
http://blog.milliyet.com.tr/hes-ler-kimleri-besler-1/Blog/?BlogNo=224571
http://blog.milliyet.com.tr/hes-ler-kimleri-besler-2/Blog/?BlogNo=225336
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
evesbere@mynet.com
sevket-che@hotmail.com.tr
GSM:0506 609 00 32



27 Mart 2013 Çarşamba

ABDULLAH AVCI FUTBOLUMUZU AVLADI



ULUSAL FUTBOL TAKIMIMIZIN VE ULUSAL EKONOMİ TAKIMIMIZIN ÖRTÜŞEN YANLARI
Öncelikle, her ikisinin de görece, yani değişken başarılarıyla örtüştüğünü ve sürdürülebilir başarıyı yakalayamadıklarını belirteyim. Çünkü, birgün iyiler, ertesi gün kötüler.
Bakmayın siz, zaman-zaman kendini gösteren ortalama başarılara. Ortalama başarı, ekonomimizde; birkaç kişinin yüksek geliri, birçok kişinin düşük gelirleriyle toplanıp elde edilen gelirdir ve kişi başına düşen yıllık ortalama ulusal gelir olarak tanımlanır. Futbolumuzda kişi başına düşen  yıllık ortalama ulusal başarı ise; birkaç oyuncunun yüksek başarısı, birçok oyuncunun düşük başarısıyla toplanıp elde edilen başarı oluyor.
Ne yazık ki her ikisi de başarı olarak gösteriliyor.
Ulusal futbol takımıyla, ulusal ekonomi takımlarının örtüşen diğer yanları;
Birincisi; ekonomi şirketleri, sınırsız yabancı şirketlerle kurduğu ortaklıkla( sınırsız şirket transferleriyle) başarıyı yakalıyor. Futbol takımlarımız da, sınırlı yabancı sayıdaki futbolcuları transfer edip, bünyelerine katarak, başarıyı yakalıyorlar.
Bu durum, her iki takımın(ulusal ekonomi ve ulusal futbol takımı) başarı düzeyini artırabiliyor, fakat bu başarıları ulusal başarı düzeyiniartırmıyor.
İkincisi; Türk Ulusal ekonomi takımı dışarıdan gelen kredilerle ayakta duruyor, üretime yönelik bir altyapı yatırımı yok. Türk Ulusal futbol takımı da dışarıdan gelen(Türk kökenli) futbolcularla ayakta duruyor, içeride futbolcu yetiştirmeye yönelik altyapı yatırımı yok.
Örtüşmeyen tek özellikleri; ulusal ekonomi takımının başarılı olup olmadığının hemen anlaşılmaması, çünkü kredi artırımlarıyla yapay büyüme ile halkın algısı köreltiliyor. Doğrusu, başarısızlık başarı imiş gibi algılattırılıyor.
Fakat, ulusal futbol takımının başarılı olup olmadığının sonucunu hemen alabiliyor ve başarılı olup olmadığı algılanabiliyor.
Tıpkı Abdullah Avcı’nın başında olduğu Ulusal Futbol Takımı’nın, dün gece Macaristan karşısında aldığı başarısız sonuçları algıladığımız gibi.
2014 Brezilya Dünya Kupası şampiyonasına, katılmamız artık, uzak bir olasılık.
Nedeni, yukarıda belirtilmeye çalışılan, yanlış ulusal politikalar.
Bunu  gelin ‘futbol bazında’ biraz açalım.
Ülkemde en kolay şey, eleştirmek, hatta karalamak, çünkü, başarılı olunsa da olunmasa da eleştiriyoruz. Karşı taraf malzeme  verse de vermese ‘bir yerlerden zorla da olsa  bulup buluşturduğumuz malzemelerle’ eleştiri dozunu artırabiliyoruz.
Abdullah Avcı konusunda, eleştirmenler eleştirme konusunda zorlanmadılar, çünkü Avcı ve Avcı’yı atayanlar fazlasıyla malzeme verdiler.
Bakıyorum, o paranoyak futbol yorumcuları Avcı ve çevresini eleştirme adına bu malzemeleri yeterince kullanmıyorlar. Avcı ile ilgili olanını ve Avcı’nın arka bahçedeki destekçilerini  değil de, o’nu atayanlarla, yani ön bahçedekilerle(TFF) ilgili olanının kullanıyorlar.
Bu nedenle ben, Avcı ile ilgili olan malzemenin arka bahçesini ve Avcı’yı kullanacağım.
Abdullah Avcı, İstanbul Büyükşehir Belediyespor’dan(İBBS) geldi. İBBS, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin aslı görevleri içine konuşlandırdığı bir futbol takımı. Bence, dinden ve yoksuldan geçinenlerin futboldan da geçinmeye başladıklarının temel göstergesi. Belediyelerin temel görevi; kentliye hizmettir. Futbol takımı kurmak bana göre asla hizmet değildir, bunu yapan profesyonel takımlarımız ‘özellikle İstanbul bazında’ fazlasıyla var. Franko’nun İspanyası ve Salazar’ın Portekizi benzeri bir süreç futbolun evrensel kimliğini örselediği gibi futbolumuzu da örseledi.
Abdullah Avcı, böylesi bir İBBS’nin başında oldu. Kendinden İBBS’ye fazla bir şey katmaksızın, başarılı gözüken bir Teknik Çalıştırıcı idi benim için. Bir siyasal düzlemin adamı olması nedeniyle, başarıları süreç içinde beslenmedi değil. Yapay başarı öylesine abartıldı ki, bir ara Galatasaray için de adı geçti, derken Ulusal Futbol takımının başına geldi erken.
Evet, Abdullah Avcı’nın futbol bilgisi için ulusal takım çok zordu. Öyle ki,  Ersun Yenal’dan çok daha az hak etmiş, Ertuğrul Sağlam’ın dahi daha fazla hak ettiği bir görevi üstlenmişti Avcı.
Nedense, göreve gelir gelmez; Galatasaray oyuncularına tavırlı, bir başka takımımız oyuncularına karşı ilgili duruşunu öne çıkardı. Bu çıkış, ulusal takım kurgusunu da etkiledi. Doğrudur, Selçuk İnan’ı takıma koymayışı bu yanlış duruşunun en belirgini idi.
Keşke futbol kimliği ve kişiliği öz kimliği ve kişiliği gibi varsıl olsaydı.
Futbolcu kimliği ve kişiliği, dahası futbol bilgisi ulusal takımın yanında yoksul durdu. Bu nedenle başarısızlık süreci işler oldu.

Şayet, Fatih Terim’in Sepp Piontek’in yerine son 2 maçta takımın başına gelerek(30 Haziran 1994), ulusal futbol takımı 1996 Avrupa Kupasına taşıdığı gibi, Ertuğrul Sağlam’da Avcı’nın yerine gelerek, son 4 maçı kazanır ve ulusal takımı  Brezilya’yataşıyabilir mi? Taşır ise; günümüz siyasal erki o’nu sırtında taşır. Daha doğrusu; siyasal erkin iktidarı süresince ulusal takımın başında kalır. Avcı’da, oynadığı eski takımı Rize Çaykurspor’un başına geçerek, süper lig’de şampiyonluğa koşturulur.
Kalan maçlara bakınca şansımızın birilerin dediği gibi, %10 değil, bana göre %50. Çünkü, Romanya’yı biz Romanya’da kesin yeneriz.
Türkiye: Androrra, Romanya (D), Estonya (D), Hollanda
Macaristan: Romanya (D), Estonya, Hollanda (D), Andorra    
Romanya: Macaristan, Türkiye, Andorra (D), Estonya
Bu nedenle, büyük olasılıkla ulusal takımın başına getirilecek Ertuğrul Sağlam veya daha sağlam bir çalıştırıcıdan umutluyum.

Futbol ve  ülke yönetiminde, düşündaşlarla değil, düşün(bilgi) zenginleriyle başarıya ulaşılır. Bunun için haddim olmayarak diyorum ki; “Ertuğrul Sağlam, Abdullah Avcı, Hakan Şükürler v.b, siyasal erkin ideolojik  düzleminde değil, futbol erkinin ideolojik düzleminde kalsalar, daha başarılı olurlar. Bu duruş onların ve kendilerine teslim edilen kurumların başarılarını öteler. Çünkü, üstlendikleri görev için hem fazla deneyimli değiller(Hakan Şükür için deneyimli değil ifadesi siyasi düzlem için geçerli, futbol düzlemi için değil), hem de yönlendiricileri, yani karışanları çok.”
Abdullah Avcı’nın, son Macaristan maçında, takımı ne oynattığının,  inanın tanımlaması zor.
İnanın bu ulusal  takımı Yılmaz Vural Brezilyaya taşırdı. İnanın bu takım, 2014 Dünya Kupasına gidecek kalitede bir takımdı. İnanın, bu takımı bir Abdullah Avcı efsanesi yaratmak isteyen Avcı tarafından engellendi. İnanın, bu takım grubumuzdaki, bırakın Andorra ve Estonya’yı, Macaristan ve Romanya’dan da çok üstün takımdı. İnanın grubumuzun lideri Hollanda ile başa baş gidecek bir takımdı, fakat Brezilya’ya gidemiyor.
Kaleci Onur, Alper Potug, Arda Turan, Burak Yılmaz(ah şu ofsayıta düşmemeyi bir öğrense), Semih Kaya, Selçuk İnan, Bekir İrtegün, kısacası oyuncular fena değildi, fena olan Avcı idi, takımın en iyisi Alper’i ve son dakika’da Kerim’i oyuna alarak ve de Gökhan Zan’ı hiç oynatmayarak.
Olmadı be Avcı, sen değil de, ülkem bunu hak etmedi.
Sakın ola ki, Semih’in hatasından söz etmesin, Avcı’nın hatası daha çoktu. Macarlardan, yediğimiz gol Semih’in dizine çarpmış olabilir belki, fakat ulusal futbol takımımızın yediği gollerin çoğu  Avcı’ya çarparak ağlarımıza girmiştir.
Arkadaşlar, ülkem sağ elinin parmağına cemaat yüzüğü geçirenler idare ediyor; siyasetin başında onlar, ekonominin başında onlar, sporun başında onlar, spor yorumculuğun başında onlar, şirketlerin başında onlar, yerel ve merkezi idarenin başında onlar, TV’lerin ve gazete köşelerinde onlar, onlar, onlar.. İşte, bunun için, ortalaması düşük  onların başarı ortalaması  da düşük olur.
Türkiye: Onur Kıvrak 6, Gökhan Gönül 5, Bekir İrtegün 5, Semih Kaya 3, Hasan Ali Kaldırım 6, Arda Turan 7, Selçuk İnan 6, Nuri Şahin 6 (Dk. 90 Kerim Frei), Alper Potuk 6 (Dk. 70 Hamit Altıntop 4), Umut Bulut 5 (Dk. 80 Mevlüt Erdinç 3), Burak Yılmaz 6
Macaristan: Kiraly 6, Vanczak 6, Kadar 5, Varga 5, Meszaros 4, Korcsmar 4 (Dk. 46 Guzmics 4), Dzsudszak 5, Koman 5, Pinter 5, Hajnal 4 (Dk. 68 Böde 4), Szalai 4 (Dk. 78 Elek 3)
Goller: Dk. 63 Burak Yılmaz / Dk. 71 Böde
Hakemler: Milorad Mazic 6, Milovan Ristic 6, Dalibor Djurdjevıc 6 (Sırbistan)
Stat: Şükrü Saracoğlu
http://skorer.milliyet.com.tr/sevket-corbacioglu/abdullah-avci-hiiddink-in--yerine-dogru-bir-tercih-mi-/BlogYazarYazisi/334360/default.htm
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
sevket-che@hotmail.com.tr
evesbere@mynet.com
GSM: 05066090032

24 Mart 2013 Pazar

SAMSUNSPOR PTT 1. LİGİ'NDEN DÜŞMEYECEK GİBİ


SAMSUNSPOR GÖZTEPE VE KARŞIYAKA’YA       FAZLASIYLA BORÇLANDI
      Lig’in dibine demir atma noktasına gelen Samsunspor, deplasman’daki ikinci galibiyetini, yine bir İzmir Takımından aldı. Ligin 2. Haftasında İzmir’de Göztepe’yi 1-0 yenen, Samsunspor bu sefer aynı şeyi Karşıyaka’ya  yaptı:
        Karşıyak 0- Samsunspor 1            
      Gönül isterdi ki; İzmir takımlarının cömertliğiyle değil, çalıştırıcısının yaratıcı çalışmalarıyla sayesinde ligde  kalmaktan çok, süper Lig’e çıkmak için savaş versin.
        İç içe girmiş bu cümleyi Besim Durmuş hak ediyor.
Besim bu duruşlarıyla, taraftarının da düşüncelerini durdu adeta. Sen İzmir takımlarını yenmeyi bırak, Ligin ene iyi takımları Rize Çaykurspor ve Karşıyaka’’dan(üstelik deplasmanda) 3, Adanademirspor’dan(deplasman) 1 puan al, olmadık takımlara puanlar dağıt; olacak iş değil.
        Karşıyaka’dan deplasmanda 3 puan aldırması bana,  sitem ve buruk sevinçle harmanlanmış; “aldırma gönül aldırma, Besim taraftarı ayağa kaldırma, tek bir maçla kandırma’ şarkı sözünü yazdırıyor.
        Dediğim gibi, Besim Durmuş, ligde kalacak kadar puan topluyor, çünkü gönlü tok. Biliyor Besim de, Süper Lig’e geçildiğinde kendisinden vazgeçileceğini. Ne yapsın; en iyi yerinde saysın…

        Samsunspor, PTT 1. Lig'deki 27. Maçını 24 Mart 2013’de İzmir’in asırlık stadı Alsancak’ta Karşıyaka ile yaptı. Maçı,  kadınlar ve çocuklar izledi. Büyük erkekler yoktu, çünkü Karşıyaka, 1 hafta önce Göztepe ile yaptığı ve 3-2 kaybettiği maçtan dolayı seyircisiz  oynama cezası almıştı.
            Samsunspor ne oynadığını anlamak zordu, fakat şu bir gerçek ki, ne oynarsa oynasın 3 puan alması güzeldi. Soner en iyisi idi, çünkü  Karşıyaka'dan Banahene'nin 75. dakikada kullandığı penaltı atışını kurtardı. Düşünün deplasmanda 2 galibiyet, ikisi de İzmir takımlarından(2. Haftada Göztepe, 27. Haftada Karşıyaka). İkinci iyi topçu Abdülkadir, çünkü o da 33. Dakikada golü attı.
        Besim Durmuş ve topçular, öyle veya böyle 3 puan aldıkları için başarılı kabül etmek zorundayız(mı?) ve de şanslılar.
        Şanslılar, çünkü Çalıştırıcı Cihat Arslan(eski Galatasaraylı topçu), yardımcı antrenör Recep Umut, kaleci antrenörü Fevzi Layiç, futbolcular Erdi Kasapoğlu, Şehmus Özer ve Sercan Türkeri müsabakada yer almadı.

        Karşıyaka:
  Necati 5, Erdi 5, Osman 5, Tayfun 4, Caner Bulut 5 (Dk. 85 Gurur ?), Onur Türk 4 (Dk. 57 Mustafa 4), Fatih 5, Emre 5, Caner Ağca 4, Ali Say 4 (Dk. 58 İbrahim 4), Banahene 4   Samsunspor: Soner 7, Musa Aydın 5, Kere 5, Cemil 5, Lokman 5, Dimitrov 5 (Dk. 82 Serkan ?), Mustafa 5, Roberts 5, Musa Sinan Yılmazer 5 (Dk. 87 Ercan?), Abdulkadir 6, Haluk 5 (Dk. 69 Erdem 4)
        Gol: Dk. 33 Abdulkadir (Samsunspor)
        Eğer Samsunspor 31 Mart 2013 tarihindeki 28. Maç olan Mansaspor’u Samsun’da yener ise, 2013-2014  PTT 1. Lig hazırlıklarına şimdiden başlasın. Sakın,  Manisaspor galibiyeti sonrası Süper Lig hayali kurmasın. Eğer kurar ise, “Geçti Bor’un pazarı sur eşeğini Niğde’ye” derler. Eğer ki, Play-oof’a kalır, oradan da süper lig’e çıkar ise, o zaman da ben kafamda bir şeyler kurarım. Bunun adı, mucize ötesi bir şey olur.
        http://blog.milliyet.com.tr/samsunspor-7beraberligiyle--beraberliklerin-efendisi-oldu/Blog/?BlogNo=385944
        ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
        ŞUTLUYORUM
        sevket-che@hotmail.com.tr
        evesbere@mynet.com
        GSM: 05066090032

22 Mart 2013 Cuma

SU YAŞAM İSE SÖZ KONUSU YAŞAMDIR



SUYU VE SOYU KURUTANLARIN DÜNYA SU GÜNÜ KUTLAMALARI

HES’e  karşı tek ses olmak ve İkizdere’deki var olan HES ile ‘ses’in öyküsü:

“Rize'de faaliyete geçen 5 hidroelektrik santralı yeteri kadar enerji üretemedi. HES'lere karşı mücadele eden çevreciler ‘biz haklı çıktık’ diyor. Çevreciler, ekonomik değeri düşük olduğu gerekçesiyle HES projeleri için vadilerin kurutulmasına tepki gösteriyorlar.”
İşte bu haberdi, yıllardır söylediklerimizle, yazdıklarımızla ve  eylemlerimizle anlatmak istediğimiz.
Sıradan bir insan bile; “Hidrolik Santrallerin yıllık üretimleri, kaynağa gelen su miktarıyla doğru orantılı olduğundan ve bir yıl boyunca gelen su miktarının yetersizliğinin enerji üretemeyeceğini” bilir.
Şimdi ne yapacaklar biliyor musunuz? Artvin’imizi, Rize’mizi, Trabzon’umuzu, kısacası Karadeniz’imizi, uzuncası, Türkiye’mizin dereler haritasını çıkarıp, birkaç dereyi birbirine katıp, debisini artıracak ve sözde enerji üretecekler. Böylesi bir projelendirme, Türkiye’nin suyunu ve soyunu tümden kurutacaktır.
Olası böyle bir projelendirmenin öyküsünü anlatacağım size:
Her şey karşı durmak, hiçbir şeye katkı vermemeye özdeştir benim için. Demem o ki, HES derken, Hidro Elektrik, yani  hidro enerji(hidrolik güç) projelerinin tümüne karşı olmak şeklinde algıya göndermedir söylemek istediğim.
Nedir Hidroenerji?
Bir ‘komşu’ tekerlemesinin son bölümü aklıma geldi, ne ilgisi varsa: “…-Ağaç nerede? -Balta kesti -Balta nerede? -Suya düştü -Su nerede? -İnek içti -İnek nerede? -Dağa kaçtı -Dağ nerede? -Yandı bitti kül oldu’
Hidrolik güç ile elde edilen Hidroenerji de; “Bulutlar su buharı taşır-Soğuk havada yoğunlaşarak yeryüzüne yağmur ya da kar olarak düşer- Yüksek yerlerden dere, ırmak, nehir olarak denizlere akar- Akarken  güneş enerjisi tarafından buharlaştırılarak yeniden bulut olur-
İşte bu doğa olayı olan  dönüşüm döngüsündeki su sürekli yüksek rakımlardan akarak enerji oluşturur ve buna da yenilenebilir temiz enerji denir. Rüzgar, güneş ve jeotermal  enerjiler de yenilenebilir temiz enerjilerdir.
Hidroenerji, dünyada elektrik gereksiniminin %20’sini karşılar ve yenilenebilir enerjinin %70’ini oluşturur. Diyoruz ki; “Hidroenerji yenilenebilir enerjidir ve çevre kirliliğine yol açmaz”
İyi de, neden hep hidro, yani su, yani nehirler, yani dereler? Neden rüzgâr, güneş ve jeotermal değil?
Hadi nehirler tamam. Üzerinde büyük ölçekli su tutucu HES’lerine ‘yer seçimine dikkat etmek koşuluyla’ evet diyelim-Ki demeliyiz- fakat neden dereler ve derecikler üzerinde KÖHES’ler, yani Küçük Ölçekli Hidro Elektrik Santralleri tasarlayarak, doğayı yok etme sürecine sokarız ki?!
Söylenenlere katılıyorum. Doğrudur; küresel ısınmaya neden olan gazların üretiminde enerji sektörünün payının %70’e yaklaştığı, 2008 yılında yalnızca kömür ile çalışan termik santrallerin atmosfere saldığı CO2 miktarı 70 milyon tonlara ulaştığı ve bunun da, ülkemiz özelinde milyarlarca döviz kaybına neden olduğu, süreçte; hidroelektrik santralleri ile sel ve taşkınların önleneceği.
Niçin  olumsuzlukların önünü, seçenek yenilenebilir enerji kaynaklarıyla(Rüzgar, Güneş ve Jeotermal) almıyoruz? Niçin hep derelerimize yükleniyoruz? Bilmiyor muyuz, yukarıda kömür ile çalışan termik santrallerinin yok edilişini  KÖHES’lerle daha da artıracağımızı?
Bu gerçeği neden göz ardı ederiz ki; “Türkiye’nin rüzgâr ve güneş enerjisi toplam potansiyeli Avrupa’da birinci olduğunu ve  bu potansiyelin %1’ini bile kullanmadığımızı. Yenilenebilir enerji potansiyeli bizden çok daha az olan Almanya’da son on yılda yenilenebilir enerji sahasında 340 bin yeni iş yaratıldı, nükleerdeyse sadece 30 bin kişi çalışıyor.
Bu nedenle diyorum ki; HES’le ve KÖHES’lere ve de Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santrale seyirci kalma.
3 paralık enerji için bu özgür akan derelere KÖHES inşa ediyorlar. Ülke genelinde 2500 dereye 'KÖHES' inşa edecekler ve Türkiye enerji potansiyeline, ancak %10 katkı  verebilecek. % 10 katkı için, Anadolu’daki dereleri kurutmak mı doğrudur, yoksa var olan enerji potansiyelinin % 35'ini kaçak kullanan enerji hırsızlarının önüne geçmek mi? Unutmayın, tüm dünyada, teknolojinin getirdiği kolaylıklar, enerji tüketimini alabildiğine artırıyor. Bunun için, seçenek salt KÖHES ve HES olmamalıdır; GES(Güneş Enerji Santralı), RES(Rüzgar Enerji Santralı) ve Jeotermal seçenekleri öne çıkarılmalıdır.
Evet, biz bunu anlatmaya çalışıyoruz. İşin en üzücü yanı; Trabzonspor’un KÖHES inşa ederek gelir etmeye çalışması. Yani, doğayı yok edecek(dereleri kurutacak), KÖHES kuracak ve enerji satacak ve elde ettiği para ile futbolcu satın alacak.
Neden şu mantıksızlığı gündeme getiririz ki? Neymiş efendim; akarsularla oluşan erozyonun önüne de HES’lerle geçilir. Erezyonla mücadelenin etkin yöntemi sularımızı yok etmek olmamalıdır.
Sizleri bir kez daha uyarıyoruz; sularımıza, ille de Karadeniz’imize bu denli yüklenmeyelim.
Yüklenmenin en yoğun örneği, ‘Artvin’den sonra’ Rize’de İkizdere üzerinden yapılmak istenen 18 HES projesidir.
Bilindiği gibi İkizdere’de 1961’yılınıda inşa edilen ve 3 yıl önce Zorlu grubu tarafından satın alınan HES var.
Bugünlerde ‘Zorlu Enerji Grubu’; İkizdere HES’inin kapasitesini 18,6 MWm’dan 78 MWm’ya yükseltmek için resmi girişimlerini belli bir aşamaya getirmiş.
Öncelliği, çevresel ve sosyal etki analizi çalışmalarına ayırmışlar. Bu nedenle, İkizdere HES’i için devam eden ÇED sürecini resmi girişimlerle durdurarak ÇED rapor sürecini halkın katılımıyla yürütmek arzusundalar. Bunun için de; projenin sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmesi adına yöre insanıyla, şeffaflığın ön planda olduğu etkili bir diyalog zemini başlatmak niyetindeler. Bu süreci, bölgedeki HES’ler hakkında ilgili paydaşların yaklaşımlarını ortaya koyacak planı, Zorlu Enerji Grubu adına bölgede 3-15 Ocak 2012 tarihleri arasında PAR Danışmanlık A.Ş yürüttü Ve böylelikle; ilgili tarafların konuyla ilgili görüşlerini ve önerilerini alarak, çekincelerini değerlendi.
Bence akılcı bir yaklaşımdı. Bu akıllı süreç işleticileri bana da ulaştılar; Zorlu Enerji Grubu’nda yatırımlardan sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Gökmen Topuz, PAR danışmanlıktan Çevre Bilimci  Dr. Nuran Talu ve Sosyal Antropolog Murat Yağcı ile bir araya geldik.
Karşılıklı bilgiler alndı, bilgiler aktarıldı. Benim dikkatimi çeken İkizdere üst havzasında 18 adet HES’in inşa edileceğini özellikle belirtmeleri idi. Buna şiddetler karşı olduğumu söyledim ve bana hak verdiler, çünkü kendileri de karşı idiler. Düşünün dünyanın en büyük debisini sahip Niagara’da bir HES var, benim ikizdere’de kurulu olan 4 HES’e 18 HES daha ekleyip 22 HES inşa edilecek. Yani anlayacağınız İkizdere yatağı resmen monoblog HES betonu ile örtülecek.
Benden istenen bir şey olmadı, fakat anladığım kadarıyla, İkizdere üzerinde 3+18 olarak var edilen 21 HES’leri dikkate almam bütününde kapasite artırımına evet dememin doğru duruş olacağına beni inandırmaya çalıştıklarını söyleyebilirim. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek gibi bir şey.
Gökmen bey, Zorlu Grubu’nun işlettiği HES’in türbin uzunluğunun 3,5 km olduğu ve bunu 4 km’ye çıkaracakları, çapının da 3,5 metreden 4 metreye çıkaracaklarını söylüyor.
Ben Zorlu duruşunu değil de, 18 HES duruşunu düşünüyorum.
Söylediklerinin doğruluğundan ziyade, projelerindeki amacı yakalamak için, yöredeki sivil girişim gruplarını ve aktivistleri aradım; yani savaşçı doğa dostlarını
İşte o süreç:
Çalışmalarını beğendiğimi Derelerin Kardeşliği Platformu(DEKAP)’ndan Ömer Şan ve Mehmet Gürkan beye “1961'de inşa edilen İkizdere HES'i Zorlu Holding'e satılmış ve kapasite artırımı istiyor. Bu projenin esası nedir? İkincisi İkizdere üstünde 18 HES'cik(KÖHES) inşa edilecekmiş, doğru mu? Böyle bir durum var ise Zorlu nasıl kapasite artıracak? Zorlu ÇED'i durdurmuş, bölge halkıyla konsensüs sağlayacağım diye. Bu süreç nasıl işliyor? Dahası doğru mu? " sorularını ilettim.
Yanıt gecikmedi: Ömer Şan, Yakup Okumuşoğlu ve Mehmet Gürkan arkadaşlar aşağıdaki doğruluğuna inandığım bilgileri aktardılar:

“Hepsi doğrudur. Zorlu ikizderelikerin onayını almak İcin ikizderelilerle irtibat kurmuş ama ikizdereliler kapasite artısına izin vermeyeceklerini bildirmiştir. Top Zorlu'da.. Ikizdere de 26 proje var.. 3.u yargı kararı ile durmuştur. Geri kalan için idari süreç devam ediyor.
konu 1. Evet Zorlu Enerji mevcut HES'teki kapasitesini arttırmak için bir çalışma başlattı, yaklaşık 1 yıl oldu! Biz bu çalışmaya, başvurularına ve kapasite arttırım taleplerine, İkizdere'deki DEKAP temsilcimiz aracılığıyla itiraz ettik! Gerekli başvurularımız yaptık. ÇED sürecini Zorlu değil, İkizdere'deki arkadaşlarımız durdurdu!..
Konu 2. Bu aşamadan sonra Zorlu grubu, bir araştırma şirketi ile birlikte toplumsal konsensüs sağlamak amacıyla çalışmalara başladı. Ziyaretler, görüşmeler, raporlar vs. gibi...
Konu 3. Projenin detayında, mevcut HES'in su alınan yan kollarından Cimil Deresi üzerindeki regülatörlerden daha üst kısımlarla, yaylaya yakın bir yerde regülatör(düzenleyici) kurarak, irili ufaklı suların toplanması öngörülüyor...
Konu 4. Daha önce Çevre ve Orman Bakanlığı burada herhangi bir oluşuma izin vermiyordu ancak yeni oluşturulan Orman ve Su İşleri Bakanlığı bu izin durumunu kaldırdı. O nedenle firmanın da önü açılmış oldu...
Konu 5. İkizdere Vadisinde, Yakup Okumuşoğlu'nun da dediği gibi 18 değil 26 adet HES projesi var. Bunlardan 9'u İkizdere ilçe merkezinden aşağıda, denize doğru olan kısımda... Diğerleri ise İkizdere'nin üst ve yayla kesimlerinde. Zaten 5 civarında projenin hiçbir şekilde yapımı olası değil, çünkü etraflarında su namına bir şey yok!
Vadideki 5 ayrı proje için açılmış davalar, durdurma ve iptal kararları mevcut, yargı süreçleri devam ediyor...
Bu konularla ilgili internet üzerinde arama ve tarama yaparsanız hem bizim açıklamalarımız, haber bültenlerimiz ve diğer haber ayrıntılarına da ulaşabilirsiniz...”

Bu konuda; Bakanlık bünyesinden fazla bilgi alamadım. Aldığım duyum, bakanlık hem kapasite artırımına, hem de 18 yeni HES inşasında kararlı, fakat bunu Zorlu istemiyor.
Şunları sormak istiyorum:
Kapasite artırımını doğaya en az zarara indirgeyip 18 HES’in yapılmasında bir engel olarak kullanılabilir mi?
Bilindiği gibi, büyük yatırımcı kuruluşlar artık itiraf etmeye başladılar, HES’lerle ilgili Karadeniz doğasına büyük Zaralar verdiklerini söyleyerek. Bu fütursuz doğa saldırısında, Zorlu projesi/istemi bu bağlamda işlenebilir mi?
Eğer, salt eski HES’in  ‘ek projeyle’ gücünü artırmak için değil de, İkizdere’yi ve üzerindeki tüm kolları salt kendi projelerini ve enerji üretimlerini büyütmek için istiyorlar ise, 25 HES projesi kadar doğaya zarar verecekleri için onaylamak olası değil.
Burada, kısmen tekrar olacak şu soruların yanıtı benim için önemli:
Neden RES(Rüzgâr Enerji Santalı)’e yetersiz teşvik veriliyor? Neden, yeni rüzgar projeleri başvuruları Enerji Bakanlığı tarafından 1 Kasım 2007’den bu yana bekletilir? Pıtrak gibi KÖHES(Küçük Ölçekli Hidro Elektrik Santralleri)’nin önün açılırken, GES(Güneş Enerji Santralleri) ve RES reddedilme noktasında.
Enerji Sektörü’nün yenilelenebilir kaynaklara(HES, GES ve RES) yönelmesi Güzel, fakat sadece HES’e, yani Hidrolik Enerjiye ağırlık verilmesi, Rüzgar(RES) ve Güneş(GES) enerjisinin dışlanması, doğaya ve doğana saldırıdan başka bir anlam taşımaz.
Bu nedenle; Sabancı grubunun gelecek beş yılda büyüyen ekonominin ihtiyaçlarını karşılayabilmek için 3 milyar dolarlık enerji yatırımını GES ve RES yapması daha doğru olur kanaatindeyim.
Yıllardır seçenek proje diyoruz. En küçüğünden söz edelim ve bu sözü edilen enerji seçeneğini yaygınlaştıralım. Maliyeti bir halı yıkama makinesi kadar.
Çatılara koyacağımız güneş panelleriyle 100 vat elektrik üretirsiniz. Evinizi ayrınlatır, elektronik aletlerinizi çalıştırırsınız. KÖHES’ten daha fazla enerji üreten bu enerji seçeneği niçin yaygınlaştırılmasın ki?

"22 Mart Dünya Su Günü"nde, suya ne kadar saygılıyız?
Gezegenimiz her geçen gün çölleştirilmektedir. Bundandır ki, gezegenimizin bazı bölgeleri susuz yaşam savaşı verirken, bazı bölgelerin suyu kurutulmaktadır -Ki Türkiye’nin-ki Karadeniz’in-Ki, Doğu Karadeniz’in-Ki, Artvin’in-
Nüfus artışı ve tarım ve endüstri sektörünün büyümesi, suya erişimi her geçen gün zorlaştırmaktadır. Düşünün, gelişmiş ülkelerde günlük ortalama su tüketimi 400 litre iken, yoksul ülkelerde, ortalama 49 litredir.
İklim değişiklikleri yağmur döngüsünü azaltmakta ve insanların temel gereksinimi beslenme güvenliğini tehlikeye sokmaktadır. Düşünün, tatlı su kaynaklarının % 70’nin  tarım sektöründe kullanıldığını.
Önlem alınmaz ise, önümüzdeki 30 yıl içinde(2050), gezegen nüfusunun yarısından fazlası tamamen susuz ortamda yaşamını sürdürecektir. Dikkatinizi çekerim; bugün Asya ve Afrika’daki kıtlığın temel nedeni susuzluktur.
Nükleer su savaşları ve kitlesel göçlerin önüne geçmek istiyorsak; doğayı ve doğanı sevenlerin, doları sevenlere karşı başlattıkları savaşı, dahası suyumuzu ve soyumuzu kurutanlara karşı yürütülen savaşta yerimizi almalıyız.

Su yaşamın ve canlının her alanında var olması gereken, evrensel bir kimlik. Böylesi kimlik elbette ki Wikileaks belgelerinde yar alacaktı:
WikiLeaks’ın Stratfor Yazışmaları Ülkelerin Uluslararası İlişkileri ile Siyaseti Bombalamaya Devam Ederken; Çevre, Sürdürülebilir Kalkınma ve Enerji Başlıklarında da İlginç Anlatımlar Yer Alıyor…
       Derelerin Kardeşliği Platformu (DEKAP) Dönem Sözcüsü Ömer Şan tarafından ortaya çıkarılan WikiLeaks belgelerindeki HES yazışmalarında, özellikle de barajların iklim değişiklikleri üzerindeki etkilerine dikkat çekiliyor.
        Özellikle sürekli akışkanlığa sahip nehirler üzerinde kurulan büyük barajların, bölgesel iklim değişikliğine neden olduğu, kuraklıklara neden olduğu için ekonomik olma özelliğini kaybettiği, yağış rejimini değiştirdiği, daha fazla ve dengesiz yağışlara neden olarak baraj arızaları, sel ve heyelan felaketlerine zemin hazırladığı anlatılan metinlerde aynı zamanda büyük barajların en büyük metan gazı kaynağı olduğuna vurgu yapılıyor.

Durum bu iken, benim bakanım bakın neler söylüyor(25 Şubat 2012): “Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu,
 Trabzon DSİ 22. Bölge Müdürlüğü’nde düzenlediği basın toplantısında, bölgede yapımı devam eden HES’lere yönelik bazı tepkilerin olduğu yönündeki soru üzerine, “Bazı gruplar var, bunlar burada yaşamıyorlar. Ben bunları tespit ettim, İstanbul’dan gelen gruplar. Giresun, Trabzon, Rize, Artvin oralarda dolaştıklarını tespit ettik, bunların hepsi aynı grup. HES’ler Dereleri kati surette kurutmuyor. Birileri, Santralden çıkan sular zehirli içilmez, hatta çaylarınızı kuracak gibi yalanlar söylüyor. Suyun kimyasal olarak kirlendiği falan yok. Ama halkı böyle kandırmaya çalışıyorlar.”

http://blog.milliyet.com.tr/HES_e_yes_demek/Blog/?BlogNo=272754
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
sevket-che@hotmail.com.tr
GSM: 0506 609 00 32


21 Mart 2013 Perşembe

PKK+AKP+OCALAN+R-CEP= BOŞ TENEKE



PKK İLE İŞLETİLEN BARIŞ SÜRECİNDEN   SONUÇ   ALINABİLİR Mİ?
               
                Daha dün; “Türkleri ve Kürtleri imandan koparmaya çalışan pkk’lılar 2 yılda bitecek” denmiyor muydu?
                Bunu ben değil; Bay dinden ve yoksuldan ve de bunlardan geçinen yağdanlıklar, yani sınırsız ve kuralsız demokrasi avcıları  demişti, anımsayın.
                Gelinen noktada, ne oldu da PKK ile barış süreci başlatıldı?
                Başlatılması yanlış mıydı? Asla! Aksine geç kalınmış bir başlangıçtı; hem de çok. Bu nedenle, başlatmama gibi bir lüksümüz olamazdı. 40 bin insanın yaşamını yitirdiği bu savaş acilen bitirilmelidir. İşletilen süreci bunun için onaylıyorum.                
                Doğrusuyla, yanlışıyla, ülkenin bu temel gündemini onaylamamak için, ya daha etkin bir çözüm politikanız olmalı, ya da PKK’ya karşı savaşı sürdürmenin gerekçelerini ortaya koymamız gerekir. Gerekçe, öldürdükleri için öldürülmeleri gerekir ise, sürdürülebilir ölümlerin hesabını da vermek zorundayız. Kanı durmanın hesabı mı ağırdır, sürdürmenin mi?
                En azından, bu kan deryasını yaratanları sorgulamalıydık, bunu yapamadık. Vahşi kapitalizmin  yaratıcısı silah baronları ve onun içerdeki işbirlikçilerini halka anlatamadık. Orhan Aksu kardeşimin dediklerini de sorgulmalayıdık: 
                “Kürt halkını tarih boyunca asıl sömüren feodal toprak ağalarından oluşan vekillerle, Amerikan emperyalizminin işbirlikçi hükümeti ve istihbarat müsteşarından, Kurtuluş ve özgürlük bekleyen bir başkan.işte Kürt hareketi diye yutturulan emperyalist yalan.…Kürtler şunu iyi bilsin ki Nato emrindeki T.C. ordusu gerçek anlamda hiçbir zaman PKK ile savaşmadı. 30 yıldır süren her iki taraftan da onbinlerce gencecik çocuğun kanına giren bu kirli savaş Emperyalistlerin kontrolündeki bir oyundan başka bir şey değildir.Kandil neden baharda değil de hep in cin top oynadığı iki metre kar altında bombalanır veya sınır ötesi yapılır hiç düşündünüz mü?ya da KCK kimin projesiydi?”
                Tüm bunları sorgulayamayan bizler; “Kötünün iyisi’ diyerek, değil de ‘kötüyü iyileştirmek adına’, sürecin sağlıklı çizgiye oturmasına katkı vermeniz gerekir.
                Katkıyı, yanlışlarını onaylayarak değil, yanlışları düzelterek vermemiz gerekir, çünkü aksi takdirde yaşananları yinelemenin önünü açarız.
                Birincisi, bugünkü(21 Mart 2013) nevruz kutlamalarındaki Öcalanın iletisini iyi okumamız gerekir. Doğru söyledi, ‘silah değil, siyaset’ diyerek. Teröristlerin Türkiye’yi terk etmesini istemesi, Misak-i Milli’yi saygılı olunmasını, halkların kardeşliğini, barışmanın kucaklaşmanın zorunlu olduğunu söylemesi doğru, fakat; 100 binleri aşan alanda Türk Bayrağı’nın olmayışı, ayrımcılığı içlerinden atamadığının göstergesi gibi geldiğini de belirtmemiz gerekir
                Diyelim, KCK’lılar serbest kalsın, Kentlere de Kürt adını verelim, fakat sen Anayasa Değişikliğinden ne beklediğini söylemek zorundasın(ız). Ana dilde eğitim, o’nu da verelim, Adem-i Merkeziyet(Özerklik) de verelim. Ama sen hala Bağımsız devlet olmayı gizden gizi amaçlıyorsan, orda dur. Unutma ki, feodal yapını besleyen aşiret mantığıyla sen asla devlet olamazsın. Olamazsın, çünkü küresel efendiyle iç içe olan feodal ağalarınla örgütün devrimci yanını edilgenleştirmişsin, yani  küresel efendi ile olan işbirliğin, antemperyalist yanın öldürmüş, yetmezmiş gibi, gerçek anti emperyalist Devrimcileri, emperyalistler ve onun ülkemde işbirlikçileriyle etkisiz kılmışsın.
                R-cep söylemi ile Öcalan söyleminde tematik bir örtüşme var. Hemen-hemen tıpkının aynısı. Bu, ortak duygunun yansıması mı, yoksa ortak bir çalışmanın mı? Bu noktada şunu soruyorum; “İki toplumlu Cumhuriyet’e mi gidiyoruz?” İkincisi; Nevruz gibi sembolik bir gün, barışın aracı mı yapıldı?  Geçen yıl yasaklanan Nevruza onay hangi amaçla verildi?  
                Bu nedenle, barış sürecine katkı vermek adına, bazı olguları, dahası yaşatılanları sorgulamanın  zorunluluk olduğunu düşünerek yazıma devam ediyorum:
                Bu süreçte, Malcolm X’in ;”Eğer dikkat etmezseniz, medya mazlumlardan nefret etmenize ve zalimleri sevmenize sebep olur” sözünü lütfen aklınızdan çıkarmayın.
                Bu millet aslında görüyor her şeyi de, belli etmiyor hiçbir şeyi. “Ayasofya ayakta durduğu sürece müze olarak devam edecek” sözünden sonra Ertuğrul Günay’ın görevden alındığını bile gördü, fakat belli etmedi. Onun için hiç endişelenmeyin, Öcalan için tasarladığınız özel affa toplum tepki verir diye. Toplum bugüne dek  yaptıklarına sessiz ve suskun kalıyorsa, ona da suskun kalır, çünkü trene bakıyor, çünkü sürü mantığı ile yaşıyor.
                İşin düşündürücü boyutu bunlar değil, işin düşündürücü boyutu akil adamlığa soyunmuşların, olguya dümdüz mantıkla bakması.
                Deniyor ki; “ Kürt sorunu, eşitsizlikten ve ayrımcılıktan doğuyor…Birileri, bu ülkenin bir Kürdü bile Cumhurbaşkanı yaptığını söylüyor…Altan Tan’ın dediği gibi, bu ülkede her şey olabilirsin, fakat Kürt olamazsın”
                Bence bu ülkede en zor şey insan olmak. Hala birilerimiz çıkmış, biz Kürt v.d  olamıyor diyor. Biz önce evrensel kimliğimiz olan ‘insanlığı’ onaylayalım, ondan sonra ırksal bütündeki sosyolojik konumumuzu, ayrımcılık çizgisine taşımaksızın ‘kültür ve uygarlık boyutunda’ derinlemesine araştıralım
                Çıkıp TBMM’inde, ‘Medreseler ve zaviyeler açılsın’ diye önerge vereceksin, ardından; ‘bu ülkede her şey olabilirsin fakat Kürt olamazsın’ diyerek yalandan kendini aşağılayacaksın. İnsaf, be! Her şey olup Kürt olamadığını söyleyen sen, bir Kürt olarak her şey yaptığını nasıl saklarsın Anadolu insanından. Bu sorumsu tepkim, sana göre  düz mantık olabilir, fakat önce sen mantığını mantık süzgecinden geçir derim.
                Kusura bakma da, senin “TBMM  giriyorsun, bakan oluyorsun, başbakan ve cumhurbaşkanı oluyorsun, ama Kürt olamıyorsun.” şeklindeki söylemin de bana göre, düpedüz akıllara ziyan yalan ve dümdüz mantık.
                Neymiş efendim Türklük dayatması var. TBMM’nin açılımını yaptın mı hiç?  Dikkat et, Türkiye Büyük Millet Meclisi(TBMM) deniyor, Türk Büyük Millet Meclisi denmiyor.
                Senin amacım; Türk-Kürt Büyük Millet Meclisi (T-KBMM)mi demek? Yani iki milletli  bir Meclis. Bilmem, belki de, ‘Türk-Kürt  İslam Cumhuriyeti’ demektir gizdeki amaç. Dahası, Orta Doğu’yu İslamist şemsiye altında toplamak. Güzel de, Türk dayatmasının olduğunu söylediğin ülkenin TBMM’inde ne işin var, senin?
                Altan Tan’ın “Değişen Ortadoğu’da Kürtler” adlı kitabın ben de bunları çağrıştırdı.
                Diyor ki, kitabının önsözünde; “Arap Baharı adlı değişim tüm Orta Doğu’yu saracak. Değişimin olup olmayacağını değil, nasıl ve ne şekilde olacağı(Erbakan’ın ‘kanlı mı olacak, kansız mı olacak’ söylemini anımsadınız mı?) ve kimlerin iktidara geleceği tartışılmalıdır. Yeni Ortadoğu Federasyonu start almıştır. Ortadoğu’da İstanbul-Kahire-Şam-Bağdat-Diyarbakır-Erbil eksenli entegrasyon hızlanacak, ekonomik ve kültürel cazibe merkezi İstanbul olan Ortadoğu Federasyonu gerçekleşecektir. Türkiye, Ortadoğu başta olmak üzere tüm İslam dünyasını etkilemekte, bir başka yönden de mevcut gelişmelerden kendisi de etkilenmektedir. Ancak Türkiye’nin en büyük açmazı Kürt sorunudur. Kürtlerle birlikteliği ve Kürtlerin desteğini sağlayamayan bir Türkiye’nin değil Adriyatik’ten Çin Seddi’ne, Habur’dan öteye gitmeye bile gücü, mecali ve takati kalmayacaktır. Kürtler coğrafi, siyasi, ekonomik ve kültürel olarak bu entegrasyonun kavşak noktasındadır. Merkezdeki bir rahatsızlık tüm entegrasyonu allak bullak edecek, riske sokacaktır. Kürtlerin Türklerle bin yıldır olduğu gibi yine birlikte yaşamak istedikleri Kürtler tarafından hemen her fırsatta dile getirilmektedir. Ancak Kürtler, bundan sonra artık kimliksiz ve statüsüz yaşamak istemediklerini de hemen her fırsatta dile getirmektedirler.”  Tehdit kokan, tüm bunlar gerçek amacını gün gibi ortaya çıkarıyor.
                Benim çıkardığım anlam;
                Laz, Gürcü, Çerkez, Boşnak, Zaza, Arnavut, Abazha, Suryani, Yahudi v.d  önemli değil, varsa yoksa Türk ve Kürt. Doğrusu; bunlar için sadece Türk ve Kürt önemli. İslamist Türk-Kürt Cumhuriyeti kurulması zorunluluk onlara göre. Eğer bunda diretilirse; Kürtler dağdan inmez, sen de öteye geçemezsin ve T.C bitirilir.
               
                Kendi söyledikleri doğrudur,  karşısındakinin tüm söyledikleri yanlıştır. Böylesi mantık, barış getirir mi? Asla!  Bu beraberinde, şu mantık dayatmasını getiriyor; onlar, onlara göre doğru değil ki, doğruları olsun. Doğru biziz ve bizim söylediklerimiz doğrudur.

                Avrupa birliğine girmek için başlatılan Kopenhag kriterleri sürecinde de, ‘ne alacağız ne vereceğiz’ diyerek, onların doğrularını saptırmış, ortalığı karıştırmışız, onlara göre.
                Biz saptırmadık, aksine onlar saptırdı. AB’ye girebilseydik gerçekten, çok şey alacaktık, fakat vermediğimiz için(tesettür/türban ödünü vermediğimiz için) AB’ye. Çünkü alınmasını istemiyordular.
                İşte yaşanan süreçte; PKK konusunda da bir şeyler verilmeyecek ve barış süreci ötelenecek. Çünkü adam, vermeye değil, almaya programlı. Demokrasiyi verirken bile “alacaklarımın aracıdır demokrasi” diyenlerden kaç okka demokrasi beklenir ki?!
                Öcalan ve PKK burada; sadece bölücü  tepkime(Fr. Reaksiyon) hızını arttıran veya yavaşlatan gereçtir. Doğrusu, ülkemin sosyolojik yapısını değiştirmek isterken ‘terör konusunda’ değişmemekte direnen  araç(Yun. Katalizör).
                Eskiden dağa taşa tam bağımsız Türkiye yazardık, şimdilerde birileri dağa taşa ‘tam bağımlı Türkiye’ diye konuşmaya başladı. İmralı diyor, Kandil diyor, yani dağlarla taşlarla konuşuluyor, insanlarla konuşulmuyor.
                Evet; Terör örgütü PKK’nın geri çekilmesi ve silah bırakması için başlatılan çözüm süreci çerçevesinde İmralı’ya giden 3. BDP heyeti, Abdullah Öcalan’ın mesajı ile dönmüş. BDP Eşbaşkanlarından Selahattin Demirtaş, Öcalan’ın mesajını okuyor: “Geri çekilmenin hızla gerçekleşmesi ve barışın kalıcı hale gelmesi için ümit ediyorum ki parlamento da aynı hızla üzerine düşen tarihi misyonun gereğini yapacaktır. Çekilmenin parlamentoda kurulacak komisyon gözetiminde güvenli olarak yapılmalıdır.” Ayrıca; 21 Mart’ta sadece Diyarbakır’da yapılacak büyük Nevruz kutlamasında Öcalan’ın mesajlarını Diyarbakır Bağımsız Milletvekili Leyla Zana’nın okuyacağı belirtilmişti, başkası okudu(19 Mart 2013).
                Böylesi bir terör örgütü ile iletişim kuran dinden ve yoksuldan geçinenlerin yarattığı bu haberin hemen altında ‘sanki terör örgütü Kürt PKK değil, Türk askeri imiş gibi gösteren; “ Aynı Örgütmüş” başlığını atabiliyor. Savcıya göre; Danıştay’ı basan Alparslan Aslan adlı meczup ile, eski Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ‘Ergenekon Terör Örgütü üyeleriymiş’ ve bu nedenle ikisi için  ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılmalıdır.
                Kimse, darbeci faşistleri yargılamayın demiyor, 12 Eylül faşistlerini yargılayın, derin devleti yargılayın, sonuna dek yanınızdayım. Ama, sen gerçek darbecileri saklıyor, onlara dualar ediyorsun, derin devletin katilleri için susuyorsun, besliyorsun, diğer yandan İlker Başbuğ Paşayı, Mustafa Balbayları, Hurşit Tolon Paşayı, Prf. Dr. Fatih Hilmioğlu’nu, Mehmet Haberal’ı, Ergün Poyraz’ı, Tuncay Özkan’ı v.b ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasını istiyorsun ve en önemlisi  ‘Bebek Katili’ ile kol kola girip, barış ve demokrasiden söz ediyorsun. Kısacası, 40 bin insanımızı bebekleriyle katledeni affetmenin ve sana karşıt Türk askerlerini ağırlaştırılmış müebbet ile cezalandırmanın kurguları içindesin; Kim inanın sana, Kadir İnanır mı?..
                Olanları söyleyeyim; yaptıkların karşıtları susturmaya yöneliktir. Onları içerde olduğundan fazla tutmanın kurgularıdır yaptıkların. Unutma, yargılıyorum, derken kendini yargıladığını…
               
                Not: Sonraki yazım bu yazıyı tamamlayacaktır: “PKK-ETA-IRA” ne kadar örtüşüyor?
                http://blog.milliyet.com.tr/yoksul-turk-kurt-aciliminda-livaneli-ve-digerleri/Blog/?BlogNo=198590
               
                ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
                Teknopolitikalar Platformu
                evesbere@mynet.com
                sevket-che@hotmail.com.tr
                GSM: 0506 609 00 32

HASAN ABİYİ ÇOK SEVMİŞTİM; BEN NE YAPTIM?



HASAN ABİYİ ÇOK SEVMİŞTİM(ATIN GAZETEDEN)
        Hasan Cemal’den söz edeceğim. “Cumhuriyeti çok sevmiştim” kitabının yazarı. Cumhuriyet gazetesinin önceki genel yayın yönetmeni, Hasan Cemal’den..
        Hasan Cemal ‘Cumhuriyet’ten ayrıldıktan sonra  başkalarını sevmeye başladı ve ben de kendisini defalarca eleştirdim; ‘Sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı, darbelerin kitapçısı, Cumhuriyet karşıtı, ikinci Cumhuriyetçi” şeklinde..
        Son anda gördüm ki, Hasan Cemal bir tek şeyi seviyormuş, o da ‘Demokrasi’. İşte o sevgisindeki aksayanları kısa bir öykü şeklinde işlemeye çalışacağım.
        Hasan Cemal  bu  demokrasi duruşunu çok önceleri göstermeliydi. Kendisine ‘Abi’ diyen ve özel uçağına aldığı R-Cebi çok önceden anlamalıydı. Onun, özgür düşünceyi, insan haklarını ve demokrasiyi amaçlarının aracı olarak gördüğünü, çok önceleri görmeli ve eleştirmeliydi. Hasan abi ne yaptı; sürekli o’nu abarttı, o’nu demokrasi kahramanı ilan etti, yaptığı her şeyi alkışladı. Ulusalcılığı faşizm ile örtüştürdü ve yazarların eleştirdi, onlar gibi bir gün kovulacağın, kendisini ve kendisi gibileri amacı için kullandığını, onlara kendisini övdükleri için  ‘Abi’ dediğini görüp yapması gerekenleri yapamadı. Laik Demokratik Cumhuriyet’i karaladı, dinden ve yoksuldan geçinenleri akladı, Atatürk’ün evrensel felsefesini payladı. En önemlisi, onun tüm bu demokrasi duruşlarını Avrupa Birliğine girmenin olmazsa olmaz koşullarından “Köpenhag Kriterleri” nedeniyle yaptığını ve Köpenhag Kriterlerini kendi ideolojik Cumhuriyeti için kullandığını algılayamadı, göremedi. Ve öyle tutkun oldu ki R-cebe, iktidarda  benim diyen solcu olsa  böylesi demokrat ve özgürlükçü duruş sergileyemez diyerek abarttıkça abarttı. Eser Karakaş bile ; “Erdoğan, iki şeyi sürekli kullanacak; birincisi Türban, ikinci Avrupa Birliği sürecini” gördü, Hasan abi göremedi.
            Evet; “Milliyet patronajı, BDP heyetinin Abdullah Öcalan'ı ziyaretindeki konuşmalarının yer aldığı İmralı Zabıtlarının gazetelerinde yayınlanmasından sonra Başbakan'ın tepkisini gerekçe göstererek  Hasan Cemal'i önce sansürledi ardından da Milliyet'ten kovdu”
            Mehmet Altan-ki o da kovulanlardan- şimdi çıkmış; "Hasan Cemal’in yazısına bile tahammül edemeyen bir başbakan, Kürtlerin haklarını nasıl verecek?" diyor şimdi. Aklıma geldi, söyleyeceğim: ‘Geçti Bor’un pazarı, sur eşeğini Niğde’ye
        Hasan Cemal, İttihat ve Terakki partisinin en önemli şahsiyetlerinden olan Cemal Paşa'nın  torunudur..Siyasette olmasa da, gazeteciliğinin köklü bir geçmiş vardır.
        Hasan abiyi Cumhuriyet’te iken çok sevmiştim. Beni yazı yazmaya tutkulandıran iki kişiden biridir; Sami Karaören ile birlikte. Cumhuriyet sonrası Hasan abiyi sevmedim, hatta ben Cumhuriyet’te üstat Oktay Akbal’ın ‘Arada bir’ köşesinde ve ‘Olaylar görüşler’ sayfasında zaman-zamanki yazmalarımdan vazgeçtikten sonra da sevmedim.
        Bu nedenle, Hasan abi’yi  sürekli eleştirdim, beni duyması  söz konusu değildi. Benimkisi öylesine modaya uyulmuş sıradan bir eleştiri değildi.
        Hasan abinin tek bir yanını sevdim, Galatasaraylılığını(Son olarak Ali Kırca, Hasan Cemal Fatih Terim düetinde izledim). Bilmem anımsar mı, bir GS yazımdan dolayı kendisiyle telefonda konuşmuştum.
        “Cumhuriyet öncesi(CÖS) ve Cumhuriyet  sonrası(CUS) Hasan Cemal mı derseniz?” diye bir soru sorulsa; CÖS derim, asla CUS demem. Fakat yaşadığı son olaydan sonra CUS diyorum. Ve “bu ülke resmen ‘hitler ötesi bir faşist diktatöre kendini teslim ediyor, CUS artık. CUS be..” diye haykırırım.
        Belirttiğim gibi; Hasan Cemal’i yıllardır eleştirdim. ‘Sen bir sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısısın, güçlüden yana düşüncelerini satıyorsun, sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı olman, kendine, kentine ve ülkene zarar veriyor. Demokrasi benim için amaçlara ulaşmanın aracıdır diyen, dinden ve yoksuldan geçinenler gün gelecek size de geçirecekler” diyerek.        Hasan Abi’nin beni duyması olası değildi, bir nevi kendim çalıyor kendim dinliyordum, çünkü benim kalemimle gezegeni yerinden oynatacak bir köşem, dayanak noktam yoktu. Yani bana Archimedes’in dediği gibi ‘kalemime’ bir dayanak noktası verselerdi dünyayı değil ama Hasan Abiyi yerinden oynatabilirdim(o’na ulaşabilirdim anlamında).
        Archimedes(M.Ö 287-M.Ö 212) biliyorsunuz bir mühendis ve  matematikçi  filozoftu. İlk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim adamıdır da. Bu prensiplerden bazıları şunlardır: 
        1. Eşit kollara asılmış eşit ağırlıklar dengede kalır.
        2. Eşit olmayan ağırlıklar eşit olmayan kollarda  koşul sağlandığında dengede kalırlar.
        Bu çalışmalarına dayanarak “Bana bir dayanak noktası verin Dünya’yı yerinden oynatayım” sözü yüzyıllardan beri dillerden düşmemiştir. 
        Hasan abi, belki de ‘demokrasi ve özgür düşünce bütününde’ böylesi bir denge prensiplerini ortaya koymak için savaş vermişti.
        Gördü ki, eşit kollara asılmış eşit ağırlıkların dengesi yerine, eşit olmayan  ağırlıklar eşit olmayan koşullardaki dengesizliğin kaldırılması yaşanıyordu. Bu dengesizliğin kaldırılması için savaş verdiğini gördük, fakat   bu savaşı kaybetti. Onun bu kaybedişi, toplumun kaybedişi olmayacaktır.
        Mustafa Balbaylar, Bekir Coşkunlar, Cüneyt Ülseverler, Nuray Mertler, Emin Çölaşanlar, Ergün Poyrazlar, Özdemir İnceler, Tufan Türençler, Oktay Ekşiler, Uğur Dündarlar, Rüşen Çakırlar, Banu Güvenler, Mirgün Cabaslar, Ece Temelkuranlar, Can Dündarlar ve de biz “Onpunto’ yazanları olarak, bir ulusal gazetenin ‘ sattığı gazeteden 10 katı okunurluğu olan’ internet gazetesinden kovulduk, ekranımız karartıldı. Ve Köşe yazarların gazetelerden kovulması, Ekran karartmalar, Hitlerin ve Kenan Evren’in kitap yaktırmasıyla ayrı tutulamaz, aynı şey değil, aynı şeyin fazlası. Toplumun bunları kaldırma kuvveti yok edildi.
        Archimedes aynı zamanda suyun kaldırma kuvvetini de bulmuş ve  “buldum, buldum” diye sokağa fırlamıştır. Bu aynı zamanda batmazlık kuralıdır, yani  kendi adıyla tanınan sıvıların dengesi kanunu. Doğrusu, Bir sıvı içindeki katı cısım, taşırdığı sıvının ağırlığına eşit bir batmazlık  kuvveti ile yukarıya itilir.
        Faşizm toplumun üzerine çökmeye başladı, toplum kaldırma kuvvetini unuttu, kaldıramıyor artık. Batmamak için, her zaman aynı koşullarda aynı sonuçlara ulaşılacağını göstermesi adına birilerinin sokağa çıkıp ‘buldum, buldum’ diyerek, toplumun kaldırma kuvvetini anımsatmasını ve batmayacağını algılatması gerekir, aksi taktirde demir kütle gibi batacak.
        Hep şunu söylüyorum; “Türkiye değil, onlar iyiye gitmiyor.”
        Gerçekten iyiye gitmiyorlar, battıkça batıyorlar. Ve yarattıkları korku imparatorluğuyla toplumun bazı kesimlerin yağdanlık katsayısın yükseltiyorlar. Facebook yöneticileri de; siyasi tartışma içerik var diyerek, yazılarınızı facebook’tan alabiliyorlar.
        Tekrar ediyorum; Türkiye değil, onlar iyiye gitmiyor. Onlar batacaklardır, çünkü her geçen gün batmazlık ilkesini ortadan kaldıracak ağırlıklar üstleniyorlar.
       
        Bir türküdür aklıma geldi. Osman veya Hasan ne değişir ki:
        Hasan abim evde mi yani evde mi
        Üç odalı yerde mi aynı yerde mi
        İbibikler ötmeden yani ötmeden
        Hasan abim gelir mi bu gün gelir mi
        Benim tanıdığım Hasan Abi gelmez:
        Eğer Hasan abim gelirse(Yiğit Bulut gibi), gönlüme tekrar konuşlandırdığım Hasan abiyi ben de kovacağım.
        http://blog.milliyet.com.tr/askeri-ve-sivil-darbelere-hayir-icin-hayir/Blog/?BlogNo=263631
        ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
        TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
        evesbere@mynet.com
        sevket-che@hotmail.com.tr
        GSM: 0506 609 00 32