31 Temmuz 2017 Pazartesi

İNEBOLU VE İSTİKLAL YOLU

YENİ GEZİ YOLUMUZ; İNEBOLU VE İSTİKLAL YOLU BİR “GEZ-GÖR-YAZ” ETKİNLİĞİDİR
1-4 Ağustos 2016
Meslekdaşım Oğuz Atay’ın  ve Orhan Şaik Gökyay’ın, Şerife Bacının, Hafız Selman İzbeli bacı, Halime çavuş ve Hamamcı Kadı Salih Reis ve de İstiklal madalyalı denk kayıklarının memleketi :İstiklal Madalyalı İnebolu’ya gitmeye karar verdik..
1 Ağustos 2016 saat 07:33  “X” ile yola çıkmamız gerekirken “Y” ile hareket ettik. Açıklayayım; Nilüfer’den, Metro’ya.. Nedeni; X’in teknik ariza yapması. Bizim koltuk numaraları 1-2-3  büyüdü ve 11-12-15 oldu. Böylelikle hareket anında görüntü alma olanağı yok oldu. Dedim ya teknik ariza, resmen ahlaki arıza. Yani yalan! Yalan çünkü yanımdaki yolcu benim kuşkumu kuşku olmaktan kurtardı..X az yolcu ile yola çıkmak istemediği için bizi “Y”’ye aktarmış. Nilüfer  yetkililerine sesimi fazlasıyla yükselttim. Sizi yazacağım dedim..“Bu kadar yazmak yeter” diyerek, anlayana saz, anlamayana sivri...örneği, kısa kestim..









































Fakat, burayı kısa değil uzun kesmem gerektiği ortaya çıktı.. Gidiş dönüş biletimiz nedeniyle, dönüşü Nilüfer ile yapmak zorunda kaldık, yine aktarılırız korkusu yaşamadık değil. Nilüfer geldi  eski numaramız; 1-2-3’e kurulduk  ve yola koyulduk. 2 saat sonra sürücü değişti. Sürücü, zaman kaybetmek sizin host ile konuşmaya başladı: “ Kardeşim bunlarda Allah korkusu yok. Tuttuklarını abat, tutamadıklarını berbat ediyorlar. Nilüfer firması zor durumda, çünkü Tayyip yandaşı değil. Onun yandaşı olan Metro sahibi-ki tüm araçlarına, Türk bayraklı bandına ‘Sevdamız sensin’ yazdırmış. Yani doğru sözü ekonomik ranta dönüştürmüş-  Galip Öztürk bırakın otobüs işletmeciliğini, Esenler Otogari’nı da  işletiyor. Buradan kazandığını Gürcistan’a taşıdı adam. Batum Otogarını da satın aldı, Azerbaycan ve Orta Asya’ya yolcu taşıyor..” Yaa, Nilüfer bizi neden Metro’ya aktardığını ben sürücüden, siz de benden öğrendiniz. Yalnızca onu mu; metronun neleri akladığını ve de metro’ya kimlerin neler aktardığını..”
Eeee, orta direk dinlencesi bu kadar olur..Şimdi araban altında, istediğin yerde dur, istediğin otelde mola, yani paran kadar özgür yaşa. İnanın ben ailemle kıt olanaklarla yaptığım gezi  yazılarına değil öykülere, romanlara konu olur. Romanlara konu olur, çünkü bir elimde valiz(ler), cebimde fotograf makinesi olarak kullandığım cep telefonu, bir yanımda da gezi notlarını notlamak için kalem ve de not defteri. Öyle anlar oluyor ki, üçünü de bir anda kullanmak zorundasın; valizi yere koy, GSM ile görselle, ardından notunu al..İnanın o siyasi erk zenginleri benim kadar ülkeyi dolaşmamıştır ve de görselleyip yazmamış ve haz duymamıştır. 10 bin sayfayı aşan “GEZ- GÖR-YAZ” arşivi. Anlayacağınız bizimkisi paramız kadar özgür tatil, ama o görgüsüz zenginden çok daha zengin bir dinlence anıları. Yaaa, veriyor molla istediği yerde mola..Bu ülke kalkındığı için batı bizi darbeliyor diyen zatın yarattığı zenginlerindir paraya orantılı yaşam özgürlüğü. Fakat asla benim, dahası ailemle yarattığım özgürlük kadar varsıl değil. Gelmişken konuya biraz daha gidelim; ülke nasıl mı varsıl-kalkınmış gösteriliyor? Yoksulun cebindeki ile yarattığı varsılın cebindekini topluyor, ikiye bölüyor alsana Gayri saf milli hasıla..Sahi bu yoksul katmandan nasıl makarnacı üretiyor şaşırıyorum?!
Bu kadar uyarı yeter. Biz Ankara bozkırından çıkıp, Ilgaz ve de Küre dağlarına ve Karadeniz’imizin İnebolu’suna gidiş gzergahına girelim..
Saat, 08:13 Akyurt’ geçtik, ardından Kozayağa köyünü..Köy adeta İç Anadolu’da bir Vaha; yemyeşil. İçinden nehir(Kızıl Irmak)geçen Kalecik sapağını da geçtik. Çankırı’ya 62 km var.
Hacköy, Dağdemir köylerini geçerken çağrıştırdı:
Köy yerleşkelerinin yemyeşil, köyün dışı yine İç Anadolu bozkırı..Demek oluyor ki, isteyince İç Anadolu bozkırı yeşillendirilebiliyor. Yok, köyler suyun olduğu yerlerde kuruluyor diyorsanız. Ona da sözüm var. Kardeşim su buraya Karadeniz’den getirilmiyorsa demek bozkırımızda su var. Demem o ki, bir zamanlar  ormanlarla örtülü, yani yemyeşil olan bozkırımızı kısmen yeşillendirecek; “İç Anadolu’yu Yeşillendirme Projesi” yaşama geçilebilir. Unutulmasın, Ankara savaşında Timur fillerini Polatlı yakınlardaki devasa ağaçların oluşturduğu ormana saklamış. Anadolu batıdan doğuya, kuzeyden güneye ormanlarla kaplı köprülü geçişi gibiymiş. Edirne’deki ağaçtan yola çıkan bir Sincap yere inmezden Arhavi’ye dek gidermiş. Elbet bu kadim ormanlık geri getirilemez, ama bozkırlaşmasının önüne geçilebilir.
Saat, 08:51; Çankırı 43, Kastamonu 160 km..İç Anadolu bozkırı, yine de köylüsüne tarımsal ürününü vermiş yeşilden, sarıya ve kahve tonlarına kavuşmanın gururlu bakışı içinde.İç anadolu genellikle bir şey verememenin hüzünlü bozkır bakışı içinde. İşte bu hüznü kısmen azaltabiliriz.
Çankırı Yakakent Organize Sitesi kentin hayli dışında. Güzel bir sanayi anlayışı. Çankırı’nın Gerçek adlı beldesi gerçekten harika..Saat, 09:08, Çankırı’ya 20, Kastamonu’ya 133 km var.
Aşağıpelitözü köyü nefis bir yeşil tonuni sunuyor size. Böylesi yeşil noktalar adeta Anadolu’nun nefes alma noktaları gibi.
79.100 kişinin yaşadığı Çankırı’nın; Osmanlı- Selçuklu yapı anlayışından soyut bir kent kapısı inşa edilmiş. Anlamsız.
Çankırı’nın sol tarafı(Ankara’dan giderken) geniş yeşil vadi, sağ tarafı İç Anadolu’nun bozkırı..Yaklaşık 15 km’lik cennet vadi, sonlara doğru, Ayansu evleri ile yapılaşmaya açılmış gibi. Korgun bu vadi içinde sanki cennetten bir yerleşim alanı. Vadi Korgun’dan sonra sağdan seyretmeye başlıyor. Burada yeşil vadinin önüne gittikçe yükselen tepeler çıkıyor. Engel tanımayan yeşil, tepelere de rengini vermeye başlamış.İşte bu noktada çam ağaçları kendinigöstermeye başlıyor..İşte bu çam ağaçları efsane Ilgaz dağlarını, yani ormanlarını oluşturan dağlar. Söylencelere göre kadim İç Anadolu bozkırı da bu orman örtüsü ile kaplıymış..
Hem temizledik diyorlar hem de temizledik dedikleri askeri liseleri kapatıyorlar..Temizlemek bahanesi kapamanın, yok etmenin örtüsü mu..Orduyu temizledim deniyor, yoksa orduyu da mı...Ne bileyim hava harp okullarına İHL’ye açan mantıktan her duruş Konya’ya…
Saat, 9:50 Kesecikteyiz; Ilgaz’a 20, Kastamonu’ya 83 km kaldı. Aktay köyü sonrası İndağı geçidine vardık. Çam ağaçlarının efsanevi görkemine kavuştuğu nokta.Dahası; Ilgaz dağinin yuzünü gösterdiği nokta. Yavaş mevki zannettim, meğer hız sınırı uyarisi imiş. Cahil işte. Gerçi ülkemde benden cahilleri var, yavaş uyarılarını anlamayıp hızla uçuruma gittiklerinin garkında değiller..Yavaş! uyarısı sonrası inişe geçildi. Karşımıza aniden yemyeşil bi alan çıktı, tıpkı bir vaha. Tosya-Samsun ve Ilgaz- Kastamonu yol ayrımındasağa döndük. Sonrasında tekrar Ankara’ya yüzümüzü çevirerek Doğruyol tesislerinde mola verdik, saat 10:05.
Ilgaz’ın dağı olur da kenti olmaz mı; “Ilgaz kasabas”ındayız. Ilgaz dağını eteğinde tanımı zor bir güzel ilçe..Ilgaz dağını şimdi döne döne tırmanıyoruz. Ilgaz tüneli bitince bu cennet dönüşleri de bitecek. Bitti bile: 718 milyon lira yatırımla 4 yılda tamamlanan ‘Ilgaz 15 Temmuz İstiklal Tüneli’ açıldı. Hizmete açılan bu tünelle Ilgaz Dağı 8 dakika gibi kısa bir sürede dışarıdaki hava durumundan etkilenmeden geçilebilecektir. Evet, olgu hemen siyasallaştırıldı. Verilen hizmeti alkışlamasını biliriz.Alkışlıyorum..
Saat, 11:03. Ilgaz geçidindeyiz. Rakım 1850. Evet, Ilgaz Dağı millî parkının zirvesindeyiz. Ilgaz inişi bitti, saat 11:14. Beşdeğirmen ve Kayı derken, erken geldik, 775 rakımlı 111bin kişinin yaşadığı Kastamonu’ya geldik. Beklemeksizin, midibüsle İnebolu’ya hareket ettik. Devrekanı’ye 23 km var. Sevgili İsmail Bayram’ın sevgili kızı Doktor Nilay burada. Uğramaya çalışacağız..Devrekanı’yı geçtik. 2100 kişinin yaşadığı Seydiler beldesindeyiz.Yerel halk doluştu.
Yerel halkla iç içe olmak, otantizmi bire bir yaşamak. Ağızları ilginç; yemoyo, yıkayodo, geliyodo, inecüğüm, bekleyimiş…Kastamonu aksanı..
İncesu ve Yolyaka köyleri Kastamonuovalarınınen güzel köyleri biz diyorlar..
Küre’ye 23 km kala duble yol bitti. Soğanağa köyünden ve de kendimizden geçtik,  çünkü artık Karadeniz’e özgü köy yerleşimlerive coğrafya ile içeyiz.Yani, Ilgaz dağları yerini Küre dağlarına bıraktı. Ilgaz adeta benim yerime sen oyuna gir der gibi, Küre’ye. Küreden, süzüle- süzüle Ķüre dağının Küresine ineceğiz.
Yolumuz sol yani Küre ormanının ürünü tomruklarla dolu, beni yakmayın, bir an öce beni mobilya ve kapıya ve de pencere, yapı malzemelerine dönüştürün dercesine. Özellikle Artın coğrafyasıyla karşı karşıyayız. Camili’si bile var.Ersisi bile var; Ersislidere. Camiliyi geçtik. Karadere, Esentepe sapağını ve Ayazoğlumahallesi derken saat oldu 12: 50. Küre kendini gösterdi. O da ne karşımdaki sanki Artvin. Camili var, Ersis’ var, dağı da aynı, ütüsüz coğrafyası tıpkısının aynısı. Bunlar yetmiyormuş gibi maden yüzünden yok edilen be Artvin Yusufeli gibi taşınacak bir Küre. Küre’nin altı tünellerle Kükürt için oyulmuş. Ne zaman çökeceği belli değil. Bir de İneboli’yu, dahası Samsun- İstanbul sahil yoluna bağlayarak tünel açılırsa Küre tümden bitecek. Bu nedenle Küre’yi başka yere taşıyacak proje hazırlanıyormuş. 3200 kişinin yaşadığı ve Küre dağının dik yamaçlarına kurulmuş Küre’deyiz.
Küre; Küçük bir orman kasabasıdır(Japonya’nın Kure kentiyle karıştırmayın). Küre dağlık bölgenin hızla denize doğru alçaldığı noktada kurulmuş  Küre kasabasından yeşilden maviye uçuş anındaymış gibi olursunuz. Yaklaşık 1500 m yüksekte, iki dağ arasında yüksek  bir vadide kurulmuştur, Küre.Uçsuz bucaksız ormanlarla kuşatılmış bu doğada, sanki çamların üzerinde kayak  yapıyor adrenali yaşıyorsunuz. Çim kayağı olur da çam kayağı olmaz mı. Öyle ki;  ilerlerken bazı vadilerin çukur bölgelerinin bulutla kaplı olduğunu görmeniz olası. Küre’nin Kastamonu'ya uzaklığı 60 km, İnebolu'ya uzaklığı ise 30 km'dir. Halkın başlıca geçim kaynağı ilçede bulunan bakır madeni işletmesi ve ormancılıktır. Küre’nin en eski yapılarından olan Hoca Akşemseddin Camii MS. 1400'lü yıllarda Hoca Akşemsettin tarafından yapılmıştır. Bu camimiz gerek mimarisi, gerek akustiği, kapısı ve minberindeki ağaç işlemeleriyle meraklılarının mutlaka görmesi gereken tarihi bir eserdir. Camii 800m2 kullanım alanına sahip ve 1800 cemaat almaktadır. Günümüzde halen ibadete açık olan Camii ilk halini korumaktadır.
İlçede 2009 yılında yapılmaya başlanan ve artık gelenekselleşen Küre Kilim Festivali yapılmaktadır. Karadeniz Bölgesi’nin batısında, Bu yöre aynı zamanda; yerleşik Milli Park vardır. Ve de, tamamen bir plato karakteri taşır. Küre Dağları Milli Parkı’nın kapladığı alanın yüzölçümü 37.753 hektara, çevresindeki tampon bölge ise 134.366 hektara denk düşer. Yakın çevresinde süregelen yaşam, Milli Park sınırları içerisine yayılmamış ve milli park içerisinde hiçbir yerleşim kurulmamıştır. Yani, doğu-batı doğrultusunda uzanan Milli Park, yakın çevresi için fiziksel ve sosyal anlamda bir eşik niteliğindedir.
Küre’de 15 dakika mola verdik. Belli ki pazarı. Sebzesini alan, civcisini alan köylüler arabaya doluştu. Resmen yerel insanlarla otantızmı yaşamak buna derler. Döne-döne Artvin cankurtarandan, pardon Kürenin dik yamaçlarinı done-döne iniyoruz, adeta devasa çamların üzerinde gibiyiz. Ersizlidere köyünü geçtik. Hafif iniş ve sonunda tırmanış be en sonunda denize iniş, yani İnebolu’ya..İnebolu’ya 20 km kaldı, saat da 13:28. Çufa doruğundan aşağı iniyoruz ve Küre dağlarının çamları arasından Karadeniz gözüktü, Dahası yeşil mavisine kavuştu.
Çufa doruğunun en önemli özelliği, Kurtuluş Savaşına olan katkısı. Buradan başlayıp İnebolu limanına dek inen; İstiklal Yolu buradan başlıyor... Az çok biliriz değil, bilmek isteyen bizler çok şey biliriz. Bildiğimiz şeylerden biri de; Ulusal Mücadele yıllarında Anadolu'ya çeşitli yollardan giren silah ve cephanenin cepheye nakli konusunda İnebolu'nun ayrı bir yeri olduğudur..İnebolu-Ankara hattının şimdi "İstiklal Yolu" olarak isimlendirilen, "İstiklal yolu”’nun başlangıç noktası İnebolu, bitiş noktası Ankara’dır.  Evet, bu yol; İnebolu’da  başlar, İnebolu Anadolu Kurtuluş savaşı  düzlemine yayılır. Dahası; 340 km’lik yoldur İstiklal Yolu, İnebolu sahilinden, Kastamonu ve Çankırı üzerinden Ankara’ya uzanan, Kurtuluş Savaşı boyunca İnebolu’ya deniz yoluyla gelen cephanenin kağnılarla cepheye ulaştırılmasında kullanılmış olan  yoldur. Savaş boyunca İnebolu açıklarına gemilerle gelen cephane ve silahlar kayıklarla İnebolu’ya taşınmış, Kastamonu kadınları tarafından zor şartlarda cepheye taşınmıştır. İstiklal Yolunun İnebolu-Kastamonu arası, Kastamonu il sınırları içerisindeki 95 km’lik bölümü Kastamonu Valiliği tarafından işaretlenerek yürüyüş yolu olarak düzenlenmiştir. 2006 yılından beri Kastamonu valiliği tarafından Kastamonu’dan İnebolu’ya uzanan “İstiklal Yolu ve Atatürk Yürüyüşü” düzenlenir. Gerek denizden mühimmatın karaya çıkarılmasında kahraman kayıkçıların gayretleri ve gerekse karaya çıkarılan silah ve mühimmatın iç kesimlere ve cepheye naklinde kağnı kollarının fedakarlıklarıyla meşhur ve Ulusal Mücadeleye sembol olmuş bir ilçedir. 1918 yıllarında Anadolu karadan ve denizden işgal kuvvetlerinin kuşatması ve saldırısı altında iken, Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın 'Gözüm  Sakarya’da, Dumplpınar’da kulağım İnebolu'da' sözü, bu durumu çok güzel bir şekilde ifade etmektedir" . Ulu önder Atatürk Muhımmatın  Ankara ya ulaştırılması için İnebolu dan Ankara’ya uzanan eski kervan yolu tercih edilmişti. Kervan yolu oldukça ham zeminlidir. Yağışlı havalarda çamur olduğunda ise oldukça zorlu olmaktaydı. Kıyıya yanaşamayan tonajlı gemilerdeki mühimmatı kahraman denizciler denk kayıklarıyla Heyamola diyerek İnebolu kıyılarına çıkartılıyordu. Erkekler cephede  düşmana karşı çarpıştığı için, sahilden alınan malzeme kadınlar, yaşlılar, çocuklar tarafından kağnı ve yaya taşıyordu. Sırtında bebeği, kucağında mühimmat taşırken donarak şehit olan Şerife Bacı, bastonu ile zor yürüdüğü halde mühimmat taşıyan Hamamcı Kadı Salih Reis, bölgede adı anılan kahramanlarımızdan.
Bu sebeple 1924 yılında Beyaz Şeritli İstiklal Madalyasına sahip tek ilçe olan  İnebolu ’dan Ankara’ya kadar uzanan bu zorlu yola İstiklal Yolu denilmektedir.  Şu an tam o noktadayız, yani Kastamonu’dan İnebolu’ya inişin olduğu “İstiklal Yolu” girişinde..Kastamonu valiliğince başlatılan İstiklal yolu  projesiyle Türkiye’nin en uzun 3. trekking parkuru oluşturulmuştur. Her yıl 9 haziran da  ‘’Atatürk ve İstiklal Yolu’’ yürüyüşü  adı altında  İnebolu da Şeref ve Kahramanlık günü kutlanmaktadır. Türkiye’nin dört bir yanından gelen doğa ve yürüyüş tutkunları bu anlamlı günde burada toplanmakta ve Kastamonu –İnebolu  arasındaki 95 Km. olan  İstiklal yolunu yürümektedir.
Burası da Kastamonu’nun Ödemiş’i. Küre’ye 20, İnebolu’ya 10 km var. Küre ormanları, İlgaz ormanları kadar muhteşem olmasa da etkileyici bir görüntüsü var. İkisinin ortak yanı çam ağaçları zengini olması ve de, orman yanında kentlerinin olması. Küre ormanından süzüle-süzüle Küre şehrine varıyoruz.
Ödemiş mevkiinde başlayıp  İnebolu’ya bağlanacak tünel  nedeniyle Ķüre Ödemiş’e taşınacakmış. Yukarıçağlıca, Aşağıçağlıca,Taşoluk ve sonrası İnebolu. Evet ilk kez geldiğimiz İnebolu’dayız; 1Ağustos 2016 ve Saat 13:46.

Bizi sırayla; İnebolu’nun ortasından bir zaman çağıl-çağıl akan “İkiçay, dalgaların efsane sesini yok eden sahil yolu inşaatı, Meslektaşım Oğuz Atay, Orhan Şaik Gökyay, Şerife Bacı ve  Hamamcı Kadı Salih Reis karşıladı.. Hepsinin ayrı-ayrı öyküsü var..
İkiçay, İnebolu’nun ortasından gürül-gürül akmıyor, çünkü bir yerine HES çökmüş.. İnebolu Limanı’na da Mehmet Cengiz denen adem. Hani milletin..koyan adam: İnebolı Limanı’nı da kapsayan özelleştirme ihalesi, Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından onaylandı..Özelleştirme İdaresi’nden İnebolu Belediye Başkanı MHP’li Engin Uzuner’e verilen bilgiye göre, 30 Kasım’da nihai görüşmelerin sonuçlandığı ve en yüksek teklifi 76 Milyon TL ile Cengiz İnşaat’a bağlı Eti Bakır’ın verdiği İnebolu Limanı satı=ş ihalesi, Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun onayı ve Başbakan Davutoğlu’nun da imzasıyla noktalandı.

Başbakan Davutoğlu’nun, İnebolu Limanı ve Hopa Termik Santrali yeniden özelleştirme ihalesini imzalamasıyla birlikte 49 yıllığına limanın işletme hakkını ve santralin varlıklarını alan Eti Bakır AŞ, İstanbul Ortaköy ve Göktürk’deki iki arsa ile Mardin’deki bin dönümü bulan arazilerin de sahibi oldu(17 Mart 2016)
 İnebolu: İstiklal yolu, Beyaz Şeritli İstiklâl Madalyalı, doğası ve doğanıyla, Şerife bacıları, Hamamcı Kadı Salih reisleriyle, deniziyle, yeşiliyle, kahramanlarıyla, Denk kayıklarıyla, Oğuz Ataylarıyla, Orhan Şaik Gökyaylarıyla, 45 senelik deniz feneri ile, Şehitleri ünlü; Çayırda buldum seni, ve Pınar Başı Burma-Burma türkülerinin ve de Heyamola türküsüne sahip İnebolu’dayız. İnebolu; Kastamonu iline bağlı geleneksel yerli mimarinin birçok örneğine sahip22 bin 144 kişinin yaşadığı bir Karadeniz liman şehri. Tüm bu güzelliklerin yanında, deniz dalgalarının binlerce yıllık yapıları olan koylarını ve falezlerini yıkacak ve dalga seslerinin binlerce yıl susmayan sesini kısacak, deniz dolgulu sahil yolu inşaatı da var. Evet, sahil yolu İnebolu’nun kent dokusunu ve ekolojik dengesini bozmaya başlamış bile. İnebolu’da aslında bu saldırı karşılıyor sizi, ilk. Bu bir şey mi; AKP, kamu iyeliğindeki kıyı plajlarını, ETİ Bakır işletmesine 99 yıllığına kiraya vermiş. Yetmedi, limanı özelleştirmiş. Dahası; İnebolu’nun kıyısını dantel gibi ören ve dalgaların gece serenadının nağmelerini dinlediğiniz Çay Bahçeleri, sahil yolu nedeniyle iptal edilmek üzere. Yıllardır, söylüyoruz, sahil dolgusu ve dalga seti duvarlarınız asla denizden aldığınızı geri almamazlık yapmaz, bu engeller ona vız gelir. “Gelin bu sahil yolunu güneyden kuşaklama projeleri içerden geçirelim” dememize karşın dinlemiyorlar. AKP iktidarı; “Samsun- Arhavi sahil yolu başlanmış olduğu bir projeydi, bu nedenle kuşaklama yol projelerini uygulayamadık. Size söz veriyoruz, Samsun-Sinop- İstanbul sahil yolunu asla kıyıdan geçirmeyeceğiz” diye söz vermeyeceğiz diyenler üzülerek belirteyim ki sahilleri yok ede-ede kıyıdan geçiyorlar. Bir sözünüzde durun. İstanbul boğaz köprülere şiddetle karşı çıkan ve söylemlerinde ısrarla bizim ağzı kullanan ve tüp geçişlerle İstanbul ulaşım sorunun çözeceğini savlayan  R.T.Eredoğan Başbakan olduğu gün 3. Boğaz köprüsünü gündeme getirdi. Sıra dördüncüsünde. Yetmedi, boğazı bitirmeye kararlı kı, İstanbul için İstanbul Kanal projesi tasarlatmaya başladı..
İnebolu çevresindeki yerleşmelerin antik geçmişi pek bilinmemektedir. Lidyalılar döneminde Sinop'a bağlı olarak kurulduğu tahmin edilmektedir. İlk olarak her yere hakim bir kale anlamına gelen Abunoteichos adını alan bölge, 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu hükümdarı Marcus Aurelius döneminde İyonya kenti anlamındaki Ionopolis adı verilmiştir. Şehrin adı Selçuklular döneminde şimdiki halini almıştır. 1383’de 1.Murat zamanında Osmanlı Devleti’ne katılmıştır. 1402 Ankara Savaşından sonra İsfendiyaroğulları Beyliği'nin bir parçası olan bölge, daha sonra yeniden Osmanlı Devleti'ne katılmıştır. 1800'lü yılların sonunda İnebolu ilçeye dönüştürüldü. 1880 ve 1885’te iki büyük yangın geçiren kentin ve çarşısı tamamen yanmıştır. Devrin Padişahı II. Abdülhamit zamanında Kastamonu valisi olan Abdurrahman Paşa tarafından planla kent mimarisi yeniden düzenlenmiştir.
İnebolu, Çanakkale Savaşında 138 şehit verdi. 10 Aralık 1920 İnebolu'da Esliha ve Cephane Komisyonu ve Menzil Nokta Komutanlığı kuruldu. Dönemin önemli bir ticaret merkezi olan İnebolu ve İnebolu Limanı Kurtuluş Savaşı'nda stratejik olarak önemli bir rol oynamıştır. Kurtuluş Savaşı'na katılmak için Ankara'ya gitmek isteyenlerin bir bölümü teknelerle İnebolu İskelesine geliyor ve buradan Anadolu'ya geçiyordu. İstanbul ve SSCB'den gelen savaş gereçlerinin Anadolu'ya giriş noktası da İnebolu iskelesi olmuştu. Bunu fark eden Yunanlar Karadeniz'deki donanmalarıyla iskeleyi denetlemeye başladı. Bundan sonuç alamayan Yunan savaş gemilerinden Panter ve Kılkış adlı iki Yunan zırhlısı 9 Haziran 1921'de İnebolu limanına geldi. Şehrin ileri gelenlerine kesin uyarı vererek cephane ve silahları iki saat içinde teslim etmesini söyledi. Savaş gemilerinin İnebolu'ya doğru hareket ettiği haberi zırhlılardan önce İnebolu'ya ulaşmış ve cephaneler bombalama karşında zarar görmemesi için iç kısımda kalan iki çay mevkiine, tepenin arkasında kalan ve zırhlıların top atışlarının ulaşamayacağı yerlere taşınmaya başlamıştı. Cephanelerin teslim edilmemesi üzerine Yunan savaş gemileri İnebolu'yu bombaladı. Ama Yunanlar Kurtuluş Savaşı'nın gereksinimi olan insan ve cephanenin Anadolu'ya giriş yeri olan bu iskeledeki etkinliği önleyemedi.
İnebolu kayıkçılarının gayret ve başarıları 9 Nisan 1924 tarihli TBMM kararıyla Beyaz Şeritli İstiklâl Madalyası ile ödüllendirilmiştir.
1923’de Cumhuriyet’in ilanından sonra Yunan Hükümeti ile yapılan mübadele anlaşmasından sonra ilçe çevresindeki Rumlar Yunanistan’a göç etmişler, böylece İnebolu’da hiç Rum kalmamış, İlçedeki köylerin Rumca isimleri de Türkçeleştirilmiştir.
Atatürk 23 Ağustos 1925'de Kastamonu'ya gelmiştir. Burada İnebolu heyetini kabul etmiş ve yapılan davet üzerine 25 Ağustos 1925 Salı günü saat 11.00'de Kastamonu'dan İnebolu'ya hareket etmiştir.
27 Ağustos 1925 Perşembe günü İnebolu Türk Ocağı'nda tarihi Şapka Nutku'nu söylemiştir. İlçenin Şeref ve Kahramanlık Günü olan 9 Haziran her yıl büyük bir coşkuyla kutlanılmakta, ayrıca Mustafa Kemal Atatürk'ün önce İstiklal Madalyası ve Beratı ile taltif ettiği kayıkla kağnının mucizeler yarattığı beldemiz İnebolu'ya 1 gün için gelip, 3 gün onurlandırdığı Şapka ve Kıyafet Devrimi'nin ilk Nutkunu söylediği “Bu Serpuşun İsmine Şapka Denir" dediği 25-28 Ağustos tarihler arasında her yıl törenler yapılmaktadır.
Saat akşam, 17:00. Aslında ikindi diyebiliriz, havanın 21:00’de karadığı bu aylarda. Sahile indik. Deniz o kadim dost sesiyle bize adeta serenat yapıyor, gel bana diye. Yanıt vermiyoruz, otantik çağrısına. Kıyıda oturduk. Ayaklarımızla tokalaştık denizle, Hoş bulduğumuzu söyledik, o kadar. Ve çocuklar kadar mutlu sahilde gezindik, sonrasında çakıl taşlarıyla oynadık. Çakıl taşlarının yassı olanlarını seçip, denizde taş kaydırağı yaptık. Kent gürültüsünden uzak doğanın bu gizemli sesini iş makinelerin sesi bozuyor. Bu sefer, binlerce yılda oluşmuş, farklı geometrik şekilli, insanı büyüleyen taş objeleri topladı; elipsi, ovalı, yuvarlağı, kalp şekilli, silindirik taş objeleri..Kadriye Çorbacıoğlu; Şevket Çorbacıoğlu ve Ececan Çorbacıoğluna bağırıyor., “O taşları toplayıp Ankara’ya götürelim demeyin. Ev taştan geçilmiyor, baştan söyleyeyim..İnşaat yapılır be, Ankara’ya taşıdığınız taşlarla..” serzenişinden sonra o güzelim taşları, çocuklar gibi kucağımızdan, sahilin bağrına boşalttık. Ececan, kaş göz arasında birkaç tanesini yanına almış; Ankara’ya gelince valizleri boşaltırken çakıl taşlarının çağıldaması bize adeta, “Beni nereye getirdiniz..Biriniz bizi toplar oradan koparırsınız, birileri, toptan beni ve kardeşim denizi yok eder!!. Siz böyle mi, doğaya ve doğana sahip çıkacaksınız?!” çığlığı gibi geldi..Çığlığı biz onlardan fazla atıyoruz, sahili yok etmeyin diye, fakat dinleyen yok..Neyse biz taşlarımızı vitrine koyduk, sustular..Gün batımı başlayınca, kıyıda can çekişen çay bahçelerinden birine gitmek için kıyıdan ayrıldık. Çaylarımızı yudumlarken, derin-derin solmak üzere olan sahili soluduk. Zafer  caddesini güyindeki Dağların yamaçlarındaki Aşıboyalı evleri görselledi ve en güzel olanı günbatımını seçerek, onun bize, bizim ona verdiğimiz pozları görüntüledik..Okan bize o güzelim çayların taşımayı sürdürdü ve sonrasında yorgunluğumuz atmak için biz de Öğreten Evi’ne süründük. İnanın süründük, çünkü çok yoğundu. İlk günü böyleydi, kaldığımız 4 gün içinde bu ritüellerimiz, gecenin bir yarısına kadar devam eder oldu, dönüşte gecenin o güzel gizemli yıldızlarını saya-saya. Bazen de yıldız kaymalarını yakalamak için, gökyüzünün derinlerine ve sonsuz bakışlara yükseldi. Ve de gök yüzünün incileri yıldızlardakilerin de bizim yıldızımızı izlediklerini düşleyerek..
Ankara’nın Kazan ilçesine bile Kahramanlık ünvanı kurgulaynlar; İnebolu’nın böylesi ulusal kimliğe sahip olmasına karşın, dahası; Türkiye’mde tek İstiklal Madalyalı İlçe olmsaına karşın, neden bir unvan verilmez!!?? Benim için İnebolu; “ Yurtsever İnebolu”’dur.. Yani; adının “Yurtseverinebolu" olarak değiştirilmelidir..
Oğuz Atay:
Önce Oğuz Atay bize hoş geldiğimizi söyledi. Hoş geldik, çünkü hoş bulacağımız Oğuz Ataylı İnebolu’ya gelmiştik.
Meslektaşım şunları söyledi bizlere: “12 Ekim 1934’te İnebolu’da doğdum. 5 yaşındayken ailem Ankara’ya göçtü, elbet ki; ben de. Ankara Maarif Koleji’nden sonra  İTÜ İnşaat Fakültesine girdim. Çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yayınlamaya başladım. İlk romanın, ilginç tarzımı ortaya koyan “Tutunamayanlar” oldu. Romanı, 1970’te bitirdim, fakat 1972’ye kadar yayınlayamadım.
1970 yılında “Tutunamayanlar” la TRT Roman Ödülü’nü aldım. Romanın kurgusu, tarzım ve anlatım biçimim genelde övgü topladı. İkinci romanım “Tehlikeli Oyunlar”ı 1973’te yayın yaşamına aktardım. 1975’teki   “Bir Bilim Adamının Roman”ımda, 1911-1967 yıllar arasında yaşamış hocam Prof. Mustafa İnan’ın hayatını anlattım. Yine 1975’te “Korkuyu Beklerken” adlı öyküm, 1985’te “Oyunlarla Yaşayanlar” adlı oyunum yayınlandı. Bu oyun Devlet Tiyatrolarında sergilendi. 1987’de “Günlük”, 1988’de ise “Eylembilim” kitaplarım çıktı. Bunların dışında 1975’te doçentlik ünvanı aldım ve aynı yıl “Topografya” adında bir kitap yazdım…”
Eğer bu ülkeye katkı vermek, evrenselliği yaşamın vazgeçilmezi kılmak istiyorsanız, siyasetçi, ticaretçi,..Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakan, milletvekili değil; Oğuz Atay olmanız gerekir..Oğuz Atay; siyasi ve ekonomik rant beşinde koşmadı ahlaki ve evrensel rant peşinde koştu..
Atay beynindeki tümör nedeniyle bir süre Londra’da yaşadı ve burada tedavi gördü. Ancak 13 Aralık 1977’de İstanbul Kanatlarımın Altında da öldü.
Tutunamayanlar Romanından alıntılar:
 Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım. Bana acımayın. Ben kötüyüm; sizlere karşı kötü duygular besledim içimden. Beceriksizliğimden uygulayamadım kötü düşüncelerimi. Sizleri kıskandım, küçük gördüm, bayağı buldum: bana yapılmasını istemediğim kötülükleri sizlere yapmak istedim…
 “ ‘Önce kelime vardı,’ diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti yalnızlık… Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler Yalnızlığı anlattı ve yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız kelimeler acıyı dindirdi ve kelimeler insanın aklına geldikçe Yalnızlık büyüdü dayanılmaz oldu”..
Çok şey vardı anlatılacak. O yüzden sustum. Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı. Sen duydun mu sustuklarımı?..
İnebolu’nun bir hoşumuza giden de, Yeni Camii sk.No: 12’deki Atlantist’in çöp şişi ve Kaşarlı kuşbaşı..Ve de güleç yüzlü Nural Kürekçi..Abana’ya dolmuşla gidiyoruz. Giderken deecel teri döküyorsunuz. Çünkü bir yandan sahil yol inşasının iş makinaları, bir yandan minibüslerin hız tanımaz sürüşleri. Abana İnebolu’dan insanı ve doğası, ille de Liman Plajı güzel. Özellikle Ekrem Arikan’ı dinlemek.. Uzun yıllar Almanya’da çalışmış, sıla ve ana hasreti onu dönmeye zorunlu kılmış. Minibüs yazıhanesine takılıyor, onlara yardım ediyor. Bizlere sandalye çıkardı. İnebolu minibüsü gelinceye dek bizlerle konuştu. Özenli, düzenli ve çevre duyarlısı. İnsanların elindeki poşet, peçeteleri ve de pet şişeleri yere atması onu rahatsız ediyor. Eeee, ne de olsa 25 senelik batı kültürü ile iç içeliği var..
Oyunlarla yaşadığımızı ne güzel de vurmuş yüzümüze “Oyunlarla Yaşayanlar” oyununda:
"Coşkun: ey zavallı milletim dinle! (durur.) şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. ey sevgili milletim! neden böyle yapıyorsun? niçin bizden geri kalıyorsun? bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. ey şu fakir milletim! aslında seni anlatmıyoruz. sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz. işte onun için sana yanaşamıyoruz. senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz. hiç utanmıyor muyuz? hiç utanmıyoruz. size kendimden örnek vermek istiyorum.
Saffet (gerçek bir telaşla): hayır kendinden örnek verme. (coşkun’u kolundan çeker.)
coşkun: (kolunu kurtarır): hayır, milletime hesap vermek istiyorum, kendimle hesaplaşmak istiyorum. yazmağa çalıştığım yarım yamalak oyunlarda değil, gerçekten hesaplaşmak istiyorum kendimle. fakat görüyorsun aziz milletim, aydınlar kolumdan çekiyorlar, beni yerime oturtmak istiyorlar. hesaplaşma sırası kendilerine de gelir diye korkuyorlar. onlara kötü örnek olurum diye korkuyorlar. ey zavallı aydınlar dinleyin!
Saffet (darılmış gibi): dinlemiyoruz. (coşkun’u yerine oturtmak ister.) Coşkun bey, yeter artık...
Coşkun: Yetmez. bu fırsat bir daha elime geçmez. bu fırsatı ben bile kendime bir daha vermem. ey sevgili milletim, kendimde bu cesareti bulmak için dünya kadar içkiyi, çok kısa bir sürede içmiş bulunuyorum.
Saffet: Millet bu sözlerden anlamaz
Coşkun (konuşmasını aynı biçimde sürdürür): ve böylece samimyet buhranına kapılmış bulunuyorum. ve şunu biliniz ki, yıllardır bütün paramı içkiye yatırmış bulunuyorum ve şimdi karımın kazandığı parayı da içkiye yatırıyorum ve karımın evi geçindirmek için dikiş dikmesini bilmezlikten geliyorum ve her şeyi bilmezlikten gelmiş bulunuyorum: biraz daha rahat yaşayabilmek için evlendiğimi, sevmediğim bir kadının yanına sığındığımı, kaynanamın bunadığını, oğlumun serseri olduğunu resmen ve açıkça bilmezlikten geliyorum.
Saffet: bizi de kendinizi de üzüyorsunuz.
Coşkun: sen karışma, ben kendimden hesap soruyorum
Saffet: acaba bunu yalnız olduğunuz bir sırada yapsanız.
Coşkun: olmaz. yalnız insan kendine acır
Saffet: peki bu acımasız hesaplaşmanızın sonu ne olacak?
Coşkun: suçlu olduğum anlaşılacak ve hayatıma kendi ellerimle son vereceğim."
İnebolu’yu dünyaya  tanıtan Oğuz Atay’a, caddeyi bırak bir sokağı çok görmüşler ve daracık bir çıkmaz sokağa adını vermişler evinin hemen yanışında. Bu beni düşündürdü ve üzdü..
Orhan Şaik Gökyay ile konuşuyoruz. “Bu vatan kimin?”  sorusu ilk soru oluyor. İnan gerçekten bilmiyorum bu vatanın kimin olduğunu. Atatürk Anadolu insanını diyor. Eh ben de Anadolu insanıysam benim de oluyor. Her olguya olumsuz pencere açan “Fakat” sözcüğu karşıma çıkıyor. Evet,  bu vatan Anadolu insanının ise, taşınır, taşınmaz değerlerimiz neden yabancıların ve onun Anadolu’daki işbirlikçilerinin?
“Bu vatan kimin?” olduğunda kuşkularım var, dahası bilmiyorum, fakat Orhan Şaik Gögyay’ın “Bu Vatan Kimin” şiirini biliyorum:
[[ Bu vatan, toprağın kara bağrında
Sıradağlar gibi duranlarındır;
Bir tarih boyunca, onun uğrunda
Kendini tarihe verenlerindir...

Tutuşup: kül olan ocaklarından,
Şahlanıp: köpüren ırmaklarından,
Hudutlarda gaza bayraklarından,
Alnına ışıklar vuranlarındır...

Ardına bakmadan yollara düşen,
Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan,
Huduttan hududa yol bulup koşan,
Cepheden cepheyi soranlarındır...

İleri atılıp sellercesine,
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine,
Şu kara toprağa girenlerindir...

Tarihin dilinden düşmez bu destan:
Nehirler gazidir, dağlar kahraman,
Her taşı bir yakut olan bu vatan,
Can verme sırrına erenlerindir...

Gökyay'ım ne yazsan ziyade değil,
Bu sevgi bir kuru ifade değil,
Sencileyin hasmı rüyada değil,
Topun namlısında görenlerindir...]]
“Yabancılara mülk satışıyla ilgili yasa iptal edilmezse, yakında sıkça sorulacak olan soru.” diyor insanımız ve ardından şu uyarlamayı yapıyor:
Bu vatan kiminmiş?!
(Çok değerli ozan, Orhan Şaik Gökyay'ın affına sığınarak)
Bu vatan uğrunda ölenin değil
Yan gelip sırt-üstü yatanlarındır
Yalan-dolan hile desise ile
Postunu meclis'e atanlarındır

Barajdan köprüden çıkar sağlayan
Ayak-üstü yolsuz işler bağlayan
Aklı selimlerin bağrını dağlayan
Bu vatan vatanı satanlarındır

Nerde cephede vurulup-ölen
Nerde kıranlarda kırılıp-kalan
Nerde ''ah''larını allah'a salan
Bu vatan palavra atanlarındır

Diskolarda katır gibi tepinen
Kafa bulan eroinlen hapınan
Devlet kasasından çömlek-küpünen
Keseye milyarlar katanlarındır

Lezbiyenin röntgencinin homonun
Kaçak dolu tırın yatın geminin
Fakir kulu olmuş yavan somunun
Jaguar Mercedes yutanlarındır

Zengin yine buldu fakir hep umdu
Orta direk dilan diyenler kimdi
Mermi taşıyanlar tele-kız şimdi
Otelde ormanda yatanlarındır

"paşam" gericiler türedi yine
Sen yoksun derdimi söyleyem kime
Uygarlık çağdaşlık gidiyor güme
bu vatan hurafe satanlarındır

Kendiler böldüler milleti kaça
Kendiler ittiler gençleri suça
Kul edipte bizi soysuza piçe
Anarşi kulpundan tutanlarındır

Dua bilmeyenler işçi olmuyor
Memurun esnafın yüzü gülmüyor
Doldursan dolmuyor boşalt almıyor
Bu vatan bolluğa batanlarındır

El-etek öpenler torpil yapanlar
Ayıranlar kayıranlar sapanlar
İhracat-ithalat payı kapanlar
Bu vatan baykuşça ötenlerindir

Memduh’u çeksinler isterse dara
Curcunaya döndü yine Ankara
Paşam yine sensin dertlere çare
Bu vatan kötüye çatanlarındır...
“Bu vatan, toprağın kara bağrında Sıradağlar gibi duranlarındır” derken Gökyay burada bize  iki  imgesel yapı(Düşsel yapı) sunmaktadır. Birincisi; Bu vatanın asıl sahibi, bu toprağın bağrında sıradağlar gibi yatan onurlu şehitler ordusudur. Anadolu’nun Türk vatanı olması, fethedilmesi için şehit düşmüş ecdat ruhlarıdır. İkincisi; bu vatanın bize ait kalabilmesi, ancak sınır boylarında sıradağlar gibi, yiğitçe duracak, düşmana karşı vatanı koruyacak karaman Türk evlatlarının fedakârlığına bağlıdır.
Bu halkın; fedakarlığını ve onurlu duruşunu son olarak, 15 Temmuz 2016’da FETÖ saldırısında gördük. Yani bu vatan, sıradağlar gibi toprağın bağrında yatan  şehitlerindir.
Fakat, bakıyoruz bu vatanın; sıralı ibrikler gibi toprağın üstünde pusuya yatmış, siyasiye sırtını dayamış; siyasi ve ekonomik rant peşinde koşanlar tarafından sahiplenildiğini görüyoruz. Böyle ki 15 Temmuz 2016 FETÖ darbesinde şehitleri çıkar aracı yapabiliyor, bir görgüsüz vurguncu. Ne diyor? “ Şehitlere ev vereceğim, kapattığın kışla arazilerini bana kapat” ..Yaa, bu vatan; Orhan Şaik Gökay senden sonra, Anadolu’yu kapatanların oldu..Bu densiz, ülkeyi kapatarak milyar doların sahibi oldu; 250 şehide değil 25 milyon şehide verecek kadar elinde ev varken, şehitler aracılığıyla boğaza nazir kapatılan kışlaların arazisini istiyor ve utanmadan 250 şehidimiz rant aracı olarak kullanabiliyor.
“Bu Vatan Kimin” şiiri ile hafızalarda yer etmiş vatansever bir şair olan, Orhan Şaik Gökay. 16 Ağustos 1902’de İnebolu’da dünyaya geliyor. Babası İnebolu’nun saygın öğretmenlerinden, Mehmet Cevdet Efendidir. Aslen, Rumi takvime göre 1293 yılına denk geldiğinden Osmanlı tarihinde 93 Harbi olarak  adlandırılan 1877-1878 yılları arasında Tuna ve Kafkasya cephelerinde yapılan Osmanlı-Rus Savaşının son savaşı olan 17 Ocak Filibe savaşı nedeniyle  Bulgaristan-Filibe’den göçen bir ailenin 7 çocuğundan biridir. Asıl adı Hüseyin Vehbi’dir. Rıza Nur’un Milli Eğitim Bakanlığı sırasında ‘her öğrencinin bir Türk adı Alması’yla ilgili genelgesi uyarınca adını "Orhan" olarak değiştirmiş. 2 Aralık 1994’te 92 yaşında vefat ediyor. Çocukluğunda Nakşibendi Şeyhi Merdan Efendi Tekkesi’ne devam ederek küçük yaşlarda Kur’an’ı hatmetmiş. 1927 yılında Kastamonu Lisesi’nin son sınıfına kaydolarak bu okuldan mezun olmuş ve aynı yıl İstanbul Darülfununu Edebiyat Fakültesi’ne kaydını yaptırmıştır. Aynı zamanda Yüksek Öğretmen Okulu imtihanını da kazanarak öğrenimini iki okulda sürdürmüştür. 1931 yılında Kastamonu Lisesi edebiyat öğretmenliği ile tekrar öğretmenliğe başlamış,
1944 yılında okul arkadaşı Hüseyin Nihal Atsız’ı evinde misafir etmesi üzerine  Irkçılık Turancılık Davası nedeni ile görevine son verilerek tutuklandı. İstanbul’da on bir ay süren tutukluluk ve yargılama sürecinin ardından beraat etti ve 1947-51 yıllarında Galatasaray Lisesinde edebiyat öğretmenliği,1951-54 yıllarında Londra Kültür Ataşeliğinde Öğrenci Müfettişliği, 1954-59 yıllarında İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsünde edebiyat öğretmenliği, 1959-62 yıllarında Londra’da bir okulda Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yaptı. 1962 yılında ülkeye dönen Orhan Şaik, emekli olduğu 1967 yılına kadar  Çapa Eğitim Enstitüsündeki görevine devam etti.  1983 yılında; seksen bir yaşında iken Çapa Eğitim Enstitüsünde, Marmara ve Mimar Sinan Üniversitelerinde dersler verdi.
Edebiyat alanında şairliğinden çok eleştirmenliği ve araştırmacılığı ile öne çıktı. Dil konusunda yaptığı en önemli çalışma Dede Korkut hikâyeleri’ni sadeleştirmesidir. Yetmiş yıl boyunca öğretmenlik yaptı, binlerce öğrenci yetiştirdi.
Bestesi Arif Sami Toker’e ait olan ve Türk Müziği’nin klasikleri arasında sayılan “Çıksam Şu Dağların Yücelerine” şarkısının güftesinin yazarıdır.
İlk öğretimine Kastamonu'da başladı. İdadi(Hazırlık), yani Lise’nin dokuzuncu sınıfında okurken, ailesinin maddi sıkıntıya düşmesi sebebiyle öğrenimine ara verdi. Katip olarak özel idarede çalışmaya başladıktan sonra edebiyatla ilgilendi. İlk şiiri Kastamonu'daki Açıksöz gazetesinde 1922 yılında yayımlandı. “Annemin Mezarında” adını taşıyan bu şiiri, kardeşi Kenan’a atfetmişti. İzmir’in işgaline duyduğu üzüntü ile yazdığı “İzmir Rüyası” adlı ikinci şiirini edebiyat öğretmeni Vasfi Bey’e ithaf etti. Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul’dan Ankara’ya geçen pek çok kişinin yol üzerinde uğradığı bir yer olan Kastamonu’dan geçtiği sırada ünlü şair Mehmet Akif ile de görüşme fırsatı bulmuş, ilk şiirlerini göstermiş ve beğenisini kazanmıştı. Aynı yıl öğrenimini tamamlamak üzere Ankara'ya gitti. Ankara Darülmuallimi’nin (öğretmen okulu) son sınıfına kaydoldu. Okulu çok iyi derece ile bitirdikten sonra 1923 yılından itibaren 1922’de Piraziz, 1923’te Samsun 19 Mayıs Lisesi(Yetimler Yurdu-Dar'ül Eytam) ve Balıkesir'de öğretmenlik yaptı. Balıkesir'de görev yaptığı sırada şair Edremitli Ruhi Naci’nin (Sağdıç) desteğiyle. Çağlayan isminde bir edebiyat dergisi çıkardı ve takma isimle yazı ve şiirlerini yayımladı. 1924-1926 yılları arasında çıkan 15 günlük bu dergide Mehmet Akif, Tokadizade Şekip ve Hasan Basri (Çantay) gibi devrin önemli şair ve yazarlarının da eserlerini yayınladı.
1927 tarihinde önce Kastamonu İdadisi(Lise)’nin son sınıfına kaydolarak bu okuldan mezun oldu. Ardından hem İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi’ne hem Yüksek Öğretmen Okulu’na kaydoldu; öğrenimini her iki okulda birden sürdürdü Edebiyat Fakültesi’nde hocası Fuat Köprülü'den etkilendi. Almancasını ilerletti.
Yüksek öğrenimini 1930’da tamamladıktan sonra tekrar öğretmenliğe başladı. Kastamonu, Malatya, Edirne, Ankara, Eskişehir ve Bursa'da edebiyat öğretmenliği yaptı. "Bu Vatan Kimin" şiirini Bursa'da iken yazdı. Edirne'de görev yaptığı sırada kendisi gibi öğretmenlik yapan Ferhunde Sarıoğlu ile evlendi. Çiftin çocukları olmadı.
1938 yılında Dede Korkut hikâyelerini yayınladı. Bu eser ile “Dede Korkut’un torunu” unvanını aldı. Öğretmenlik yaşamına 1939’dan itibaren Ankara’da, yeni kurulan Musiki Muallim Mektebi’nde (Ankara Devlet Konservatuvarı) öğretmen ve müdür olarak devam etti. Bestesini Necil Kazım Akses ile Ulvi Cemal Erkin'in müştereken yaptıkları Konservatuvar Marşı’nın güftesini yazdı. En önemli araştırmalarından birisi olan “Kabusname” ilk defa 1944’te yayımlandı. Bu kitap, Emir Unsurü'I-Meali Keykavus'un 1082 yılında, oğlu Giylanşah için "Nasihat-name" türünde yazılmış bir eserdir.
1959-1962 yılları arasında Londra’da bir okulda Türk Dili ve Edebiyatı okutmanı olarak çalıştı. 1962'de Türkiye'ye döndükten sonra Çapa Eğitim Enstitüsündeki görevine tekrar başladı. 1967 yılında yaş haddinden emekli oldu.
Gökyay, emekli olduktan sonra da eğitimcilikten kopmadı. 81 yaşında tekrar mesleğine döndü; eski görev yeri olan Çapa Eğitim Enstitüsü’nde, Marmara ve Mimar Sinan Üniversitelerinde ders verdi.
Hayatı boyunca Türk Dili, Nesil, Türk Folklor Araştırmaları, Çağrı, Oluş, Ülkü, Türk Folkloru, Musiki Mecmuası, Türk Dili, Tarih ve Toplum, gibi dergilerde eleştiriler yayınladı, eleştirilerini 1982’de “Destursuz Bağa Girenler” adlı bir kitapta topladı.
ABD’deki Princeton Üniversitesi, 1984’te iki ciltlik bir eser hazırlayarak ona ilk bilim armağanını sundu. 1988’de Türklük Bilgisi Araştırmaları Dergisi’nin 6. ve 7. sayıları ‘Gökyay' a Armağan’ olarak çıktı. 1989’da İstanbul Üniversitesi tarafından kendisine fahri doktorluk diploması verdi. 1991’de Devlet Sanatçısı unvanı ile ödüllendirildi. Değerli kitaplardan oluşan kütüphanesini 1984’te kurulan Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Kütüphanesi’ne bağışladı.
Prof. Dr. Günay Kut, onun eserlerini “şiirleri, makaleleri, telif kitapları ve çevrileri” olarak dört bölümde inceledi. Bu çalışma, 1989’da yayımlandı.
Yetmiş yılık öğretmenlik hayatında binlerce öğrenci yetiştiren Orhan Şaik Gökyay, 2 Aralık 1994 tarihinde vefat etti ve cenazesi ertesi gün Üsküdar'daki Nakkaştepe Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Yaşamı boyunca yalnızca beş şiirini Türkçe ve İngilizce olarak 1976’da yayımlamış olan şairin şiirleri ölümünden sonra “Bu Vatan Kimin” adı altında kitaplaştırıldı (1994).
2001 yılından bu yana eşi Ferhunde Gökyay ve öğrencisi Kudret Ünal tarafından “Orhan Şaik Gökyay Şiir Ödülü” verilmektedir.
İşte; Orhan Şaik Gökyay’ın doğum yeri olan İnebolu ismi verilen sokaktayız ve büstü üstündeki tanıtım levhasını okuyor ve not alıyorum. Düşünüyorum da, “Gökyay, milliyetçi ve Turancı MHP’nin Kastamonu’da güçlü olmasına büyük katkı verdiğini düşünüyoru. Hatta, Samsun’da..

Şerife Bacı;: Kağnıların arasında, kucağında emzikteki çocuğu, sırtında Anadolu insanın emziği mermi Şerife Bacı (1900?, Kastamonu - 1921, Kastamonu), karşıladı. Kar tıpı eşliğinde adeta iki çocuğunu kaybetmemek için savaşıyordu, İnebolu İstiklal yolunda Şerife bacı Kurtuluş Savaşı'nın Türk kadın kahramanların en büyüğü. Çünkü o iki çocuğunu(biri merimi) kaybetmemek için canını veren kutsal bacıların en büyüğü.
Kastamonulu yaşlı kadın ve erkeklerle birlikte Kastamonu'daki cephanelerin Ankara'ya götürülmesinde verdiği mücadele sonucunda 1921 yılının Aralık ayında ağır kış şartları nedeniyle henüz 21 yaşındayken donarak hayatını kaybetti. Cephaneler ıslanmasın diye kazağını cephanelerin üstüne örtmüş, yavrusu ölmesin diye de üzerine abanmış ve bunun sonucunda kendisi soğuktan donarak vefat etmişti. Seydiler Belediyesi, 1973 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 50. yılında belediye binasının önüne rölyefini yaptırmış ve ismi birçok kuruma verilmiştir.
İnebolu sahilinde bir parkın içinde 2001 yılında Kara Kuvvetleri Komutan(1998) Korgeneral  Atilla Ateş,  Kara Kuvvetleri Komutanı(2002) Aytaç yalman tarafından Şehit Şerife Bacı Anıtı yaptırıldı. Açılısı Atilla Ateş ve Aytaç Yalman birlikte yaptı. Anıtın plaketinde "Bu anıt İstiklal Savaşı şehitlerinden Şerife Bacı'nın anısını Cumhuriyet çocuklarına anlatmak için Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman tarafından armağan edilmiştir. 4 Aralık 2001" yazılıdır. Şehit Şerife Bacı adı Kastamonu'da Seydiler'de, İnebolu'da Kurtuluş Savaşı'nın kadın kahramanlarını simgelemektedir.
Kastamonu’nun 2 kadın kahramanı daha var. Görmedik İnebolu ve Kastamonu da fakat duyduk..
Halime çavuş:
Kastamonu’da doğan, anne-babasının “kızım gitme” şeklinde yalvarışlarını dinlemeden mücadeleye katılan Halime Çavuş, uzun yıllar Halim Çavuş zannedildi. Kurtuluş Savaşı’na giderken erkek kılığına girdi, erkek gibi traş oldu, saçını kazıttı ve kimseye kadın olduğunu söylemeden Türk askerinin arasına karıştı. Mühimmat taşımada birçok görev yaptı. Düşmanın açtığı ateş sonucu bir ayağı sakat kaldı. Bir keresinde İnebolu’dan cepheye cephane taşırken Mustafa Kemal Paşa’ya rastladı. Ancak rastladığı kişinin O olduğunu bilmiyordu Mustafa Kemal Paşa “Sen üşüyor musun böyle?” diye sordu. “Bey, 100 bin kişi kurtulacak. Ben öleceğim de ne olacak?” dedi.
Hafız Selman İzbeli:
Kastamonu müdafaa-i hukuk cemiyeti, kadınlar kolu kurucularından ve Kastamonu'daki ilk kadın meclis üyesi, sıkı bir Atatürk hayranı ve kendi deyimiyle "Cumhuriyet kadını" idi.
Kurtuluş Savaşı sonrasında Kastamonu’daki kadınları toplamış, asker için çorap, fanila ördürüp cepheye göndermişti.
Varlıklı bir aileden geliyordu. Asker Kastamonu’ya geldiğinde hepsini yolda karşılayıp doyurmuştu. Hep ben Cumhuriyetçiyim demiş, savaştan sonra yeni baştan herkes gibi Türkçe harflerle okuma yazmayı öğrenmişti.
Hafız Selman hanıma milletvekilliği de önerilmişti. "Hafız olduğum için başımı açmam, başımı açamayacağım için de Milletvekili olamam" diyerek kabul etmemişti.
Hamamcı Kadı Salih Reis:
Kurtuluş Savaşı’nda silah ve malzemelerin Anadolu’ya giriş kapısı olan Kastamonu’nun İnebolu İlçesi’nde, ilerlemiş yaşına rağmen cephane taşıyan Hamamcı Kadı Salih Reis’in heykeli dikildi.
2.5 metrelik bronz heykel cephanenin karaya çıktığı yer olan Zafer Yolu Caddesi’nin yanına yerleştirildi. Gazi Nurettin Peker ’İstiklal Savaşı’ adlı kitabında 70 yaşındaki Salih Reis’in cephane taşırken, Mevki Kumandanı Muhittin Paşa’yı nasıl azarladığını şöyle anlatıyordu: "...Kayıktan aldığı ağır bir top güllesini sırtına alıp merdivenleri çıkmaya başlayınca, Muhittin Paşa ’Baba, bana ver de merdiveni çıkarayım’ der. Reis ’Benimkini isteyeceğine kör müsün, git de kayıktan al’ cevabını verir. Reis’in bu sözleri Muhittin Paşa’yı duygulandırır. Paşa bu sefer Salih Reis’in sakalını okşamak ister. Reis daha da kızar ve ’Oğlum sakal sevmenin sırası mı? Ne duruyorsun, bir sandık da sen al’ diye Paşa’yı azarlar."
Anadolu’nun kurtuluşunu anlatan Milli Mücadele içerisinde hepsi birbirinden değerli pek çok kahramanlık hikâyesi mevcuttur. Bu hikâyelerden bazıları cephenin ihtişamıyla değerine değer katarken, bazı hikâyeler cephe gerisindeki emeği anlatır. ‘İnebolu İstiklal Yolu ve Şehit Şerife Bacı’ işte bu hikâyelerin belki de en önemli ve ilgi çekici olanlarındandır.
Kurtuluş Savaşında Ordunun lojistik ihtiyacını karşılayan, İnebolu’dan başlayıp Ankara’ya kadar devam eden 34o kilometrelik yol, İstiklal Yolu olarak adlandırılmış, bu yolun başlangıç noktası olan İnebolu Limanı, 3 yıl boyunca silah ve cephanenin Anadolu’ya giriş kapısı olmuştur. İstanbul’dan kaçırılan binlerce ton silah ve cephane ile diğer askeri malzemeler, güvenli olduğu gerekçesiyle İnebolu’ya getirilmiştir. Mevcut koşullarda gemiler, şehir iskelesinin düzgün olmaması nedeniyle limana yanaşamazken, açıkta demirleyen gemilerdeki cephane dolu sandıkların tahliye işini İnebolulu kayıkçılar üstlenmiştir. Kayıkçılar, getirilen binlerce ton cephanenin yanında, 1921 yılında Kars Kalesi’nde ele geçirilen tekerlekli ağır topların cepheye ulaştırılmasını da sağlamışlardır.
Cephanelerin gemilerden kıyıya nakledilmesinde kayıkçıların kahramanca çabasının yanında, İnebolu Halkı kıyıya taşınan cephanenin cepheye ulaştırılmasında kadını erkeği, genci yaşlısı ile cansiperane mücadele örneği sergilemişlerdir. İlerlemiş yaşına rağmen bastonuyla cephane taşıyan kayıkçılardan Hamamcı Kadı Salih Reis, bu gayretiyle tarihe geçenlerden yalnızca birisidir.
Kahraman İnebolu halkının gayretlerinin savaşta fark yaratmaya başlaması üzerine Yunan Donanması, 9 Haziran 1921 tarihinde İnebolu’ya gelmiştir. Ramazan Bayramı’na denk gelen bu tarihte, kayıkçılar gemilerden cephaneleri boşaltırken cephanenin acilen kayıklardan alınıp depolara taşınması ihtiyacı hâsıl olmuştur. Bunun üzerine Yahya Paşa Camisi’nde bayram namazı vaazı veren Müftü Ahmet Hamdi Efendi, “Ey ahali, camiden çıkın ve peşime düşün” diyerek, camideki halkla birlikte sahile koşmuş, çocuk, kadın, yaşlı demeden bütün halk seferber olarak kayıkçıların sahile çıkardığı cephaneleri tepenin arkasındaki güvenli yerlere taşımıştır.

Bunun üzerine Yunan gemileri bir ültimatom vererek ilçede depolanan silah ve  cephanenin kendilerine teslim edilmesini istemiş, istediğini elde edemeyince şehri bombalamıştır. Kent sakinleri bu saldırıya küçük bir sahra topuyla karşılık vermiş, gösterilen direniş karşısında gemiler istediklerini alamadan geri çekilmek zorunda kalmıştır. Yunan Donanması, bu süre içerisinde İnebolu’yu rahat bırakmamış, şehri 21 Haziran ve 3o Temmuz 1921 tarihlerinde iki kez daha bombalamıştır.
İnebolu’nun Milli Mücadeledeki rolünü, Gazi Mustafa Kemal Paşa, “Gözüm cephede, kulağım İnebolu’da”  veciz sözü ile çok güzel bir şekilde ifade etmiştir. Savaşın ardından TBMM İnebolu’yu unutmamış, 11 Şubat 1924 yılında İnebolu Mavnacılar Loncası [Kayıkçılar Cemiyeti]’na 2107 numaralı İstiklal Madalyası verilmesi kararlaştırılmıştır. Bu sayede kent ülkemizde İstiklal Madalyası alan ilk ve tek ilçe olarak tarihe geçmiştir.
Şehit Şerife Bacı’nın öyküsü ise, Ulusal Mücadelenin neden, nasıl ve ne pahasına kazanıldığını anlatan en güçlü ve anlamlı öykülerden biridir. Gemilerden indirilen cephanenin İstiklal Yolundaki ilk durağı olan Kastamonu Kışlasına intikalinde İnebolu Halkı büyük rol üstlenmiştir. Şerife Bacı da bu kahraman halktan yalnızca birisidir. 1921 yılının Şubat ayında yine bir cephane sevkinde Şerife Bacı’nın kafilesi yoğun tipiye maruz kalır. Kafileden ayrı düşen Şerife Bacı’nın kağnısı ertesi gün Kastamonu Kışlasına yakın bir yerde bulunur. Görevliler kağnının yanında Şerife Bacı’nın donmuş bedeni ile karşılaşır. Görevlileri en çok şaşırtan ise kağnıda ıslanmasın diye üstü yorganla örtülü top mermileri bir de kuru otların arasında ağlayan bebektir. Şerife Bacı bu olayda şehitlik mertebesine ulaşmış, Şehit Şerife Bacı olarak da Milli Mücadelenin, bu mücadelede gelecek nesiller için nelerin feda edildiğinin en güzel tarihsel örneği olmuştur.
Bu kapsamda; Şehit Şerife Bacı Kültür Evi Yapma ve Yaşatma Derneği tarafından, Kurtuluş Savaşı’nda hayatını kaybeden aziz şehitlerimizin anısını yaşatmak amacıyla,  Seydiler/Kastamonu ilçesinde, Şehit Şerife Bacı ve Şehitler Anıtı yaptırılması için Vakfımızdan destek talep edilmiştir. Söz konusu talep yerinde incelenerek, tarihimize saygı ve Türk Halkının hassasiyetlerini paylaşmak çerçevesinde değerlendirilmiş ve anılan anıtın yaptırılması için çalışma başlatılmıştır. 1983 yılında Türkiye’de yılın annesi seçilen Şehit Şerife Bacı adına yapımına başlanan anıtın inşası, 18 Ocak 2o16 tarihinde tamamlanmıştır. Şehit Şerife Bacı’nın fedakârlığının her zaman canlı tutulmasına katkı sağlamayı hedeflediğimiz söz konusu anıtın açılışının, Kastamonu Valiliğince her yıl düzenlenen ve bu yıl 2-5 Haziran 2o16 tarihleri arasında belirlenen programa uygun olarak icra edilecek Atatürk ve İstiklal Yolu Yürüyüşü kapsamında, 4 Haziran 2o16 tarihinde yapılması planlanmaktadır.
Denk kayığı'yla İstiklal madalyası aldılar.
Kurtuluş Savaşı'nda düşman işgaline uğramamasına rağmen, cephe gerisindeki hizmetleriyle İnebolu'ya "istiklal madalyalı tek ilçe" unvanını kazandıran kayıkçılar, tarihe adlarını altın harflerle yazdırdı.
Atatürk'ün 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkışıyla başlayan milli mücadelenin lojistik merkezlerinden İnebolu Limanı, 3 yıl boyunca silah ve cephanenin Anadolu'ya giriş kapısı oldu. İstanbul'dan kaçırılan binlerce ton silah ve cephane ile diğer askeri malzemeler, güvenli olduğu gerekçesiyle İnebolu'ya getirildi. Gemiler, iskelenin düzgün olmaması nedeniyle limana yanaşamazken açıkta demirleyen gemilerdeki cephane dolu sandıkların tahliye işini İnebolulu kayıkçılar üstlendi.
Yörede "denk kayığı" adıyla bilinen tekneleriyle, fırtınalı havalarda dev dalgalara göğüs gererek gemilerdeki binlerce ton cephaneyi salimen karaya çıkaran İnebolulu kayıkçılar, 3 yıl boyunca mücadele verdi.
İnebolulu kayıkçılar, 1921'de Kars Kalesi'nde ele geçirilen tekerlekli ağır topların da cepheye ulaşmasını sağladı.
15 Aralık 1921 günü İnebolu açıklarında demirleyen gemide bulunan ağır toplar, büyük zorluklarla kayıklara yüklenerek kıyıya çıkarıldı. İlerlemiş yaşına rağmen bastonuyla cephane taşıyan kayıkçılardan Hamamcı Kadı Salih Reis, bu gayretiyle tarihe geçti. İnebolu'da kağnı arabalarına yüklenen cephane ve silahlar, İstiklal Yolu üzerinden meşakkatli yolculuklarla cepheye ulaştırıldı.
9 Haziran 1921 günü, Ramazan Bayramı sabahı kayıkçılar gemilerden cephaneleri boşaltırken Yunan savaş gemilerinin yaklaştığı haberi geldi.
Kaymakam ile liman başkanı, mahallelere ve yakın köylere tellallar göndererek cephanelerin bir an önce kayıklardan alınıp depolara taşınması için halkı sahile çağırdı.
Bu sırada Yahyapaşa Camisi'nde bayram namazı vaazı veren Müftü Ahmet Hamdi Efendi ise tellalın bağırışlarını duyunca, "Ey ahali, camiden çıkın ve peşime düşün" diyerek, camideki halkla birlikte sahile koştu. Çocuk, kadın, yaşlı demeden bütün halk seferber olarak kayıkların sahile çıkardığı cephaneleri tepenin arkasındaki güvenli yerlere taşıdı.
Bir süre sonra iki Yunan savaş gemisi İnebolu açıklarında belirdi. Yunan gemileri bir ültimatom vererek ilçede depolanan silah ve cephanenin teslimini isteyerek, aksi halde ilçenin bombalanacağı uyarısında bulundu.
Bu tehdide boyun eğmeyen ilçe halkı cephaneyi düşmana teslim etmedi. Bunun üzerine Yunan savaş gemileri bombardımana başladı. Sahildeki birçok kayık parçalanırken, bazı binalarda ve evlerde hasar oluştu. Bu saldırıya ilçede bulunan küçük bir sahra topu ile karşılık verildi. Gösterilen direniş karşısında pes eden düşman gemileri geri çekilmek zorunda kaldı.
Yunan donanması, İnebolu'yu 21 Haziran ve 30 Temmuz 1921 tarihlerinde iki kez daha bombaladı. Ancak bu saldırılarda da istediğini alamadan geri dönmek zorunda kaldı.
Kurtuluş Savaşı'nın zaferle sonuçlanmasının ardından, Atatürk başkanlığındaki TBMM'nin 11 Şubat 1924 tarihli oturumunda, Milli Mücadele'ye katkılarından dolayı İnebolu Mavnacılar Loncası'na (Kayıkçılar Cemiyeti) Beyaz Şeritli İstiklal Madalyası verilmesi kararlaştırıldı.
Türkiye'nin İstiklal madalyalı tek ilçesi olan İnebolu'da Milli Mücadele'ye katılan "denk kayıkları*"nın büyük çoğunluğu zamanla yok olurken sadece ikisi koruma altına alınabildi. Bunlardan bir tanesi İstanbul Beşiktaş'taki Deniz Müzesi'nde sergilenirken, diğeri ise İnebolu'da tarihi Türk Ocağı binasının önüne yerleştirildi.. İşte; Osmanlı cephaneliği  bu "Denk Kayıkları" sayesinde karaya taşınarak  Kurtuluş Savaşı cephelerine dağıtıldı..
İnebolu Evleri genelde 3 katlı bahçeli yapılardır. Bahçelerde erik, fındık, dut, elma, ceviz gibi meyve ağaçları bulunur. Hemen-hemen her bahçede su kuyusu bulunur. Ayrıca bahçelerde yaz sohbetleri için çardak veya avlu içinde oturma mekânları bulunur. Zafer caddesini bağlanan Küre dağlarının sırtına kazınmış sokaklardaki evlerin çoğunda “Dikkat duvar yıkılabilir, uzaktan geçiniz” uyarı levhaları var.
Evler genelde bordo-beyaz renktedir. Bordo rengini Aşı Köyü'nden çıkarılan toprakla yapılan Aşı Boyasından alır. Aşı boyası bu ahşap evleri 20 yıl boyunca rahatlıkla koruyabilmektedir.
Evin çatısı genelde dört tarafa eğimlidir. Çatı denizden çıkarılan ve Marla Taşı(Arduaz) denilen geniş ve ince taşlarla örtülmüştür. Çatıda taş kullanılmasının sebebi son derece sert Karadeniz poyraz rüzgarlarında çatının dayanıklı olmasıdır. Marla taşı ise ince, düz yapısı ve ısı yalıtımına sağladığı katkıdan dolayı tercih edilmiştir.
 Bodrum kat soğuktan korunmak ve rutubeti önlemek amacıyla taştan yapılır. İnebolu merkezinde bu bodrum katları iş yeri veya kiler olarak, kırsalda ise ahır olarak kullanılır. Her kat yüksek tavanlı, bol pencereli ve bağımsız bir daire şeklinde ana salona açılan odalar şeklinde tasarlanmıştır. Kat girişleri ana kapı girişinden veya dışarıdan merdivenle ayrılır. Bunun amacı ise aile genişledikçe bağımsız olarak evin rahat bir şekilde kullanılabilmesidir. Her katta tuvalet ve banyo bulunmaktadır. Bunun yanı sıra yatak odasında dolap denilen bugünkü kullanımda ebeveyn banyoya karşılık gelen ilk bakışta gardrop izlenimi uyandıran küçük banyo bulunur. Bazı evlerde iki odadan oluşan çatı katı da bulunur.
2 Ağustos 2016. İnebolu’yu yaşadıkça güzelleştiğini anlıyoruz. Doğası, tarihi, önemli kimlikleri ve de İstiklal savaşındaki konumuyla, kısacası doğası ve doğanıyla güzel bir yer  İnebolu..Türizim  tanıtım ve danışmanlık yetkilisi, Sami Sulhıvatandaş..Türk Ocağında şapka devriminin yapıldığı..
Abana’nın denize girilebilir İlişe köyü ve koyuna gideceğiz.. Abana-Ülişi dolmuşundayız. Dolmuşun dolmasını bekledik. Yanımda oturan adam sürekli konuşuyor..Soruyor vr kendi yanıt veriyor. Adı Cemil..İnebolu, Bozkurt ve İlişe^nin sevgilisi..Hani bize de olur ya; kafamızda kurgular, inanır ve sonra öfkeleniriz..Canım, Volkan Konak’ın dediği gibi; “Herkesin Bir Derdi Var, Durur İçerisinde!” gibi, herkesin vir delisi var duru içerisinde..Cemil bu deliliğini hiç içinde saklayamaynalrdan.. Önümde yaşlı bir teyze var(gerçekten yaşlı),  poşeti devrildi. O da kendi kendine konuşmaya başladı; “Güya köylüyüz. Süt alıyoruz..Hemen devreye girdim; “İnek pahalı mı*”. Şöyle dönüp, sitem dolu tebesumüyle, “4 ayaklı değil, pahalı olan 2 ayaklı..İnsan pahalı, insan..Yaşlandım..Torunları bırak, çocuklar durmuyor köyde..Fındıkları bile toplayamayrum..”. Teyze bir anda ülkemin kırsal kesim profilini çizdi..Köyler belli ki üreten olmaktan çıktı, tüketen sınıfına girdi..İlişe balıkçı barınağında indik..Plaj işletmesine dönüştürülmüş..Şemsiye 7.5 TL. Şezlong 10 TL. Şemsiye alabildik sadece kumlara serildik..Acı-macı meyveledik..Adamaa olmamış karayemiş ikram edince söylediği gibi; Acı macı meyvelendik” gibi, kirli, milli ama denize girdik..Evet;  İlişe köyündeki deniz öykümüz hiç de iyi değildi. Adeta, gideri olmayan yosunlaşmış bir su birikintisinde yüzmeye çalıştık ..
3 Ağustos 2016. Türk Ocağı’ndayız:
En güzeli de Türk Ocağı müdürü Nurhayat Ergun’u dinlemekti. Eğitimci Nurhayat hanım,  eski İnebolu kaymakamı Suphi Olcay’ın eşi ve aynı zamanda eşimin arkadaşı Handan Olcay’ın arkadaşı. Cana yakın, konuksever ve de hoşgörülü Nurhayat hanım, Atatürk ve onun evrensel Kurtuluş sevdalısıve Laik Cumhuriyet yanlısı  aydın bir kimlik. Bizi uzun yıllardır görmediği Handan hanımı karşılar gibi candan karşıladı. Atatürk’ün İnenolu’da başlattığı şapka devriminihalka ilk açıkladığı balkonda bizleri ağırladı. İnanın Nurhayat hanımı dinlerken ve dekahvelerimizi yudumlarken Büyük Önder Atatürk’ün;İnebolu halkına“Beyler bu gördüğünüz Serpuşun adı Şapkadır..”seslenişini duyar gibiyiz. Nurhayat Hanim aynı zamanda ebru sanatı tutkunu ve ilhileniyor. Sesi güzel. Güzel sesiyle bize şarkı söyledi. Etkili diksiyonu ile kendine ait şiiri okudu. En iyi sunucu kadar başarılı sunuş yeteneğine sahip.Abartı değil büyüledi bizi.Kendisinden ayrılırken; “Ülkemizde kaç böylesi değer var? Kaç tane bu denli çağcıl ve de çok yönlü duyarlı kimlik kaldı?.”diye düşündük..
Gemici Türküsü. 09.10.1942 tarihinde Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir İnebolu'ya aittir. İşte bu İnebolu İstiklal savaşı gemici türküsünü bir opera sanatçısı ritmiyle müthiş seslendirdi bize

Hep beraber başlayalım (helessa yalessa)
Ayva turunç aşlayalım (helessa yalessa)
Biz bu işi işleyelim (helessa yalessa)

Helessa yalessa
Heyamola yesa yesa hop
Mola heyamo
Yamo heya mo
Mola heya mo
Ya mo heya mo
Helessa yesa

Bir gemim var boyu uzun (helessa yalessa)
Gider yazın gelir güzün (helessa yalessa)
Bu sefere yoktur sözüm (helessa yalessa)

Helessa yalessa
Heyamola yesa yesa hop
Mola heyamo
Yamo heya mo
Mola heya mo
Ya mo heya mo
Helessa yesa

Bir gemim var boydan boşta (helessa yalessa)
Dip ambara kurduk posta (helessa yalessa)
Selam söylen eşe dosta (helessa yalessa)

Helessa yalessa
Heyamola yesa yesa hop
Mola heyamo
Yamo heya mo
Mola heya mo
Ya mo heya mo
Helessa yesa

Bir gemim var gabze bağlar (helessa yalessa)
Gabzeden göründü dağlar (helessa yalessa)
Sıla diye gönül ağlar (helessa yalessa)

Helessa yalessa
Heyamola yesa yesa hop
Mola heyamo
Yamo heya mo
Mola heya mo
Ya mo heya mo
Helessa yesa
Nurhayat  Ergun ile İnebolu’yu geziyoruz. Yol üstünde, sepet ören dede; ak saçlı, ak sakallı. Nurhayat hanım selam verdi,  başladık konuşmaya. Bir sepet aldık . Adı; Mustafa Gürsoy. 70 yıl berberlik yapmış. Şimdi sepet örüyor..Hayran kaldık ve düşünmeye başladık..Nurhayat hanım bizden ayrıldı. Vedalaştık. İnebolu eski evleri geziyoruz. Nezihe Battal Müzesi(Kültür Evi)’ndeyiz. Aliye Aslan hanım bize Nezihe Battal Müzesi’ni anlattı.. Binanın 1896 yılında inşa edildiğini. İnebolu Evlerindeki tarihsel doku değiştirilmeden restorasyonu gerçekleştirilmiş. Evin içindeki kapılar ilk yapım halleri ile doğallığı korunarak yenilenmiş. Kültür evinin dış cephe görünümü 2 katlı olmasına karşın binanın içerisine girildiğinde 5 katlı olduğu görülmektedir. Öyle ki;  üst katlara çıkan birbirine paralel 2 adet merdivenle karşılaşıyorsunuz. Binanın içinde ziyaretçileri bekleyen 4000 adet kitabın yer aldığı zengin bir kütüphane bulunmaktadır.1900 lü yıllarda İnebolu açıklarında İlçenin ticaretini gösteren kömür yakıtlı gemilerin fotoğraflarını yalnız burada görebilirsiniz. 1928 li yıllarda ilçe esnafının kendi imkanları ile kurduğu bando takımı ve 1930’lu yıllarda ülkemizde medeniyete ve çağdaşlığa ilk adım atan İnebolu’lu kadınların fotoğrafları yine burada yer almaktadır. Saat; 12:05..
Saat, 13: 30 Abana’dayız. Neden ilk gün buraya gelmedik diye hayıflatan Abana;  Abana, Kastamonu ilinin Karadeniz kıyısındaki bir ilçesi ve aynı ilçenin merkezi kasabadır. Kastamonu'nun Karadeniz kıyısındaki beş ilçesinden biri olan Abana, ilin en fazla turist çeken ilçesidir. Abana kasabasının yaklaşık 3.000 kişi olan kış nüfusu yaz aylarında 15-20 bini bulur. Yaklaşık 6 km uzunluğundaki kumsalları ve yemyeşil doğası ile bölgenin  en müthiş görsel güzelliği yüklenmiş cennetin izdüşümü adeta..Karadeniz’in en eski yerleşim merkezlerinden biri olan Abana'nın kuruluş tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Tarihteki en eski ismi Aiginetes’tir. Ancak antik kaynaklarda bu yerin Paphlogoniya’ya bağlı MÖ 7. yüzyılda kurulduğu tahmin edilen küçük bir kıyı kasabası olduğu ifade edilmektedir(Strabon)..Abana ilçesinin asıl kurulduğu yer 3 km doğusunda bulunan ve halen bugün mahallesi konumunda bulunan Hacıveli’dir. Yapılan arkeolojik kazılar bunu doğrulamaktadır(Pr. Dr. Bilge Umar)..Osmanlı Arşivlerinde Abana ile ilgili  geçen ilk verilere 1530 yılında (Hicri 937) rastlanılmaktadır. O dönemde Muhasebe-i Vilayeti Anadolu defterinde Kastamonu livasının beş ilçesinden biri olan Ayandon ilçesine bağlı bir köy olarak Abana belirtilmiştir. (Başbakanlık Devlet Arşivi)
Abana Osmanlı İmparatorluğu döneminde İnebolu Kazasına bağlı olarak ilk defa 1880 yılında nahiye statüsü kazanmıştır.
Abana milli mücadele döneminde tarihi vesikalarda şu şekilde dile getirilmiştir: "Milli Mücadele’de, Kastamonu’nun ilk telsiz hatlarından birine sahip olan Abana ilçesi, cephede savunma amaçlı dikenli tel yapılmak üzere ilçesindeki tüm telefon tellerini söküp cepheye göndermiştir(Nurettin Peker)”
Cumhuriyet döneminde Abana 1945 yılında Merkez Muhtarlığı ve  83 Köy  ile ilçe yapılmış, 21.12.1953 tarihli kanunla Abana’nın ilçeliğine son verilmiştir. Anayasa Mahkemesi kararı ile  1968’de de kendisine bağlı 10 köyü ile beraber tekrar ilçe yapılmıştır.
Dönüşümüz hayli güç oldu. Gelen dolmuş az. İnsanlar kavga etmeye başladı. Abana, gerçekten güzel yer..
İnebolu sen ayri güzelsin. Bu yöreye gelir ve dinlenmek istersek ilkin Abana’ya geliriz gibime geliyor..
*: İnebolu Kayığı, Denk Kayığı, İnebolu Kütüğü, Taş Kayığı, Pazar Kayığı gibi isimler altında bilgilere rastlanan ve literatüre İnebolu Kayığı olarak girmiş Pereme(Eskimiş Gondala benzer kayık) tipi teknedir. Bu tekne, günümüz yapım tekniklerinden farklı olarak inşa edilmiş ve bu özelliği ile bir bütün olarak korunabilmiş dünyada bilinen tek örnektir. 8.80 m boyunda , 1.92 m eninde ve 0,90 m yüksekliğinde ki tekne “önce kabuk yöntemi” olarak tanımlanan yapı tekniğine göre inşa edilmiştir.Bu tekniğe göre teknenin önce dış kaplamaları eğri ve kesme çivilerle bağlanmakta , daha sonra ısıtılarak şekil verilmiş nal şeklindeki postalar ile tekne yapısı kuvvetlendirilmektedir.

İstiklal Harbi’nde İnebolu ve Kastamonu havalisinden yapılan silah, cephane ve askeri malzeme naklinde görev alan İnebolu Kayıkçılarının gösterdikleri özverili ve insan üstü gayretleri ile kahramanlıkları TBMM’nce takdir edilmiş ve Kayıkçılara 11 Şubat 1924 tarihinde törenle Beyaz Şeritli İstiklal Madalyası ve Beratı verilmiştir. Bu kayık o dönemde cephane naklinde kullanılan kayıklardan biridir.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
GEZ-GÖR-YAZ
evesbere@mynet.com
sevket-che@hotmail.com.tr

GSM.0506 609 00 32