15 Ocak 2018 Pazartesi

KANAL İSTANBUL VE NUH'UN CEP TELEFONU VE UÇAN DAİRELERİ

KANAL İSTANBUL VE NUH’UN CEP TELEFONU
16 Ocak 2018
27 Aralık 2017 güne Sayfalarıma şu bandı yapıştırmışım; [[ "Nuh Tufan’ı Karadeniz'in Marmara'ya patlamasıdır. Kanal İstanbul Projesi yine yaşatacak. Varsa, Nuh’un Gemisi Ağrı'da değil İstanbul'dadır..]]
Ve üst notuma da şunları düşmüşüm: [[ Yardımcı olmak istedim; boşuna aramasınlar diye. Çünkü hala;Nuh’un Gemisi’ni kutsal metinlere dayanarak Ağrı Dağı’nda olduğuna inanan araştırmacılar, geminin kalıntılarını bulmak adına Türkiye’ye seyahat ediyor. Bir kilisenin finanse ettiği ABD merkezli Geoscience Araştırma Enstitüsü’nden araştırmacı Raul Esperante, Nuh’un Gemisi'nin kalıntılarını Ağrı Dağı çevresinde bulabileceğini düşünüyor. Araştırmacı Raul Esperante, bu amaçla Türkiye’ye gelmeyi planladığını söyledi. Amerika’daki Hıristiyan toplumunun en tutucu ve radikal kanadı Evanjelik(İncil vaazcıları) Hıristiyanların Ağrı Dağı ve Nuh’un Gemisi’ne ilgisi yeni değil...Demem o ki; 13 Milyar TL’lik metro ihalelerini mali yük getiriyor diyen zat, 100 milyar TL’yi bulacak;Uçuk, alıntı ve çalıntı Kanal İstanbul projesi" ile, değil Marmara, Karadeniz, Akdeniz su havzasının da ekolojik dengesini bozacaktır. Var olan  doğal boğazın yanında dünyada ilk kez yapılacak bu yapay 2. Boğaz tüm Karadeniz’in Akdeniz’e boşalarak 2.tufan'ı da tetikleyebilir. Hıristiyan tutucu yobazlar bu 2. Tufan ile belki de Nuh Tufan’ı gerçeğini İncil, Tevrat ve Kuran’daki  yanlış anlamalara son verirler. Çünkü 3 semavi kitapta da Nuh Tufan’ını nerde ve nasıl olduğun belirtilmemektedir. Kanal İstanbul projesi şunu da anlatacaktır eğer vazgeçilmez ise: Trakya enerji yataklarını küresel efendiye peşkeş çekip payını bekleyen zat payitahtından da olacağını..Eee, adama bir boğaz yetmedi, kanal İstanbul ile ikinci boğaz yaratıyor doyumsuz ve sorumsuz”.. ]]
Aradan; 10 geçti; 5 Ocak 2018’de TRT’de bir program. Adı: “Gündem Ötesi”. Moderatörü, Pelin Çift.. Misyonu; fincancı katırlarını ürkütmemek. Bu programının konusu; “Nuh Tufanı”..
Moderatörlüğünü; Pelin Çift’in yaptığı, “Gündem Ötesi”ne denk geldiğimde gülmek ve eğlenmek için kendimi gündem ötesinden uzaklaştırarak , Pelin hanımın yapay; “Gündem Ötesi”’ne taşırım. Çünkü program ‘zaman-zaman’; siyasal erkle bütün cahillerin yapaylıklarının yapaylıkla yönlendirildiği trajikomiklikleri içeriyor..Pelin hanım aslında sıradan biri değil, yeterli, hatta fazladan kültürü, kıvrak zekası ve akıllı değerlerini nedense yapay  ve yönlendirilmiş duruşuyla örseliyor, acıtıyor.. Vesselam kısa kelam; Pelin hanımın programı;  az düşünce donanımlı, yandan politize olmuşların ortaya koyduğu ve ezber veya ezberletilmiş sözlerle  oluşan Güldürmece senaryoları gibi gelir bana..



Bunlar, her ne kadar sosyal medya’yı istemiyor gözükseler de senden benden fazla faydalanıyorlar. Kesin ben bu yazımdan esinlenerek bu program hazırlandı savında değilim, fakat bu kadar da rastlantıyı sorgulamak da gerektiğini düşünüyorum..
Nuh Tufanı başlıyor..
Olaya; dinler penceresinden bakan 3 kişi, Biri dişi, ikisi erkek. Dişi olanı sözünü ettiğim Pelin Çift..Erkek olanlardan biri; “Kadın hakları Yahudilerde en üst düzeydedir. Belki bunun için yaygınlaştırılmaktadır” diyerek kadın düşmanlığı yapan ve İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri İşletmeciliği Enstitüsü’nden Erzurumlu Yrd. Doç. Yavuz Örnek. Diğeri; İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ömer Faruk Harman'..Düşünün; “Nuh Tufan” anlatılıyor ve olguya salt bilimsel açıdan bakacak; yer bilimcisi, su bilimcisi ve konuyla ilgili diğer bilim insanları yok. Kim var? Olguya, AKP penceresi olan  dinsel pencereden bakan 2 akademisyen var..
Ve Tufan koptu. Dolayısıyla da  ben koptum. Ve de var olan ekran başındakiler, dahi Pelin hanım da koptu:
Nasıl kopmayalım; TRT'nin canlı bu canlı yayınında Yrd. Doç.Yavuz Örnek; Nuh zamanında günümüzden çok daha ileri seviyede teknoloji olduğunu, Nuh Tufanı esnasında Hz. Nuh’un kendisine inanmayarak gemiye binmeyen oğlunu ikna etmek için cep telefonu ile görüştüğünü savunmaya başladı. Pelin hanım biraz daha zorlasa, sayın Örnek, Nuh’un oğlunun kullandığı cep telefonunun markasını da verecek..Aslında Pelin hanım krizlerde, kendi kendine; “Yahu ben ne yapıyorum. Neden din eksenli, bilimden uzak ve de iktidara yakın adamları taşıyorum programa!” diye isyan etmese de, gazetecilik bağlamında evrensel yanlışlarını algılamanın rahatsızlığı içinde..Yavuz Örnek bilimsel açıklamalarına hızla devam ederek, Pelin hanıma adeta kriz geçirtiyor. Neymiş;10 bin yıl önce o dönemde Hz. Nuh’un gemisi; 400 metre yüksekliğinde dalgalara dayanan çelik levhalardan yapılmış ve bu gemi nükleer enerji kullanmış. Bitmedi. Nuh’un oğlu uçan bir cisim kullanmış. Tufan  bitince, Nuh’a karanın yakın olduğunu belli eden  zeytin dalını getirenin güvercin değil, Nuh’un gönderdiği uçan daire imiş. Hz. İsa’nın 2000 yıl önce değil 2 bin 300 yıl önce doğduğunu, Nuh Tufanının bölgesel değil tüm dünyada gerçekleştiğini, gemiye canlı hayvan alınmadığı, Hz. Nuh’un döllenmiş bir dişi bir erkek yumurta sipariş ettiğini ve tüm siparişlerin o dönemde Amerika’dan, Fransa’dan Hz. Nuh’a yollanmış. Bir eksiği vardı,siparişleri getiren kargo şirketinin adını veremedi..
Gülmekten; aklım, beynim ve düşüncelerim ağırmaya başladı..
Vallahi, bu Nuh komedisine ben de bir öykü ile katkı vermek istedim: “Nuh Tufanı kopmak üzere. Nuh son olarak gemiyi kontrol etmiş, bakmış ki; Tayyib ile Abdullah yok. Bir ağaca yaslanmışlar gemiyi izliyorlar. Nuh telaşla: ‘Çabuk gemiye binin Tufan geliyor’ Bizimkiler gayet rahat ve kendilerinden emin; ‘ Ya Seyyid siz yallah, biz kendi  Zambukumuzla(Arap yelkenlisi)  eyvallah’..Gerçekten herkes Nuh Tufanı’na kendi yelkenlisi ve yelken  zekasıyla gidiyor..
Bu kendince  gidiş; yani kutsallıkların farklı anlatılışı kutsal kitaplarla başlamış:
1-Tevrat: Hz. Musa(A.S.. M.Ö 1700-1580 Yahudilere göre 1392)---2- Zebur: Hz. Davut(A.S.. M.Ö 1000-962)---3-İncil:Hz İsa (A.S M.S 1 Yıl )---4-Kur'an-ı Kerim:Hz Muhammed (S.A.V.. M:S 570-632)..
Bu sıralamaya göre; en eski kutsal kitap olan Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat. En yenisi de; Kur'an-ı Kerim. Konumuz Nuh Tufanı. Her gizem için olduğu gibi, bu olguya da mitolojik kayıtlara ve de kutsal kitaplara bakacağız. Göreceğiz ki; Nuh Tufan’ı en eski kutsal kitap olan Yahudilerin Tevrat’ında detaylı ve en yeni Müslümanların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’de detaysız yer alıyor. Hıristiyanların kutsal kitabı İncil’de ise ‘Nedense’ yüzeysel bakılıyor Nuh Tufanı’na; ilginç değil mi..
Nuh tufanı efsanesi, hemen-hemen insanlığın ortak hafızası. Önce Sümerlerde görülüyor. Sonrasında  Babillerde ve diğer Sami kavimleri ile Yunanistan da görülüyor..
Evet; Mitoloji ve din kitaplarına baktığınızda; dünyada çok büyük bir felaketin gerçekleşmiş olduğuna dair hemen-hemen tüm uygarlıklarda bilgi ve belge yer alır. Dünya üzerindeki uygarlıkların ortak kabul ettiği efsanedir, Nuh’un öyküsü. Tevrat’da, İncil’de ve İslamiyet’in kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’de Nuh’un bir peygamber olduğu ve büyük bir felaketten insanlığı kurtardığı anlatılır.
Sümerlerin Gılgamış destanı da tufan üzerine kuruludur. Mısır kahinleri, Yunan filozofları, İran ve Çin tarihçileri, Hindü Brahmanları, Gal, İskandinav, Maya, Aztek ve Kızılderili efsaneleri de bu tufandan söz eder..
Öyle ki; eski Sümerce metinlerden Gılgamış Destanı’nda  Utnapıştım tufandan bir gemi yaparak kurtulduğu anlatılır. Dahası; Babil'deki Gılgamış Destanı'na göre Sümer şehir devleti Şuruppak'ın kralı. Efsaneye göre karısıyla birlikte, tanrı Enlil tarafından gönderilen ve tüm canlıları yok etmeyi amaçlayan büyük Tufan'dan kurtulmuştur. Utnapiştim'in(Ölümsüz Ziusudra) hikâyesinden Gılgamış Destanı'nın XI. tabletinde bahsedilir.
Tûfanın bütün yeryüzünü kaplayıp kaplamadığı hususunda değişik söylenceler vardır:
Yahudilerin kutsal kitabıTevrat’ın Tekvin 6, 7 ve 8. Bölümleri ile Tufan hikayesi bir değil iki hikaye halinde anlatılmış. Tekvin’e göre Tufan, insan türünün tümünü kapsamakta ve Tanrı tarafından yeryüzüne yaratılmış olan bütün canlı varlıklar ortadan kaldırılmış olmaktadır. Yine ona göre, bütün insanlar, Hz. Nuh’un üç oğlu ile onların karısından türemiş olmalıdırlar..Suların en yüksek dağları bile aşmasından dolayı yeryüzünün her tarafını kapladığı görüşünde bulunanlar varsa da, Tûfan'ın bütün Dünyayı değil de , ağırlıklı olarak  sadece Nûh kavminin yaşadığı bölgeyi kaplamış olmasıdır.
Bazı  tefsir ve tarih kitaplarında ve Kitabı Mukaddes (Tevrat, Zebur Ve İncil)’teki bilgiler doğrultusunda bütün insanlığın sadece Nûh’un Sâm, Ham ve Yâfes isimli üç oğlunun soyundan gelişip yayıldığı belirtilir. Buna göre Nûh tûfanından kurtulan başka insanların soyu tükenmiş; bütün yeryüzünde sadece Nûh’un soyu devam etmiştir. Müslümanları kutsal kitabı K’uran-ı Kerim’e göre; Nuh (a.s) döneminde olan tufanın bütün dünyada olması olası değildir! Ayrıca İsrâ Suresinin 3. ayeti, İsrailoğularının Nuh’un gemisinde olanların soyundan geldiğini söylüyor. Yani bütün insanlar Nuh kavminin soyundan gelmediğine göre dünyanın farklı yerlerinde yaşayan ve yok olmayan insanlar da var. Burada düşündürücü olan;
Kur'an-ı Kerim Nûh Suresi Ayet 26(71/Nûh-26)’da şu duayı yapıyor?: [[ Ve kâle nûhun rabbi lâ tezer alâl ardı minel kâfirîne deyyârâ/deyyâran(Ve Hz. Nuh: “Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dolaşan bir kimse bırakma.” ]]
Bu; Nûh Tufanının, sadece Nûh kavminin yaşadığı bölgeleri içine alacak şekilde meydana geleceği ve o bölgedeki kafirlerin yeryüzünde dolaşmayacak şekilde yok edilmesini mı işaret ediyor, yoksa yeryüzündeki tüm kafirlerin yok olmasını mı temenni ediyor.. Gel de aklını miksere kaptırma..
Nûh Tûfanından sonra insanlığın soyunun kimden devam ettiği konusunda farklı görüşler vardır. Demek oluyor ki; Adem-Havva soyu yok edildi, Nuh soyu devreye girdi..E ne fark eder, Nuh da Adem oğlu ise Adem soyu devam ediyor demektir. İtiraz etmeyin; Nuh için 900 yaşında idi ve Tufan da Adem’den 1000 yıl sonra koparıldıysa benim tezim yabana atılamaz..
Taşkının nasıl olduğu hakkında, Kur’an’ın Hud [11] suresinin 25 ila 49. ayetlerinde ve Mü’minun [23] suresinin 23 ila 30. ayetlerinde anlatılanlarla, Tevrat’ın aynı konuyu anlatışı arasında, özellikle dikkati çeken bir fark yoktur. Geminin karaya oturduğu yer, Tevrat’a göre Ararat dağları, yani Ağrı dağı (Tekvin 8, 4), Kur’an’a göre ise ‘Cudi’ dağıdır (Hud [11] suresi 44)…Bana göre de İstanbul  Istranca Dağları(Yıldız Dağları) İstirancalar:J)
Hıristiyanları kutsal kitabı İncil'de Nûh Tûfânı yüzeyseldir ve kısaca şöyle geçmektedir: Nûh peygamber sapkın ve itaatsiz kavme gönderilmiş, ancak kavmi ona uymayıp sapkınlıklarına devam etmiştir. Bunun üzerine Allah tûfân ile inkâr edenleri yakalamış, Nûh peygamberi ve inananları gemiye bindirip kurtarmıştır.
Gelelim asıl vurguya:
Gılgamış destanı ne zaman yazıldı? Yani; Babil'deki Gılgamış Destanı'na göre Sümer şehir devleti Şuruppak'ın kralı. büyük Tufan'dan ne zaman kurtulmuştur? M.Ö 2800’de..
Yani, tufan üzerine kurulu  Gılgamış Destanı M.Ö. 2800 yılında yazılmış..
İlk Kutsal kitap Tevrat ne zaman yazılmış: Tevrat: Hz. Musa(A.S.. M.Ö 1700-1580 Yahudilere göre 1392)..
Eee, buradan ne çıkar? Buradan, tüm dinlerin kocaman bir yalanı çıkar demiyorum(kerizmiyim); kocaman bir örtüşme çıkar Gılgamışla. Bu örtüşme; kutsal metinlerdeki kutsal metinler ve yaradılış metinleri acaba Gılgamış’tan mı alıntılandı?
Gılgamış Destanı, Mezopotamya’daki Uruk Kenti’nin efsanevi rahip kralı Gılgamış üstüne yazılmış mitolojik bir metindir. Ve geçen yüzyıla gelinceye dek unutulmuş bir çağın ürünüdür.
İnsanlar Nuh Tufan’ını düşündü. Nuh’un gemisini aramazdan önce, Tufan’nın mitolojik kaynağını araştırdı. Kim nasıl ulaştı bilmiyorum fakat  arkeologların katkılarıyla Gılgamış destanına ulaştılar. Evet; insanlığın en eski ve hatta en büyük edebiyat eseri olan; Sümer-Babil ortak yapımı; Gılgamış (Gılgameş) destanına ulaştılar ve kutsal kitaplardaki Nuh Tufanı tıpkısı tufan öyküsünü yakaladılar.
 Tarihçilere göre; M.Ö 2800’lerde yazılan Sümer-Babil ortak yapımı olan Gılgamış (Gılgameş) destanında, Gılgamış; ilk uygarlıkların beşiği olan Mezopotamya’daki Uruk şehir devletinin kralı. İlkin düşmanı, fakat sonradan en iyi dostu olan “Enkidu”’dur. Enkidu ile birlikte devasa canavarları ve dahi orduları yenerek efsanevi büyük kahramanlıklar yaratırlar. Gel gör ki Enkidu ölür ve kahraman kral bir zamanki gibi yine yalnızlığa mahkûm olur. Bu olay kralın ölümsüzlüğe ulaşma isteğini tekrar tetikler…İşte bu Gılgamış Destan’ında Nuh Tufanı ile ilgili bölüm de var:
Gılgamış destanına göre; ölümsüzlüğü arayan bir karakterdir Gılgamış. En sevdiği dostu Enkidu’nun ölümü sonrası ölümsüzlüğü bulmaya çalışmış ve tufandan kurtularak ölümsüzleşen Ziusudra’yı (Utnapiştim) bulmak için maceralar yaşamış. Sonunda Ölü Deniz’i geçerek Basra körfezi’ndeki Tilmun(Dilmün-Bahreyn) adasına ulaşır. ölümsüz Ziusudra’nın ve karısının yalnız yaşadıkları adaya geldiğinde Ziusudra kendisinin 950 yaşında olduğunu söyler ve yaklaşık yarım asır önce yaşadığı tufan hikayesini Gılgamış’a anlatır. Tanrıça Ea ona tufan olacağını haber vermiş ve Ziusudra ailesini de yanına alarak bir gemi inşa etmiştir. Uzun süren tufandan sonra Enlil tufanı durdurmuş ve geminin; Dicle ile Aşağı Zap suyu arasında kalan ve Dicle'nin doğusuna düşen Nissir (Nisir=Nizir) dağına oturmasını sağlamıştır. Son 3 tabletin bulunamaması nedeni ile bazı bilgiler ne yazık ki tamamlanamamıştır. Bilinen odur ki, bu destan, Gılgamış’ın Ziusudra’yı bulması, yani manevi bilgelik ile ölümsüz olunabileceği üzerinedir. Çünkü dünya üzerinde var olmanın kuralları vardır. Tanrılar bu yüzden insan ırkına kızmışlar ve sapkınlıkları nedeni ile onlara ceza vermek istemişlerdir. İnsanlarının inançsızlıkları, birbirlerine sevgisizlikleri, tanrılara değer vermeyişleri, bazı kavimlerin ahlaksızlıkları ve sapkınlıkları onları çileden çıkartmıştır. Bu sapkınlıkların boyutları bazen korkunç boyutlara ulaşmaktadır. Araştırmalarda pek çok yerde karşımıza çıkar ki, bazı kavimler Enlil’in gönderdiği melekleri bile taciz etmeye çalışmışlardır.
Tekrar ediyorum; şu bir gerçek ki;Nuh ve tufan, tüm kültürlerin anlatılarında ortak bir bilgi olarak bulunmasıdır. Üstelik zaman ve mekan farklılıklarına rağmen.
Gün gibi ortada bir gerçek varken; insanlar neden birtakım inanç sarmalı içine sokuluyor. Bal gibi; kutsal kitapların esin kaynağı Gılgamış Destanı. Olaya dinsel boyutta bakanlar; Hz: Muhammed’i okuma yazma bilmeyen cahil ilan edebiliyorlar. Böylesi bir insan Tevrat’ı nasıl okurmuş..Dahası; Hz: Muhammet(SAV) gibi bir kutsiyeti cahil göstermekten çekinmeyip, yalan hadislerle gizem ötesi durumları daha da sanallaştırıyor ve inanılır olmaktan çıkarıyorlar..
Tevrat bilgilerini ve sözlerinin Gılgamış Destanı ile ilintili olduğunu gösteren belirtiler şunlar:
O döneme kadar Nuh ile İbrahim Peygamber arasında geçen uzun sürenin tarihi yalnız Tevrat’taki “Tekvin Bölümü”nün 6. ve 9. Babları arasında anlatılıyordu. Gılgameş Destanı, bizi yeniden o çağlara geri götürmektedir.
Metnin bir bölümünde geminin yapımı ile ilgili bilgiler verilmektedir: Kulak ver ey Şurrupaklı, ey Ubaratutu’nun oğlu! Evini yık, malını bırak, kendine bir” gemi yap, yeryüzünün nimetlerini bir yana atıp canını kurtarmaya bak hemen! Dediklerimi uygula: evini yık, kendine bir gemi yap. Yapacağın geminin ölçüleri şunlar olsun: Eni, boyuna eşit düşsün, güvertesinin üzerindeki dam da dipsiz uçurumu örten çatıyı andırsın. Bittikten sonra gemiye bütün canlı yaratıkların tohumunu al.

Nuh Tufanı İstanbul’da mı oldu?
Yukarıda değindiğim, dahası ortaya attığım, “Nuh Tufanı İstanbul’da oldu” vurgusu, benim kafadan değil, kitaplığımdaki Ansiklopedik kaynaklardan esinlenme idi.
İstanbul ve çevresinde böylesi bir tufanın olma olasılığını güçlendiren gelişmelere bir bakalım:
Babil'lilerin Gilgamis Destanı’ndaki ve kutsal kitaplardaki tufan öyküleri: Acaba bunlar insanlık tarihinde yaşanan doğal bir felaketten ilham alınarak mı yazıldı?
Eger oyleyse, bu felaket dunyanin neresinde ve nezaman gerceklesti? Bu sorularin yanitini arayan bir grup bilim insanı Tufan’ın Karadeniz'de, dahası İstanbul ve çevresinde yaşadığını savladılar:
Rus ve Amerika'li bilim adamlari,1993 yazında Karadeniz’in sırlarını çözmek için yola koyuldular. Milyonlarca yaşında olan çökel tabakalarını tarihİ tabandaki çamurun içinde saklıydı…Amerika'lı Bill Ryan ve Walter Pitman binlerce yıl öncesinini deniz tabaninin 1 metre daha derinleriyle ilgilenerek " Tekvin 'deki (Genesis)Nuh Tufani " öyküsüne esin kaynağı olabilecek eski bir felaketin izlerini aradılar.  Ruslar ise çamur karotlardan 1987 yilinda gerceklesen Çernobil etkisini.. Amerikalılar böyle bir felaketin izini bulmayi basardilar da. M.O.5600 yillarinda, yani günümüzden 7617 yıl önca; bugun Karadeniz'in yer aldigi bolgenin Akdeniz'in tuzlu sularinin ani hucumuna ugradigina dair kanitlar buldular. Bilim adamlarının saptamalarına göre; Karadeniz'in  11.000 yıl önce sona eren son buzul cağının bitiminden, yaklaşık 15.000 yil önce başlayarak yavaş-yavaş büyümüş. Doğaldır ki; dünya’nın doğal döngüleri de bozulmuş. Bill Ryan ve Walter Pitman’ın bulduğu jeolojik kanıtlara göre buzulların erimeye başlaması Atlantik sularının, yükselip Akdeniz'e akarak, Akdeniz’in su seviyesini yükseltiyor ve önü tıkalı engeli yırtarak dev bir tufana neden oluyor. Evet; yaklaşık 200 tane Niagara Şelalesi’nin gücündeki deniz suyu ‘yırtılan engel ile oluşan’ İstanbul boğazından Karadeniz'e akmaya başlıyor. "Bu adeta dev bir toprak barajın çatlamaya başlaması ve sonunda yıkılması gibi" felakete neden oluyor. Yani tufana. Bu tufan göçleri beraberinde getiriyor. Bir kısmi Avrupa'ya; bir kısmı; Babil, Sümer, Asur, Akad ve Elam uygarlıklarının var olduğu Mezopotamya'ya göç ederek Tufan öyküsünü de buraya taşıyarak “Gılgamış Destanı”’nı yaratıyorlar. Bulgulara göre; İstanbul Boğazı için dar ve sığ olan yapısıyla, Akdeniz'den Karadeniz'e doğru kuzeye doğru akan suyu istediği gibi yönlenirebiliyormuş, bunu geçmişte sürekli tekrarlamış.. Karadeniz, belli-belirsiz çağlarda defalarca, tatlı su gölünden, tuzlu su denize dönüşmüş.
Kanal İstanbul fantezisi yeni bir tufan tetiklemesi mi?
8-9 Bin yıl önce son  buzullar eriyor, okyanus suları yükseliyor ve İstanbul tufanı oluyor.. Tufan olasılığı yüksek bir varsayım..Fakat yeri ve zamanı bilinmiyor..Yani; dünyamız, soğuyup yeniden ısınınca, eriyen buzullar sayesinde, deniz seviyesi Karadeniz'i yeniden tuzlu suyla doldurabilecek düzeye yükseliyor ve böylelikle, Karadeniz’e  onlarca Akdeniz  akışı gerçekleşiyor ve sonrasında dinginleşerek, Marmara Denizi’nde istasyon yapıp; Akdeniz’den Karadeniz’e ve Karadeniz’den Akdeniz’e doğal akışlar, yürüyüşler gerçekleştiriyor deniz jeolojisine göre. Belli ki bu, suyun ve toprağın doğal yürüyüşü. Kendinizi düşünün; doğal yürüyüşü ve koşunuzu yaparken beklenmedik ani darbe ile yıkılıyorsunuz. Çünkü; fiziki ve kimyasal dokunuzun bozulmuştur. İşte bu mantıkla yola çıkarak; Benzer darbe ile suyun ve toprağın dokusunu bozacak olan  Kanal İstanbul inşası ile 2. Boğaz inşa etmek yeni bir Tufanı(Sel felaketini) tetiklemez mi? Tetiklemeyeceğinin garantısı var mı?
Bir önemli olgu da; “Karadeniz’deki su dengesidir”:
Bilim adamlarını bulgularına göre Karadeniz iki katlı bir deniz. Doğrusu; 2 katmandan oluşuyor. Birinci katman Denizin ilk 174 metre derinliğe kadar olan bölümü, Akdeniz'den gelen tuzlu su ile, Türkiye, Rusya, Ukrayna, Bulgaristan, Gürcistan ve Romanya gibi ülkelerin denizi besleyen akarsuların taşıdığı tatli suyun karışımından oluşuyor. Yasam, yalnızca bu seviyeye kadar barınabiliyor. 174 metre altındaki ikinci tabaka ise oldukça tuzlu olduğundan(Yoğunluk Farkı) üst kat ile karışmıyor. Denizin üst kesimlerinde çözülen oksijen daha derinlere ulaşamadığı için, öldürücü gaz olan Hidrojen Sülfit içeren alt kat-katman sadece oksijensiz yaşayabilen(anaerobik) bakterilerin yasayabildiği ölü bir alan oluyor... Ayrıca Asya ve Avrupa’daki akarsu havzalarında bulunan toplam 21 ülkeden 2.300.000 kilometrekarelik geniş bir bölgenin tüm kirlilik etkileri Karadeniz’e taşınmakta ve diğer denizlerle bağlantısını küçük bir boğaz yardımıyla yapmaktadır. Bu da su dolaşımının yeterli olmaması ve onu diğer denizlerden izole etmiş olması anlamına gelmektedir. Karadeniz’de su sirkülasyonunun olmaması ve tabiri caizse yapısının bir çanağı andırması nedeniyle yaklaşık ortalama 174 metre  derinliğin altında kalan bölgede oksijeni çok-çok  bir tabakanın oluşmasına neden olmuştur. Yani Karadeniz’de canlılık yalnızca 150-200 metre derinlikte bulunmaktadır ve 150-200 metrenin altında ise  çok-çok zehirli ve öldürücü Hidrojen Sülfit bulunduğu için  bu derinlikten sonra ayrıştırıcı(Çürükçül-ölü hayvan ve bitkileri çürüten) bakteriler hariç hiçbir canlılık faaliyeti bulunmadığı tahmin edilmektedir.
Bir başka durumu görmek;
Bilim adamlarına gerek yok; aç ansiklopedileri görürsün Marmara ve Karadeniz’i: Karadeniz Marmara'ya göre ortalama en az 30 cm, en çok 100 cm(Poyrazda, Haziran ve Temmuzda) görecelikte bir  yüksekliğe sahip. 30 km’lik boğaz seyrinde tuzluk düştüğü için kaldırma kuvveti azalır ve gemi suya daha da batar ve motorlar daha da zorlanır. Yani; Marmara’dan Karadeniz’e geçiş yokuş nedeniyle yavaştı. Karadeniz’den Marmara’ya ise çok hızlıdır, yokuş aşağı olduğu için..
Oksijen eksikliği çeker yani "kronik astımlı" olan Marmara Denizi'nin yegâne oksijen kaynağı Çanakkale Boğazı'nın altından giren bol oksijenli Akdeniz suyunun yönünü, aklını ve kimyasını karıştırırsınız…
Akdeniz masmavi ama bu pek iyi bir şey değil. Besin ölçeğinde bu suyun içerisinde hiçbir şey olmadığının bir göstergesi. Bu nedenle de Akdeniz'de ekonomik balıkçılık yoktur. Peki ya Karadeniz? Karadeniz tam tersi.. Marmara’da öyle; besin kaynıyor.Çünkü buralarda; alt suyun ‘lodos sonrası’ üst su ile karışması ile Marmara'da besin zenginleşir ve balık bolluğu olur..
Diyelim alıntı çalıntı çılgın projeyi yaptık..Kanal İstanbul projesi yapıldı..Vee, Karadeniz suyu Marmara’ya akmaya başladı Marmara'nın üst suyu ile buluştu. Buluştu buluşmasına da adeta mikser gibi hem bol besinli üst tabakadan ve de yoğun tuzlu alt sudan da su kapacak karıştıracak ve  alt tabakadaki suyun oksijenin daha da bitirerek, suyu oksijensiz bırakacak ve de böylelikle Marmara suyundaki kimyasal dengeler tamamen değişecektir..Dahası; Karadeniz’den akış yüzey akıntısı şeklindedir. Nedeni Karadeniz’in suyunun daha az tuzlu ve hafif olması. Bunun yanı sıra tuzlu ve ağır olan Marmara suyu da alttan Karadeniz’e doğru akmaktadır. Bu iki yönlü doğal akıntı sistemi binlerce sene önce oluşarak iki deniz arasında bugün var olan dengeyi kurmuştur.
Uzmanlar, konunun otoriteleri; Karadeniz ile Marmara arasında 42 km uzunluğunda, 93 m genişliğinde ve 25 m derinliğinde inşasını düşündükleri “Doğal bir boğaz varken onun alternatifi olması için açılan dünyada ilk kanal olacak”;  2. Boğaz(Kanal İstanbul)’da, nasıl iki yönlü bir akıntı sistemi geliştirecekler? Bilinmiyor mu, en dar yeri 700 metre ve en geniş yeri 4200 metre olan İstanbul Boğazı’nın alternatifi olamayacağı? Bu tek yönlü akıntıyla, debi değişimi yaratarak Karadeniz’in kirli ve zehirli suları hızla  Marmara’ya dolmayacak mıdır?. Bu da Marmara ve çevresini, hatta Karadeniz, belki de Akdeniz ekolojisini bozmayacak mıdır?. Sen, Tuna Nehri’nin Karadeniz’i kirlettiğinden şikâyetçi olacaksın, sonra siyasi rant ve kendinden bahsettirme ve tarihe yazdırma megalomanlığı için  ikinci bir boğaz ile bu kirliliği evinin içine, doğrusu gezegenimizin orta yerine konuşlandır. Unutmayın Roma’yı yakan Neron da adını tarihe yazdırmıştır..
Bu proje çılgın değil çirkin bir siyasi projedir. Benim; Ankara’daki yer altındaki derelerin yer üstüne çıkarılması önerimi içeren proje çılgın projedir:  http://evm.blogcu.com/r-t-erdogan-ve-sevket-corbacioglu-nun-cilgin-projeleri/10375662

Akıllı mantıksızlara, yani bu projeye imza atan sözde akademisyenler soruyum:
Büyük bir depreme gebe olduğunu söylediğiniz, deprem beklenen bir İstanbul’a bunu nasıl reva görüyorsunuz?
İstanbul’u saran yeni, fakat devasa bir Haliç kokusu icat mı ediyorsunuz? Şöyle ki; oksijensiz suyun denizin dibine temas ettiği yerde(Marmara denizindeki 25 metredeki tabakalaşma sınırında) çok ince mangan oksit parçacıkları dolmaya başlayacak diyor uzmanlar. Bitmedi; bu zamanla tüm Marmara'yı kaplayıp, 25 metrenin altına zaten zor ulaşan güneş ışığı  hiç geçemez olacakmış. Bu da; alt sudaki hidrojen sülfür konsantrasyonunu artıracak ve  her lodos sürecinde alt suyun üst su ile karışması ile pis koku(H2S) atmosfere, dahası İstanbul ve çevre illere  yayılacakmış. Süreç içinde de Karadeniz suyunun kimyasal yapısını etkilemeye başlayacak ve tüm Karadeniz çanağını ve çanak etrafındaki kentler ve nehirleri, Karadeniz'in ekolojisini etkileyecekmiş.. İlle de Kanal İstanbul ile oluşan adada yer altı tatlı su kaynakları deniz suyu ile dolacaktır. Yani bu ada sünger gibi deniz suyu emecek ve bastığınız yerde deniz suyu fışkıracakmış bacaklarınıza, tıpkı iyi döşenmeyen kaldırım taşlarına sızan yağmur suları gibi..Doğru bunlar sayın yağdanlık çıkarcı??!!
Doğru, iç deniz senin de iç denizini dış denizlere açan boğazlar kimin?  Montrö Sözleşmesinin. Siz bu boğazlardaki uluslararası akışı nasıl durduracaksınız? Tehlikeli yük taşıyanlar buradan geçeceksiniz" diyebilecek misiniz.. Bu gerçekler, siyasi rant adına saklanamaz..Uluslararası anlaşmalar sana boğaz köprüsünün yüksekliğini 50 metre yaptırmıyor(64 metre zorunlu), sen doğaya ve doğana aykırı 2. Boğaz inşa edeceksin..Hade ba..!!!
Şu anlamsız ve yetersiz açıklamaya bakar mısınız; “Milli güvenlik meselesi başta olmak üzere, vatandaşların can güvenliği, tehlikeli madde taşıyan gemilerin tehlike oluşturmaması, sebepsiz zenginleşmelere sebep verilmemesi gibi hassasiyetleri dikkate aldıklarını söyledi..” En dikkati çeken de; “Sebepsiz zenginleşmelere sebep verilmemesi gibi hassasiyetleri dikkate alDIK..” Meslektaşın ilgili bakan Ahmet Arslan, sebebpli zenginleşmelere açıksın demek. Söyler misin kimler bugünlerde Kanal İstanbul çevresinde sebepli zengin oldu ve sebeplendiler? Keriz mi bu millet; Böyle bir projede güzergah demek; arsa spekülasyonu, rant, para, çıkar, menfaat, paylaşımı olduğunu bilmiyor mu?
Açık-açık itiraf ediyorlar; Düz bir coğrafyadan geçen ve çeşitli zemin tabakalarından oluşmayan Süveyş Kanalı ve Panama kanalı güzergâhına göre Kanal İstanbul Projesi topografya olarak daha zor bir coğrafyada inşa edileceği.
Acaba; Kanal İstanbul'un zemin etütlerini; heyelan, yeraltı suyu, deprem gibi, ekoloji vb konularda çok yönlü olarak incelendi mi? Bu ulus ötesi bir proje olması nedeniyle uluslar arası sözleşmeler, anlaşmalar dikkate alın dı mı? İlle de; Projenin çevresel etkilerini değerlendirirken fay hatları başta olmak üzere geoteknik etkenlerin, Ege, Marmara ve Karadeniz arasındaki dengenin bozulmaması için tuzluluk oranı, canlıların göç durumu gibi konuların gelecekte bölgeyi nasıl etkileyeceği irdelendi mi?
Ve tüm bunlar olumsuz çıktığında onun aklını irdeletmek için doktora götürecek misiniz?
Adamlar yok etmek için programlanmışlar..Yakın zaman yok etmeleri:
1- Batı Karadeniz’de bulunan Zonguldak'ta 1.5 kilometrelik alanda 4 termik santral bulunan Çatalağzı Vadisi'ne 5. santral yapılacak. Çatalağzı halkı, "Yeni santral istemiyoruz" diyerek duruma tepki gösterirken, çevreciler, “Yöre termik cehenneme dönecek” diye uyarıda bulundu(24 Aralık 2017).

2- Bolu Gölcük tabiat parkında yapılaşma ve talanın önünü açacak olan 19.12.2017 tarihli ihale yapıldı. Gölcük Belediye Başkanı Mehmet Ellibeş, bölge halkına nefes aldıracak ve Gölcük'ü Kocaeli'nin mesire alanı haline getirecek, ferah bir sosyal yaşam alanı oluşturduklarını söyledi. Fakat, Bolu halkının dayanışması, platform üye kuruluş ve kişilerinin yoğun çabası sonucu bu saldırı projesi iptal edildi(2 Ocak 2018)…
3- İtalya’da 12 Mart 2016 günü yapılan Uluslararası Cittaslow İcra Kurulu toplantısında Türkiye’nin 11’inci 'sakin kenti' seçilen Erzurum’un Uzundere İlçesi'ndeki Tortum Çayı’na yapılması planlanan 'HES' projesi tepkiler üzerine iptal edildi. Haber ilçede bayram havası yaşatırken Uzundere Belediye Başkanı Halis Özsoy, ''Üzerimizden büyük bir yük kalktı. İlçemiz sakinliğini koruyacak. Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki’ye teşekkür ediyoruz" dedi(5 Ocak 2018). Fakat hemen bitişiğindeki, cennetin izdüşümü Artvin yok ediliyor HES ve Altın madenciliği ile..
 4- Türkiye'nin tarihi, doğal ve turistik güzellikleriyle bilinen Antalya’nın gözde beldelerinde sit sınırları yeniden çizildi.
Alanya Kalesi, Kaş ilçesinde yer alan Patara ve Fırnaz Koyu ile Noel Baba’nın memleketi olarak bilinen Demre’nin Taşdibi Yarımadası’nın sit statüleri yenilendi..Hürriyet gazetesinden Aysel Alp'in haberine göre, yapılan değşiklikle bu yerlerde villa, turizm tesisinin yanı sıra belli sınırlamalarla taşocağı, maden faaliyetinin yapılması mümkün olabilecek.
5- Gökçeada ve Bozcaada imara açılıyor:
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, meslek odalarının itirazları doğrultusunda revize edip yeniden onayladığı Balıkesir-Çanakkale bölgesi 1/100 bin Ölçekli Çevre Düzeni Planı’nı sitesinde yayınlandı. Bozcaada ve Gökçeada’yı ‘Bağ Evi’ adı altında imara açan düzenleme yeni plandan çıkarıldı. Ancak daha önceki planda Bozcaada ile ilgili itiraza konu olan, “kıyı bölgesinin önemli bir kısmının turizm alanı ilan edilerek imara açılması” ve Gökçeada ile ilgili hiçbir itirazın dikkate alınmadan yeni imar düzenlemesi yapılması sorunları sürüyor.
Yazının son bölümünü Necati Doğru hocama bırakıyorum:
Saray yaptın! Enflasyon çift haneye çıktı. Hızlı tren yaptın! Zarar yedi kat artı.
Köprü yaptın. Geçmeyenin sırtına dört kat yük bindi. Hastane yaptın. Hastalanmayan para ödüyor. Çok büyük, gösterişli cami yaptın. Cemaati yok.
Siz…
Her yapılana karşısınız!
Diye bağırmayın…
Gerçeği saptırmayın.
Cevap verin.
Enflasyonu artıran saray.
Zararı çoğaltan hızlı tren.
Geçmeyenden para kesen köprü. Hastalanmayana yük bindiren hastane. Cemaati olmayan pahalı cami.
Say say, bitmez.
Nerede yanlış yapmaktasınız?
Hesap verin.
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
evesbere@mynet.com
evesbere@gmail.com  
sevket-che@hotmail.com.tr

GSM: 0506 609 00 32

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder