30 Aralık 2010 Perşembe

21.YÜZYILIN 11.YENİ YILINDA BİLET ALDIM BELKİ ÇIKMAZ DİYE


20. yüzyılın yeni yıllarını geç, oradan sana bir adet bile yeni bir şey gelmedi.
Peki; 21. yüzyılın 10 yeni yılında sana yeni bir şey geldi mi?
Gelmedi!
İyi de gelecek olan 11’inci yeni yılda bir şey gelecek mi?
Zannetmiyorsun değil mi?
Belli ki Kayahan Acar’ın şu dizelerine takılacaksın yeniden;

Demek yine bana hüsran
Bana yine hasret var
Yine bana esmer günler düştü eyvah

Fakat , yeni yüzyılın 11’inci yılında bir gruba inciler gelirken, sana, cenneti paylaşmak istediğini söyleyen, fakat incilerini asla paylaşmayan dinciler geldi erzak ile, kömür ile; türban takman için, taktırman için, oy atman için, attırman için. Ve sen bunu “Yeni” zannederek sevindin. Sevindin sevinmesine de, yoksulluk yazgını değiştirecek gerçek “Yeni” olup olmadığını algılayamadın, algılayamayacaksın da.


Evet;
Kapıdaki yeni yıl, yeni şeyler getirdi diye mi düşünüyorsun?
Yeni bir yol mu belirleyecek senin için?
Yeni bir gömlek, ayakkabı, çok zorlarsa kendisini yeni bir elbise dışında ne getirebilir ki?
Yıllardır yaşadığın onurlu, erdemli küçük mutluluklar işte. Bıktırdı değil mi bu küçük mutluluklar?
Yeni bir evi bırak, bir araban olacak mı?
Yeni eziyetlere neden ‘yeni bir ücret zammı’, yeni borç…Kapında yeni alacaklı. Beslemek zorunda olduğun için ‘harcamalarını besleyecek’, yeni bir boğaz, yani doğum.
Ama şunları yapabilirsin, yeni adına; yeni parti kuranların peşinden yeni bir koşuya başlayabilirsin, yeni bir bilet alabilirsin, ama asla yeni bir iş kurmak bir yana, yeni bir işe giremezsin.
En önemlisi yeni bir kazık yiyebilirsin, dostundan, partinden, başkanından, kardeşinden, eşinden, çocuğundan.

Yeni yıl stres yüklüdür hep senin için ve bu stres,’senin annenlerde, benim annemlerde kutlayalım’ tartışmasıyla başlar.
Kısacası;yeni yılda yeni-yeni sıkıntılara girersin ancak.

O mu? Onun derdi, senin derdinden büyük, çünkü o senden çok büyük. Bu nedenle stersi de senin stresinden büyük.
Barbados-Karayipler, Bora Bora-Thaiti, Musha Cay-Bahamalar, Mustıque Adası-Karayipler, Hawaii-Amerika, Fiji ,Bali Adası-Endonezya, Zanzibar Hindistan. Bora Bora Pasifik, Vancouver / Pasifik Okyanusu, Barbados Adası / Atlas Okyanusu. Oahu Adası / Pasifik Okyanusu, Hvar Adası / Akdeniz, Atlas Okyanusu’nu Antil denizinden(Karayip) ayıran Batı Hint adaları(Büyük ve Küçük Antil adaları), Hint Okyanusu Afrika Kıyısındaki Seyşeller, Hint Okyanusu Maldiv Adaları arasında yapacağı tercihlerinde, yeni yıla gireceği yeni yerlerin Seçimini yapmak onda büyük stresler oluşturuyor.
Eee bir de Tusunami gerilimi var.
Eğer bir de işin içine yeni yılda yeni sevgili ile yeni romantizm yaşamak istiyorsa, çıksın işin içinden, çünkü; En Romantik Olanını seçmek zorundadır; Tahiti, Roma, Paris, Bahamalar, Hindistan, Havai, Karayıp Adaları gibi.
Yeni yer seçimi yaptı diyelim, yeni yıla yeni sevgiliyle mi, eskisiyle mi girmenin derdi başlıyor. Allah böyle derdi düşmanıma değil, dostuma versin, yani yoksuluma, yani sana-bana…
Soruyorum size, siz olsanız ayni gerilimi yaşamaz mısınız, bunların içindeki seçim yüzünden?

Sen ise, bir şekilde de olsa yeni yıla yeni umutlarla girmeye çalışırken, yeni yılın başındaki yeni zamlarla bu umutların da Karayıp açıklarında sulara gömülüveriyor.

Yeni yıl kapıda beklerken aklıma geliverdi; son 10 yılın 10 yeni bulgusu:

1- ADSL On yıl öncesinde internete telefon kablosu üzerinden numaraları tuşlayarak bin bir zahmetle giriliyordu. Geniş bantlı internet ağı olarak bilinen ADSL sayesinde internet hem hızlandı hem de kolaylaştı.

2- Apple İMac: Steve Jobs 1998’de tasarladığı iMac’ini internete en hızlı bağlanan Macintosh’u olarak lanse etti. Fonksiyonel, elegant İMac, yeni PC’lere ilham kaynağı oldu.

3- Apple iPhone: Apple’ın 9 Ocak 2007’de piyasaya sunduğu gelişmiş müzik çalar ve internet bağlantısı özellikleri bulunan çok fonksiyonlu cep telefonu, kısa sürede 30 milyondan fazla sattı. iPhone 3G, Türkiye’ye GSM Operatörü Turkcell tarafından satışa sunulmak üzere 2008’de getirildi.
4- Apple iPod: Apple 2001’de MP3 formatında, içinde bin şarkıyı depolayabilen ilk iPod’unu çıkardığında elektronik piyasasında devrim oldu. iPod’un şu anda iPod Classic, iPod Touch, iPod Nano ve iPod Shuffle modeli bulunuyor.

5- Facebook: Harvardlı Mark Zuckenberg’in ardaşlarıyla iletişim kurması için, 4 Şubat 2004’te kurduğu Facebook’un, 250 milyondan fazla üyesi bulunuyor. Microsoft, 2007’de; Facebook’un yüzde 1,6’lık hissesini 240 milyon dolar ödedi.

6- Google: Larry Page ve Sergey Brin’in 1998’de kurduğu Google, 2000’de, dünyanın en sık kullanılan arama motoru haline geldi. Bugün Google’da e-mail, alışveriş sitesi, harita servisi, blog platformu, web tarayıcısı, çeviri gibi pek çok arama motoru yer alıyor.

7- GPS: Amerikan hükümeti ordu için geliştirilen uyduyla yer belirleme sistemini 2000’de sivillerin kullanımına açtı. O günden sonra yolda kaybolanların sayısı azaldı.


8- TiVo: İçinde hard disk barındıran, dijital yayınları kaydeden, yeni nesil video olan TiVo ilk kez 1999’da tasarlandı, 2003’te satışa çıktı. Bugün dünyada 80 milyonun üzerinde kullanıcısı var.


9- Wi-Fi: ‘Wireles Fidelity’ kelimelerinin kısaltması olan Wi-Fi kablosuz bağlantı anlamına geliyor. İlk kez 2000 Ocak’ta kullanılan teknoloji, kısa sürede yaygınlaştı. ABD’de bilgisayar kullanıcılarının yüzde 40’ı bu sistemi tercih ediyor.

10- Windows XP: Microsoft’un 2001’de Windows NT ve Windows 2000 çekirdekleri üzerine kurduğu Windows XP, dünyada en çok kullanılan işletim sistemi oldu.

Bu son 10 yıldaki 10 yeni bulgunun hangisi sana yeni şeyler, yeni başarılar, yeni mutluluklar getirdi.

Bir 11. bulgu var ki, 21, yüzyılın 11. yılında yeryüzündeki barışı ve senin Umutlardaki mutluluklarını, düşlerini tümden silecek bulgu.
Barışı savaşla getiriyorum diyerek, barışı savaş kadar tehlikeli hale getirecek bir bulgu:
“Gelecek bilimciler, 21. yüzyılın ikinci on yılının ‘mekanik ordunun’ yükselişine tanık olacağını, bu yükselişin özel ve kamu hayatını internet kadar sarsacağını söylüyorlar.
California’daki düşünce kuruluşu Gelecek Enstitüsü’nün başkanı ve gelecek bilimci (fütürolojist) Marina Gorbis, yakın zamanda robotların giderek artan bir biçimde, savaşlardan çalışma yaşamına ve hatta mutfağımızın düzenlenmesine kadar her şeye egemen olacağını belirtti.”

2010’ yılı, dolardan çok seni dikkate almış gibi. Gelin o bulgulara bir göz atalım:

Yaşamın ilk bir ay içindeki erken doğan bebek ölümlerini azaltan; NeoNurture/Kuvöz(ABD)- İlk yapay hücre(ABD)- Hemen hemen susuz çalışan çamaşır makinesi(İngiltere: Düşünün salt ABD’de bir milyon lt su tüketiliyor çamaşırların temizlenmesi için)- Cankurtaran robot(ABD)- Plastik kürk manto(Fransa)- İngilizce öğreten robot(G.Kore)- Sguare: Ödeme platformu(ABD; akıllı telefonlara takılan küçük manyetik kart okuyucusu aracılığıyla herkesin kredi kartlarını işlemden geçiriyor)- Laboratuarda geliştirilen akciğer- Yalan söylemeye programlanmış robotlar(ABD)- Otoyallara gömülü şarjörler(G.Kore bulgusu:Yolu kullanan elektrikli araçlara enerji nakletmek için yollara gömülü elektrikli şeritler.)- Trafiği engellemeyen otobüsler(Çin)- Hem elektrik motorlu, hem pedallı otomobil(Macaristan)- Her şekle giren silikon yapıştırıcı(Galler)- E-Bacak/robotik protez(Felçli hastaları, yapay zekadan faydalanarak kullanıcının kol hareketini okumsı ile ayağa kaldırıyor)- Elektrikli araçlar için otomatik şarj istasyonları(ABD)- Boş plastik şişelerden yapılan tekne(İngiliz macera ekibi)- 2500 mt’ye çıkan sırt jeti(Yeni Zelanda).
Genelde insanlarımız umutsuzluklarını kalıcı kılan, yeni umutlara kendini hazırlarken, ülkede olanlar bir yana, Ankara’da neler oluyor?
Ne olacak; katlı kavşak mantığı kentliye saldırılarını sürdürüyor ve de en sakin insanı bile çileden çıkarabiliyor!
İnsanların yaşlısı ve genciyle, bir umuttur diyerek ‘Yeni Yılı’ evlerinde, vitrinlerinde, sokaklarında ve caddelerinde karşılamak için oluşturdukları, ışıklı görsel şölenlere ve bu şölenin simgesi ‘Yılbaşı ağaçlarına’ saldırmak.
Tunalı’da, Bahlçeli’de ve Kızılay’da ev-ev, sokak-sokak, cadde-cade ve esnaf-esnaf gezip; “Ağaçlardaki ve yoldaki süsleri üç gün içinde ya siz sökersiniz, ya da gece biz toplarız”. bildirisi dağıtıldı katlı kavşak mantığınca. Ve yeni umutsuzluğun kaynağı, her yeni yılın geleneksel yeni umutları da yok edildi.

Yoksul ama onurlu, erdemli ve şerefli, “Eskimeyen, fakat yenilenmeyen ve sadece umutsuzlukları tazeleyen” yeni umutlar diyerek, gelecekte nice nitel yeni yıllar umuduyla sevgi ve saygılar.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

26 Aralık 2010 Pazar

ATATÜRK'ÜN ANKARA'YA GELİŞİ VE ANKARA'NIN İSTANBUL'A GİDİŞİ





Ankara-Dikmen'de KIZILYOKUŞ








Ankara’nın Bozkırındaki Kızılyokuş’unda 27 Aralık 1919’da parlayan ve tüm Anadolu’yu aydınlatan bir çift gök mavisi gözün kısa öyküsü:
Bu öyküyü yazmama neden İletiyi; Şükrü Melek kardeşimden aldım:
Şöyle diyor iletinin sonunda;
“Atamız sayesinde öyle rahat uyuyoruz ki;
hala uyanamadık !!!”
Bir de önemli bir notu var:
“Bir sürü saçma e-postayı onlarca kere birilerine gönderip dileklerinizin gerçekleşmesini bekleyeceğinize, lütfen bunu iletin !!!”

İşte o ileti:
Babası öldü.
Yetim büyüdü.
Üvey evlat oldu.
Tutuklandı.
Hapse atıldı.
Sürüldü.
İşsiz kaldı.

Şöyle yazıyordu o sıkıntılı günlerde kaleme aldığı günlüğüne;
'Harcamalarım
fazla değil, zira gelirim hep az.'
Hastalandı, böbreklerinden.
Vuruldu, göğsünden.
Mesleğinden atıldı.
İdama çarptırıldı.
Kardeşleri öldü.
Çocuğu olmadı.
Boşandı.
Karaciğeri iflas etti.

Evet...

Mustafa Kemal Atatürk bu...

Evladı olmayan bir yetimin, duygularını anlatın...
Anlatın ki, o yetimin, evlatlarımıza bıraktığı hediyenin kıymetini anlasın evlatlarımız.

Cumhuriyet, çocuklara anlatıldığı gibi, folklorik bir müsamere coşkusundan ibaret değil çünkü...
Anlatın ki, kökeninde barınan derin hüznü kavrasınlar.

İşte liste yukarıda.
Kısacık ömründe bir insanın başına ne felaket gelebilirse gelmiş...
Bunu anlatın...
Direnen, teslim olmayan ruhu anlatın ..

Korkmasınlar engellerden.
Korkmasınlar yalnız kalmaktan.
Korkmasınlar işsizlikten...
Korkmasınlar parasızlıktan.
Korkmasınlar alçaklardan.
Korkmasınlar doğrulardan.

Yürek dediğin...
Sadece organ değil
Bunu anlayın !!!

AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasını protesto ediyoruz!!!
Ulusal bilincimizi yavaş-yavaş yok etmelerine izin vermek istemiyorsanız bu elektronik postayı iletebileceğiniz kadar iletin!

Bir Anı:

İzmir kurtulmuş, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler...
Trene binerler ve kompartımana çekilirler. Ertesi gün, yaveri, Atatürk'ün kompartımanının kapısını çalar. Atatürk, yorgun, bitkin bir halde kravatını yıkamaktadır.
Yaveri; 'Paşam bu ne hal, hiç uyumadınız herhalde, niye böylesiniz?' der. 'Çocuk, kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşsunuz. Kolumu yastık yaptım ağrıdı. Setremi yastık yaptım üşüdüm. Uyumadım kalktım' der.
Yaveri; 'Aman paşam! Birimize haber verseydiniz. Hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik' der ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan tarihi bir cevap verir; 'Geç fark ettim. Hepiniz en az benim kadar yorgundunuz, hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil, milletimin rahat uyuması .'

Atatürk’ün Ankara’ya giriş noktası, dahası seymenlerin ve tüm Ankaralıların Atatürk’ü karşıladığı yer, Dikmen sırtı. O günün Ankaralısının “Kızılyokuş” bugünün Ankaralısının Hatca Ana diye tanımladığı yer.
O bir çift gök mavisi gözün tüm Anadolu’yu aydınlattığı Kızılyokuş’u bilmeyiz de; Türkan Şoray ile Cihan Ünal’ın evlendiği Hatca Ana’yı biliriz.
Enver Paşa’nın açmış olduğu 1914’teki Kafkas Cephesi sonrası İngiltere tepki olarak Çanakkale ve Irak cephelerini açmasıyla Osmanlı İmparatorluğu Anadolu topraklarıyla sınırlanacak parçalanma dönemine girdi.
Birinci Dünya Savaş’ında Osmanlı İmparatorluğu Mustafa Kemal’in yarbay rütbesiyle katıldığı ve de büyük yararlıklar göstererek Albaylık rütbesiyle onore edildiği Çanakkale savaşında(1915) İngiltere, Fransa ve Anzak(Yeni Zelanda, Avusturalya) diye adlandırılan İngiliz Milletler Topluluğu güçlerine karşı, dahası emperyal güçlere karşı kazandığı zafer sonrası Osmanlı İmparatorluğu parçalanma süreci ivmelenmeye başladı. Çünkü, Çanakkale’de tokat yiyen emperyaller yeni-yeni savaş cepheleri oluşturdu.
Örneğin; birinci derecedeki savaş cepheleri;
1914-18 yıllarındaki Ruslara karşı Kafkasya- İngiltere’ye karşı Sina ve Filistin- İngiltere’ye karşı Irak- Ve İngiltere ile Araplara karşı 1916-19 tarihleri arasındaki Hicaz Yemen cepheleri.
İkinci Dereceden Savaş Cepheleri;
Rusya ve İngiltere'ye karşı İran Cephesi (1914,1918)-Galiçya Cephesi (1916,1917), Osmanlı kolordusu Berezhany kasabası çevresinde Enver Paşa7nın önerisi ve Almanların kabulüyle Rusya'ya karşı Avusturya-Macaristan safında savaştığı cephe(1916,1917)-Makedonya Cephesi (1916,1918), 10. ve 20. Osmanlı Kolordusu Alman ve Bulgar birliklerinin yanında İngilizlere, Fransızlara ve Sırplara karşı savaştığı cephe.
İşte tüm bu cephelerdeki tüm savaşlar kaybedildi ve Birinci Dünya Savaşından yenik sayılınca Anadolu’ya saldırılar başladı.
Sevr Antlaşmasına göre Anadolu’muzun da düşmanlar tarafından bölünmesine karar verildi.
Urfa, Antep, Maraş, Adana, Antalya ve Osmanlı Devleti’nin merkezi İstanbul işgal edildi. Yunanlılar 15 Mayıs 1919’da İzmir’e girdiler.
Yurdumuzu bu durumdan kurtarmak ve halkla el ele vermek için, Atatürk 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. 12 Haziran 1919’da Amasya’ya geldi. Burada alınan kararlar 22 Haziran 1919’da Amasya Genelgesi olarak yayınlandı.
Daha sonra Erzurum’a geçen Atatürk, 23 Temmuz 1919’daki Erzurum, 4 Eylül 1919’da da Sivas Kongresinde ulusal iradeye dayalı hükümet kurulmasına karar verildi.
Tüm illere telgraflar çekilerek halkın kendi adına karar verecek temsilcileri seçmesi istendi. Seçilen temsilcilerin toplanacağı bir yer gerekliydi. Ankaralılar Atatürk’ü ve temsil heyetine seçilenleri Ankara’ya davet ettiler.
Atatürk Kurtuluş Savaşı’nın en iyi Ankara’dan yönetileceği inancındaydı. Yurdumuzun tam ortasında ve cephelere de eşit uzaklıktaydı.
Atatürk ve temsil heyetinin üyeleri 27 Aralık 1919’da saat 14.00’de Dikmen sırtlarından Ankara’ya geldi.
Ankara ve çevresinin tüm halkı, Atatürk’ü ve temsil heyeti üyelerini büyük sevgi ve sevinç gösterileri ile karşıladılar. Davullar çalındı, oyunlar oynandı, seğmenler gösteriler yaptı.
Biz Artvinliler için, bu noktanın ayrı bir önemi ve değeri vardır. Büyük önder Atatürk’ün ayak bastığı ve Türkiye’mizi inşa etme startını verdiği bu noktada, Artvinlilerin yıllardır düşledikleri “Artvin Evi” inşasını bitiriyoruz.
Ankara’da yayınlanan haftalık Ankara Dergisi, Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’da karşılanışını 29 Aralık sayısında şöyle yazıyor : “Karşılama hazırlıkları üç gün önceden başladı. Ankara’nın her yanında bir şenlik, bir bayram havası yaşanıyordu.” O günleri yaşayan Naşit Hakkı, Mustafa Kemal’in gelişini şöyle anlatıyor :
“27 Aralık 1919’da, yiğit Ankaralılar, Kızılyokuş’tan eskimiş bir otomobil içinde inen bir çift gök rengi gözün derinliklerinde vatan ufuklarından esaret bulutlarının dağılışını görmüşler, yurdun kurtuluşuna inanmışlar ve onu edebi reis tanımışlardı.
Yassı bir deri kalpağın altında zayıf bir yüz, kaç ay, kaç yıl ve yıllar milleti için rahat nedir görmemiş çelikleşmiş, sarı bir çehre ve içe işleyen sıcak bir bakış. Boz palto altında sivil bir yol elbisesi kumandanca bir yürüyüş. Mustafa Kemal Ankara’ya böyle gelmişti.”

Atatürk’ün ve Anadolu insanının “Kurtuluş Savaşı”, ülkenin kara yazgısını değiştiren ulusal bir duruş olmanın yanında, Anadolu Bozkırını yeşerten bir duruştur da.
Türkiye Büyük Millet Meclisi burada kuruldu. Türk ordusu burada konuşlandı ve hazırlandı. Türkiye ulusal ölçekteki kurum ve kuruluşlarıyla burada inşa edildi.
Ankara, salt ulusal mücadelemizin değil, mazlum ülkelerin örnek aldığı evrensel simgedir de...
İşte bu Ankara; bugünlerde tüm ulusal değerleriyle, evrensel kimliğini yitirmek üzeredir.
Kim bilir, belki de TBMM ile birlikte Başkentliliğini de...
Dün Atatürk’ün kurduğu İş Bankasını taşıdılar. Bugün Merkez Bankası ve Ziraat Bankasının yüklüyorlar taşıyıcılara.
Yarın, ‘tüm ulusal değerler gibi’ kendisini de taşımayacaklarının garantisini kim verebilir!?

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

22 Aralık 2010 Çarşamba

GALATASARAY HACİ İLE SADECE KUPADA VAR





Galatasaray’da kaptan Arda Turan ile yönetim arasında soğuk rüzgârlar esiyor. Başkan Adnan Polat’ın, "Artık açılışlara, törenlere katılmayacak” dediği Arda'nın önceki akşam Etiler’de bir restoranın açılışına izinsiz gitmesi yönetimi kızdırdı.
Yönetim haklı. Arda şımarıklık ve bilgiçlikle betimlenecek bir duruş içinde. Bu Arda’nın ‘diğer gençler örnek olacak şekilde’ sonunu getirebilir. Hem kendin için, aile, çevren, ülken, hatta dünya için bir değer olma şansını öldürme Arda kardeşim.
Sarı-kırmızılı yönetim, açılışta Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın, "Ulan Arda sen de mi buradasın" şeklindeki hitabıyla zor durumda kalan milli futbolcuya 20 bin lira para cezası verdi.
'O lafı sevgi anlamında kullandım. Hakaret yok. İncitici de değil. Böyle söz halk arasında devamlı kullanılır. Tüm samimiyetimle sevgi belirtisi olarak hitap ettim.'
Aslında lguyu fazla didiklememek gerek. Ben de öyle düşündüm ve sayın Yıldırım’a sevgi belirtisinde bulunmak istedim; “Ulan Aziz bu sokak jargonu, bize yakışmaz .”

Galatasaray ‘İlle de lig’te yokum, ille de kupada varım’ ısrarını Gaziantepspor maçında da sürdürdü.
Bu ısrara futbol dayanmaz; ligde anlamsız ısrarınızı sürdürmeyin, varsın gitsin kupada.
Belli ki; Hagili GS kupa sever.
Pino; ben böyle Pino ve böyle topçu görmedim. Üç maç böyle oynasın, Real Madrit kesin Mesut Özil ile takas eder, üstüne de para verir.
Adam defansta da, ofansta da müthiş oynuyor. Sadece o mu? Hakan Balta orta sahada müthiş, Çağlar öyle,Servet öyle….Yok, yok biz Hagi’ye boşuna söyleniyoruz gibi. Takımda müthiş bir gelişme var, kupaya özgü de olsa.
Bir önceki maçın Kahramanı Anıl yok, Arda ile Kulübede.
Ben maça 1-0 mağlubiyetle başladım, çünkü Popov 6.dakikada GS atmış.
Ve başladım Pino’yu izlemeye.

Biraz detaylandıralım; adam durudurulamiyor. TV7de izleme güçlüğü yaratıyor, amansız koşuları. 9.dakikada bir şut direğin gözüne patladı ve Kötü top, takımı gol sahibi yapar ya, Anteplinin kötü pasını kapan Pino topa; 11. dakikada, bugüne dek attığı şutların intikamını alırcasına, öyle vurdu ki direkleri döverek ligimizin en iyi kalecisi(Karzmaskası diyorlar) yeniverdi; 1-1
40.dakikada Aykut öyle bir top çıkardı ki, ben de düzeldim diye feryat ediyordu adeta.
GS takım olarak, iyi. Orta sahada ve ileri uçta topu kaybettiği an felaket bir baskı kuruyor.
Pino, Hakan çıktı oyundan, Arda ve Anıl girdi. Arda durgun idi, nedeni belli.
İkinci yarı değişen bir şey olmadı ve maç 1-1 bitti.
Kupada fark etmez, lig de olsa 2 puan fark ederdi.
Galatasaray ilk yarı futbolunu diğer maçlarda sürdürsün, hiç maç kaybetmez ve de kupayı kaptırmaz, çünkü GS kendisini kupaya kaptırmış.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@gmail.com.

SİDERAYEPE HES SAVAR DOĞA PROJESİNE VAR MISIN?-1






HES’lerin efendileri, cennetin izdüşümü Arhavi-Kapisre ve Sidere vadisini de cehenneme dönüştürmek için saldırıya geçti.
Doğaya ve doğana duyarsız bu saldırganlara karşı duyarsızlığımızı koruyoruz.
Dahası; salt Arhavi Sidere-Kapisre deresini ve de Türkiye doğasını değil gezegenimizi yok etmeye yönelik bu duruşlar karşısında suskunluğumuzu sürdürüyoruz.
Şunu görmemezlikten gelebilir miyiz?
Düşünün, salt Çoruh havzasındaki dereler üzerinde(Erzurum, Artvin, Gümüşhane, Bayburt,) 750’ye yakın HES’çik (Küçük Ölçekli Hidro Elektrik Santralleri-Köhes) tasarlanıyor.
Abartı olabilir, fakat asla düşünce kirliliği değil; bu HES’çikler ülkemizin kuzeydoğu ucuna, ülkemizi vurmak için konuşlandırılmış nükleer başlıklar gibiler. Ülkemiz genelinde bu sayının 2000’leri aşacağı savlanıyor. İşin gerçeği; ülkemizin batısı, doğusu, kuzeyi ve güneyi adeta nükleer başlıklı füze kalkanları ile kuşatılacaktır. Dikkatiniz çekerim; yalnız Sidere ve Kapisre deresi üzerinde 20’ye yakın HES’çik tasarlanmaktadır.
Bu nedenle bizlerin de; nükleer başlıklı füze kalkanları kadar tehlikeli bu Nehir tipi HES projelerine ve dere tipi HES’çiklere(Köhes) karşı “Hes-Savar Doğa Projeleri” geliştirmemiz gerekli.
İnadına yineliyorum; Bunların doğaya yönelttikleri güdümlü, yani yönlendirilebilen balistik HES füzeleri, nükleer başlıktan tehlikeli yokedici başlık taşıyabilen uzun menzilli güdümlü veya güdümsüz füzedir. Bu füzeler tek bir yokedici( nükleer) başlık taşıyabildikleri gibi birden fazla başlık taşıyarak bu başlıkları farklı hedeflere yollamaktadırlar. Böylelikle; tüm dereleri Türkiye genellinde hedef almış durumdalar. Bunlara karşı kesin savaş verecek ve bunları rampalarında vuracak Hes-Savar Doğa Projelerine gereksinim var. Bu gereksinim, ne yerel, ne de ulusal gereksinimdir; bu gereksinim evrenseldir.
Bu konuda geç kalmamalıyız.
Son alarak; Hopa ilçesinin içme suyunu karşılayan Balıklı şelale deresine HES’çik kurulmak isteniyor olması, ne denli saldırganlaştıklarının göstergesi.
Unutmayın; dün Fırtına deresindeki HES’e karşı çıkarken bizleri yatırım düşmanı ilan eden sayın Mesut Yılmaz’ın kendi köyünü yok edecek ‘Senoz Vadisi’ndeki HES’çikler için, bugün bizim gibi yatırım düşmanlığını yaptığını, yani doğaya ve doğana zarar veren HES’e karşı çıktığını.
Düşünün ülkemdeki tüm dereler üzerinde HES’çikler yapsanız, ülke enerjisine katkısı yüzde 3’leri bile geçmeyecek. Fakat kaçak elektriğin önüne geçmekle yüzde 30’ları geçen bir katkı vermek olası iken, siyasal erk nedense bu bağlamda önlem almamakta ve dereleri siyasi ve ekonomik rant malzemesine dönüştüren enerji politikalarını tetiklemektedir; rant peşinde koşan kimlikleri dinleyerek.
Düşünebiliyor musunuz; Enerji aldatmacasıyla derelerin ticarileşmesi resmen kurumsal kimlik kazanmaya başladı; öyle ki dere tipi HES olgusu en karlı sektör haline getirilince bu alandaki iş adamları da pıtrak gibi çoğalmaya başladı ve hiç zaman kaybetmeksizin derneğini de kurdular; Hidro Elektrik Santralı İşadamları Derneği(HESİAD) adı altında ve Başbakana, Cumhurbaşkanına brifingler verebilmekte, Sempozyumlar düzenleyebilmektedirler. Yetmedi; batı basınına; Doğu Karadeniz insanının doğa duyarlılığı enerji yatırım düşmanlığı olarak gösterilebiliyor.

Deniyor ki;
“Karadeniz'de şu an kullanılmamış 4000 MW civarında bir kapasite bulunmaktadır ve gerçekleştirilmeye çalışılan HES projeleri bu kapsamdadır. Bu projelerden vazgeçilmesi durumunda çevreci denilen kesim ihtiyaç duyulan kapasitenin nasıl sağlanacağına cevap vermeleri gerekir. Bu ihtiyacın karşılanması için HES yatırımları yapılmayacaksa ihtiyacın karşılanması için ya doğalgaz ya kömürle çalışan termik santrallar gündeme gelir. Hangisinin daha çevreci olduğuna bakmak lazımdır. Dolayısıyla rüzgar, güneş ve sudan elde edilecek enerji bütün dünyada kabul edilmiş olan yenilenebilir enerji kategorisindedir. HES'teki enerji de sudan elde edilir.
Yurtdışından gelen insanlar bölge insanını kışkırtmaktadır, derelerin satıldığını söyleyerek halkı galeyana getirmektedir. Derelerin sahibi değiliz, sadece belli süre bu dereler üzerindeki tesisleri işleteceğiz. İnsanları sadece Karadeniz'de değil belli bölgelerde de aynı kişiler yönlendirmektedir. Bunlar bir yerlerden nemalanması olması kaçınılmaz bir gerçektir"
Bu düz mantık ötesi dümdüz mantık sahiplerini sayın Başbakan ve Cumhurbaşkanın karşısına alıp dinlemesi inanın büyük bir talihsizlik.
Doğasını ve doğanını savunan ülke ve yöre insanının bir yerlerden nemalanmasını söyleyecek kadar kendini kaybetmiş dere tüccarı için ne söylenebilir ki? Sen doların yeşili için doğanın yeşilini yok et, sonra utanmadan; bize karşı çıkanlar, bir yerlerden nemalanan enerji düşmanlarıdır de. Ne denir ki sana.
Rüzgarın, Güneşin ve suyun yenilenebilir enerji olduğunu söylüyor, fakat nedense Rüzgar ve Güneş enerjisi için gerekli yatırımlara değinmezden suya geçiyor. Kardeşim yenilenebilir enerji kaynağı suyu borulara alarak yiyen sen değil misin, kaldı mı onun yenilenebilir yanı?
HES’lere karşı çıkarsan, enerji gereksinimin için doğaya-çevreye zarar veren doğalgaz ya kömürle çalışan termik santral devreye girer diyerek insanlarla alay ediyor adeta.
Senin bu çevreci duruşun hiç de inandırıcı değil. Sen değil misin, kömürü ve doğalgazı tüketim sürecine sokan ve bu nedenle, suya yönelen?
Benzer duruşu; sahil yolu yapımında göstermiş ve keşfi artırır-ki yüklenicinin tek isteği keşif artışı almaktır- ve maliyet yüksek olur diyerek, yeşil dolara erken kavuşmak adına kuşaklama yola karşı çıkan ve de kıyılarımızın milyonlarca yılda kazandığı dokuyu yok eden kim?

TMMOB 2. Su Politikaları Kongresinin(2008) başlangıç ve sonuç bölümünde, özellikle Artvin DSİ 26. Bölge Müdürlüğü yetkililerince şu vurgu yapılmış:
“Havza toplamında yaklaşık yılda 12 milyar kWh enerji üretilecek olup bu rakam toplam üretilen hidroelektrik enerjimizin %27’sidir…Çoruh Havzasında yapılması planlanan 27 adet tesisten yılda 12,0 Milyar KWh yıllık enerji üretimi gerçekleştirilecektir. Bu da Türkiye’ de üretilen toplam enerjinin (173 Milyar KWh) %7’ si, Hidroelektrik enerjinin ise (2006 yılı üretimi 44 Milyar KWh) % 27’ sidir.”
Öncelikle bir yanlışı düzeltelim; Türkiye’ de üretilen toplam enerjiye %7değil, %3’lerde bir katkı verecektir. % 27 sizi aldatmasın, o oran hidroelektrik enejisi içindeki paydır; bunu sözcük oyunuyla genel üretim içindeki pay olarak göstermeye çalışılıyorlar ve olguyu bilmeyen sıradan halkımıza; genel enerji üretim içinde derelerden elde edilecek enerjinin payı % sıfırlardadır, sadece nehir tipi(Artvin bazında) HES’in üreteceği % 3’ün içindeki payı % 01’dir.

Asıl konu; halkın aklını çelen yaklaşımdır. O da; “Havza toplamında yaklaşık yılda 12 milyar kWh enerji üretilecek olup bu rakam toplam üretilen hidroelektrik enerjimizin %27’sidir.” İfadesiyle, adeta ülke genelindeki enerji üretimine %27 katkı verecekmiş gibi izlenim yaratılmaktadır, çünkü halkımız Hidroelelektrik enerjisinin ne olduğunu bilmiyor.
İkincisi “üretilen hidroelektrik enerjimizin %27’sidir” ifadesinin bir şeyi doğruluyor olması; ‘Türkiye’de KÖHES projeleriyle(HES’çikler) en çok saldırılan yörenin Artvin ve Çoruh Havzası olduğunu.
Şu ifade daha ilginç; “Tamamlanmasının ardından 7 ila 9 yıl içerisinde kendini amorti edebilecek projeler bir an önce ekonomiye kazandırılmalı, ödeneklerin sağlanması için tüm gerekenler yapılmalıdır.” Bir devlet çalışanı, adeta ’talimat içeren’ böylesi bir ifade kullanamaz.
Biliriz kuralları, çünkü biz de Bölge Müdürlüğü yaptık.

Soncelikle de; Barajların da dahil olduğu elektrik üretim sistemine hidroelektrik santral dendiğini unutmayalım. Çünkü Barajlar ve HES’lerin farklı enerji türleri ürettikleri gibi bir izlenim yaratıyoruz. Sadece HES’i ikiye ayırabiliriz-ki o’nu da ölçek bazında biz yaptık- Nehir tipi HES ve Dere tipi HES(köhes-Küçük ölçekli hidro elektrik santralı).
Şunu da dikkatten kaçırmayalım; Barajlar su gereksinimini karşılamak, taşkınları önlemek ve tarımsal alanların sulanması için inşa edilen su yapılarıdır. Günümüz modern barajları bu nedenle stratejik öneme sahiptirler.

Daha net söylemle;
Türkiye'de, Nehirlerden sonra dereler üzerinde yapımı amaçlanan 2000'i aşkın HES'çiklerle; derelerimizi doğa yatağından alıp borulara hapsettiğimizde ekosistemi-ekolojik dengeyi bozarak doğanın yok oluşuna neden olmaktayız, dolayısıyla doğanın, yani insanın da…
Unutmayın ki, her konuda bizi gözetleyenler var. İşte bu gözetleyenlere algısızlığımızla sürekli malzeme veriyoruz.
Batıya benim enerji düşmanı ve çevreci olmadığımı seslendirmek ülke insanını ve devletimi karalamaktır; unutma ki, o batıdır bugün ülkemde yaşanan olumsuzlukların yaratıcısı.
Avrupa Parlamentosunun(AP); AKP iktidarı tarafından dünyayı ve Türkiye’yi yanlış bilgilendirmesine dikkati çekmesine neden bu algısızlıktır.
Yin AP’nin; siyasal erkin, İkizdere’nin Doğal SİT ilan edilmesinden ardından Meclis’e sevk ettiği ‘Biyolojik Çeşitliliği ve Doğayı Koruma Yasası Tasarısı’nın bütün ‘Doğal Sit Alanlarını’ kullanıma açmayı amaçladığını, bunun yanında diğer koruma kararlarını kaldırmayı amaçladığını vurgulamasının nedenide bu algısızlıktır.
Avrupa Komisyonu Çevre Direktörlüğü Genişlemeden Sorumlu Bölüm Başkanı Nicolas Hanley’in söz konusu yasanının kendilerini de kaygılandırdığını, bu durumun Kasım ayı içinde açıklanan ilerleme raporunda da yer aldığını söylemesi ve HES’ler konusunda Türkiye’de yapılan mücadeleden yana tavır alacaklarını, bu 2000’leri aşan santral projesinin kabul edilemez olduğunu söylemesi gerçekten üzerinde özenle durulması gereken bir yaklaşım.

Özellikle; kendilerinin üye ülkeler üzerinde denetim haklarının olduğunu, ancak üyelik öncesinde yetkilerinin bulunmadığını, bu nedenle Türkiye’nin üyelik görüşmeleri tamamlanmadan bütün HES ruhsatları dağıtma yolunu seçtiğini, bunun dürüst bir davranış olmadığının Türk yetkililerine anlatıldığını vurgulaması salt doğa duyarlılarını değil, herkesi düşündürmelidir.
Bizim bizden başka dostu yoktur diyoruz ama biz birbirimizi öteleyerek, bizim dışımızda dost aramaktan da vazgeçmiyoruz.
Bu nedenle tüm bu savaşı, kendi özgün platformlarda verebiliriz.
AB ve benzer kuruluşlar bütünselliği süreç içinde bizlere zarar verdiğini asla göz ardı etmemeliyiz.
Doğrudur doğa olgusu evrensel olgudur; bunun için uluslararası dayanışma gerekir. Fakat madalyonun diğer yüzünü de dikkate almalıyız, çünkü biliyoruz ki, bu HES ve benzeri teknolojileri bize batı dayatmaktadır. Aynı batı AB bütündeki olguya bakışında ne kadar samimi, öncellikle bunu test etmeliyiz.

Lütfen kendimize gelelim ve gerçekleri görelim. Gezegenimizi yaşanılır olmaktan çıkaranlara savaş açalım. Bunun asla ideolojisi yoktur, çünkü yok olan ideolojin değil, yaşadığın gezegenindir.

Kim mi yok edenler ?
Bunlar; doğanın yeşilini, doların ve İslam’ın yeşili ile harmanlayıp yeşil doğaya saldıranlardır.
Bunlar; altlarında jip, başlarında; analarımızın kutsal başörtüsünü modernize ediyorum yalanıyla Fransızların türban diye tanımladıkları obje ile dolanan, yoksullara ‘türban dayatmasıyla’ cenneti paylaşmak istediğini söyleyen, ama asla servetini paylaşmayan, cennet yalanıyla ‘cennetin izdüşümü’ doğamızı cehenneme çevirenlerdir.
Doğrusu; Analarımızın-Anadolu kadınımızın onurlu erdemli başörtülerini modernize ediyorum diye türbana dönüştüren ve de küresel efendilerin projesi olan ‘Ilımlı İslam Projesinin-sanki bizler ılımsız İslam ile yaşadık bugüne dek- sembolu haline getiren dinden ve yoksuldan geçinenlerdir. Doların yeşilini İslam’ın yeşiliyle harmanlayıp doğanın yeşilini yok edenlerdir.

Bu saldırıları kırmak için “Hes-Savar Doğa Projeleri”ne gereksinimimiz var. Salt bizim değil, ülkemin değil, gezegenimiz doğası ve doğanı için büyük tehlike olan, balistik HES’çik füzelerini anında vuracak ‘Hes-Savar Doğa Projesi’ evrensel bir zorunluluktur.

Bu projeleri geliştirecek olanlar; ilgili STÖ’leri Demokratik Kitle Örgütleri-Meslek Odalarıdır; üneversitelerdir, yerey yönetimlerdir ve merkezi yönetimdir. En önemlisi, tüm bunların öncülüğünde ve önerilerinde yöre insanları ve onların yerel örgütleridir.
Doğanın çocukları sizlersiniz bu savaşı verecek olan.
Eğer bu sürece; merkezi ve yerel yönetimin etkin birey ve kurumlarını katabilirseniz “Hes-Savar Doğa Füzeleri”ni istediğiniz yere konuşlandırabilirsiniz
Bugün yerel ve merkezi yönetmler bağlamındaki açmazımız gün gibi ortadır. Onları egemen kılan en temel olgu politik duyarsızlığımızdır.
Onun için; onların saldırganlığından daha tehlikeli olan bu duyarsızlığımızı kırmalıyız.

Onlar; meyve ağaçlarını ve Ormanları kesiyorlar, dereleri, gölleri kurutuyorlar. Kısacası kesip kurutuyor ve dolar fırınlarını tutuşturuyorlar; üç kuruşluk değil, üç paralık enerji aldatmacasıyla; bizler ise sessizliğimizi koruyoruz.
Elbette ki bu duyarsız duruş karşısında; ülkenin enerji bakanı ‘hiç çekinmeden’ “Bunlar aydınlanmayı istemiyorlar” diyerek, ülkeyi karanlığa sürüklediklerini algılamadığımızı düşünecektir.

Bu söylediklerim abartı değil!
Haklısınız; derelerimiz, ormanlarımız, kısacası doğamız ve doğanımız hemen şimdi yok olmayacak, ama torunlarımızın çocukları kaçınılmaz bu yok oluşu yarınlarda yaşayacaktır; dahası yaşatacağız.



ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere.fmynet.com
GSM: 0506 609 00 32

21 Aralık 2010 Salı

DEMOKRATİK ÖZERKLİK İÇİN ALTERNATİFİM BÖLGE BAKANLIKLARI



Demokratik Toplum Kongresi (DTK) tarafından düzenlenen Demokratik Özerklik Çalıştayı’na sunulan “Demokratik Özerklik Taslağı” ile; farklı grup ve oluşumları sindirme amaçlı kullanmaya açık “savunma gücü” oluşturmak isteniyor. Ve de, Kürtlerin kullandığı sarı, yeşil ve kırmızı renklerin özerk yönetimin sembolü, İran’da 1946’da kurulan ve 1 yıl yaşayan Kürt Mahabad Cumhuriyeti’nin bayrağı ise özerk yönetimin bayrağı olması düşünülüyor.

Diyorlar ki;
''Demokratik Özerklik Projesi'' hakkında, ''Bu model, Türkiye'nin demokratikleşme sürecine hizmet edecek''

''(Kürt Sorunu) derken, kendi anavatanında kendi kendini yönetme ve kendi kaderi hakkında söz sahibi olma arayışı içerisinde olan bir halkın sorunundan söz ediyoruz.

'Bu model aynı zamanda, Türkiye'de ayrılık veya bölünme kaygılarını ortadan kaldıracak. Bu model Türkiye'nin demokratikleşme sürecine de hizmet edecek. Hem Türkler için hem Kürtler için bireysel hak ve özgürlüklerin gelişmesine uygun bir model olacak''

Böyle bir yaklaşım; Kürt milliyetçiliği değil de nedir? Ulusal birlikteliği karşıt, üniter yapıyı yok eden bu yaklaşıma katılmak olası değildir; çünkü olguya şüpheci yaklaşmayacak bir netlik getirilmemiş.
Anadolu insanını algı kerizi yerine koyan bu yaklaşımın özünde; toplumu Kürt-Türk halkına indirgemek yatmaktadır.
Yukarıdaki “Demokratik Özerklik Taslağı”daki ifadelere “Kürt” yerine, “ Türk, Laz, Çerkez, Hemşinli, Zaza, Boşnak, Arnavut, Tatar, Roman, Trakyalı, Türkmen, Yörük, Tahtacı, Gürcü, Alevi, Süryani, Ermeni, Yahudi” koyun, karşınıza ‘yönetim özerkliği’ bağlamında çıkacak kargaşanın,parçalanmışlığı görmemek için düşünsel körlüğe sahip olmak gerekir.
Aynı istemleri; Bulgaristan ve Yünanistan, hatta Almanya’daki Türkler için düşünsek birileri ve batı bu denli sıcak bakabilir mi?

Şu ifadelere katılıyorum:
“Devleti küçültmek, demokrasiyi büyütmek ve katılımcılığı artıracak yerinde yönetim modellerini geliştirmek, merkezde toplanan yetkilerin önemli bir kısmını yerellere devredebilmektir.
'Türkiye, tek bir merkezi parlamentoda tüm yetkilerin toplandığı ve hükümet diye bir organın bütün ülke adına yürütme yetkilerini elinde bulundurduğu bir ülke olamaz' diye düşünüyoruz ve bundan hareketle biz 'Yerinden yönetimi öneriyoruz. Türkiye 20-25 idari bölgeye ayrılabilir. Biz il genel meclisleri ile Türkiye Büyük Millet Meclisi arasında bir yerde konumlanan 'Bölge Meclisleri' öneriyoruz.''
Her ''Bölge Meclisi''nin Türkçeyi resmi dil olarak kullanacağını ve Türk bayrağı yanında, kendilerini temsil eden bir bayrak ve flama da kullanabilecektir”
Bu son bölüme katılmak gerektiğini ve bunun üzerinde uygulama projelerini yaşama geçirmek gerektiğini düşünüyorum ve bu bağlamda Demokratik Özerlik olgusuna katkı vermek istiyorum:


Buradaki Yerinden Yönetim önerisi; bir bağlamda; Parlamenter Sisteme, demokratik işlerlik kazandıracak Yarı Başkanlık önerisidir.

Sormak gerek; Yarı Başkanlık Siste mi, yoksa bizdeki Parlamenter sistem mi, daha demokratik?

Parlamenter sistemi işlevsiz kıldık, Başkanlık Sistemin de; modernize edilmiş dikta rejiminin kaynağı dedik, peki, Yarı Başkanlık Sistemini ülkemiz için neden hiç akla getirmeyiz ki?
Bildiğimiz gibi, bugün ‘başkanlık sistemi’ diyenler, önceleri, Yarı Başkanlık Sistemi diyorlardı.

Eğer, Parlamenter Sistemi işletilmeyecek ise ve bu nedenle, olmazsa ‘olmaz’ noktasına gelinerek, olgu olursa ‘olur’ noktasına taşınmışsa, önerim; Parlamenter Sistem ile harmanlanmış, Yerinden Yönetim esaslı Yarı Başkanlık Sistemidir.
Bunun da, ‘Bölge Bakanlıkları’ önerimle beslenmesi gerektiğin düşünüyorum:

Örneğin; Orta Fırat, Dicle, Hakkâri, Yukarı Murat-Van, Erzurum-Kars, Yukarı-Fırat, Doğu Karadeniz, Orta Karadeniz, Batı Karadeniz, Adana, Antalya, Konya, Orta Kızılırmak, Yukarı Kızılırmak, Yukarı Sakarya, İçbatı Anadolu, Ege, Çatalca-Kocaeli, Yıldız Dağları, Ergene ve Güney Marmara Bölge Bakanlıkları oluşturulabilir.
Bölge bakanların, bölge milletvekilleri ve bölge yerel meclis üyelerinin seçimiyle belirlenmesi ve hükümetin bu bölge bakanlarıyla oluşturulması; Başbakan’ın; bölge milletvekilleri ve bölge bakanlarının oylarıyla, Cumhurbaşkanı’nın; bölge milletvekilleri ve bölge bakanlarının bölge meclisi üyelerinin, üniversite, STÖ’leri, Meslek Odaları, hükümet dışı kuruluşlar ve muhtarlık temsilcilerinin oylarıyla seçilmesi ve kutuplaşmaya neden iki türlü seçim sisteminden vazgeçilmesi …
Bölge milletvekillerinin, bölge meclisinin de üyeleri sayılması ve yerel ekonomik, sosyal ve kültürel kararların bölge bakanı başkanlığında alınması, uygulamaya geçirilmesi ve uygulamaya geçirilen bu kararların, bölge bakanı tarafından merkezi hükümete bilgi için taşınması…
Tüm bölgelerin uluslar arası ilişkilerinin ve bu konudaki kararları merkezi hükümet tarafından alınması; yasama çalışmalarının, bölge bakanlığı ön çalışmaları esas alınarak yapılması, ayrışmanın önünün almak adına, yerel temsilcilerin de bulunduğu yargının merkezden yürütülmesi…

Önerilerim, parlamenter sistem, tüm dokularıyla beslenip, yenilenmez ve parlamenter sisteme işlerlik kazandırılmaz noktasındaki önerilerimdir.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere.fmynet.com
GSM: 0506 609 00 32

19 Aralık 2010 Pazar

GALATASARAY KONYA'DA ANIL İLE ANILACAK, SAMSUN RİZE'DE ZENKE İLE




GALATASARAY KONYA’DA ANIL İLE ANILACAK

Son Cimbom-2:

Eğer Galatasaray Konya maçını kaybetseydi, inanın “Son Cimbol” diye anılacaktı, yani küme düşerdi.

Futbol toplu halde oynanır(Fr. Kolektif) diyoruz, yani takım oyunu, yanı herkesin örgütlü duruşuyla aynı ortak katkıyla oynanır, fakat sonrasında 4-3-3-1 veya 4-4-2 vb şekilde futbolu bölgelere ayırarak, yarı başkanlık gibi yarı kolektif oyuna dönüştürüp, futbolcunun iradesini yok ederek antidemokratik bir futbol oynatıyoruz. Bir diğer söylemle; futbolu bir bölgeye(orta sahaya, defansa veya ofansa) yığarak, yani oyunu defansa, ofansa ve orta sahaya teslim ederek futbol oligarşisi yaratmaktayız. İşin özü, çoğunluğu azınlığın egemenliğine sokarak antidemokratik futbol oligarşisi yaratmaktayız.
Galatasaray Konyaspor karşısında nasıl oynadı? Dahası bu sezonun ilk yarısında nasıl oynadı? İnanın anlayamadım, Bu nedenle nasıl oynadığını değil de, nasıl taraftarını oynattığını söyleyebilirim.
Konya maçında, Lorik Sana iyi idi, bu takımda kesin oynar, adeta bir savaşçı.
Denizlispor’un eski stoperi olan Çağlar Birinci; şimdi Konyaspor’u çalıştıran Ziya Doğan’ın Trabzonspor’u çalıştırırken futbolumuza kazandırdığı topçu. Uzun sakatlık dönemini atlatarak son iki haftadır oynamaya başladı ve başarılı. Bu oyuncu oynamayı sürdürür çünkü büyük yetenek.
Galatasaray Aydın Yılmaz’dan sonra Konya’da anılacak topçusu, A2’den gelen ve bugün 11’de Mehmet Batdal’ın seçeneği olarak Hagi’nin sahaya çıkardığı Anıl’dır(Dilaver).
Anımsarsınız, 2009-2010 Eric Gerets döneminde Konyaspor’u Konya’da maçın bitimine saliseler kala ceza sahasından çıkardığı sağ şutla komaya sokmuş ve o yıl şampiyon olmuştuk ve de Aydın için, geleceğin dünya yıldızı diye övgüler yağdırdık. Anıl da bugün attığı golle, şampiyonluğa taşımadı ama, ligden düşme tehlikesini yaşamamızın önünü kesti.
Aydın ülkemiz yıldızı bile olamadı(hala şansı var); Anıl ise İnşallah Aydın’ın şansızlığını yaşamaz da futbol bir yıldız kazanır.
Anıl, Arda’yı ünlendiren 66 numaralı forma ile sahaya çıktı. Bence Arda’yı aşabilir büyük bir yetenek, yeter ki bir şeyleri aşmasını bilsin.
Sahada her şeyi yaptı; asistlik, preslik ve golculuk. Üçünü de yerine getiren bir yetenek.
Dakika 80,22. Gökhan topu Kewell’e, Kewell Neile, Neil Hakan Balta’ya ve Hakana Balta’nın devasa pasıyla Anıl topu filelere gönderdi, dakika 80,42. Aynı Anıl, beraber anılmak için, 84’te Aydın Yılmaz’a müthiş bir asistlik yaptı, Aydın tın, tın giden topu izledi.
Anıl’ı Hagi, yerine Insua’yı alarak alkışlattı 86’da; Hakan Balta’nın yerine de Musa Çağıran’ı. Belli ki oyuncu deniyor Hagi.
Anıl’ın oyun içinde bir hareketi vardı ki, ne olduğunu ortaya koydu; topu sağdan müthiş getirdi, Kewel’e çıkardı, o ise dikkate bile almadı.
Kewel sadece GS’da değil dünyanın her takımında oynar, fakat GS’da bir hafta oynuyor, diğer hafta oynamaz; anlayacağınız Galatasaray gibi iki haftalık oynuyor, bir hafta iyi bir hafta kötü oynayarak. Amma bugün felaket iyi oynadı Kewell.
Serder Özkan oynamaz, fakat Konya maçında biraz kendini göstermeye çalıştı, şans tanınırsa belki!
Ayhan Aklan ise artık oynayamaz, 38.dakikada kale ağzında, pardon dibinde öylesine bir başarı gösterdi ki, hiç kimsenin yapamayacağını yaparak topu kafayla dışarı attı, “Bana Eyvallah, ben artık gidiyorum” dercesine. Servet de öyle, Neil de gideceğini söyledi zaten.
Elde kalan yok çünkü, Hagi’nin gelecekleri var: Haa, Arda dinlendirilmiş, bence yalan; Hagi yine yapacağını yapmıştır.
Arda şımarık ötesi bir şey mi oluyor? Hagi bazı duruşlarında haklı mı? Zaman göstermeyecek, ikinci devre gösterecek.
Öncelikle şunu belirteyim; “Türkiye’de şampiyon olacak takım hakem kararlarından anlaşılır”. Bu ülkemiz için bir özdeyiş oldu adeta.
Düşünün Trabzonspor şampiyonluğu Wikileaks’a bile girdi, fakat onlardan önce geçen yılki yazılarımda “Bu yıl Bursa, Seneye Trabzon, sonrasında Kayseri şampiyonluğu kurgulanır; bu nedenle üç büyüklere üçün, pardon zor sıra gelir” demişimdir.
Dikkat edin; bu haftaki maça; Burak % 100 kırmızı kart görmesi gerekirken, hakemce gerektirilmedi. Umut kendini bilerek attı, % 100 penaltı değil, Hakem penaltı dedi. FB maçında Ankaragücü ikinci golü faullü, hakem es geçti. Galatasaray-Gençler maçında Orhan Şamlı kesin kırmızı kartlık, hakemin cebinde sarı kart yok, çünkü kırmızıyı getirmemiş yanında. Karabük maçında Burak ikici golü eliyle düzelttiği topla attı, hakem yattı.
Eeee, böyle olunca üç büyükler için lig bitiverdi.
Galatasaray birince devre felaketleri oynadı, üç sezondur da tüm devreleri iptal.
Şöyle geriye dönüp son 20yıla baktığımızda, Galatasaray 10, FB ve BJK 5’er kez şampiyon olmuş, yani ikisini de ikiye katlamış.
Son 2,5 yıl ise son cimbomları oynar gibi.

Bugün Galatasaray maçı, Samsunspor maçından önce oynandı.
Dedim ya ikisi birden asla yenmiyorlar beni sevinçten bayıltmamak için. Bu nedenle Rize’deki maçı Samsun kaybeder.
Kazanırsa ne mi derim? Allah derim.
Samsun Rize Çaykurspor karşısında daha kolektif futbol oynuyor. Oyuncu paylaşımı, alan kapatma ve organize atakla, özellikle kanat bindirmeleri daha yoğun.
Kenan Yelek gerçekten yıllanmış şarap gibi. Agbetu ve Zenke, Murat Yıldırım iyi, Abdülaziz geçen hafta gibi süper değil
16.dakikada Rize defans oyuncusu, resmen Abdülaziz’in şortuna daldırdı, Nihat Mizrak aldırmadı. Bilmem belki de, kırpınar pehlivanlarının kıspete daldırmalarıyla karıştırdı. Bünyamın Gezer de tuhaf, Samsun atağını öyle yerde kesti ki, Zenge resmen kaleci ile karşı-karşıya geleceği noktada avantaj kuralını işleter Samsun’u golden etti. Aynı Gezer, sanki uyur gezer; Ayman’ın bağırışlarına bile uyanmadı, anlayacağınız 34. dakikada Ayman Gezer’i bir dövmediği kalmasına karşın ikinci sarı kartı göstermedi.
Gezer bu sefer Samsun ceza sahasında Rize Çaykurspor’un açık faulünü vermedi.
Futbol’da çabuk düşünmek ve sezgiyi işletmek çok önemli. Böylesi oyuncular takımlarına çok maç kazandırır. Bir oyuncu, topu nereye vuracağını, topun nereye sekeceğini, karşı oyuncunun hamlelerini sezinlemeli ve nereye koşacağını, ne yapacağını çabuk düşünmelidir.
Karadeniz derbisinin en büyüğü Samsunspor-Trabzonspor rekabeti Rize tribünlerine de taşınmış; bir grup Trabzonsporlu Rizeyi desteklemek için tribünde.
Ve Allaaahhh!
Çünkü Samsunspor Simon Zenke’nin 85’teki golüyle Rizespor’u Rize de yendi.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

18 Aralık 2010 Cumartesi

CHP'NİN 15. OLAĞANÜSTÜ KURULTAYI VE BÜYÜK ÖZGÜRLÜKLER SÖZLEŞMESİ


Halkoylaması Hayır’lı olmadı, çünkü, ülkemin halkı kendi oyuyla, oyuna getirildi ve resmen iki kutba ayrıldı; dincilerin, sol eskilerin, ‘ülkenin nereye sürüklendiğini algılayamayan’ asosyal ve apolitik kimliklerin ve duyarsızların sayesinde.
Düşünün ABD'den haber geliyor 11 Eylül günü; Evet %55, hayır %45. 12 Eylül bunu resmen onaylıyor; Evet 58, Hayır 42 olarak.
Bu seçimlerin kokusu, etraf kokularla dolu olsa da kesin çıkacaktır.
Sorun oy kullananlara; tıpkı yerel ve genel seçimler sonrası gibi, % 70’i “Evet” demedim diyecektir. Peki kim bunlara evet dedi?
58'in en az 20'si "Kötünün iyisi" diyerek “evet” dedi ve şimdi gerçekleri görünce, ne yediklerini anladı, ama iş işten geçti.
Beyler işleyen ve işletilecek olan süreç Artıdemokrasi süreci değil, Antidemokrasi sürecidir. "Geçmiş ola" demiyorum, çünkü bunlara asla ve asla meydan verilmeyecektir. Verilen meydanlar da geri alınacaktır.

Bazılarının düşünmemekte ısrar ettiği, bizlerin düşündüğünü Financial Times de düşünmüş: 'Erdoğan yargıyı da kendi adamlarıyla doldurursa, Türk demokrasisi için hayra alamet olmaz'

Bir ülkenin yürütme organının başındaki kimlik daha halkoylaması devam ederken "Neticeler gelmeye başladı" söylemiyle sevincini ifade ederek, seçmen iradesini yönlendirebiliyorsa; o ülkenin çivisi çıkmaktan öte, payandalarının söküldüğünü gösterir.
Olağanüstü bu kurultayda, her şeyin olağanüstü doğrulukta gerçekleşmesi olası değildi; yanlışları vardı, fakat iktidara koşacağının umudunu verebiliyordu.

Bu koşunun,yalnız iki eksiği vardı;

Birincisi;
Siyasette birebir fiziki yaklaşımların belirgin boyutta geçerliliğini, düşünceleri ve projeleriyle yaklaşanların geçersizliğini korumasıdır.
Ben bu birebir fiziki yaklaşımcıları, ‘yağdanlık katsayıları bütününde’ inandırıcı kimlikler olarak görürüm. Dahası, yeteneksizliklerini yeteneğe dönüştürme becerisindeki ustalar olarak…
İnanın bir şekilde kendini kabul ettirmiş bu kimlikleri parti meclisinde görünce gerçekten üzülüyorum.
Kendisini birebir ilişkiyle, parti üst yönetimine kabul ettirme ve her ortama uyurlama yeteneğindeki bu kimlikleri, sayın Kılıçdaroğlu’nun her şey gibi fark edeceğini düşünüyorum.

İkincisi;
Kemal Kılıçrdaroğlu'nun sunduğu liste de “Gürsel Tekin”in silinmesi.
Ben bunu şöyle okurum; ‘Örgütten sorumlu kişi, örgütle olan ilişkilerinde her zaman hedeftir. Farklı istemler karşısında, örgütün çıkarı için karşı çıkan duruşunu belirler; bu nedenle kişi, örgütün özdeki çıkarını savunmak için, bireysel çıkarını öteleyerek kendisini sürekli riske atar’.
Gürsel beyin düşük oy almasının nedeni bu değilse nedir peki?
Sayın Kılıçdaroğlu’na sayın Tekin üzerinden birileri ‘Biz varız ve güçlüyüz, dikkatli ol!’ uyarısında mı bulunuyor?
“Delegenin % 60’ına egemeniz” mi demek istiyorlar?
Böylesi olasılıklara meydan vermemek için, genel seçimin yaklaştığı şu günlerde; parti içi demokrasiyi çok dikkatli işleterek, TBMM üyelerinin saptanmasında, ince eleyip sık dokumak gerektiğini, aksi taktirde CHP TBMM’inde kendisini tartışır hale getirebileceğini haddim olmayarak söylemek isterim.

Sayın Kılıçdaroğlu’nun konuşmasına gelince:

Halk dilini ustaca kullanmanın bir örneği gibi gördüğüm konuşmasının özünde;
Kesinlikle Vatan, ulus ve egemenlik unsurlarıyla birlikte ‘güçler ayrılığının temel taşları’; yasama, yürütme ve yargı organları bağlamında Devletin tekliğini(Fr. Üniter) koruyacağını, Atatürk’ün Anadolu insanıyla kurumsal- laştırdığı ulusal değerleri ve evrensel felsefesini savunacağını, o felsefeyi, dünyanın özgün gelişim ve değişimini dikkate alarak daha ileriye taşıyacağını söyleyerek, birey ve gruplar için değil halk için savaş vereceğini vurguluyordu.
Ve bu söylemlerinde samimi idi.

Bu salt benim algım değil, Kurultay’da konuştuğum tüm partililerin ortak algısıdır.
Birileri; “Kılıçdaroğlu, partiyi eski dokusundan temizledi, yeniledi; parti tümüyle kendisinin oldu. Bundan sonra yakınmaya hakkı yo. Kazalardan o sorumlu olacak, çünkü direksiyonun başında artık…” demeye başladı.
Hayir! Bu parti halkın partisi. Kılıçdaroğlu’ sadece direksiyonun başında; bizler CHP’yi iktidara ve demokrasiye ötelemek için iteliyeceğiz; kaza olur sa da hep birlikte üstleneceğiz.

CHP hareketi için Kılıçdaroğlu, çalışma arkadaşları ve bizlerin ortak görevi, halkın inanacağı proje ve programları yaşama geçirmektir. Budur iktidara yürümemizi kolaylaştıracak olan.

Bunu tetikleyecek en önemli olgu, çağdaş ve demokratik bir Anayasa’nın hazırlanmasındaki etkin sürecin işletilebilmesidir.

Benim Anayasa Seçeneğim;
“Büyük Özgürlükler Sözleşmesi”dir.

Uyum yasaları ile toplumsal uzlaşı sağlanarak“Büyük Özgürlükler Sözleşmesi” hazırlanabilir.
Bu anayasa, halkın değil bir grubun anayasasıdır. Bu anayasa ile; demokrasinin, insan haklarının, çevre hakkının, halkça bölüşümün, özgür düşüncenin yaşam zannetmiyorum. Bu anayasa getirse-getirse otoriter bir Hüsnü Mübarek yapılanmasını getirir ve ülke insanını bıçak gibi ikiye böler.

Böldü de.
Siyasal erkin neden olduğu tüm bu olumsuzluklara “Dur” diyecek, olağansızlıkları sonlandıracak ve ülkenin çağcıl kotlarını verecek olgu, güçlü karşı örgütlülüktür(Ar. Muhalefet).
Bunun umudu da; CHP’nin 15. Olağanüstü Kurultayıdır.
18 Aralık 2010’daki Olağanüstü Kurultay beni ve halkı, ülkenin geleceği açısından umutlandırdı.

Bilindiği gibi; aylardır anayasa değişikliğinden söz ettik. Neden? Daha demokratik ve özgür yapıya kavuşmak için. En önemlisi 12 Eylül faşist Anayasası’ndan ve onun yarattığı antidemokrasiden kurtulup, artıdemokrasiye geçmek için....
Ne oldu?
Dediğim gibi, hiç de ‘Hayır’lı olmadı.
Yani çözüm bulamadık.
Uyum yasalarıyla çözüm geliştirmeye çalışıyoruz, fakat siyasal erk istenen anayasa’nın hazırlanmasında sürekli sorun yaratacak ve kendi anayasasını kurumsallaştırmaya çalışacaktır.
İşte bunun halka iyi anlatılması gerekir. Bunda inandırıcı olmak için de seçenek anayasayı halka sunmak gerekir.
Bunun için diyorum ki;
Peki hiç düşündük mü, anayasası olmayanlar bu olguya nasıl çözüm bulmuşlar.
Örneğin İngiltere.
Biz de bulamayız mı?
İngiltere çözümü, bir nevi toplumsal sözleşme olan ve tüm halkın imzaladığı “Büyük Özgürlükler Sözleşmesi”nde bulmuş, yani Manga Carta’da ve Anayasa gereksinimini ortadan kaldırmış.
Nedir Magna Carta?
13.Yüzyıl İngiltere’sinde kralın bazı yetkilerinden feragat etmesini, kanunlara uygun davranmasını ve hukukun kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesini zorunlu kılmak…Vatandaşların özgürlüklerini belirlemek, toplum güçleri arasında bir denge kurarak kralın sonsuz olan yetkilerini halk adına kısıtlamak..

Magna Carta’nın 39. maddesi: “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır” diyor…
Sanal ergenekon sürecinde ne yapılıyor? Ne yapılacak; bizler Osmanlılığı geri getiriyorlar derken, 13.Yüzyıl İngiltere’si geri getirilmeye çalışılıyor..
Ve Anayasa değişikliği bahane edilerek Halkoylaması yapıldı 12 Eylül’de. Özdeki amaç; darbelerin önünün alınması idi..
İyi de, bugünü dek hazırlanan her Anayasa sonrası darbe olmadı mı? Bu işletilen sivil faşist süreç de, yeni bir darbeyi tetiklemeyeceğinin garantisini kim verebilir??!!

Halk tarafından kralın boyun eğmeye razı edildiğinin belgesi olan Magna Carta, daha sonraki yıllarda da kralları yola getir¬mek için pek çok kez ortaya çıkarıldı. 1400'lü yıllarda, İngiliz parlamentosunun krala karşı elinde tuttuğu bir silah haline geldi. Magna Carta, pek çok Avrupa ülke¬sinde olduğu gibi, özellikle ilk yıllarında ABD'nin Avrupa'ya karşı çıkan siyasi dü¬şüncelerine de yön verdi. Öyle ki; İngiltere’nin, asker ve halkın yaptığı Fransız devriminden az etkilenmesinin en büyük nedenidir, çünkü Avrupa’nın 19. yüzyılda hallettiği problemlerin çoğu Magna Carta ile 13. yüzyılda hallolmuştur.

Doğru, Magna Carta bir burjuva hareketi idi ve yoksullar için değişiklik yaratmadı, peki soruyorum; dünyanın değişim ve gelişim özgün yapısı dikkate alınarak, yani 21.yüzyıl koşullarına uyarlanarak; Üniversite, Merkezi Yönetim, Sivil Toplum Örgütleri, Meslek Odaları, Yerel Yönetimler ve Sendikaların katılımında, Atatürk’ün Evrensel Felsefesi gibi mazlum ülkelere örnek, 21.yüzyılını “Büyük Özgürlükler Sözleşmesi” hazırlayamaz mıyız?
Evet; uyum yasalarının çıkarılacağı süreçte, yukarıdaki katılım boyutunda, toplumsal uzlaşı için, tüm katmanların haklarını korumak adına, temel yasalar bütününde, halkın ancak yarısının imzaladığı Anayasa Değişikliğini, tüm halkın imzalayabileceği“Büyük Özgürlükler Sözleşmesi” ne dönüştürülemez mı; hukukun üstünlüğü, hukuk devleti ve artıdemokrasi özleminin giderilmesi için?
Aslında halkın yarısı bile onay vermedi bu Anayasa değişikliğine. Düşünün; kayıtlı seçmenin 49,5 milyon olduğu ülkemde, 800 bin geçersiz oy dahil olmak üzere, toplam 11 milyon kişi oy kullanmadı..
Böylesi bir anayasa ile Artıdemokrasi değil, Antidemokrasiyi kurumsallaştırılabilir.
Siyasal erkin ne amaçladığını batı bile görmeye başladı:
“İngiliz The Daily Telegraph gazete, AK Parti'nin bugün yalanladığı "İran, Türkiye'deki iktidar partisine 25 milyon dolar bağışladı" haberini geri çekmedi ve şunu yazdı: Bizde haberler rüya görülerek yazılmaz”

Uyum yasalar sürecini toplumsal uzlaşı sürecine dönüştürmeyen, siyasal İslam’dan vazgeçmeyen bir iktidar, hem kentini, hem kendini yakar.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

17 Aralık 2010 Cuma

BİR ZAMANLAR HAYDARPAŞA VARDI GARI




1908'de İstanbul - Bağdat Demiryolu hattının başlangıç istasyonu olarak inşa edilen Haydarpaşa Tren Garı 28 Kasım 2010’da yanmıştı.

Bana göre soru işaretleri taşıyordu.
Yanmış mıydı, yakılmış mıydı?
Çünkü; mynethaber’e yorum yapan Seyduna2153 rumuzlu arkadaşımız, bizim de öteden beri söylediklerimizi çok güzel söylemişti; “ 2008 tarihli bir haberde akp hükümetinin belediye başkanı olan topbaş ''Haydarpaşa Manhattan'' diye bi projeye imza atıyor. Bu da Haydarpaşa ve çevresi dahil 110 hektarlık bir alanı kapsayan 'rantsal dönüşüm' projesi içerisindedir. Benim şahsi düşüncem bu projenin hayata geçirilmesi için akp nin kirli ellerinden çıkan bir kundaklamadır.
Haber doğrudur isteyen araştırabilir...”

Araştırmaya gerek yoktu, çünkü biliyorduk ve biz bu konuyu işlemiştik.

İşte o haber: “İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Hükümet tarafından hazırlanan ve sivil toplum kuruluşlarının tepkisini çeken “Haydarpaşa Manhattan” projesi için Haydarpaşa Garı ve çevresini kapsayan 110 hektarlık alan için ilk ihaleyi açtı.

Kamuoyunun büyük tepki gösterdiği proje, 2004 yılında gündeme geldi. 17 Eylül 2004’te kabul edilen 5234 sayılı “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un Geçici 5. maddesiyle, Haydarpaşa ve çevresiyle ilgili devir ve imar yetkilerini hükümet üzerine aldı.

Yapılacağı iddia edilen 70 katlı gökdelen otellerle Haydarpaşa’nın, sermaye tapınakları diye tanımladığımı gökdelenleriyle ünlü Manhattan’a benzeyeceği için kamuoyunca “Haydarpaşa Manhattan” adı takılan proje, uzun aradan sonra yeniden gündeme geldi. Bugüne kadar hükümetin bir projesi olarak bakılan işe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) de önceki gün yaptığı ihaleyle dahil oldu. İBB Şehir Planlama Müdürlüğü’nün söz konusu işle ilgili ihale ilanında işin adı şöyle tanımlandı: “1/5000 ölçekli Haydarpaşa Gar, Liman ve Geri Sahası K.A.N.İ.P.(koruma amaçlı nazım imar planı) ve 1/1000 Ölçekli Haydarpaşa Gar, Liman ve Geri Sahası K.A.U.İ.P.’ye (koruma amaçlı uygulama imar planına Yönelik Analitik Etüdler, Danışmanlık ve 3-Boyutlu Kent Modelleme.”

İstanbul'un Anadolu yakasında, Kadıköy'de bulunan Gar, TCDD'nin ana istasyonudur. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde Bağdat Demiryolu yanında İstanbul-Şam-Medine (Hicaz Demiryolu) seferleri de yapılmaya başlanmıştır.
İstanbul denince, surlarından önce kendini gösteren ve adeta istanbulun gizemli tek renk görüntüsü(Fr. Silüet) haline gelen Haydarpaşa Gar'ı, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi'nin dediği gibi; 5-10 milyar dolar nakit akışı için, dünyanın en özel tek renk görüntüsüne, her türlü yasa ve yönetmelik, bilimsel ve etik kurallar hiçe sayılarak 7 adet gökdelen(bana göre sermaye tapınakları) diken ve İstanbul'un ve Anadolu'nun demiryolu ve deniz ulaşımı bağlantısını, daha önemlisi anılarını ve tarihini , İMF'in direktifleriyle yok etmekteler. Amaç; borç ödeme çarkının dönmesi için 'Dünya Ticaret Merkezi' kurmak.
Türkiye Mimarlar Odası Başkanı Eyüp Muhçu, çatıda başlayan yangının ahşap yoğunluğu bulunan binada hızla aşağıya yayılabileceğini belirtirken zaman içinde binanın çökebileceğini söyledi.
Bu nedenle Haydarpaşa Gar'ı deprem potansiyelli fay istasyönü gibi benim için.
Doğrudur, çünkü bina; 1979'da Haydarpaşa'nın açıklarında Independenta adlı tankerin bir gemiyle çarpışması sonu meydana gelen patlamadan ve sıcaktan dolayı binanın kurşun vitrayları hasara uğramanınyanında, binanın taşıyıcı özelliğine büyük zararlar vermiştir ve süreç içinde binanın çökme olasılğı yüksekti. İşte bu çatı yangını bu süreci hızlandırabilir ve Haydarpaşa Manhattan’ımıza biran önce kavuşuruz.

Beyler İstanbul Cumhuriyet öncesi ve sonrası tüm değerleriyle yok edilerek, Hong Kong benzeri sermaye tapınaklarıyla(kuleler) küresel sömürü düzlemine dönüşütürülmek üzere.

Hiç dikkatinizi çekiyor mu; Merkez Bankası, Ziraat Bankası ve benzer değerlerimizin İstanbul’a taşınması?

Bir taş ile birkaç kuş vuruluyor;

Atatürk ve Anadolu insanın yaşama geçirdiği ulusal değerler dokusuyla zengin Ankara kimliği yok edilecek, ardından uygarlıkların boğazı İstanbul küresel efendilere teslim edilecek.

Birileri benim için çağımızın Truva atı gibi geliyor bana.

Ergun Poyraz neden 4 yıldır, sorgusuz içeride? Kimlerin kimliğinden söz ediyordu?

Yapay İslamcılar, kutsal inancımızı bilerek ve amaçlı olarak, özlerini kapatmanın aracı olarak mı kullanıyorlar?

Bunlar acaba ülkemizi yıkma özgöreviyle donatılmış “Çağın Truva Atı”nın içindeki askerler mı?

Haydarpaşa Gar'ı, korku istasyönü gibi de, çünkü bu bine iki yangınla çok yoruldu, her an üstümüze yığılıp kalabilir.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

11 Aralık 2010 Cumartesi

SON ALİ SAMİ YEN SONUNDA GALATASARAY'A CEHENNEM OLDU

Evet, herkesler cehennem olan Ali Sami Yen Stadı sonunda, bize Cehennem oldu!
20 Aralık 1964' te Türkiye-Bulgaristan karşılaşmasıyla açılışı yapılan ve Spor Toto Süper Lig'inin 16. haftasındaki Galatasaray- Gençlerbirliği maçıyla 11/12/2010 tarihinde kapanışı yapılan Ala Sami Yen Stadyumu(ASYS), Real Madrid ,AC Milan,FC Barcelona,Manchester United, Juventus, Liverpool, Bologna, SS Lazio, Leeds United,R. Mallorca, Paris Saint Germain, Glasgow Rangers, Olympiakos, Bordeaux, AS Monaco, Athletic Bilbao, Deportivo de La Coruña ve PSV Eindhoven gibi Avrupa devlerine Cehennem olmuştur.
Bu nedenle Avrupalılar Ali Sami Yen’i cehennem arenası olarak tanımladıkları tek Avrupa stadıdır. Öyle ki; Dünyanın her yerinde welcome to hell Ali Sami Yen olarak yani Ali Sami Yen Cehennemine hoşgeldiniz dedirtecek kadar dünyanın en etkin stadlarından biridir ve de adını Galatasaray’ın kurucusu Ali Sami Yen’den almaktadır.
Evet;Galatasaray, tarihi başarılarına ev sahipliği yapan Ali Sami Yen'deki son lig maçına bugün saat 19.00’da çıktı. Yunus Yıldırım’ın yönettiği bu maçta, Aslan'ın tek amacı, mabedine güzel bir şekilde veda etmekti.
“Etti de” demek isterdik, fakat ilk yarı diyemedik; çünkü parçalı formayla çıkan Galatasaray’ı rüzgâr Hurşit’in ve Rüzgârın katkısıyla parçaladı adeta.
Gel de öfkelenme; daha maçın 32 saniyesi Hurşit sağdan geliyor ve Ufuk’un koruduğu kaleyi deliyor. Ufuk bu takıma ufak geliyor.
Samsunspor’dan alınan Oktay Delibalta(harikalar yaratıyor) 77.saniyede neredeyse 2-0 yapacaktı. Gerçi 637.saniyede Orhan Şamlı’nın golüyle yaptılar da.
Evet, ilk yarı Galatasaray oyun adına, kurgu adına, önlem adına, kısacası, Ali Sam Yen ruhuna adına hiçbir şey yapmadı.
Kewell Kasımpaşa maçındaki harikalar yaratan Kewell, bu maçta adeta kaval idi. Ne oynadı, ne oynattı, ama bizler oynattık.
Hagi, Kewell Kasımpaşa maçında iyi oynayınca adını gönderilecekler arasından sildi. Silme be kardeşim, belli ki adam giderayak iyi oynuyor.
Arda Turan, Mehmet Batdal ve Çağlar Birinci bile ikinci yarı Galatasaray’ın kaderi olmuş yenilgisini değiştiremedi.
Mehmet Batdal, battal(iptal) olma yolunda hızla ilerliyor.
Hayret; Kartal 2-0 yenilince, sanki iyi bir şeymiş gibi, o sonuçtan Galatasaray’da aldı.
Zorlama Şevket Kartal ve Aslan lige el salladı ve Hanımla birlikte üzdüler bizi. Bu iki takım ligi değil birbirini sollar ancak.
Ve Avrupalıların cehennemi Ali Sami Yen’i Galatasaray taraftarına cehennem etti.
İnsaf be, bu şeref dolu stada böyle mi veda edilir! İnsan olan canının dişine takar, bu maçı alır
“Son Cimbom”’u “Son Ali Sami Yen” olarak son kez yazıyorum.
Biliyorsunuz “Son Cimbom” başlığıyla yazacağımı yazmıştım. Bu bir tepkidir. Yazmayı sürdüreceğim de; 1,2,3…n diye, ta ki Galatasaray taraftarının yüzünü güldürünceye dek. Aksi taktirde Galatasaray benim gönlümde “Son Cimbom” olarak kalacaktır.

Bosna Hersek basınının da bizden aşağı kalır yanı yok.
Hagi Mismoviç’i Bosna’nın Romanya maçı öncesi yıpratmak için takımdan kovmuş.
Kesinlikle Misimoviç’in gönderilmesine karşıyım, baksanıza Misimoviç dünkü hazırlık maçında bi asist ve bir gol ile harikalar yarattı.
Hagi kardeş, gönderilecekler arasına böyle gider ise kendi ismini de yazacak gibi görünüyor.
Hagi Misiyi gönrermekle haksızlık yaptı, fakat Bosna basının da yazdığı senaryo ile Hagi’ye haksızlık yaptı.
Gerçekten ülkem de en kolay şey, senaryo yazmak ve karalamak diyorduk , ama bizden daha kolay yazanlar varmış. İyi ki Romanya Türkiye maçı yok; olsa Hagi Galatasaray'ın ulusal takımdaki tüm oyuncularını kadro dişi bırakırdı.
Bence doğru yapardı ve şahsen ben hiç kızmazdım.
Lütfen Galatasaray göndermesi gereken oyuncuları, yani bilerek oynatmayan ve oynamayan ve de inceden inceye GS'yi zorda bırakan oyuncuları göndersin; sürekli sakatları oynayanları göndersin ve Arda fantezilerinin dozunun kaçtığını görsün!
Bu fantezilere Hakan Balta fantezisi de eklenir oldu. Pino resmi, Hakan gayriresmi oynamıyor. Hakan Bir başka büyüğe(sözde büyükler artık; Doların yeşilini İslam’ın yeşiliyle bütünleştirip yeşil sahalara inenler, tüm yerleşik değerler gibi üç büyükler değerini de bitirmek üzereler) giderse şaşırmayacağım. Sanki, Ayhan ile birlikte bilinen kişiyi takıma getirmeye çalışıyor, Hagi’nin de mezarını taştan oyarak.
Pino, dediğim gibi resmen oynamıyor, Ayhan yüzünden.
Galatasaray kimin yüzünden oynamıyor?
Bunun yanıtını kim verebilir acaba?
Al birini vur birine.
Samsunspor ve Galatasaray ne kadar benziyor birbirine. Biri yenince, değri ille de yeniliyor. Kötü bir benzerlik değil mi?
Samsunspor bu hafta yeniverdi. Galatasaray yeniliverdi. Ben Galatasaray ve Samsunspor’un aynı anda galip geldiklerini görmedim, duymadım; gören duyan varsa bana bildirsin.
Biliyorum Samsunspor’un maçı yarın; fakat kesin yeneceği için, maçını bir gün önce yazdım.
Bu Galatasaray bana kafayı yedirtecek gibi.
Yedirtmeyecek galiba, baksanıza dediğim doğrulandı ve Samsunsunspor, en az kendisi kadar iddialı Gazianten Büyükşehir Belediyespor’u 4-0 yendi:
İlk yarı müthiş bir Samsunspor ve Abdülaziz Solmaz, Simon Zenge ve Akeem Oriyomi Agbetu dayanışması izledik. Abdülaziz Trabzon doğumlu 22 yaşında Sivasspor’dan kiralanan oyuncu Agbetu ile birlikte.
Süper ligin birzamanlardaki şişeği Samsunspor, komşu Sivasspor’a destek çıkardı, topçu vererek,Şimdi işler tersine döndü,Sivas Samsunspor’u besler oldu.
Abdülaziz Solmaz geleceğin yıldızı, harikalar yaratıyor. 22.15’te sağdan getirdiği topu Agbetu’ya çıkardı, o da kafayla 1-0 yaptı. 37’de bu sefer tohu Zenke getirdi Abdülaziz’e çıkardı ve 2-0.
Zenge’nin 32’deki hareketi futbolculara ders niteliğindeydi. Hızla ceza sahasına girmek istiyor, defans oyuncusu sürekli boynundan formasına asılıyor, yıkılacak gibi oluyor, fakat o devam ediyor; ceza sahası üzerinde kendini yere atabilirdi, o atmadı, ama ufak bir dokunmayla kendilerin yere atanlar çok.
Orta sahadaki Almanya doğumlu Turgay Gölbaşı Ç.Rizespor’dan gelmiş, Kenan, Adem Alkaşi, Kemal Tokak defansta olmak üzere ilk yarı tüm topçular iyi idi. 45+1’de Zenge getirdi, Abdülaziz 3-0 yaptı.
İkinci yarı fazla atamadı; bir gol ile yetindi. Dakika 67’de, Agbetu’nun pasıyla Simon Zenke Samsunspor’un 4. kendisinin ligde 6. golünü atarak durumu 4-0 yaptı.
Cenk İşler bu takımda’ın kimyasını mı bozuyor ne? Bakın bugün Cenk yok, Samsunspor var. Başta Abdülaziz’i, Zenke ve Agbetü’yü etkiliyor gibi. Hüseyin Kaplar eğer bilerek oynatmadıysa haklı. İkinci yarı oyuna giren Murat Yıldırım daha iyi, çünkü geleceğin yıldız adaylarından. Bu ara Savaş Esen’i de unutmamak gerekir.
Kenan Yelek(36) o ünlü Kamerünlu Roger Milla(1994-42 yaşında)’yi geçecek gibi. Adam salt 37 yaşındaki İbrahim Üzülmez ile yarışmıyor Milla ile yarışıyor.
Belçika Doğumlu eski FB’li Hakan Bayraktar’ın adını da başarılar arasında özellikle yazmak gerekir. Ayrıca İstanbul doğumlu eski Trabzonspor kalecisi Ahmet Şahin(32) de…
İyi, iyi. Eğer Deplasmanda Tavşanlı Linyitspor’a yenilen Ç.Rizespor’u yener ise Rize’de; Samsun bu sene evine döner gibi.
Hey yıllar öncesinin 5. büyüğü diye adlandırılan kırmızı şimşekleri, özledik be dön evine.
Biraz zorla kendini, bak bu hafta zirveye yaklaştın, geçen haftaki maçı alsan liderdin belki de.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

10 Aralık 2010 Cuma

CHP OLAĞANÜSTÜ KURULTAY ÖNCESİ KILIÇDAROĞLU'NA SESLENİŞ

OLAĞANÜSTÜ KURULTAY VE KILIÇDAROĞLU

Öncelikle sizi kutluyorum. Siyasi duruşunuzdaki kararlılık ve birilerinin kolay-kolay algılayamadığı, birilerinin de algılamak istemediği ‘siyaset yapma farklılığınızdan dolayı.’
Verdiğiniz güven ve umut nedeniyle sonuna dek siyaset sürecinde yanınızda olmanın gereklilik olduğunu düşünenlerdenim.
Kolay-kolay yanılmam;bu nedenle yanıldığımı söyleyenleri asla dikkate almıyorum.
CHP Genel Kurulundaki konuşmanız ve halkoylaması sürecindeki halka seslenişiniz; ‘yıllardır politika yapanların birikim süzgecinden geçmiş, sade ve anlaşılır özler taşıyordu’. Yanı; anlaşılmaz entelektüel teorisyenlerin söylemlerinden ve sahte yiğitlik tonlamasından soyut, halk dili ile tabana ve kitlelere seslenişiniz, değişim ve gelişim konusundaki inandırıcılığınızın somut yansıması idi.
Aynı zamanda; salt kendi doğrularıyla hareket eden, başkasının doğruları ve gereksinimleriyle ilgilenmeyen ‘benmerkezci siyaset anlayışını kıracak lider duruşu sergilediğinizi söylemek isterim.
Konuşmalarınızın eksikleri yok muydu? Vardı, fakat var olan o eksiklikler bile bir ileti yüklüydü, anlayan için.
“Halkla başladık, halkla bitireceğiz” vurgusu, ülkemiz siyasetindeki bir açmazın giderilmesi konusundaki en önemli ileti idi bence.
Çünkü;
Siyasetin arka planına baktığınızda; birkaç kişinin düşündüğünü, birkaç kişinin siyaset yaptığını ve birçok kişinin baktığını görürüz. O birçok kişi “Halk”tır. Sizin o birçok kişi ile başlayarak, birçok kişi ile bitirmeyi hedeflemeniz; Cumhuriyet Halk Partisi’nin, 6 okundan biri olan “Halkçılığı” çok ciddiye aldığınızıngöstergesidir.
Bu sizin gerçekten “Halka duyarlı, halk duruşunuzun” da göstergesi.
Böylesi yaklaşımınız, süreç içinde; partiyi birkaç kişinin düşündüğü, birkaç kişinin siyaset yaptığı yapıdan kurtaracağı konusunda umut vermiştir.
Gandi Kemal dediler. Yakıştıranlar oldu.
Gandi Kemal adını kim seslendiyse, bilerek veya bilmeyerek çok isabetli bir seslenişte bulunmuş. Fiziğinizden esinlenmiş olabilir, fakat siz hem fiziğiniz ve de hem siyasetteki barıştan yana duruşunuzla, yanı şiddetti reddeden duruşunuzla bunu hak ediyordunuz.
Şık duran bir yakıştırma idi de, fakat sizin duruşunuz, yani kendi özgünlüğünüz, Gandi yakıştırmasının önüne geçti ki, kimse artık Gandi demiyor; Kılıçdaroğlu veya Kemal diyor. Bu da; CHP’de yinelemeler değil, yenilemeler süreciyle değişimi öne çıkaracağınızın ve bu konudaki inandırıcılığınızın kanıtıdır.
Birilerini korkuttu bu etkin kimliğiniz. Bu korkudaki tetikleyici güç,‘belirttiğim gibi’ özgün Kemal Kılıçdaroğlu kimliğidir.
“Korkun!” şeklindeki uyarınız korkutur oldu. Özellikle ‘Korku İmparatorluklarının sahiplerini’ bu soğukkanlı ve sakin güç yansıması kendinden emin özgün kimliğiniz korkutmaya başladı;
“Siyasi ve ekonomik rant savaşçılarını, sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılarını, Partiye, program ve proje yerine sadece kendilerini taşıyan lider erki tapınıcılarını, Lider eteğine sarılmışları, dokunulmazlık zırhına bürünmüşleri ve her şeyden önce; siyasi erk’i...”
Bakmayın; “Candaş medya, yoldaş medya” diyenlere. Onlar Candaşlıktan, yoldaşlıktan anlamaz, onların anladığı tek şey yarattıkları göreceli yagdanlıktır.

Affınıza sığınarak; belki de haddimi aşarak önerilerde bulunmak istiyorum:

Yerelden ulusala, ulusaldan evrensele gitmek adına, kendi doğrularını halkın doğrularıyla bütünleştirerek, halktan yana halk ile düşünen yapıyı inandırıcı kılmak için parti yayın organları “Halk Gazetesi”inde “Halk Köşesi”ne, “Halk TV”de de “Kendimiz ve Kentimiz” adıyla bir programa izin vermeniz önerisinde bulunmak istiyorum. Bu yaklaşımınız ‘vurguladığımı gibi’ CHP’nin birkaç kişi ile düşünmeyeceği, aksine birçok kişi(Halk ile) birlikte düşüneceğinin göstergesi olacaktır.

Lütfen; Baykal ve Sav kavgalılarını partiye yaklaştırmayın, çünkü onlar kavga ile beslendikleri için, yarın sizinle kavga etmeyeceklerinin garantisini kimse veremez.
Sayın Önder Sav ve Baykal üzerinden yapılan eleştirilere, yanıt bağlamında asla öncelik tanımayın. Aksine; “Konu bitmiştir, konu kapanmıştır, şimdi uzlaşı ve barış zamanıdır” diyerek kucaklayıcı süreci işletmelisiniz.
Ve, siyasi geçmişlerinde bugüne dek adları bir kez olsun yolsuzluğa, kirliliğe bulaşmamış Sayın Baykal ve Sav yaşanmışlıkları halka inandırıcı boyutta anlatılmalı ve parti içindeki uzlaşı ve kaynaşma yaygınlaştırılmalıdır.
Kimlik varsılı, fakat Siyaset oyunlarının yoksulu olmanız nedeniyle; siyasetin kurtlar sofrasının korkulu rüyası, deneyimli savaşçısı/örgütçüsü Önder Sav kararlılığını akılcı kararlığınız ile gereken çizgiye oturtmanızı alkışlayanlar olacaktır, bunlara dikkat edin, bunların içinde, dünün güçlüsünü alkışlayan ve renk değiştirmeyle kendilerini koruyup besleyen Bukalemunlar olabilir.
Saf değiştirmeyi alışkanlık haline getirenlerin, değişim savlarına inanmayınız.
Parti meclisine elbette ki yasal sayıda insanları alabilirsiniz. Fakat gelecekteki kurultaylarda; halka yakın kimliklere ‘tabana’ öncelik tanıma konusunda etkinizi artırmalısınız. Bu nedenle; Parti meclisindeki Milletvekili sayısını azaltabilirsiniz, tabanı kucaklamak adına.
Özellikle Bilim Platformunda, kesinlikle Milletvekili dışındaki yetenekli, halkla bütün pratik bilgi donanımlarıyla yüklü kimliklere de şans tanımalısınız.
Amaçları salt Milletvekili olmak isteyenleri değil, yıllardır Sivil Toplum Örgütlerinde(STÖ) milletin vekilliğini yapmış üretken kimliklere de...
STÖ’nden gelen biri olarak, STÖ’leri ile iletişimi yoğunlaştırmanızın, halka ulaşmanın en etkin yolu olduğunu, size yakın durmayı bir şekilde başarmış olanlar sakın gözardı ettirmesinler.
“25 yıllık geçmişi ile gelmedi, 25 günlük bir geçmişle geldi, bu siyaset etiği ve performansı için yetersiz bir liderlik sürecidir” diyenleri dikkate almayın. Böylesi söylemler; partilerde yıllardır hiçbir şey üretmeksizin Milletvekilliği bekleyenlerin mantığına özdeş bir duruştur, asla siyaset bilimi ile örtüşmez. Siz bürokrasideki ve STÖ’lerdeki halkla bütün siyasetin içinden geldiniz. Parti ile bütün gözükenlerin halktan ne denli kopuk olduklarını dikkate alınız. Aslında parti ile bütün siyasetin içinden gelmeniz gerekmiyor. Çünkü insan yaşamın her anında siyasetin içindedir; siyaset kişi yaşamından soyut bir olgu değildir.
Kurgu(Fr.Montaj) siyaset, uzlaştırıcı ve kucaklayıcı olmayan seçmeci-eklektik siyasetin kapısını aralar ve emperyallerin çıkarlarına özdeş anlık siyasetçileri egemen kılar ve de bağdaştırıcı(Fr. Adaptör) seçenek siyasetin gerilimini düşürerek süregelen durumu(Fr.statuko) besler. Bu nedenle sizi eleştirenler, sizin geçmişinizi amaçlı bir şekilde bilerek görmeyenlerdir.
Siyaset bilimi, gerçeğin tek olması öğretisi değildir(Fr.Monistik). Daha açık söylemle; Siyaset, salt bir teori veya değere inanış değildir, çünkü bunun politik yansıması, tek güç, yani totaliter duruştur. Siz böylesi yaklaşımların keskin duvarı olduğunuzu ‘ demokratik duruşunuzla’ halka inandırdığınız sürece, değişim rüzgârı tüm ülkemizi ‘yaygınlaşarak’ saracaktır.
Sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı sol eskilerin(günümüz neoliberalleri) söylediklerine kulak asmayın. Onlar 53 yıllık politikacılar örneği verip, 25 günlük Kılıçdaroğlu’nun gelişini siyasi ahlak ve performansına sığdıramadıklarını söylerken, 2 günde kurulup 3.gün iktidar olan “Ben ülkeyi tüccar gibi yönetiyorum” diyen sahiplerini hiç aklına getirmeyenlerdir. Elif sucuklarıyla beslenenlerdir..
Seçim bölgesinde sallantıya geçmiş veya seçimi kaybetmişleri dikkat edin, uzak tutun; çünkü onlar kesin bir takım yanlış bilgilerle bazı yetenekli ve sevilenleri siyaset oyunlarıyla öteleyenlerdir.
Etrafınızda duvar ördürmeyin. Örenler yeterli akademik kimlikler olsa da dikkatli olun; kesin bir hesabi vardır. Böyleleri; gizemli liderlik savaşına özdeş çok sesliği demokrasi adına partide egemen kıldıklarını söyleyerek, ayağınız takılmasını dilinizin sürçmesini beklerler hep,
Özellikle, partiye salt kendini taşıyan, proje ve program taşımayan duvar örücülerine dikkat edin. Onlar; partiye katkı verme yeteneğindekileri ‘’yeteneksizlikleri ortaya çıkmasın diye’ engelleyenlerdir.
Örgütlenme işini iyi bilenlere fazla alan bırakmayın; zamanla örgüte yabancılaşabilirsiniz. Örgütlenme politikası ustası Önder Sav bunun en somut örneğidir.
“Partinin liderini değiştirdi, partiyi değiştirebilecek mi?” diyenleri ciddiye alın; onlar kuşkuculardır ve laf taşıyıcılardır; eğer onları susturursanız bilin ki değişim sürecini başlatmışsınızdır demektir.
Gelişiniz ile ilgili ve Önder Sav duruşunuzu komplo teorileriyle tanımlayanlar ve bunun dış odaklı kurgular savına hiç mı hiç zaman ayırmayın, çünkü siz artık zamanla yarışan ve bu nedenle zamanı çok ekonomik kullanmak durumu ile karşı-karşıyasınız.
Süreç içinde, belli aralıklarda şüpheci olma lüksünüzün olduğunu unutmayın;
Örneğin son Wikileaks olayının, çok iyi hazırlanmış bir kurgu olabileceğinin kuşkusunu yaşamanızı isterim.Fakat, yeterli malzeme olarak sunulan bazı suçlamaların, gerçek suçları öteleyen dış odaklı ince ayar kurgular olabileceğini dikkatten kaçırmayın.
Özellikle Wikileaks yansımaların, siyasal iktidara ‘mağdurları ve mazlumları’ oynatmanın ilginç senaryosu olabileceğinin kuşkusuna, az da olsa yer vermelisiniz.
Özelleştirme konusundaki görüşünüzü az-çok bilen biriyim(çünkü aynı dergide yazdık). Özellikle Şubat 2001’de yazdığınız “Özelleştirme üzerine notlar” başlıklı yazınız doğrultusunda olguya bakacağınıza inancım tamdır. En az özelleştirme kadar, özerkleştirme seçeneklerin savunucu olun, halka çalışma ortamları oluşturmak için.
Yeterli ve yetenekli kimliklerle çalışmayı ilke edinin, onlardan çekinmeyin. Yetersizler Parti meclisine ve TBMM’ine girebilirken, yeterliler, yıllardır kurultay salonuna giremediği gerçeğini dikkate alacağınız konusunda kuşkum yok.
Kesinlikle partinin gelensel demirbaş kadroları değişmeli ve CHP nefes alarak oksijen depolamalı yeni bir koşu için. Fakat bu süreç yinelemeler ile değil yenilemeler ile olur.
Siz bu süreci başlattınız. İşte bu sürecin yaygınlaşarak daha güçlü işlemesi gerekmektedir. Buna asla 'Hayir!' demiyeceğiniz konusunda güvenim tamdır.


Kesin Baykal ve Sav üzerinden kavgalara izin vermeyin.
Örneğin Sayın Baykal’ın şu söylediklerini asla aklınızdan çıkarmayın: “Dostlarınızı satmayın elbette... Sizi bugünlere getirenleri sakın ha satmayın. Onları yok saymayın. Siyaset güven, vefa işidir. Siyaset bir güven işi. Siyasetçinin en büyük sermayesi güvenilirliği, bunu gözetmek lazım. Siyaset dostluk, arkadaşlık sevgi işidir. Sevgiyi, dostluğu ihmal etmeyeceksiniz. Birbirinize çelme atmayacaksınız. Siyasette ihanet olur, ama ölçüsünde tutulmasını sağlayacaksınız”
Bu hangi açıdan söylenmiş olursa olsun, üzerinde düşünülecek olmaktan çok, uygulamaya konulması gereken evrensel bir duruştur.

Tüm bu saydıklarımı, kendinden önceki her düşünceye ve duyguya çelme attığını düşündüğümüz sözcük olan (Fakattan) soyutlayamayız. Fakat için gerekli akılcı duruşu da ileriki süreçlerde göstereceğinize inanıyorum.
Lütfen Türban konusunda dikkatli olalım. Sağ asla oy vermez bize, soldan oy verenlerin de kimyasını bozarız, kesinlikle.
Fakat, Arapça mütedeyyin, yani ideolojik bir bağlantısı olmayan, kutsalın siyasete alet edilmemesini öngören dindar kitlelere gerçekler anlatılarak katılım sağlanabilir.
Böylesi bir süreç için şunları işlemenizi öneririm:
Onlar, ulusötesi egemenlere türbanlıların dinini yaşadığını söyleterek, türbansızların adeta dinsiz olduğunu vurgulamaya çalışanlardır;
Bunun halka iyi anlatılması gerekir.
Özellikle; Anadolu kadının güzelim saçlarının bir parçasını öne düşüren ve o’na gizemli güzellik katan kutsal başörtüyü modernize ediyorum diyerek türbana dönüştürenlerin, bu objeyi siyasal İslam’ın ve ılımlı İslam aldatmacasının simgesi haline getirdiklerinin ve kesin olarak “Başörtüsüne” karşı olunmadığının anlatılması gerekmektedir.
En önemlisi; Avrupa Birliği(AB) tartışmalar sürecinde Eser Karakaş hocanın “Tayyip bey, AB sürecinde veya başka konularda başarısızlığını örtmek için türban olgusunu ortaya atacaktır…” değerlendirmesinin üzerinde durularak türban konusundaki samimiyetsizliğin kamuoyuna çok iyi anlatmalıyız.
Biliniyor ki, türban sorun olarak gösterilmekte, fakat çözüme kavuşturulmayıp korumaya alınarak türban alanı adeta “Dinsel SİT Alanı” haline dönüştürülmektedir.
“Kadının çilesini anamdan biliyorum” diyen, fakat karşıtlarına da “Ananı da al git” diyerek anaların kutsallığını bile siyasi rant çizgisinde yorumlayanlar ile kadının çilesini türban ile betimleyen, onun gerçek çilesine asla saygı göstermeyen düşünce sahipleri, kadınlarımıza çok iyi anlatılmalıdır.
Laik Demokratik Türkiye yandaşı olduğunu söyleyen, ama kadınlarımızın elini sıkmayan bakanlarıyla siyasi erk oluşturanlar halka tüm çıplaklığıyla anlatılmalıdır.

Ülkemizin günümüz sosyal-kültürel özgünlüğü dikkate alınarak, Demokratik bir Laiklik anlayışı öne çıkarılmalıdır.
Kuvvetler ayrılığını bozarak, otoriter demokrasi ile sivil dikta rejimini kurumsallaştıran ve sosyal devleti yıkmaya çalışan siyasal erk karşısında yeni bir siyaset dili geliştirilmelidir.
“Ben bugüne kadar hiçbir kabul yerine(Fr. Resepsiyon) katılmadım. Şu sebeple katılmıyorum; rahmetli Atatürk’ün Cumhuriyeti kurarken Diyanet İşleri Başkanlığı’na verdiği önemi ve itibarı bugüne kadar hiçbir zaman göremedik… Tokalaşmanın dini yönünü tartışan bir toplum olmamalıyız artık. Ben şahsen elini uzatan hanımefendilerin elini sıkmakta bir sakınca görmüyorum.” diyen Pr. Dr. Ali Bardakoğlu’nun yaklaşımı halka anlatılmalıdır.
Tekrar ediyorum;
Bilerek, sorunları koruma altına alınan ve çözümlenmeyen “türban’ birilerinin adeta “Dinsel Sit alanı” ve günümüzün en önemli siyasi getirim aracı(Fr. Rant). Bu şekliyle sinir bozucu ve itici. Özellikle dinini gerçekten Kur’ana göre yaşayanlar türbanı; abartılı giyim şeklinin, çok renkli süslülüğün ve dikkat çekici giyim şeklinin aracı olarak görenlerin halka kesinlikle anlatılması gerekir.
Eğer; saçlarını örterek tinsel bağlamda, yani içsel sessizliğiyle kendini daha huzurlu hissediyorsa kızlarımız; Anadolu kadının güzelim saçlarının bir parçasını öne düşüren ve o’na gizemli güzellik katan kutsal başörtüyü üniversitelerde, hatta Kamu da serbestçe kullanabilme özgürlüğüne kavuşturulsun ve türban olgusu birilerinin, özellikle dinden ve yoksuldan geçinenlerin aracı olmaktan ‘uzlaşılarak’ çıkarılsın.

Bunları gözlemleyen ve karşı tarafı iyi çözen “Siz” bana göre yeni bir siyaset dilinin ilk örneklerini sundunuz. 1970’lerde Sayın Ecevit’in işlettiği bu süreç, o günün CHP egemenlerince eleştirilmiştir; bugün ise aynı şey size yapılmak istenmektedir. Bunu sizden çok yakınızdaki siyasetçilerin kırması gerekmektedir.

Siz; Güneydoğu sorununu ve başörtüsü sorununu barış bütününde af ile çözeceğiz deyince; sayın Başbakan, Güneydoğu sorununu “Genel af rüşvettir” diyerek farklı yere taşıdı. Ardından, ‘en büyük seçim malzemesi türbanı kaybetmeme adına’ CHP’yi suçlayıcı ve de uzlaşıyı zorlaştıran olmadık duruşlar sergileyip, sorunun çözümünü tekrar öteledi. Bu noktada bazı CHP’liler çıkıp, Başbakanı değil sizi suçladı.
Güneydoğu sorunu da, siyasi erk tarafından türban yaklaşımına benzer duruşlarla ötelendiği, özellikle Güneydoğu insanımıza yeterlice anlatmalıdır. Ve bunun politikalarını yaşama geçirilmelidir
Bu yanlışı duruşu düzeltmek için de, sizin ‘sakin güç felsefenizle kendini gösteren yeni siyaset dilinizin (anlaşılır kılmak için) halka dikkatlice anlatılması zorunluluktur.

Bir önemli konu da; enerji politikalarındaki iktidar yanlışlarıdır.
Örneğin HES’ler.
Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu(EPDK) bugüne kadar 1600 HES lisans dağıtmış ve bu sayının 2 binlere çıkacağı söylenmektedir. Bu da beraberinde, salt dereleri değil, evimizin önünden geçen çayları bile, HES lisans sahibi iktidar yandaşı çantacıların baskısı ile 49 yıllığına birilerine satacaklardır.
Yani; Su kullanım hakkı devredilen havzanın kullanım gereksinimi(irtifak hakkı), 49 yıllığına kamulaştırma ve yetki devri ile şirketlere geçmektedir. Öyle ki HES lisansı olmayan derelerin yatakları değiştirilerek lisansı olan şirketlerin kullanımına açılmaktadır(Belediye Meclis kararı ile imara kapalı deprem yatağını-fay hattı- 15 km öteye taşıyıp imara açılması aklıma geldi nedense)
İşini özü; su havzalarındaki tarihi ve doğa dokusu doğanı(insan ve kültürü) ile birlikte yok olma sürecine sokulmaktadır.
Bu olguların halka tüm çıplaklığıyla, seçenek projeler bütününde anlatılması zorunlu koşuldur.

Yukarıdaki değerlendirmelerimi birileri “Yağdanlık kokuyor” şeklinde yorumlayarak her zamanki ‘Çıkara özdeş yapay’ kırılganlıklarını gösterebilirler. Onların bu kırılganlıklarını azaltmak adına bir özeleştiri getirmek istiyorum:

Öncellikle şunu tekrar belirteyim;
“CHP'nin 'Altı Oku'nun evrensel solun okları olduğuna inanan ve bu 6 işaretin 21.yüzyılın özgün gelişim ve değişimin işareti olduğu, bunun kesinlikle 21.yüzyılın özgünlüğü ile harmanlanması gerektiğini düşünen biriyim. Kimsenin adamı değilim, sadece Kemal Kılıçdaroğlu ile kendimi ve kentimi daha güvenceli gören biriyim, o kadar.”
Düne kadar Lider Oligarşisinden söz eden bizler, Lider erkine tapınmamak için refakatçi-karşılayıcı-ağırlayıcı bir Genel Sekreter değil, güçlü lider ve güçlü parti politikaları için etkin, üretken ve yaratıcı, savaşçı bir Genele Sekreter'in gerekliliğini yazar, çizer ve söylerdik.
Ve de sayın Baykal'ın hazırlamış olduğu tüzüğün lider oligarşizmini kurumsallaştırdığını ısrarla belirtirdik.
Şimdi böylesi bir tüzüğü yürürlüğe koyup ve partide büyük bir yenilenme süreci başlattığımızda söylenecek sözümüz ne olacak?
Birileri çıkıp; "Baykal, bu tüzükle otoriter bir liderliğe soyunduğunu söyleyenler, aynı tüzükle sizin için aynı şeyler söyler ise ne diyeceğiz?" sorularına yanıtımız ne olacak?

Diyorum ki; bu partinin güçlü lider ve politikaları için güçlü bir Genel Sekreter yapılanmasına gitmesi gerekir. Bunun için de 18 Aralık’ta yapılacak Olağanüstü Kurultay’da, en azından ‘demokratik tüzük kurultayı’ ile 'Güçlü lider, Güçlü Politikalar ve Güçlü CHP'nin yolu açılacağının işareti verilebilsin.
Genel Sekreter, tabandan gelmiş ve halkla ilişki pratiğini yakalamış, halk dilini iyi anlayan ve konuşan biri olmalıdır.
-Ki adayım Gürsel Tekin’dir-

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com
GSM: O506 609 00 32

8 Aralık 2010 Çarşamba

DEMOKRASİ SAĞLIĞA ZARARLIDIR

İşte demokrasinin dayanılmaz ağırlığını kanıtlayan bir haber:
- Başbakan Tayyip Erdoğan’ın rektörlerle buluşmasını protesto etmek için İstanbul’a giden öğrencilerden Ankara’ya dönenler polisin orantısız güç uygulamasını protesto ettiler.
Ankara’da Yüksel Caddesi’nde toplanıp Sakarya Caddesi’ne kadar yürüyen öğrenciler burada bir basın açıklaması yaptı. Çamlıca gişelerinde durdurulan ve otobüsten inmek isteyen arkadaşlarına biber gazı sıkan polisleri, “Amerika’nın Vietnam’da kullandığı portakal gazı arkadaşlarımıza sıkıldı” diye suçlayan öğrenciler, gözaltı öncesi ve sonrası fotoğraflarını gazetecilere dağıttılar. Polisin gözaltına aldığı bir arkadaşlarının daha sonra burnu kırılmış haldeki fotoğraflarını gösteren öğrenciler “Arkadaşlarımız gözaltına sağlıklı girdi, şiddete uğrayarak çıktı” dediler.-
Bu ilk haber değil arkadaşlar, alışıla gelmiş bir hareketin haberi de değil; alıştırılmaya çalışılan ve adım-adım polis devletine gidişin habercisi haber. Öyle ki sivil faşizmin ta kendisi. İnsanları öylesi çaresizliğe itiyorlar ki, klasik postal faşizmini aratır oldular birilerine.
Ey sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı, dünün devrimci, bugünün dervişçi kimlikleri; ‘sizler değil misiniz, demokrasi savaşı vermeliyiz, demokrasizliğin simgesi 12 Eylül Faşistleri yargılanmalıdır’ diyen?
12 Eylül’de yaşananları anlatan ve oradaki materyallerden yola çıkarak netekimlerin yargılanmasını isteyen ‘Sınırsız ve Kuralsız Demokrasi Avcıları’ bunlar karşısındaki duruşunuz nedir?
Netekimi yargılatabildiniz mi?
Çoğunuz bunun için ‘Halkı oyuna getiren Halkoylaması’nda “Evet” dediniz ve “Hayır”cıları kadrolu faşist ilan ettiniz.
Atatürk’ün Anadolu insanıyla kurumsallaştırdığı ulusal değerler bütünündeki, mazlum ülkelere örnek evrensel felsefesini aşağılayarak, okyanus ötesi karanlığın gülen yüzüne övgüler yazdınız.
Hiç içinizden ‘Biz ne yapıyoruz? diyebildiniz mi?
“Bu duruşumuzla farkında olmayarak, 12 Eylül’ün beslemesi kimlikleri demokrasi savaşçısı ilan ederek, sivil faşizmi mi tetikledik?’ diyerek kendinizi sorguladınız mı?
Veya yaşananları 12 Eylül ile karşılaştırıp günümüz demokrasi anlayışını test ettiniz mi?
Sizler bu ülkeyi ne hale getirdiğinizi görmek istiyorsanız; hiç değiştirmeksizin yer verdiğimi aşağıdaki iki yorumu yorumlayın.
1- Demokrasimiz türbandan ibaret..nedense turban gosterilerinde bunlar olmaz..Ne zaman hak hukuk için yürünür polis kendinden geçer...Rezillik..Demokrasi ise türban da olmalı öğrencilerin diğer hakları da..Devlet tek taraflı olmamalı. Allahtan, üniversite gençliği varda biraz ses çıkıyor, yoksa yakın bir zamanda hep bir ağızdan padişahım sen çok yaşa diyeceğiz(Yorumcunun ismini vermiyorum; çünkü “Ne olur olmaz!”ların korku imparatörlüğü krizi yaşar oldu insanlar).
2- saçmahayır ya neden herşeyi akp ye bağlıyorsunuz ? AKP mi demiş polislere git bunların ağzını burnunu dağıt diye ?(Bunun ismini de vermiyorum, çünkü bu da yağdanlık katsayısı krizine girebilir)

Gördün mü ülkeyi ne hale getirdiğini ?
Ben bu olguları akp’ye bağlamıyorum, sana bağlıyorum, çünkü seni birileri çok iyi bağlamış(kendine canım). Senin umurunda değil. Umurunda olan bir çift meme, çünkü bunlar için memleketi satabileceğini söyleyebiliyorsun.
Evet, kutlarımı seni; kanıtladın ‘Demokrasinin sağlığa zararlı olduğunu’
Devam et; durmak yok ileri demokrasi için, vurmak zamanıdır.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ

5 Aralık 2010 Pazar

CHP VE GALATASARAY'DA ÖRTÜŞEN OLAĞANSIZLIKLAR

Aslında CHP ve Galatasaray'ın zaman-zaman örtüşen yanları var; özellikle inişli çıkışlı yanları. Bugünlerde CHP çıkışta, Galatasaray düşüşte.

CHP Olağanüstü Kongre kararı aldı. Gerekli idi.

Galatasaray ise buna zorlanıyor. Gereksiz...

Galatasaray'ı çok işledik. Şimdi CHP zamanı.

Gönül ister ki bu zamanı halkımız iyi değerlendirsin.

Sayın Önder Sav depremi ile olan oldu ve birilerinin yüzü güldü, birilerinin ise soldu.

Bence gereken oldu.

Çünkü çok-çok geç kalınmış bir gereklikti.

Çünkü; CHP’nin bir parçasında var olan, uzun süreli devam eden, kimi zaman yaşam boyu düzelmeyeceği düşünülerek, sağaltım(Ar.tedavi) olanakları daha sınırlı kabul edilmeye başlanan bir rahatsızlık, yani süreğen(Fr. Kronik) bir rahatsızlık halini almıştı.

Çünkü; CHP'de tüm olumsuzluklar sayın Baykal ve Sav üzerinden anlatılmakta ve de bu da oy kayıplarına neden olmakta idi. İşte CHP’de öteden beri var olan ve çözülemeyen süreğen kördüğüm, Büyük İskender’in kılıç darbesini çağrıştıran Kılıçdaroğlu akılcılığıyla çözüldü gibi.

18 Aralık'ta yapılacak Tek maddelik Olağanüstü Kurultay’da kongre üyeleri CHP'nin 80 kişilik Parti Meclisi'nin yenilenmesi için sandığa gidecek. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu Bursa'da yaptığı açıklamada, hem Baykal hem de Sav'dan görüş ve öneri alacağını belirtti.

Bu kurultayın "iktidara yürüyüş kurultayı" olacağını belirten Kılıçdaroğlu, blok mu çarşaf liste mi tartışmalarına da, "Parti Meclisi listesini kendim hazırlayacağım" diyerek yanıt verdi.

Bence gerekli bir yaklaşım.

Diyorsun ki; “Daha önce Parti Meclisi için çarşaf liste sözü veren Kılıçdaroğlu, sürpriz bir şekilde çark ederek blok listeye karar verdi.”

Bence gereksiz yaklaşım.

Neden gerekli, neden gereksiz?

Bunun yanıtını yıllardır sen verdin; “Ben bu partide Baykal ve Önder yüzünden ve de hep aynı isimleri gördüğüm için oy vermiyorum” diyerek.

İşte sayın Kılıçdaroğlu’da senin bu yakarışına yanıt oluyor, yeni isimler ve yeni düşünselliklerle partiyi yeniliyor. Ne diye şimdi “Çark etti” ifadesini kullanıyorsun ki? Siyaset oyunlarının yoksulu, sayın Kılıçdaroğlu siyaset oyunlarının varsıllarına karşı küçük de olsa bir önlem alması düşündürmesin seni; iyi şeyler olacak, ferah tut kendini.

CHP ve politikalarıyla birlikte siyasetçilerini yinelemek, Arapçası tekrar etmek isteyenlerin Olağanüstü Kurultay öncesi ‘sanal Sav ve Baykal dayanışmasını’ gündeme taşımaları ve parti meclisini belirleyecekleri savları, asıl seni düşündürmelidir, Kılıçdaroğlu’nun kararlılığı değil.

Sayın Baykal’ın böylesi bir süreci işleteceğine kesin inanmıyorum.

Eğe ki CHP’de Kılıçdaroğlu süreci bir şekilde bitirilsin, CHP tümüyle biter…

Sayın Baykal ve Sav depremleri sonrası ortaya çıkan;

‘Aslında olan halka oldu, birilerinin yine cebi ve sandığı dolacak, CHP yine yönetme gücünden(Ar. İktidar) olacak!’ gibi düşünenlere asla şans vermiyorum. Çünkü her deprem, yarattığı şiddetiyle büyük kayıplara neden olsa da, büyüklüğü ile yeni bereketli toprakların(Ova, plato ve vadi) kazanılmasına nedendir.

Yani öldürür de, ondurur da.

CHP’nin durumu tam da bu.

18 Aralık’taki Olağanüstü Kurultay’da kesin CHP, bazı yaklaşımları öldürüp büyük oranda ondurma, yani iyileşme ve iyileştirme sürecine girecektir.

Bu süreç aslında; Yargıtay’ın ’Tüzük değişikliğini uygula’ yazısıyla işlemeye başladı.

CHP ardından 10 şiddetinde Önder Sav depremiyle sarsılıyor ve sayın Kılıçdaroğlu yeni MYK’unu oluşturuyor. 10 şiddeti biraz fazla oldu denebilir, ama unutulmasın ki bu şiddet kaçınılmaz hale gelmişti.

Siyaset depremleri de doğa depremi gibidir. Asla depremin büyüklüğünü/ gücünü, yani demokrasinin vazgeçilmezi karşıtlıkların gücünü oluşturduğunuz güçle azaltamazsınız, sadece kayıpların önüne geçecek uzlaşı ile şiddetini azaltabilirsin. Şu an CHP’de, yapılan bu şiddetinin azaltılmasıdır… Olağanüstü Kurultay ile de azaltılacaktır.

Sayın Baykal’ın önceki kurultayında aldırttığı tüzük değişikliği kararı, sayın Kılıçdaroğlu uygulamaya koyduğunda Genel Sekreter(lik) Önder Sav edilgenleştirilmedi diyemeyiz. Öyle ki; lider erkini daha da güçlendirdiğini düşünebiliriz.

İşleyen süreç çoğu halkta soru işaretleri yaratmadı değil.

Sayın Kılıçdaroğlu ve yeni ekibini bu soru işaretlerini giderecek zor bir süreç bekliyor.

Bu zor sürecin atlatılacağı konusunda ben umutluyum.

Benzer yazıları çok yazdım. Benzer bezginlikler yaratmamak için, olguyu farklı anlatacağım;

Yaşar Tekdemir; Rekabet Kurulu uzmanı ve kurumun yurt dışı ilişkileri sorumlusu. Ortak yanımız Galatasaraylılık ve yaşama demokratik ölçütte çağcıl bakış. Zaman-zaman siyaset ve diğer konuları da tartışırız. Yukarıdan değindiğim nedenlerden dolayı CHP’ye sıcak bakamayan bir arkadaşım.

CHP’de son zamanlarda yaşanaları tartıştık.

Bu konudaki gelişmeleri özetleyen karşılıklı yazışmaya ‘genişleterek’, dahası o anki duygu yoğunluğundaki yorum eksiklerini gidererek yer vermek istiyorum:

Yaşar Tekdemir: 03 Kasım, 18:18

Merhaba Şevket bey,

Paris'teyken en azından yenilmedik hatta galibiyeti kaçırdık. Fakat benim Paris dönüşlerinin bir geleneği ise GS'nin kaybetmesi olmuştur. Umarım bu olmaz.
CHP'deki gelişmelerle ilgili fikrinizi öğrenmek isterim. Bu parti içi demokrasinin önünün açılması/geliştirilmesi midir yoksa beceriksizlik midir? Dahası AKP lideri olsaydınız bu gelişmeleri elinizi ovuşturarak mı yoksa endişeyle mi izlerdiniz?
Şevket Çorbacıoğlu :03 Kasım, 21:30

Galatasaray Trabzon maçını alırsa, zor da olsa lig tırabzanından ligin dibine değil de zirvesine doğru kayışa geçer. Aksini düşünmek istemiyorum…

Ben aslında GS ile CHP'yi biraz değil, çok benzetirim. Geçmişteki başarıları ve sonrası duruşları ve de adım atışları adeta örtüşüyor. Bir gün umut oluyorlar, bir başka gün umutsuzluk. Şu an GS umut, CHP umutsuzluk veriyor.
CHP'de tüm olumsuzluklar ve kötü gidişler Baykal ve Önder Sav üzerinden betimlenir. Bu sayın Baykal ve Sav'ın kadersizliği mi, yoksa CHP'nin mı anlamış değilim.

Eğer, Önder Sav depremi sonrası birilerinin savladığı gibi; Deniz'i gönderdi, Kemal'ı da gönderirse(çok zor), artık kendisinin gelmesi gerekir. Yok bir başkasını getirmeye kalkar ise, ileri de birini daha göndermek zorunda kalır.
Sayın Kılıçdaroğlu ilginç biri. İlginçliğini; soğukkanlı ve kendinden emin duruşuyla adeta büyüleyici özelliğe(Fr.karizma) dönüştüren biri de. Her geçen gün bu bağlamdaki katsayısın artırıyor da.

Birileri çıkıp; “Düşünün Halkoylamasında oyunu bile kullanamadı, siyaset oyunlarını nasıl kullanacak?”

Siyaset oyununu kullandı bile-Ki kullanması gerekiyordu-

“Siyaset oyunlarının yoksulu olduğu gibi, siyaset yoksunu olarak görülebilir. Hatta Salt kendisi değil, etrafı da. Örneğin; türban dedi, sonunu getiremedi, sandığa gömeceğim dedi gömemedi.” şeklindeki, özeleştiriden soyut yaklaşımlar da art arda geldi.

Ama ne oldu; Başbakanın bu konudaki duruşunu kamuoyuna açıkladı(Fr. Deşifre); kısacası ortaya koydu. Çünkü biliyordu ki, bu olguyu Başbakanın çözmeye niyeti yoktu.

Başbakan türban sorununu çözmeye niyetinin olmadığını, aksine bu sorunu korumaya alarak adeta “Siyasi-Sosyal SİT Alanı” oluşturduğunu görecek kadar zeki bir insan, Kılıçdaroğlu. Ama bunu asla belli etmez. Bu nedenle karşısındakiler kaybetmektedirler.

“Hiç de ethik olmayan bir şekilde; 'öyle veya böyle’ CHP'ye 53 yılını vermiş bir Önder Sav'a ve CHP'ye karşı' böylesi bir darbe yapıp, yeni CHP demeseydi” diye de düşünenler var.

Haklısınız; ‘Yeni Lux Seyahat’ dercesine, Tarihsel kökeni vazgeçilmezler arasında yer alan bir CHP’nin başına ‘Yeni’ sözcükleri getirmekle CHP’yi yenilemezsiniz, eğer politikalarınızı değiştirmez iseniz; ancak yinelersiniz. Ki Kılıçdaroğlu “Amacımız Yeni CHP değil, yeni politikalarla CHP’yi güçlendirmektir diyerek olguya açıklık getirmeye çalıştı.

“Atıl bekleyen tüzüğü uygulayarak; Lider sultalığı diyoruz, fakat lider olduktan sonra sultanlık istiyoruz.” eleştirisi, gerçek anlamda özeleştirinin zorunluluğunu işaret eden bir söylem.

Gerçekten bu bir çelişkidir. Güçlü sol parti, güçlü Genel Sekreterle güçlendirilmiş lider ve parti politikaları üreten partidir. Bizde ise lider erkine tapınmak adeta dogma haline getirildi. Böylesi Ortodoks lider yapısını kırmak için 'Tüzük değişikliği' zorunluluktur.

Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarının depremin yarattığı fırtınanın durulması sonrası gerekli demokratik yapılanma sürecini işleteceğini düşünüyorum.

“Yönetimde Yeniden Yapılanma ve CHP” dosyamı tamamlamış parti yetkililerine götürmeyi düşünürken, asker’den beklenen darbeyi CHP yaptı. İyi ki yaptı, yoksa milletvekili şansımı tümden kaybederdim, o çalışmamı sunsaydım:))
Şaka bir yana, bir oyana bir bu yana giden CHP için özgün çalışmamı bitirmiş, bloga koymayı düşünürken bunlar oldu. CHP ve Kılıçdaroğlu karşıtlarına malzeme olmasın(aksine Kılıçdaroğlu’na ve CHP’ye kaynak olacağını düşünüyorum) diye, şimdilik askıya aldım.

“Yaşananlar gerçekten iyi olmadı. Kemal'ın duruşu sanki Truva atını çağrıştırıyor. Seçime 7 ay kalmış, sen halk için toplumsal savaşa ivme kazandırman gerekirken, iç savaş başlatıyorsun” şeklinde düşünenler de, karşı görüşte olanlarda bu yaşananlar karşısında pek rahat olmadıkları bir gerçek.
Deniz bey geri gelir mi, asla olası değil ve de gelmemesi gerekir.

Bence; Kılıçdaroğlu’nun Sav-Baykal görüşmelerindeki saygı boyutundaki önemsemesi Murat Karayalçın katılımıyla güçlendirilmeli ve yaygınlaştırmalıdır. Gürsel Tekin bu süreci besleyecek halk dilini çok iyi bilen bir kazanç. Nedense partinin kadrolu yerleşik efendileri ondan ve gibilerinden rahatsız. Yerleşik efendilerin etkinliği tekrar artar ise karışıklık sürer. Bu da AKP'nin politikalarına yağ sürer.

Ve de; muhalefetin eksikliğiyle "2013'te Türkiye İslam Cumhuriyeti'nin 1. Yıldönümünü Kutlayacakmış' " başlıklı blog yazımı doğrular.

http://blog.milliyet.com.tr/Abdullah_ile_Recep_Beyin_Yaptiklari/Blog/?BlogNo=258923

Yaşar Tekdemir: 05 Kasım, 12:13

Merhaba Şevket bey, annesi 17 aylık bir birliktelik sonrasında Mehmet Ege'nin meme ile olan bağını kopardı. Artık memeden beslenmek yok hayatında. Oğlum hafta başından beri şokta. Ne yapacağını bilemiyor. Yeni duruma alışması kolay olmayacak. Haklı zira doğduğundan beri sahip olduğu, hayata anlam katan en değerli şeyi kaybetti. Sanırım bu aralar Önder Sav da Mehmet Ege ile aynı psikolojiyi paylaşıyor. 53 yıldır partide, ve arka planda partiye yön veriyor. 53 yıl sonra onu hayata bağlayan en değerli şeyi, koltuğunu kaybediyor. Umarım bu gelişmeler ülke adına hayırlı olur.

Şevket Çorbacıoğlu:05 Kasım, 13:10

Önder Sav'ın katkılarıyla Kılıçdaroğlu ile başlayan süreç, halkın Ecevit döneminde dağlara, taşlara ve yüreklerine yazdığı ve beyinlerine kazıdığı Umut'u tekrar yeşertmiştir. Bundaki katkı payının büyük bölümü Sav'ındır. Baykal’ın da bu umudu ivmelendireceğine inancım tamdır.

İşleyen süreçte rasyonel ve doyurucu çıkışların bizi gelecek adına daha da mutlandırması-umutlandırması gerekirken, yine bir iç kavgadır başladı. Bu “iç”, halka gelecekte sunulması düşünülen dolma içi değil, birilerine dolma ve lokma hazırlayan bir iç kavgadır. Asla Halk için verilmesi gereken bir toplumsal savaşı tetikleyecek politikalar değildir. Bizi gelecek adına daha da umutlandırmıyor.
Öncelikle bu karamsar betimlemeyi değiştirmeliyiz.

Sayın Kılıçdaroğlu ile aynı dergide yazmış ve bazı etkinliklerinde bulunmuş biri olarak o zamanlar "Neden böylesi birikim TBMM’nde yok?" eleştirisi getirmiştim. Şimdi, Sav'ın desteğiyle hem TBMM’nde, hem de partinin başında(bizler ise kurultay salonuna bile girememesi hiç önemli değil). Kılıçdaroğlu'nun gelişini bizler yine de CHP'nin koşacağının kanıtı olarak gördük ve yanında olduk(Olacağım da...)

Önder savunucusu değilim, aksine; gelecekteki başarılarının önderi olarak Kılıçdaroğlu'nu görüyorum.

İşte bu noktada eleştirilerim oluyor;

Birincisi; Önder bey ile yol alan ve Baykal'dan okey alan bir Kılıçdaroğlu, birilerin yarattığı kavgalardan ihanete özdeş durumlarla besleniyor izlenimi veriyor. Ki bunu Tayyip 'İhanetle gelen, ihanetle gider' şeklinde abartabildi. Bunun için kesin Önder ve Baykal gruplarıyla uzlaşıya gitmek zorundadır, çünkü adı geçen kişiler tabansız değil, aksine tabanı güçlü kimlikler. Eğer Önder ve Baykal dayatması kendini gösterir ise, Kılıçdaroğlu’nun tepkisi, ilk etapta hoş karşılanmasa da, halkın büyük desteğini alır ve bu işi de bitirir. Ama, saygıyı elden bırakmamak için öncelikle uzlaşı diyor. Tıpkı bizler gibi.

Kısmen özeleştiri yüklü bir önerime yer vermek istiyorum. Yazdığım bloglara ve internet veya ulusal gazetelere taşıyarak, Kılıçdaroğlu karşıtllarının malzemeye dönüştürmesini istemediğim önemli bir öneri:

Öncellikle şunu belirteyim CHP'nin 'Altı Ok'nun evrensel solun okları olduğuna inanan ve bu 6 işaretin 21.yüzyılın özgün gelişim ve değişimiyle harmanlanması gerektiğini düşünen biriyim.

Kimsenin adamı değil, Kemal Kılıçdaroğlu ile kendimi ve kentimi daha güvenceli görmeyi isteyen biriyim, o kadar.

Elbette ki o kadar değil;

Düne kadar Lider Oligarşisinden söz eden bizler, Lider erkine tapınmamak için ‘eşlik eden-Yolcu eden-karşılayan bir Genel Sekreter değil’, güçlü lider ve güçlü parti politikaları için etkin, üretken ve yaratıcı, savaşçı bir Genele Sekreter'in gerekliliğini yazar, çizer ve söylerdik ve de sayın Baykal'ın hazırlamış olduğu tüzüğün lider oligarşizmini kurumsallaştırdığını ısrarla belirtirdik.

“Şimdi böylesi bir tüzüğü yürürlüğe koyan ve partide büyük bir yenilenme süreci başlatan yaklaşıma diyeceğiz? Baykal'ın, bu tüzükle otoriter bir liderliğe soyunduğunu söyleyenler, aynı tüzükle Kılıçdaroğlu için aynı şeyler söyler ise ne duruşumuz ne olacak?" sorularına nasıl yanıt vereceğiz?

Kesinlikle partinin geleneksel demirbaş kadroları değişmeli ve nefes alarak oksijen depolamalı, yeni bir koşu için. Bu süreç yinelemeler ile değil yenilemeler ile olur. Sayın Kılıçdaroğlu bu süreci başlattı; işte bu sürecin yaygınlaşarak daha güçlü işlemesi gerekmektedir. Buna Kılıçdaroğlu asla 'Hayir!' demez. Bu nedenle partinin güçlü lideri ve politikaları için güçlü bir Genel Sekreter yapılanmasına gitmesi gerekir. Bu 'Yerelden ulusala, ulusaldan evrensel gitmenin' zorunluluğudur'

Yaşar bey; Aslan parçası, yaşamına anlam katan olgunun değişimi ile yaşadığı şoku atlatır, fakat bu kavgayı sürdürdüğü sürece, seçmen iki şekilde atlatır.
Birincisi seçmen gerçekten atlatır(Ussal atlama)…

İkincisi seçmen CHP’yi atlatır ve dinden-yoksuldan geçinenlere selam durur.

Yaşar Tekdemir: 5, 2010 at 10:47pm

Şevket bey, ilgili Tüzükte neler var incelemiş değilim. Diğer yandan bu son süreç en azından Kılıçdaroğlu için "bu adam zaten Önder Sav'ın vesayeti altında" yakıştırmasına son verdi ve ayakları yere basan/kendine güvenen bir lider olma yolunda ilerlemesine katkıda bulundu. Maalesef ülkemizde tek adamlar iş yapıyor, saygı görüyor. Bugün Tayyip Erdoğan'ın hala milyonları sürüklemesinde insanların bu tek adama bağlılık duygularının etkisi büyük. Öte yandan tanımasam da gördüğüm Kemal K. lider otoriter bir lider çizgisine gitmez diye düşünüyorum, düşünüyorum da insanların kolayca değişebildiğini de göz ardı etmemek gerekir... Bekleyip göreceğiz. CHP iktidara gelir veya gelmez ama şu bir gerçek ki ülke dengeleri için önemli bir unsurdur.

Not: Yazılarınızda inanılmaz bir akıcılık var. Bu sadece yılların birikimine bağlı bir durum olmasa gerek.

Şevket Çorbacıoğlu:05 Kasım, 14:05

Hayir, hayir! Kesinlikle Kılıçdaroğlu lider erki oluşturup tapındırır demiyorum, aksine böylesi bir yapıyı çağcıl ve demokratik kimliğe kavuşturacağı konusunda inancım tamdır. Özellikle sayın Gürsel Tekin'i, onun; birikimli, ne dediğini bilen, akılcı laf eden sert yanı olarak görüyorum. Süheyl Batum, Hurşit Güneş, Mehmet Faraç, Enver Aysever ve diğerleri de öyle pek papuç bırakacak kimlikler değil.
Benimkisi; böylesi süreçlerin işlemesi, birilerine siyasi eleştiri yapma olanağı tanıması. Dahası Kemal bey gibi kişinin böylesi kavgalardan gelmemliydinin eleştirisi.

Tüzüğe gelince, okumaya gerek yok, güçlü Genel Sekreteri edilgenleştiren, başkanı başkan yardımcılarıyla daha güçlendiren özler/yaptırımlar içeriyor.

Yaşar Tekdemir: 05 Kasım, 14:41

Bu açıklama için teşekkür ediyorum. Kemal Kılıçdaroğlu’nun yanındaki isimleri görünce ne yalan söyleyeyim içimi ülke adına bir iyimserlik kapsıyor. Bu isimlerin önemli bir kısmı CHP'yi sevsin-sevmesin herkesin sempati duyabileceği kişiler.

Şevket Çorbacıoğlu:05 Kasım, 14:52

Hepimiz bunun umudunu taşımaya başladık, İnşallah gerçek olur.
Aslan parçasını öpüyorum.Üzülmesin, Aslan parçalarını besleyecek mandıra gelecek gibi...

Eğer CHP’ye ve Kılıçdaroğlu’nun aklındaki ‘Halk Solu’na zarar vermek istemiyor isek, bu son yaşananları Yaşar-Şevket tartışma çizgisinde bırakmak gerekir.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32