31 Ocak 2010 Pazar

ARDA MI HAKAN ŞÜKÜR MU?

GALATASARAY DENİZLİ MAÇINDA ARDA ŞÜKÜR GİBİYDİ

Galatasaray ligin baş horozu olamadı, baş horoz yine
Yiğidoları Sivas’ta sahaya yığan FB....

Bir zamanların dilden düşmeyen şarkının sözleri ; “Üç gün dedin beş gün dedin aylar oldu gelmedin” diye başlar; bu şarkının sözlerini Galatasaray için uyarlamak gerekir; gerekir çünkü Lig liderliği aylardır gelmiyor. Sivas maçıyla gelir diye düşündüğümüz liderlik yine ötelendi. Kimse alınmasın, geleceğinden de pek umutlu değilim, çünkü, sanki birileri gelmemesi için futbol dışı oyunları alabildiğine yoğunlaştırmış durumdalar..
Lige dönüş yapmak isteyen Sivas’a, hem de Sivas’ta tam 5 gol atabiliyor bitti dene FB... “Bu yıl akla gelirdi de geçen yıl böylesi bir sonuç akla gelmezdi” demek istiyorum, fakat FB bu Sivas’a geçen yıl da aynı şeyleri yapıyordu. Nasıl kardeş takımsa hep bunu yapıyor..Acaba, “Sen benim kardeşimsin, bana izin ver seninle beni izleyeni korkutayım, gerisini merak etme sen kurtarırım ben..”mi diyor birileri?
Yılmaz Özdil benzeri bir söylem oldu söylediklerim..Özdil deyince çağrıştırdı, Saatçı lig saatını iyi kuruyor Galatasar için. Önce Hakanlar, sonra FB’ye iyi bakanları kurgguladı halkın ortak sayfasında. Salı günleri Yılmaz Özdil ve Uğur Dündar ile, özellikle FB’yi analiz ediyorlar. Dündar değil de, Özdil o ince işlemelerini zaman-zaman Galatasaray için de yapıyor. Bence kamuya mal olmuş kimliklerin böylesi taraf duruşları pek şık durmuyor. Halkın ortak sorunlarına evet, fakat ortak sevinçlerinde taraf durmamak gerektiğini düşünüyorum..O mizahi özelliğiyle Toroğlu özgörevini üstlenirse sakın torlamayın..
Öncellikle şansız bir sakatlıktan sonra lige yıldız gibi doğan Mehmet Yıldız’a geçmiş olsun diyorum..Mehmet Yıldız lige döndü, Sivas hala dönecek. Anlaşılan o ki, dünün yıldız takımı Yıldız’ı gibi sahalara dönmeye niyetli değil..
Dedim ya, ligden umutlu değilim. Tuhaf şeyler oluyor ... Şifo Mehmet Özdilekli Antalyaspor, gelene-geçene kök söktürürken Kartal’a adeta bir tutam çiçek söküp sundu..Şaşırmayacağım Kanaryanın arkasına Kartal konuşlandırılırsa..Hıncal Uluç’tan önce söylediğim; “Lig bu yıl kanarya için kurgulanıyor, susma payı da Galatasaray’a, o da ikincilik..”
Galatasaray Denizli maçını izlemek için inanın pek istekli oturmadım TV karşısına. Denizli lige dönüş umutlarının başlangıcın yapmak istiyor. Yıllardır FB ve BJK’ye yaptıklarını Galatasaray’a da yapabilir mi? endişesini taşımıyor değilim.....
Galatasaray’ın ilk onbirinde Emre Çolak var, Santos yok. Bence Galatasaray ligin arasını değerlendirirken salt Neill, Jo ve Santos’u takıma kazandırmamış, Uğur’u, Barış’i, Caner’i ille de Emre Çomak’ı takıma kazandırmış. Galatasaray lige her zamanki gibi göreceli takım kurgusuyla başladı. Rijkaard’ın takım kurgusu ne olursa olsun, oynattığı futbol seyredilir futboldur bence..
Dakika 19, Emre Çolak ile başlayan ve Barış ile devam ederek Arda ile sonuçlanan olgunun adı gol. Arda topa kafa vurmazdan önce Hakan şükür gibi havada asılı kaldı adeta..Arda en az Şükür kadar faydalı bir oyuncu.. Arda ilk kez kafa ile gol atıyor dan çok Arda’nın giderken yerine Emre Çolak’ı bıraktığından söz etmeliyiz.. Birileri bu takımdan giderken hiçbir şey bırakmayarak İtalya’ya nasıl kaçtığını unutmayalım. Bu Emre o bilinen Emre’den çok daha müthiş ve de karakterli..
Lucas Neill sunucunun dediği gibi Galatasaray’ın Popescusu adeta..Sunucu deyince şu söylediklerine yer vermek de aklıma geldi; “Denizli ligde hiç galibiyet almayan takım, Komşumuz Yünanistan’da da Pantrakios takımı hiç galibiyet almamıştı, fakat bugün bu şansızlığın kırdı, Denizli de niçin....” Anlaşılan Denizli’nin maçı almasını istiyor; fakat Denizli hiç oralı değil Angelov’un dışında, çünkü iki enfes pozisyön yakaladı..
Eğer Jo ilk devrenin son salisesinde müthiş girdiği ceza sahasında müthiş bir şut çıkarabilse devre 2-0 bitecek..Jo iyi bir oyuncu. İyi değil diyenlere duyurulur..
Dakika 54. Engin Memiş ile golünü attı. Denizli bu maçta Sivas gibi oynamadığını gösterdi. 58 de Santos oyunda. 61’de JO ise sahnede ve Galatasaray’a 3 puanı getiren golü attı; önce sağla denedi, olmadı sol ile attı.
Galatasaray iyi değildi, ama Denizli Sivas’tan çok iyi idi. Galatasaray’ın eskileri Neill hariç diğer yenilerden iyi idi..Galatasaray’ın bir penaltısı verilmedi, bir de kırmızı kartı; Neill’e yapılan hareket kıpkırmızı bir karttı..Galatasaray yine de FB’nin ensesinde, her an patlatabilir..Deplasmandaki Kayseri maçı bence ligin kırılma noktası olacaktır; bu maça çok dikkat etmeli. Bu maçtan çok Galatasaray ve Rijkaard’ın yeni futbolcu aktarımlarına değinmek istiyorum..Eeee, buradan Haldün Üstünel’in futbolcu aktarımındaki üstün elini sıkmamam olmaz her halde; doğaldır ki onu bu konuda zengin kılan perde arkasındaki isimsiz kahramanların da...
Galatasaray’a aktarılan Neill, Jo ve Santos..Galatasaray ve Rijkaard ne yapmak istiyor? Ne yapmak istediğini bugünkü Denizli maçında kendini gösterdi..Galatasaray ve Rijkaard yeni bir Barça yaratmak istemiyor, efsane Galatasaray’ı daha görkemli bir şekilde yaratmaktır amaçları..Santos, Jo ve Neil; bu topçular Avrupa’nın ikinci sınıf topçuları veya emekliği gelmiş futbol yorgunları değil, bunlar Avrupa’nın gelecekteki potansiyel topçular; bu nedenle bunların takıma kazandırılması büyük başarı, çünkü Ardalı, Kewelli, Keitalı, Elanulu, Baroslu, Sabrili, Sarplı ve diğer oyunculu kadrosuyla bu oyuncular ligde ve Avrupa’da fırtına gibi eseceklerini düşünüyorum..

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

26 Ocak 2010 Salı

KÜRT VE ERMENİ İSTEMİ

Kürtler özerklik istemiyor ise, Ermeniler ne istiyor?
A&G’nin anketine göre Türkler ve Kürtler asla çatışmazlar...Kürtler'in yüzde 79'u, DTP’lilerin yüzde 64'ü kendi meclisi, polisi olan otonom bölge istemiyor...
Ben biliyordum bunları halkım da öğrensin.. İsteyen Kürtler değil küresel efendi. Anla bunu efendi ve içteki taşeronunun da kim olduğunu gör artık..Sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı "Kürt Türk'e eşit oluncaya dek bu savaş devam eder" diyor. İnsaf be, bu ülkede Kürt'ten Başbakan, Cumhurbaşkanı olmadı mı? Ülkemin en büyük işadamı ve kulüp başkanı Kürt değil mi? Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek midir amaç? Yani ülkeyi iki uluslu topluma dönüştürmek.. Peki ya ben ne olacağım Zaza, Laz, Gürcü, Çerkez...olarak??!! Ben Laz olarak şikayetçi değilim, aksine evrensel özler taşıyana ve salt ülkeme özgü ‘Atatürk yapılanması’ Ulusal yapılanmadan memnunum, memnun!!!!!... Bir diğer haber; bana pek inandırıcı gelmeyen İsrail tartışmaları..Tekrar hızlanır oldu:
Türk Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’u aşağılayarak Ankara ile "diplomatik kriz" yaratan İsrail Dışişleri Bakanlığı, bu defa Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, dolaylı olarak Yahudi karşıtlığını "kışkırttığı ve cesaretlendirdiği" iddialarını içeren Türkiye-İsrail ilişkileri konulu raporu ile gündeme geldi. Davos’ta On Minute ile başlayıp Tel Avıv’de alçak koltuk krizi ile devam eden bu savaşlar çoğu insan için danışıklı gibi. Doğru değil diyebilir misiniz? Düşünün; tartışmalar dizboyu iken ikili anlaşmalar aynı boyda seyrediyor. Hatta, bir önemli siyasetçiyi ve ailesinin bilinen gizli servis timleri tarafından korunduğu bile söylentiler arasında... Bu nedenle bana inandırıcı gelmiyor..Siyasi ranta yönelik ikili duruş adeta..Ticari ilişkiler tüm yoğunluğuyla sürüyor..Kuşadası limanını onlar satmadık mı? Sanki halkın tepkisini azaltmanın sahneye konan oyunu(Fr. Mizansen diyorlar)..Dahası haksızlığa uğramışlığı(Arapça, mağdur) ve acınası kişiyi(Arapça,mazlum) oynamanın bir başka versiyonu.. Acaba diyorum, ‘Balyoz darbe planı’ tutmadığı için mi İsrail tartışmaları hızlandı? Dün Başbakanın mercedesini darbeleyen balyoz, utanmazdan bugün ülkemizi darbelemenin planlarını yapabiliyor..Ne balyozmuş be... Eskiden asker üzerinden, doğrusu danışıklı uyarılar(muhtıralar) üzerinden oynanırdı acındırma oyunları..Asker inadına ‘ben demokrasiye bağlılıktan vazgeçmeyeceğim dedikçe, kimyası bozulanlar farklı versiyonlarla halkın karşısına çıkmaya başladılar.. Askerin demokrasi duruşundan rahatsızlar. İnanmıyorlar, çünkü inandıkları an amaçlarının biteceğini düşünüyorlar..Küresel beyler bile askere inanan işaretler vermeye başlayınca, inanırım korkuları sardı birilerini ve çıkıp son hamle ile, “Daha karanlık tünellere girmedik” demeye başladılar.. Hangi tünel karanlık değildir ki?! Tüneller yaşamın her alnında var; sivil siyasette de, askeri siyasette de. Aydınlığa çıktığı gibi, karanlığa da çıkar. Karanlığa çıkan tüneller, balyoz ile oluşturulan ve oluşturduğun tünellerdir ve faşizme çıkar. Gerçek demokrasiye inananlar bu ikisi ile de mücadele edenlerdir. Eğer; “sivil ve askeri faşizme/diktatörlüğe karşı olduğum için AKP iktidarının duruşunu eleştiriyorum” diyen birinin insafını sorgulayarak “ Şurada konuşabiliyor, burada konuşabiliyor, üniversitede ders verebiliyor, hala sivil faşizmden söz ediyor..” diyerek eleştiri getirebiliyorsan; kusura bakmayın insafın bırakın ölçüsünü, asaletini de bozuyorsunuz demektir..Sizin düşündüğünüz yasaklar Hitler’in dünyasında bile yoktur..
Askeri batı bile anladı demiştik. Aslında ‘askeri anladı’ dan çok, birilerine olan inancını sorgulayan veya sorgulayacak işaretler vermeye başladı: Ne diyor BBC? BBC, "Türk Generali “Balyoz Darbe Planı” Komplosu İddialarını Reddetti" derken, "İddiaların doğruluğunu değerlendirmek mümkün değil, ancak bir zamanlar dokunulmaz bir kurum olan Türk Silahlı Kuvvetlerini savunmaya itti" görüşünü öne sürdü. Önceleri direkt askeri suçlayan batı, birilerinin duruşundan rahatsız ki daha dikkatli ve tarafsız yorum yapıyor... Haberler, haberler..Biter mi haberler.. Washington’daki bir üniversitede düzenlenen seminerde, bir haritada Türkiye topraklarının bir kısmının "Tarihi Ermenistan" başlığıyla Ermenistan toprağı olarak gösterilmesi tepki yarattı. Bu haritacığa göre, Hatay, Antalya, Adana, Doğu ve Güneydoğu Anadolu, hatta Doğu Karadeniz’in iç kısımlarının büyük bölümü "Tarihi Ermenistan" toprakları olarak gösterilmiş.. Resmen Kürtlere bir şey bırakmamışlar, yani otonomi nanay.. Avlanırken avlandık mı acaba? Emperyal batıyı anlayanın anlını karışlamak gerek. Asıl anlı karışlanacaklar; batının demokrasi yemine gelip, dinden ve yoksuldan geçinenlerin, sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılarının ve de etnik milliyetçilerin, tavadaki balık gibi “Demokrasi, demokrasi” diyerek zıplamaları..
Diyelim, Kürtler otonomi/özerklik istemiyor, iyi de Ermeniler ne istiyor?? Tam yazıyı bitirirken “haberci”den bir haber düştü bilgisayarımın ekranına: İngiltere'nin Kuzeydoğusunda bulunan Northumberland sahilinde, ödüllü amatör fotoğrafçı Lee Davis tarafından çekilen fotoğraflarda, balık toplamaya çalışan her şeyden habersiz deniz martısı, büyük kuşun ani saldırısı karşısında adeta şok oluyor. Büyük martı, ağzında topladığı balıklarla şaşkınlığını üzerinden atamayan deniz martısını gagasından yakalayarak havaya kaldırıyor. Direnme şansı olmayan deniz martısı ise kaderine teslim oluyor.
Anlayana...

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU TEKNOPOLİTİKALAR evesbere@mynet.com

24 Ocak 2010 Pazar

GALATASARAY'I KÖTÜ HAVA DA DURDURAMADI

GALATASARAY GAZİANTEP’İ VE KÖTÜ HAVAYI YENDİ Futbol maçında her şey değişir, değişmeyen tek şey, maçın 25 kişi ile başlamasıdır. Bunların üçü hakem, 22’si futbolcudur. Değişen tek şey ise, başta söylediğim gibi çok şeyin değişmesidir. Örneğin beraberliğin değişmesi, liderin, oyuncuların, Teknik adamın, seyircilerin, oyuncu kadrosunun, oyun kurgularının ve de en önemlisi hakemlerin değişmesi.. Aytekin Durmaz, Mustafa Emre Eyisoy, Erhan Sönmez üçlüsünün yönettiği Galatasaray-Antep maçı da; Franco, Uğur, Servet, Neill, Hakan, Barış, Mustafa, Elano, Caner, Arda, Nonda ve Mahmut, Zurita, Deumi, Serdar, Erman, Olcan, Ivan, Correia, Ahmet, Cenk, De Souza ile başladı... Galatasaray’ın kadrosunda yeni aktarılan topçuları gözlerimiz aradı, sadece Neill vardı. Evet, Everton’dan alınan iki oyuncudan sadece Neil.. Jo yoktu.. İstanbul’un havası iki maçın iptal etmesine karşın Galatasaray-Antep maçına havası yetmedi. Maç yoğun Galatasaray atakları ve kar yağışıyla başladı. İlk golü 3. dakikada Nonda kaçırdı..Eğer hemen ardından 5. dakikada Serdar Kurtuluş ile Antep, GS’yi taklit etmeyip golü atsa, İstanbul’un havası gibi Aslan’ın da havası bozulabilirdi.. Hava gerçekten kötü..Futbolcular hekemden ve rakip oyunculardan çok havanın sertliğinden korkuyorlar çünkü her an biri için beklenmedik bir kaza yaşanabilir.. İlk 17 dakika Antep 2, Aslan 22 kez ceza sahasına indi... Arda sıfıra inerken harika fakat, ceza sahasına attığı paralel toplara da sıfır açı yaptırdığı için gönderdikleri genellikle kalecide kalıyor. Caner sol kanadı müthiş kullanıyor. Bu çocuğu anlatmaya gerek yok, kendisini sahada anlatıyor..Nonda bu maçta kaçırmada en az atma kadar başarılı. Eğer Nonda’da algıyla bütün refleks olsa kesin şimdi Relal M..veya Barça’da oynuyor olurdu.. Maç sonrası Toroğlu yorum korkusu yaşamayacağız gibi. Ben yaşatayım barı; Barış’a ve Barış’ın yaptığı iki hareket kesin sarı kartlıktı..Seni hakem yapanı......Şaka bir yana, Toroğlu ve Çakar artık çekilmez olmuşlardı..Neden Toroğlu... Çakar’a bu haksızlık niye.. Adamların yorumculuğu iyi de şu sivri ötesi sinir bozucu dilleri var olmasa... Ahmet Arı, gerçekten Arı gibi, fakat hırsı başına iş açabilir..Yoğun kar ve yoğun Aslan baskısı sürüyor.. Leo Franco için herkes karar vermemekte haklı. Kalecimiz iyi şeylerin yanında öyle olmadık şeyler yapıyor ki, gerçekten güvenirliği konusunda kafalarda ??????’leri yaratıyor. Evet; ne yapacağı belli değil, en az kaygan zemin kadar tehlikeli; 25. dakikada dışarı atabileceği veya başka tarafa yönlendirebileceği topu Nell’in yüzüne nişanlaması korner değil de gol da olabilirdi.. Dedim ya; Arı gibi Aslan’ı sokması beklenen Ahmet Arı, Antep’ı soktu,,Ne dediyse yan hakeme 33. dakikada direkt kırmızı kart gördü.. Ve Galatasaray’da 10-11 sendromu başlar demeye kalmadı başladı. ..Nonda’nın kaleciden dönen topu algılayamaması sendomun devam edeceğini gösterdi. Eğer, 46. dakikada Nonda tam kafaya çıkarken omuzla indirilmesi penaltı verilseydi-ki yüzde bir milyon penaltı idi- devreyi 1-0 önde kapatabilir ve korkulardan kısmen de olsa kendini kurtarabilirdi.. İkinci devre aynı korkularla sahada idi Galatasaray. 53.dakikada Elano’nun şutu direğin dibinden dışarıda..Dakika 56 Caner’e yapılan hareket penaltı, topun başında Nonda, Kalede Mahmut ve şanslı olan Mahmut..Nonda yaptıklarını değil, yapmadıklarını yapıyor bu maçta ve golü kalecinin ayağına nişanlıyor..Siz buna kalece de kurtardı diyebilirsiniz..İşin sevindirici yanı Jo’nun oyuna girmesi, üzücü yanı Nonda’nın sahada kalıp Elano’nun dışarı alınması.. Galatasaray bu maçta 4-4’lerin önünde kimleri oynattı anlayamadım, anladığım şey 10-11 sendorumunun devam etmesi..66. dakikada Jo indirdi, Arda bindirdi, Mahmut Bezgin Aslanı bezdiren kurtarışlardan birini daha yaptı.. Veeee, 75. dakikada Aslan’ın 10-11 sendromu bitti...Jo bir adet faul aldı, Arda bir adet vurdu ve Sarp arka direkte bitiverdi, Mahmut duruverdi Galatasaray 1-0 öne geçti.. Ligin batı cephesinde değişen bir şey yok. FB bir puan önde. Oyun kurgusunda, oyuncularda, hakemde, seyircide ve teknik adamlarda da bir değişiklik yok, tek değişiklik skorda.. Bu kötü havada bir maç bu kadar kötü anlatılır..Kötü olmayan 3 puan. Galatasaray kötü mü oynadı? Hayir? En az iki maçı korkutan hava kadar yoğun yağdı sahada, Antep kormamak için direndi, fakat korkusuzluğu 75. dakikaya kadar sürdü ve Galatasaray bir gol ile üç puan aldı. Aslan direnciyle, Hakemi değil, kötü havayı yendi. Böylesi kötü havada hakemin kötü olmaması, onun iyi olduğunun göstergesi.. İstanbul havası iki takımı korkutamadı..FB ve Galatasaray’ı..Zannediyorum bu korkmayanların biri burun farkıyla ligi bitirecek.. Everton’luları anlatmaya gerek var mı? Yok bence, çünkü, gerek Neill, gerekse Jo bu kötü havada, iyi aktarımlar olduklarını kanıtladılar. Galatasaray bu oyuncuları almakla gerçekten büyük iş yapmış. Üstünel ve arkasındaki Polat ekibini kutluyorum..İnanın lig ikinci yarı çok zevkli geçecek.. Bu maç beni sevindirdi; üzen tek şey Harry Kewell’ın nisan ayına kadar sahalarda olmaması.. ŞEVKET ÇORBACIOĞLU ŞUTLUYORUM evesbere@mynet.com

20 Ocak 2010 Çarşamba

YENİ YIL İLE BİRLİKTE İNŞAAT SEKTÖRÜ VE ŞANS OYUNLARINDAKİ DERİN UMUT,,,?

2010 da anlaşıldığı kadarıyla, önceki yıllar gibi yoksulluğa ve zamlara koşuyor:
Hükümet yeni yıla saatler kala akaryakıttan sigaraya kadar birçok üründe vergileri artırdı. Benzinde 20, motorinde 15, LPG’de de 18 kuruşluk litre başına vergi artışı yaptı. Vatandaşa zam olarak yansıyan vergi artışlarıyla, sadece sigara ve akaryakıttan 3 milyar lira ek gelir elde edilecek. Otomobil deposu en az 200 liraya dolacak.
Akaryakıtın ÖTV’si arttı: % 2.9-7.1 95 oktan litrede 1.89 TL artı: %13 Benzin 3.65 TL oldu: Vergi artışları, firmaların satış fiyatına KDV’de ekleneceği için açıklanan oranların da üzerinde yansıdı.
1 depo 200 TL’ye dolacak Mutfak tüpü 50 TL’yi aştı Kırsal motorin fiyatı normal motorini yakaladı
Kamuya ait lojmanların aylık kira bedelleri 15 Ocak'tan geçerli olmak üzere yüzde 19,5 ile yüzde 20 arasında zamlandı.
Motorlu taşıttan pasaporta kadar vergiler arttı: %3.3-%10
“Yeni yıla nasıl girersen, öyle devam eder” diye bir deyim vardır. Halkımıza öyle girdiler ki; yılın eskisini de yenisini de unuttu. Dahası, yeni yıla kimyası bozuk girdi. Büyük ikramiye beklerlerken, büyük zam ikramiyesi ve küçük zam amortisi ile karşılaştı...
Evet, tüketim ürünlerine büyük zam, tüketim gücünü belirleyecek ücretlerine küçük zam..Örneğin az-gari ücrete 31 tl’lik zam..Emeklileri de benzer amorti bekliyor. Çalışanların ücretlerine çıkan amortiyi hepimiz biliyoruz..
2010’un birinci günü yaşananlar; doğrusu yaşatılanlar bunlar.
Sonrasında neler yaşanır dersiniz!!??..
Seçimlere çeyrek kala çalışanlara ve emeklilere belli oranda zam yapılır; ardından; Kuzey Irak,İsrail, AB+ABD=ARBD üçgeninde PKK’nın ötelenmesi, yanı Kürt açılım aldatmacasıyla Terör örgütünün göreceli suskunluğu sağlanır, El altından Kuzey Irak Kürtlerine özerklik verilir, ardından terörü demokratik açılımla bitirdik der; benim çalışanım-emeklim ve güneydoğu seçmenim de bunu yer, sandığa gider..
Adım-adım TİC’e mi gidiyoruz?
Bu soruyu işleyen blogcu’daki yazımı okuyabilirsiniz:
http://evm.blogcu.com/turk-islam-cumhuriyeti-2013-te-1-yili-kutlayacakmis/6406594
Gerçekten 2010 nereye koşuyor? 2013’e mi?!
Aşağıdaki haber; abartılı endişe veya korkuyla karakterize eden kuruntularla bütün kurgulara itiyor insanları:
CHP Kırklareli Milletvekili ve Adalet Komisyonu üyesi Av. Turgut Dibek, TBMM Başkanı M. Ali Şahin’in yanıtlaması istemiyle ilginç bir soru önergesi verdi. Önergenin girişinde şöyle deniliyor: “29.12.2009 Salı günü Meclis’te Fransa’dan gelen bir CD dağıtılmıştır. CD’nin üzerinde ‘Anadolu İslam Cumhuriyet Anayasası’ yazmaktadır. CD aynı gün akşam Meclis’te görevli idari personel ve yöneticiler tarafından yanlışlıkla dağıtıldığı belirtilerek toplanmıştır...Sivil toplum örgütlerinin bile milletvekillerine gönderdiği dokümanlar Meclis yetkililerince incelenirken; göndericinin kim olduğunun belli olmadığı, üzerinde ‘Anadolu İslam Cumhuriyet Anayasası’ yazan bir CD tüm milletvekillerine neden incelenmeden dağıtılmıştır? Üzerinde ‘Anadolu İslam Cumhuriyet Anayasası’ yazan bu CD’nin dağıtılması ile ilgili olarak, sorumlular hakkında Meclis bünyesinde bir idari soruşturma açılmış mıdır?...Bu mektuplar daha sonra milletvekillerinin odalarına girilip toplanmış mıdır? Bu işlem polis veya Meclis personeli tarafından mı yapılmış mıdır? Bu olay, geçmişte TBMM’de İçişleri Bakanı Faruk Sükan’ın milletvekillerinin dolaplarının aranmasına benzemiyor mu?”

2010’un ilk mutlu haberi; 2010 yılı içinde çalışanları dinlencesi bol bir yıl bekliyor olacak. Kamu çalışanları bu yıl 117 gün dinlence yaparken 248 gün çalışacak.
Benim insanımın büyük bölümü; yılın 365 günü dinlencede(Arapça Tatil diyorlar)..Düşünsel dinlencede canım.. Mutsuzluk uçurumuna giderken mutluluğu yaşayan alkolik gibi...

Peki inşaat sektörümüzün nereye koşuyor? Nereye olacak?! Ranta, ranta; ekonomik ve siyasi ranta..
İnşaat sektörü ekonomik rant adına birileri tarafından TOKİ kırbacı şaklatılarak koşturuluyor. Nereye mi? Dedim ya; TOKİ aracılığıyla, rant sektörü tarafından siyasi ve ekonomik ranta..

TÜİK yine bilgilendirmiş beni, gönderdiği iletisiyle:

İnşaat Sektöründe İstihdam % 20,6 azalmıştır.
NACE* Rev.1.1’e göre hesaplanan 2005=100 temel yıllı, Üç Aylık İnşaat Sektörü İstihdam Endeksi 2009 yılı III. döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre % 20,6 azalmıştır.
Bina İnşaatı Sektörü İstihdam Endeksi % 28,5 azalarak 105,7’den 75,6’ya, Bina Dışı İnşaat Sektörü İstihdam Endeksi %8,8 azalarak 128,1’den 116,9’a düşmüştür.
İnşaat Sektöründe Çalışılan Saat % 18,4 azalmıştır.

İnşaat Sektöründe Brüt Ücret-Maaş % 8,1 azalmıştır.

İnşaat Sektöründe Ciro % 22,2 azalmıştır.

İnşaat Sektöründe Üretim % 18,4 azalmıştır.
Bu veriler TOKİ Baz alınsa bu denli olumsuz seyreder mi? Etmez, etmesine de işlerine gelmez, çünkü adama sorarlar;
Kardeşim, her şeyi özel-leştiren sen, neden TOKİ’yi özelleştirmiyorusun?
Amacın, devlet araclığıyla konut sorunun çözmek ise niçin hala yıllık 500 bin konut gereksinimi var?
Konut açığı için mi, yoksa doyumsuz konut açları için mi üretiyorsunuz, varoşları ve gecekonduları betonlaştırarak?!
TOKİ’de demokrasi gibi amaçların aracı mıdır?

Türkiye, nereye koşturuluyor beyler, nereye?!





*: NACE, Avrupa istatistik sistemi içerisinde karşılaştırılabilir istatistikler üretmek amacıyla kullanılan istatistiksel altyapının ayrılmaz bir parçası. Tüm Ekonomik Faaliyetlerin Uluslararası Standart Sanayi Sınıflaması (ISIC) ile ilişkisinden dolayı, NACE, ekonomik faaliyetlere ilişkin istatistiki verileri dünya düzeyinde karşılaştırma açısından önemlidir..



ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
evesbere@mynet.com




YENİ YIL, YENİ BULGULAR VE PİYANGOLARLA DERİN UMUT

Her yeni yılı tanımlayan cümledir; “Yeni yıl, yeni umut”..Kimler için söylenir; umutla özdeksel(parasal) yaşamının değişeceğini bekleyenler için. Özdeksel yaşamının değişimine gereksinimi olmayanlar için umut, yeni heyecanların kurgusudur(Fr.fantezi diyorlar).
Bence, her iki kesim de, gezegenimizdeki yaşam kolaylığını sağlayacak, barış ve demokrasi ile harmanlanmış adil paylaşım özündeki Sosyal-ekonomik değişim, bilim ve teknolojik gelişim bağlamında yeni umut ve bekleyişler içinde olmadıklarını gözlemliyoruz.
Bana kim söyleyebilir? Sosyal bilim bütününde yeni bir barışın, bilim ve teknoloji bütününde yeni şeylerin bulgulandığını. Bulgulananların çoğu G-8’i daha da varsıllaştıran, yoksulu daha da yoksullaştıracak ve o’nu yeni umutlara itecek bulgulardır. Örneğin; tahrip gücü yüksek G3 piyade tüfeği kadar tehlikeli 3G telefonları..

Fayda ve umut boyutunda bulguları yok mu/ Var! İşte o bulgu gerçek olursa gezegenimiz insanı barış içinde demokratlaşıp kucuklaşacaktır.
Evet;
“Bilim insanların genetik yapısında dramatik çeşitlilikler keşfederek; insan anlayışını değiştirecek olan insanlar arasındaki farklılıkları ortaya koyan genetik keşfi bulgulamak üzere...imiş..”

Fayda boyutunda dikkati çeken bulguların biz tarafından gerçekleşmesi gurur ve umut verici..
Örneğin; Türk teknoloji firması nano teknolojiyi kullanarak, bor madeninden araç yakıtı üretmeyi başarması(İnşallah Mühendislerimiz tek tek intihar etmez)..
Örneğin; Batmayan mayo, Yangınlarda yaşam kurtaran sırt asansörü, Perdelerin kolayca asılmasını sağlayan asansörlü korniş, Sobalardaki gaz sızmasını önleyen alet, Mevsime göre sıcak veya soğuk hava depolayarak iklimlendiren ayakkabı.. Moleküler biyoloji ve genetik biliminin kurucuları arasında bir Türk’ün olması.. Aslında son yıllarda, Türk bilimadamlarının insanlığa hizmet eden o denli bulguları var ki, gerçekten gurur verici:

Beyinde fazla miktarda salgılandığında şizofreniye neden olduğu tespit edilen kimyasalın(agmatin) sebep olduğunun bulgulanması- Matekatiğin kimya biliminde kullanılması- Yüz nakli- Atom ve moleküllerin çok elektronlu kuramı- Kimya biliminin Kuantum mekaniğinde, matematiksel olarak tanimi belli olan sonsuz boyutlu uzayının, yani evrenin en küçük aralığının (Hilbert uzayı) topolojisi ve içerdiği yüksek simetrileri sayesinde, biçimleri ya da boyutları değişmeyen geometrik cisimleri(topolojik-ölçüsüz geometri) inceleme ile sağlam bir temele oturtulması- Üremeye yardımcı tedavi yöntemlerinden tüp bebek-mikroenjeksiyon başarısını yüzde 33 oranında artıran Manyetik hücre seçicinin (MACS) bulgulanması- Minimal kesimli tek yarma (ensizyon) ameliyatı gerçekleştirmek- DNA sarmalının çözelti içinde o biçimde nasıl durduğunun bulgulanması- Fiberoptik(görme kabloları) sistemle eklem içerisine giriş noktaları oluşturarak incelenmesi ve cerrahi müdahale tekniğinin(artroskopik) katkısıyla gelişimsel kalça çıkığı ameliyatının gerçekleştirilmesi- DNA şifresini değiştirerek sağlıklı kök hücre üretme-maddeyi 4. haline çevirebilen farklı malzemelerin makro düzeyde biraraya getirilmesiyle oluşturulan malzemeli (kompozit) zırh- Obezite ve diyabet tedavisi – Menapozlu kadınların annelik şansını artıran, dondurulmuş yumurtanın insan karnına nakledilmesiyle embriyo elde etmek- Hastadan hem kist çıkarılması hem de kapak onarımı ve kalp pili takılması operasyonunun eşzamanlı yapılması..
İnsanımız bu denli yaratıcı iken, onları umut kuyruklarında heder ediyoruz..Onları, Dünya’da ilkkez; Atatürk ve Anadolu insanının emperyalistlere attığı tokat ile kurumsallaştırdığ Cumhuriyet’i ve evrensel kardeşlik platformu Ulusal üniter yapıyı ikinci cumhuriyet / İslam Cumhuriyet’i adına yıkarak bir karmaşanın içine sokuyoruz..Onları, önce Kürt , ardından demokrasi açılımı, olmadı Milli Birlik Açılımı diyerek ve kavram kargaşası yaratarak, Demokrasi ve Barıştan soğutuyoruz...Onları, Irktan, dinden-yoksuldan, demokrasiden ve emperyalistlerden geçinenlerin dayanışma içinde olduğu alana itiyor, yaşanansüreç içinde susukunluğumuzu koruyoruz..Onlar, Cumhuriyet’in tüm değerlerini yıpratmak, başta Orduyu yıpratmak için olmadık komplo senaryoları büktününde suikastler kurgulayıp sivil faşizme koşar adım gitmenin yollarına sürüklüyoruz..Onları, emperyal güçlere kurban ediyoruz..

Yetmedi;

'Sen ne mutlu Türküm dersen oda ne mutlu kürdüm der. Türklük yerine Türkiyelilik bilinci yerleştirilmelidir.' 'Cumhuriyetin ilanı İstanbul un tarihi değerini ve saygınlığını düşürmüştür.' Kürtlerin geleceği ve özgürlüğü için Türk askerinin kanının oluk oluk akması gerekir.' Toprak tek başına bir anlam ifade etmiyor. APO Türklere Allahın bir lütfüdür. İnsanları öldürmek yerine Kürtlere istedikleri toprakları vermek gerekir.' Atatürk öldüğünden beri hala zenginlik ve özgürlük üretemiyorsak sebebi Kemalizm'dir. ' Memleketi bir çift kadın memesine satarım.' Türkiye, sadece Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir.' Vatan sevgisi nedir ki? Vatanı seveceğinize gidin evde karınızı sevin.'
Kimse söylemiyor bari ben söyleyeyim. Türkiye'de 1 milyon Ermeniyle 30 bin Kürt katledildi.' Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sırtımızı Amerika'ya dönmeliyiz.' Boğazlar milletler arası bir komisyona devredilmelidir. ' gibi böylesi söylemlerle ciddiyetten uzaklaşıp, insanlarımızın kimyasını bozuyor umutsuzluk deryasına itiyoruz..



İşte bu emperyal güçler ve de başındaki küresel efendi ulusları parçalamada var, fakat;
Ekonomide yok, Sosyolojide yok, Teknolojide yok, en önemlisi sağlık biliminde yeni bir bulguları yok. Aksine yeni sayrılıklar var; domuz ve kuş gribi, kene saldırıları ve Genleri Değiştirilmiş Organizmalar(GDO) gibi. Özellikle domuz gribi konusunda toplumları şoka sokan, dahası yoksulun ekmeği ‘umutlarını’ bile yok eden senaryolarla örülür oldu. Ozan Karasüleymanoğlu’nun ABD’den bana ulaşan iletisi düşündürücü:
Finlandiya eski Sağlık Bakanı Dr. Rauni Kilde’den domuz gribi hakkındaki “Domuz gribi aşısının bir aldatmacadır... Bu düşüncenin eski ABD Başkanlarından Henry Kissinger’e ait olduğunu ve kararın,14-15 Mayıs 2009 tarihinde yapılan Bilderberg toplantısında alındığını ve ABD, hiçbir maddi kayıp yaşamadan hatta milyarlarca dolar kazanarak dünya nüfusunu üçte iki oranında azaltmayı hedeflemektedir... Özellikle hamile kadınların ve çocukların ilk önce aşı ile zorunlu tutulması gelecek nesilleri hedeflediğini göstermektedir” açıklaması, yeni bulguların hangi amaca hizmet ettiğini gösterir bir haber. Kara bir senaryo olsa da, gizdeki senaryoları işaret etmesi ve de yoksulun umutlarını yok etmesi bağlamında düşündürücü..


Vurguladığım gibi; Umut denen soyut olgu, çok bilinen söylemle; ‘yoksulun ekmeği’...Onun içini isitiyor, yaşama sevinci veriyor o’na. Nereye kadar? Bir başka umuda yolculuk başlayıncaya dek. Yoksulum bununla karın doymadığını 2010’a girerken de öğrenemedi ve hala umut kuyruklarında. Fakat yukarıdaki haberle yoksulun ekmeği bu umut da elinden alınıyor adeta...

Ve yeni yıla ’30 milyon TL’lık umutla’ giriyoruz. Ben bugüne dek çevremdeki yoksulun-ki ben de dahilim- bu ve benzeri şans oyunları ile umudunun bittiğini, yani varsıl olduğunu gözlemlemedim. Sanki gizemli bir deren umut oyunu var bu şans oyunlarında..

Farkında değil; devlet babası şansını, yani umutlarını kurumsallaştırmış, o’na “Milli Piyango Genel Müdürlüğü”nü kurmuş. Yani; iş olanağı yerine şans olanağıyla umutlarını kurumsallaştırmış. Devlet baba ona iş vermek için yatırım yapmamış, sürekli umut verme adına yatırımda bulunmuş ve o’nu boylu boyunca ve her şans oyununda yatırmış.
Her çekilişte; iş ve işçi bulma kurumunda kuyruktaymışçasına, sürekli piyango kuyruğunda..

Piyangonun, benim algıma göre sözcük anlamı; Kura, kader, beklenmedik olay veya durum..Kazananların kura ile veya sayılarla belirlendiği beklenmedik şans olgusu..İngilizcesi; Lottery. Fransızca; Lot sözcüğü de; günlük kazanç anlamındaki kısmet olarak kullanılır..
Amerikalılar piyangoya “Aptallık vergisi(stupidity tax)” diyorlarmış..
Kökeni İtalyan. Bianco sözcüğünden türediğini söyleyenler var.
Bir İtalyan’ın kurduğu, bianco isimli dükkandan türetilmiş, dilimizin orta yerine bir daha çıkmamak üzere çöreklenmiştir. İnsanların fayda işlevi (utility fonksiyonu diyorlar) doğrusal (lineer diyorlar) olmamasından doğan ilginç bir olgu.
İtalyanca’da ağlamak anlamındaki piangere fiili ile ilişkilendirenler var. İlginç, çünkü; sevinç ve üzüntü kaynağı piyango’da ağlama eylemi kaçınılmaz..
Öyle(bianco) veya böyle( piangere); belli ki İtalyan kökenli..

Ekşi sözlükte, piyango için Eyco 2001’de şunları yazmış: “ Toplum idarecilerinin patlamaya karşı emniyet supabı olarak kullandığı düzenek. emeğin karşılığının alınamadığı ortamlarda, emeğiyle bir yere gelemeyeceğini anlayan kitlenin kanalize edildiği çukur. Bu bağlamda, iki günde şöhret olan yeteneksiz pop şarkıcıları, salak soruların sorulup milyarların dağıtıldığı programlar birer piyango değildir de nedir?”
Ne kadar güzel yazmış..

Kim bilir neler hayal etmişti; son Süper Loto’yu oynarken!!??
Çünkü; hiç aklına getirmiyordu, şansı üzerinde oyun oynandığını; her şeyin derininde derin şans oyunlarının kurgulandığını..
Şansını zorlayarak, umutla geçti TV’nin başına, topların dönmesini izlemeye başlar ve dönüşler bitince de, umutsuzluk çukurunda başı dönmeye başladı. Kendini toparladı, şöyle derinden bin nefes aldı gözlerini gizemli gökyüzünün boşluğuna bırakarak, sayısız yakarışlardan birini daha yaptı; “Allahım, ne olursun bir kez de bize gül !!”
Biliyordu ki; uzak bir olasılık..Biliyordu ki; çevresinde kimseye çıkmamış, hatta çevresinden biri çıkıp “Yahu bizim mahallede veya Hakkari’de akrabama....çıktı “ dememişti bugüne dek; ama o yine umudunu öteliyerek yine oynamaya başladı ve yeni bir umuda yolculuk için yola koyuldu..
Milli Piyango İdaresi devreye girerek; yeni oyunlar kurgulamış; sayısal loto yanında; şans topu, on numara, ve süper loto ile artık; umudunu 3 günde bir tazeliyordu..
Eskiden adeta bir işkence idi; aylık piyango çekilişini beklemek onun için. Bir ara; Sportoto Genel Müdürü Aydın Karasüleymanoğlu’nun katkılarıyla Spor Toto canlanır olduysa da, aylık işkence tekrar eski yerini alarak, aylık umut beklenti işkenceleri sürmeye başladı. Sonunda Milli Piyango İdaresi imdadına yetişti..
Evet; üç günde bir topların, pardon top modellerin eşliğinde topların dönüşünü izlemeye başlar; On numara, şans topu, sayısal ve süper derken, umutları biter erken-erken; evdekiler kuru soğan yerken..
Akşam ki, süper loto çekilişi için çok umutlu idi, çok hayal kurmuştu; bu hayalini içkiyle zenginleştirmek için çok içmişti. Bu nedenle çekilişi izlemek için kurulduğu divanda sızdı..
Sabah kalktı; günlük gazeteyi karıştırırken okuduğu haber o’nun umutlarını bir kez daha 3 gün sonrasına öteliyordu; çünkü adamın biri 3 liralık kuponla 11 trilyon kazanmıştı: “ Edirne’deki Süper loto talihlisi 3 liralık kuponla 11 milyon kazandı-Fırat Keskinkılıç/Edirne, (dha)”...

Nereye gelmektir amacım?
Elbette ki, yazının başlığına..

Gerçekten piyango bir aptallık vergisi mi? İçinde hile var mı?
Aşağıdaki haber kafamı karıştırdı. Nedense kafa karıştıran bu haber; gazetelerin satır aralarında kaldığı için, ortalığı karıştırmadı:

Sayısal’da kuşku-16/08/2009 “ABD ve Avrupa’da sayısal çekilişlerinde 6 doğruyu aylardır ve yıllarca bulamadıkları görülüyor. Türkiye nüfusunun 3-4 katı oynama potansiyeli var, ya bunlar aptal ya da biz Türkler çok zeki ve şanslı ki her hafta 1-2 kişi bulabiliyor. Bence yüzde yüz Türkler zeki ve uyanık. Ben bu sonuçlardan kuşku duyuyorum. Mutlaka sistemde bir şeyler oluyor. Benim gibi aptallar da her hafta oynayarak bunlara paramızı kaptırıyoruz. Ankara güvenlik güçleri bu işe el atmalı; kazananlara ödenen çek ve nakit meblağın izini sürmeli. Belki bir sonuca ulaşabilir. E.Atlas”

Hiç düşündünüz mu; Milli Piyango müfettişi Ahmet Öztürk’ün Genel Müdür İhya Balak’ı neden öldürdüğünü?....Birileri mi ihya(mutlu) oluyordu çekilişlerde?

Bu nedir biliyor musunuz?
Egemenlerin; patlamaya karşı emniyet vanası olarak kullandığı düzenek. Bir bağlamda da, Amerikalının dediği gibi “Aptallık vergisi” Emeğin karşılığının verilmediği ortamlarda, emeğiyle bir yere gelemeyeceğini anlayan kitlenin kendini attığı umut çukuru..
Adam(lar) çıkmış TRT ekranında hiç çekinmezden; “Bir lokma bir hırka..Bu İslamiyet’e dünyayı kaybettirdi..Kefenin cebi yok, fakat ceketin cebi var..İslamiyet yoksulluğu değil yoksulu korur” diyor..
Şakşakçı biliyor ki, o yoksul; hala piyango kuyruğunda; amacı dinden ve yoksuldan geçinenlere kılıf aramak..

Bunların gerçekten dini imanı para; yoksulun da umut..
2010 yılına umutla giriyor, 2011 umudunu tazelemek için..

Tüm insanların yeni yılda, umutlarının gerçekleşmesi ve umutlarının bitmesi istemiyle yeni yılını kutluyor, sağlık ve barış içinde demokrasiyle kuçaklaşmasını diliyorum..

http://www.radikal.com.tr/1999/01/03/yorum/yeni.html


http://blog.milliyet.com.tr/Super_Loto_da_kazanmanin_sirri/Blog/?BlogNo=165453



ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com

TÜRKİYEM NEREYE...?

Yeni yıllarle birlikte ülkem; ekonomisiyle, siyasi ve kültürel yapısı ve de sektörlerin başatı inşaat sektörü ile nereye koşturuluyor?
2010 da, anlaşıldığı kadarıyla, önceki yıllar gibi yoksulluğa ve zamlara koşuyor; tüm değerleri yıpratarak:
Hükümet yeni yıla saatler kala akaryakıttan sigaraya kadar birçok üründe vergileri artırdı. Benzinde 20, motorinde 15, LPG’de de 18 kuruşluk litre başına vergi artışı yaptı. Vatandaşa zam olarak yansıyan vergi artışlarıyla, sadece sigara ve akaryakıttan 3 milyar lira ek gelir elde edilecek. Otomobil deposu en az 200 liraya dolacak.

Akaryakıtın ÖTV’si arttı: % 2.9-7.1
95 oktan litrede 1.89 TL artı: %13
Benzin 3.65 TL oldu: Vergi artışları, firmaların satış fiyatına KDV’de ekleneceği için açıklanan oranların da üzerinde yansıdı.
1 depo 200 TL’ye dolacak
Mutfak tüpü 50 TL’yi aştı
Kırsal motorin fiyatı normal motorini yakaladı
Kamuya ait lojmanların aylık kira bedelleri 15 Ocak'tan geçerli olmak üzere yüzde 19,5 ile yüzde 20 arasında zam gördü.
Motorlu taşıttan pasaporta kadar vergiler arttı: %3.3-%10
“Yeni yıla nasıl girersen, öyle devam eder” diye bir deyim vardır. Halkımıza öyle girdiler ki; yılın eskisini de yenisini de unuttu. Dahası, yeni yıla kimyası bozuk girdi. Büyük ikramiye beklerlerken, büyük zam ikramiyesi ve küçük zam amortisi ile karşılaştı...
Evet, tüketim ürünlerine büyük zam, tüketim gücünü belirleyecek ücretlerine küçük zam..Örneğin az-gari ücrete 31 tl’lik zam..Emeklileri de benzer amorti bekliyor. Çalışanların ücretlerine çıkan amortiyi hepimiz biliyoruz..
2010’un birinci günü yaşananlar; doğrusu yaşatılanlar bunlar.
Sonrasında neler yaşanır dersiniz!!??..
Seçimlere çeyrek kala çalışanlara ve emeklilere belli oranda zam yapılır; ardından; Kuzey Irak,İsrail, AB+ABD=ARBD üçgeninde PKK’nın ötelenmesi, yanı Kürt açılım aldatmacasıyla Terör örgütünün göreceli suskunluğu sağlanır, El altından Kuzey Irak Kürtlerine özerklik verilir, ardından terörü demokratik açılımla bitirdik der; benim çalışanım-emeklim ve güneydoğu seçmenim de bunu yer, sandığa gider..
Adım-adım TİC’e mi gidiyoruz?
Gerçekten 2010 nereye koşuyor? 2013’e mi?!
Aşağıdaki haber; abartılı endişe veya korkuyla karakterize eden kuruntularla bütün kurgulara itiyor insanları:
CHP Kırklareli Milletvekili ve Adalet Komisyonu üyesi Av. Turgut Dibek, TBMM Başkanı M. Ali Şahin’in yanıtlaması istemiyle ilginç bir soru önergesi verdi. Önergenin girişinde şöyle deniliyor: “29.12.2009 Salı günü Meclis’te Fransa’dan gelen bir CD dağıtılmıştır. CD’nin üzerinde ‘Anadolu İslam Cumhuriyet Anayasası’ yazmaktadır. CD aynı gün akşam Meclis’te görevli idari personel ve yöneticiler tarafından yanlışlıkla dağıtıldığı belirtilerek toplanmıştır...Sivil toplum örgütlerinin bile milletvekillerine gönderdiği dokümanlar Meclis yetkililerince incelenirken; göndericinin kim olduğunun belli olmadığı, üzerinde ‘Anadolu İslam Cumhuriyet Anayasası’ yazan bir CD tüm milletvekillerine neden incelenmeden dağıtılmıştır? Üzerinde ‘Anadolu İslam Cumhuriyet Anayasası’ yazan bu CD’nin dağıtılması ile ilgili olarak, sorumlular hakkında Meclis bünyesinde bir idari soruşturma açılmış mıdır?...Bu mektuplar daha sonra milletvekillerinin odalarına girilip toplanmış mıdır? Bu işlem polis veya Meclis personeli tarafından mı yapılmış mıdır? Bu olay, geçmişte TBMM’de İçişleri Bakanı Faruk Sükan’ın milletvekillerinin dolaplarının aranmasına benzemiyor mu?”

2010’un ilk mutlu haberi; 2010 yılı içinde çalışanları dinlencesi bol bir yıl bekliyor olacak. Kamu çalışanları bu yıl 117 gün dinlence yaparken 248 gün çalışacak.
Benim insanımın büyük bölümü; yılın 365 günü dinlencede(Arapça Tatil diyorlar)..Düşünsel dinlencede canım.. Mutsuzluk uçurumuna giderken mutluluğu yaşayan alkolik gibi...

Peki inşaat sektörümüzün nereye koşuyor? Nereye olacak?! Ranta, ranta; ekonomik ve siyasi ranta..
İnşaat sektörü ekonomik rant adına birileri tarafından TOKİ kırbacı şaklatılarak koşturuluyor. Nereye mi? Dedim ya; TOKİ aracılığıyla, rant sektörü tarafından siyasi ve ekonomik ranta..

TÜİK yine bilgilendirmiş beni, gönderdiği iletisiyle:

İnşaat Sektöründe İstihdam % 20,6 azalmıştır.
NACE* Rev.1.1’e göre hesaplanan 2005=100 temel yıllı, Üç Aylık İnşaat Sektörü İstihdam Endeksi 2009 yılı III. döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre % 20,6 azalmıştır.
Bina İnşaatı Sektörü İstihdam Endeksi % 28,5 azalarak 105,7’den 75,6’ya, Bina Dışı İnşaat Sektörü İstihdam Endeksi %8,8 azalarak 128,1’den 116,9’a düşmüştür.
İnşaat Sektöründe Çalışılan Saat % 18,4 azalmıştır.

İnşaat Sektöründe Brüt Ücret-Maaş % 8,1 azalmıştır.

İnşaat Sektöründe Ciro % 22,2 azalmıştır.

İnşaat Sektöründe Üretim % 18,4 azalmıştır.
Bu veriler TOKİ Baz alınsa bu denli olumsuz seyreder mi? Etmez, etmesine de işlerine gelmez, çünkü adama sorarlar;
Kardeşim, her şeyi özel-leştiren sen, neden TOKİ’yi özelleştirmiyorsun?
Amacın, devlet araçlığıyla konut sorunun çözmek ise niçin hala yıllık 500 bin konut gereksinimi var?
Konut açığı için mi, yoksa doyumsuz konut açları için mi üretiyorsunuz, varoşları ve gecekonduları betonlaştırarak?!
TOKİ’de demokrasi gibi amaçların aracı mıdır?


Birilerine göre;
Türkiye İslam Cumhuriyeti 2013’te 1. yılını kutlayacakmış..

25 yıllık arkadaş grubu içinde ilginç görüşleri olan bir arkadaşımız var. Farklı görüşlerini zevkle diniyor olsak da, bazen aykırı düşünceleriyle sinir bozduğu da olur. Hoşuma giden yanı, aykırılıkları savunurken bile kararlılığını bozmaması. Söylediklerinin yüzde 60’ı doğru çıkan birinden çok, söylediklerinin yüzde 60’ına katıldığımız bu arkadaş dün(04/11/2009) TMMOB-İMO lokalinde öyle bir şey söyledi ki sinirlerimizi bozmadı, ama düşündürttü(düttürü gibi bir şey oldu kusura bakmayın):

“Ülkemiz, 2013 yılında ‘Türkiye İslam Cumhuriyeti’nin 1. yılını kutlayacak!!!!”

Yani; TC yerine TİC...

Masada bir sessizlik...Sessizliği ben bozuyorum:

-Haydaaa, nerden çıktı bu??!!. Senin bu sözlerin bana gözdağı(Arapça tehdit.. ) veren bir internet delisinin(Arapça meczûb..) elektronik postasındaki; “TBMM’i, Cumhurbaşkanlığı, TRT teslim alındı, sırada Asker ve Anayasa Mahkemesi var, gel, diretme sen de teslim ol, Cumhuriyetinizi yıkacağız, İslam cumhuriyet’i kaçınılmaz.. ” saçmalıklarını aklıma getirdi. Bunları onaylayan bu kanıya nerden vardın?
- Güneydoğu’da sen de kaldın, insanlarını az çok tanıdın. İnsanların çoğu İslamist yapıda. Tarihteki isyanların çoğunun kökeni İslamisttir. En belirgini de Şeyh Said isyanıdır. Ki isyancıların yanında yer aldığı söylenen ve zamanın en iyisi(Bediüzzaman) görülen, Risale-i Nur Külliyatı'nın yazarı ve Risale-i Nur hareketinin, yani nurculuğun kurucusu Said-i Kürdi(Nursi) bu yapının kuramcısı(teoriysen..) olmanın yanında Güneydoğu halkının gizdeki lideri, Atatürk’üdür...Kürt açılımı, Kürt milliyetçiliği, Kürt sosyalistliği, Öcalan, PKK, Ahmet Türk hareketleri bu hareketin ikinci planında kalıyor. Bir de bu sürecin Arap kökenli halkın hareketiyle beslendiğini düşünün, o zaman karşımıza çıkacak tablonun, işaret etmeye çalıştığım tabloyu güçlendireceğini söyleyebiliriz..Bitlis’teki son seçimde tulum çıkardıklarını gördük. Önümüzdeki seçimlerde tüm Güneydoğu illerde AKP tulum çıkaracak; bakmayın yüzde 27’lere düştüğünü yüzde 60’lara çıkacak..Bülen Arınç çok akıllı bir insan, neyi ne zaman söyleyeceğini çok iyi biliyor. Söylediklerini bir düşünün...Demokratik açılım bir aldatmaca, amaç İslamist açılım..Adamlar adım-adım İslam Cumhuriyetine doğru gidiyorlar...

Söylemleri bu denli detay ve düzen içermiyordu; konuşmalarını çok yazma ukalalığımla bu hale getirdim..
Buluşmalarda arkadaşlar benim için ‘Çok yazan’, onun için de ‘çok okuyan geldi’ derler genellikle..
Söyledikleri karşısında bir anda, beynimin düşünce tuşlarına basar oldum; ‘çok okuyor ya, çok biliyor’ Hani çok yaşayan değil, çok okuyan bilir ya; ben çok yaşayıp çok yazan biri olarak belli ki onun kadar bilememişim, salt ben değil masadakiler de...


Yine de söylediklerine yanıt vermeye çalıştım:

Söylediklerin yabana atılır şeyler değil. İyi de bu halk ve sorumlular, aydınlar bu denli duyarsız mı, Belli ki bunlar sana güven vermediği için bunları söyleyebiliyorsun? Evet, haklısın; Güneydoğumuzun halkı, toprak ağası aşiret reislerinin çıkar eksenli düşün kalıplarıyla hareket ediyor. Kürt, Arap(Başta Siirt, Şırnak, Mardin, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Bitlis), Alevi, hatta Türkler iç-içe geçmiş kültürleriyle adeta kaynaşmışlar, birbirlerinin dillerini konuşuyorlar; fakat özgür düşünceden yoksun, dinsel ve feodal baskıların altında karar verme yetilerini istenen boyutta yansıtamıyorlar; sürekli birileri tarafından yönlendiriliyorlar. Özellikle feodal egemenlerin siyasi duruşları sürekli değişiklikler göstermektedir. Bugün A partisinde siyaset yapan bir egemeni, yarın X partisinde görebiliyorsunuz..Fakat yerel seçimlerde PKK baskısıyla Kürt partisine oy veriyorlardı ve vermeye başlamışlardı; son seçimler gösterdi ki genel seçimlerde de Kürt partisine yönelmeye başladılar. Ki bu yönelişin Mersin, Antalya, Adana ve İstanbul gibi benzer illerini zorladıklarını gördük. Şimdi size göre bu yöneliş İslamist partilere kayacak ve TİC kurulacak..Doğrudur, Bitlis’te AKP tulum çıkarmıştır; unutulmasın ki Saidi Nürsi Bitlis’in Nurs köyündendir ve burada Araplar ve siyasal İslam etkindir; bu nedenle tektürel, yani tek türlü( homogen diyorlar) bir sonuç alınmıştır. Şu bir gerçek ki, bugünkü siyasi egemen yapının zirvesinde, Nurcular ve Gülenciler ayrışması vardır ve bu seçimlerdeki İslamist tektürellik(türdeş) için engeldir...
Sana göre Kürdistan mürdistan hikaye, onlar için varsa yoksa İslamistan..

Bir bağlamda diyorsun ki ‘ikinci cumhuriyetçilerin’ de zaferi olacaktır AKP’nin yüzde 60’lara yaklaşmasıyla(Bu konuşmadan bir hafta sonra Başbakan’ın; Kürtlerin birinci partisi AK partidir demesi beni daha da düşündürdü..)...
Bilindiği gibi ‘ikinci Cumhuriyet’ sloganının dilimize kazandıran kişi akademisyen kimliktir ve gazeteci olarak kendini gösterir kardeşiyle birlikte ve ülkemizin ünlü bir gazetecinin oğullarıdır. Cumhuriyet’i numaralayıp karalamadaki amaç, babası Milletvekili iken TBMM’inde; günümüz siyasi yapının oluşum kaynağı sağcı Milletvekilleri tarafından linç edilmek istenmiştir ve bu linç olayında bugünkü Cumhuriyet’i sorumlu tutmuş ve Atatürk Cumhuriyet’ine savaş açmıştır(lar); Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü ve de Kuran’ı siyasi materyale dönüştürenlere açması gerekirken... Eğer savaşı bunlara açmış olsaydı haklı görürdüm, o aksini yapmıştır ve yaptırmayı sürdürmektedir..Bir nevi İntikam..Kim ne derse desin, benim ikinci cumhuriyet öyküm bu...

TİC’e, kolay-kolay politikalarını kuşkuyla karşıladığımız iktidarın bile cesaret edeceğini zannetmiyorum, çünkü küresel efendiler buna izin vermez; TİC hayali bence ticanilerin hayalidir... Baksanıza; Wall Street Journal tarafından yayınlanan "Türkiyesiz bir NATO?" başlıklı bir makalede Türk hükümetinin bölge politikaları eleştirilirken "NATO'nun Türkiye'de en kötü senaryoya ilişkin düşünmeye başlaması zamanı geldi. Çünkü, giderek İslamlaşan devlet NATO ortağı olmayı sürdürürse de Türkiye, güvenilmez bir ortak olacak gibi görünüyor" uyarısında bulunabiliyor(06/11/2009).
Gerçi batının, özellikle küresel efendinin bu konularda sürekli duruşunu bozarak, akılları karıştırdığını biliyor ve yaşıyoruz..En son “bizim çocuklar işi bitirdi” diyerek 12 Eylül’ü müjdeleyen ve de bugün eleştirdikleri yapının temellerini atan kim??? Darbeciler! Peki bugün, askeri ergenekon bütününde darbecilikle suçlayan ve olmadık insanları yargılayan, fakat 12 Eylül darbecilerini korumaya alanlara karşı suskun duran kim? Küresel efendi ve taşeronları..Bin Ladin’i, Saddam’ı, El Kaide’yi besleyen kim?Küresel efendi!..Daha dün Arap kökenli binbaşı Nadal malik Hasan Teksas eyaletindeki bir askeri üste düzenlediği silahlı saldırıda, 13 kişiyi öldürüp, 31 kişiyi yaralamadı mı? İyi de bu kökten dinci deliye görev veren kim? Kendisi..Adam duruşuyla, giyinişiyle resmen bir meczup; bundan faydalanma adına besliyor, gözünü oymaya kalkınca da ‘yandım anamları’ oynayarak, suçsuz Müslümanları yakıyor-katlediyor....
Dedim ya, küresel efendi sürekli kafa karıştırıyor. Şimdi de; Ankara'da temaslarda bulunan FBI Başkanı Robert Mueller, Ankara'dan kara, hava, deniz ve demiryollarını kullanan şüphelilerin biyometrik(ortalama yaşam süreleri) bilgisini istiyormuş...
İnsanın aklına “Niyeti, öldürüp dümene geçmek mı?” sorusu gelmiyor değil; fakat sonra düşünüyorsun “yahu zaten dümende diye” ama yine de kafandaki öfke ile harmanlanmış soruların yaratığı karışıklığın önünü alamıyorsun..

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'nda başbakanlığa bağlı kurum ve kuruluşların bütçeleri görüşülürken(04/11/2009) "Kürtçülük" kavgası çıkmasına neden DTP Şirnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın Türkiye'de yaşayan Kürtlerin sayısının 20 milyon olduğunu, ancak sayının kesin olarak belirlenmesi gerektiğini söylemesi, teslimiyet konusuna biraz netlik kazandırır düşüncesindeyim.
Aslında kısmen haksız da değil, çünkü bugünkü yapının İslamist yapı bağlamında, müthiş bir alt yapıya sahip olduğunu görüyoruz..

İşte bana ulaşan altyapı gerçeklerinin rakamlarla dökümü:
Türkiye'de kaç okul var ? 67.000-Kaç hastane var ? 1.220-Kaç sağlık ocağı var ? 6.300-Peki kaç cami var ? 85.000
Her 60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor.
Peki, kaç kilise var ? 270-Kaç cem evi var ? 100-Türkiye'de kaç doktor var ? 77.000-Peki, kaç din görevlisi var ? 90.000

Türkiye'de her 900 kişiye bir doktor düşerken, her 780 kişiye bir din görevlisi düşüyor.

Eğitim-Sen'e göre Türkiye'nin 200 bin öğretmen açığı var.

Türkiye'de kaç kütüphane var? 1.435-Almanya'da kaç kütüphane var? 11.000-Türkiye'nin kaç kentinde devlet tiyatrosu var ?13-Kaç kentte kuran kursu var? 81-Bu kursların toplam sayısı kaç ? 3.852

Türkiye'de 1 opera derneği var, 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği var.

Peki, kaç tane 'cami yaptırma derneği' var ? 35.000-İçişleri Bakanlığı'nın bütçesi ne kadar ? 783 trilyon-Ulaştırma Bakanlığı'nın ? 678 trilyon-Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nın ? 677 trilyon-Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ? 632 trilyon- Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın ? 280 trilyon-Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın ? 249 trilyon-Çevre ve Orman Bakanlığı'nın ? 404 trilyon...
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçesi nekadar ? 1.3 katrilyon...
8 bakanlığın bütçesi kadar...

22 üniversitenin toplam bütçesine denk...

Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin yıldan yıla büyümesine bakalım:

1997'de 66 trilyon.1998'de 119..1999'da 180..2000'de 270..2001'de 302..2002'de 553... 2003'te 771..2004'te 1 katrilyon...2005'te 1katrilyon..2006'da 1,3 katrilyon.. 2007'de 2,7 katrilyon..

Bir ülke, Diyanet'e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor, bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa, doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi?
Diyanet böylesi devasa bütçeyle tüm inançlara eşit durması gerekir, çünkü bu devasa bütçe ile inanç demokrasisini işletme olanağına sahip, eğer bu inanç demokrasisini işletir ise, inanın, Vatikan’ı aşarak evrensel barışın en güçlü kurumu olur. Bunun için kendisini siyasal İslam ve onun örtüsü türbandan(başörtüsü ile karıştırılmasın) uzak, Cumhuriyet’e ve inananlara yakın tutması gerekir...Özellikle bir elinde Aydınlık, bir elinde karanlık meşale ile siyaset yapanlara asla ödün vermemelidir..
Aksi taktirde birileri bir zaman sonra kendi-kendine şu soruyu sorar:
“Biz yoksa TİC’i yaşıyoruz da farkında mı değiliz??!!”

Farkındayız, farkında olmasına da, asıl tehlike halkın beynine korku imparatorluğunu kazımak...
Bakın bu korku imparatorluğunun kurumsallaşması için teorisyenliğini üstlenen, küresel efendi odaklı dünün solcusu taraf(lı) duruşuyla yazdığı senaryoya:
“Erdoğan, Başbakanlık görevlilerinden bir çalışma yapmalarını istedi. Bu çalışma, Genelkurmay Başkanı’nın ve 1. Ordu Komutanı’nın nasıl görevden alınabileceği üzerineydi; generalleri açığa alma, görevden el çektirme ve istifalarını talep etme durumunda ne olacağı, böyle bir kararın hangi aşamalardan geçerek yürürlüğe gireceği, itiraz hakkının nasıl işleyeceği ve belli şahısların görevden alınması durumunda komuta kademesinin nasıl oluşacağı gibi ayrıntılar, çalışmanın konusuna dahildi...”
Bu nedir biliyor musunuz?
Askeri e-muhtıraya tetikleyerek, iktidara mağdurlukları ve mazlumları oynatma şansı yakalatmaktır, ardından, erken seçime taşımak ve de çok okuyan kardeşimin dediği gibi seçimde yüzde 50’lere taşımaktır..
Bu da laik demokratik çağdaş olduğu savlanan Cumhuriyet’in istenen çizgiye taşınamadan, yerini TİC’e bırakıp tümden taşınması demektir..
Lütfen her dine ve dile devlet kurmak isteyen emperyalist sömürücülerin oyununa gelmeyin. Dahası aklınızı başınıza toplayın, aksi taktirde birileri sizi zor toplar....

Öncelikle şu sorunun yanıtını verelim;
Türkiye, nereye koşturuluyor beyler, nereye?!

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu evesbere@mynet.com

FUTBOL VE 10-11 SENDROMU

Orduspor, Banka Asya Birinci Lig’in güçlü takımlarından. Yetenekli ve güçlü oyunculara sahip. Örneğin Galatasaray alt yapısından gelme İrfan Başaran, Yine Galatasaray önceki kalecilerinden Fevzi Elmas, Günay, Müslüm, Mehmet Ayaz, Fatih ve Riza Şen ve de Jeryy gibi oyuncular rahatlıkla Türksel Süper Lig’de oynayacak yetenekte oyuncular. Aslında Banka Asya Ligi’nde oynayan takımların çoğu Süper Ligde oynayacak güçteler; örneğin Samsunspor, çünkü bu güçlü Orduspor’u ilk devrenin son maçında Samsunspor Ordu’da 3-1 ile geçti..
Galatasaray maçın 5. dakikasında Arda’ya yaptığı hareket nedeniyle stoper Erol Yükseker’in takımı 10 kişi bıraktı; aksi taktirde GS, Ziraat Türkiye Kupası maçında Orduspor karşısında zorlanabilirdi..
Erol deyince 1970’lerin müthiş Orduspor’un kadrosunda yer alan Pele lakaplı Erol Aydoğdu aklıma geldi. İnternetteki maç öncesi yapılan söyleşisinde diyor ki:
“Yıl 1977, Galatasaray ile İstanbul’da Türkiye Kupası çeyrek finalinde karşılaşıyoruz.;Ömer, Erdoğan, Salih, Güven, Turgay, Seçkin, Cihan, Tuna, Orhan, İsmail ve benim olduğum efsane kadromuz 1-0 yenik düşmesine karşın bir gol bularak Terim’li Galatasaray’ı kupadan eledik..”
Orduspor’un birde 1984 yılında Galatasaray’ı 3-0 yenmesi var..Maç öncesi geçmişe olan özlemlerini yansıtmışlar(Nostalji diyorlar); özellikle 3-0’lık bu galibiyetleriyle. Bu sefer olmadı; Nonda(2) ve Arda’nın golleriyle bu sefer kendi sahalarında 3-0 yenildiler. Orduspor, belki geçmişteki başarıyı izleyicisine yaşatamadı, ama; Ahmet Akcan ile gelecekteki başarılar adına umut verdi..
Rijkaard bir kaza anı yaşamak için, asıl kadroya yakın ve yatkın bir takım çıkarmıştı, çünkü gerek İspanya Kral, gerek İngiltere Fa Cup maçlarında büyük Pendik facialarının yaşandığını biliyor. Son olarak Atlético Madrid’in, Recreativo Huelva’ya 3-0, FA Cup'ta, bir zamanlar Premier Lig'de fırtınalar estiren fakat yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle alt liglere kadar düşen ve şu anda üçüncü lig seviyesindeki birinci Lig'de mücadele eden Leeds United’in Old Trafford'da Manchester United’i 1-0 yenerek elemesi..
Galatasaray Keita’nın yokluğu nedeniyle 4-4-3 değil de, 4-4-2 çıktı, fakat 4-4’luk bir oyun sergileyemedi. Daha doğrusu Orduspor karşısında tempo yapmadı. Evet Tam kadro’ya yakındı, fakat futbolundan yakındık, özellikle ilk yarı; nedeni tam kadro tam saha presten uzak olması.
Orduspor’u futbolcu isimleriyle baskı altında tutar görüntüdeydi, isimlerin futboluyla değil.. Birebir de çok iyi adam eksilten Orduspor oyuncuları birinci yarının sonlarında Galatasaray’ı hayli zorladı. Mehmet Ayaz’ın 40. dakikadaki şutunu Ufuk Ceylan çıkarmasaydı, inanın bir Pendik faciası yaşanabilirdi.. Bunda benim, “10-11 Sendromu” diye tanımladığım olgunun etkisi vardı. Biliyoruz ki 10 kişi kalan takım daha saldırgan ve duyarlı, 11 kişi oynayan takım ise daha gevşek ve duyarsız oynar. Bu nedenle Orduspor topçuları, Galatasaray topçularının üzerine savaş topları gibi düşüyorlardı, yani sert oynadılar. Bir Jeryy’leri vardı ki ‘Tom ve Jeryy’deki Jeryy’den beter yerinde duramıyordu; Arda’yı bile isyan ettirdi..Doğrudur; bu tür maçlar vitrin maçlarıdır. Topçu kendini göstermek için limitlerin üzerine çıkar, ama bunlar dozu fazlasıyla kaçırdılar..
Böyle bir ilk yarı yaşandı. İkinci yarı
Dikkat ettiniz mi, Arda fazlasıyla sinirli idi..GS yöneticileri Arda’yı şu Emre’den lütfen uzaklaştırsınlar. Aklını çeliyor gibi..Tatilde beraber idiler galiba..Kewell’de de aklı başka yerde imişçesine bir isteksizlik vardı..
Bir dikkati çeken olay da, Caner Erkin’in Trabzon maçı ile yükselen performansı..Önceleri solbek’te oynatılan Caner, Ortasahanın solunda harikalar yaratıyor...Galatasaray’ın en büyük transferi ikinci yarı Caner olacak gibi. Galatasaray kesin bu topçuyu korumaya alsın. İki gol atan Nonda, yine tekrar ettirdi şu tümceyi; “Varsa yoksa Nonda, ne varsa onda” Bırakın bu topçuyu takas etmeyi, kalsın, çünkü adamın tek mesleği gol atmak.. Lütfen sayın yöneticiler, Gökhan Ünal, Sercan derken, bu topçuları kaybedip erken kalenizde goller görmeyin...
Gökhan ve Sercan olaylarına aşağıdaki bir haberle girmek istiyorum:
“Bursasporlu Sercan Yıldırım’la birlikte ara transfer döneminin en çok konuşulan iki isminden biri olan Trabzonsporlu Gökhan Ünal konusunda dün büyük bir sürpriz yaşandı. Hürriyet Gazetesi'nin haberine göre; Golcü futbolcuyla sadece Galatasaray’ın değil Fenerbahçe’nin de ilgilendiği ortaya çıktı.”
Habere şu yorumu yapmışım: “Akılıl olmak gerek... Gökhan ve Sercan üzerinde bu kadar duracağınıza; Aydın ve Serkan Çalık üzerinde durun ve kazanın. Eğer Gökhan ve Sercan'ı ikiye katlamazlar ise ben yazmaktan vazgeçeceğim. .
Bir kardeşim 1375917 simge ile yanıt vermiş bana: “ Şevket kardeşim.. Aydın konusunda değil ama Serkan çalık konusunda söylediklerine tamamen katılıyorum. Tıpkı Kewell gibi sahanın her yerinde oynayabilecek, yetenekli ve hızlı bir futbolcu. Sakatlanmadan önce de fizik olarak biraz eksiği vardı ama sakatlanmasa arda ile birlikte takımın bankosu olur ve Sabri’nin adını bile anmazdık. Kesinlikle Serkan Çalık üzerinde durulması, gönderilecekse kiralık olarak gönderilmesi gereken biri...”

Başka söze gerek var mı??!!

Bu ülkenin Galatasaray’ına şampiyonluklar yakışır..




ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

19 Ocak 2010 Salı

AĞCA MADDE BAĞIMLISI MI?

Gerçekten madde bağımlısı; baksanıza şu maddelerine: Madde 1: Tanrı sonsuza dek tek ve benzersizdir. Tanrı sonsuza dek bütündür. Teslis (Üçleme) diye bir şey yoktur. Madde 2: Ben Tanrı değilim. Ben Tanrı'nın oğlu değilim. Ben ebedi Mesihim, yani ete kemiğe bürünmüş ve yeniden doğmuş aynı ilahi söz. Ben tüm evrende Tanrı'nın ebedi yüksek hizmetkarıyım. Teslis (Üçleme) diye bir şey yoktur. Madde3: Ve Kutsal Ruh (Ruhul-Kudüs) Tanrı'nın yarattığı bir melekten başka bir şey değildir. Teslis diye bir şey yoktur. Madde 4: Dünyanın sonunun geldiğini ilan ediyorum. Tüm dünya bu yüzyıl içinde yok olacak. Her bir insan bu yüzyıl içinde ölecek. Madde 5: İncil hata ile doludur. Mükemmel İncil'i ben yazacağım. Ebedi Mesih Mehmet Ali Ağca''
................................ Avukat Gökay Gültekin, Mehmet Ali Ağca tarafından yazıldığını söylediği İngilizce ''Sonsuz güç sahibi Allah'ın adıyla Tanrının ilahi mesajını ilan ediyorum'' diye başlayan bu maddeleri kamuoyu önlerinde hiç çekinmeden dağıtıyor(lar). Korkum birilerini de madde bağımlısı yapması, çünkü ülkemin gündemi onun maddeleriyle oluşmuş durumda.. “Ağca kim?” sorusu en az o maddeler kadar insanı uyuşturan tehlike içeriyor. Ağca bir katil ve tetikçidir. Demokrasi savaşında Abdi İpekçi’yi şehit eden katil..Sorulması gereken “Ağca kimlerin maşası ve şimdi paşası?” sorusudur. Yıllardır bunun yanıtı verilmiyor. İşte bu noktada asıl tehlikeli olanlar o’nu besleyenlerdir. Korkum o besleyenler Ağca fenomenini sanal ergenekon materyaline dönüştürmeleri..Bakalım; kamu önlerinde daha ne maddeler dağıttıracaklardır Ağca’ya?! Onun üzerinden neler kurgulayacaklardır?
Diyorlar ki; "Ağca'nın bir söylediği bir diğerine uymuyor". Aksine öyle uyuyor ve uyduruyor ki, uyutuyor herkesi.. Adam resmen adamlarla değil, adamların düşünce yetisiyle alay ediyor..Bu adama biri çıkıp tokat atamadı; atması gerekenler tokat yemekten mi korktu? Peki bunlar kim? Tokatçılar canım... İşte bu nedenle; O değil, onun arka bahçesindeki tokatçılar konuşulmalıdır; arka bahçe derinliğindeki gerçek ergenokoncular; Mustafa Balbay’lı ergenekon sanallığı değil..
Kişi, normal dışı, yani normal ötesi(Paranormal diyorlar) bir kişilik.. Bilinen fizikokimyasal yasalarla açıklanamayan olayları ve bu olaylarda söz konusu olan alışılmamış, yani varlığı ve amacı tanımlanamayan ruhsal oluşum yeteneğine sahip bir kimlik. İşin özü; psişik(parapskolojik) yetenek, yani, amaçlı olarak bilici(kahin) izlenimi vermeye çalışan örselenmiş kimlik..Psikolojik deli...
“Dünya bu psikolojik deliyi konuşuyor ben niye konuşmayayım?” dediğin an ve salt o’nu konuştuğun an bu iş bitmiştir. Onun amacı da böylesi bir süreci işletip istediğini almak. Anlayacağın o, dünlerde olduğu gibi bugünlerde de istediğini almıştır... Gündeminden düşürmediğin için daha çok, Bilinmeyen sözcüklerle, anlaşılması güç, dolambaçlı cümlelerden oluşan ağdalı Ağca’lı konuşmaları yaşayacaksın, çünkü mesihimize yaşam veren gün-demini, gün be gün demleyip-demleyip içiyorsun.Yakında Ağca’lı Hollywood filmlerin de izlersin, gerçek gündeminden uzaklaşarak.. Düşünün bir katil çıkıp; " dinsel İnançlarıma ve felsefi değerlerime karşı olduğu için elime silah alamam" diyerek askerden kaçmaya çalışabiliyor. En üzücü olanı ise; birilerin onun bu çürük düşünceleri karşısında, o’na çürük raporu vermesi ve askeri alandan ikinci kez kaçırması... Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu tarafından temel insani hak olarak kabul edilen; bireyin politik görüşleri, ahlaki değerleri veya dinsel inançları doğrultusunda zorunlu askerliği reddetmek olan “Vicdani Retçi” olarak gösterilebiliyor birileri tarafından..Sen akil insan bunu söylersen kardeşi de çıkar; “Kardeşim 32 yıldır askerlik yapıyor. Mustafa Kemal kadar askerlik yaptı. Bunu anlayan anlar” diyerek seninle, benimle, onunla alay eden göndermeler yapar..
Aslında gündemi onlar değiştirmiyor, o’nu ve onları abartılı bir şekilde gündemde tutanlardır gündemi değiştirenler. . Es geçin, ilgilenmeyin, göreceksiniz hiçbir madde üretemeyecek ve de tarihin sayfalarından düşecek, gerçek kimliğiyle yok olup gidecektir. İzin vermiyorsun ki yok olmasına ey halkım!! Akıllı ol, okuma ve izleme bu psikolojik delinin söylemlerini ve dansını(psişik ritüellerini)..Tuz ruhu kadar ruhsuz, ama bir o kadar da tehlikeli bu tuz ruhu ile düşüncelerini yakma, örseleme kendini.. Egemenlerin kendilerini değerli kılan egemen felsefesi işlediği sürece; değersizler gündemde tutulacak, gerçek değer kimlikler ve duruşlar yok olacaktır. Üçüncü sınıf insanlar tarafından yönetilişimizin temelinde küresel efendinin bu felsefesi yatıyor.. Benim adım Huuudur, elimden gelen buuudur..
ŞEVKET ÇORBACIOĞLUTEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU evesbere@mynet.com

18 Ocak 2010 Pazartesi

HAİTİ'DEKİ DEPREMİN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

Deprem geliyor kaçıııın!!!!

Evren’in en büyük felaketi olan deprem geldiğinde salt kaçacak mıyız?
Evet; üzülerek belirtmek gerekirse sadece kaçıyoruz, çünkü deprem öncesi ve sonrası için kalıcı çözümler geliştirmek hep kaçarken aklımıza geliyor; özellikle ülkem özgünlüğünde...
Doğrusunu söylemek gerekirse; evrendeki bu doğa gücü karşısında tüm dünya ülkeleri kaçmak zorunda. Yalnız deprem teknolojisini geliştirmiş ülkeler kaçışı kısmen azaltmıştır..
Biliyoruz ki, evrendeki bu afetlerin efendisinin doğal gücü, insanın oluşturduğu yapay güç tarafından durdurulması olası değildir. Ancak afetlerin efendisinin büyüklüğü değil, şiddeti azaltılabiliyor, yani neden olduğu fiziki yıkımlar ve insan kayıpları...
Yıllardır gelişmiş ülkeler, geliştirdikleri üstün deprem teknolojisi ile afetlerin efendisinin şiddetini azaltmaya çalışmışlardır. Gelişmekte olan veya yoksul ülkeler ise afetlerin büyüklüğü ve şiddetini en acımasız şekliyle yaşamamak için kaçmayı sürdürüyorlar..

İşte son Haiti depremi..İnsanlar sadece kaçıyorlar afetlerin efendisinin büyüklüğü karşısında:
Karayıp denizindeki ada ülkelerinden Haiti yakınlarında 7,0 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi.
Amerikan Jeoloji Kurumu (USGS), 7,0 büyüklüğündeki depremin merkezinin ülkenin başkenti Port-Au-Prince'in 22 kilometre batısında ve sadece 30 kilometre derinlikte olduğunu bildirdi.Petionville bölgesinde bir hastanenin çöktüğü belirtildi.Deprem sonrasında Haiti ile birlikte komşu ada ülkeleri Dominik Cumhuriyeti, Küba ve Bahamalar için tsunami uyarısı yapıldı.Olası bir tsunaminin deprem merkezinden 100 kilometre uzağa kadar etkili olabileceği kaydedildi.

Bu evrensel olguyu, Tayvan’daki bir gelişmeye değinerek, ülkemin özgünlüğünde işlemeye çalışacağım.

16/09/2009; “Tayvanlı bir bilim adamı, heyecan yaratan bir buluşa imza attı. El büyüklüğündeki alet bilgisayara takıldığında 15 saniye öncesinde depremi haber verecek.
Wu Yih-min isimli Tayvanlı bilim adamı, geliştirdiği alarm sisteminin, başarıyla çalıştığını açıkladı.
Standart laptopların üçte biri ebatlarında olan bu özel cihaz, bilgisayarlara bağlandığında deprem gerçekleşmeden 15 saniye önce ekran karşısındakileri uyarabiliyor. Böylece deprem gerçekleşmeden kısa bir süre önce ev ve iş yerlerinin tahliye edilebilmesi mümkün olabiliyor.
Dikey ve yatay hareket eden sismik dalgaları baz alan sistemin mimarı olan Yih-Min, ürünün test aşamasından geçmesinin ardından sadece 300 Dolarlık bir fiyat etiketiyle en geç 2 yıl içerisinde ABD pazarında satışa sunulacağını belirtti.”

Bu konudaki ülkemdeki gelişmelere göz atalım:

30 Kasım 2009; “Jeoloji Mühendisleri Odası Denizli Şube Başkanı Özer Tunçtürk, Denizli'de orta şiddette deprem üretebilecek Babadağ fay hattının hareketlendiğini belirterek, bu fay hattının iyi izlenmesi gerektiğini bildirdi.”

Biliyorsunuz, 05/09/2009 günü ‘depremin 4 gün önce bilineceği’ buluşu haberi büyük başlık halinde(Manşet diyorlar) yazılı basındaki; başat haber olarak da görsel medyadaki yerini almıştı..
Haberin kaynağı Oğuz Gündoğdu hocamız idi. Belli ki; biz depremi Tayvan’lılardan 345.600 sn önce bilerek rekor kırmışız.

Hangisi daha bilimsel bir gerçeklik o’na bakalım:
Gündoğdu hocamı yekinen tanırım, çünkü ortak yanımız TMMOB üyeliği. Çalışkan, kararlı ve popülizmden uzak üretken biri; hoşgörü sahibi olmanın yanında doğal depremlere olduğu gibi yapay depremlere karşı da duyarlı: O’nun; TMMOB gözlemcisi olarak bulunduğu 2001 İMO Genel kurulunda yaratılan yapay deprem sonrası içten yanmalı duyarlı şaşkınlığını hiç unutamam. Yüzündeki ifadesinde şunları okumuştum “TMMOB odaları ile birlikte Türkiye’nin en büyük STÖ olmasına karşın, üstelik 500 bine yaklaşan aydın üye yapısında niçin başarısız olduğu belli oluyor..”
Şaşkınlığının nedeni, mevcut İMO yönetimi İzmir’de bina alımı bazı yüzeysel suçlamalarla soslanarak sunulmuş ve salonda delegelerin eksik olduğu andaki baskın oylama ile İMO yönetimi TMMOB gözetimi altında aklanmamıştı. Ki TMMOB bünyesindeki bir başka büyük bir odanın bu bağlamda İzmir’de devasa öz yapıları bulunmasını hiç tartışma konusu yapmaması ve de yine TMMOB’ye bağlı bir başka odada yaşanalar karşısındaki duyarsız duruş gösterirken İMO karşısında deprem yaratan duruş sergilemesi fazlasıyla düşündürücü idi ve sayın Gündoğdu buna üzülüyordu, üzülüyordu çünkü ülkenin bu denli sorunları ve soygunları varken TMMOB ne ile karşı-karşıya bırakılmıştı. Öyle ki suçlayanlar olguyu Cumhuriyet savcılığına taşımışlar ve dava tam 8 yıl sürerek delil ve zaman yetersizliği nedeniyle düşmüştür. Sonrasında; suçlayan mantığı haklı görüp onlarla hareket etmek zorunda kalan bizden sonraki İMO yönetimi İzmir’deki gibi devasa bir binaya benzer binayı Necatibey Ankara’da satın almış; yargılanan bizler ise asla küçük kurullarda; nasıl alındığı, nasıl onarıldığı konusunda çeşitli şikayetler aldığımız bu bina için, bir suçlama getirmedik, çünkü bina alımının İMO için zorunluluk olduğunu, duygusallığa yer verip başta İMO ve TMMOB’yi yıpratacağımızı düşünüyorduk...
Bu mantık yıllardır korunduğu için ülkemin nitel ve nicel sayısı 500’bine ulaşmış aydın üyeleriyle çok etkin olması gereken TMMOB’nin hala kendi mülkü yoktur. Fakat, Bizden sonraki yönetimin kararıyla ‘müzeye dönüştürülmesini düşündüğümüz Selanik caddesindeki tarihi İMO yeri TMMOB’ye verilmiştir. TMMOB için o mekan yetersizdir. Tüm odalar özdeksel güçlerini bir araya getirip, tüm odaların yer aldığı TMMOB binasına acilen gereksinim vardır..
Her ne ise; çok doluyum; doluyum çünkü aynı İMO’da bugünlerde Mühendislik etiği ve Demokratikleşme anlamında hiç de iyi şeyler olmuyor..Adeta deprem işlevinde..Bir grup duruşu İMO’yu fazlasıyla örselemektedir..

O gün gelecekteki olası TMMOB deprem belirtilerine işaret eden; olası yapay depremleri bulgulayan İstanbul Üniversitesi (İÜ) Mühendislik Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu, kararlı ve inat öyküleri bütününde doğa üstündeki tüm belirtileri(Coğrafi, İnsani, ve diğer tüm canlılar) bilimle harmanlayarak arkadaşlarıyla önemli buluşun başaktörü olduklarını “Fay hattındaki hareketlerle, toprak, su ve havadaki hareketleri sürekli izleyerek bölgenin deprem haritasını oluşturan sistem, depremi 4 gün önce haber veriyor” ifadeleriyle kanıtladı.
Sayın Gündoğdu bulgularının uzun öyküsünü şöyle özetledi: “...Türkiye deprem gerçeğini kabul etmesine rağmen, 17 Ağustos büyük Marmara depreminin ardından önemli adımlar atılmamıştır... Fay hattındaki hareketlerle, toprak, su ve havadaki hareketleri sürekli izleyerek bölgenin deprem haritasını oluşturan bu sistem, depremi 4 gün önce haber veriyor. Bu sistem Türkiye’de ilk başta bazı bilim adamları tarafından ciddiye alınmadı. Sistem hakkında bilgi verdiğimiz insanlar, (Japonlar bile depremi önceden tespit edemiyor) dediler. Ancak, Türkiye’de meydana gelen depremler ’sığ’ olarak adlandırdığımız, 50-60 kilometre derinde olan hareketler. Bunun için tespitler yapabilmek mümkün. Japonya’daki depremler ise yerin 300-400 kilometre altından geliyor..Bu konuda önemli çalışmalar yaptık ve İTÜ’nün Depremi Önceden Belirleme Sistemi’ni geliştirdik; bunun yaygınlaştırılması çalışmaları ise amatör biçimde devam etmektedir... Bu bağlamda Çanakkale, Bursa ve Nilüfer ilçesi ile Bakırköy ve Çınarcık’ta istasyonlar kuruldu; hareketlilik, İstanbul’daki merkezden izleniyor ve 4 gün sonra olacak depremin şiddetini burada belirlenerek, ilgili birimlere haber verililiyor..Sistemi birinci derece deprem kuşağındaki Marmara Ereğlisi ilçesine de kurmak için ilgili belediye başkanıyla görüştük. Başkan, halkın güvenliği açısından sistemin kurulması gerektiğini belirterek, bize olumlu cevap verdi....Bir çok Avrupa ülkesi, Türkiye’de kullanılan deprem uyarı sistemini örnek alıyor... Sistem kuruludur ve bölgelerdeki hareketlilik aralıksız izlenmekte ve 10 dakikada bir güncellenen tüm veriler www.yerdurumu.com internet adresinden açık olarak yayınlanmaktadır....Site günlük bin 200 kez tıklanmaktadır, hatta Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Araştırmaları Merkezi (NASA) tarafından günlük olarak takip edilmektedir...Marmara’nın deprem hareketliliğiyle NASA çok yakından ilgileniyor. İnternet üzerinden buradaki tüm hareketler dikkatlice izleniyor. Hayati önem taşıyan bu sistemin ülkemizde de önemsenmesi gerekiyor. Depremin 4 gün önceden fark edildiği bir ülkede, insanlar daha bilinçli hale gelecektir. Türkiye’de depremi 5-6 saniye öncesinden haber veren bir sistem kullanılıyor. Bu sistemdeki amaç, can kurtarmaya yönelik olmasa da gaz ve elektriklerin kesilmesi için yeterli görülüyor. Bunun için 4 milyon dolar para harcandı...Deprem ve doğa hareketliliğinin yabancı ülkelerdeki bilim adamları tarafından da titizlikle takip edilmektedir. Sapanca’da meydana gelen bir sıvılaşma olayı üzerine yüzlerce yabancı bilim adamı gelip incelemelerde bulundu ve kendince tedbirler aldılar...”

Öncelikle şunu belirteyim; hiçbir doğa hareketi yapay insan hareketi ile, bir başka söylemle; doğa gücü asla insanın yarattığı yapay güç ile önlenemez, sadece şiddeti, yani zararı azaltılabilir.
Bu nedenle sayın Gündoğdu ve arkadaşlarının çalışmalarını, doğa gücünün yaratacağı şiddetin/zararın azaltılması konusunda büyük katkıdır. Eğer ki, bunu yaşama geçirebilirler ise; doğa gücünü sarsacak minimum zarar/şiddet çizgisi yakalanabilir..
Doğadaki belirti pratiklerinin bilimsel pratiklerle harmanlanarak elde edilmiş bir pratik, yani çalışma; dahası pratik bir bulgu. Kesinlikle bu bulgunun sonuç vereceğini düşünüyorum, bu nedenle ciddiye alınmalıdır..
Ciddiye alınmalıdır, çünkü; depremin ve diğer afetlerin tapulu arazisine yaptığımız evde, fay hattını yastık-döşek yapmış uyuyoruz.

Bizler, özellikle deprem belirtileri konusunda az mı yanlış düşünceler, inançlar (Arapça safsata diyorlar) dinledik.

Deprem ve afetlerin ürküntü veren duruşunu biraz azaltmak için, olguyu güldüşün boyutunda ele alan Karikatür Deargisin’deki iki yazımdan alıntılar yapmak istiyorum:

1- .....Kısacası, yıllardır yetkililer uzmanları sayesinde Depreme gem vurmaya çalışıyorlar, fakat dem vurmaktan dolayi bir türlü gem vuramadıklarını gözlemliyoruz....Gem deyince; Ahmet Suphi Tanrıöver’in annesi tarafından Bülent Ecevit’le birlikte emzirilen, Eski Çankaya müdürü (İlçe Belediyeler yaşama geçmezden önce; Çankaya Ankara Belediyesinin Müdürlüğü idi) ve Ecevit’in süt kardeşi Halil Amcanın(Kocakuşa) anlattığı bir fıkra geldi aklıma; “Pıcasso, en beğendiği at tablosunu serginin girişine asmış. İzleyicilerden biri “böyle resim olurmu?!” diyerek tepki göstermiş. Pıcasso adama yaklaşmış “En beğendiğim tabloya tepki gösterdiniz”. Adam “Efendim, resim güzel, fakat gerçeği yansıtmıyor, çünkü resimde at’ın ağzı köpürmüş; hani at’ın gem”i. Pıcasso “Neden?”. Adam “Çünkü at’ın ağzını gem köpürtür, kompozisyon yanlış olduğu için gerçeği yansıtmıyor”. Pıcasso “ Peki kimsiniz?”. Adam “At arabacısıyım.” Pıcasso resmin önüne şu tümceyi yerleştirmiş: “Halka ve ihtisasa saygı(Karikatür Dergisi sayı 81 Aralık 1999)”
2- Depremler sonrası deprem uzmanlarını dinledik..biri deprem olacak, diğeri olmayacak dedi; deprem geç kalınca, “olmayabilir” ile geçiştirdiler. Olunca da, yeni fay parçaları(segment diyorlar) oluşturarak kendilerini haklı çıkarmaya çalıştılar...Deli duvara ters tuttuğu çiviyi çakmaya çalışıyor, diğer deli de o’nu izliyor. İzleyen deli dayanamamış ve tepkisini koymuş “Yahu sende hiç akıl yokmuş, çivi bile karşı duvarı gösteriyor, sen hala çiviyi bu duvara çakmaya çalışıyorsun..(Karikatür Dergisi sayı 81 Aralık 1999)
3- ....zekanın üst seviyesini zorlayacağımıza, insan ile aklı birbirinden ayırıp zekanın bodrum katına kendimizi hapsedip “bina ile zina arttı Allahu zül celal yaptı diye ilahi gerekçelere sığınarak, bize felaketleri yaşatan gezegendeki Celal’ı es geçeriz..Veya; deprem altına herkesin girebileceği çelik masa önerisi için ‘Çelik masaları olmayanlara kız vermesinler, yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar’ nakaratında bulunabiliyoruz.. Sol ayağı karıncalanınca Avrupa’da, sağ ayağı karıncalanınca ülkemizde deprem olacağını haber veren, gizem ötesi taşeronu ‘richter Husamlar’, Ege’deki depremler benden sorulur diyen ‘Esma hatunları’ haber yapabiliyoruz. Dahası dünya hala önceden depremi haber veren aleti yaratamamışken, depremi önceden haber veren yarattıkları bulabiliyoruz. Yetmedi, deprem tehlikesinden kurtulmak için; belediye meclis kararı ile, imara açacağımız alandaki fay hattını 15 km kuzeye taşıyabiliyoruz(Karikatür Dergisi, sayı 65. Ağustos 1998)

22 Ekim 2009 günkü ilginç haber; deprem konusunda halkımızın ne denli duyarlı olduğunu gösteriyor: “Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nün, halkın deprem konusunda eğitilmesi için hazırladığı gezici deprem simülasyon tır’ı, Başkentte ilgi görmedi.”
Bilge Kızılderililerin şu sözleri çok şey anlatmıyor mu?
1- Arkamdan yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümde yürüme takipçin olmayabilirim. Yanımda yürü böylece ikimiz de eşit oluruz.
2- Yeryüzüne iyi muamele et. O babanızın malı değil, onu çocuklarınızdan ödünç aldınız.
3- Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde, beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.
Oğuz hocamı ve arkadaşlarını, böylesi duyarsız ortamda; bulgularından dolayı kutlarken; deprem öncesi ve sonrası önlemleri içeren aşağıdaki yazımı illaki okumanız isteğiyle, sevgi, saygı ve selamlar...
Sesimi(Deprem Manifestomu) duyan var mı!!??
Sesimi duyan var mı!!??
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=197313




ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com

CHP'Yİ VE BAYKAL'I TARTIŞMAK YETERLİ Mİ?

Elbetteki yetersiz... Salt CHP’yi ve Baykal’ı değil, elinde proje ve program önerileriyle solu tartış, kendini tartış...Solu ve kendini tartışırken, olumlu-olumsuz özeleştiride bulunurken, ister istemez CHP de, Baykal’da ve de en önemlisi sen de bu özeleştiri de payını alacaksın. Yeter ki tartışmaların akılcı ve önyargısız olsun. Lütfen tartışmaları 12’yi çeyrek kala değil, 11’i çeyrek geçe yap ki, proje ve programlarınız etkili olsun(tabi ki var ise)... Ne diyor sayın Baykal: "CHP'de şu anda hantal bir işleyiş var ve parti bu yapısıyla gitmiyor, bunu değiştirmek görevi bizde..Parti çalışmasında ve yetki kullanımında şu anda görevin kimde olduğu belli değil. Örneğin yerel yönetimler konusu, sahibi kim, iş kimin? İşin sahibinin belli olduğu, ihtisas sahibi birimler olmalı. Bunlar hem çalışma hem yetki kullanabilmeli. Bizden sonrakilere de böyle bir parti pratiğini bırakmalıyız. Şimdi yeni program ve tüzük çalışmalarımızı yapıyoruz. Komisyonlarımızdan gelen bir altyapımız zaten var. Bunlarla da birleştirip ortaya çıkacak çalışmayı, hem örgütlerimize hem sivil toplum kuruluşlarının görüşüne açacağız. Mevcut sistemde kolektif karar alma mekanizmasını yürütüyoruz. Bunu yeni birim ve kurullarla desteklemeliyiz. Yılbaşından önce bir program ve tüzük kurultayı toplamak istiyoruz..” Bunları senin söylemen gerekirken eleştirdiğin insan yapıyor. Bu düşündürücü değil mi? Sen şimdi bu söylemi de eleştirirsin, çünkü eleştiri sayrılığı bizim siyasi genlerimize işlemiş. Ayna da kendimizi görsek “Kim bu solsuz” diyecek kadar.. Ama biz ne yapıyoruz, seçimlere az bir zaman kala (büyük olasılıkla erken gelecek gibi) CHP, Baykal ve Sol diyerek olgulara değişmeden tekrar ettiğin(rutin) söylemlerle çözüm arıyoruz... Tekrar ediyorum; tartışmalara kaybedilen seçim sonrası başlamalısınız, yani 11’i çeyrek geçe, 12’ye çeyrek kala değil.. İşte o zaman eteğindeki taşları boşaltarak, faydalı bin süreci işletebilirsin. Ama sen zamansız siyasi eleştirilerinle karşıtların yükünü boşaltıp elini güçlendiriyorsun..
Eli kalem tutan, fikrim geldi diyerek, siyasi şişkinliğini boşaltıyor. Onlara göre tek suçlu Baykal. Yarin Baykal gitse, tek suçlu CHP olacak.CHP gitse bir başka x sol partisi olacak, çünkü sol istenmiyor egemen güçlerce..Solu güdemiyorlar..Adını sol koyup sağ vurduracak, yani güdebilecekleri bir değişim hareketi içindeler.. Eğer siz CHP’yi ve Baykal’ı suçluluk bağlamında test ediyorsanız, öncelikle kendiniz için suçluluk testi uygulamalısınız. İşte o zaman Suçların ve suçluların sağlıklı zaman dizinini(Fr. Kronoloji diyorlar) çıkarabilirsiniz..Olayların zaman sırasına göre dizilişini yaptığınızda, ortaya çıkan suçlu doğrularını tek odakta(CHP) toplamak hiç de doğru bir yaklaşım olmasa gerek. Evet, senin, benim, onun..herkesin; CHP’nin 1991’deki SHP’nin yüzde 21'ini aşamamasında suçu var. Peki başarılı görülen o sol parti nerede şimdi?.. Sayın Baykal’a CHP genel başkanı olduğunda en ağır yazıyı ben yazdım. O yazıdaki "Salt kendi doğrularınızla hareket ederseniz, CHP'yi değil Hizbinizi kurumsallaştırırsınız" tümcemi sayın Baykal anımsattı da bana..Bugün Baykal; Türkiye’mizin özgün doğrularını kendi doğrularıyla bütünleştirmenin savaşını veriyor ve doğru yapıyor; solsuzluğu ve yolsuzluğu kırma adına.. Peki sorarım size, CHP’nin ötelediği süreçte diğer sol partiler ne yaptı? Tümü kendi doğrularını kurumsallaştırmak adına büyük olaylara küçük insanlarla baktılar..Kısacası, liderlerin kimyasını bozdular sürekli.. Gelinen süreçte karşı taraf ne yaptı? Siyaseti, Ticareti öncelikle birbirinden ayırdı, bakmayın siz "ben ülkeyi ticaret mantığıyla yönetirim diyene ..Asla ticaretçiyi, siyasetçinin işine karıştırmadı, aksine besledi..Zaman-zaman iktidar ortağı olduğunda benimki ne yaptı? Ticareti de siyaseti de, hatta bürokrasiyi de hep aynı adamlarına ihale etti, sen ben hiç bir sürece katkı verme şansını yakalayamadık..En azından Baykal'ı bu bağlamda eleştirmememiz gerekirken yıllardır iktidar olmuş ve başarısız bir tablo çizmişçesin acımasızca eleştiriyoruz.. Baykal’a savaş açanlar ne yaptı? Ne yapacak; Projesiz, programsız niceli, yani delegeleri yakalama savaşı verdi; niteli yakalamazdan, yani program ve projelerinizi yaşama geçirmezden.. Projeden ve programdan soyut halde yalnızca lider erki ile savaşım, savaştığınız kimliği güçlendirir. Projesiz ve seçeneksiz eleştiri algısızlığı da Baykal'ı güçlendirmiştir. İstemez mi Baykal seçenek projelerle kendisine yaklaşanları? ...Bu süreç işletilmediği için, kaçınılmaz olarak partiye düşüncelerini değil, salt kendilerini taşıyan kimliklerle politika yapmak zorunda kalındı. Durmadık; düşüncelerini taşıyanları da Baykal’ın askerleri diyerek aşağıladık, aşağılıyoruz da.. "Baykal olduğu sürece ben o partiye oy vermem" diyenlere “neden?” sorusunu sorduğunuzda suskun kalıyorlar. Hırsız-Arsız diyemiyorlar.. Neymiş efendim; siyasette acımasızmış. Bana siyasette acımasız olmayan bir lider gösterin dünya'yı yerinden oynatayım... İster-istemez, Tüm bu CHP ve Baykal duruşlarına sahip olanlar için, yani acımasız eleştirenler için; Baykal kadrosunda yer alamayanlar ve sol ile ilgisi olmayıp CHP’nin gücünü kırmaya çalışanlar değerlendirmesi yapıyorsunuz, ki haklısınız.. Lütfen o zaman dizini(konjoktürel) eleştirilerinizi bir de iktidar partisi için yapın.. Küresel efendinin iki günde kurdurtup, ikinci kez iktidara taşınan parti için, ergenekon vadisi düşler destanıyla, darbe-suikast kurgularıyla halkı üçüncü kez etkilemeye çalışanla için.. Cumhuriyet karşıtı ikinci cumhuriyetçi ve benzeri sözde solcu sinirsiz ve kuralsız demokrasi avcısı ve bunların küçük soytarıları cumhuriyet düşmanları için.. Ne güzel de teorize ediyorlar dinden ve yoksuldan geçinenleri ve de milliyetçi ayrımcıları..En büyük materyalleri özgürlük ve demokrasi.. Hiç dikkatinizi çekmiyor mu, dinden ve yoksuldan geçinenlerin, Milliyetçi ayrılıkçıların, AB ve ABD’nin, İsrail, ve de KKTC-Talat'ın ‘ Özgür düşünce ve demokrasi’ ile besledikleri söylemlerinin örtüştüğü??!! Yoksuldan geçinenler deyince anımsadım. 1970'lerde biz sol gençlik ve de CHP yoksuldan geçinmiyordu, yoksulla birlikte geçiniyordu..Varoş insanlarının evlerini onarır, onlara katkı verirdik emeğimizle, ama şimdi kömür-bulgur ve çocuklara top ile yoksuldan geçiniyorlar. Yoksul için kalıcı çözüm değil, kalıcı yoksulluk politikaları-ki ramazan çadırları sembol-ile Siyasi Sit Alanı diye tanımladığım gecekondu-varoş insanının yoksulluğunu korumaya alıyor ve de onların oylarını seçim sandıklarına taşıyorlar.. Siz hala; Deniz Baykal'a, bakkal zihniyetli siyasetçileri egemen kılmak için saldırmayı sürdürün; siyasal İslam’ı egemen kılma adına.. Şu üç habere, özellikle Dünya gazetesinden de tanıdığım ve şu an Bizim Anadolu gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni olan değerli gazeteci Nazım Güvenç’in iletisi olan son iki haber özetine dikkatinizi çekmek isterim: 1- 'ABD Türkiye'yi kaybediyor!' Financial Times'ta yayınlanan yazıda ABD'nin Türkiye'yi kaybettiğine değinilerek önemli uyarılarda bulunuldu. İşte çarpıcı ifadeler.. Soğuk Savaş'ta ABD'nin en önemli müttefiklerinden biri olan Türkiye, dünyadaki tek batı yanlısı laik ve Müslüman demokrasi örneği. Ancak artık batı için güvenilir bir partner değil. Irak savaşından sonra yapılan tüm anketlerde ülkede büyük bir Anti-Amerikancılık olduğu görülüyor. Ilımlı İslamcı AK Parti hükümeti Hamas, Hizbullah, İran gibi Amerika'nın bölgedeki düşmanlarıyla ilişki kuruyor ve İsrail konusunda her geçen gün artan düşmanca tutumuyla Amerikalıları kaygılandırıyor. 2- Eski Sağlık Bakanı Sayın Rifat Serdaroğlu'nun 7 Ocak 2010 Perşembe tarihli Bizim Anadolu gazetesinde 1. sayfadan duyurulan ve 3. sayfada yayımlanan Açık Mektubu (aşağıda).. Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, Sayın İçişleri Bakanı, üçünüz de ateşle oynuyorsunuz. Böyle giderse, oynadığınız ateş sadece sizi değil, ülkeyi de yakacak. Ülkemizin gözbebeği iki kuruluşunu, Asker ve Polisi nasıl düşman hale getirdiniz, farkında mısınız? Nedir sizin derdiniz? 3- Humeyni Karşı-Devrimi'nin bir mağduru Mohsen Yazd’ın Türk milletine ve özellikle de Türk Silahlı Kuvvetleri'ne uyarısı: 1-Büyük kesimi fakirleşen halk dincilerin pençesine düştü. Bu halk yiyecek, giyecek gibi ufak yardımlarla onların safına çekildi. Beyinleri yıkandı ve Fakirliklerinin temelinde kirli ve dinsiz rejim olduğu benliklerine yazıldı. Açlıkla boğuşan halk bu cehaletin pençesine kolaylıkla düştü ve rejime düşmanlaştı(çok fakirleşen Türk halkına da aynı şeyler yapılıyor). 2-Hep demokrasi ve özgürlük dendi. Humeyni devrimi yapana kadar hep demokrasi ve özgürlük vaat etti. Bu şekilde birçok sol görüşlü insanları da kendi saflarına çekti. Bu insanlar devrim akabinde ipe giden ilk insanlar oldu(Türkiye’de de hep demokrasi ve özgürlük diyorlar). 3-Emir komuta zincirinde yapılanmış olan din adamları halkı kontrol altına aldı(Başı ABD’de yaşayan malum tarikat'ın yapılanma biçimi olan 'abi' yapılanması bu emir komuta şeklidir ve devrimin en önemli ayaklarından birisi bu emir komuta yapılanmasıdır. Bu emir komuta yapılanması devrimin halk ordusudur ve devrim sırasında bu emir komuta çok kısa zamanda çok büyük kitlelere egemen olur). 4-Kargaşa ve kaos ortamında askeri Kışlalar basıldı. Ellerinde Kur'an ile kışlalar ele geçirildi(Bu ayağa çok dikkat edelim çünkü devrim sırasında Türk silahlı kuvvetlerini ele geçirmenin en anahtar ayağı budur).

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU evesbere@mynet.com

HESLER KİMLERİ BESLER?

HES’LER KİMLERİ BESLER-1
Konumuz; Artvin’imiz özelinde Türkiye'mizi bir şekilde benzetenlerin HES’lere bakışı ve “HES’ler Kimleri BESLER?” sorusunun yanıtı:
Artvin için proje savında bulunanların bazıları; Artvin'deki doğal kaynakları kullanarak küçük işletmeler kurup gençlere iş alanları açılabileceğini söylüyorlar. Buna kimse karşı değil. Yeter ki; Doğaya zarar verilmesin. Çünkü Doğan/insan için düşündüğünüz ve doğal kaynakların kullanımıyla ortaya çıkarmaya çalıştığınız işletmelerin, doğaya zarar verdiği noktada doğana da zarar vereceğini akıldan çıkarmamalıyız, yani insana; aksi taktirde; Artvin’i ve Artvinliyi, yani doğayı ve doğanı bir başka boyutta benzetmiş olursunuz.. Artvin’i doğası ve doğanıyla benzetecek olan HES’lerden söz ediyorum, yani enerji üretme savıyla, Artvin’imizi dantel gibi ören dereler üzerinde kurulmaya çalışılan Hidroelektrik Santrallerinden… Birileri çıkıp “Sizler barajlara da karşı çıkmıştınız zaten!..Hatta sahil yoluna da..” diyecektir. Kesin ne Barajlara karşı çıktık, ne de Karadeniz sahil yoluna. Özellikle sahil yolu için; binlerce yılda oluşmuş kıyıları yok etmeyelim, bunun için yol, kuşaklama yöntemiyle içeriye alınsın önerisi getirdik.. Bu duruşumuz; doğaya zarar verdiği noktadaki karşı çıkıştı. Yusufeli Barajına da aynı duyarlılıkta baktık. Salt bizler değil, ulusötesi doğa duyarlıları da baktı. İşte Guardian gazetesinin Türkiye’de yapılması planlanan Yusufeli hidroelektrik santraliyle ilgili haberi (2001): “İngiltere hükümeti, Türkiye’de 15 bin kişiyi evinden edecek tartışmalı ikinci bir barajı desteklemeyi düşünüyor…. Ilısu baraj projesine karşı yürütülen kampanyanın öncülerinden komedyen Mark Thomas, Yusufeli, ‘ikinci bir Ilısu’ya dönüşecekse, hükümetin yakasına yapışmak için hazır bekliyorum.’ dedi. Doğa grubu bir başka lideri de; hükümetin, sadece büyük şirketlerin çıkarlarına hizmet eden, toplumları ve çevreyi gözardı eden projeleri desteklememesi çağrısında bulunarak, ‘Dünya Barajlar Komisyonu’nun belirlediği kurallar dikkate alınırsa, İngiliz vergi mükelleflerinin parası, bu tür yıkıcı projeler için harcanmaz’ dedi.” Uluslararası bir Fact Finding (Yerinde İnceleme) Heyetinin, Bölgede Nisan 2002'de yaptığı inceleme sonunda hazırladığı ve Yusufeli’inde nasıl Uluslararası Standartların ve Kişi haklarının ihlal edildiğini içeren Eylül 2002 final raporu: “Alternatif projelerin yeterli olarak değerlendirilmemiştir- Yusufeli projesinin doğal yasam üzerindeki etkileri, alternatif projelerin potansiyel etkileri ile karsılaştırılmamıştır. Halka danışılmamıştır -projenin çevresel ve doğal yasam üzerindeki etkileri konusunda herhangi bir konsültasyon yapılmamıştır…”
Doğaya ve doğan zarar vermeyecek su tutucu barajlara(HES’lere) karşı değiliz, bugün siyasi ve ekonomik rant adına derelerimiz üzerinde kurulacak ve derelerimizi kurutacak HES’lere karşıyız. Bunuanlamak ve iyi anlatmak için, Çoruh üzerinde kurulacak Artvin’imizi adeta;“Barajlar şehri”ne dönüştürecek olan Artvin su tutucu HES projelerin üreteceği enerji toplamına baktığınızda,derelerdeki HES’lere gereksinmemizin olup-olmadığını çok somut bir şekildegörebiliriz. Örneğin;BorçkaBarajıve HES 300 MW güç ile yıllık1.039GWh'likenerji üretmektedir. Yine ayni şekilde;DerinerBarajıve HES; 670 MW'lık güçle yılda2.118GWh'lık,MuratlıBarajı ve HES;115 MW güç ile yıllık444 GWh'likenerji,Artvin Barajı veHES Barajı332 MW güç ile, yıllık1 026 GWhenerjiüretecektir; yani yılda toplam üretilecek enerji miktarı toplamı; 5000gigawattsaat’e ulaşmaktadır, buna, karşıçıktığımız Yusufeli baraj ve HES’in 540 MW gücüyle yılda üreteciği1705GWh’i da eklediniz mi yıllık enerji toplamı 7000 GWh seviyelerineçıkacaktır. Düşünün, 1Gigawattsaat(GWh)’ın 1 Milyar Wattsaat veya 1 MillionKilowattsaat ettiğini... Böylesi devasa enerji üretecek projeler yaşama geçmişken; neden Artvin dereleri için HES’ler??!! İnsanın aklına “Artvin’deki HES’ler kimleri besler?” sorusu gelmiyor değil.. Bu işin adeta ticareti yapılıyor. Olgunun ticari borsa mantığında işletildiğinin somut kanıtı; HES şirketlerinin pıtrak gibi türemesi. Cebine 300/400 bin TL koyan ve de bir siyasi iktidar erkini inandıran HES şirketini kuruyor-ki bunlar, yüklenici firma olarak makine-ekipman ve deneyim yoksulu kurumsallaşmış şirketlerdir. Asla güçlü şirketlerle karşılaştırılamazlar. Eğer bu güçlü şirketler işin içinde olsa, HES’lerin doğaya ve doğana zarar vermeyecek bir projelendirme süreciyle iyileştirilebileceğini söylemek olası- Böylesi şirketler için ilanlar çıkıyor gazetelerde. Örneğin, “İvedik Organize sanayi bölgesi HES şirketi devir alınacaktır. Üretim lisansı almış, su kullanım hakkı anlaşması yapılmış veya fizibilitesi onaylanmış veya tamamlanmış 25 MW kurulu güce sahip: HES firmaları aranmaktadır-Teknik değer bilgilerin, iletişim bilgilerini ve fiyat bilgilerini, aşağıda belirtilen faks ve e mail adresine ulaştırınız. İrtibat: 0312 395 62 62-Fax: 0312 395 05 80-E Mail: ivedik@ivedikosb.org.tr Not: Şirket ortaklığı yapılabilir” Bu gazete ilanı savımı doğrulamıyor mu??
Konunun daha iyi kavranması için; ülkemdeki enerji santrallerine bütününde HES ve Termik santralleri nedir ile birlikte çeşitlerine kısaca değinmek istiyorum:
Önce HES’ler: Yüksek rakımlardan akan suyun(Irmak-Nehir-Dere) bir enerjisi vardır ki bu bir yenilenebilir enerjidir; bu enerjiye Hidrolik enerji diyoruz. Barajda biriken su Yerçekimi Potansiyel Enerjisi içermektedir. Su, belli bir yükseklikten düşerken , enerjinin dönüşümü prensibine göre Yerçekimi Potansiyel Enerjisi si önce kinetik enerji ( mekanik enerji) ye daha sonra da Türbin çarkına bağlı jeneratör motorunun dönmesi vasıtasıyla Potansiyel elektrik Enerjisi ne dönüşür. Örneğin Keban 1330 MW, Karakaya 1800 MW, Atatürk 2400 MW ve son olarak Artvin’de yapılan ve yapılacak olan barajlar.. Hidrolik Santrallerin yıllık üretimleri, kaynağa gelen su miktarıyla doğru orantılı olduğundan ve bir yıl boyunca gelen su insanoğlunun elinde olmayıp tam kapasite çalıştırmaya yetmeyebileceğinden, genel olarak puant santralı olarak çalıştırılırlar. Devreye alınış ve çıkarışları çok kolay ve hızlı olduğundan su rejimine bağlı olarak günün, enerji gereksiniminin çok olduğu- ki buna puant saati denir(içinde gece ve gündüz olmayan zaman aralığı, yani normalin yaklaşık 2 katı daha pahalı. Genellikle en yüksek veya en yoğun konumu tanımlamak için kullanılan Pik Saat yerine kullanılmaktadır) İng ve Fr’daki puan anlamı içeren Point’tan gelmektedir;) - saatlerinde çalıştırılarak, enerjiye az gereksinim olduğu zamanlarda devre dışı bırakılırlar. Dünya üzerindeki elektriğin %24′ ü hidroelektrik santralleri tarafından üretilir. Bir Diğer tanımlama ile Enerji Santral Çeşitleri 1-) HİDRO ELEKTRİK SANTRALLER(HES): a-) Barajlı Santral: Türbinler için gerekli suyun baraj gölünden verilerek regüle edilebilen. b-) Akarsu Santralı : Regülasyon yapılan bir rezervuarı olmayan Hidroelektrik Santral türü. Rezervuarlı(su birikim alanı) santralar, öncelikle bir baraj yapılacağından suyun kullanımı enerji gereksinimine göre ayarlanabileceğinden verimleri yüksektir. Kanal tipi santraller, rezervuarlılara göre daha ucuza mal olmalarına karşın su biriktirme olanağı olmadığından gelen su debisine göre çalışmak zorundadırlar. Su kaynağı yapısı ; Rezervuarlı santrallerde baraj, kanal tipi santrallerde ise bir tünel ya da açık kanaldır. Ve sırasıyla; 2-) TERMİK SANTRALLER: Katı, sıvı ya da gaz halindeki fosil yakıtların kimyasal enerjisinin elektrik enerjisine dönüştürüldüğü elektrik santralıdır. a- Katı yakıtlı T.S:Klasik buhar çevrimini kullanarak buhar türbinleriyle güç üreten santrallerdir. Çatalağzı Termik Santrali 300 MW Çayırhan Termik Santrali 640 MW b- Kojenerasyon /Birleşik ısı-güç sistemleri(Enerjinin hem elektrik hem de ısı formlarında aynı sistemden beraberce üretilmesi.. Basit çevrimde çalışan, yani sadece elektrik üreten bir gaz türbini ya da motoru kullandığı enerjinin %30-40 kadarını elektriğe çevirebilir. Bu sistemin kojenerasyon şeklinde kullanılması halinde sistemden dışarıya atılacak olan ısı enerjisinin büyük bir bölümü de kullanılabilir), Sıvı-Gaz yakıtlı Gaz Türbini (Doğal Gaz Sant.):Yüksek sıcaklık ve basınçtaki yanma gazlarının hareket sağladığı ve bu gazların yanmayı gerçekleştiren havayı sağlayan bir kompresörün de çalışmasına imkan verdiği türbin türüdür. Kombine(birleşik) çevrim sistemli T.S(Gaz türbinleri ile buhar türbinlerinin birlikte kullanılması, yanigaz türbini çevrimi ile buhar türbini çevriminin birleşmesinden oluşmaktadır.): Gaz türbinleri ve egzost kazanları kullanarak buhar türbinleri ile güç üretimi yapan termik santrallerdir. Bir başka deyişle; Kombine Çevrim Santralı; bir gaz türbini jeneratör ile bu türbinin ekzos gazlarıyla çalışan ( ek brülörü olan veya olmayan) bir kazanla, bunun sağladığı buharla çalışarak ek elektrik enerjisi üreten bir buhar türbini jeneratörden oluşan santral türü.Bursa Doğalgaz Kombine Çevrim Santrali 1400 MW-Ambarlı Termik Santrali 1350 MW c- Güneş enerjili T.S : Güneşten gelen ışınların enerjisinin kullanıldığı santraller. Henüz Türkiye’de bulunmamaktadır. d- Nükleer T.S: Atom parçacıklarını ayıran(Fizyon) veya birleştiren(Füzyon) enerjisinin kullanıldığı santraller. Dahası; Nükleer yakıtlardan serbest kalan enerjinin elektrik enerjisine dönüştürüldüğü santraldir. Yapımında ısrar edilen Akkuyu Nükleer Santrali yaklaşık 2500 MW.. e- Jeotermal T.S (Yer Altı Buharı):Jeotermal enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren tesis. Yeraltı sıcak katmanlarınını yüksek sıcaklık kaynağı, atmosferi düşük sıcaklık kaynağı olarak kullanmak suretiyle güç üretimi yapan santrallerdir. Denizli Jeotermal Santrali , 15 MW 3-) RÜZGÂR (ENERJİSİ) SANTRALLERİ: Rüzgâr türbinleri vasıtasıyla güç üretimi yapan santrallerdir. Rüzgarın döndürme kuvvetinden yararlanılarak, hareket enerjisini elektrik enerjisine çeviren santral türü. Gaz türbini çevrimi ile buhar türbini çevriminin birleşmesinden oluşmaktadır. Bozcaada Rüzgâr Santrali , 30 MW. Bandırma Rüzgâr Santrali, 50 MW(?) ve 9 Mayıs 2009’da 60 MW olduğu savlanan, 20 rüzgâr türbinli Türkiye’nin en büyük rüzgâr santrali ÇATALCA’da açıldı.. HİDROELEKTRİK SANTRAL TESİSLERİNİN YAPILIŞ ŞEKİLLERİ SINIFLANDIRILMASI: Hidroelektrik santral tesislerinin kurulacağı yerin topoğrafik durumuna göre çeşitli şekillerde yapıldığını yukarıda kısaca kaydetmiştik. Çeşitli şekillerde kurulmakta olan hidroelektrik santral tesislerini çeşitli sınıflandırmalara ayırmak mümkündür. Yapılabilecek olan başlıca sınıflandırmalar aşağıda kısaca kaydedilmiştir: A- Düşülerine Göre: 1- Alçak Düşülü Hidroelektrik Santraller: H < h =" 10"> 50 m. B- Kurulu Güçlerine (Kapasitelerine) Göre: 1- Çok Küçük Kapasiteli (Mikrotip) Hidroelektrik Santraller: <> 10. 000 kW C- Depolama Durumuna Göre: 1- Depolamalı (Baraj Göllü Veya Tabii Göllü) Hidroelektrik Santraller, 2- Depolamasız (Kanal Tipi Veya Nehir Tipi) Hidroelektrik Santraller. D- Baraj Gövdesinin Tipine Göre: 1- Ağırlıklı Beton Gövdeli Barajlı Hidroelektrik Santraller, 2- Beton Kemer Gövdeli Barajlı Hidroelektrik Santraller, 3- Kaya Dolgu Gövdeli Barajlı Hidroelektrik Santraller, 4- Toprak Dolgu Gövdeli Hidroelektrik Santraller
E - Santral Binasının Konumuna Göre: 1- Yer Üstü Hidroelektrik Santralleri, 2- Yer Altı Hidroelektrik Santralleri, 3- Yarı Gömülü Veya Batık Hidroelektrik Santraller. F- Çalışma (Ulusal Elektrik Sisteminin Yükünü Karşılama) Durumuna Göre: 1- Baz Yük Hidroelektrik Santralleri, 2- Puant Yük Hidroelektrik Santralleri, 3- Hem Baz Yük Ve hem de Puant Yük Hidroelektrik Santralleri G- Türbinli / Pompajlı Hidroelektrik Santraller. A- Düşüllerine Göre Santraller:
1- Alçak Düşülü Hidroelektrik Santraller: ( H<> 50 m) Barajlı Yüksek DüşüIü Hidroelektrik Santral Tesisleri: I- Su giriş tesisleri, II- Basınçlı su galerisi veya tüneli, IlI- Denge bacası, IV- Kelebek Yana tesisleri, V- Cebri boru, VI- Santral tesisleri. 1- Su alma tesisleri ızgaraları, 2- Su alma kapağı, 3- Kelebek vana, 4- Cebri boru ek yerleri, 5- Cebri boru ayak betonları, 6- Cebri boru dirsek betonları, 7- Küresel vana, 8- Pelton tipi hidrolik türbin. Doğal Göllü Yüksek Düşülü Hidrolik Santraller: 1- Su çevirme bendi, 2- Su giriş tesisleri, 3- Kum geçidi ve dinlendirme havuzu, 4- Üstü açık su iletim kanalı, 5- Su iletim galerisi veya tüneli, 6- Su haznesi veya doğal göl, 7- Denge bacası, 8- Cebri boru, 9- Santral tesisleri, 10- Doğal göl ayağı veya dolu savağı, 11- İletim tüneline yaklaşım galerisi.
Hem Türbin ve hem de Pompa olarak çalıştırılabilen Hidroelektrik Santraller:
Hem Türbin ve hem de Pompa olarak çalışabilen bir hidrolik santral tesisinin basit şeması: 1- Üst baraj veya depo, 2- Alt baraj veya depo, 3- Türbin ve pompa için cebri boru, 4-Türbin, 5- Motor-Genaratör, 6- Manevra kaplini (kavraması), 7- Pompa, 8- Küresel vana, 9- Dairesel vana, 10- Kapama vanası, 11- Silindirik kapak, Qp : Pompa olarak çalışma esnasında basılan su debisi, Qt : Türbin olarak çalışma esnasında tüketilen (çekilen) su debisi, Hsp : Üst su yüzeyi İle alt su yüzeyi arasındaki fark (hidrolik düşü veya geodezik basma yüksekliği). Yukarıdaki Şekilde de basit prensip şeması görülen ve hem türbin ve hem de pompa olarak çalıştırılabilinen hidroelektrik santral tesisleri ulusal elektrik şebekelerinin puant güç ihtiyacını karşılamak amacı ile tesis edilirler. Ulusal Elektrik şebekelerine bağlı olan diğer hidrolik veya termik santrallerin ürettikleri enerji miktarı puant saatleri dışındaki gece saatlerinde gerekenden fazla, puant saatleri içinde ise gerekenden daha az olabilir. Hem türbin ve hem de pompa olarak çalıştırılabilen hidrolik santral tesisleri, puant saatlerinin dışındaki gece saatlerinde ulusal elektrik şebekesinden enerji çekerek üniteler motor-pompa olarak çalıştırılmak suretiyle alt su deposundan üst su deposuna su basılır.Puant saatlerinde ise üst su deposundan su çekilerek üniteler türbin-genaratör olarak çalıştırılmak suretiyle elektrik enerjisi üretilir ve üretilen enerji ulusal elektrik şebekesine verilir. Böylece hem puant saatlerinde ulusal elektrik şebekesinin ilave güç ihtiyacı karşılanmış ve hem de puant saatleri dışında diğer hidrolik ve termik santraller en yüksek verimle çalıştırılma imkânlarına kavuşturulmuş olunur. Hem türbin-genaratör ve hem de motor- pompa olarak çalıştırılabilinen bu tip hidrolik santrallerin verimi aşağıdaki şekilde hesaplanır: Şebekeye verilen genaratör gücü (NG) η = ------------------------------------------------------- Şebekeden çekilen motor gücü (NM) η = 0,70 - 0,73
Artvin barajları hangi yapı sınıfına giriyor? Kaynak: Vikipedi. 1- Borçka Barajı, Artvin'de, Çoruh Nehri üzerinde, enerji üretmek amacıyla 1998-2005 yılları arasında inşa edilmiş bir barajdır. Toprak gövde dolgu tipi olan barajın gövde hacmi 7.785.000 m3, akarsu yatağından yüksekliği 86,00 m., normal su kotunda göl hacmi 419,00 hm3, normal su kotunda göl alanı 10,84 km2'dir. Baraj 300 MW güç ile yıllık 1.039 GWh'lik enerji üretmektedir. 2- Deriner Barajı, Artvin'de, Çoruh Nehri üzerinde, enerji üretmek amacıyla 1998-2004 yılları arasında inşa edilmiş bir barajdır. Beton kemer gövde dolgu tipi olan barajın gövde hacmi 3.500.000 m3, akarsu yatağından yüksekliği 247,00 m., normal su kotunda göl hacmi 1969,00 hm3, normal su kotunda göl alanı 26,40 km2'dir. Baraj 670 MW'lık güçle yılda 2.118 GWh'lık enerji üretmektedir. Deriner Barajı, 397 metre yüksekliği ile bugüne kadar Türkiye’de inşa edilmiş en yüksek beton barajdır, baraj kendi alanında dünyanın da 2. en yüksek barajıdır.bu artvın için cok buyuk onem taşımaktadır. 3- Muratlı Barajı, Artvin'de, Çoruh Nehri üzerinde, enerji üretmek amacıyla 1999-2005 yılları arasında inşa edilmiş bir barajdır. Kaya gövde dolgu tipi olan barajın gövde hacmi 1.981.000 m3, akarsu yatağından yüksekliği 44,00 m., normal su kotunda göl hacmi 74,80 hm3, normal su kotunda göl alanı 4,10 km2'dir. Baraj 115 MW güç ile yıllık 444 GWh'lik enerji sağlamaktadır. Barajda kumanda ve bakım olarak iki bölüm bulunur. Ayrıca bakım bölümünde elektrik, elektronik ve makina olmak üzere üç tane mühendis ve her bir mühendisin yanında birer tane teknisyen bulunur. Ayrıca bir yönetici mühendis bulunmaktadır. 4- Tortum Barajı: Artvin'de, Tortum Çayı üzerinde, enerji üretmek amacıyla 1971-1972 yılları arasında inşa edilmiş bir barajdır. 5- Artvin Barajı: Kemer ağırlıklı. Kret kotu 515 m Çoruh Nehri ile büyük kollarında olan Oltu Nehri birleşiminin 20 km ve Artvin İlinin Yusufeli ilçesinin 30 km mansabında. Enerji (332 MW, 1 026 GWh / yıl ) Kret uzunluğu 277,90 m, Yüksekliği (talvegten) 135 m Yüksekliği (temelden) 180 m, Toplam dolgu hacmi 0,950 hm3 Derivasyon tüneli T1 746,59 m, Derivasyon tüneli T2 822,63 m Derivasyon kapasitesi1380 m3/s, Dolusavak tipi Kapaksız serbest akışlı, Dolgusavak kapasitesi 8200 m3/s, Rezervuar alanı 4,1 km2, Yıllık ortalama su 3837 hm3, Maksimum su seviyesi 511,60 m, Toplam göl hacmi167 hm3 6- Yusufeli Barajı: Çoruh nehri ile Çoruh nehrinin büyük kollarından biri olan Oltu Nehri birleşiminin 800 m Artvin İlinin Yusufeli ilçesinin 10 km mansabında ve Artvin ilinin 40 km güneybatısında . Enerji (540 MW, 1 705 GWh / yıl )
Tipi Kaya dolgu, Kret kotu 719 m, Kret uzunluğu410 m Yüksekliği (talvegten) 223 m, Yüksekliği (temelden) 270 m Toplam dolgu hacmi 20,24 hm3, Derivasyon tüneli T11257,46 m, Derivasyon tüneli T21306,23 m, Derivasyon kapasitesi 1530 m3/s, Dolusavak tipi Kapaklı ve enerji kırıcı şütlü, Dolgusavak kapasitesi 9000 m3/s, Rezervuar alanı 33 km2, Yıllık ortalama su 3777 hm3, Maksimum su seviyesi 712,20 m, Toplam göl hacmi 2130 hm3

Büyüksu adı verilen projeler içinde en önemli payı 731 trilyon 156 milyar lira ile Yusufeli Barajı ve Hidro Elektrik Santrali (HES) alırken, Deriner Barajı ve HES 544 trilyon 562 milyar 952 milyon lira ile ikinci, Artvin Barajı ve HES 387 trilyon 500 milyar lira ile üçüncü sırada bulunuyor. Bu barajları Bayram Barajı ve HES, Borçka Barajı ve HES, Muratlı Barajı ve HES ile Bağlık Barajı ve HES inşaatları takip ediyor. Bu mühendislik yapı bilgilerinden sonra konumuza dönelim: Bilindiği gibi teşvik alan illerden 29'unun ekonomisi daha da geriye gitti. Bunların başında Artvin’imiz gelmektedir. Hükümet, iller arasındaki kalkınmışlık farkını en aza indirmek için 2004 yılında 29 ili kapsayacak şekilde 'Yatırımı Teşvik Yasası' çıkardı.
Bir yıl sonra ise yasanın kapsamı genişletilerek teşvikli il sayısı 49'a ulaştı. Yasayla birlikte yatırımcıya bedava arsa, enerji ve vergi indirimi sağlandı. Yasa ile birlikte batı illerine yatırımcı yağdı, ancak Doğu illerinin kapısını çalan olmadı. Teşvik kapsamındaki illerden Artvin de ekonomisi geriye giden illerin başında geliyor. Yasa kapsamında kente sadece bir firma yatırımda bulunmuş. "Teşvik bizi değil, batı illerini mutlu ediyor." diyen Artvin Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Kurtul Özel, "Bu teşvik sisteminde bizim diğer illerle rekabet edebilmemiz mümkün değil. Bölgesel ve sektörel bazda teşvik istiyoruz. Enerji indirimi, bedava arsa vermek işi çözmüyor. Bu herkese verildiğinden yatırımcı bizi tercih etmiyor. Gelse de pazarlara çok uzağız, bir kaç il birleştirilip ortak ürünlere teşvikler sağlanmalı." diye konuştu. Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat Dulupçu'nun yaptığı araştırmaya göre; teşvikli iller arasında en çok gerileyen yüzde 93,4 ile Artvin. Artvin'in kişi başına düşen teşvik miktarı 1999-2002 döneminde 4 bin YTL iken, bu oran son 4 yılda ortalama 281 YTL'ye kadar düşmüş. DEVAMI 2'de
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU Teknopolitikalar Platformu evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32 Tel: 0312-431 96 88

HES'LER KİMLERİ BESLER-2

Durum bu iken Artvin yatırımlarını eleştirmek mantık dışı olsa gerek..
Fakaaaat;
Rüzgar ve güneş tarlaları elektrik yükü ile atıl bekletilirken, doğaya saldırmakta ne oluyor?! Evet; Türk şirketleri yenilenebilir enerji kaynaklarının peşinde savaş verirken ve de deniz dalgasından elektrik, boğaz akıntısından elektrik, güneş ve rüzgar tarlalarından elektrik üretme projeleri yaşama geçirirken nedir bu cennetin izdüşümü yerlerimize saldırı???
Düşük elektrik üretimi için bu dünya cenneti vadiler yok edilmemeli.....
Öylesi bir süreç işletilmiş ki; UNESCO tarafından Türkiye’nin ilk biyosfer rezervi olarak koruma altına alınan Camili’nin (Macahel) deresi bile satılmış ve üzerinde de HES inşaatı başlatılmış…

Yalnızca Artvin dereleri üzerinde 105 HES’in ihale edildiği savlarına nasıl bir duruş sergileyeceğiz?

Papart için gösterilen duruşu sergileyeceğiz:
Artvin’in Şavşat ilçesi Papart Vadisi üzerindeki dereye 3 ayrı HES izni verildi. Çiçeklerin ve kelebeklerin yarattığı renk cümbüşünün yaşandığı Papart Vadisi, yağmur ormanları niteliğinde olduğu için koruma altında idi...
Rize İdare Mahkemesi, Papart Vadisi’nde yapılacak HES projelerinin iptali için açılan davada ‘yürütmeyi durdurma’ kararı verdi. Rize İdare Mahkemesi, Artvin’in Şavşat ilçesindeki Papart Deresi’ne yapılacak HES projelerinin iptali için açılan dava kapsamında "yürütmeyi durdurma" kararı verdi(Aralık 2008).
Enerji üretme amaçlı barajlara ve HES’lere evet, fakat, doğanın kan damarı gibi, doğa’nın/tabiatın kan damarları dereleri kurutacak HES’lere hayir! Çünkü Artvin’deki HES’ler birilerini besler izlenimi veriyor..
Kafkas, Karadeniz ve Anadolu kültürünü kaynaştıran Artvin’in doğasına salt barajlar, dahası HES’ler zarar vermedi! Özellikle madencilik girişimlerinin Artvin’imiz nasıl benzetmeye çalıştığını hepimiz yakinen izledik.

Biliyorsunuz; Halita Milli Parkı içerisinde bulunan ve Artvin'in bin 700 rakımlı Cerattepe mevkisinde yaklaşık 15 yıldır sürdürülen maden arama çalışmaları, işletmeci Kanadalı İnmet Mining firmanın bölgeyi terk etmesi ile son buldu.
Rize Bölge İdare Mahkemesi’nin bölgede maden arama çalışmalarını sürdüren Artvin Bakır ve Maden İşletmesi, çevrecilerin açtığı davalar sonucu ruhsatının iptal edilmesi üzerine bölgedeki ekipmanlarını toplayarak Artvin’den ayrıldı ayrılmasına da ardından ‘bölgede yaşanan çevre katliamının hesabını kim verecek’ tartışmaları da başladı.
Artvin’in bin 700 metre rakımlı Cerattepe bölgesinde yaklaşık 2 bin hektarlık bir alan üzerinde yapılması planlanan ve 17 hektarlık bir alanda sürdürülen altın ve maden arama çalışmaları sırasında bu güne kadar 2 binin üzerinde ağaç kesildi. Bölgedeki su seviyelerinin ölçülmesi amacıyla 30 ve 70 metre derinliğinde 5 adet lokasyon(yer belirleme-Location), 10 adette normal kuyu ve bir de 100 metrelik bir galeri açıldı. Çalışmalarda, bölgenin 100-120 metre altına inilerek, buradan da 700-900 metrelik galerilerle bölgedeki maden rezervlerine ulaşılması planlanıyordu(24/10/2008).
Artvinli doğa ve doğanın/insanın dostudur. Uygar ve yüreklidir, her Anadolu insanı gibi. Yüreklidir çünkü o salt Doğa için savaş vermez, doğan, yani insanı ve ülkesi için de “AB üyeliği” Çanakkale’nin intikamıdır! AB’ye katılım sürecinin Türkiye’nin ‘bölünüp parçalanması ve sömürgeleştirilmesi demektir’” diyecek kadar yürekli ve duyarlı Anadolu insanının kimliğini yansıtır Artvinli..


Artvin'de başlanarak İkizdere'ye uzanan ve yapımına başlanan Hidro Elektrik Santralleri (HES) tehdit altında ki Rize'nin imajına ve doğal yapısına ciddi zararlar vereceği her akl-ı selim kişinin malumu olmuş durumda.
Denize doğru dik uzanan dağların arasından yeşil örtüyle beraber akan dereler, sağlı sollu betonlarla örülerek elektrik telleriyle boğuluyor.
Dereleri besleyen su kaynakları ve yerleşkeler iş makineleriyle dövülerek yok ediliyor. Artvin'de başlanarak İkizdere'ye uzanan ve yapımına başlanan Hidro Elektrik Santralleri (HES) tehdit altında ki Doğu Karadeniz imajına ve doğal yapısına ciddi zararlar vereceği her düşünen doğa duyarlısının bildiği fakat seslendirmekten, eski deyimle telaffuz etmekten çekindiği bir durum adeta..
Seslendirmemi kimse klasik sermaye düşmanlığıyla özleştirmesin. Eğer ben sermaye düşmanlığı yapıyor isem; TİSK’de; bakın DİSK demiyorum-ki o da sermaye karşıtı proleter bir katılık içinde değil bana göre-TİSK diyorum, yani Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu da benim gibi sermaye düşmanı, daha doğrusu kendi kendisinin düşmanı; çünkü doğaya ve doğana zarar vermeyecek “Temiz Enererji”’den söz ediyor:
İşte TİSK yayınındaki haberler:
- Uluslararası Hidrojen Enerjisi Derneği Başkanı Prof. Dr. T. Nejat Veziroğlu Türkiye’nin petrol, doğalgaz ve kömür gibi fosil yakıt kaynakları yönünden fakir olmasına karşın güneş, rüzgar ve jeotermal gibi temiz enerji kaynakları yönünden son derece zengin bir ülke olduğunu; Türkiye’nin kendi doğal enerji kaynaklarını kullanıp hidrojen üretebileceğini söyledi. Türkiye’de sıcak kaya enerjisi ya da jeotermal enerji, rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi, hepsi mevcut ve ihtiyacımızı karşılayabilir. Ayrıca, biyokütleden, şeker pancarından hidrojen üretebiliriz. Türkiye, kendi doğal enerji kaynaklarını kullanıp hidrojen üretebilir. Ekonomimiz için gerekli bütün yakıtımızı kendimiz üretiriz, hatta fazlasını da ihraç edip para kazanabiliriz(Prof. Dr. Nejat VEZİROĞLU Miami ÜniversitesiTemiz Enerji Enstitüsü Başkanı)

- Çevrenin korunması ve buna bağlı olarak gelecek nesiller için yaşanılabilir bir dünya bırakılabilmesi için adeta sihirli bir kavram olarak görülmeye başlanan Kyoto Protokolü’nün, TBMM tarafından kabul edilmesi ülkemizde yaşayan herkesi derinden etkileyecektir. Hatta bir adım daha ileri giderek Türkiye’nin dünya konjonktürü içinde ağırlığının giderek artmakta olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda, Protokole taraf olmamız mavi gezegenimizdeki herkesi yakından etkileyecektir (ŞUBAT 2009 DADoç. Dr. Alpay HEKİMLER Namık Kemal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü)
Bu konuda Burçak çubukçu beni doğruluyor:

“Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) periyodik yayın organı İşveren'in bu ayki sayısında enerji konusuna ağırlık vermiş İyi de etmişler. Enerjiye gerekenden fazla ödediğimizden tutun da, kısa süre içerisinde yeni ve temiz enerji üretmeyi bir şekilde becermemiz gerektiğini hatırlatan pek çok ilginç makale ve görüş İşveren Dergisi Ağustos sayısında yer almış… İşveren dergisinin sayfalarında dikkatimi jeotermal enerji konusunda ciddi bir potansiyelimiz olduğu çekti. Avrupa'da jeotermal kullanımında 1. olduğumuzu buna rağmen hala kullanılmamış ciddi potansiyelimiz bulunduğunu gördüm. Jeotermal enerji gerçekten pek çok alanda (enerji üretimi, konut ısıtması vs.) işe yarayabilecek gibi görünüyor….(14 Eylül 2008)” Çevre duyarlılığı konusunda bazılarımız ‘duyarsızlık-duyarlılık’ gelgitleri arasında çelişkiye düşmediğimizı yadsıyamayız.. Örneğin eski Başbakanlarımızdan Mesut yılmaz. Fırtına deresi üzerindeki HES’e duyarsız kalan, hatta ısrarcı olan sayın Yılmaz, köyünün de yer aldığı Çayeli Senoz Vadisi’nde yapılan HES’lerin doğayı tahrip ettiğini söyleyerek çevre duyarlısı bir kimlik sergileyebildi: Eski başbakanlardan bağımsız milletvekili Mesut Yılmaz, köyünün de yer aldığı Çayeli Senoz Vadisi’nde yapılan HES’lerin doğayı tahrip ettiğini söyledi. Eski Başbakanlardan Bağımsız Rize Milletvekili Mesut Yılmaz, köyünün de yer aldığı Çayeli İlçesi Senoz Vadisi’nde yapılan Hidroelektrik santrallarının (HES) doğayı tahrip ettiği yönünde ciddi endişeler duyduğunu belirterek "Eğer bu zararlar önlenemezse bu santralların durdurulması lazım" dedi. Yılmaz, bu konuda kampanya başlatarak Ankara’da girişimlerde bulunacağını söyledi. Biz prensip olarak bu derelerden enerji elde edilmesine karşı değiliz. Ama bizim olmazsa olmaz şartımız buradaki çevrenin bundan zarar görmemesidir. Özelikle Senoz Vadisi turistik potansiyeli olan bir vadidir. Bitki örtüsüne, ormanlara, su varlığına ve burada yaşayanlara zarar verecek her türlü projeye karşı çıkmak bizim doğal görevimizdir. Maalesef 2003 yılında bu projelerden 50 megavattın altında olanlardan ÇED raporu alma mecburiyeti kaldırıldı. Burada santral kurmak isteyenlerin artık bu santralın çevreye vereceği zararlar konusunda ilgili makamlardan bir rapor alma yükümlülüğü yok. Yılmaz, "Maalesef hiç gereği yokken bu vadide 9 tane ayrı HES projesine müsaade verilmiş. Ankara’da enerji piyasası denetleme kurulu muhtemelen bu yörenin nasıl bir doğa cenneti olduğu dikkate alınmadan masa başında buradaki sulardan maksimum ne kadar enerji elde edilebilir diye hesap yapmış ve 9 projeye onay vermiş.
Mesut Yılmaz’ın Fırtına Vadisi konusundaki ısrarcı duruşu karşısında Radikal gazetesinde şunları yazmışım:
Hepimiz Çamlıhemşinliyiz Bilindiği gibi Dünya Çevre Vakfı tarafından korumaya alınmış dünyada 200, Avrupa'da 128 çevreden biri olan 'Çamlıhemşin Fırtına Vadisi' üç kuruşluk değil üç paralık enerji adına yok edilmektedir. İşin üzücü yanı, Fırtına Vadisi'nin, ülkemiz enerji potansiyeline binde dört gibi bir katkı verecek bir projeyle yakılmasıdır.Çevre duyarlıları son günlerde "Her yer Çamlıhemşin, hepimiz Çamlıhemşinliyiz" diye haykırıyor. Elbetteki evrensel çevre duyarlılığını içeren etkin/hareketli sözcük dizimleri sloganlarda kalmayacak. Nasıl ki 'Bergama bizim oldu' Çamlıhemşin de bizim olacak, Akkuyu da, Artvin (Çoruh Vadisi) de, Sinop'ta... Her yer ama her yer insanın olacak... Sahip çıkacağız doğa ve çevresiyle gezegenimize...Çamlıhemşin için çevre duyarlılığı boyutunda çok şey söylendi, anlatıldı. Olguya yerel ve ulusal değerler bağlamında teknopolitik yaklaşıldı. Bu yazımda Çamlıhemşin olgusuna farklı bir evrensel boyut getirmek istiyorum. Bazı bilim adamlarının benzetmesinde olduğu gibi; gezegenimiz batış sürecindeki Titanic'i andırmaktadır. Algı boşluğuna düşerek, batma aşamasını kavrayamayan Titanic yetkilileri nasıl ki 1500 insanın ölümüne neden oldularsa, kişisel ve grupsal rant savaşıyla kıyıları, kentleri, doğayı yok edenlerin aymaz ilgi ve algısızlığı gezegenimizde de aynı süreci kaçınılmaz kılmaktadır. Eğer ki gezegenimizin kurtarılması projeleri ivmelendirilmez ve yaygınlaştırılmazsa bu sonuç kaçınılmazdır. Gezegenimizin kurtarılması için 1972 yılında Stocholm'de başlayan ve 1992'de Rio'da devam eden 'Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı', yani yaşanılır ortam anlamındaki Habitat'lar ile 'çevre' evrenselliği ekonomik karar alma sürecinin merkezine oturtulmuştur. Temel amaç çevre bütünselliğinde 'sürdürülebilir bir ekonomik sistem' oluşturmaktır. Çünkü mevcut ekonomik yapı doğa ve insan değerlerini yok etme temeline oturtulmuştur. Eğer önü alınmazsa ise tüm bitki ve hayvan türlerinin beşte biri, zamanla da; mutlak yoksulluk çizgisindeki yaklaşık iki milyar nüfus içinde açlık çeken bir milyar insanın-ki bunun yüzde 70'i kadın ve çocuk-yani dünya nüfusunun yaklaşık dokuzda birinin yok olacağını söylemek abartı olmasa gerek. Böylesi evrensel tehlikenin giderilmesinde Batı ekonomik ve sosyal reformların yanında 'çevre reformu' düşünürken biz rant adına çevreyi yok etmekten çekinmiyoruz. Özellikle doğup büyüdüğümüz ve yarınlarda kent yorgunu olarak dinlenceye çekileceğimiz cennet yörelerimizi 'köşe dönücü, iş bitirici anlayış' bütününde yok edebiliyoruz. Bunun en somutu Çamlıhemşin Hes projesine evet diyen başbakan ve evet detirten yapımcı firma yetkilisi ile bürokratlar inanın bu yöremizin insanları. Siyasetçi, sermaye, bürokrat dayanışması ülkemizin herhangi bir yöresini anında vakumlayabilme rahatlığı ve kolaylığına sahip. Batı ise benzer çevre yok ediciliği karşısında; istikrarlı ve doğal destek sistemleriyle uyumlu eğitilmiş bir nüfus, iklimini bozmayan bir enerji sistemi, ormanların, otlakların ve balık yataklarının sürdürülebilir veri potansiyellerini aşmayan ve gezegeni insanlarla paylaşan diğer türleri yok etmeyen (sistematik olarak) çevre açısından sürdürülebilir bir ekonomik sistem kurmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda Batı ile bütün dünya çevre örgütleri yeryüzü zirvesi bütününde toplum ve doğa sözleşmeleri hazırlamaktadır. Çevre devrimi için Çevre açısından sürdürülebilir ekonominin oluşumunda temel koşul olarak Batı şunları öngörmektedir; a - Gezegenimizin iklimini değiştirdiği için enerji kaynağı fosil yataklara (petrol ve kömürün kullanılması) bağımlılıktan kurtulmalı. Bunun için de; yeni teknolojiler kullanılarak enerji gereksinimi azaltılabilir. Örneğin; evlerdeki ısı kaybının önlenmesi, sobaların daha etkili hale getirilmesi. Otomobillerin yakıt kullanımında daha ekonomik hale getirilmesi. b - Yeni enerji kaynakları oluşturmak. Örneğin gücünü büyük oranda, gün ışığından ve güneş kaynaklarından alan jeotermal enerjiye dayalı bir dünya enerji sistemi için gerekli teknolojiler üretmek ve böylece gün ışığına dayalı yenilenebilir enerji kaynakları ile yeni enerji kaynakları oluşturmak. c - Malzemeleri yeniden kullanabilmek için geriye dönüştürmek (geriye dönüşüm mühendisliği gibi). 'Kullan-at' ekonomisi yerine 'kullan ve geriye dönüştür' ekonomisi aracılığıyla toplum yarattığı kirliliği ve kullandığı enerji miktarını büyük ölçüde azaltacaktır. Örneğin kullanılıp atılan içecek kutusu yerine geri dönüştürülmüş camın kullanılması enerji kullanımını üçte bir azaltır. d - Biyolojik tabanı korumak için, besin maddelerimizin tamamını ve sanayinin hammadde gereksiniminin büyük bölümünü sağlayan dört biyolojik sistem, yani ormanlar, otlaklar, balık yatakları (bunların üçü asıl doğal sistemlerdir) ve tarım alanlarının akıllıca yönetilmesi gerekmektedir. Çünkü bu temel biyolojik sistemlerin enerjisi fotosentezle sağlanır. Fotosentez bilindiği gibi bitkilerin güneş enerjisini su ve karbondioksitle birleştirerek karbonhidrat ürettikleri süreçtir. Bu güneş enerjisinin biyokimyasal enerjiye dönüşmesidir ve bu süreç tüm yaşamı destekler. İşte bizim Çamlıhemşin'de yaptığımız bu; temel biyolojik sistemlerin yarattığı yaşamı yok ediyoruz… Çevre açısından sürdürülebilir bir dünya kurmanın savaşımını veren bazı duyarlı kişi ve kurumlar Batı'da insan ve doğa varlığının her alanında devrim yaratmayı düşünerek çevre devrimine hazırlanırken biz Doğu'da Çamlıhemşin'leri Bergama'ları Akkuyu'ları vb.'lerini, kısacası doğayı ve doğanı yok etmenin savaşımını veriyoruz...(Şevket Çorbacıoğlu: Türkiye Mühendisler Birliği Derneği Genel Başkanı/19 Ocak 1999-Radikal)
Fakat yine de çıkıp yetkililer olarak, üstelik Çevre ve Orman Bakanı olarak; SİT alanlarına baraj yapılmaması için mücadele edenlere tepki gösterebiliyoruz ve “Bu konuda herkes aklını başına alsın. Boşuna santralleri engellemesin…” diyebiliyoruz.
Hayır! Doğayı ve doğanı seviyorsak, bu evrensel olgulara duyarlı-dost projeleri ortaklaşa geliştireceğiz. Çünkü bu olgunun siyaseti ortaktır. O da doğaya ve doğana dost yaklaşmaktır.. Ne sağ, ne de sol bunu siyasi ve ekonomik ranta tahvil edemez..

Çevre duyarlılığı için verilen mücadelenin yakın zaman Kronolojisi:
1- Özel sektör tarafından derelere hidroelektrik santral kurulmasına izin verilmesinin ardından sadece üç ildeki hes projelerinin sayısı 426′ya ulaştı.
İdare Mahkemesi, Artvin`in Şavşat ilçesindeki Papart deresine yapılacak
4 adet hidroelektrik santrali projesi için de yürütmeyi durdurdu(18 Ağustos 2008).
2- Rize İdare Mahkemesi, birinci derece doğal SİT alanı olarak tescil edilen Çağlayan Vadisi`nde yapılan hidro elektrik santraline ilişkin ve Artvin`in Şavşat ilçesindeki hidro elektrik santrallerine ilişkin yürütmeyi durdurma kararı verdi.
3-Çevre dostu HES’ler 10 megavat, Türkiye’de neden 50 megavat?

Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü’nün özel sektöre sattığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 16 ayrı hidroelektrik santralı (HES) izni verdiği İkizdere Vadisi’nin, 25 Şubat 2008 tarihli Bakanlar Kurulu kararnamesiyle turizm merkezi ilan edildiği ortaya çıktı. Aynı tarihlerde de DSİ, havzadaki derelerin kullanım hakkını HES’lere sattı. Şimdi bölge halkı, İkizdere Vadisi’nde inşa edilen 400 yataklı 5 yıldızlı otelin açılışı için Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı beklerken, HES’lerin yapılmaması için de mücadele ediyor.
Bu çığlığa kulak verin İkizdere Derneği Başkanı Kadem Ekşi, 10 bin kişinin “Vadime dokunmayın” mitingini gerçekleştirdiğini belirterek şunları söyledi:“Bu çığlığa kulak verin. Millet iradesine rağmen HES’i yapanlar bu vebalin altında kalkamaz. 4 ayrı üniversite, ‘Vadi tahrip olur’ diyor. Bakan, ‘çevre dostu yatırım’ diyor.”Anzer ile Ovit Dağı ve çevresinin turizm bölgesi olduğunu, kaplıca tesisi ve 5 yıldızlı otelin açılmak üzere olduğunu hatırlatan Ekşi şöyle devam etti: “Toplam boyu 77 kilometre olan İkizdere Vadisi’nin üzerinde 55 kilometre uzunluğunda tünel açıp üzerine 16 HES inşa edecekler. Suyu, tünelle geçirip vadinin üzerindeki yeşil alanı kurutacaklar. ÇED raporunda, 77 kilometrelik vadiye 150 litre yani 10 teneke su bırakacaklarını ifade ediyorlar. Bu su, vadinin başında buharlaşıp uçar. Enerjiyi dağıtmak için kurulacak enerji nakil hattı, bu vadideki binlerce ağacı yok edecek. Turizm Bakanlığı ‘turizm vadisi’, Enerji Bakanlığı ‘enerji vadisi’ diyor. Var mı böyle iki başlılık?” Fırtına Vadisi’nin kurtarıcılarından olan Avukat Yakup Şekip Okumuşoğlu da, İkizdere Vadisi için mücadele veriyor. Kamu yararı gütmesi halinde HES’e karşı olmadığını söyleyen Okumuşoğlu’nun Bakan Güler’e mesajı şöyle: Türkiye’nin her bir havzasına havza planlaması yapan bakanlık, acaba Karadeniz gibi önemli bir havzayı neden planlamadı? Havza planlaması olmadığı için bilirkişi, tek bir santralı incelediğinden, çevreye zararı yok gibi görünüyor. Oysa bir santralın bıraktığı suyu diğeri alıyor. Ve derenin yatağına hiç su akmıyor. Avrupa’da çevre dostu sayılan yenilenebilir enerji sınıfı santrallar, 10 megavattır. Türkiye’de ise 50 megavat. Bunun neresi enerji dostu? Çevre korumacılığın olmadığını gösteren en büyük etkenlerden biri de yüksek gerilim hatları. ÇED kapsamı dışında tutularak nakil hatlarının vereceği zarar gizlendi.( Şükran Özçakmak İstanbul)

4- Cüneyt HES projeleri ile ilgili olarak verilen “Çed Olumlu” kararının iptali için Rize İdare Mahkemesi’nde ilk iptal davası açıldı(03.12.2008).
Ebara firması tarafından Artvin İli Şavşat ilçesi Meydancık-Papart vadisinde elektrik üretmek üzere planlanan Cüneyt HES projeleri ile ilgili olarak üretim lisansı alındıktan sonra Çevre ve Orman Bakanlığı’na başvurularak Çevresel Etki Değerlendirmesi Raporu sunulmuş ve Bakanlık tarafından 17 Eylül 2009 tarihinde “çed olumlu” kararı verilmişti.
Orman ekosistemine büyük zararlar verecek olan projeler hakkında dava 17.11.2008 günü açıldı.

Dava iki sivil toplum kuruluşu ve 46 şahıstan olmak üzere toplam 48 davacı ile açılmıştır. Mısırlı Köyü Kalkındırma Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği” ile merkezi İstanbul’da bulunan “Artvin İli, Şavşat İlçesi Meydancık Beld.Sos.Day. Kül.ve Turizmi Geliştirme Derneği” davacılar arasında yerini almıştır.

Bağımsız ve tarafsız, akla ve bilime dayanan ve millet adına karar veren mahkemenin daha önce emsal bir dava olan Çamlıhemşin Fırtına Vadisinde olduğu gibi Cüneyt HES projelerini de iptal edeceğine inancımız tamdır(Papart Dereleri Platformu)

5- TMMOB'ye Artvin Kültür Derneği'nce yapılan başvuru sonrasında, TMMOB Yönetim Kurulu'nca bir çalışma komisyon oluşturulmuş( ÇMO- EMO-İMO-Jeoloji MO-MMO-Meteoroloji MO-Peyzaj MO-ZMO), bu komisyon gerekli incelemeleri yaparak aşağıdaki tespitlere ulaşmıştır.
a- Hidrolik enerjiden en verimli şekilde yararlanmak enerjide dışa bağımlılığı azaltacağı gibi temiz enerji kaynaklarının harekete geçirilmesi bakımından da önemlidir. Ancak, "4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu" ile bu Kanuna istinaden çıkarılan "Elektrik Piyasası Lisans Yönetmeliği" ve "Su Kullanım Hakkı Anlaşması İmzalanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik"le birlikte HES uygulamaları çok farklı boyutlara ulaşmış durumdadır. Bu gelişim ülke kaynaklarının en verimli şekilde kullanımını değil, aksine bireysel/şirket karlarını/çıkarlarını koruyacak şekilde gelişmektedir. b- Hidrolik enerji üretiminin planlanması sadece düşü ve mevcut su potansiyeli üzerinden yapılamaz. Hidro elektik santraller ile ilgili planlama süreci , havza temeline dayanan, o havzanın doğal değerlerini, o havzadaki doğal varlıkları inceleyerek, bir değerlendirmeyi temel almak zorundadır. Bu bağlamda, havza özelinde, doğal, kültürel ve sosyal, ekonomik etkenler de dikkate alınarak, su potansiyelinin öncelikli kullanımları belirlenmeli, bu verilere dayanarak HES'lerin planlanmasına karar verilmelidir.
DEVAMI 3'te

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32 Tel: 0312-431 96 88
HES’LER KİMLERİ BESLER-3
c- HES'ler çok basit şekli ile suyun yeterli düşü sağlayabileceği noktaya kadar taşınarak enerji elde edilmesi anlayışıyla planlanamaz. Burada doğal su yatağındaki canlıların yaşamlarının bozulmadan devamı için gerekli olan suyun sağlanmasına öncelik tanınmalıdır. d- Bu noktada, gelecek projeksiyonu, HES'in ileri yıllar nüfus artışına bağlı olarak uzun erimli planlanması da önem taşıyan başka bir husustur. e- HES Projesi'nin gündeme geldiği bölgede, gelecekteki nüfus artış projeksiyonları da göz önüne alınarak, su potansiyeli, suyun değişik ihtiyaçlar için kullanım miktarları ( içme ve kullanım suyu, tarım, sanayi vb) ve buradan hareketle HES için gerekli olan su miktarı yerel ve bölgesel anlamda göz önüne alınmak durumundadır. Son
durumda, kullanılması muhtemel içme öncelikli su paylaşımı sağlandıktan sonra arta kalan su ile HES pojeleri geliştirilmelidir.
Bu genel belirlemelerden sonra, raporlar, ekleri ve resmi kurumlara yapılan başvuru dilekçeleri incelenerek; - Artvin İli Şavşat İlçesi sınırları içerisinde Papart Havzası'nda yapılması planlanan beş adet HES için genel bir havza planlamasının yapılmadığı, - Bölgedeki su ihtiyaçlarının belirlenmediği, - Bu santral yerleri için hidrolojik verilere ilişkin ölçümlerin yeterli olmadığı sadece teorik hesaplamalarla değerlerin elde edildiği, - Dere yatağına bırakılacak su miktarlarının izafi değerler olduğu, - Bölge dernekleri ve platformlarınca resmi kurumlara yapılan başvurularda söz edilen "karşı gerekçelerin" gerçekçi ve doğru olduğu ,belirlenmiştir.
Ayrıca, herhangi bir yatırım sürecinde, planlama aşamasından sonra, Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) sürecinin başlatılması, bilimsel gerçeklere, kamu yararına dayanan bir şekilde, katılımcı bir sürecin işletilmesiyle mümkündür.
Bu noktada, söz konusu projelerde, projenin kendisi olmadan ÇED hazırlanamayacağı çok açıktır. Bu yönüyle bakıldığında HES'lerdeki asıl sorunlardan bir taneside HES'lere ilişkin hazırlanan ÇED raporlarında yeterlilik belgesinin asıl projelerde istenmemesidir. Yetkisiz kişlerce hazırlanmış olan ( projeji hazırlayanların mühendis olup olmadığı yada hangi meslek disiplinlerinden olduğu belli olmayan) projeyi temel alarak hazırlanan ÇED'in geçerliliğinin olamayacağıdır. Özellikle HES'lerde (proje ve ÇED) bu sorun devam etmektedir. Asıl projenin hazırlanmasında teknik yeterlilik sorgulanmadığı için (bu yeterliliğin olmadığı demektir) proje esas alınarak ÇED hazırlanamaz. Bu bakımdan da HES'ler için hazırlanan ÇED'lerin teknik yeterlilik durumu belirsizdir. Belirsizlikler üzerine hazırlanan ÇED'lerin kabulu söz konusu olamaz.

6- Her köye bir santral Enerji Bakanlığı, her köyün kendi elektriğini üretmesini öngören bir proje hazırladı. Köylere 1 MW ile 10 MW gücünde santral kurulacak.
Enerji Bakanlığı, küçük yerleşim birimlerinin enerji ihtiyaçları için, `kendi elektriğini kendin üret` projesi hazırladı. Projeye göre, yerleşim birimlerinin yakınında bulunan akarsular üzerinde, küçük Hidro Elektrik Santralleri(HES) kurulacak. Projeye göre, köy ve küçük yerleşim birimlerinin yakınından geçen akarsular üzerinde, 1 MW ile 10 MW gücünde hidrolik santrallar kurulacak. Ve o santrale yakın köylere, buradan üretilen elektrik verilecek. Proje öncelikle, akarsu bakımından zengin olan Karadeniz illerinde uygulanacak. Proje kapsamında Ordu`da 12, Giresun`da 14, Trabzon`da 20, Rize`de 9, Gümüşhane`de 2, Artvin`de 2, Samsun`da 1, Bartın`da 3, Bolu`da 2, Karabük`te 2, Kastamonu`da 4, Zonguldak`ta 3 yerleşim biriminde, küçük HES kurulabileceği tespit edildi. Santrallar için gerekli olan araçlar için, OSTİM Sanayi Bölgesi`ndeki işletmelerden sağlanması amaçlanıyor.
7- Çevre örgütleri, Rize’de hidroelektrik santrallara karşı çıkan çevrecileri ‘Boş vakitlerini değerlendirenler’ diye niteleyen ve ‘Ben çevrecinin daniskasıyım(22/08/2008)’ diyen Başbakan Erdoğan’ı sert ifadelerle eleştirdi.
Çevre örgütleri, Rize’de hidroelektrik santrallara karşı çıkan çevrecileri ‘Boş vakitlerini değerlendirenler’ diye niteleyen ve ‘Ben çevrecinin daniskasıyım’ diyen Başbakan Erdoğan’ı sert ifadelerle eleştirdi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Rize’de hidroelektrik santrallara karşı çıkan çevrecileri “Boş vakitlerini değerlendirenler” diye nitelemesi ve “Ben çevrecinin daniskasıyım” sözleri çevre örgütlerini ayağa kaldırdı. Yeşiller Partisi’nin Eş Sözcüsü Ümit Şahin, “Başbakan, eğer kendisini böyle görüyorsa, biz de sözlerini saçmalığın daniskası olarak görüyoruz” dedi.Ümit Şahin, Başbakan Erdoğan’a tepkisini şu sözlerde sürdürdü:
‘Amaç baskıyı artırmak’
“Sinop’ta nükleer karşıtı, gençlerce kurulan ekolojik kampa jandarma baskın yaptı. Gençler gözaltına alındı. Başbakan’ın sözlerini çevrecilere yönelik baskıyı artırma olarak değerlendiriyoruz. Başbakan ve hükümet, çevrecilikten ve doğadan hiçbir şey anlamıyor. Özellikle Karadeniz’deki santrallar çevre katliamı olacak.Başbakan Erdoğan’ın sözlerine gösterilen diğer tepkiler şöyle: Doğa Derneği Genel Müdürü Güven Eken: Çevrecilik meslek değil, toplum vicdanı demektir. Başbakan’ın sözleri, toplum vicdanını ve kamuoyu görüşünü hiçe saymaktır. 20 yıl önce, iklim değişikliği konusunda dünyayı uyaranlara da ‘Boş işle uğraşıyorlar’ denmişti ama onlar haklı çıktı.
‘Kıyı dolduranlara ödül’
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı Yılmaz Kilim: Başbakan, Karadeniz coğrafyasını ve bölgenin ekosistemini yok edecek hidroelektrik santrallarını savunurken, bilgi ve görgüsüyle bizleri aydınlattı. Hatta haddimizi bildirdi. Çevrecilik kimsenin tekelinde olamayacağı için “çevrecinin daniskası” olabileceğini düşünememiştik. Nasıl daniska olduğuna baktığımızda, kıyı dolduranları ödüllendirmek, su havzalarını daraltmak, yeşil alanlarını rant kapısı görmek, küresel ısınmayı yağmur duasıyla çözmek gibi icraatlar görüyoruz.TEMA İstanbul Temsilcisi Güner Açıksöz: Başbakan kendi kendini avutuyor, kendini kandırıyor. Bir gün gelecek, dünyayı artık bu siyasetçiler değil, sivil toplum örgütleri yönetecek. Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu Genel Sekreteri Kerem Ateş: Türkiye’nin enerji ihtiyacı ortada ama hidroelektrik santrallarla doğal güzellikleri bozarak halledilecek iş değil. Hele hele Rizeli bir Başbakan’ın “Ben çevrecinin daniskasıyım” demesi daha da komik. Çevrecilerin daniskasıysa, doğayı bozmayacak, doğru düzgün yöntemlere yönelsin. Neden diğer yenilenebilir enerji kaynakları değil de sadece hidroelektrik santralları?
‘Her lafı gibi bu da boş’
Türkiye Çevre Platformu Koordinatörü Dr. Tanay Sıtkı Uyar: Hepimizin mesleği var. Onun dışında, doğal çevreyi tahrip eden projeler konusunda bilgileniyoruz. Daha sonra yaşam çevresini korumak için adım atıyoruz. Bir işin doğru olabilmesi için dolu zamanda mı yapılması gerek. Çevre Gönüllüleri Derneği Başkanı Gülengül Giray: Her lafı gibi bu da boş. Biz çevreciyiz, çevre örgütü derneğiyiz. Ama eğitime de hizmet veriyoruz. Nasıl oluyor da boş vakit geçiriyormuş anlamadım yani. Greenpeace Akdeniz Genel Direktörü Dr. Uygar Özesmi: Başbakan Anayasa’yı dikkatli okumalı. Sağlıklı bir çevrede yaşamayı talep etmek anayasal bir haktır. Sayın Başbakan’ın ‘Boş vakitlerinde çevreciler’ demesi, şaşırtıcı olduğu kadar Türkiye’nin başbakanının kendi ülkesinin topraklarının, havasının ve denizlerinin korunmasına ve kendi halkının sağlığına verdiği önemi gösteriyor. Nükleer Karşıtı Platform İstanbul Şube Sekreteri Tahir Çiçekçi: Bizim çok boş zamanımız yok. Enerji, elektrik bizim işimiz. Dolayısıyla biz kendi işimizi yapıyoruz. Mevcut imkânları araştırmadan nükleer santral yapmanın yanlışlığına dikkat çekiyoruz.
Melen Çayı’nda balıklar kıyıya vurdu İstanbul’un su sorununa çözüm olarak gösterilen Melen Çayı’nda binlerce balık, baygın halde su yüzeyine ve kıyılara vurdu. Bölge halkı, kova, çuval ve ağlarla çaya girerek balıkları toplamaya çalıştı. Düzce’nin Cumayeri ilçesinden geçen Melen Çayı’nda dün sabah saatlerinde binlerce balık su yüzeyine çıktı. Köprübaşı Ömer Efendi köyü mevkiinde sudaki oksijen seviyesinin düşmesi sonucu su yüzeyine çıktıkları tahmin edilen balıkları gören çevre halkı, Melen Çayı’na akın etti. Kimi üzerlerindeki kıyafetlerini çıkarmadan, kimi soyunarak Melen Çayı’na giren vatandaşlar, su yüzeyinde ve kıyıdaki balıkları topladı. Jandarmanın, İl Çevre ve Orman Müdürlüğü’ne bilgi verdiği ve gerekli incelemenin yapılacağı bildirildi.
Tepki çeken konuşma
Erdoğan önceki gün Rize’de, İkizdere Vadisi’ne yapılacak olan hidroelektrik santrallarına karşı çıkanlara, “Dünyanın değişik yerlerinde böyle çevreciler var. ‘Ne yaparsınız’ dersin, ele avuca gelecek hiçbir işleri yoktur. Sadece boş vakitlerini değerlendirmek için yaptıkları iş budur. Yarın gazeteler bunu da yazar. ‘Çevrecilere karşı çıktı’ derler. Ben çevrecinin daniskasıyım” demişti.
‘Hatalar olabilir, bize kızmasınlar’
Erdoğan dün Rize’nin İkizdere ilçesi Ilıca köyünde düzenlenen 2. Dünya Rizeliler Günü Kültür ve Sanat Etkinlikleri ile RİDOS Termal Otel’in açılış törenine katıldı. Erdoğan, yapılması planlanan hidroelektrik santrallar, konusunda gelişmeler olduğunu ancak İkizdere’den “bazı sesler geldiğini” belirterek şöyle konuştu: “Bize kızmasınlar, hatalar olabilir. İleride daha iyi göreceksiniz. Halkımızın karanlıkta kalmasını istemiyoruz, aydınlıkta olmasını istiyoruz. Doğalgaz çevrim santralları maliyeti çok çok yükseldi. Hidroelektrik santrallarla bunun yarısına, belki daha da aşağısına bunları elde etme imkânı var. 17-18 cente enerji elde etmenin bedelini kim ödüyor, halkımız ödüyor. 5 sene tahammül ettik artık edemiyoruz.”
Gerçeği söylemek gerekirse İstanbul Belediye Başkanı iken, Çevre duyarlılığı belirtileri göstermiyor değildi. Örneğin Tüp geçişlerle ilgili kararlılığı herkes tarafından biliniyor. '3. Boğaz Köprüsü'ne sıcak bakmadığını ve Boğaz'dan geçişe köklü bir çözüm getirmek için tüp geçişin takipçisi olacağını' açıkça ifade ettiğini kimse yadsıyamaz. Çünkü; 3. Boğaz geçişinin raylı tüp geçişle sağlandığı İstanbul Nazım İmar Planı'nın ve gene raylı tüp geçiş öneren İstanbul Ulaşım Ana Planı'nın Belediye Başkanlığı döneminde gerçekleştirildiği henüz hatırlardadır. Bu yereldeki duruşu idi, fakat ne zamanki Merkeze taşıdılar, o zaman “raylı tüp geçiş” yanında üçüncü boğaz köprüsünü de isteyerek , duyarlı duruşunu değiştirdi. Yani doğa çevre duyarlılğı siyasi ve ekonomik ranta tahvil edilmişti bir anda. Bu takiyenin de siyasi literatüre hızlı bir girişi idi. Biliyordu; 1. Köprü'nün Boğaziçi'ni boğazladığını, 2. Köprü'nün içme suyu havzaları ve ormanları yok ettiğini ve üçüncüsünün de İstanbul’un yaşam kaynaklarının geri kalanlarını yok edeceğini, fakat birilerinin baskılarıyla kentiçi ulaşım projeleri havada uçuşmaya başladı. Katlı kavşaklar, kentiçi viyadükler v.b Evet, Salt 3. boğaz köprüsü değil, İstanbul’u küresel sermayenin rant pistine dönüştürecek ardı arkası kesilmeyen projeler hazırlanır oldu. Raylı sistem ötelenerek karayoluna ağırlık verilir oldu. Örneğin katlı kavşak projeleri, Dubai kuleleri, Galata portlar..Çıkmaz alt geçitler, Nükleer santral ve HES’ler. Özellikle Nükleer santralı yaşama geçirebilmek için “Kyoto Protokolu”nu imzaladı. Herkes çevrecinin daniskasını taktir etti, fakat bilmiyorlardı ki, Kyoto Protokolu’nun bir maddesinde, Nükleer Santralı Projesini dünyanın en çevreci projesi gösteriyordu. Çünkü atmosfere zehirli gaz bırakmıyordu.. Bununla kalmadı; doğaya olan çevre duyarlılığı sınıf atlayarak, sosyal çevre duyarlığına geçiş yaptı. Çevresini adeta korumaya aldı. Yolsuzluğun önüne, rüşvetin irtikapın önüne geçme vaadıyla oy istemesine karşın, “Madem samimisin, o zaman Milletvekili Dokunulmazlığını kaldır” diyenlere ver yansın ederek, çevresine olan duyarlılğını belirginleştirdi..
İnanın ben böylesi çevreci ve çevresine düşkün bir kimlik görmedim. Bugüne dek çevresindekilerin hangisini rahatsız etti? Hepsi de çevresinden memnun. 8- Sedat Ergin
Başbakan Erdoğan çevrecilere neden kızıyor?
Ve sonunda Türkiye’deki çevreciler, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından (hayatta) “yapacak ele avuca gelecek bir şeyi olmayan, boş vakit değerlendirmek için bu işi yapan” bir grup olarak tasnif edilmiş bulunuyor. “İşsiz, güçsüzler işte, ne yaparsınız...” demek istiyor... Başbakan Erdoğan’ın bu sözlerinin “çevreci” olarak sınıflandırdığı kişileri aşağılayan, onları hafife alan, bu yoldaki çabalarını değersiz gören bir bakışı yansıttığı aşikâr. Yalnızca eylemci-aktivist çevrecilerin değil, aynı zamanda çevre konusunda duyarlı davranan, bu bilinci güçlü tutmayı dünyaya bakışının önemli bir parçası yapan her vatandaşın üzerine alacağı, rahatsızlık duyacağı bir çıkış bu.Neden çevre konusunda duyarlı olmamız gerektiği konusunda burada gerekçelere girecek değiliz. Ama insanoğlunun üzerinde yaşadığımız gezegene verdiği tahribatın yıkıcı sonuçlarının ortaya çıkmasıyla birlikte artık dünyanın her ülkesinde küçük çocuklar bile çevreci olarak yetişiyorlar, kendilerini çevreci olarak tanımlıyorlar.İçinde bulunduğumuz yüzyılda demokrasiye sahip çıkmakla çevreye sahip çıkmak artık eşdeğerde kavramlar.
Doğu’ya Özgü Bir Liderlik Tarzı Ancak bugün üzerinde durmak istediğimiz konu, neden çevreci olmamız gerektiğine ilişkin gerekçeler değil. Konumuz, Başbakan’ın çevrecilere ilişkin görüşlerini açıklarken başvurduğu üslup ve bu üslubun gerisinde yatan demokrasi anlayışı ve bu anlayışın türevi olan liderlik tarzı... Burada üslup, içeriğin çok üstünde bir anlam taşıyor. Başbakan, televizyonda izlediğim kadarıyla, hem cuma, hem de pazar günü bu konudaki görüşlerini son derece sert, hırçın bir üslupla ifade etti. Söyleminde, hedef aldığı kesimlere tepeden bakan, onları azarlayan bir ton hâkimdi. “Ben adama lafı böyle oturturum” anlayışını yansıtan bir esip gürleme hali vardı konuşmasında.
Eleştiriye Tahammül Eşiği Düşünce Bu, kuşkusuz, AB demokrasilerinden çok Doğu’ya özgü bir liderlik anlayışının dışavurumu olmalı.Galiba bu üslubun gerisinde Başbakan’ın farklı görüşlere tahammül eşiğinin bir hayli düşük olmasının da rolü bulunuyor. Erdoğan’ın eleştiriden hoşlanmadığını biliyoruz. Son seçimde yüzde 47 oy almasının verdiği mutlak iktidar duygusu, bu eşiği biraz daha aşağı çekmiş olabilir. Memleketi Rize’de derelerin üzerinde santral yapmaya karar verdiyse, bazı vatandaşların bunu protesto etmelerini kabullenemiyor. Onun eseri olan bir şeye bazı insanların çıkıp “hayır” demesi tepesinin atması için yeterli oluyor ve hele kalabalıkların önündeyse kendisini bırakıveriyor.
Demokratlığın Gereği Oysa AB’deki mevkidaşlarının çoğunun çevre konularında her gün bu tür protestolarla karşılaştığını, bunlara tahammül etmeyi hükümet yönetmenin artık bir parçası olarak kabullendiklerini fark etmesi gerekiyor. Türkiye bir demokrasiyse, iktidarın yaptığı bazı tasarruflardan rahatsızlık duyan, icraatı ile mutabık olmayan insanlar da bulunacak. Sayın Başbakanımızın müsaadeleri varsa, bu vatandaşlarımızın, şiddete başvurmadıkları, hakaret etmedikleri sürece görüşlerini bir şekilde ifade edebilme imkânına sahip olmaları gerekir. Demokratlık, vatandaşların bu özgürlüklerine de sahip çıkmayı gerektiriyor.
Yapıcı Diyalog Ve Uzlaşı Ruhu Mu? Bir nokta daha var. Başbakan çevre konusunda duyarlığını anlatırken, “Çevrecinin daniskası benim” diyor. Burada da her seferinde kendisini merkeze koyan, her şeyin “en” olan formatını kendisine atfeden bir yaklaşımla karşılaşıyoruz. Her şeyin en iyisini Başbakanımız bilir. Çevrecilik mi yapılacak, tabii onu da en iyi Sayın Başbakan bilir, gibi... Bunun “Komünizm mi lazım, onu da biz getiririz icabında” gibi versiyonlarını geçmişte tek parti döneminde yaşamıştık. Başbakan Erdoğan’ın çevrecileri hedef alan son çıkışının, AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn’in Türkiye’de AB reformlarının hayata geçirilebilmesi için “uzlaşı ruhu ve yapıcı bir diyalog” çağrısında bulunduğu bir döneme rastlaması da ilginç bir tesadüf. Belki de Başbakanımızın uzlaşı ruhu ve yapıcı diyalogdan anladığı budur.

Yeni Çevre duyarlılığı ölçü birimi “ÇDR. Açınımı; Çevrecinin Daniskası Recep” Veriler bize gösteriyor ki, politik yetmezlikler nedeniyle benzetmiş benzeteceği kadar…
Asla; cennetin izdüşümü Artvinimizi ve Türkiyemizi benzetemeyeceklerdır, çünkü “HES’ler kimi besler”’i biliyor bu insanlar..

*: Biyosfer Rezervi; Uluslararası öneme sahip ve UNESCO’nun İnsan ve Biyosfer (MaB=Man and Biosphere) Programı içerisinde yer alan karasal ve/veya kıyı ekosistemlerine sahip yerlerdir (UNESCO-MaB 2003:2).
Biyosfer rezervleri biyolojik çeşitliliğin korunması, ekonomik kalkınma ve kültürel değerlerin devamlılığı arasındaki çatışmaların sürdürülebilir bir şekilde çözülmesine dönük temel bir yaklaşımdır (UNESCO-MaB 2003:3).
Biyosfer rezervleri biyolojik çeşitliliğin korunması, ekonomik kalkınma ve kültürel değerlerin korunmasına dönük uygulamaların denendiği, seçildiği, sunulduğu ve geliştirildiği alanlardır (UNESCO-MaB 2003:4).
Biyosfer rezervlerinin üç temel işlevi vardır;
1-Koruma; genetik varyasyonların, türlerin, ekosistemlerin ve peyzajların korunmasına katkıda bulunmak,
2-Kalkınma; ekonomik kalkınmayı ve insan gelişimini sürdürülebilir şekilde sosyo-kültürel ve ekolojik olarak desteklemek,
3-Lojistik; yerel, ulusal ve küresel ölçekte doğa koruma ve kalkınma çabalarına dönük bilimsel araştırma, izleme, eğitim ve bilgi değişimini desteklemek (BATISSE 1997:12)


ŞEVKET ÇORBACIOĞLU Teknopolitikalar Platformu evesbere@mynet.com GSM: 0506 609 00 32 Tel: 0312-431 96 88