26 Haziran 2010 Cumartesi

BARIŞ VE DEMOKRASİYİ BİRİLERİ İSTEMİYOR..

Barış ve demokrasiyi istemeyen kekeme zekalı jurnalcıyım ben:

Diyorum ki;
PKK taşerondur..
Saldırıları AKP’yi yıkmak içindir…
Ergenekoncuların ve devletin kurgusudur..
Aleviler terör örgütünü ele geçirdi..
Amaçları, CHP’yi iktidara taşımak....
Bunları besleyen köşe yazarları ve basını susturalım.
Örneğin “PKK’yla masaya oturulsun, müzakere sürecine girilsin” dediği savlanan Ahmet Kekeç’leri ve benzer şeyleri söyleyenleri..
Ben susmam. Silahları da susturmam..
“Sınırları öteleyelim der”, ardından “Daraltalım demedim genişletelim dedim” daralmasıyla lafımı ötelerim....Sınırları profesyonel güçlere teslim eder, askeri savaştırır, yıpratırım, ötelerim ve sivil güce teslim ederim..
İşte ben böyle bir demokratım..Benim uzlaşı anlayışım bu….
Anlayacağın ben; basını ve köşe yazanlarını susturmaktan, köşe tutanları beslemekten yanayım, siyasi ve ekonomik ranttan yanayım; halktan ve demokrasiden değil…...

“Yuh senin demokratlığına ve yurtseverliğine!!”…
Sana verdiğimi satırlar haram olsun ve satır gibi başına insin..Seni ben yetkin sanmış ülkenin gelecekteki umudu, dahası geleceğin siyasi lideri olarak görmüş, övgüler sıralamıştım....
Ne oldu da değiştin?!..Sadece düşüncelerini değil fiziğini de değiştirdin..
Dün hedef gösteriliyoruz diye -ki öyle idi- seslenirken, bugün, “…PKK’yla masaya oturulmasını savunanlara televizyon yasağı getirmeyi düşünüyor musunuz?” diyerek birilerini hedef gösterir oldun…

Gel de derin güçlerin doğruluğuna inanma..

Kekeç, “PKK’yla masaya oturulsun, müzakere sürecine girilsin” şeklinde bir şey yazmadım diyor.. Şunu yazdığını söylüyor: “Şu ya da bu saikle(Türkçesi, neden), terör örgütünün yönlendirdiği (kurduğu) siyasetle, bu siyasetin ‘görünür’ temsilcileriyle masaya oturulabilir...”
İkisinin farkını söyleyebilen beri gelsin..
Hadi, aynı anlama gelmiyor ve demedi varsayalım. Ben fazlasını söylüyorum:
Sen terör platformu Kandil’de(dağda) muhatap aldığın örgütü, siyasal platformda muhatap almak durumuyla karşı karşıyasın artık. Politikaların bunu zorunlu kıldı. İmralı’yla hatta Kandil ile zaten görüştüğünü söylüyorlar..Eğer bu duruşu bugün suç haline getiriyor ve olguyu, birilerine hedef gösterme nedeni olarak kurgulatıyorsan; amacın siyasi rant olduğunu söyleyenlere kızmaya hakkın yok..
Öyle ki; onun uzantısını TBMM’inde bazı konularda muhatap alacaksın-ki doğru-, hatta ortak davranacaksın, sonradan o’nu da ‘yöredeki oylar için’ tümden yok etme çalışacaksın ve bu konuda politik dönüşler sergileyeceksin..
Bunun adı, ülkeyi iki kutba dönüştürmektir..
Asker bile bu konudaki katılığından vazgeçmenin yollarını ararken, MHP bile yumuşama adına eski katılığını törpülemenin seçenek politika arayışları izlenimi verirken, ülkeye boydan boya siyasi fay hattı döşemenin anlamı ne? Bu siyasi fay hattının Türkiye’mizde farklı kırılmalara neden olacağı ve toplumsal depremler yaratacağı niçin algılanmaz ki?..
Bu savaş seni yıkmak için başlamadı, ülkeyi yıkmak için 30 yılı aşkın sürüyor.. 30 yıldır devam eden bu terörü nasıl olur da bana yönelik eylemler diyerek siyasete tahvil edersin?
En azından Açılım olgusunu siyasi rant malzemesi olmaktan çıkarıp, uzlaşı ve barış anlamında açılımı besleyecek politikalar geliştirmelisin. Tekrar ediyorum; Açılım da ısrar et, siyasi rant tahvil etmenin değil demokratik yapının kurumsallığı için açılımı sürdürürsen, karşıtların sana her türlü kolaylığı sağlar..

Silahlardan önce senin susman gerekir, aksi taktirde silahlar, ne de karşıtların susar..Bunun ayırtına varmaz isen ülke birilerinin istediği haritaya indirgenir..

Birbirimizi muhatap alıp siyasi kavgaların gölgesinde kısır döngüleri yaşamamak ve uzlaşı bütününde, onları muhatap almak için, diyorum ki;
Barış ve demokrasi adına masaya oturalım. Gerekirse tek taraflı olarak silah bırakalım..
Demokratik haklar bütündeki kültürel istemlerine evet demek adına, dil serbestliğini eğitim boyutuna kadar taşıyalım..Yanı Kürtçe ve Türkçe ortak eğitim dili serbestisi getirelim...Bunu, yaygınlaştırarak, Lazı, Çerkezi, Gürcüsü, Zazası, Arabı…için de düşünelim
Feodal beyleri ikna edip, toprak reformunu gerçekleştireceğimizi, maraba kültürünü yok edeceğimizi(Çok zor değil, aksine çok kolay.Topraksızlık, yöre sorunlarının temelidir), yatırımları hızlandıracağımızı ve yoksulluğu kader olmaktan çıkaracağımızın sözünü verelim..

Önerim Teslimiyet değil iyi niyet kapısını aralamaktır..
İşleyen süreç; kimin iyi niyetli olduğunu ortaya çıkaracaktır..
Eğer karşı taraf yine de silahını bırakmamakta direniyor ve ille de bayrak diyor ise..
Ben de; ülkemin ulusal sınırlarını korumak için ne gerekiyorsa ‘evet’ derim..
Fakat önce, senin ve benim uzlaşıp tek vücut olmamız gerekir..
Bu son şansımız..
Aksini değil yazmak, düşünmek bile istemiyorum..

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

23 Haziran 2010 Çarşamba

ŞEHİTLERİMİZ, BUSEMİZ, BEHZAT MİSER VE BABALAR GÜNÜ

BUSEMİZ SİPER OLDU BEN OLAMADIM:

Geçtiğimiz babalar gününü kutlayanımız, kutlatanımız oldu mu? Zannetmiyorum..
Hiç aklımdan çıkmayan, sevgili babamı bile unutturdular, çünkü;

Teröre 16 şehit daha kurban verdik..
Bir diğer yaklaşımla; 2003’ten bu yana yaklaşık bin vatan evladını toprağa....
Kaçınılmaz kılınan bu acıya hangi yürek dayanır, hangi yürek duyarsız kalır?!
İşleyen acımasız süreçte, birbirimizi suçlayacağımıza, şehitlerimizi ve ölen insanlarımızı göz önüne alıp, kendimizi sorgulamanın zamanı gelmedi mi?
Daha dün; “Demokratik açılım başladı, çatışma bitti” diyen ben değil miydim?
Bugün ise hiç arlanmazdan ve utanmazdan;
“Demokratik açılımı baltalamak isteyenler tarafından yapılıyor..”
“Asker kendini sorgulamalıdır..”
“Terör üzerinden prim yapmak isteyenler var”
Yakındır, “Tüm bunları kurgulayan; ergenekon uzantısı, fesat yuvası ordudur’ demem..
Çünkü ben; ne yaptığımı, ne söylediğimi bilmez hastalığımla, ülkeme de hastalık bulaştırmaya başladım..
Saldırıların taşeron işi figüranlıklar olduğunu söylüyorum da, bunların kim olduğunu söyleyemiyorum..
Terör örgütünden çok medya ile savaşıyorum ve sivil darbe adına basını susturmaya çalışıyorum; terör besleyicisi teorisyenler aracılığıyla..
İstanbul Halkalı’daki askeri personel taşıyan araca yönelik bombalı saldırıda hayatını kaybeden sevgili Buse Sarıyağ, bomba patlatıldığında babasına siper oluyor, ben vatanıma ve Buselerimize siper olamıyor, babalar günü kutlandığı günün ertesi sevgili babasını Busesiz bırakıyorum..
Asker karşı çıkmasına karşın Heron denen uçakları alıyorum, fakat terör örgütü heron varken karşımda horon oynayabiliyor…Bilinen sanal devletle kavga ediyorum, fakat gizli örgütüne kendimi ve çevremi korutarak, ticari bağlantıları sürdürerek kavganın sanallığını ortaya çıkarıyorum..
İsrail’i terörist ülke ilan ediyorum, fakat Kuzey Irak’ta dünyanın en büyük saldırı üssüsünü ortak inşa ediyorum..
İşin en sinir bozan yanım; borazancılarımın sırıtarak ortaya çıkıp, “bu saldırılar önemli mi, bu yaz referandumlarla Türkiye çok daha büyük sıcaklıklar yaşayacak” diyebilmesi; terör örgütünü hamas gibi nerede ise mücahit ilan ederek, onunla görüşmemizin gerekliliğini söyleyebilmesi..İsrail’in öldürdüğü hamas militanları için cihat çağrıları yapmalar, fakat pkk’nın şehit ettiği askerimiz için suskun kalmalar…
Bu yaşananlara, yaşatılanlara bazılarımız dayanıyor, bakalım ülke dayanabilecek mi?
Gün dayanışma günüdür. Yanlışlarımızı görüp, yanlışların üzerine gitme günü…Bugün, yarından geç olmadan harekete geçme günüdür..
Yaptık yapacağımızı ve şehit babalarına babalar günü de acıların büyüğünü yaşatır olduk..
Düşünemiyoruz, düşüncelerimizi kilitliyoruz, birkaç düşünene kendimizi endeksleyerek..
Okuyamıyoruz, okumuyoruz, okuyanlara, okutanlara tapınıp kendi okumalarımızı ötelediğimiz için..
Bu yılın babalar gününü kutlayanlar oldu mu bilmem, fakat hiç kutlayamayanlar var; bunlardan biri de Behzat Miser’in eşi ve çocukları..
Behzat kardeşimi uzun zamandır tanırdım…
Hiç unutmam şu söylediklerini;
“Şevket, bizler yaşananlar ve yaşatılanlar üzerinde hiç düşünmeyen düşün tembelleriyiz..Bazı düşünenlerin düşün köleleriyiz adeta..Anlayacağın onların düşünceleriyle hareket ediyoruz..Suskunuz, ürkeğiz de..Düzenin egemenlerinin yarattığı korkular sarmalamış konuşamıyoruz.. Egemenlerin, bakma kavga ettiklerine..Kavgaların arka bahçesinde öyle samimiler ki..Geçenlerde ünlü bir ötelin lobisinde gördüklerime inanamadım..Üç kimlik; biri yerel yönetici, diğeri parti lideri, diğeri de ünlü bir gazeteci..Yerel yönetici ellerini diğer ikisinin omzuna koymuş, önlerinde viski bardağı kahkaha atıyorlar..Dondum kaldım, çünkü bu üç insan kamuoyu önünde kanlı bıçaklı gözüken kişilerdi..”
Behzat arkadaş o isimleri söyleyince, şok geçirmenin ötesinde; güven katsayım tamamen düştü, gözüm karardı, midem bulandı..
Bir arkadaşımın yazısına şu yorumu yapmışım,”Batı halt etmiş, bunların elinde eksenimiz değil, hayatımız kaydı, hayatımız..”


Behzat Milliyet’te çalışıyor..Yıl 2001, Şubatın birinci günü..
Ankara ekinde “Gökçek’e ver yansın” başlığıyla bir haber yapmış..Haberin konusu üstgeçitler:
“İMO Genel Sekreteri Şevket Çoracıoğlu; ‘Kanunsuz Sultan Melih Han’ diye nitelediği Gökçek’in, üst geçitler uğruna Atatürk heykellerini kaldırmaya çalıştığını ileri sürerken, anlık çözümler içeren kent içi ulaşım politikalarıyla, kentin altını üstüne getiriyor ve Ankara’yı bilim kurgu kentine dönüştürüyor’ dedi…Çorbacıoğlu’nun çözüm önerileri: Mithatpaşa ve Meşrutiyet caddelerinde sinyalizasyon sistemleri yaygınlaştırılmalıdır-Alt geçitler kesinlikle doğru yerlere, rant yönelik olmadan yapılmalıdır-Semtlerde, yerel yönetim birimleri, çağcıl kent yapılaşması için önemlidir. Yerel semte birimleri mutlaka yaşama geçirilmelidir-Servisler yaygınlaştırılmalı, çalışanların özel araçlarıyla işe gitme zorunlulukları ortadan kaldırılmalıdır..”
Ve bu haber yüzünden Behzat ve doğan grubu ve ben 5 milyar tazminata mahkum edildik..Bu davanın işleyişi, nasıl kaybedildiğini diğer gerçeklerle birlikte hazırladığım “Çağcıl kent nasıl olmalıdır?” kitabımda detaylı bir şekilde işleyeceğim..
Beni asıl mahkum eden Gökçek değil, “Mühendis ve mimarlar geri zekalıdır” diyen bir kişiyi adeta savunurcasına, o kişiyi haksız ve seviyesiz eleştirdiğimi söyleyen ve beni bu nedenle onur kuruluna vermeye çalışan bazı meslektaşlarım oldu..Böylesi bir kent saldırganını dikkate almayanlar, hatta iletişim içinde olanlar şimdi çıkmış Gar önündeki katlı kavşaktan söz edebiliyorlar, CHP’den aday olabilmek için..

İşte tüm bu gerçekleri dile getiren, Ankara savaşlarının başat aktörü, beyefendi Behzat Miser 15 Haziran 2010 Salı günü 42 yaşında aramızdan ayrıldı..Nedret hanım ve sevgili kızı Helin, sevgili oğlu Mustafa Behzat’ın babalar gününü kutlayamadılar..O’nu kaybetmediler, dediğim gibi aralarından erken ayrıldı..Anılarını en iyi şekilde yaşatacaklardır yakınları ve sevenleri..
Savaşçı ve yılmayan bir duruşa sahipti..Kent sevdalısı, Ankara aşığı idi..
Radikal Ankara temsilcisi Murat Yetkin ayrılık töreninde, törendekileri Miser'i düşünmek için bir dakikalığına sessiz kalmaya davet etmişti..
Sessizce düşünüyorum ve Kent sevdalısının Ankara için verdiği savaşları aklıma getiriyorum:
Örneğin, CHP’li meclis üyeleri karşı çıkmasına karşın, diğer üyelerin oy çokluğuyla Gökçek’in Behzat beyi Belediye meclisinden çıkartması. Çıkartıldı, çünkü bazı yolsuzlukları ortaya çıkartarak Ankara için savaş veriyordu….
Örneğin; “Ankara’yı susuz bırakan kuraklık değil Gökçek fiyaskosudur....Başkentin su rezervi 13 yıldır aynı kaldı. Arıtma tesisinin ana boruları, ihmalden patlamış olabilir. Kentteki arıtma tesisinin yedeği yok. Gökçek nedense susuyor. Gökçek çıkıp konuşmalı..” diyerek verdiği Ankara savaşları..
Ankara için verilen savaşlar bir değil ki..
Oğullar için, STK ve kulüp satın almalar…Evrensel Hitit amblemini sırıtan alıntı/çalıntı kedilere emanet etmeler..Gökkuşağı ve Konya yolu köşk inşaatları için halkın parasını çerçöp etmek..Borç sildirmeler..Katlı kavşak bindirmeler..İlçe Belediye başkanlarını, zerre kadar dikkate almamak, hatta yeni yasada, ilçe başkanların Büyükşehir’in atamasını kurgulamak.. Kentsel dönüşüm aldatmacasıyla, cepsel dönüşüm sürecini başlatmak….Belediye yasasını adeta belediye kasasına dönüştürtmek..

Benim ülkemin “Babalar Günü” yok..”Babalar gibi satarım” diyen babaları var..


ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

21 Haziran 2010 Pazartesi

İLHAN SELÇUK'U KAYBETMEDİK

Düşün dünyasının öğretmeni, “Büyük Üstat” İlhan Selçuk’un aramızdan ayrılışı ile ilgili habere, 21 Haziran 2010, 17:24’te aşağıdaki yorumu yapmışım:


İlhan selçuk'u kaybetmedik..Düşün dünyamızın ulusal destanı, Atatürk’ün evrensel felsefesinin yılmaz bekçisi, doğa ve doğan sevdalısı İlhan Selçuk’u kaybetmedik, aramızdan ayrıldı. . Kaybetmedik, çünkü o verdiği düşün savaşlarıyla bizimle yaşayacaktır, ulusal duruşun efsanevi kimliği olarak hep ayakta kalacaktır. Tüm ulusumuzun başı sağolsun. .

Gerçekten;
Düşün dünyamızın ulusal destanı idi… Yazdıkları söyledikleri ve yaşadıkları o’nu düşün dünyasının destanlaşan kimliği haline getirmişti..
Atatürk’ün evrensel felsefesinin yılmaz bekçisi idi… Bu konunun yılmayan yiğit savaşçısı gibi durdu ve bu duruşunu aramızdan ayrılıncaya dek korudu..
Doğa ve doğanın sevdalısı İlhan Selçuk’u kaybetmedik..Ödün vermez yürekli duruşundaki öğretileriyle beyinlere kazındı; çağcıl ve uygar dünyamızın, aydınlanmanın sönmeyen ışığı oldu..Doğayı sevdi, doğanı sevdi, hep onlar için yaşadı, yaşamaya da devam edecek..
Kaybetmedik, salt aramızdan ayrıldı, çünkü düşüncelerinin katkısıyla kitlelerle bütünleşti..
Evet, kaybetmedik, çünkü o verdiği düşün savaşlarının izleriyle bizimle yaşayacaktır..
Ulusal duruşun efsanevi kimliği olarak hep ayakta kalacaktır. Düşünceleri öylesine halktan yanaydı ki, her söylediği, her yazdığı halkın anlayabileceği sadelikte idi, çünkü Türkçe yazıyor, Türkçe konuşuyordu. Bu nedenle sıradan bir halk o’nu anlamış ve onun pratik zekasıyla ortaya koyduğu dürüstlüğüne inanmış, o’nu beyninden yüreğine taşıyarak vazgeçilmez kılmıştı..
Şu son söyledikleri, onun ne denli yalın halk dilini kullandığının göstergesidir. Fiziki ölümden korkmadığının, tek korkusunun düşüncelerin ölümü olduğunun göstergesidir: "Pazartesi günü yürekten ameliyat olacağız, söylenenlere bakılırsa epey gıllıgışlı bir operasyonmuş, nalları havaya dikersek bozulmayalım, olur böyle şeyler... Nalları dikmezsem daha görüşürüz. Dikersem, her ne kadar kusurumuz da olsa, affola... İkisine de eyvallah..."


“Düşünüyorum, o halde vurun” diyecek bir devasa yüreğe sahipti. Vuramadılar, ama hırpaladılar… Kısa ve özlü başlıklarındaki yaratıcılığı inandırıcı olmanın ötesinde öğretici bir etkinliğe sahipti..

Egemenler önce, Komünist dediler, Ziverbey Köşk’ünde işkencelere tuttular, yılmadı..
İçeri attılar, içerde iken, dışarıda yaşayan halkının kendisi gibi içerileri yaşadığını, tutsaklaştığını düşündü ve özverili, ileri görüşlüğü ile halk adamı kimliğini öne çıkarmaktan çekinmedi..
“Pencere”sinden hep halka seslendi, hakka seslendi..Halkın kimisi hakkını verdi, kimisi hakkını yedi, fakat o halk duruşunu penceresinden haykırmaktan asla vazgeçmedi..
Atatürk’ün evrensel felsefesinin karşıtlarını, halka anlatmanın evrensel sadeliğini gösterebilen bir deha idi..

Komünizmi siyasi rant materyaline dönüştürmek adına İlhan Selçuk’u hedef gösterenlerin türevleri, dahası elde Kuran seçim kürsülerinde böy gösterenlerin ve abdestsiz Namaz kılanların beslediği kimlikler ve de sınırsız ve kuralsız demokrasi avcıları, İlhan Selçuk’u bu sefer, ulusalcı faşist ilan ederek Ergenekon terör örgütü ilan edip içeri aldılar. O yine yılmadı, savaşını sürdürdü ve de yıldırdı..

Bu yeni birilerine göre; Hamas üyeleri, pkk üyeleri terörist değil, İlhan Selçuk terörist idi..
Güle-güle, çağcıl düşüncelerin ödün vermez neferi..Sen bizlerin teoristisin ve hep öyle kalacaksın....

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLEKİ
evesbere@mynet.com

19 Haziran 2010 Cumartesi

TERÖR V E TEORİ

Yine saldırı ve şehitlerimiz ve de yine aynı söylemler..

Ülke nereye sürükleniyor? Sorusunu sormaktan vazgeçti insanlar, çünkü ülkenin sürüklendiği yer gün gibi ağarmaya başladı..
Benzer konuları yazmak sinirleri bozar oldu..Adeta şehitlerimizi ve ölen insanlarımızı saydırıyorlar bizlere.
Bu nedenle; yazmayı düşünmüyordum, fakat bir arkadaşımın Facbook’taki: “Şevket bey, merakla terör sorunu ile ilgili sizden değerlendirme bekliyorum..Ne olacak bu mesele? Nereye varacak? Kimler bundan gerçekten rahatsız? Kimler görünürde? Benim kafam çok karışık..Ama gördüğümü bildiğim bir şey varsa, olan garibana oluyor..” iletisi beni yazmaya yöneltti..

Yanıt verilebildiğinde açıklık getiren sorular içeren bu ileti karşısında, kendileri gibi sıradan bir insan olarak ancak şunları söyleyebildim:
“Düşündürücü bir süreçten gçmiyoruz, çünkü düşünme ile zaman kaybetme lüksümüz yok. Belli ki birileri düşündüklerini yaşama geçirmekte kararlılar....
Dünya gazetesinin önceki makaleler sorumlusu sayın Nazım Güvenç "Iran pkk ile savaşıyor, birileri TSK ile.." şeklinde değerlendirmesi, sadece bana değil, herkese çok şey anlatıyordu..Bu doğrulanıyor gibi..
Son terör saldırısı karşısında eğer akla ziyan şu açıklamayı yapan bu ülkenin üçüncü insanı ise, sayın Güvenç’i doğrulanmıyor diyemeyiz…
Ne demek; Bundan birkaç gün önce şehit verdiğimiz bir gencimizin Çorum’daki babasının tespiti beni çok etkilemişti. Şehit babası, ’Biz koskoca bir devletiz, koskoca ordumuz var, birkaç çapulcu üzerinde neden etkili olamıyoruz, bunları susturamıyoruz’ demiştir. Bugün verdiğimiz 8 şehidimizle ilgili ben Genelkurmaydan tatmin edici bir açıklama bekliyorum. Bu şehit babasının hislerine tercüman olacak, tatmin edecek açıklama bekliyorum. Kamuoyu da bekliyor.
Bu Ordu, kime bağlı? Kim bu Orduyu yönlendirir, emir komuta zinciri içinde? Kendilerini değil de, sadece Orduyu sorgulayanlar, nereye taşıyor ülkeyi..?
Terör örgütünü ve terörü, teorileri ile besleyenlerden birinin(adı sinirlerimi bozuyor) şu söyledikleri her şeyi anlatıyor:
“…Osmanlı çok isyan bastırmış bir devlettir. İsyanı bastırırken isyanı başlatanı affeder, çok uzak bir vilayete atar, sonra da maaş bağlar ona. Bir de ayrıca paşa rütbesi verir. Bunlara da 'başıbozuk paşası' derler.. Abdullah Öcalan’ın Osmanlı gibi büyük düşünülmesini öneriyorum. Bana kalırsa, Bodrum'a, Bodrum Türkbükü'ne gönderilmesini öneriyorum… TSK'nın da tıpkı zamanında yeniçerilerin olduğu gibi bir çıkar şebekesi ve fesat ocağı haline geldi.. Yeniçerilerin III. Selim'in kurduğu Nizam-ı Cedid ordusu tarafından 1826'da ‘vak'a-yı hayriyye’ ile ortadan kaldırılması hadisesi ‘1826'da aynı devletin içinde iki Türk ordusunun karşı karşıya gelmesi ve birinin diğerini imha etmesi’ süreci işletilmelidir..”
Tüm bu teoriler, terörler ve söylemler rastlantı olması gerek..
Orduya savaş açarak teori üretenler, terörü beslediklerini ne zaman algılarlar ki?!

Arkadaşımın yanıtı şu oldu:
“Ben bu ülkede kimseye güvenmiyorum. Daha doğrusu gördüklerim ve görmesem de duyduklarım(Özveriyi ile işini yapanları tenzih ederim) her geçen gün güvenimi derinden sarsıyor. Mesele, sadece AKP hükümeti gitse çözülür mü? Daha doğru bu ülkede iktidara gelenler ne kadar iktidar? Bu benim için önemli bir soru işareti..Şu anda mevcut iktidara rakip olma iddiasında gelmiş K.Kılıçdaroğlu’nun bu konuda oluşturacağı politikaları merakla bekleyeceğim…”

Benim ikinci yanıtım şu oldu:
“Terör olgusunun amacı, toplumun güven duygusunu ortadan kaldırmaktır. Bunun yavaş-yavaş gerçekleştirir oldular..
Çok doğru, olgu AKP’yi çoktan aştı.. AKP’nin politikadaki güven vermeyen sapmaları, dahası göreceli siyaseti olguları bu çizgiye taşıdı..Açılım savlarıyla, ülkeyi tüm değerleriyle açar oldular..
Kesinlikle özlüsöz işlevindeki “Bu ülkede iktidara gelenler ne kadar iktidar?” sorunuz, yaşananları ve yaşatılanları büyük ölçüde betimliyor..Ülkemde, özellikle 1980 sonrası, 2 günde kurulup üçüncü gün iktidar olan sanal siyasi erkler dönemini yaşar oldu..Halk nedense, birilerinin işaretiyle, bir önceki partisinden vazgeçip böylesi partilere yönelmesi, düşündürücü olmanın ötesinde, üzerinde bilimsel çalışmaların yapılması zorunlu siyasi kaymalardır. Dahası; halkın siyasi iradesi, özgür iradesiyle ne kadar örtüşüp örtüşmediği sorgulanmalıdır..
Kılıçdaroğlu politikalarına gelince..Bu kaosta hiç kimseyi şanslı görmüyorum..Kılıçdaroğlu’nun tek şansı, kendisiyle barışık olması..Salt kendi doğrularıyla değil, çevresindeki insanların ve de halkın doğrularını doğrularıyla harmanlayarak, gerçek doğruyu yakalama isteği ve ordu ile gizemli, fakat özde amaçlı kavgalara girmeyecek olması, Kılıçdaroğlu’nun artıları..Bu artılarıyla, eksileri azaltacağını düşünüyorum..

Bu ülkenin en büyük tehlikesi terör, asıl büyük tehlike ise; terörü teorileriyle besleyen, sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılarının duruşudur..

Ölen insanlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum..Ve bu insanlarımızın ölümüne neden olanlara da…..

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

14 Haziran 2010 Pazartesi

GÖKÇEK VE TOPBAŞ BELEDİYE YASASINI BEĞENMEDİ

GÖKÇEK VE TOPBAŞ B.YASASINA KARŞI..


“Kötü yasa yoktur, kötü uygulama vardır” diye bir tümce kullanırdım genellikle…
Kullanırdım, çünkü; hiçbir yasanın toplumsal çıkardan soyut hazırlanmadığı, yani kötü yasa olmadığı, kötü uygulamalar nedeniyle, yasalara tecavüz edildiğini düşünürdüm..
“Kullanırdım” dedim, çünkü 2002’den sonra kullanmaz oldum..
Kullanmaz oldum, çünkü; 2002’den sonra kötü uygulamaları kurumsallaştırma adına var olan yasalar üzerinde oynandığı gibi, yeni yasalar bile kötü uygulama işlevi ile donatmak adına, defalarca değiştirildi..Örneğin Devlet İhale Yasası..Ve şu anki Belediye yasası..

“Gökçek ve Topbaş’a süper yetkiler geliyor”muş..Eğer söylenmek istenen Büyükşehir Belediye Başkanlarına yetki ise, sadece Gökçek’e ve Topbaş’a değil, İzmir için, yanı Aziz Kocaoğlu için de aynı yetkiler geliyor…
Salt Gökçek ve Topbaş’ı esas alarak, bir şeyler anlatmak ise amacınız, yani; onlar kötü uygular, Kocaoğlu uygulamaz demek istiyorsanız, ben de katılıyorum size…
Yıllar önce Özal dönemini anımsıyorum..Önce Büyükşehir Belediye Başkanlarına büyük yetki verdi, ardından bu yetkileri geri aldı. Vermesindeki ve almasındaki neden Belediyelerini Erdal İnönü’ye kaptırmasıydı..

Yasal çerçeveler, aynı işbitirici mantık çerçevesinde biçimleniyor gibi..
Önce, Devlet İhale Kanunu’na biçim verildi, ardında Belediye yasasına..
Böylesi yasa düzenlemelerinin ne getirip ne götürdüğünü; değişiklikle nelerin amaçlandığını önceden yazmıştım:
http://blog.milliyet.com.tr/Kiyilara_torba_yasasi_ile_kiyiliyor_mu_/Blog/?BlogNo=204664


Bu son yasa değişikliğin ‘Süper Yetki’ bütündeki yeni getirilerine bir bakalım:
Buna göre; belediye, belediye meclisi kararıyla; konut alanları, sanayi alanları, ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, kentin nefes alma odaklar(Fr. Rekreasyon) ve her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi ve kültürel dokusunu korumak veya deprem riskine karşı tedbirler almak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilecek.
Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı olarak ilan edilecek alanın üzerinde yapı olan veya olmayan imarlı veya imarsız alanlar olması, yapı yükseklik ve yoğunluğunun belirlenmesi, alanın büyüklüğünün en az 5 ve en çok 500 hektar arasında olması, etaplar halinde yapılabilmesi hususların takdiri özel olarak(Ar.münhasıran) belediye meclisinin yetkisinde olacak. İmar Kanunu’nda belediyelere verilen yetkileri kullanmaya Büyükşehir belediyeleri yetkili olacak. Verilecek kamulaştırmanın aceleliği kararı Büyükşehir belediye meclisi tarafından verilecek. Kentsel dönüşüm ve gelişim alanları içinde yer alan eğitim ve sağlık alanları hariç kamuya ait gayrimenkuller harca esas değer üzerinden belediyelere devredilecek…İlçe belediyelerinin kentsel dönüşüm projeleri hazırlayıp uygulama yetkilerinin Büyükşehir belediyesinin onayına bağlanacaK..Tüm kamu kurumlarına ait gayrimenkullerin “harca esas değer” üzerinden çok komik bir bedel karşılığında belediyeye devredilecek…Bu kanun yürürlüğe girmesinden önce yargı mercilerine açılmış ve henüz hükme bağlanmamış davalarda bu kanun hükümleri uygulanır” ibaresiyle süren davalara müdahale edilecek..Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanımında bulunan yerlerde Milli Savunma Bakanlığının muvafakati alınmayacak…
Bu bana göre ‘Belediye yasası” değil “Belediye kasası”….

Ne rastlantıdır ki; bu yeni yasal düzenleme, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin kentin sınırları içinde, ‘Nazım İmar Planına’* göre korunması gereken açık alan niteliği taşıyan boş alanlarda, plan kararlarına ve plan onama kararlarına karşı açılmış davalarla eş zamanlı olarak gündeme geldi ve katlı kavşak mantığıyla kenti yöneten(lere) geniş yetkiler tanındı..Ve de en önemlisi; istediği bölgeyi ya da parseli, mevcut sakinlerinden alarak yüksek rant ödeyenlere terk etmek yetkisi veren düzenleme adına, yasaya “üzerinde yapı olan veya olmayan, imarlı veya imarsız” ifadesi eklenerek, belediye sınırları içindeki tüm alanların, potansiyel kentsel dönüşüm alanı haline getirilmesi…

İşte bu Belediye yasasına, İstanbul Büyükşehir Belediyi Başkanı Kadir Topbaş ve Ankara BBB Melih Gökçek karşı..Evet, evet, resmen karşı. Özellikle Melih..
Melih’in bu kadar dik duracağını ve demokrasi adına tavır koyacağı kesin aklınıza gelmezdi.. Gelmezdi tabi ki..Kusura bakmayın yine gelmeyecek, çünkü; Gökçek’in karşı duruşu süper yetkilerini yetersizliği..
O; borçlarının silinmesini istiyor..
O; ilçe Belediye Başkanlarını ben atayayım istiyor..
Bence haklı; bugüne bir dediği iki edilmeyen sayın Gökçek’in buncağız isteğinin geri çevrilmesi büyük haksızlıktır, demokrasizliktir ve de ulusal faşistliktir..
Kesin bu işin içinde İsrail parmağı var..
Zavallı ülkem; üçüncü sınıf insanları da arar oldun değil mi?...

*: Onaylı el altında bulunan(Ar. Hâlihazır)haritalar üzerine varsa kadastral(arazilerin sınırları, köşe noktaları, alanları vs. gibi özelliklerinin belirlenerek plan haline getirilmiş durum) durumu işlenmiş olan, varsa bölge ve çevre düzeni planlarına uygun olarak hazırlanan ve arazi parçalarının; genel kullanış biçimlerini, başlıca bölge tiplerini, bölgelerin gelecekteki nüfus yoğunluklarını, gerektiğinde yapı yoğunluğunu, çeşitli yerleşme alanlarının gelişme yön ve büyüklükleri ile ilkelerini, ulaşım sistemlerini ve problemlerinin çözümü gibi hususları göstermek ve uygulama imar planlarının hazırlanmasına esas olmak üzere 1/2000 veya 1/5000 ölçekte düzenlenen, detaylı bir raporla açıklanan ve raporu ile bir bütün olan plandır.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

10 Haziran 2010 Perşembe

İSRAİL ISIRIYOR MU, ISINIYOR MU, İSİTIYOR MU?

İSRAİL KIYAMET SAVAŞININ HABERCİSİ Mİ?

İsrail’e geçmezden, söyle bizimkilere bir uğramak istiyorum..
Bizim tarafta İlginç gelişmeler yaşandı ve yaşanıyor:
Gazze’ye yollanan Mavi Marmara gemisini eleştirince Fetullah Gulen’i kendi gazetesi Zaman sansürledi ve Wall Street Jorunal gazetesine verdiği demecini yayımlamadılar..
“Önceden İsrail ile anlaşılmaması otoriteye karşı başkaldırıdır ve fayda getirmez. İsrail’den izin alınmalıydı” diyen Hocası ile besbelli ki Başbakan ters düşmüştü. İktidar bağlılığını örselemek adına; yanlış anlaşıldığı yazılıp söylense de, işleyen süreç ‘Hoca’larını bile tanımayabildiklerini gösterdi..
Fakat, her zaman, her yerde hazır ve nazır olduğunu, kanıtlayan sayın Bülent Arınç “Hoca Efendi her zaman olduğu gibi doğruyu soyluyor…Ağızlarını her açtıklarında Hoca Efendi’ye iftira yağdıranlar simdi kendilerine destek bulmak için onu referans göstermeye başladılar. Çiçeklerini hazırlamaya başlasınlar artık…” diyerek, konuyu farklı tarafa taşıdı ve Hoca’nın geliş sinyalini verdi..
Eğer durum bu değilse; ya işleyen İsrail kavgalar sureci inandırıcı değil ve İsrail ile içiçelik var, ya da gizemli bir dışlanmışlık. Aslında, iki farklı duruş da bir bütünün parçacıkları..

Kafalarda soru işaretleri yaratan ve komplo teorilerini besleyen olgu; ‘Gazze’ye giden insani yardım konvoyu organizasyonunun Türkiye sorumlularından Abdullah Dilipak’ın; Balçiçek Pamir’e; gemideki isim ve mesleklerine dair listenin İsrail yetkililerin eline nasıl geçtiğini sorması’ oldu..
Olgu;
İsrail bir darbe daha vursa birilerinin kararan yapısı aklanır ve ansızın sütten cıkmış ak kasık olabilir miı Umut Gazze konvoyu muı Siyasi erkin başı ikinci konvoyda olacağı doğru muı Sorularını da beraberinde getirdi.
Arkadaşlar; düşüncelerinizin böylesi gelişmeler karsısında 8 şiddetinde depremle sarsıldığını duyumsar gibiyim..

Bir önceki yazımda benzer kuşkuları işlemiştim:
http://blog.milliyet.com.tr/ısrail_Kavgalarindaki_amac___/Blog/ıBlogNo=246848&RefNo=22

Olgu, Tevrat tartışmalarıyla zenginleşme sürecine girdi.

Keşan’daki konuşmasında; Başbakan Erdoğan’ın Konya'da Tevrat'tan örnekler verdiğini ifade eden Kılıçdaroğlu; "Recep Bey Tevrat'tan anlıyor, kendisine teşekkür ediyoruz. Ne diyor, 'Tevrat'ın altıncı emri öldürmeyeceksin' diyor. Bunu güzel soyluyorsun ama bunun bir de sekiz emri var. Orada da 'Çalmayacaksın' diyor. Dokuzuncu emri ise 'Yalan söylemeyeceksin' diyor.” söylemiyle, aniden Tevrat ayetleri gündemimize oturdu..
Beyler sayın Kılıçdaroğlu tuttu ve birileri de hapı….

Söz Tevrat’tan açıldığına göre; İsrail tarafına geçebiliriz.
Öncelikle, geçiş yolu üzerindeki Ömer Çelakıl kardeşime biraz uğramak istiyorum:

Yeteneği; sureleri 'Simetrik Sayı Dizisi(Kuran'ın22 yıl 22 ay 22 günde indiriliş örneği)' adını verdiği bir sistemle çözdüğünü ve mucizelerin kaynağını bulduğunu savlamasında gizli. Sistemi, Arap harflerinin sayısal karşılıklarıyla yapılan bir isleme, yani Ebcet* hesabına dayanıyor.

Çelakıl’ın bu konuda öncesi yok, söncesi var.

Şöyle ki; bilindiği gibi kutsal kitaplarda evreni ve insanı açıklayan şifreler bulunduğuna dair yaygın bir kanı vardı. 1974 yılında Mısırlı bir biyokimyager olan Reşad Halife, kısa surede bütün İslam dünyasını sarsacak olan ‘‘19 Mucizesi**’’ fikrini atmıştı ortaya. Halife'ye göre, Kuran-ı Kerim'de 19 sayısı üzerinde yürüyen bir kodlama vardı.
1997 yılında ABD'de yayımlanan, ‘‘The Bible Code (Tevrat'ın Şifresi)’’ adlı kitapta, dünya tarihinde yasanmış ve yaşanacak bütün olayların muhtelif şifreler halinde Yahudilerin kutsal kitabında yer aldığı iddia ediliyordu. Washington Post ve Wall Street Journal'de uzun yıllar gazetecilik yapmış olan Michael Drosnin'in kaleme aldığı kitap, İbranice metinlerin bilgisayara yüklenmesi ve özel bir ‘‘şifre çözücü’’ ile ayet ve sureler arasındaki ilişkilerin araştırılması esasına dayanıyordu.

2002 yılında Devreye Çelakıl girdi ve 'Simetrik Sayı Dizisi’ ile Kur’an’ın Şifrelerini çözmeye başladı.

Çelakıl’a göre;
Tarihteki ilk uzay aracı 1957 yılında uzay yolculuğuna çıkmıştır (Sputnik). Şaşırtıcı bir bicimde Kuran'daki 19:57 numaralı ayet de gökyüzüne çıkmaktan ve yükselmekten bahsetmektedir.
Kuran-ı Kerim`ın 1400 yıl önce indirilmesine rağmen günümüze dair mesajlar vermektedir. O zaman DNA molekülünün varlığından bile haberdar olunmadığını halde kutsal kitapta DNA ile ilgili işaretler bulunmaktadır.. Yani açıkça orada DNA yazmıyor. Harfler orada sürekli tekrar ediliyor ve bulunduğu yıl işaret ediliyor…
Kur'an-ı Kerim'de "Bir gün (yevm)" kelimesi 365 defa geçmektedir. Bildiğiniz gibi Dünya’nın Güneş etrafında tam bir kez donuşu 365 gün sürer.

Yukarıdakileri doğru sayalım..Fakaat bir yorumu vardı ki, fos cıktı;
Çelakıl’a göre; 2004 ya da 2005 yıllarında dünya’ya göktaşı/kuyruklu yıldız düşeceğini söylemiş, düşmemişti..
Ama; yakın zamanda yaptığı bir şifre çözümü vardı ki, göktaşı kadar toplumda etki yapmıştı;
Çelakıl; “Kuran-ı Kerim`de Tayyip sifresi”ni çözmüştü..

“Kuran-ı Kerim`in Şifresi” kitabını da yayınlayan Ömer Celakıl`ın savına göre, Kuran`ın 14.Süresinin (İbrahim süresi) 24.Ayetinde Türkiye, Tayyib ve Ankara kelimeleri yan yana idi.
Bu gizemötesi kutsallık Cenk Koray’ı çağrıştırdı bende.
Yıllar önceydi; Cenk Koray Kur’anımızdak var olduğuna inanılan “19 Mücisesi”ni, 19 Mayıs 1919, 1881 ve 1938 gibi Atatürk ile ilgili tarihlere bağlıyan bir kitap yazdı..Bir TV kanalında konuya değindikten sonra da, bilinen meczuplardan biri tarafından bıçaklandı..
Ne kadar ilginç değil mi? Konu Atatürk olunca bıçakla,Tayip olunca sıcakla karşıla..
Tayip bey, Ömerlerden şanslı..Bir de refleks Ömer var; çelik gibi her zaman savunmaya geçen..

Çelakıl’ı son olarak; İsrail terörünü yorumlarken gördüm. Kutsal kitaplardan yola çıkarak haydutluğun gizemli boyutunu işliyordu..

Çelakıl’ın söylediklerinden, İsrail’in Tanrı tarafından gönderilmiş Armagedon kurgucusu, yani gezegen silicisi olduğunu çıkarsamadım, yani söylediklerinden başka anlamlar çıkarmadım, söylediklerini öyle anladım....

Kaynaklara baktığınızda, Çelakıl’ın söylediklerini kutsal kitap şifrelerini çözmeksizin görebiliyorsunuz…


Armagedon, Kıyamet'e yakın meydana geleceğine inanılan korkunç bir felâketin adı. Kelime, İbranice Megiddo Tepesi manâsına gelen Har Megido'dan geliyor. Megiddo, Kutsal Kudüs topraklarında yer alan ve üzerinde eski zamanlarda büyük savaşların cereyan ettiği derin bir ovanın adı.

Tevrat’a göre;

Tanrı, İbrahim’e, İshak’a ve Yakup’a karsı beslediği sinirsiz sevgi nedeniyledir ki onların zürriyetini çoğaltmış ve İsrail oğullarını kendi öz kavmi saymıştır. Onları Mısır'dan kurtarıp yeni ve güzel ülkelere kavuşturması Musa'ya karşı beslediği sevgidendir (Bkz. Tesniye, Bap 9-10; Bap 11: 9)
Ancak ne var ki İsrail oğulları, Tanrı’nın bütün yasaklarına karşın,….. Tanrı'ya karsı suç islemiş olurlar. Bu nedenle Tanrı’nın öfkesi İsrail’e karsı alevlenir ve onları, sırf bu nedenle cezalandırmak üzere, Mezopotamya Kralına satar…Her defasında İsrail oğulları Tanrı’nın gözünde kotu olanı yaparlar ve her defasında Tanrı onları cezalandırır ve başka milletlerin boyunduruğu altına sokar; ve soktuğu an İsrail oğulları feryadı basar, pişmanlık duyar Her feryat edişte Tanrı rikkate gelir, onları kurtarmak üzere meleklerini, peygamberlerini, elçilerini gönderir sırayla, hep kurtarıcı olarak İsrail’in başına geçerler(Hakimler, Bap 3: 5-12). (Hakimler, Ba 4: 4);
Fakat, yine Amos'un söylemesine göre Tanrı, her zaman olduğu gibi, bu söylediği şeylerden dolayı pişman olup İsrail’i iyi günlere eriştireceğini belirtmekten geri kalmaz…
İsrail adının anlamı da Tanrı adına güreşenmiş..
Böylesi temalar Tevrat’ın hemen her bölümünde tekrarlanır. Tanrı’nın neden dolayı İsrail oğullarını kendi kavmi olarak seçtiği ve diğer kavimlere nazaran üstün ettiği sorusunu Yahudiler bile doğru dürüst yanıtlayamadıkları savlanmaktadır…

Gizemötesi ilginçlikler de bu olsa gerek..
Asıl ilginçlik; büyük ahlaksızlık suçu nedeniyle iki yıl kürek hapsine çarptırılan ünlü İrlandalı yazar Oscar Wilde(1856-1900)’nin bile; "Çocuklarımın ahlakı bozulmasın diye Kutsal Kitap'ı onlara okutmuyorum" demesi..
Eğer; Tevrat bunları söylüyor ise doğrudur. Benim; günümüz İsrailoğulları, son olarak batı milletlerine satılmışlardı, Tanrıya yalvardılar, affedildiler, kutsal topraklarına geri döndüler, fakat, 62 yıl gibi çok kısa sürede, yine tarihsel suçlarını ve günahlarını tekrar etmeye başladılar..
Kutsal tarih tekrar mı edecek?
Bu sefer kime satılacaklar?
Bu millet biz olabilir miyiz?

Küresel efendiye diklenmeler, İsrail ile savaşlar, Çelakıl’ın Tayip ismi mucizesi, Iran-Brezilya eksenli uranyum takası, İran’a yaptırım uygulamak isteyen küresel efendiye rest çekip İran’ın yanında yer almalar..

Tüm bunlar benim kafamı karıştırmıyor değil; her ne kadar karşıtlarıyla organik ilişkiler devam ederken bu duruşların sanal kahramanlık olduğunu söylesek dahi..

Çelakıl bu konularda daha da tetikliyor..

ABD'nin sahinleri olan yeni muhafazakarlar,yani Neocon'lar ile dünün Yahudi düşmanı, fakat sonradan nasıl olduysa Yahudi işbirlikçisi olan Protestan mezhep yanlıları evangelistlerin ve ısrail'in Siyonist asırı sagının ortak ideali, Ortadogu merkezli bir dunya savası cıkarmak. ıste buna “Tanrıyı kıyamete zorlamak” diyorlar. Ya da “Mesih'i dönmeye mecbur bırakmak.”

ABD Baskanı Bush'un sıkı sıkıya bağlı olduğu Protestan fundamentalizmi Armageddon çılgınlığına inanıyor.
Öyle ki; Bush, Fransa Cumhurbaşkanı Jasgues Chirac’a bir konuşmasında, 2029-39’da Armagedon yaşanacak demiş..Ne kadar da kendimizden emindik Bush’un samimiyetinden..O bacak-bacak üstüne atınca, hemen de biz atıyorduk…
Bushlara göre; göre Hz. İsa’nın gelmesi için bu uçuncu milenyum basında mutlaka “Armageddon” denen o nihai savasın çıkması lazım. İnanmış Protestanların hedefi Tanrı'ya kıyamet icin yardımcı olmak... Bunun icin de kıyamet savasının fitilini ateşlemek gerekiyor... Peki bu savas nasıl çıkar? İşte bu noktada işin ucu Türkiye’ye de dokunuyormuş. Çünkü bu kıyamet savası Ortadoğu’da patlayacak. Onların inanışlarına Gore Armageddon Savaşı Kudüs yakınlarındaki Magedon Tepesi etrafında gerçekleşecek. Armegeddon Savaşı Müslüman ordusunun İsrailoğullarına saldırmasıyla çıkacakmış. Protestan fundamentalizmi, Armegeddon Savaşı’nda İsrail’in desteklenmesi gerektiğini savunuyor…
Keşke daha fazla uranyum takasında bulunsaydık..
Çünkü; Çelakıl bu olguyu Fil süresiyle kanıtlamaya çalışıyor:

Fil süresinin Arapçası:
Bismillahirrahmanırrahim
Elem Terekeyfe Feale Rabbüke Biashabil'fil*
Elem Yec'al Keydehüm Fi Tadlilin*
Ve Ersele Aleyhim Tayren Ebabile*
Termihim Bihicaretin Min Siccilin*
Fecealehüm Keasfin Me'kulin*

Türkçesi:
“Ey Muhammed! Kabe'yi yıkmağa gelen fil sahiplerine Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Onların düzenlerini boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine, sert taşlar atan sürülerle kuşlar gönderdi. Sonunda onları, yenilmiş ekin gibi yaptı.”
Çelakıl’a göre;
Burada Sicil; Nükleer silahlar, ebabile; uçaklar, Tayren; Türkiye, tayren’in içindeki ayren; Iran ve Irak demekmiş..Anlaşılan İsrail ve onun ağabeyleri AB ve ABD’ye karşı Iran ve diğer Müslüman ülkelerle birlik olup savaşa gireceğiz..Nükleer iletiler Kur’an da var zaten. Kutsal kitabımızın Keyf süresinin 18:39 ayette, kütlesi 1839 me olan Norton ve 18:37 ayette de kütlesi yaklaşık 1837 me olan Proton adı geçmektedir..
Çıkarsamam o ki; Fillerle gelenleri biz nükleer silahlarla vurmanın hazırlığı içindeyiz..Bu nedenle Uranyum takasına sevindim..Takoza gelmeyiz inşallah..
Çelakıl’ın dediği bir şey aklıma takıldı: Diyor ki; Fil sahipleri Amerikalılar, çünkü Cumhuriyetçilerin parti amblemi fil..İyi de Cumhuriyetçiler Bushlar. Obama Demokrat partiden..Çelakıl burada yanıldı, çünkü, hangi surede olduğunu iyi duymadım, o surede Orduların başında uzun siyah adam geçeceğini bulgulamıştı…
Bilmem belki de, orayı iyi algılayamadım..
Benim asıl algılayamadığım; depremin ne zaman olacağını bulgulayamayanların, kıyamet tarihini bulgulamaları..
Kıyameti bulgulamaya gerek yok aslında; var kıyamet. Gidin Sudan’a, gidin yoksul Asya ve Afrika ülkelerine açlıktan ölen insanların kıyametini görün..Filistin’de savunmasız katledilen Müslümanların kıyametini, AB+ABD=ARBD savaş denkleminin yarattığı Irak ve savaştırılmaksızın katledilen Müslümanların yaşadığı kıyameti, Afganistan kıyametlerini görün..Birilerin beslemek için Hesler ile ve Nükleer enerji tesisleri ile doğayı katledenlerin yarattığı kıyameti görün..
Savaştan söz ediyoruz beyler, savaştan..Doyumsuz kapitalizm, Birincisi ve ikincisi ile yaptığı temizliği, üçüncü dünya savaşı ile yapacak ve çok daha fazla insan ölecek..Ve gezegenimiz dinselleştirilmiş iki kutba dönüşecek; Hıristiyan ve İslam kutbu..
İnsanların kutsal inançlarını sermaye yapmayı tutku haline getirenler, bu sermayeyi kaybetmemek için her iki dini de nükleer başlıktan tehlikeli kılacak oyunlarından vazgeçmeyeceklerdir..
Yapılacak olan şey, bizlerin vazgeçirme savaşlarından vazgeçmemizdir..
Şu unutulmasın:
“Yaşam bir hevestir, ilk ve son nefestir”
İşte bu hevesimizi kırdırmamak, ilk ve son nefesimizi onlara teslim etmemek için, böylesi sanal kahramanlıklara ve safsatalara ve de soytarılara ödün vermeyelim, kardeşim,vermeyelim!!!!!..
*: Geleceğin bilinmezliğinden türemiş kendine Gore felsefesi olan hesaplama. Kimine Gore, bos, asılsız, temelsiz, uydurma ve herhangi bir temele dayanmadığı için doğru olduğu kabul edilmeyen, çürük, doğru ve gerçeğe karşıt inanış, yani, Arapçası batıl(butlan), Farsçası hurafe..
**: Kuran tam 114 (19x6) sureden oluşmaktadır. 114, Kuran’ın en temel matematiksel sayılarından biridir. Kuran’ın oluştuğu 114 bolum 19’un 6 katını verir.
Diğer ilginç bir nokta da Kuran’ın 114. suresi olan Nas Suresi’nin 6 ayet olmasıdır. 114’u 19’a böldüğümüzde, Kuran’ın son suresi olan (114. suresi) Nas Suresi’nin ayet sayısını elde ediyoruz.
İyi de be kardeşim 114’u 6x19 ile yakaladığın gibi, 12x9.5 ile de yakalayabiliyorsun..Her ne ise ben de sizin aklınızı çelmeyeyim,Çelakıl gibi....

SEVKET ÇORBACOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

3 Haziran 2010 Perşembe

İSRAİL KAYITLI TERORİST

İSRAİL 21.YÜZYILIN DA BELALISI

İsrail ile ilgili toplumsal tepkinin; doğu-batı kültürü ile harmanlanmış “Olmaz van minut” sanal meydan okuma çıkışıyla başladığını düşünmek bana göre yanılgıdır. Böylesi bir düşünsel yaklaşım gizdeki kurguları besler.. İsrail’e karşı toplumsal tepki, dahası ‘dinsel ve ırksal radikal dürtülerin tetiklediği’ öfke ve nefret; sanal İsrail devleti kurulduğu günden beri vardır ve toplumumuzun % 80’inde bu duygu egemendir..“Van minut” ile yaratılan ve toplumsal tepkiyi tetikleyen sanal duruş, hükümetler arası bir duruştur ve de bana pek inandırıcı gelmemektedir.. Bu sanal duruş ile, toplumda var olan tarihsel öfke ve nefretin ‘siyasi rant adına’ tetiklendiğini söylemek yanlış olur mu?Veya, “Van Minut” ile, tarihte görülmemiş bir kahraman yaratma için, Anadolu insanı bir zafere inandırılmaya çalışıldığını söylemek ne kadar yanılgıdır?..Eğer bugün, sözün sahibi; son zamanlarda yoğunlaştırdığı İsrail duruşu ile, asker kökenli Devrimci, Sosyalist Cemal Nasır ile özdeşleştirilmesi, üstelik bu özdeşleştirmeyi yıllardır İsrail karşısında suskun bırakılmış Arapların yapması ne kadar ciddiye alınabilir? “Van Minut” ile başlayan İsrail gerilimi, belli zaman aralıklarında sanki bilinçli bir artış kaydetti. İsteyen kızmakta serbesttir; bu karşılıklı savaşlar bana gerçekten inandırıcı gelmedi ve gelmeyecektir..Davos krizi, Bayrak krizi, Elçilik krizi ve karşılıklı sözlü atışmalar… Derken; Filistin halkına yardım götüren filoya İsrail’in saldırısı ve içinde 9 yurttaşımızın da olduğu 19 insanın öldürülmesi nükleer bomba kadar etkili oldu. Yetmedi; İskenderun askeri üssüne PKK’nin saldırısı ve toplam 9 askerimizin şehit düşmesiyle toplam 18 insanımızı kaybettik. İsrail terörü ve ardından PKK terörü.. ‘Komplo teorilerine yatkın toplumlar için; rastlantının bu kadarı resmen danışıklı doğuştur. Ve, salt birini değil, ikisini de terörist saldırı olarak görmemek aymazlığın ta kendisidir...Bu noktaya gelinceye, gerilim kaynağı olaylar tüm hızıyla devam ederken; iki ülke arasındaki, ticari, askeri ve siyasi ilişkilerin hızını kesmemsi ne kadar düşündürücü..Asker’in karşı çıkmasına karşı görünmez uçak denen Heron’un görünmez ellerce alımı.. Arkasından da İsrail ile ortak tatbikat kararı,,Yetmedi; Haziran, Temmuz ve Ağustos ayında İsrail askerlerini adeta eğitmek ve onlara uçuş alanı sağlamak için meclisten gece yarısı alınan onay..Vallahi, sizi bilmem benim aklım karıştı..Halkın da aklı karışmış olacak ki, komplo teorisi için nur topu gibi ortaya çıkan bu olaylar sonrası insanlarımız, komplo teorilerinin başlıklarını atmaya başladılar: “Bilmiyor muyuz, İsrail ile içli dişli olunduğunu..Bilmiyor muyuz birilerinin mossad korumasında olduğunu…Bilmiyor muyuz, Kuzey Irak’ta İran’a saldır üssü olarak inşa edilen dünyanın en büyük hava limanının birileri İsrail ile ortak yaptığını..” şeklinde....insanların ağzı internet sayfası değil ki, kapatasın..Ancak ergenokçe içeri atarsın..Madem bunları biliyorsun, her seçim neden seçersin?..O kadar kötü, kolla.. ve oyunu verme..
Yaralı Furkan’ımızın başına 4 kurşun sıkan İsrail terörü için diyor ki; “ Savaş ilan edecek halimiz yok. Ölenler sivil toplum kuruluşu üyeleriydi… Sivil inisiyatiftir, askeri bir gemi değildir, hükümetle alâkalı değildir. Hükümetin git demesiyle gitmiyorlar, dur demesiyle durmuyorlar. Kendi kararları, kendi yükleriyle insani amaçla gidiyorlar…”Bunu söyleyenleri ne kadar samimi bulabiliriz ki?Siyasi erkin milletvekilleri bu konvoydan, son anda neden alındı? Evet; Aynı milletvekilleri daha önce Mısır üzerinden karayoluyla Filistin’e yardım götüren ve çatışmaya neden olan konvoyda olmalarına karşın, neden bu konvoydan çıkarıldılar?Diplomatik skandala neden olmamak için mi? Yoksa İsrail saldırısı konusunda bir kanaat mı oluşmuştu? Eğer bu kanaat oluştu ise, konvoydaki yurttaşlarımızın günahı neydi? Üstelik bu konvoya bebeler de alınmıştı..
İHH(İnsan hak ve hürriyetleri insanı yardım vakfı)’nın kimlere yakın olduğunu bilmeyen var mı?. Bunlar dur deyince duran, git deyince giden yakın örgüt üyeleri. “Rotamız Filistin, yükümüz insanı yardım” Böylesi evrensel insan hakları duruşunu kim yadsıyabilir ki? İyi de benzer kuruluşlar Bosna, Irak, özellikle Kuzey Irak ve benzeri ülkelerde katledilen Müslüman halklar için aynı duyarlılığı neden göstermedi..Yardım paraları ‘iç ve hiç’ edilmedi mi?Ezilen Filistin halkına ulaştırabileceğimin garantisini versinler, yüzerek insani yardım taşımazsam namerdim….El Fetih ve Hamas, hatta Hizbullah çatışmaları Filistin halkını bezdirmiş durumda. Halk terörist İsrail zulmü, açlık ve yoksulluk yanında bunların kendi aralarındaki acımasız çatışmalardan çıldıracak gibi....Hadi diyelim İsrail’i aştık; götüreceğim yardımı, bunları aşarak insanlara nasıl ulaştırırım?? Aylardır uyaran, terorist devlet dedikleri İsrail’in bir saldırı içinde olacağını düşünüp, daha güvenli bir seyir süreci işletilemez miydi? Veya yardım filosuna dur denemez miydi?.. Tekel işçilerini kente sokmayan anlayış ve benzer sivil girişimleri şiddetle bastıran anlayış, bu sivil harekete limanlarda çıkış izni vermeyebilirdi..Çünkü; İsrail ile sürekli diyalog halinde olan yetkililer, İsrail’in bu yardım seyrine seyirci kalmayacağı konusunda bar-bar bağırarak uyarıyordu.. Peki İsrail duruşuna ne demeli? Neden Türkiye’yi uyarmadı seyir halindeki geminin rotasını çevirtmek için veya uluslar arası diplomasiyi işletmeyip, somalı korsanları gibi, gemimize saldırdı?..Çağımızın haydudu…Ulusal dayanışma, birlik olma günü, bugündür..Herkes bu süreçteki eksiğini görüp, içsel karşıtlıkları son vererek, çağımızın haydudu karşısında ortak duruş sergilemeliyiz..Durum bu iken, TBMM’inde hazırlanan ortak bildiri konusunda yaşananlar bana, “ Biz her şeyi siyasi rant için yapıyoruz..Varsa, yoksa oy; oy, oy! Diye inleyenler umurumuzda değil” karamsarlığına itti.. Var mı böyle bir şey?! Hazırlanan ortak metindeki "TBMM, Türk Hükümeti’nden, İsrail ile siyasi, askeri ve ekonomik ilişkilerimizi gözden geçirmesini ve gerekli etkin önlemleri almasını beklemektedir…” tümcesinden eğer rahatsız olunuyor ise; benim yukarıdaki soru işaretli tüm değerlendirmelerim haklılık kazanıyor demektir....İngiliz sunucu haydut başına “Türkiye’ye ödülünüz, Türkleri öldürmek, gemilere saldırmak mı” demiş ve halkım da bunu yemiş..Yer mi!? Bilmiyor mu halkımız, haydudu Ortadoğu’ya, yani küremizin orta yerine konuşlandıranların küresel saldırganların olduğunu?!
İnanın nevrim döndü..Ben bunların yaptığı ve bunlar için yazılan senaryolardan bıktım..Benim derdim Kaybettiğimiz yurttaşlarımız..Tüm aramızdan ayrılanlar için, Allah’tan rahmet diliyor, ulusumuzun başı sağ olsun diyorum..Konuya, bu komplo bütündeki kuşkulu bakıştan farklı bir bakış getirmek istiyorum..O’nu da “İsrail kıyamet savaşının hazırlayıcısı mı?” başlıklı ikinci yazıya bıraktım..ŞEVKET ÇORBACIOĞLUTeknopolitikalar PlatformuİLET-Kİevesbere@mynet.com