30 Ağustos 2010 Pazartesi

30 AĞUSTOS VE 12 EYLÜL EMPERYALİZME "HAYIR!" DEMENİN AMENTÜSÜDÜR.

30 AĞUSTOS 1923 VE 12 EYLÜL 2010 EMPERYALİZME “HAYİR!” DEMENİN AMENTÜSÜDÜR

Bu Yazımı onun için tekrar güncelliyorum…
Nasıl ki; 30 Ağustos’u emperyalizme “Hayır!” deyişimizin zaferini büyük coşkuyla anımsarız, gün gelecek emperyalist saldırıların bir başka kurtuluşu olan 12 Eylül 2010’ daki “Hayır”ı da coşkuyla anımsayacağız..

Bunun için; 30 Ağustos 1923’ü size detaylı anlatmaya karar verdim, 12 Eylül 2010’da “Hayır!” demenin anlamı daha güçlü kavransın diye:

Öncelikle şu bilinsin: “12 Eylül 2010 Halk oylaması, asla 12 Eylül faşizmini yok etmek değil, 12 Eylül faşizminden beslenenlerin, 12 Eylül faşizmini sivilleştirmeleridir..”

Şu da bilinsin ki; Genel barış çağrısı yapan sayın Kılıçdaroğlu’nu eleştirenler, Kürt kardeşlerimizi düne dek siyasi rant adına kullanmanın ötesinde, Ermenilerle barış protokolleri yapanlardır-ki evrensel gezegen kardeşliği adına, buna da onay veren kişiyim-

Şunu da hiç çekinmedin söyleyebilen biriyim; ABD küresel efendidir, gezegenimizde. Eğer ülkelerin ulusal değerlerine saygı gösteren, bir küresel efendi, efendi ye yakışır efendilik yapsın, yani dünya halklarına ve haklarına eşit dursun, gezegen insanlarını birbiri için tehlike olmaktan çıkarmanın savaşını vererek gezegen kardeşliği için küreselduruş sergilesin ABD yandaşı olmasam namerdim. Çünkü biliyoruz ki; dünün kurgu romanları günümüzün gerçeği oldu, bugünün bilimkurgu romanlarının yarının gerçeği olup, küresel felaketler dönemi başlamayacağının garantisini kim verebilir; bunun için gezegenimizin barış ve dayanışma içinde olması adına gezegenimize lider gerekli. Eğer bu lider salt emperyal açlığını bastırmak için oyunlara girerse, 30 Ağustos 1923’te olduğu gibi tokatı yer oturur..

İşte o tokadı dünyada ilk kez vuran Atatürk önderliğindeki Anadolu insanının öyküsü:
“30 Ağustos Zafer Bayramı”nı yıllardır büyük törenlerle kutlarız. Her ülkenin sahip olmak istediği bu ulusal onur ve gönencin, ulusal kimliğimizin varoluş simgesi olduğu konusunda fikrimiz yok değil; fakat nasıl elde edildiği, nasıl gelindiği konusunda çoğumuz yeterli bilgiye sahip değiliz. Doğrusu, bu bağlamdaki bilgi yeterince işlenmiyor. Salt törenlerdeki rutin tekrarlarla gündeme getiriyoruz. Bir ulusun ve ulusal kimliğin varoluş destanının rutin tekrarlarda bırakılmasının, unutma sürecini ivmelendireceğini hiç düşündük mü? Temcit pilavı gibi tekrardan söz etmiyorum, varoluş kaynağımızın, yani mazlum ülkelere örnek; varoluş ideolojimizin net ve yeterli anlatımından söz ediyorum…
Bilindiği gibi Atatürk felsefesinin yarattığı “Laik ve Demokratik Cumhuriyet”e karşı çıkanlarla onları besleyen sınırsız ve kuralsız demokrasi avcıları ve de dünya’da ilk yenilgiyi tattırdığımız batının emperyal açları törensel rutinliklere bile karşılar..
Ülkemde bu bağlamdaki süreci ivmelendiren ve halkı teorize eden, dahası yönlendirmeye çalışanların sayıları özellikle son yıllarda büyük artış kaydetmeye başladı….
Mümtaz’er beyin; sayın İlker Başbuğ’un geçen yılki konuşmaları sonrası (31 Ağustos 2008) yazdıkları ilginçti: “.. Başbuğ'un Napolyon'dan naklettiği ‘Coğrafyamız, kaderimiz’ sözü yükselen Rusya tehlikesine işaret ediyor. 86 yıldır savaşmayan ve sadece tören yapan bir ordunun 1774 kadar uzak bir tarihe göre kendisini yeniden gözden geçirmesi lâzım. Kurmay zekâsının cevap vermesi gereken soru ise şu: ‘Örgütlü toplumunu, yani cemaatlerini Kuzey komşusu gibi karşısına alan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin değiştiremeyeceği coğrafyasından hükmedebileceği bir kader çıkartması mümkün mü?"
Benim algıladığım kadarıyla 1774’ten amaç; Yenilgiyle sonuçlanan Osmanlı-Rus savaşı.. Demek oluyor ki Türk askeri 234 yıldır hiç önemli bir iş yapmamış. Sadece kışlada yan gelip yatmış.. İyi de; Kurtuluş savaşını kim yapmış??!! Ya Kıbrıs Barış Harekatını??!!.. Bunlar bir anda es geçilebiliyor.... İnsaf ki ne insaf !!!.. Elbetteki bu mantık İlker paşanın söylediklerine karşı duruş sergileyecek!.. Misyonu bu.. Benimki de iş mi?! Tepkim yetersiz değil, gereksiz..
Asker birileri için Bekçi Murtaza..O, “Alavere-dalavere, Kürt Memet nöbete” mantığının özü.. O, asla düşünemez, entelektüel derinliklere inemez, bilişim ve iletişim çağından faydalanamaz, oy kullanır, oyunun hesabını soramaz, halkın sorunlarıyla asla ilgilenemez.. O sadece silahın tetiğini düşürür, düşüncenin tetiğini değil, fakat o düşün tetiğini birilerine düşürünce “Demokrasiiii, İnsan haklarıııı” feryatları arşa yükselir.. Sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılığı yaparken bazı asker kökenli devrimcileri alkışlayacak, gerçek anlamda faşistlerden beslenmişleri teorize edeceksin ve dönüp; Atatürk, İnönü.. İlker Başbuğ faşist diyecek, N. Ilıcakları, A. Dilipakları, Mumtaz’er ve gibileri devrimci statüsüne koyup siyaset bilimiyle bağdaştıracaksın. Olacak iş mi?!
‘Özellikle bizdeki’ bazıları için, askere yasak tüm değerler bay siyasilerimizin materyalleridir? Hiçbir hakla onları faşist asker kullanamaz! Ülkemiz için faşizm gerekiyor ise onlar getirir.. “Yaşasın sivil faşizm, kahrolsun askeri faşizm.”…
Bakalım Başbuğ Paşanın yarınki konuşması için ne diyecekler hazretler?! Kesin; “30 Ağustos Zafer Bayramı'nın 87. yıldönümü etkinlikleri nedeniyle törenler için TSK'nın tüm tugay ve alay sancakları Ankara'daki törene getirtildi.
60 sancağın bir arada geçit yapacağı törenlere katılan asker sayısı geçen yıl 4 bin 512'den bu yıl 8 bin 881'e çıkarıldı. DTP'lilerin geçen sene gibi çağırlamadığı Zafer Bayramı Resepsiyonu'na bu yıl vatandaşlar da davet edildi.” Haberini işleyeceklerdir; öyle ki gizliden gizliye(Taraf’ı bilemem, çünkü o çok gözü kara cesarete sahip.. Nerden buluyor ise bu cesareti) faşizmin resmi geçiti diyenler bile çıkacaktır.
Bu denli tepki ortamı yaratan ve benim de abartı katsayımı yükselten sayın İlker Başbuğ’un geçen yılın 30 Ağustos Zafer Bayramı” söylemlerine bir göz atalım.
Anıtkabir Özel defterine yazdıkları:
"Ebedi önderimiz ve başkomutanımız Yüce Atatürk, Yüce Ulusumuzu bağımsızlık ülküsü altında birleştirmek için verdiğin büyük mücadeleyle kazanılan zaferin 86. yıl dönümünde yüksek huzurunda bulunmanın gururunu ve heyecanını yaşıyoruz.

Tüm zorluklara rağmen düşman orduları karşısında elde ettiğin tarihte eşine az rastlanır bir zaferle Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli atılmıştır.

Ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet yapısı üzerinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ilke ve devrimlerinin aydınlattığı yolda yürüyüşüne devam edecektir.

Bu zaferle kurduğun Cumhuriyetin temel niteliklerine yürekten bağlı
personeli ve çağdaş harp gücüyle Türk Silahlı Kuvvetleri, ulusunu bu kararlı ilerleyişten alıkoymak isteyen güçler karşısında dün ve bugün olduğu gibi yarın da en büyük güvence olacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin, en değerli emanetin olan Cumhuriyete sonsuza kadar sahip çıkacağına olan sarsılmaz inancımla, huzurunda saygıyla eğiliyorum.
Ruhun şad olsun."
Konuşma alıntıları:
1- "…Giderek güçlenen bazı cemaatler, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyo politiği şekillendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Bu sosyal gerçek doğru analiz edildiği takdirde, buna karşı alınacak tedbirlerin başarı şansı olur."

2- "..bugün toplumsal hayatımızda dini değerlere ağırlık verildiği için toplumun bir kesiminde laiklik ile ilgili endişe vardır ve bu ciddiye alınmalıdır"
3- "…Kendi istekleriyle birleşen ve bir üst kimlik altında yaşamayı kabul edenlere Türk milleti ismini vermişlerdir. Devlet içinde entelektüel tartışmaların yapılabilir olması, devleti ayakta tutan unsurların tartışmaya açılması anlamına gelmez. Ulus devlet tartışmaya açılabilecek bir yapı değildir. Bu yapıyı zayıflatmaya çalışmak ve tartışmak Türkiye'nin ulusu ile bütünlüğünü istememek demektir… Demokrasinin aşırı şekliyle popüler amaçlara yönlendirilmesi laik düzen aleyhine olabilir… kimse demokratik istekler aldatmacasıyla farklı isteklerle kamuoyunun karşısına çıkamaz. Bu konular ülke gündemine devamlı sokulursa korkarız ki ülke ayrışmaya ve kutuplaşmaya zorlanır. Bu, ülkeye yapılacak en büyük kötülüktür.
4- ''Atatürk'e göre ulusal kültürün çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarılmasının Türk halkının bütün anlam ve görüşleriyle medeni bir toplum haline dönüştürülmesi demektir..
5-Hatta Orgeneral Yaşar Büyükanıt, ''Bugün gerek Atatürk milliyetçiliğinin birleştirici ve kucaklayıcılığı niteliklerinden uzaklaşılarak etnik milliyetçiliğe ve bölücülüğe dayandırılan girişimler gerekse Türkiye Cumhuriyeti'nin laik ve demokratik yapısını, çağdaş kazanımlarını ortadan kaldırmayı amaçlayan irtica iki ciddi tehdit olarak karşımızdadır'' dedi.
Az konuşması ve felsefeye düşkünlüğü ile bilinen Orgeneral İlker Başbuğ'u Bekçi Murtaza mantığında görmek isteyenler, elbetteki daha az çatışmacı bir profil ortaya koyan akılcı bir Başbuğ’a tepki göstereceklerdir. Amaç; askerler ile hükümet arasındaki "laiklik ve dinin toplumdaki yeri" konularındaki gerginlikleri beslemek..
Başbuğ Paşa; yarınki konuşmasının ön çalışmasını; Kürt açılımı ortalığı toz dumana çevirdiği günlerde, suskunluğunu bozarak (25.08.2009) yaptı; “Türkiye devleti bölünmez bütündür. Türkiye devletinin dili Türkçedir-Ulus-devlet ve üniter-devlet yapısına hiçbir gerekçeyle zarar verilmesini kabul edemez-Terör örgütü ve destekleyicileriyle ilişki kurulmasına yol açabilecek hiçbir faaliyet içinde bulunamaz” kırmızı çizgileriyle..
Bizler Ulusal kurtuluş savaşını törensel rutinlikten kurtarmaz isek; karşıt söylemlerle kamuoyunu her zaman yanıltırız; akılcı anlatım sürecini işletmeliyiz ki; ulusal sınırlarımızı nasıl belirlediğimizi algılayıp parçalamak isteyenlere karşı dinamizmimizi koruyalım...
İlker Paşa’da bu akılcılığı; olmazsa olmazlarından ödün vermeksizin işlettiğini düşünüyorum...
30 Ağustos’a nasıl gelindiğinin kronolojisi bu nedenle aklımızda tutmak zorundayız:
1- Osmanlı-İtalya Trablusgarp savaşı başladı(1911)..
2- Bunu fırsat bilen Osmanlı Devletinden ayrılan Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan 1912 yılında bize savaş açtı. Ve ardından Yunanlılar Makedonya’yı, Bulgarlar Edirne’yi aldı. Edirne’yi alan Bulgar'lar yetmezmiş gibi İstanbul'u almak için Çatalca önlerine, diğer taraftan da boğazlara saldırdılar.
3-Bulgarlarla 1913 yılında, Yunanlılarla da 1914 yılında birer antlaşma yapıldı. Antlaşmalara göre Bulgarlarla bu günkü sınırlarımız kabul edildi. Yunanlılara Batı Trakya, Selanik, Makedonya, Sırp’lara da Makedonya’nın kuzeyi bırakıldı. Arnavutlar bağımsızlıklarını ilan ettiler.
4- 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı başladı. Türkiye itilaf devletleri İngiltere, Fransa ve Rusya, (sonradan ABD) karşı İttifak devletleri Almanya, Avusturya-Macaristan imparatorluğu arasındaki bu savaşa Osmanlı İmparatorluğu katılma zorunda bırakıldı ve 6 cephede savaş verdi; Çanakkale(1915-1916, İngiliz, Avusturalya, Yenizelanda ile savaştı) Kafkas( 1 Kasım 1914 Ruslara karşı), Kanal(14 Ocak 1915-İngilizlere karşı Mısır’ı almak ve İngilizlerin Hint sömürge yollarını kapatmak). Irak(15 Ekim 1914’te İngilizlerin petrol sahalarını ele geçirmek için), Galiçya-Makedonya-Romanya(Rus, Sırp, Fransız ve Romen güçlere karşı müttefiklere yardım için toprakları dışında savaştığı tek cephe) ve Sina-Filistin-Suriye cephesi (14-15 Ocak 1915- İngilizleri Mısırda tutmak ve batıya kuvvet göndermelerini engellemek)..
Almanların yenildi.. Dolayısıyla Osmanlı Devleti de (1918).
Çanakkale'de; Mustafa Kemal’ın dahiyane önderliği ile askerlerimizin gösterdiği kahramanlık " Çanakkale Geçilmez" özlüsöz ile noktalandı.
5-Bu savaş sonunda 30 Ekim 1918 tarihinde, Limni Adası'nın Mondros Limanı'nda Mondoros Mütarekesi(Ateşkesi) imzalandı.
6-Ve ardından Serv andlaşmaları süreci başladı. Mondros ateşkesi İtilaf(uzlaşma) devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki savaşı sonuçlandırmıştı sonuçlandırmasına, fakat batının emperyal galip devletleri Osmanlı İmparatorluğu ile aralarındaki sorunları kesinlikle kendi çıkarlarına göre çözmeye karar vermişlerdi. Amaç; Osmanlı Devleti 'nden çok, Türk milletini mahkum etmekti. En can sıkanı da; Grek İmparatorluğu'nu kurmak düşüncesiyle, Yunanistan'ın barış antlaşmasına taraf olarak katılmasını sağlamaktı. Böylece İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan Osmanlı Devletini parçalayacak metin hazırladılar ve metni imzalamak üzere de Osmanlı delegelerini 10 Mayıs 1920'de Sevr'e (Sevres) çağırdılar.
7-Bu davetten sekiz gün sonra, Ankara'da Mustafa Kemal Paşa Türk milleti ile yapılacak barış görüşmelerinin ancak Ankara hükümetince yürütülebileceğini ve antlaşmanın ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce tasdik edildikten sonra geçerli olabileceğini bütün dünyaya duyurdu. Galip devletler düzenledikleri barış metnini 11 Mayısta Sevr'de Osmanlı delegelerine bildirdiler.
8-Barış metni aldatmacasıyla dayattıkları Sevr parçalama metninin reddedince Yunan orduları 12 Haziranda Milne hattını(İtalyan ve Yunan İşgal Kuvvetleri Baş General Milne’nin adıyla anılan ve 7 Ekim 1919 da yürürlüğe konan Ayvalık sınırlarını içeren hat) geçerek, Balıkesir, Bursa ve Uşak'ı işgal etti. 10 Ağustos 1920’de imzalandı..Ta ki İtilaf Devletleri ile Osmanlı arasındaki savaş halini bitiren 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşmasına dek sürdü..




9-Osmanlı İmparatorluğu 'nun bir dizi teslimiyet anlaşmaları, dahası 93 Rus harbi(18 Nisan 1877-1878) yenilgisiyle Erzurum’u ve İstanbul surlarına dek Balkanları kaybettiği için eleştirilen ve bu nedenle “Meşrutiyet Rejimine” son veren, Jurnalciliği kurumsallaştıran ve bugün bazı internet sitelerinde “Ulu Hakan” diye tanıtılan ll.Abdulhamit’in iktidar hırsı Osmanlı topraklarının son düşüşlerini ivmelendirir oldu.. Emperyalistlere teslim olma yolundan başka çıkış yolu bulamayan padişahların en büyük savaşı tahta kalma savaşlarıdır. Örneğin, Osmanlı Donanması’nı çürümeye terk eden II. Abdülhamit uygulamaları bunun başında gelmektedir. olmuştu. II.Abdülhamit saltanatını güçlendirmek için Osmanlı Hazinesi’ne çok büyük yük getiren casus ağını kurmuştur. Abdülhamit’in kuşkuculuğu imparatorluğun giderek gerilemesine ve yenileşme ile ilgili tüm adımların durdurulması uygulamalarına kadar gitmektedir.
Abdulhamit’in monarşı dönemi 1899 da kurulan İttihat(birleşme) ve Terakki(yükselme) Cemiyeti’nin baskısıyla 17 Aralık 1908’de ilan edilen II.Meşrutiyet ile son bulma sürecine girdi, fakat teslimiyet politikaları sürdü. Hatta İttihatçılara karşı 31 mart şeriat ayaklanması (13 Nisan 1909) yaşandı. Öyle ki ittihatçı subaylar ve vekiller görüldüğü yerde katledilmeye başlandı. Türk milletinin, Türk vatanının ortadan kaldırılması hedeflenmişti. Buna Anadolu'da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi karşı çıktı. Türk topraklarının parçalanmasına asla müsaade etmeyeceklerini misaki-milliye sadık kalacaklarını tüm dünyaya ilan ettiler.
10-Galip devletlerden Fransızlar 4 Kasım 1918'de Sirkeci-Uzunköprü demiryolunu işgal ettiler. 14 Ocak 1919'da da işgal ettikleri demiryolu ve Trakya'yı Yunanlılara devrettiler.
Trakya halkı bu işgaller karşısında bağımsız bir devlet kurmak amacıyla "Paşaeli Müdafai Hukuk Cemiyetini" kurdular.
11-Bu süreç Kuva-i Milliye , yani Ulusal Güçlerin çıkış sürecidir. Anadolunun Yunan, İngiliz, Fransız, İtalyan birliklerince işgal edildiği ve Mondros Mütarekesi ile ağır koşulların dayatıldığı dönemde çeşitli yörelerde Osmanlı ordusunun silahlarının alınıp dağıtıldığı günlerde doğan bir ulusal direniş örgütlerine verilen isimdir. İlk Kuva-i Milliye kıvılcımı (Ulusal direniş gücü) güney cephesi'nde Dörtyol’da 19 Aralık 1918’de Fransızlara karşı başlamıştır. Bunun en önemli nedeni, Fransızların işgallerine Ermenileri ortak etmeleridir. İkinci etkili silahlı direniş hareketini (Örgütlü ilk Kuva-i Milliye hareketi) İzmir'in işgalinden sonra; yurtsever bazı subaylar halkı örgütleyerek Ege Bölgesi'nde resmen başlatmışlardır. Batı Anadolu'daki Kuvay–i Milliye birlikleri düzenli ordu kuruluncaya kadar geçen sürede Yunan birliklerine karşı gerilla yöntemiyle savaşmıştır. Güney Cephesinde (Adana, Maraş, Antep ve Urfa) Kurtuluş Savaşını düzenli ve disiplinli Kuva–i Milliye birlikleri yapmıştır. Yerel sivil örgütlenmeler, çeteler olarak ortaya çıkan Kuva-i milliye, düzenli ordulardan oluşan işgalci güçlere karşı, belirttiğim gibi bugünkü deyimiyle bir gerilla savaşı uygulamıştır.
12- Ulusal egemenliğe dayanan, tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti' nin temellerini oluşturan ilk kuruluş belgesi olan Amasya tamimi(genelgesi) 12 Haziran 1919'da Amasya'ya gelen Mustafa Kemal ve arkadaşları Hüseyin Rauf Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Paşa birlikte amacı içeren şekilde yayınlandı ve kurtuluş savaşımızın süreci, gerekçeleri ve yöntemiyle birlikte başlatılmış oldu..
13- M. Kemal Amasya Genelgesi’nden sonra 8 Temmuz 1919’da padişaha yolladığı bir telgrafla resmi göreviyle birlikte askerlik görevinden de istifa ettiğini açıkladı.
14-Ve Mustafa Kemal cemiyet yöneticilerini Sivas kongresine davet etti ( 27 Haziran 1919). Paşaeli cemiyeti üyeleri Sivas kongeresinde Anadolu ve Rumeli Müdafii Hukuk Cemiyetine dahil oldu. Savaş beraber yürütülecekti.
15- Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür parçalanamaz ilkesinin esas alındığı Erzurum Kongresi bir okul salonunda Bitlis, Erzurum, Sivas, Trabzon ve Van vilayetlerinden gelen 56 delege ile 23 Temmuz 1919 tarihinde toplandı, Mustafa Kemal başkan seçildi. Kurtuluş savaşını tetikleyen “Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür” ilkesi benimsendi..
16-Ve böylelikle; Misak-ı Millî'nin(ulusal yemin) ana hatları Erzurum Kongresi (23 Temmuz - 7 Ağustos 1919) ve Sivas Kongresi'nde (4-11 Eylül 1919) biçimlendi.
17-19 Mayıs 1919'da Atatürk'ün Samsun'a çıkmasıyla, lideriyle kucaklaşan Anadolu, Atatürk'ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı'nı başlattı. Daha sonra 27 Aralık 1919'da Ankara'ya gelen Atatürk, 23 Nisan 1920'de TBMM'yi kurdu. Böylece hem memleketin yönetimi halkın iradesine verilmiş oluyordu. Hem de Kurtuluş Savaşı'nın merkezi Ankara oluyordu.
TBMM meclisi yaptığı görüşmelerde yurdun durumunu ve kurtuluş çarelerini aradı. "Misak-ı Millî sınırları içinde vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı görüşü"nden hareketle, düşmanla mücadele kararı alındı. Oluşturulan düzenli ordularla savaşa girildi. İlk başarı, Doğu'da Ermeni çetelerine karşı kazanıldı. Daha sonra, Batı cephesinde, Yunanlılarla, I. İnönü(6-10 Ocak 1921) ve II. İnönü Savaşları(24-27 Mart 1921) yapıldı. Bu savaşların kazanılmasıyla Yunanlılar'a büyük bir darbe indirilmiş oldu. Bunun üzerine Yunan ordusu yeniden saldırıya geçti. Saldırı üzerine Mustafa Kemal, ordularına: "Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. Bu satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz." emrini verdi.

Türk askeri, büyük bir azim ve fedakârlıkla harekata geçti. Harekat sonrası, yani Sakarya Savaşı 23 Ağustos 1921'de başladığında endişe duymaya başlayan İngilizler, Yünanlıları ikna için randevü istedi, Yünanlılar kendilerine o denli güveniyorlardı ki Yunan Savaş Bakanı Tedakis, randevu isteyen İngiliz Ataşemiliteri Nairne'ye, ''5 Eylülde Ankara'da görüşelim'' yanıtını vermişti. Ancak bu tarih, ''Düşmanın direncinin kırıldığı'' tarihe denk düşecekti. Yunan güçlerinin Polatlı'ya kadar yaklaştıkları, top seslerinin Ankara'dan duyulduğu günlerde hükümet merkezinin Kayseri'ye nakledilmesi bile gündeme gelmiş, bu kabul edilmemişti. 31 Ağustosta Polatlı istasyonunun Yunan topçusunun ateşine maruz kalması üzerine kent boşaltılmıştı. 23 Ağustos ve 12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan Sakarya Meydan Muharebesiyle, Türk milleti 1699 Karlofça Antlaşmasından beri ilk defa toprak kazanmaya başlıyordu. Sakarya Savaşı, Türk milletinin savunma durumundan taarruz durumuna geçtiği önemli bir savaş olarak da tarihe geçti. Bu zafer sonunda, TBMM tarafından, Mustafa Kemal'e "gazi" unvanı ve "Mareşal" rütbesi verildi.

Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Sakarya Savaşı'ndan sonra, büyük bir taarruzla düşmanı tamamen yok etme kararı alındı.

1922 yılı Ağustosuna kadar, hazırlıklar tamamlandı. Güneydeki Türk birlikleri, büyük bir gizlilik içinde Batı cephesine kaydırıldı". İstanbul'daki cephane depolarından silah ve cephane kaçırıldı. İtilaf Devletleri tarafından tahrip edilerek kullanılmaz hâle getirilen toplar onarıldı. Yeni silâhlar satın alındı. Ordumuza taarruz eğitimi yaptırıldı. Bu hazırlıklardan sonra, Gazi Mustafa Kemal'in başkomutanlığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922'de düşmana saldırdı. Bir saat içinde düşman mevzileri ele geçirildi. 30 Ağustos'ta düşman çember içine alındı. Sağ kalanlar esir alındı. Esirler arasında Yunan Başkomutanı Trikopis'te vardı.

Bu savaş, Atatürk'ün başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak adlandırıldı.

Büyük Taarruzun başarıyla sonuçlanmasından sonra düşman, İzmir'e kadar takip edildi. 9 Eylül 1922'de İzmir'in kurtarılmasıyla yurdumuz düşmandan temizlenmiş oldu.
Milli güçler Anadolu da birleşerek Mustafa Kemal'in öncülüğünde başta Yunanlılara karşı savaşa başladılar. Zaferler peş peşe sıralanıyordu. Bilhassa Başkomutanlık savaşından sonra Ordularımız Akdenize, Ege Denizine ve boğazlara doğru düşmanı kovalamaya başladı. İngiliz ve Fransızlar Yunanlılar gibi denize döküleceğinden korkarak Mustafa Kemal'e başvurdular. Türk Ordusunun durdurulmasını ve bir konferans yapılmasını istediler.

18-Bu istek üzerine 11 Ekim 1922'de Mudanya Mütarekesi imzalandı. Mudanya Mütarekesinin kararlarını Yunanlılar kabul etmediler ve durumu hükümetlerine bildirdiler.

Mütarekeye göre Edirne dahil Meriç nehrinin sol kıyısına kadar Doğu Trakya on beş gün içinde Yunan orduları tarafından boşaltılacak, boşaltmadan sonra otuz gün içinde Trakya Yunan memurları tarafından Türk idarecilerine teslim edilecektir.
19-Kurtuluş Savaşı sürecinde emperyal işbirlikçiler, elde ettikleri yüksek mevkilerden, Anadolu’da savaş veren vatanseverlere engel olma savaşı içinde idiler. Güdümlü ihanet dolu yazılarıyla milli mücadeleyi engellemeye çalıştılar..

Adliye Nazırı Ali Rüştü: “Yunan Ordusunun muzafferiyeti için dua ediniz...”

Ali Kemal: “Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asya’nın hangi kavmi başardı ki biz başarabilelim.”

Damat Ferit Paşa: “Limanda yetmiş tane yabancı gemi varken, Kuvayı Milliye ayaklanmasından korkulmaz.”

Refi Cevat Ulunay: “Tek çare galiplerle uyuşmak ve anlaşmaktır.”

Rıza Tevfik: “Medeniyei temsil eden İngiltere gibi bir devlete itiraz etmek küstahlıktır.”
“Refik Halit Karay: “Bizim için tutulacak tek kurtuluş yolu, İngiltere ile beraber yürümektir... Mustafa Kemal’in muzaffer olduğunu görmektense, memleketin Yunanlılar tarafından alınmasını tercih ederim.”
Hariciye Nazırı Mustafa Şerif Paşa: “Umumun arzusu, İngiltere tarafından idare edilmekliğimizdir.” (Hablemitoğlu)

İskipli Atıf Hoca’nın Başında Bulunduğu Teali İslam Cemiyeti Bildirisi: “Kim milliyetçilerle birlikte Yunan’a karşı giderse şer’an kafîrdir... Yunan ordusu Halife’nin ordusu sayılır...”
20- Tarihimiz zaferlerle doludur. Ama 30 Ağustos 1922’de zaferle sonuçlanan Dumlupınar Savaşı, Anadolu Türk ulusunun yeniden dirilişini sembolize eden Türkiye Cumhuriyeti'nin “Ulusal Zafer Bayramı”dır. 1922 yılında 26 Ağustos'ta başlayıp, 30 Ağustos'ta Dumlupınar'da Mustafa Kemal'in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi'ni (Büyük Taarruz) anmak için kutlanan bayramdır. İşgal birliklerinin ülke sınırlarını terketmesi daha sonra gerçekleşse de, 30 Ağustos sembolik olarak ülke topraklarının geri alındığı günü temsil eder.
Hain düşmanın, haksızca ve alçakça işgaline "dur" diyen ve kanımızın son damlasını akıtmadan yurdumuzu bırakmayacağımızı dünyaya ispatlayan bu büyük zaferi her yıl, 30 Ağustos günü, bayram yaparak kutluyoruz.
Benim için 30 Ağustos 1922 kadar değerli bir 30 Ağustos daha var. O da Büyük önderin "Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyyedir" dediği 30 Ağustos 1925

Bu ülkenin ulusal yemini “Misak-i Milli”; emperyalistlere karşı verilen kurtuluş savaşıyla oluşturuldu... Atatürk ulusun hangi temeller üzerinde inşa edildiğini: “Bu devletin dayandığı temeller tam bağımsızlık ve kayıtsız şartsız ulusal egemenliktir.” özlüsözü ile işaret etti.. Şu bir gerçek ki, bağımsızlık ve ulusal egemenlik 1950’ler sonrası adım-adım örselenmiştir...

Ulusumuz tüm dokularına dışa bağımlı hale getirilmiştir.. Ulusal onur, bağımsızlık, demokrasi gibi değerleri savunan insanlara önce Statukoculukla, ardından da, özellikle son yıllarda sınırsız ve kuralsız demokrasi avcıları; faşistlikle suçlar oldu. Ulusalcılık 12 Eylül faşizmindeki “Olanak, Olasılık, Devrim” sözcükleri gibi yasak kavramlar arasında sayılmaya başlandı. Sömürgeci vahşi kapitalist açlar ve onların işbirlikçilerine karşı duranlar kendi ülkelerinde suçlu muamelesi görür oldu...Ulusal medyanın büyük bölümü ele geçirildi. Ulusal ölçekteki kurum ve kuruluşlar özelleştirme adı altında leşçilere peşkeş çekildi..
Ben yine de umutluyum, bu ülke insanı; Kürdü, Türkü, Gürcüsü, Lazı, Çerkezi, Romanı, Pomağı, Hemşinlisi, Arnavutu, Boşnağı ve Süryanisi, Tatar’ı gerekirse Küresel efendi emperyal açlara karşı “12 Eylül 2010” günü “Hayır!” diyerek ikinci kurtuluş savaşı vereceğinden..(Güncelleme:30 Ağustos 2009-10)
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

29 Ağustos 2010 Pazar

GALATASARAY LİGE DÖNDÜ

GALATASARAY VE ARDA KENDİNE GELDİ..

Ve, Galatasaray ve Arda Es-Es Bandosunu susturdu..Sadece onları değil, Galatasaray’ın yaşadığı başarısızlıklara zil takip oynayanları da..
Arda ve ekibi müthişti. Arda böyle oynasın tavan yapar, Galatasaray ile birlikte..
Gazetelerin bugünkü Galatasaray haberleri, artık dozu kaçırmıştı..Bakalım yarın ne yazacaklar..
Şu çok beğendiğim Yılmaz Özdil’in, kimliğine yakışmayan dili beni gerçekten öfkelendirmişti. Ne diyor Galatasaray için? “Aslında Rijkaard, Galatasaray’a dayanmaya çalışıyor. ‘Verin paramı gideyim’ diyor, anlamamkta direniyorlar. Eğer bu 24 saatte de anlamazlarsa, Eskişehir’e de dayandırtır, herkes anlar!” Bu sözler size hiç yakışıyor mu? Ne demek Dayandırtır? Gördün dayantırttmayı…
Futbolumuz, gerçekten böylesi duruşlarla evrensel seyir zevkini kaybediyor..

Es-Es Galatasaray’ın son iki yıldır yenemediği iki takımdan biri idi..Bu sene işi zor Rıza Çalımbay’ın. Kartal maçlarında kesin sıfır çekecektir, bu nedenle düşme potasında bulabilir kendini..Aslında Es-Es bu yıl Bursa’nın yaptığına niyetli idi ve de ben de umutluydum. Ama Galatasaray maçında gördük ki, bundan çok uzak..
Bu yıl lig çokbüyükler arasında geçer..Kim ne derse desin, bunların içinde en zayıfı Bursa..Futbol oynamıyor..Hızlı oyuncularıyla rakip defansı yoran, pusuya yatmış bir futbol anlayışı, futbolun seyir özelliğini yok ediyor..
Galatsaray beklenmedik bir çıkışa geçebilir..Avantajlı, çünkü Avrupa’da yok..Kartal’ın Q7’si on maç sonrası gerçek kimliğini ortaya koyar..FB bence Kartal’dan daha güçlü..
Her neyse, Galatasaraysız bir lig çekilmez olurdu..Galatasaray lige dönüş yaparak, bu tehlikeyi ortadan kaldırdı..Bugün Galatasaray haritası tam sahaya oturur gibi idi. Bu coğrafyasını bozmaz ise, Rijkaard kalır, Galatasaray’da yürür; yeter ki biri önemli transfer yapsın..

Şevket Çorbacıoğlu
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com
..

YAŞAM BİR HEVESTİR, İLK VE SON NEFESTİR

YAŞAM BİR HEVESTİR, İLK VE SON NEFESTİR


Bundan tam iki yıl önce idi, sevgili eşimin rahatsızlığı nedeniyle “İnsan Anatomisi ve Ülke Ekonomisi” başlıklı yazı yazmışım
http://blog.milliyet.com.tr/Insan_anatomisi_ve_ulke_ekonomisi/Blog/?BlogNo=140765

Yazının girişinde şunları söylemişim:

İnsan sağlığı anatomisine, devletin sağlığı ekonomisine bağlı. Anatominin ve Ekonominin bozulmasıyla kendini gösteren hastalık her ikisi için de felaketlerin başlangıcı olabiliyor..
Her ikisine de iyi bakmak zorundasınız..İnsanına ve ülkesine iyi bakmayanlar bu felaketlerin kapısını ardına dek aralar. Geriye dönüp baktığınızda “Ben ne yapmışım ?!” sessiz çığlığıyla, baş başa kalırsınız. Ardından: çevrenize ve kendinize nasıl zarar verdiğinizin ağır faturasını bile ödemek için zamanınızın kalmadığını görürsünüz. Onun için; insanını ve ülkeni sev; sevgiyi yaşamak-yaşatmak adına..
Aynı şeyleri bu sefer kendim için yazıyorum ve yaşıyorum
Çünkü son 7 gündür her ikisini yaşayanlardanım…İnsan ve ülke- anatomi ve ekonomi..
Beklenmedik ikinci hastalık tanısı canevimizden vurdu bizi. Zor günler yaşadık. Zor ve şok günlerimize yakınlarımızı ortak ederek üzmemek için özen gösterdik..Özenden öte, yaşama dönüşün soğukkanlı duruşu idi bizimkisi. Son ana dek ilkinde olduğu gibi Halis Akdeniz ve Doç.Dr. Mustafa Berker dışında en yakınlarımızın bile haberi olmadı. Kararlıydık, eşim ve ben bu illeti de yenecektik. Doktor ve ilaca karşı duyarsızlığımı kırmaya çalıştı eşim ve kızım, ancak şiddetli baş ağrıları ve mide bulantısı beni Hacettepe Üniversitesi Hastanelerinin bir nolu aciline taşımaya ikna etti. Yazıyı fazla uzatmayalım Ana Hastane’nin Zemin kat Radyoloji Bilgisayarlı Tomografi Birimi BT Ana hastanesindeydik sevgili eşim ve kızımla..Türkçesi beyin kanaması geçiriyordum. Tıp dilindeki adı; Kronik Subdıral Hematoni..Her zaman olduğu gibi sevgili Halis Akdeniz’in yanında soluğu almış, o da, he zaman herkese olduğu gibi bize de yardımlarını esirgememiş ve ve bizimkiler gibi koşuşturmaya başlamış.. Gelişmelerden zerre kadar haberim olmamıştı. Gözümü açtığımda kendimi, beyaz urbalıların olduğu bir çadırda buluyorum. Biraz da Kurtlar vadisi izlenimi veren bir durumla iç içeydim. Durumu anlamaya çalışıyorum. Tabi ki Şevketçe..
Şevketleşmemin nedeni dışarıyla irtibat kurdutmamaları. Kesinlikle telefon yasak. Ben de ille telefonla eşime ve kızıma haber verilmesini istiyorum.. Sadece Hacettepe Hastanelerinde olduğunu anlıyorum. Dr. Hüsnü Koşucu geliyor. Ameliyat olduğumu söyleyince şaşırıyorum. “Kardeşim ne enteresan adamsın, beyin, kalp ve akciğer..bu ameliyatları olmak cesaret ister..Sen illi de beyin ameliyatı olmak istedin..Eşin izin verince kabul ettik..” Hüsnü beyin bu konuşması beni biraz olaylara konsantre ediyor..Aradan bir beş dakika geçince beni ameliyat eden Mustaf Berker hoca geliyor. Temiz ve güleç yüzlü biri; Ameliyatın çok iyi geçtiğini ve çok iyi olduğumu söylüyor bana. Yakınlarımın burada olduğunu söylüyor..
Eşim umudu kesince, İstanbul ve Ankara ve Artvin’deki tüm yakınlarıma haber vermiş..Baktım kuzenim Hurşit Çorbacıoğlu, eşi Suna Çorbacıoğlu kapıda belirdi(O hep ilk koşuşturan olur zaten). Şahin Çorbacıoğlu, eşi Fatma Çorbacıoğlu, Ardından Kardeşim Hüseyin Çorbacıoğlu, Niyazi Çorbacıoğlu, eşi Sevinç Çorbacıoğlu ve eşimin yeğeni Aynur , kuzenim Güler Kurdoğlu, eşimin yeğeni Aynur Çubukçu, eşi Burçak Çubukçu belirince durumumun çok kritik olduğunu duygu boşalımıyla düşünmeye başladım…
Hepsine teşekkür ediyorum. Başta Allahım’a, ardından Mustafa Berker’e, acildeki Kenan Mehmet Ali’ye, İlayda Aya’a, Nil Deniz Kartal’a, Hüsnü Koşucu’ya..Hanife Yıldırım’a, Mehdi Tombiki’ye

İşin özü, öteki dünyayı görmedik ama, kısmı bir gidiş yaşadık..
Benim için ilginç olan; son zamanlarda söylediğim “Yaşam bir hevestir, ilk ve son nefestir” özdeyişimin oda arkadaşım Tuncay Karagöz’ü dinleyince;kanıtlanması oldu..
Tuncay Karagöz 29 yaşında. Yetimhanede büyümüş ve oradan bir arkadaşıyla evlenmiş, İki kızı bir oğlu var. Gemi Mühendisi. Rizeli Topçu ailesiyle akraba..Beyninde tümör var, bu güne dek 4 kez ameliyat olmuş. Tümör iyi huylu iken kötü huyluya dönüşmüş ve beyin sapına inmiş..Tüm korkusu Salı günü olacak ameliyatta başına bir şey gelmesi ve çocuklarının kendisi gibi yetimhaneye gönderilmesi, Çocuklarının esimleri sürekli elinde ağlıyor. çünkü hala kardeşlerinin çığlığını unutamıyormuş.
Salı günü tomografiye gireceğim..Kendimden çok Tuncay’ı düşünüyorum…
Sevgili arkadaşlar “Yaşam bir hevestir, ilk ve son nefestir” özdeyişimi hiç aklınızdan çıkarmayın..Ben son iki yılda yaşadıklarımla birlikte, sevgili ağabeyim Necati Çorbacıoğlu’nun, Ayhan Şeşen’in ve Mehmet Yıldırım’ın aramızdan ayrılışıyla ‘İlk ve Son nefes’ arasındaki sürecin değerini daha iyi anladım..
Evet;
“Yaşam bir hevestir- ilk ve son nefestir”

Nevgül Özkan Pektaş Yaşadıklarımı Yaşattınız Bana....Kaleminize Sağlık....

Şevket Çorbacioğlu Bir daha yaşamamak dileğiyle, sevgi ve sağlıkla
Bulut 2010-08-27 17:28
Sevgili Çorbacıoğlu; bu yazın ağlattı beni.
Çankaya Hastanesinin bahçesinde bana moral vermeye çalıştığın akşam vakti geldi gözümün önüne.
Sevenlerin çoktur aziz dost.
Sen de inadına hayata asılan bir adamsın.
Metin ol...
Acil şifalar diler yanaklarından öperim...
Merhaba
Büyük geçmiş olsun. Allah sağlıklı uzun bir ömür nasibetsin size sevdiklerinizle. Selamve saygılar...
ŞEVKET:Teşekkür ederim..Şimdi iyiyim,,Şu bir gerçek ki, hiçbir şey ihmale gelmez...Selam ve saygılar..
23.08.2010 16:43:41
23.08.2010 18:08:38
izmirli97
Ynt: Ynt: yaşamak güzel, yaşatmak daha güzel
23 Ağustos 2010 Pazartesi 18:00
Tarih:
Kimden:
evesbere@mynet.com [Göndereni Engelle] [Adres Defterine Ekle]
Kime:
basribaloglu@mynet.com
Teşekkürler sayın ağabey, yüreklendirdin beni..Selam ve sağlıkla

----- Özgün İleti -----
Kimden : basribaloglu@mynet.com
Kime : evesbere@mynet.com
Gönderme tarihi : 23/08/2010 17:24
Konu : Ynt: yaşamak güzel, yaşatmak daha güzel
Sevgili dostum geçmiş olsun. Hayatta herşey var, ama yarınlar bizim. Selamlar


Miyase Corbaci emmoğlu geçmiş olsun allah sağlık versin yazını okudum çok etkılendim


Şevket Çorbacioğlu Teşekkür ederim. Allah razı olsun. Şimdi çok iyiyim..

Sena Celayir ŞEVKET geçmiş olsunn.. kendine dikket ettt..


Tufan Ataselim Şevket abim,geçmiş olsun.Ankara'da olsam emin ol hastane kapısındakilerden biri olurdum.Yaşam hevesin eksik olmasın.

Şevket Çorbacioğlu sağol Tufanciğim, Senaciğim kendinize dikkat edin sevgiler..
Yurdagül Alkan
Şevket bey,
Zamanında müdahale ile bugün şükürler olsun ki sağlıklısınız. Geçmiş olsun, Sağlık, bilinç ve kader birleşik üçüz kavramlar...Tekrar geçmiş olsun, Selamlarımla efendim...
ŞEVKET:Teşekkürler, tüm hastaların benim gibi şanslı olmasını diliyorum Allah'tan..Tekrar teşekkür ve saygılar
27.08.2010 11:10:00
N.Kemal Çalikoglu
ÇOK ÇOK GEÇMİŞ OLSUN
Ucuz atlatmışsınız denebilecek çabuklukta bir tespit ve müdahale ile hayata yeniden dönüşünüze çok sevindim. İzninizle doğum günün kutlu olsun diyeceğim .Sevdiklerinizle beraber uzun ve çok mutlu ikinci baharınızı doyasıya yaşamanızı temenni ederim . Saygı ve sevgilerimle.
ŞEVKET:Kemal kardeşim, arkadaşlara "Öteki dünyadan ses dinlemek ister misiniz?" diye şaka yapabiliyorsam, bunu eşimin bilinçli duruşuna borçluyum..Ben inat etmiş gitmiyordum doktora...Daha güzel, iyi ve sağlıklı günlerde buluşmak üzere..Selam, sevgi ve sağlıklar..
26.08.2010 18:17:16
27.08.2010 11:12:32
Tufan Ataselim27 Ağustos 2010, 23:26
Tamam abi,inşallah sonuçlar iyi çıkacaktır.Esen kal.
Sezer Polat Ben yaşadıklarımın hiçbirini unutmam.Ama evet yeri gelir susarım.Canımı çok yakan şeyler olur ama yinede susarım, tükenirim. Buna izinde veririm aslında.Salaklığımdan mı? Hayır, Ben kimseye GİT de demem, diyemem. ......O kişi vazgeçilmez olduğundan mı? Hayır.Ona okadar şeye rağmen okadar değer veririm ki, hergün yaptıklarına utansın diye.Ama bir gün öyle bir giderim ki.

Şevket Çorbacioğlu Volkan Konak'ın çok sevilen "Cerrahpaşa" türküsü şöyle bitiyor " Herkesin bir derdi var durur içerisinde.." belli ki içinizde bir dert duruyor..Çekinme dışa vur..Bilmem belki de rahatlarsınız, öyle dedğin gibi de gitmeni engeller..Sen alıntı boyutunda bir şeyler söylemeye çalışacağına, önce bir geçmiş olsun demeni isterdim.. Çünkü bir rahatsızlığı kullanarak SÖYLENMEYE ÇALIŞAN KİMLİK İZLENİMİ VERİYOR..

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TeknoPolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evsbere@mynet.com

RİZE'DE FELAKETİN NEDENLERİ

RİZE’DEKİ FELAKETİN NEDENLERİ
Çatalca-Trakya-Marmara Afetinin Uyarısı salt bu çevre için dikkate alınmamalıydı; çünkü olgu tüm Türkiye genelini ilgilendiren sorunlar içeriyordu. Artvin 17 Temmuz 2009’daki sel felaketiyle bunu işaret ettiğinde de aynı aymazlık içinde kalınmış ve Trakya, Marmara felaketleri yaşanmıştı ki, 23 Eylül’de Artvin ikinci bir sel felaketini yaşadı...Yetmedi Rize’de 14 yurttaşımızı heyelana ve sele verdik..
Elbette ki kısa sürede önlem almanız olası değil, benim vurgulamaya çalıştığım; önlemleri edilgenleştiren aymazlıklar, duyarsızlıklar, yıllardır felaket öncesi ve sonrası ‘geniş kesitte’ alınmayan ve edilgenleştirilen önlemler..
Bir Konyalı'yla Artvinli iddiaya girmiş. Artvinli, ilinin Konya'dan büyük olduğunu belirtmiş. Konyalı, bunun coğrafi açıdan mümkün olamayacağını söyleyince Artvinli, "Ütülersem görürsün" demiş.
Gerçekten de Artvin neredeyse 'rakı kadehi konamayacak' derecede sarp. Yörenin dağlık, derin vadilerle örülü bir coğrafyası var. Artvin-Arhavi-Derecik köyü, yani Sideremiz bunun somut örneği..Fakat ben Siderelinin daha bugüne dek dere yatağına ev yaptığını görmedim; değirmenini bile dere yatağından uzak tutmuştur..Fakat Trabzon ve Rize’de öyle mi???!! Gördük işte..
İşte; derin vadilerle kaplı Artvin’de 15 büyük baraj, 116 adet küçük nehir tipi santralin devreye girmesi ile yörenin salt topografyası değil ikliminin de değiştiği bir gerçek. Gerçek çünkü; barajlar bitince iklimin değişmesi, yeni ürünlerin yetiştirilmesi bekleniyor...
Muratlı, Deriner ve Borçka barajları biter bitmez iklimin değişmeye başladığını, yani metrekare’ye düşen yağış miktarındaki kg ağırlığının artığını hiç aklımıza getirmedik ve felaketleri getirdik.
Doğanın uyarıları karşısında duyarsız kaldık.
İlk uyarı, 16 Temmuz 2009’da yaşandı; Artvin Şavşat Tigrat vadi deresinin getirdiği selin bentleri yıkması sonucu iki kişi ölürken bir kişi yaralandı.Ayrıca 3 kişi sele kapıldı...Ve 23 Ağustos 2009 günü; Borçka İlçesi'nde aşırı yağış nedeniyle 4 kişi yaşamını yitirdi, ayrıca; Dere taşması ve yolun bir bölümünün kopması nedeniyle Hopa- Borçka karayolunda ulaşım kontrollü olarak sağlanıyor. Borçka- Kaleköy arasındaki Çıhala Deresi'nin taşması sonucu da çevredeki yerleşim yerlerinde büyük hasar meydana geldi. Dün sabah başlayan ve öğle saatlerinde etkisini artıran yağış nedeniyle ilçenin çeşitli mahalle ve köylerinde hasar ve can kayıpları meydana geldi. Kale köyü Düzhanlar Mahallesi’nde aşırı yağış sonucu meydana gelen heyelan 7 evin hasar görmesine, köy muhtarı Engin Demirci’ye ait 4 katlı bir binanın da toprak altında kalmasına neden oldu. Enkaz altında kalan 33 yaşındaki Gülsüm Demirci yaşamını yitirirdi...
1998 Ağustos’da Sel felaketinin haritadan sildiği Beşköy ile Sürmene ve Köprübaşı ilçelerinde ve Rize’de yapılan inceleme sonrası hazırlanan raporda şunlar demişiz:
“TMBD-1948” 1998’de Trabzon ve Rize’de yaşanan sel felaketleri sonrası yetkilileri uyardı, fakat kimse dinlemedi..Genel başkan Şevket Çorbacıoğlu ve Karadeniz çevrecileri sözcüsü Kenen Kuri tarafından hazırlanan raporda; ‘bölgedeki yerel yönetimin, KTÜ ve DSİ tarafından hazırlanan raporlara kayıtsız kaldığı’ belirtildi..Yerel yönetimler ve ilgili kuruluşlar konu hakkında KTÜ ve DSİ raporlarıyla uyarılmış olmalarına karşın, başta dere yatakları olmak üzere taşkın ve heyelan riskli bölgelerdeki yapılaşmalara sorumsuzca göz yummuşlardır...Beşköy, taşkın riski % 100 olan dere yatağına kurulmuş, ayrıca; Su seviyesinin 1.5 metre altından itibaren inşa edilmesi gereken duvarların suyun akış debisi göz önünde bulundurulmaksızın dere yatağın daraltarak hemzemin üzerinde inşa edilmiştir..Doğu Karadeniz’e özgü coğrafyası, yöre insanının tarım ve yerleşim alanlarını kısıtlamıştır. Karadenizli yürekli ve coşkuluya, heyelan bölgelerini ve özellikle dere yataklarını yerleşime açmaktan çekinmez..Siyasilerin oy kaygılarından kaynaklanan aymazlıkları, bu alanların yapılaşmaya açılmasına zemin hazırlar. Siyasiler buralara iki kere gelirler; bi, seçim anında, iki, felaketlerde, yerleşim alanlarındaki afetler felaket anında tartışılı, seçim anında tartışılan politikalardı..Yetkin siyasiler; yok olan Trabzon’un Beşköy Beldesi’nin ‘Toplu mezar olmasını istiyorlarmış, aslında sorumluların utanç abidesine dönüştürülmesi gerekir..Artvin barajlar kentine dönüşüyor. Sosyal yapının değişmesiyle, topografyasıyla ve iklimi de değişecektir. Yağışların yoğunlaşması su taşkınlarını da beraberinde getirebilir; bu nedenle Artvin dere vadilerindeki bentlerin yetersiz kalacağı bir gerçektir. Bu sanat yapılarının kesin gözden geçirilmesi gerekmektedir..Özellikle kırsaldaki en güçlü kuruluş Köy Hizmetleri’nın bu bağlamda projeler geliştirmesi zorunluluktur..Bir önemli konuda; Barajların ve ulaşım ağlarının inşasında üstün ve ağır teknoloji ile çalışıldığı için Artvin topografyasının eğimli zeminini sarsmıştır, yoğun yağışlarda heyelan riski vardır; olası heyelan potansiyeline sahip noktaların saptanıp önlemlerin alınması gerekmektedir..”
Yıllardır söylenir; derelerin iyileştirilmesi ve de yapılaşmaya açılmaması..Çünkü milyonlarca yıldır yoğun yağışlar nedeniyle toprak kaymalarını tetikler doygunluğa erişmiş yöreler, üzülerek belirteyim ki, siyasi ve ekonomik rant adına, ulaşımı dere yataklarına taşınarak, yapılaşmayı buralara kaydırmış ve sonrası felaketler yaşanm(ıştır)aktadır..
Yıllardır sahil yollarının yöntemine karşı çıktık; dedik ki bu sahil yolu dağların eteklerindeki kentleri çukurda bırakacak, deniz gün gelecek kendisinden alınanı geri alacak, suların denize ulaşımı önlenecek ve çeşitli felaketleri tetikleyecektir, bunun için kuşaklama yöntemi(yolun kentin arkasından geçmesini) önerdik, bizleri yatırım düşmanı ilan ettiler..Şimdi çıkmışlar “Kriz yönetimi” ile olaylara çözüm getirmeye çalışıyorlar..
Kardeşim kriz sizsiniz, siz; öncelikle sizi durdurmak gerekir..Algılayın 80 yılda Doğu Karadeniz’de 600 yurtaşımızı yıtırdık, sen hala kriz masaında oyalanıyorsun..






Ankara’ya dikkat çekmek istiyorum, çünkü; aniden, Ankara’da kanalizasyonlara verilen derelerin yoğun bir yağışta yapacakları aklıma gelerek ürperdim..Biliyoruz ki; Ankara adeta dereler kenti..Dereler Çankaya, Dikmen, Ayrancı eğimlerinden sıhhiye çanağına gümüşi çizgiler halinde akıyordu; fakat sağlıksız kent politikaları bu derelerin tümün yerin altına iterek, çoğunu da kanalizasyonlara vererek her an bir felakete neden olacak potansiyel tehlikeye dönüştürdü; ne zaman su yüzüne çıkıp felakete neden olacağı bilinmiyor. İşte bu kentin başındaki kişi çıkıp; “Sel felaketi yaşamak istemiyorsanız; üst kattaki komşuda yatın..” diyebiliyor; üst katı olmayanlara alt kat, yani mezar davetiyesi çıkarırcasına..
Bu konuda sayın Yalçın Bayer’in köşesinde yer alan(31.12.2007) ve 3 gün devam eden yazımı öneriyorum:
Hürriyet - Yalçın BAYER-Depremler ve dereler(1)
Depremler ve dereler(1)
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7943912&yazarid=42&tarih=2007-12-31
En denetimsiz imar dönemi(2) http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7948240&yazarid=42&tarih=2008-01-01
Önerilerimi bir düşünün bakalım(3) http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7952084&yazarid=42&tarih=2008-01-02
Fakat siyasi erkin bu konudaki aymazlığı; afetlere zemin hazırlamanın adeta ön çalışması gibi.
Düşünün; kırsal kesimdeki dere yataklarının iyileştirilmesi konusunda, değil bilinen teknik yöntemlerle, olguyu bilimsel olarak yaşam geçiren Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü(KHGM) kapatılabiliyor ve kör hizmetlere dönüştürülerek; köydes adı altında siyasi ve ekonomik rant kurumu öne çıkarılabiliyor..
Ne yapıyordu KHGM kırsalda?
Havza ve alt havzalardaki dere yataklarının profillerini otomatik olarak coğrafi bilgi sistemleri(CBS) ortamında elde ederek, havza koruma önlemi olarak inşa edilecek çelikten oluşan havza koruma yapısı, sed, duvar, daha geniş olarak; çürümeye karşı koruma altına alınmış galvaniz kaplı, yumuşak çelik teller özel makinelerle altıgen gözlü çift büküm olarak örülüp, dikdörtgen kafes olarak yapılmakta, bunlar yanyana ve üst-üste konarak elde edilen beton yada kargır benzeri yapılarla (fildöfer-gabiyon diyorlar), su yatağına paralel başlangıç noktası, basamak, yani suyun iniş için kullanılabilen bölümünün başlangıcı(eşik yerleri) belirleniyordu. Bu eşik uygulaması ile dere yatağındaki çökeltilerin/tortuların(sediment diyorlar) taşınması kademeli olarak kontrol altına alınıyordu..
Yerleşim yerleriyle bütün dere yatakları; tıpkı, eskiden e5 diye tanımladığımız TEM’de, yani ana yollarda(ana arter diyorlar ve ana-ana arter yapıyorlar, çünkü arter zaten ana yol demek) olduğu gibi drene edecek şekilde dere yatakları ve drenaj sistemleri iyileştirilmeli, kanalizasyonla yağmur suyu sistemleri ayrılmalı; eğer kentini ve kendini sular altında bulmak istemiyorsan..
Tüm bunlar inanın hiç zor değil; yeter ki siyasi ve ekonomik ranttan soyut kentleşme ve kentleri iyileştirecek proje süreci işletilsin..
Nerdeee?!
Adamın adı Sedat Sel; Sivas’ın Suşehri Belediye Başkanı; ilçede bulunan boş dere yataklarını doldurarak yapılaşmaya açmak için arsa kazanıyor... Belli ki Sel’in Selden korkusu yok..
Gerçekten çok cesur Türkleriz biz..
Deprem felaketi gösterdi ki; kent yapılar için güçlendirilme projeleri gerekiyor; bu sel felaketi gösterdi ki, asıl kentleri güçlendirecek projeler gerekli..
Sözün özü: Bizde felaket asla geliyorum demez; biz elinden tutarak getiririz.
Rize, Artvin, Trakya ve Marmara’da yakınlarını kaybedenlerin acılarını ve öfkelerini bir kez daha paylaşıyorum..

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

14 Ağustos 2010 Cumartesi

2013'teİSLAM CUMHURİYETİ 1. YILINI KUTLAYACAK DİYENLERE AHIMDIR

“TÜRK İSLAM CUMHURİYETİ 2013'TE 1. YILI KUTLAYACAK!!” DİYENLERİ SANDIĞA GÖMMEK İSTİYOR MUSUNUZ?!
O halde “Hayir!” demenizin zamanı..

Kimler bu vakte taraf?

Türkiye İslam Cumhuriyeti 2013’te 1. yılını kutlayacakmış..

25 yıllık arkadaş grubu içinde ilginç görüşleri olan bir arkadaşımız var. Farklı görüşlerini zevkle dinliyor olsak da, bazen aykırı düşünceleriyle sinir bozduğu da olur. Hoşuma giden yanı, aykırılıkları savunurken bile kararlılığını bozmaması. Söylediklerinin yüzde 60’ı doğru çıkan birinden çok, söylediklerinin yüzde 60’ına katıldığımız bu arkadaş 2009’un 11 Kasım’ında TMMOB-İMO lokalinde öyle bir şey söylemişti ki, hala aklımdan çıkmış değil.. Sinirlerimizi bozmadı, ama düşündürttü(düttürü gibi bir şey oldu kusura bakmayın):

“Ülkemiz, 2013 yılında ‘Türkiye İslam Cumhuriyeti’nin 1. yılını kutlayacak!!!!”

Yani; TC yerine TİC...

Masada bir sessizlik...Sessizliği ben bozuyorum:

-Haydaaa, nerden çıktı bu??!!. Senin bu sözlerin bana gözdağı(Arapça tehdit.. ) veren bir internet delisinin(Arapça meczûb..) elektronik postasındaki; “TBMM’i, Cumhurbaşkanlığı, TRT teslim alındı, sırada Asker ve Anayasa Mahkemesi var, gel, diretme sen de teslim ol, Cumhuriyetinizi yıkacağız, İslam cumhuriyet’i kaçınılmaz.. ” saçmalıklarını aklıma getirdi. Bunları onaylayan kanıya nerden vardın?
- Güneydoğu’da sen de kaldın, Köy Hizmetleri Diyarbakır Bölge Müdürlüğü yaptın. Kırsaldaki insanları az çok tanıdın. İnsanların çoğu İslamist yapıda. Tarihteki isyanların çoğunun kökeni İslamisttir. En belirgini de Şeyh Said isyanıdır. Ki isyancıların yanında yer aldığı söylenen ve zamanın en iyisi(Bediüzzaman) görülen, Risale-i Nur Külliyatı'nın yazarı ve Risale-i Nur hareketinin, yani nurculuğun kurucusu Said-i Kürdi(Nursi) bu yapının kuramcısı(teoriysen..) olmanın yanında Güneydoğu halkının gizdeki lideri, Atatürk’üdür...Kürt açılımı, Kürt milliyetçiliği, Kürt sosyalistliği, Öcalan, PKK, Ahmet Türk hareketleri bu hareketin ikinci planında kalıyor. Reter bunları bildiğinden değil, bilenlerin dayatmasıyla, Güneydoğu’nun bu yumuşak karnına oynuyor. Önce PKK ve demokrasi bütününde olayları ele aldı, fakat genelde İslamist yaklaşmakta ve onumuzdeki referandum ve ardından gelecek genel seçimlerde olguyu bu çizgide işleyecek.. Bir de bu sürecin Arap kökenli halkın hareketiyle beslendiğini düşünün, o zaman karşımıza çıkacak tablonun, işaret etmeye çalıştığım tabloyu güçlendireceğini söyleyebiliriz..Bitlis’teki son seçimde tulum çıkardıklarını gördük. Önümüzdeki seçimlerde tüm Güneydoğu illerde AKP tulum çıkaracak; bakmayın yüzde 27’lere düştüğünü yüzde 60’lara çıkacak..Bülent Arınç çok akıllı bir insan, neyi ne zaman söyleyeceğini çok iyi biliyor. Söylediklerini bir düşünün... Demokratik açılım bir aldatmaca, amaç İslamist açılım..Adamlar adım-adım İslam Cumhuriyetine doğru gidiyorlar...

Söylemleri bu denli detay ve düzen içermiyordu; konuşmalarını çok yazma ukalalığımla bu hale getirdim..
Buluşmalarda arkadaşlar benim için ‘Çok yazan’, onun için de ‘çok okuyan geldi’ derler genellikle..
Söyledikleri karşısında bir anda, beynimin düşünce tuşlarına basar oldum; ‘çok okuyor ya, çok biliyor’ Hani çok yaşayan değil, çok okuyan bilir ya; ben çok yaşayıp çok yazan biri olarak belli ki onun kadar bilememişim, salt ben değil masadakiler de...


Yine de söylediklerine yanıt vermeye çalıştım:

Söylediklerin yabana atılır şeyler değil. İyi de bu halk ve sorumlular, aydınlar bu denli duyarsız mı, Belli ki bunlar sana güven vermediği için bunları söyleyebiliyorsun..Dünü dek küfrettiğin sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılarının söylemi bu söylediklerin..Hani güçlüden yana düşüncelerini satan sol eskisi kimlikler..Bunlar DSP-MHP iktidarında da aynı şeyleri MHP için söylüyorlardı..Belli ki yarın başka bir partiyi besleyecekler, bugün AKP’yi besledikleri gibi..
Evet, haklısın; Güneydoğumuzun halkı, toprak ağası aşiret reislerinin çıkar eksenli düşün kalıplarıyla hareket ediyor. Kürt, Arap(Başta Siirt, Şırnak, Mardin, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Bitlis), Alevi, hatta Türkler iç-içe geçmiş kültürleriyle adeta kaynaşmışlar, birbirlerinin dillerini konuşuyorlar; fakat özgür düşünceden yoksun, dinsel ve feodal baskıların altında karar verme yetilerini istenen boyutta yansıtamıyorlar; sürekli birileri tarafından yönlendiriliyorlar. Özellikle feodal egemenlerin siyasi duruşları sürekli değişiklikler göstermektedir. Bugün A partisinde siyaset yapan bir egemeni, yarın X partisinde görebiliyorsunuz..Fakat yerel seçimlerde PKK baskısıyla Kürt partisine oy veriyorlardı ve vermeye başlamışlardı; son seçimler gösterdi ki genel seçimlerde de Kürt partisine yönelmeye başladılar. Ki bu yönelişin Mersin, Antalya, Adana ve İstanbul gibi benzer illerini zorladıklarını gördük. Şimdi size göre bu yöneliş İslamist partilere kayacak ve TİC kurulacak..Doğrudur, Bitlis’te AKP tulum çıkarmıştır; unutulmasın ki Saidi Nürsi Bitlis’in Nurs köyündendir ve burada Araplar ve siyasal İslam etkindir; bu nedenle tektürel( homogen diyorlar) bir sonuç alınmıştır. Şu bir gerçek ki, bugünkü siyasi egemen yapının zirvesinde, Nurcular ve Gülenciler ayrışması vardır ve bu seçimlerdeki İslamist tektürellik(türdeş) için engeldir...
Sana göre Kürdistan mürdistan hikaye, onlar için varsa yoksa İslamistan..
Bir bağlamda diyorsun ki ‘ikinci cumhuriyetçilerin’ de zaferi olacaktır AKP’nin yüzde 60’lara yaklaşmasıyla(Bu konuşmadan bir hafta sonra Başbakan’ın; Kürtlerin birinci partisi AK partidir demesi beni daha da düşündürdü..)...
Bilindiği gibi ‘ikinci Cumhuriyet’ sloganının dilimize kazandıran Mehmet Altan’dır; Çetin Altan’ın oğlu. Bana göre nedeni; Babası Milletvekili iken TBMM’inde; günümüz siyasi yapının oluşum kaynağı sağcı Milletvekilleri tarafından linç edilmek istenmiştir ve bu linç olayında bugünkü Cumhuriyet’i sorumlu tutmuş ve Atatürk Cumhuriyet’ine savaş açmıştır; Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü ve de Kuran’ı siyasi materyale dönüştürenlere açması gerekirken... Eğer savaşı bunlara açmış olsaydı haklı görürdüm, o aksini yapmıştır ve yaptırmayı sürdürmektedir..Bir nevi İntikam..Kim ne derse desin, benim ikinci cumhuriyet öyküm bu...

TİC’e, kolay-kolay politikalarını kuşkuyla karşıladığımız iktidarın bile cesaret edeceğini zannetmiyorum, çünkü küresel efendiler buna izin vermez; TİC hayali bence ticanilerin hayalidir... Baksanıza; Wall Street Journal tarafından yayınlanan "Türkiye'siz bir NATO?" başlıklı bir makalede Türk hükümetinin bölge politikaları eleştirilirken "NATO'nun Türkiye'de en kötü senaryoya ilişkin düşünmeye başlaması zamanı geldi. Çünkü, giderek İslamlaşan devlet NATO ortağı olmayı sürdürürse de Türkiye, güvenilmez bir ortak olacak gibi görünüyor" uyarısında bulunabiliyor(06/11/2009).
Gerçi batının, özellikle küresel efendinin bu konularda sürekli duruşunu bozarak, akılları karıştırdığını biliyor ve yaşıyoruz..En son “bizim çocuklar işi bitirdi” diyerek 12 Eylül’ü müjdeleyen ve de bugün eleştirdikleri yapının temellerini atan kim??? Darbeciler! Peki bugün, askeri ergenekon bütününde darbecilikle suçlayan ve olmadık insanları yargılayan, fakat 12 Eylül darbecilerini korumaya alanlara karşı suskun duran kim? Küresel efendi ve taşeronları..Bin Ladin’i, Saddam’ı, El Kaide’yi besleyen kim?Küresel efendi!..Daha dün Arap kökenli binbaşı Nadal malik Hasan Teksas eyaletindeki bir askeri üste düzenlediği silahlı saldırıda, 13 kişiyi öldürüp, 31 kişiyi yaralamadı mı? İyi de bu kökten dinci deliye görev veren kim? Kendisi..Adam duruşuyla, giyinişiyle resmen bir meczup; bundan faydalanma adına besliyor, gözünü oymaya kalkınca da ‘yandım anamları’ oynayarak, suçsuz Müslümanları yakıyor-katlediyor....
Dedim ya, küresel efendi sürekli kafa karıştırıyor. Geçen yıllarda Ankara'da temaslarda bulunan FBI Başkanı Robert Mueller, Ankara'dan kara, hava, deniz ve demiryollarını kullanan şüphelilerin biyometrik(ortalama yaşam süreleri) bilgisini istiyormuş...
İnsanın aklına “Niyeti, öldürüp dümene geçmek mı?” sorusu gelmiyor değil; fakat sonra düşünüyorsun “yahu zaten dümende diye” ama yine de kafandaki öfke ile harmanlanmış soruların yaratığı karışıklığın önünü alamıyorsun..

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'nda Başbakanlık'a bağlı kurum ve kuruluşların bütçeleri görüşülürken(04/11/2009) "Kürtçülük" kavgası çıkmasına neden DTP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın Türkiye'de yaşayan Kürtlerin sayısının 20 milyon olduğunu, ancak sayının kesin olarak belirlenmesi gerektiğini söylemesi, teslimiyet konusuna biraz netlik kazandırır düşüncesindeyim.
Aslında kısmen haksız da değil, çünkü bugünkü yapının İslamist yapı bağlamında, müthiş bir alt yapıya sahip olduğunu görüyoruz..

İşte bana ulaşan altyapı gerçeklerinin rakamlarla dökümü:
Türkiye'de kaç okul var ? 67.000-Kaç hastane var ? 1.220-Kaç sağlık ocağı var ? 6.300-Peki kaç cami var ? 85.000
Her 60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor.
Peki, kaç kilise var ? 270-Kaç cemevi var ? 100-Türkiye'de kaç doktor var ? 77.000-Peki, kaç din görevlisi var ? 90.000

Türkiye'de her 900 kişiye bir doktor düşerken, her 780 kişiye bir din görevlisi düşüyor.

Eğitim-Sen'e göre Türkiye'nin 200 bin öğretmen açığı var.

Türkiye'de kaç kütüphane var? 1.435-Almanya'da kaç kütüphane var? 11.000-Türkiye'nin kaç kentinde devlet tiyatrosu var ?13-Kaç kentte kuran kursu var? 81-Bu kursların toplam sayısı kaç ? 3.852

Türkiye'de 1 opera derneği var, 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği var.

Peki, kaç tane 'cami yaptırma derneği' var ? 35.000-İçişleri Bakanlığı'nın bütçesi ne kadar ? 783 trilyon-Ulaştırma Bakanlığı'nın ? 678 trilyon-Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nın ? 677 trilyon-Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ? 632 trilyon- Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın ? 280 trilyon-Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın ? 249 trilyon-Çevre ve Orman Bakanlığı'nın ? 404 trilyon...
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçesi ne kadar ? 1.3 katrilyon...
8 bakanlığın bütçesi kadar...

22 üniversitenin toplam bütçesine denk...

Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin yıldan yıla büyümesine bakalım:

1997'de 66 trilyon.1998'de 119..1999'da 180..2000'de 270..2001'de 302..2002'de 553... 2003'te 771..2004'te 1 katrilyon...2005'te 1katrilyon..2006'da 1,3 katrilyon.. 2007'de 2,7 katrilyon..

Bir ülke, Diyanet'e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor, bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa, doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi?
Diyanet böylesi devasa bütçeyle tüm inançlara eşit durması gerekir, çünkü bu devasa bütçe ile inanç demokrasisini işletme olanağına sahip, eğer bu inanç demokrasisini işletir ise, inanın, Vatikan’ı aşarak evrensel barışın en güçlü kurumu olur. Bunun için kendisini siyasal İslam ve onun örtüsü türbandan(başörtüsü ile karıştırılmasın) uzak, Cumhuriyet’e ve inananlara yakın tutması gerekir...Özellikle bir elinde Aydınlık, bir elinde karanlık meşale ile siyaset yapanlara asla ödün vermemelidir..
Aksi taktirde birileri bir zaman sonra kendi-kendine şu soruyu sorar:
“Biz yoksa TİC’i yaşıyoruz da farkında mı değiliz??!!”

Farkındayız, farkında olmasına da, asıl tehlike halkın beynine korku imparatorluğunu kazımak...
Bakın bu korku imparatorluğunun kurumsallaşması için teorisyenliğini üstlenen, küresel efendi odaklı dünün solcusu taraf(lı) duruşuyla yazdığı senaryoya:
“Erdoğan, Başbakanlık görevlilerinden bir çalışma yapmalarını istedi. Bu çalışma, Genelkurmay Başkanı’nın ve 1. Ordu Komutanı’nın nasıl görevden alınabileceği üzerineydi; generalleri açığa alma, görevden el çektirme ve istifalarını talep etme durumunda ne olacağı, böyle bir kararın hangi aşamalardan geçerek yürürlüğe gireceği, itiraz hakkının nasıl işleyeceği ve belli şahısların görevden alınması durumunda komuta kademesinin nasıl oluşacağı gibi ayrıntılar, çalışmanın konusuna dahildi...”
Bu nedir biliyor musunuz?
Askeri e-muhtiraya tetikleyerek, iktidara mağdurlukları ve mazlumları oynatma şansı yakalatmaktır, ardından, erken seçime taşımak ve de çok okuyan kardeşimin dediği gibi seçimde yüzde 50’lere taşımaktır..
Bu da laik demokratik çağdaş olduğu savlanan Cumhuriyet’in istenen çizgiye taşınamadan, yerini TİC’e bırakıp tümden taşınması demektir..
Lütfen her dine ve dile devlet kurmak isteyen emperyalist sömürücülerin oyununa gelmeyin.Karşıt duruşu sergileyin. Halk oylaması bunun tam zamanı. Halkı kendi oyuyla oyuna getirmek isteyenlere 12 Eylül’de tokat atın. Eğer 12 Eylüllerde tokat yemek istemiyorsanız.. Dahasa aklınızı başınıza toplayın, aksi taktirde birileri sizi zor toplar..
Dikkat ettiniz mi? Sizi sizin sılahınızla vuruyor. Arınç söyledikleri hiç mi düşündürtmüyor sizi ve söylediklerini söyledikleriyle örtüştürüyorsunuz utanmadan.
Ne diyor Arınç(Özkan ve Balbay’ın dedikleri
Bu nedir biliyor musunuz?
Askeri e-muhtiraya tetikleyerek, iktidara mağdurlurları ve mazlumları oynatma şansı yakalatmaktır, ardından, erken seçime taşımak ve de çok okuyan kardeşimin dediği gibi seçimde yüzde 50’lere taşımaktır..
Bu da laik demokratik çağdaş olduğu savlanan Cumhuriyet’in istenen çizgiye taşınamadan, yerini TİC’e bırakıp tümden taşınması demektir..
Lütfen her dine ve dile devlet kurmak isteyen emperyalist sömürücülerin oyununa gelmeyin.Karşıt duruşu sergileyin. Halk oylaması bunun tam zamanı. Halkı kendi oyuyla oyuna getirmek isteyenlere 12 Eylül’de tokat atın. Eğer 12 Eylüllerde tokat yemek istemiyorsanız.. Dahasa aklınızı başınıza toplayın, aksi taktirde birileri sizi zor toplar..

Ne diyor adaşım Şevket Eygi:
Asla düşündaşım olmayan bu adaşımın “Ahı…”nı uyarlamak istedim:

Allah Cezanızı Versin!..
Mehmet Şevket Eygi / Milli Gazete



İslamcılığın(Solculuğunu) cıcığını çıkarttınız, Allah belânızı versin!.. Ben çoğunuzun o eski mücahitlik(solculuk) günlerini bilirim, ne nutuklar atıyor, mangallarda kül bırakmıyordunuz. Sonra mücahitlik(solculuk) postunu çıkardınız müteahhit oldunuz.


Müslümansan(solcuysan), hangi meşreb ve mezhepten olursan ol, mutlaka doğru ve dürüst olmak zorundasın. Siz yıllar var ki, doğruluk şişesini taşa vurup paramparça ettiniz. Allah bin kere belânızı versin!



Namaz kılıyor(kitap okuyorsunuz), günde onlarca defa Allah'tan sirat-ı müstaqime (doğru yola) kılavuzlamasını lisan ile niyaz ediyorsunuz ve hayatta tam tersini yapıyorsunuz.
Bre uğursuzlar!..



İslamlıkta(Solculukta) devlet ve belediye bütçelerini hortumlayanları alkışlamak var mıdır?


Rüşvet almak var mıdır?
Haram yemek var mıdır?


Her türlü emanete hıyanet etmek var mıdır?
Yalan söylemek, halkı aldatmak var mıdır?


Arsa ve arazileri yapılaşmaya açarak, binalara fazla kat çıkma izni sağlayarak haram komisyonlar almak var mıdır?


İhalelere fesat karıştırmak var mıdır?
Haram yollarla süper zengin olmak var mıdır?


Tüm bunları yapanları demokrasi ile özdeşleştiren Size beddua ediyorum. Allah belanızı versin!. İki yakanız bir araya gelmesin!.. .Düşüncelerinizi satarak edindiğiniz Haram servetlerinizi huzur içinde yiyemeyin emi!..



Müslümanların(solcuların-Atatürkçülerini) yüzünü kara çıkarttınız... Başınız belâdan kurtulmasın.
Başbakan Yardımcısı Arınç, Tuncay Özkan'ın 'Komutanlara darbe
yapmaları emrini biz mi verdik' şeklindeki sözlerine verdiği yanıtı şifresini çözemeyen siz solcuların başı bunlardan kurtulmasın…
“Bundan önce Başbakan göstermelik olarak YAŞ'a katılır, öğleye doğru bir Anıtkabir ziyareti yapılır ve ardından da 'Bana müsaade' diyerek kuruldan ayrılırdı. Birkaç yıldır Başbakan 'Madem bu kurulun başkanıyım, toplantılara aktif olarak katılmalıyım' fikriyle YAŞ'ta görev aldı. Ki kanunlarda Genelkurmay Başkanı ve komutanların nasıl atanacağı bellidir.
Başbakan veya Cumhurbaşkanı'nın görüşleri neden birilerini rahatsız ediyor. Daha önce de benzer durumlar yaşandı, yaşananların AK Parti'ye mal edilmesi yanlış. Sayın Genelkurmay Başkanı'nın veya 1. Ordu Komutanı'nın herhangi bir açıklama yaptığına şahit oldunuz mu? Olmaması da doğaldır zaten. Başbakan ya da Cumhurbaşkanı'nın atamalardaki itirazları doğal karşılanmalı.
Anayasa paketinde yeni getirilen değişiklikle YAŞ'ta TSK'dan atılan subaylar artık yargıda haklarını arayabilecek, bu büyük bir devrimdir. Ahmet Necdet Sezer, Cumhurbaşkanı olmadan önceAnayasa MahkemesiBaşkanılığı sırasında yaptığı tüm konuşmalarda YAŞ'ta ve HSYK'da alınan kararlara yargı yolunun açılmasını savunmuştur. Balyoz soruşturmasında iddianame tanzim edildikten sonra bir mahkeme yakalama kararı vermiş. Sonuçta yorumlar farklı olsa da bir hukuki tedbirdir. Bir subay para çekmek için orduevinden çıkınca yakalanıyor, hatta bir tane subay İçişleri Bakanı'yla birlikte cenazeye katılıyor. Yakalama emri çıkarılması konusunda ne Adalet Bakanı'nın ne de hükümetin bir dahli vardır, biz talimat vermiyoruz.
Bu söylemlerin sahiplerininAdım-adım TİC’e koştuklarını göremeyen sizin gibi solcuların Allah belasını….
Tuncay Özkan ve diğer tutuklukluların, 'Komutanlara darbe yapmaları emrini biz mi verdik, asıl sorumlular neden dışarıda ve biz neden hala içerideyiz' şeklindeki feryatlarına kulak vermeliyiz. Olayın asli failleri vardır, bir de yardım etmek, suçu övmek gibi unsurlar vardır. En sondaki insanların ilk baştakilere bakarak ben haksızlığa uğruyorum demesini ben önemsiyorum.
Diyen Arınç’ın amacının askerleri karalamak olduğunu göremeyen, dahası görmeyip bu iki yüzlüleri demokrasi havarisi ilan eden sizin gibi solcuların…Allah…Belasını…
Kılıçdaroğlu'nun meydanlarda söylediklerine dikkat etmek lazım. Ne kalpazanlığımız, ne sahtekarlığımız, ne vatan satmışlığımız kaldı... Her şeyi söyledi, bunu yapmaması lazım ancak yapıyor.CHPliderinin başlattığı polemiklereBaşbakan Erdoğantepki verirse burada kim haklı? Söylediği şeyler eskiden cinayet çıkaran şeyler... Leman ve Penguen dergilerine saygı duyuyorum, Başbakan'ın bu dergilere açtığı davalardan vazgeçmesini söyledim, bu dergileri ziyaret etmek istediğimi açıkladım. Kılıçdaroğlu, boyuyla ilgili sözlerimi nereye havale ederse etsin. 10-15 evin olduğu bir sitede ortada bir havuzun olması neden önemli? Aşk gemisi gibi ne bu böyle? Peş peşe kasetler çıkıyor, bir Genel Başkan'ı yerinde duramaz hale getiren kasetten sonra yeni bir kaset daha çıkıyor. Deniyor ki, özel hayatı karıştırmayalım, tamam karıştırmayalım da her gün niye kaset çıkıyor? Referandum mührünün üzerinde 'evet' yazmasının karışıklık yaratacağını düşünmüyorum.

“Ananı da al git diyen bir zatı” istemeyerek savunan ve de Kılıçdaroğlu karşısında eski düşmanları Baykal duruşuna sarılan bu iki yüzlüleri ayird edemeyen sizin gibi solcuların….CHP’de iç savaş çıktı diyerek vaveyla kopartanlara cesaret veren…Ne olur ne olmaz diyerek Sayın Baykal’ın rahatsız eden, bir ayağı Kılıçdaroğlu, bir ayağı Baykal platformunda olan ve bir taşla iki kuş vurmak isteyenlere hizmet eden sizin gibi solcuların Allah, belasını….
Tayyip’in amacı Muhammed’in muzaffer ordularını kurmaktır diyen sapıkları görmeyen ve onları ciddiye alıp tartışan sizin gibi solcuların……
Ben gerçek solcuların ve antidemokrasi yanlısı olmayan, Artıdemokrasi yanlısı yurtseverlerin “E-VET” değil, “E-RET” diyeceğine inanıyorum..








ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.comgsm:
GSM: 0506 609 00 32

9 Ağustos 2010 Pazartesi

BAŞBAKANAN DUBLE KILIÇDAROĞLU KORKUSU

Başabakan, bu denli yüklenmemişti Deniz Baykal’a..Demek ki Kılıçdaroğlu o’nu hayli ürkütmüş. Özellikle sayın Kılıçdaroğlu’nun büyük bir yüreklilikle; 27 Nisan'daki 'e-muhtıra'nın AKP'nin tekrar iktidara gelmesi için verildiğini öne sürmesi ve Erdoğan ve Büyükanıt'ın iş birliği yaptığını savlaması sonrası” ne dediğini bilmezliğin ötesinde, kendini zor durumda bırakacak söylemlerde bulunmaya başladı..

Sayın Kılıçdaroğlu “Recep Bey” dedi Recep bey başladı “Memur Kemal efendi” “Bay Kemal” diyerek duble saldırmaya..
Ki ilk ben başlattım bu süreci, nedense bana ses yok:http://www.medyagunebakis.com/haber_detay.asp?id=2635&menuid=66

Biz blog yazanları bu gerçeği zaman-zaman işaret etmiş, fakat bugüne dek muhalefet liderleri asla Kılıçdaroğlu’nun bu cesaretini göstermemişti. Bu süreci işleten Kılıçdaroğlu, birilerinin resmen kimyasını bozdu ve ne söylediklerini bilmez durumuna düşürdü.
Son olarak Başbakan’ın Afyonkarahisar'daki; “CHP’nin yeni genel başkanı ölçüyü yitirdi. Bizim imanımızı da ahlakımızı da ölçecek kalibrede değilsin. Üzerinde gittiğini o duble yollar bu iktidarın yolları.. Talan yapan iktidar bu yolları nasıl yapıyor? Mesleğinizi, gelip de AK parti Genel Başkanı’ndan aramayın. O meslek size ait..' söyledikleri bu savımı doğruluyor.
Bu son söyleminde dikkatimi çeken Fransızca söylenen “DubleYol” Türkçesi Bölünmüş yol. Mesleğim gereği ilgilendiğim bu konuda söylediklerinin inanın, mühendislik bilimi ile uzaktan yakından ilgisi yok..

Öncelikle bir yol mühendisi olarak, AKP’nin sahiplenerek övündüğü duble yol öyküsüne değinmek istiyorum.

Görevim gereği ve ülkenin büyük bölümünü gezdim, bir de bunu dinlence gezilerimi eklediniz mi, ülkenin hemen-hemen tamamını gezdim sayılır. Her iki gezimde de “Gez-Gör-Yaz” etkinliği bütününde ayak tabanımın altındaki coğrafyayı yazarım.

İşte yazdıklarım ve Duble yol/Bölünmüş yol gerçeği:

Fransızca söylenen Duble yolun İngilizcesi divided highway(Bölünmüş yol); 2x2 yani 2 şerit gidiş 2 şerit gelişi olan yol. Asla, erişim kontrollu oto yol değil(controlled access), Çünkü burada erişim kontrollü olarak sadece kavşak’lardan(Exit) veriliyor. Oto yol yapımında çok daha ucuz. Nedeni bölünmüş yolda, oto yol gibi her yere Üst geçit(Overpass) ve altönceleri ABD eyaletler arasında kullanılmış ve de sonradan oto yola dönüştürülmüş yol(Her şeyimizi nasıl ABD’ye endekslediğimizin göstergesi)..
Bizimkiler bölünmüş yol yöntemini, karayollarını bir an önce bitirmek için uyguluyorlar, çünkü bu yollarda da, trafik ışığı kullanılarak sağ ve sol çıkışlarla yola çıkabiliyor. İkinci neden olarak bölünmüş yolları düz ovada inşa etmektedirler.

Evet; “Hızlı Tren Projesi” sonrası zaman kaybedilmeksizin; siyasi ve ekonomik rant düşüncesi doğrultusunda “Duble Yol Projesi” başlatıldı. ‘Proje öncesi ve sonrası Mühendislik disiplini’ bağlamında özenin göstertilmemesi, Demiryolundaki Hızlı Tren kazası gibi, Bölünmüş(Duble) yolda da dever yanlışlığı ve Mucur kazaları yaşanır oldu.
Bölünmüş(Duble) Yol popülizminin genellikle; ‘Kekliği düz ovada avlarlar’ misali, ‘Seçmeni düz ovada avlamak’ için, düzlük/Ovalık alanlarda yaygınlaştırıldığını gözlemliyoruz.
Bölünmüş yol inşaatlarını izleyin, göreceksiniz, engebeli/Dağlık alanlarda çalışma yok gibi. Amaç birbirinden ve Proje disiplininden kopuk da olsa, “ Bu kadar duble yol yaptım” şeklinde Seçim kürsüsüne malzeme hazırlamak…
Ben bu yapım yöntemini, Bazı yüklenicinin; içme suyu projesini ‘suyun kaynağı membadan alarak köye götürmesi gerekirken, bir an önce hak ediş alabilme adına, Proje disiplinine uymaksızın, inşa kolaylığı adına, suyun döküldüğü mansap tarafından’ başlatmasına benzetirim.
Bölünmüş yol inşa aşamasında, uygulama tekniklerine ve dünya yol mühendisliği standartlarına uyulmadan yapılan ‘Satıh kaplama asfalt-Yüzeysel asfalt’ üzerine dökülen ve mühendislik uygulama teknikleri nedeniyle iş makineleriyle sıkıştırılması gerekirken, seyreden araçlara sıkıştırtılan “Mucur(Kırma taş)” sürekli can alıcı kazalara neden olmaktadır. Asıl kazalar yapım sonrası, yanı Duble yollar trafiğe açıldıktan sonra yaşanacaktır-Ki yaşanmıştır, son yıllarda büyük ölümlere neden olan kazalar, örneğin, öğrencilerin bir cemaat üyesi olduğu gizlenen Kızılcahamam kazası ve diğerleri bunun kanıtıdır-
Çünkü, gerek demiryolunda gerekse yeni yapılan bölünmüş yollarda Dever olgusuna yer verilmemektedir.

Dever, Fransızca(Dêvers) kökenli bir mühendislik terimidir. Kısaca “Merkezkaç kuvvet” nedeniyle hızla seyreden araçların ‘Demiryolunda Ray’dan-Karayolunda Yol’dan’ çıkmalarını ve devrilmelerini önlemek için, Karayolu ve Demiryolu kurbalarında içe doğru verilen hassas eğimdir. Dever; Demiryolu/Karayolu projesinin ve üzerinde seyreden insanların can damarı gibidir. Dever eğimini ve yatay kurba kodunu proje kriterlerine göre yakalayamaz iseniz, ‘hızla seyreden araçların merkezkaç kuvvetiyle devrilmesi ve savrulması nedeniyle’ büyük kazalara neden olursunuz.. Hele üzerinde bir de Mcır varsa…..
Tüm bu olguların suçlusu; ne sürücüler, ne de politik baskı ve uygulanan ücret politikaları nedeniyle yaşam skalasının altında travmatik ortama itilen Mühendis/ Mimarlar ve diğer teknik elemanlardır. Suçlu, böylesi proje seyriyle siyasi ve ekonomik rant anlayışını yıllardır dayatan, özellikle 2002 sonrası egemen kılanlardır.


Demiryolu/ Karayolu projesinin ve üzerinde seyreden insanların can damarı olan; Düşey kurbalar(kasis) ve Yatay Kurbalar(virajlar) üzerindeki(evet, düşey kurba üzerinde de dever yapılmaktadır). İşte bu “Dever”’ler de; mühendislik bilimi ve disiplinine (Yeterince) uyulmadan inşa edilmektedir. Ayrıca Duble/Bölünmüş yol, eski yola koşut(Paralel) yaklaşık veya aynı kotta yeni bir yolla tamamlanmaktadır.
Özellikle yüklenici tarafından yapımı üstlenilen projelerde(?) bu yöntemin hakim olduğunu gözlemliyorsunuz. Bunun, Mühendislik tekniği ilgisi olmayan bu yöntemin, ekonomik bağlamda da hiçbir katkısı yoktur. Aksine, yükleniciye hafriyattan fazla para ödenmesi boyutunda zararı vardır.

Seyir halindeyiz; bölünmüş yolun inşa edilmediği engebeli batı toros dağlarını tırmanıyoruz..Sürücü de, yolcularda bunalmış durumda, yavaş-yavaş inişe geçtik, aniden sürücü hızlandı, çünkü düzlüğe inmiş ve bölünmüş yol inşası ile karşılaşmıştı. Mucur’a dalmasıyla fren yapması bir oldu..Ucuz atlattık..Trafik tıkalı, çünkü kaza olmuştu, tam da Dever’in olması gereken noktada..İndim bölge yetkilisi meslektaşım. Sordum “Kardeşim dağlarda değil de neden düz ovada bölünmüş yola hız veriyorsunuz?..Yolların çoğunda mühendislik bilimi bağdaşmayan Deverler yapılıyor..” Yanıt yok. Biraz sonra bu yetkili kardeşim “Ağabey, belli ki siz bu işi biliyorsunuz, demin deve-meve dedin, o ne?” diye sormasın mı. Anlayacağınızı Dever’in ne olduğunu bilmiyor, ama 2005 yılında benim gibi Bölge Müdürü.

İşte, Başbakanın bizim duble yol dediği yol inşaatlarındaki; satıh kaplama asfalt, mucur, Yatay Kurba(Viraj) ve Dever bağlamında Proje uygulama hataları bunlar…
21 temmuz 2004 günü Sakarya’nın Pamukovası’nda yaşanan ve 39(?!) insanımızın yaşamına neden olan Hızlı Tren Proje kazasının, bu proje hatalarından biri olan Dever yanlışlığından kaynaklanmadığını bana kim söyleyebilir… “Raporlar mı? Geçin bunları!...” Üzülerek belirteyim, TCDD’nin başındaki Genel Müdür yargılanmasına karşın tekrar görevine iade edildi..

Başbakanın Duble yol çalışma yöntemi bu..Her yerde ‘Kekliği düz ovada avlamak’ örneği, paraları ve oyları düz ovada avlamak adına; düzlüklerde hız verilmiş Duble yol çalışmaları... Yolun iki tarafı hafriyat artıklarıyla dolu. Bu bozuk yolda Kamyonlar, yani yolların efendileri azgın yırtıcılar gibi ses çıkararak geçiyorlar yanınızdan. Üzerinize direksiyon kırsa kaçacak yeriniz yok. Dedim ya yolun her iki yanı sanki ihata(çevre) duvarı ile örülmüş.

Kimse yadsıyamaz, Duble yol müteahhidinden sonra, toplu konut müteahhitleri türemeye başladığını. Düşünün direkt Başbakana bağlı bir sektör..İmar ve benzer sorunları kendileri çözüyorlar..TOKİ’den söz ediyorum canım, hani her şeyi özelleştiren, fakat özelleştirmeyip siyasi ve ekonomik ranta dönüştürdüğü TOKİ’den..
Yandaş medya, yandaş meddah, yandaş müteahhit. Müthiş bir buharlaştırma korosu. Dahası siyasi ve ekonomik rant korosu..
Bulvarlarda siz hiç, altında jip, ağzında sigara, omzunda kürk, başında türban seyreden bayanları izlediniz mi? Adeta papatyaların dinsel versiyonu..Ayşe Böhürler bile böylesi buharlaştırmalara artık isyan eder olduğunu da gözlemlediniz mi? ?..Sakın başörtülü bayanların araç kullanmasına karşı olduğumu aklından geçirme, aklından zorun var derim..

Duble yolun sahipleri, kamyon üzerinden kürek-kürek mucur atıp geçen araçlara sıkıştırtan, zift üzerine stabilize döküp üzerinden arabaları geçirten, aniden karşınıza çıkan dönerli kavşaklar ve her şeyden önemlisi, düz giden yolun aniden “S” haline getiren kavşaklı duble yol elbetti Başbakan’ın olacaktır... İşte bunlar Karayol’u politikalarında hata üstüne-hata yapmalarını bırakın, mühendislik disiplini dışına çıkmayı adeta ilke edinmişler.

Ve Başbakan çıkıp; “..Bizim imanımızı da ahlakımızı da ölçecek kalibrede değilsin…”

Kalibre; inch'in yüzde birine tekabül eden İngiliz ölçü birimidir...Ve 1 kalibre = 0.254mm'dir....
Çok doğru, sayın Kılıçdaroğlu’nun zeka ölçüsü, birilerinki gibi mm ile saptanamaz….
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
evesbere@mynet.com
İLET-Kİ

5 Ağustos 2010 Perşembe

GALATASARAY 2-2 BERABERE KALDIĞI OFK BEOGRAD KARŞISINDA 5-1 İLE AVRUPA'DA COŞTU

GALATASARAY KEWELL İLE TURU GEÇTİ..
Galatasaray’ı hafif kayık gören kayıkların, zaman kaybetmeksizin küreklerini hızla uçuruma doğru çektiklerini kanıksar olduk artık. Anlayacağınız pek önemsemiyorum. Fakat bu tutkuya bazen bizler de katkı vermiyoruz değil. Örneğin geçen haftaki yazım:
http://blog.milliyet.com.tr/Galatasaray__Rijkaard_ile_degil_kosmak__yurumuyor/Blog/?BlogNo=256222

OFK ile berabere kalınca, hepimiz derinden bir “Oooof” çekerek “Bu Galatasaray Rijkaard ile nereye koşuyor” sorusu sorduk..Felaket telaları ise hemen devreye girdi ve başladı felaket senaryolarının başlıklarını atmaya:

Rijkaard’la yollar ayrılacak, Fatih Terim’in adı ön plana çıkacak. Muhalefet güçlenecek, Polat yönetimine
olan tepkiler artacak. Muhalefet güçlenecek. Tribün karışacak. Avrupa’da oynayamaması, G.Saray’ın yıldız transferi planını büyük sekteye uğratacak. Vitrine çıkamayacaklar. Oyuncuların değerlerinde yükselme olmayacak ve yıldızlar prim yapamayacak…
Hiç kimse-ki ben son yazımda bu vurguları yaptım- çıkıp, Galatasaray’ın çok akılcı bir transfer politikası izlediğinden, say Adnan Polat’ın, “5 şampiyonluğa bedel” yorumunu yaptığı; 30 Temmuz 2010 tarihi G.Saray Kulübü için adeta bir milat olan, ‘Galatasaray Sportif A.Ş ile Galatasaray Futbol A.Ş’nin birleşmesiyle sarı kırmızılılar, tam 600 milyon dolarlık zarardan kurtaran anlaşmadan söz etmedi..
Daha net olarak; 4 yıldır Işın Çelebi başta olmak üzere G.Saray yönetimi Riva için sayısız görüşmede bulunarak Riva arazisinin ruhsatının alınması için 120 bin imza atılarak, harcanan emeklerin karşılığı olan ruhsatın alınmasıyla, Riva’nın değeri 3 yıl önce 50 milyon dolarken şimdiden 200 milyon dolara çıktığından ve de uygulanacak modelle beklenen hasılatın 600 milyon dolara yükseleceğinden...
Özhan Canaydın döneminde temeli atılan stat için G.Saray’ın mevcut yönetimi gece gündüz çalışarak, Türk Telekom’la stadın ismi hakkında 110 milyon dolarlık dev bir sponsorluk anlaşması yapılmasından ve Türk Telekom Arena’dan yıllık ekstra 50 milyon dolar beklendiğinden…
G.Saray’ın tüzüğü tam 30 yıllıktı ve yönetim oluşabilecek tüm olumsuzlukları göze alıp kulübün anayasasını değiştirme kararı alarak, Sarı kırmızılıların son model anayasasının 16 Ekim’de yürürlüğe gireceğinden söz etmedi.. Etmediler, çünkü işlerine gelmiyordu..
İşte benim de; “Orda maç 1-1 biter, Galatasaray gider” dediğim ‘Cimbom’ Beograd’da “Booom!” diye patlayarak Avrupa’daki yoluna devam etti..
İlk maç sonrası ; Frank Rijkaard kendisi için önceliğin, netice değil güzel futbol olduğunu söyledi, “Türkiye’de tabelaya bakılıyor” demişti. Haklı çıktı diyemem, fakat bizleri mutlu etti, çünkü hem güzel futbol vardı, hem de netice...
Eksiği yok muydu? Her doğrunun içinde var olan yanlış kadar eksik vardı ki, o da orta saha ve defans uyumsuzluğu idi..Galatasaray7ın bir önemli eksikliği de Aykut istikrasızlığı. Bir var, bir yok. Aslında bir var ise, üç yok..Bugün bir vardı, pir vardı..Böyle bir Aykut’u Avrupa’nın süperleri bir gün Galatasaray’da bırakmaz..Aykut bugün, bir hafta önceki Volkan ve Hakan gibi idi. Volkan ise dün bir haftaki Aykut gibi..
Kewell bence harika oynadı. Ayhan iyi idi. Arda 70. dakikada ortaya çıktı. Pino bence Q7’den iyi, çünkü futbol IQ’su müthiş..Mehmet Batdal’ın gol atması geleceğin Hakan Şükür’ü olma yolundaki en büyük güvence..M.Sarp, al sana bir Aykut daha. O da bir var, bir yok, fakat bugün varını yoğunu ortaya koydu. Servet belli ki takımın değişmezi. Rijkaard ile barışması takıma çok şey kazandıracak. Cana ve Neil, iyi idiler. Sabri her zamanki gibi başarılı. Hakan Balta bugün baltalığını üzerinden atmış..Serdar Özkan bir Ayhan gibi kalıcı olma yolunda bence Pino nedeniyle şansız..Ali Turan bu takıma faydalı olur..
Galatasaray’ın eksikleri belli. Onları giderdiğinde ligde ve Avrupa7da emin adımlarla ilerliyebilir..
Geçen hafta Galatasaray iyi değildi. Bu hafta FB iyi değildi. BJK’nin de bugünkü maçta zorlanacağını düşünüyorum. Çünkü benim de abartığım gibi geçen hafta salt Galatasaray kötü değildi, çünkü FG ve BJK de iyi değildi..İyi olmayanların biri eledi, diğeri elendi, inşallah BJK de eler. Eğer BJK elenirse, seyreyleyin Q7 şakşakçılarını..
Bu noktada, BJK başkan yardımcısı Erdoğan Toprak’ın
Galatasaray’a taş atmasına değinmek isterim. Beşiktaş bu yıl taş gibi takım yarattı denebilir. Buradan yola çıkarak sayın Toprak’ın Galatasaray üzerine toprak atarcasına taş atmasını garipsemenin ötesinde üzüldüm de, çünkü Toprak siyaset yapan biri. Siyaset yapanların böylesi duruşlarla siyaset yaptıkları partilere zarar vereceklerini unutmamaları gerekir..
Erdoğan Toprak, “BJK stadını birileri gibi tok’ye gereksinim duymaksız yapacaktır..” taşı sonrası şu yorumu yaptım: “Kusura bakmayın da; ya siyaset yapın, ya da spor yöneticiliği..Sizin bu duruşunuz siyaset yapacağınız partiye büyük zarar verir..Ben olsam sizi aday yapmam..”
Bir olguyu anımsatmak isterim:
Nick Harris'in Sporting Intelligence sitesinden yer alan 'dünyanın en popüler spor kulüpleri' listesinin ilk 10'u:
1. Galatasaray - Futbol Kulübü - Türkiye - 4.1 milyon
2. Barcelona - Futbol Kulübü - İspanya - 3.4 milyon
3. Fenerbahçe Futbol Kulübü - Türkiye - 2.8 milyon
4. Real Madrid - Futbol Kulübü - İspanya - 2.7 milyon
5. LA Lakers - Basketbol Kulübü - ABD - 2.3 milyon
6. Liverpool - Futbol Kulübü - İngiltere - 1.9 milyon
7. NY Yankees - Beyzbol - ABD - 1.8 milyon
8. Beşiktaş - Futbol Kulübü - Türkiye - 1.5 milyon
9. Boston Red Soxs - Beyzbol - ABD - 1.3 milyon
10. Manchester United - Futbol Kulübü - İngiltere - 1.2 milyon.
Galatasaray bu işte, ister işle, ister dişle..Yalnız dikkat et dişin kırılabilir..


Fatih Altaylı’nın “Galatasaray’dan bir halt olmaz!” sözüne katılmak için erken..

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

3 Ağustos 2010 Salı

DEVEDE DE BOY OLDUĞUNU UNUTANLAR

KILIÇDAROĞLU’NUN ‘DÜŞÜNCE’ BOYU VE

TRAKYA TÜRKLERİ

İkili stand, yani ikiyüzlülük, siyasi yaşamın bir parçası oldu.
Çıkıyoruz; CHP hiç iktidar olamadı diyor, ertesi günü halka; bunların iktidarında kuyruktan geçilmiyordu diyyoruz.
Çıkıyoruz; “siz değil misiniz, CHP ve SHP olarak bölücüleri TBMM' ine taşıyan ve son seçimlerde onları partinizden aday gösteren.” diyor; sonrasında dönüp; bölücülükle suçladığımız kimlikleri kabineye bile taşıyabileceğimizi söyleyebiliyoruz.
Çıkıyoruz; Kılıçdaroğlu için övgüler sıralıyoruz, fakat Kılıçdaroğlu seçim alanlarına çıkıp “Y.Büyükanıt ve Başbakan’a 27 Mayıs 2007 internete konan e-muhtira ile ilgili "E-muhtıra AKP’yi tekrar iktidar yapmak için yazıldı" yürekliliğini gösterince de, "Ya, şu kadar boyuyla bir şeyler söylüyor” diyebiliyoruz..
Milli görüş gömleğini çıkararak ihanetin somutunu yaşatırken, Kılıçdaroğlu için; “İhanetle gelen, ihanetle gider..” diyebiliyoruz..
Ve son olarak; Kılıçdaroğlu için “Terör konusundaki uzlaşı arayışlarında Kılıçdaroğlu’nun duruşu, erdemli ve onurlu bir duruştur” diyoruz ve ardında; “ Terör örgütü Reşadiye’den, Şemdinli’den, Çukurca’dan, Dörtyol’dan vururken muhalefet partileri de eş zamanlı Ankara’dan harekete geçiyor” diyebiliyoruz..

Tüm bunları çoğaltabiliriz, fakat bugün ben sayın Yalçın Bayer’in “Yeter söz Milletindir” köşesinde değindiği “Balkanlar’da Türk nüfusu eriyor” haberini işliyerek yaşananlara farklı bakış açısı getireceğim; 17 Haziran 2007’deki Ertuğrul Özkök’ün Başbakan ile yaptığı söyleşiyi baz alarak:

Ertuğrul Özkök: Ben size bir şey sormak istiyorum. Bulgaristan'da bir Türk partisi var.
Başbakan: Hak ve özgürlükler partisi...
Ertuğrul özkök: Hak ve özgürlükler partisi... Çok da esaslı bir parti yani bir de son Avrupa parlamentosu seçimlerinde yüksek oy aldılar: dört milletvekili gönderdiler Avrupa Parlamentosu’na.
Başbakan: Hükümeti onlar kurdu.
Ertuğrul özkök: Hükümeti onlar kurdular. Evet. Türkiye'de de böyle DTP'liler bağımsız olarak girecekler ve büyük bir ihtimalle girdikten sonra da grup kuracaklar. Acaba o partinin zihniyetine gelse DTP, onlarla da bir koalisyon olabilir mi?
Başbakan: Parlamentonun tarihine baktığımız zaman, birbiriyle hiçbir zaman bir araya gelemeyecek denilen partiler bir araya gelmiştir. Yani 74; Bülent Ecevit... O dönemde bildiğiniz gibi, işte milli selamet partisi, milliyetçi hareket partisi, milliyetçi cephe hükümetlerini oluşturdular, o dönemlerde biliyorsunuz. Normalde sorulduğu zaman bunların hiç bir araya gelmesi mümkün değil denilirdi. Ama bunlar oldu, bunlar yaşandı. Şartlar yarın neler gösterir... Bunun için şimdiden erken konuşup da kilitlemek yanlış olur diye düşünüyorum. Demokrasinin içerisinde çareler tükenmez deniliyorsa... Birçok çareler de çıkabilir bu arada. Onun için sabırlı olmakta fayda var.

İşte tam bu noktada birkaç sorum olacak:
1-Bulgaristan’daki Türkler, “Hak ve Özgürlükler Partisi” dışında, diğer partilerde, politika yapabiliyorlar mı?
2-Sınırsız demokrasi avcılarının, ülkemizde işlemediğini söyledikleri; demokratik süreç, Bulgaristan’da işliyor ise; Türkler, genel müdür, milletvekili, bakan, başbakan ve de cumhurbaşkanı olabiliyor mu?
3-Bulgaristan’daki Türkler, Bulgarların en büyük kulüplerinden birinin başkanlığını yapabilir mu?
4-Bulgaristan sanayisinin ve de diğer sektörlerin, en büyük işadamı bir Bulgar Türk’ü gösterilebilir mi?
5- Organize suç örgütleri diye tanımlanan, Bulgar mafyasının içinde, kaç Türk baba var?
6- Bulgaristan’ın şimdiki iç işleri bakanı bir Türk mu?
7-Bulgaristan’ın dağlarında bölücü Türk teröristleri var mı? Var ise; eylemlerini sıklaştırmak için Türkiye’deki Trakya sınırından mı, Bulgaristan’a giriş yapıyorlar?

Akılcı ve evrensel düşünmek boy ile orantılı değildir. Şimdi birileri çıkıp, boyu uzun aklı kısa böylesi yaklaşımlarla bunlar ülkeyi idare edemezler” dese ne diyecekler? Doğrudur diyecek bir şeyleri yok..
Tüm bu farklı duruşlarla; “Dün dündür; bugün, bugündür”u günümüze uyarlayarak “Dün dündür, bugün asla dün değildir”e dönüştürdük..
Bence de siyaset bu olmasa gerek..Bu gerçekleri halka Kılıçdaroğlu anlatmaya başlayınca birilerinin düşünce boyları çekmeye başladı..
Benim için Kılıçdaroğlu’nun fiziki boyu değil, düşünce boyu ve boyutu önemlidir..

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ

evesbere@mynet.com