29 Aralık 2011 Perşembe

GELEN YENİ YILIN YOK ETTİĞİ YENİ YILIMIZ 2 BİN 12















21 Aralık 2012'de Marduk bekleyenler, gezegenimizdeki Mardukları görmeyenlerdir

BİR SONRAKİ YENİ YILIN YOK EDECEĞİ YENİ YILIMIZ 2BİN12

SAYGILARIMLA NİCE NİTEL YILLARA…

Maya takviminin son günü olan 21 Aralık 2012’ de ‘Marduk’ adlı gezegeninin dünyaya çarparak kıyametin kopacağını düşünenlere soru yönelterek yeni yıla gireceğim:
“ Dünyayı çarparak(çırparak) sarsan ve çivisini çıkaran aşağıdaki aykırılıkları, yanlışlıkları ve sorumsuzlukları her yeni yıl ivmelendiren ‘Marduk’tan tehlikelilere, düşlerindeki sanal umutlarınla bakmaya devam edecek misin, 2012’de de?”
- Dünya’da; Çift yaşamlıların yüzde 30'u, sürüngenlerin yüzde 28'i, tatlı su balıklarının yüzde 37'si, bitkilerin yüzde 70'i ve omurgalıların yüzde 35'i tehdit altında ve 13 dakikada bir tür yok oluyor.
- Dünyanın 7 milyar insanlar alemi, yaklaşık 4 milyar hayvanlar alemi ile kabaca 10 milyar canlı var. Zararlı canlı İnsan aleminin yarattığı otomobil ve diğer ulaşım araçlarının yarattığı zararlı cansız öğeleri de eklediğinizde olası 30 milyarlık bur canlı cansız nüfus her gün katı, sıvı, gaz halinde atık bırakarak gezegeni yok ediyor.
- Dünya nüfusunun % 5’i, dünya gelirinin % 40’ına sahip.
- Türkiye nüfusunun yüzde 15, 4`ü açlık sınırının , yüzde 74`ü yoksulluk sınırının altında ...
- Maliye Bakanı Mehmet Şimşek asgari ücretin açlık sınırına getirilmesine ‘firmaların batacağını söyleyerek’ karşı çıktı.
- Dünyadaki obez nüfusun üçte biri, gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor.
- Çin’de 44 milyon kadın kayıp.
- 2002′de idamların yüzde 81′i ABD, Çin ve İran’da gerçekleşti.
- AB’deki her inek için verilen günlük 2.50 dolarlık sübvansiyon, Afrika’nın yüzde 75′inin günlük geçiminden daha fazla.
- Dünya nüfusunun beşte biri, günlük 1 dolarında altında gelirle yaşıyor.
- Rusya’da yılda 12 binin üzerinde kadın aile içi şiddet sonucunda hayatını kaybediyor.
- Kara mayınları nedeniyle saatte bir insan ölüyor ve sakat kalıyor.
- Hindistan’da 44 milyon çocuk işçi var.
- Sanayileşmiş ülkelerde insanlar, günde 6-7 kg katkı maddesi yiyor.
- 15 yaşındaki İngilizlerin yarısı uyuşturucu kullanmış, dörtte biri sigara içiyor.
- Motorlu araçlar dakikada 2 insanı öldürüyor.
- 1977′den bu yana ABD’deki kürtaj kliniklerinde 80 bin şiddet ve taciz vakası yaşandı.
- Kenya’da bir ailenin gelirinin üçte biri rüşvete gidiyor.
- Dünyadaki yasadışı uyuşturucu pazarı 400 milyar dolar.
- 150′den fazla ülkede işkence var.
- Her gün dünya nüfusunun yedide biri, yani 800 milyon insan aç kalıyor.
- Dünyanın üçte biri savaş halinde.
- Petrol rezervleri 2040′da tükenebilir.
- Sigara içenlerin yüzde 82′si gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor.
- Silahlı çatışmaların dörtte biri, doğal kaynakları ele geçirmek için yaşanıyor.
- Afrika’da 30 milyon kişi AIDS.
- Her yıl 10 dil ölüyor.
- İntiharla ölenlerin sayısı, çatışmalarda ölenlerden fazla.
- ABD’de her hafta ortalama 88 öğrenci sınıfa silah getiriyor.
- Dünyada en az 300 bin düşünce suçlusu var.
- Silahlı çatışmalarda 300 bin çocuk asker savaşıyor.
- ABD, pornografiye yılda 10 milyar dolar harcıyor.
- ABD, “haydut devlet” diye ilan ettiği 7 ülkeden 33 kat daha fazla askeri harcama yapıyor.
- Dünyada 27 milyon köle var.
- Amerikalılar çöpe saatte 2.5 milyon plastik şişe atıyor, yani her üç haftada bir Ay’a ulaşmaya yetecek uzunlukta şişe birikiyor.
- Her yıl 120 bin kadın veya genç kız, Batı Avrupa’ya satılıyor.
- Yeni Zelanda’dan İngiltere’ye uçakla getirilen bir tane kivi, atmosfere kendi ağırlığının 5 katı sera gazı salıyor.
- Biyolojik çeşitliliği ve doğanın yok edilmesine Türkiye başları çekiyor. Örneğin HES’ler ve KÖHES’lerle(Küçük Ölçekli Hidro Elektrik Santralleri) suyumuz, toprağımız ve besin kaynaklarımız ve siyasi rant adına dağıtılan kömürlerle de, özellikle Ankara’da temiz havamız yok ediliyor.
İşin özü; gezegenimiz resmen doğası ve doğanıyla yok olma sürecinde…
Kıyameti yaşarken, kıyameti bekleyenler, kıyamet hazırlayıcılarını besler(ŞÇ)

2012 yılını, geçen yıl edindiğim iki ilginç bilgi ile karşılamaya çalışacağım.
Birincisi;
Eski zamanlarda Hint İmparatoru, satranç oyununu yanında bir mektup ile hediye olarak Pers İmparatoruna göndermiştir. Mektubunda oyunla ilgili hiç bir açıklama yapmazken şöyle bir mesaj yazmıştır;

"Kim daha çok düşünüyor, Kim daha iyi biliyor, Kim daha ileriyi görüyorsa O kazanır. İşte hayat budur..."

Pers İmparatoru dönemin en zalim veziri olan Buzur Mehir ile bu mesajı paylaşarak, ondan oyunu çözmesi ve kendisinin de karşılık olarak Hint İmparatoruna hediye edilmek üzere başka bir oyun icat etmesini ister.

Vezir haftalarca çalıştıktan sonra gönderilen satrancın her taşının hareketini ve tüm oyunu çözer daha sonra da on günde tavlayı icat eder ve imparatora sunar.
Pers İmparatorunun baş veziri Buzur Mehir tarafından 1400 yıl önce tasarlanan tavla oyunu; dünyanın en popüler oyunlarından biridir.
Zaman kavramından alınan ilhamla tasarlanan oyunun zamana böylesine direnmesi son derece etkileyici. Senenin birliği olarak tavla bir tanedir. 4 köşesi 4 mevsimi, tavlanın içindeki karşılıklı 6'şar hane 12 ayı, pulların toplamı ayın 30 gününü, siyah-beyaz pullar gece ve gündüzü, karşılıklı 12'şer hane günün 24 saatini simgeler.
Hint İmparatoruna satranca karşılık olmak üzere tasarlanan tavla oyunuyla birlikte gönderilmek üzere şöyle bir mesaj hazırlanır :
"Evet, Kim daha çok düşünüyor, Kim daha iyi biliyor, Kim daha ileriyi görüyorsa O kazanır. ama biraz da şans gerekir.

İşte hayat budur.
Şans sizden yana olsun.
Güzel bir temenni; İnşallah bu yıl olmayanlar, yoksullar, ve her yıl umutlarını tazeleyen umutsuzluk bekçileri düşesi atar.

İkincisi;
Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ:
Hıristiyanların İsa'nın doğuşu olarak kutladığı Noel bayramı, çok eski Türklerin yeniden doğuş bayramıdır.
Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor.
Buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz.

Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22
Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor.

Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor.

İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar.

Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak
algılanıyor.

Bayramın adı.
Nardugan (nar=güneş, tugan, dugan=doğan) : Doğan güneş.
Güneşi geri verdi diye Tanrı Ülgen'e dualar ediyorlar.
Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan.
Bu bayram için, evler temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor.
Ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar.
Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar.
Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş.
Akçam ağacı yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş.
Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş. Bu yüzden olayın Türklerden Hıristiyanlara geçtiği ve bunu
da Hunların Avrupa'ya gelişlerinden sonra onlardan
görerek aldıkları söyleniyor.
İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok.
"Doğum, güneşin yeniden doğuşu.
41 yıl önce, yani 1 Ocak 1971’de, kardeşim Hüseyin Çorbacıoğlu’nun hediyesi, minik not defterine şunları yüklemişim;
“Geride kalan ‘ünlemler’, gelecekteki ‘?’lar; ünlem ve soru tarlası dünya ve ardından umutla koşan insanlar; işte size yeni bir zaman :1971. Hepimize huzur getirsin, gözleri yolda kalan insanlar için de umut...”
Evet, umut dolsun, olmadıysa sağlık olsun…
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitkalar Platformu
İLET-Kİ
GSM: 0506 609 00 32
evesbere@mynet.com

26 Aralık 2011 Pazartesi

SAMSUN 19 MAYIS LİSESİ ANILARI-1














Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk Samsun 19 Mayıs Lisesi'nde

SAMSUN 19 MAYIS LİSESİ’NDE BULUŞARAK YİTİRİLEN ZAMANLARI YAŞAMAK–1


SAMSUN 19 MAYIS LİSESİ’NDE BULUŞARAK YİTİRİLEN ZAMANLARI YAŞAMAK–1


‘19 Mayıs 2011’de, 19 Mayıs Liseliler olarak özlem yüklü Samsun çıkarması yaptık. İşte geçmişe özlemdeki(Lt, Nostalji) bu duygu yoğunluğunu ‘gelin hep birlikte’ anımsayalım ve hüzünlü dönüşlere yelken açalım:
Bağışlamanız dileğiyle, şu bilgiçliğimle yazıya girmek istiyorum;
“Yaşam bir hevestir, ilk ve son nefestir”
‘İlk ve son nefes’i nice nitel yaşayanlar olduğu gibi, nitel yaşayıp nicel yaşayamayanlar da var. Evet, kısa yaşayanlar. Aramızdan erken ayrılanlar. Halk arasındaki deyimiyle ‘Ömrü kısa olanlar’. Dahası; ‘İyiler yaşamıyor’ dedirten yazgılar...
Bizler yaşantının ortalarını aşmış, geçmişe özlemle bakan, geleceğin gizemli duruşundaki ürküntüyü ‘yadsısak da’ yaşayanlarız. Yaşam ölçünlüğünü(İng. Standart) Allah’ın izni ile yakalasak 30, dirensek en fazla 40 yıl yaşayacaklardanız. Fakat yine de İşin en güzel yanı; dostlarımızdan, yakınlarımızdan, kısacası doğadan ve doğandan(insan) her an ayrılma olasılığı içinde olmamıza karşın hiç de ayrılmayacakmışçasına dolu-dolu yaşamaya çalışmamız ve direnmemiz…
Bu direnişe 11/05/1970’lerde “Samsun 19 Mayıs Lisesi-6Ed/B-2054” öğrencisi olarak başlamışçasına beyaz kağıdı şöyle karalamışım:

Gecelerin ardından günler doğar
Gecemizi gündüzümüzü gün edelim
Bir gün gecenin ardından,
Habersiz bir gün doğar

İşte bu süreçte kaybettiğimiz zamanlarla kazandığımız zamanları kendi özgünlüğünde kutlamasını, dahası yaşamasını ilke edinmenin zamanı geldi diyoruz ve özlemle geçmiş zamanı ‘ölmeyen arkadaşlıklarıyla’ buluşturuyoruz.
Zamanları kaybetmiş olabiliriz, fakat dostlarımızı, arkadaşlarımızı, yakınlarımızı kaybetmediğimizi düşünüyorum. Bu nedenle, genellikle; ‘kaybettik’ sözcüğünü kabullenmeyip, ‘aramızdan ayrıldılar’ tümcesini yeğlerim. Bizler, aramızdan ayrılanların anılarını yaşatmak, kayıp zamanı yeni zaman özgünlüğünde anımsamak için 19 Mayıs 2011’de Samsun 19 Mayıs Lisesi Pilav Günü’nde bir araya geldik ve de geleceğiz…
Kimimiz işadamı-esnaf, kimimiz çalışan, kimimiz Hukukçu, kimimiz Mühendis-Mimar, kimimiz Doktor, iktisatçı, spor adamı, kimimiz emekli dertli, kimimiz siyasetçi, bürokrat, fakat hepimiz insan olarak geldik 19 Mayıs Lisesi bahçesine ve tıpkı dünyaya yeni gelmiş bebek çığlıklarıyla birbirimizin boynuna atıldık.
Sevincin, hüznün ve heyecanların harmanlandığı bir duygu yoğunluğu yaşandı. Yaşandı, çünkü; “19 Mayıs 2011’de; 19 Mayıs Lisesi günleri derken, yıllar geçmişti erken”
Samsun 19 Mayıs Lisesi’nin bahçesinde ‘19 Mayıs 2011’in saat 13’ünde’ geçmişin tanıdık yüzlerini tanımanın, yani önceki bilgileri tetikleyip ‘bu Ali, bu Ahmet demek için’ çıkarsamaya çalışmanın gerilimi yaşanıyordu ‘bakışlarda’ adeta? Samsun çıkarmamız; Büyük önder Atatürk’ün, ’19 Mayıs 1919’daki Anadolu’ya çıkışın ‘İlk adımı’ ile karşılaştırılmayacak bir Samsun çıkarması değildi ama çok anlamlıydı bizler için.
Bu son Samsun çıkışında kimler yoktu ki; Erkan Eray, Murat Tıkıroğlu, Ahmet İhsan Kalkavan, Abdullah Necmettin Gündüz, Necile Gündüz Çokay, Ayla Horoz Oktav, Şaban Öztel, Fehmi Pelit, Veysel Keleş, Abdullah Göçet, Nihat Tıkıroğlu, Enis Özdoğan, Semih Şahinkaya, Abdülkadir Samangül, Yüksel Erdoğan, Şuayip Erişkin, Şemsettin Aslan, Yakup Akmaz…Tanıdık yüzler; Cüdi İmamoğlu, Tanju Çolak, Celil Sağıroğlu…Öğretmenlerimiz Lütfü Dündar, Özden Özdemir, Mustafa Durmaz, Sezai Serdaroğlu…
Olmayanları veya görüşemediklerimizi sayabilir miyiz? Çok zor, ama yine de deneyelim:
Aysel Horoz, Emel Onursal, Fatma Berke, Ferhan Arol, Binnaz Türker, Gülseren Göksuoğlu, Aysel Pehlivan, Gülşen Pehlivan, Naile Ural, Muammer Semiz, Ahmet Cerit, Esat Sevuk, Engin Erik, Suat Lafçı, Eriş, Çelik, Servet Murat Kamacı, Metin Çetindağ, Hüseyin Hamamcı, Kenan Altıparmak, Nedim Nasrettinler, Şefik Öztürk, Emin Özkaragöz, Ersin Alemdağ, Abdullah N. Kaleli, Hüseyin Çorbacıoğlu, Yasin Alemdağ, Aynur Keskin, Hasan Muti, Hasan Bölükbaşı, Ülvi Özçalcı, Varol Türker, kuzeni Selami Türker, Atıla İskender Edis, ağabeyi Yavuz Edis, Ali Şahin, Sinan Bulut, Kurtuluş Demirpençe, Işık Kayhan, İlhan Cüre, İrfan Cüre, Vedat Yılmaz, Erdal Kılcı, Ali Fuat Ak, Tahir Vardar, Musa Baştuğ, Zafer, Mehmet Türkmen, Nuri Aytekin, Selahattin Koloğlu, Kenan Durukan, Halis Şişman, Ali Can Gökçe, Mustafa Şentürk, Köksal Piyade, Hamdi Çatalsakal, Dursun Ali Almaz, Alaaddin Kartal, Mahmut Sinan Ünsal, Mehmet Kemal Ünsal, Yahya Taşkıran, Mehmet Yaşkafa, Cengiz Türker, Hüseyin Uçar, İlhami Yavuzaslan, Cengiz Gül, İbrahim Aydemir, Mustafa Kademoğlu, Hayrullah Denizci, Zeki Çalışkan, Nevzat Telci, Mehmet Kaya, Muharrem Özeren, Cemil Ercan, Ziya Akbaş, Necati Başustaoğlu, Nuri Dural, Mevlüt Ekmekçi, Mehmet Öngör, İsmet Bayrak, Mehmet Akyürek, Mümin Coşkun, Birol Yücetepe, ikizler Hasan-Hüseyin Seyhan, Hikmet, Mustafa Türkoğlu, ağabeyi Yılmaz Türkoğlu, Selim Ağca, Haluk Uğurlu, Metin Demir, Aytekin Ceylan, Adil Yüksel…
Ya, olmayan öğretmenlerimiz;
Hukukçu amcam Şefik Çorbacıoğlu’nun ve en büyük kuzenim İnş. Müh. Nafiz Çorbacıoğlu’nun da hocası, hocaların hocası sevgili Meliha Atasagun, Ahmet Çağlayan, Nüri Günay, Ali Riza Daltaban(Bisikletin dışında, Hava-Kara-Deniz ulaşım araçlarını sürebilen bir yetenekti), Solmaz Teğmen, Mereddet Sarabil, Mualla Sarıyiğit, Beşir Sağlam(Müdür), İbrahim Tunalı, Turkay Sungurtekin, Ahmet Düzköylü, Salih Karadağ(Kürt Salih-Bilkent’te), Edebiyatçı Mustafa Kırcı(At kafa), fizikçi Vedat bey, Nimet Uçkan, Pakize Ozantürk, Samiye Anakök, Cemal Aşçı, Yıldız Düzköylü, Ekrem Tığlı, Azmi Şahin, Rahmi Türker, Erol Kural, Kamil Saka, Nazmi Uçan, Reyhan Bayzat, Naci Uzun, Adnan Müezzinoğlu, Pembe Demir, İsmet Yüksel, Semra Bartın, Kemal Karagöz, Burhan Paçacıoğlu, Cahide Mursal, Ayşe Tahmiscioğlu, Erol Tahmisçioğlu, Ruşen Yelken, Aziz İskenderoğlu, Recep Öztürk, Orhan Korkmaz, Aydın Kılıçkıran, Harun Şekercioğlu, Kenan Burkut, Haydar Koyun, eşi Meral Koyun, Osman Yalın(Dersi tatil olanın, tatili ders olur özlü sözün sahibi), Doğan Akın, Rasim Akın, Beden eğitimi öğretmenlerimiz Tömris Acartürk ve Kenan Çeviker(Gençlerbirliği eski topçusu. Lise takımına beni almazdı, çünkü çalım atma tutkusuyla, kolektif futbolu bozduğumu söylerdi. Ve bir gün bana, al bu topu evine götür yatarsın onunla ve bir daha gelme seçmelere diyen sevdiğim hoca), Ziya Uğurlu(Paya. Haluk’un babası. Babasını kızdırmak için, uzaktan demir paraları gösterip ‘baba bunlar ne diye sorardı ve Ziya bey de her defasında ‘Paya’ diye yanıtlardı. Çok sevecen ve saf, temiz bir hocamızdı), Ayşe Sevindik, Muzaffer Güler ve tam bir beyefendi Sanat Tarih hocamız Korkut Öndin.
Ve Sıtkı Çağlayan. Bu sevgili hocama birkaç satır ayırmak istiyorum:
15/111968’de hediye ettiği “Sibel’i Tanır mısınız?” adlı şiir kitabını hala saklarım. Orta okul’da Türkçeden bütünlemeye bırakarak bana yazma tutkusunu aşılayan, Lise’de de dersimize giren sevgili hocam. Aksiseda Matbaası’nda Aralık 1967’de bastırdığı Kitabının sonundaki şu dizeler hala aklımda: “Aşk için yanan gerek- Canan için can gerek- Sevdik o halde varız,- Can içre can yanarız…-Aşk yoluna can koyarız-Aşka gideriz aşka…-).
Çoğunun nerede olduğunu dahi bilmiyoruz. Gönül ister ki Erkan Eray, Murat Tkıroğlu ve Abdülkadir Samangül’ün başlatığı süreç ile iletişim kurarız.
Sevgili Atila Gümüşel, Bülent Atasagun, Cemal Gencer, Yalçın Caner’in, Hava izcisi Ramazan’ın( Üniversite sınavı için gittiği İstanbul’da bekar evi yangınında aramızdan ayrıldı) ve de ağabeylerimiz Haluk Karayalçın ve Mehmet Kambur’un(O felaket Ankara’daki uçak kazası…) aramızdan erken ayrılışını bir kez daha anımsamak hepimizi tekrar üzdü. Sevgili Emin Özkaragöz kardeşimizin yaşadığı büyük acıyı da…Kaçınılmaz ilahi evrensel yazgıyı hangimiz yaşamayacak ki? Kimimiz ‘mutlu iken’ ve de erken. Kimimiz ise bu erken terk edişlerin dayanılmazlığında... Yaşıyoruz da; Önemli olan bu beklenmedik terk edişleri kayıp olarak görmemek ve sevdiklerimizin anılarını yaşatarak; sadece aramızdan erken ayrıldıklarını kanıtlayabilmek.
Kim bilir kaç arkadaşımız kaçınılmaz İlahi evrensel gizemli yazgıyı yaşadı bilmiyoruz. İşte, dayanışma boyutundaki özlem yüklü iletişimin özdeki amacı, bu bilinmezlikleri ortaya çıkarmak.
Hepimiz birbirimizden gurur duyuyoruz, fakat ben, özellikle Ortaokul’dan ve 19 Mayıs Lisesi’nden arkadaşlarımız Ahmet İhsan Kalkavan ve Necile Gündüz Çokay’dan gurur duydum. Çünkü her ikisi de TBMM’ine girme şansını yakalamışlar CHP’den…Bildiklerimizin içinden, Yine 19 Mayıs Lisesi’nden arkadaşımız Yusuf Ziya Yılmaz’ın uzun yıllardır Samsun Büyükşehir Belediyesi Başkanlığını yapması, Vedat Yılmaz’ın Gazi Belediye Başkanlığında bulunması gururlandırdı bizi. Ve Ortaokul’da iken, ‘Ben atom mühendisi olacağım’ diyen Yekta Gürsel’in dediğini gerçekleştirerek ‘bir bilim insanı olarak’ Nasa’da çalışıyor olması…Ve bazı bizlerin, Özel kamu sektöründe üst düzey görev alması, ilgili sivil toplum kuruluşlarında, meslek odalarında Genel Başkanlık, Genel Sekreterlik görevleriyle milletin vekilliğini üstlenmeleri, gurur verici süreçler, fakat en gurur verici olanı da yıllar sonra bir araya gelebilmektir.
‘Dile kolay, akla zor bir olay’ çok yıllaaar sonra birlikte olmak…Olmalıyız da…
Ortaokul’da; Murat Tıkıroğlu, Metin Çetindağ, Erkan Eray, Engin Erik, Nedim Nasrettinler, Suat Lafçı, Eriş, Çelik, Esat Sevuk, Hasan Muti, Bülent Atasagun, Kenan Altıparmak, Hasan Bölükbaşı ve diğerleriyle koşuşturmalarımız gözlerimin önünde hala. Pazen derdik Hasan’a, çünkü o bir Çarşambalı idi ve yumurta topuk gezerdi. Yıllar sonra bir akrabasıyla tanıştım; Çevre Mühendisi Yılmaz Kilim kardeşimle, selam gönderdim, geri dönmedi. Evet; pazen derdik, çünkü beden eğitim dersine, büyük annelerin yeşil paçalı uzun pamuklu donuyla çıkmıştı. Nedeni; beden eğitim öğretmenimiz sevgili Tomris Acartürk ille de eşofman ile çıkması konusunda ısrar etmesi idi. Ya da dersten atar, yok yazardı. Çünkü o sürekli sıraya pantolon ve yumurta topuk ayakkabıyla girerdi.

Eski arkadaşlıkların ve eski Samsun’un tarihçesini öteleyip, 100 yıllık Samsun 19 Mayıs Lisesi’nin tarihçesine değinmek isterim:
1- 1912… Samsun Sultanisi(Mekteb-i Sultanisi)-Samsun Ticaret İdadisi(Lise- Dahası; üstün öğrencileri bir yerlere hazırlayan okul anlamında)
2- 1914… Askeri Hastane
3- 1919: İngiliz İşgal Kuvvetleri Karargâhı
4- 1923… Darül Eytam(Yetimler Mektebi)
5- 1926… Samsun Ticaret Mektebi-Samsun Ortaokulu
6- 1927… Samsun Lisesi
7- 1952… 19 Mayıs Lisesi
8- 1967… Atatürk Ortaokulu
9- 1993… Samsun Lisesi
10- 1998… Atatürk Anadolu Lisesi

Samsun 19 Mayıs Lisesi;
1800’lerin sonlarında, çağın gerektirdiği yenilikçi yapılanma çabalarını sürdüren Osmanlı Devleti Maarif Nezareti, Rüştiye (ortaokul) ve İdadilerin (lise) yüksek öğretime öğrenci hazırlamada yetersiz kaldıklarını görerek, "Sultani" adı altında, mevcut kurumlardan farklı statü ve yapıda eğitim kurumlarının oluşturulmasını planlı olarak uygulamaya koymuş, bu çalışmaların ilk örneği olarak da Fransız eğitimci M. Savier'in yönetiminde 'Galatasaray Sultanisi' kurulmuş. Daha sonra; Bab-ı ali de Mektebi Sultani'nin bir lisan lisesi halinde açılması kararlaştırılınca Osmanlı Hükümetinin müracaatı üzerine Fransa Hükümeti değerli bir öğretmen ve idareci olan M. De Salve yi Istanbul'a göndermiş. 20 Ağustos 1868 - 22 Aralık 1871) Okulun ilk müdürlüğünü yaptı. Bu çalışmadan arzu edilen verimi elde eden Maarif Nezareti, 1908'den sonra Sultani'lerin her ilde bir tane olmak üzere yaygınlaştırılması çalışmasını başlatmıştır.
Samsun 19 Mayıs Lisesi; Avrupa kökenli bir eğitim-öğretim kurumu olarak, Galatasaray Lisesi ve Kabataş Erkek Lisesi gibi ülkemizin ilklerindendir. Özdeki amaç, eğitimdeki modern çağın gereklerine uygun eğitimde iyileştirme, yenileştirme başlatmaktır. Kabataş Erkek Liseleri gibi 1908’de temeli atılmıştır ve 1912’de eğitime başlamıştır. Esin kaynağı Galatasaray Lisesidir.
Büyük önder Atatürk, Kurtuluş savaşına Samsun’dan başladığı gibi, eğitim savaşına da Samsun’da başlamıştır. Atatürk, ilk 24 Eylül 1924’te okulu ziyaret etmiştir. 1927’de Samsun Lisesi olunca, Atatürk ikinci kez, yeni Türkiye’nin ilk Cumhurbaşkanı olarak ziyaret etmiş(26 Kasım 1930), öğrencilere tarih dersi vererek “Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz. ... Öğretmenler! Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli muhafızlar ister. Yeni nesli bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmenleri ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz. ...Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” tarihi konuşmasını Samsın 19 Mayıs Lisesi’nde yapmıştır.
19 Mayıs Lisemin bahçesini dolaşıyorum, Erkanları beklerken. Devasa demir kapının hemen sağında başlayan çam ağaçlarının arasında gizlenmeye çalışan, tek katlı, Fransızca ‘Pavyon’ denen “L” şeklindeki uzun yapıyı aradı gözlerim. Belli ki, bir daha gözükmemek üzere tümden gizlenmişti. Bu tek katlı bina; 1900’ün ilk yıllarında inşa edilen dar üç katlı “U” şeklindeki tarihi yapının ek binası idi. Özlemle andığım “U” şeklindeki tarihi yapı; 1952 yılında 19 Mayıs Lisesi adını almış. Ortaokulu burada okudum ben. Fakat nedense, 19 Mayıs 1919 ruhundan koparılırcasına, 1993’te Samsun Lisesi’ne dönüştürülmüş ve şimdilerin Atatürk Anadolu Lisesi adını alarak dar bir alana sıkıştırılmış.
Tarihi “U” yapı; hemen güneyinde ‘üzerinde pineklediğimiz’ sokak mobilyası diyebileceğim diz yüksekliğindeki taş bir duvar ile, “L” biçimindeki Pavyon dediğimiz iki katlı binadan ayrılırdı. “U” yapı ile “L”yapının arasında bir Voleybol sahası bulunurdu ve çevresi demin vurguladığımı gibi çam ağaçlarıyla çevrili idi. Ek binanın hemen güneyindeki ‘Kız Enstitüsü’nün bahçe duvarıyla sınırlı, küçük çam bahçesi benim gizli ders çalışma alanımdı. Sözel dersleri yüksek sesli okur anlatırdım kendime bu alanda. Haylazlığa fazla zaman ayıran bir çalışkandım. Bu nedenle haylazlık zamanım, çalışkanlık zamanımı hep geçmiştir.
1960’ların başlarında ‘Milli Eğitim Bakanlığı’nın, bağımsız spor salonlu bitişik nizam tip proje olarak inşa edilen-ki 1990’ların sonuna dek bu tip proje uygulandı- yeni yapı, bu tarihi yapıların doğusuna konuşlandırılmıştı. Kuzeyinde spor salonu, Doğusunda Ticaret Lisesi ve Erkek Sanat Lisesi, kuzey doğusunda İmam Hatip Lisesi bulunurdu. Yani, İstasyon mahallesindeki 19 Mayıs Lisesi’nin çevresi tümüyle okullarla çevrili idi. Ve bu 56’lar semtine doğru uzanan ‘Eğitim vadisi’ izlenimi veriyordu. Doğrusu, ‘Okullar Yerleşkesi veya Öğretim yerleşkesi’
Bu okular vadisinin dokusu bozulmuş. Üzülerek belirteyim, bozulma 19 Mayıs Lisesi’nden başlamış. O tarihi binayı tümleyen ek “L” bina(pavyon) ve o’nu çevreleyen bahçeler ve de çam ağaçları, voleybol ve basket sahaları, güneyindeki küçük futbol antrenman sahaları yok artık. Erkek Sanat Okulu’nun o görkemli çamlık alanları da yok, yok, yok; beton çok, çok, çok.…Okullar, ille de 19 Mayıs Lisesi’ni ve de Sanat Okulu’nun çevreleyen yeşil alanlar, dahası çam ağaçlarının doğa raks alanları yerlerini otoparklara, plastik sandalye ve masalara, basket ve voleybol sahalarına ve örgülü halı sahalara bırakmış. Bu sahalarda koşuşturan gençlerimiz de bu tel örgülü halı sahalara hapsedilmiş.
O tarihi dokuyu yaratan, yapı bütünlüğü Anadolu Lisesi ile bozulmamalıydı. Değil bu doku, 19 Mayıs Lisesi’ni tip projeli dokusu bile bozulmuş. Tarihi dokuyla bütün modern bir 19 Mayıs Lisesi müthiş bir ortam yaratırdı. Böylesi bir projesel kurgu gerçekleştirilebilirdi. Yani; hiç değilse şu anki 19 Mayıs Lisesine, dış mantolamayla belli boyutta bir estetik kazandırılabilirdi.
Liseler bir zamanlar Türkiye’mde; İstanbul Kabataş Lisesi, İstanbul Lisesi, Samsun 19 Mayıs Lisesi ve Trabzon Lisesi diye sıralanırdı. 19 Mayıs Lisesi’nin bugünkü sıralamadaki yerini bana söyleyebilir misiniz?
Eğitim ve öğretim kadrosunun yaratığı disiplinli ve sıkı kurallı etkin eğitim yapısıyla ünlenmiş bir okuldu, 19 Mayıs Lisesi. Sosyal, sportif ve kültürel başarılarıyla ünlenmiş bir okuldu 19 Mayıs Lisesi. Yukarıda adını saydığımı değerli öğretmenlere sahip bir okuldu, Samsun 19 Mayıs Lisesi. Üniversite sınavlarındaki başarılarıyla ünlenmiş bir okuldu 19 Mayıs Lisesi…Fakat o ünlenmiş bir 19 Mayıs Lisesi şimdilerde önlenmiş bir 19 Mayıs Lisesi izlenimi verdi bana.
19 Mayıs 2011 günü; gözlerim aradı o başarıları, gözlerim aradı o tarihsel ve doğasal dokuyu, gözlerim aradı o arkadaşlıkları dostlukları, gözlerim aradı birer efsane olan sevgili öğretmenlerimin disiplinli, eğitici kurallı ve kararlı duruşlarını. Gözlerim aradı; benim gibi bir haylazı Mühendis yapan öğretmenleri…
Samsun 19 Mayıs Lises’i neden ‘en azından’ bir İstanbul Lisesi varsıllığına kavuşturulmaz ki? Pilav günü daha katılımlı, etkinlikleriyle daha kültürel ve tarihsel derinliklerle varsıllaştırılabilirdi…Bu varsıllığı sağlayacak, tarihsel malzeme fazlasıyla var. TC’nin temellerini atıldığı ‘Kurtuluş Savaşı’nın başladığı kent olma onurunu taşımak varsıllığın en büyüğüdür. Bu varsıllık iyi işlenebilir, 19 Mayıs Lisesi pilav gününde. Dahası, bu etkinliğe kültürel ve sanatsal etkinlik işlevi yüklenebilir; “Samsun 19 Mayıs Lisesi Kültür, Sanat ve Kurtuluş Günü Etkinlikleri” adıyla.
Salt 19 Mayıs Lisemiz mi; Samsun’un kentsel planlaması gerçekten içler acısı(ileri sayfalarda işleyeceğim)…
Samsun’a ‘ 19 Mayıs 2011 günü 19 Mayıs Lisesi’nde buluşmak için’ hepimiz bulunduğumuz kentlerden akın etmeye başladık. Son 15 yıldır zaman-zaman telefonla görüştüğüm Murat Tıkıroğlu ile 30 yılı aşkın Ankara’da olmamıza karşın, Lise sonrası ilk kez Otobüs terminalinde karşı karşıya geliyoruz. Bu resmen ikimizin eksikliği idi. Bu eksikliği; yaşamın akışındaki kaçınılmaz zorluklarımızı eklediğimizde kısmen hafifletebiliyoruz. Yine, Erkan Eray, Şaban Öztel, Yakup Akmaz, Veysel Keleş, Abdülkadir Samangül, Ahmet İhsan Kalkavan, Necile Gündüz Çokay ve diğer Ortaokul, Lise arkadaşlarıyla hiç de kısa olmayan yıllar sonra bir araya geleceğiz…
Böylesi bir zaman ötelemesini, yani gecikmiş buluşmaları kim ister ki. İnsanın yazgısını belirleyen düşün ve anatomik atlası, yaşam koşulları nedeniyle bizleri farklı coğrafyalara taşıdı. Bu da kaçınılmaz olarak zamanlarımızı öteledi. Bunu geç de olsa durduran, doğrusu 19 Mayıs 2011 ‘özlem yüklü coşkulu buluşmasıyla’ ötelediğimiz zamana dur diyen, başta Murat Tıkıroğlu, Erkan Eray, Şaban Öztel ve Abdülkadir Samangül arkadaşlara teşekkür etmek gerekir. Kendime de teşekkür edeceğim, çünkü iletişim kolaylığı internet aracılığıyla belli süreçlerde benzer girişimlerim Erkan Eray’a ulaşmamı, sayesinde de 19 Mayıs Lisesi’nden sevgili arkadaşlarıma…Örneğin 19 Mayıs Lisesi’ni Türkiye üçüncüsü yapan, Ömer Çolaklı, Esat Sevuklu kadronun 1.65’lık devasa kalecisi(yani çok başarılı) şimdinin hukukçusu, Muammer Semiz kardeşime ulaşmamı sağladı. Tıpkı Murat Tıkıroğlu gibi, çünkü Muammer de 30 yılı aşkın Ankara’da idi ve daha yeni buluşuyorduk. Şunu yadsımayalım, dostlukları ve arkadaşlıkları öteleyen insanın kendisidir, duyarsızlığıdır…
Yine de diyorum ki; Asırlar yılları, yıllar ayları, aylar haftaları, haftalar günleri, günler saatleri, saatler dakikaları, dakikalar saniyeleri ve saniyeler saliseleri tüketerek çoğalsalar da, bu zaman çoğalmalarını duyarısızlıklarımız beslese de, bizleri asla tüketemeyecek ve gün gelip b öylesi buluşmalara yaşanacaktır. Yeter ki; 19 Mayıs Lisesi günlerini daha ilerilere taşıyıp, dostlukları, arkadaşlıkları sevgi ve saygıları kurumsallaştırarak korumaya alalım.
19 Mayıs 2011’in ilk saatinde başlayan Ankara’daki yolculuk, 6. saatinde Samsun’da sonlandı. Yani 19 Mayıs 2011 sabahının 6’sında Büyükşehir Belediyesi'nin Yeşilkent Beldesi çevre yolu Kavşağı’nda inşa ettiği(11Ağustos 2006) ve okul arkadaşımız ‘Belediye Başkanı’ Yusuf Ziya Yılmaz adı verilen Samsun Şehirlerarası yeni Otobüs Terminalindeydim. Servis aracıyla Tekel’e yakın, yani İstiklal caddesi son durakta indirmesini istedim.
İstiklal caddesi deyince çağrıştırdı; Samsunluların çoğu; Subaşı İlköğretim Okulundan, Tekel Kavşağı/Cengiz Topel otobüs durağına dek(Kılıçdede, Bahçelievler ve 56’lar bölümü) olan güzergahın resmen İstiklal caddesi olduğunu bilmez. Genelde bu caddeyi dik kesen Lise caddesinin doğu kısmına 56’lar caddesi, batı kısmına ise, 1980’lerden sonra ‘Mecidiye Caddesi kadar ünlenen’ Çiftlik caddesi(Samsun’un içerdeki çiftliklerden geçen ilk caddesi) der. Çiftlik caddesinin bitimi Şehir kulübü yakınları sonrasına da İstiklal caddesi olarak adlandırır. Gaziosmanpaşa eteğinden başlayıp, Büyük ve Küçükesat’ı kat ederek Koleje inen Ankara’nın en uzun sokağı Başçavuş sokağı gibi, Samsun’un da en uzun caddesi İstiklal caddesidir. Fakat halkımızın yaratıcılığı veya kendiliğinden İstiklal caddesini üçe bölmüş. Belki de, adres kolaylığı içindir…
19 Mayıs 2011 sabahının altısında, İstiklal caddesinin devamı 56’lar caddesi ve 56 evleri, Bahçelievler, Kılıçdede, Yenidoğan, 19 Mayıs, Rasathane, Hürriyet, Çiftlik mahalleri Kumluk, 19 Mayıs Stadyumu ve de Çiftlik caddesi ile Lise caddesindeki anılarımın eşliğinde, şimdinin “Gazi Belediyesi” çevresini dolanmaya başladım. Tüm buradaki anılarımın bir kısmı bana eşlik etmemekte direniyor. Bu nedenle var olanlardan yardım isteyerek, Tekel’in arkasındaki Kılıçdede ve Bahçelievler mahallesine sıkışmış Mert ve Hamdipaşa sokağını arıyorum. Bulmak o denli güç ki, benim o koşuşturduğum yeşil alanların her yanları beton sarmış; sokak sokağı, cadde caddeyi görmüyor; ortalık adeta gri beton tarlası…Demem o ki; yeşil kalmamış. Tekel’in arkasında top oynadığımız alan, dolmuşçu Koreli’nin son durağı idi. Koreli diye tanınırdı. Aklımda kaldığı kadarıyla adı Mehmet Koç’tu. Babamın arkadaşı idi ve Kore’de gazi olduğunu söylerdi. Babamın Suer’lerin arkasında, Zerenler atölyesinin yakınındaki ‘Teknik araba Atölye’si, yani tamirhanesi vardı. Dolmuşçuluğu ilk babama öneriyorlar, fakat babam o ara daha önce Adana’da Enver Çorbacıoğlu amcamla açtığı ‘Teknik Şoför Okulu’nu tekrar açmayı düşündüğü için kabul etmiyor. Ve babamın atölyesinde onarılan eski siyah burunlu Ford ile Mehmet amca 1964’lerde dolmuşçuluğa başlıyor.
Lüx dondurmacı amcanın adını bilmezdik. Sakız dondurması öyle güzeldi ki, be o tadı ‘çok sonraları tanıdığım’ Maraş dondurmasında dahi bulamadım. Korelinin son durağında durur. Koreli amcanın pompalı kornasını duyunca, dondurmacı amca aklımıza gelir, koşa-koşa İstiklal caddesine inerdik. Zaman-zaman konuşurduk Koreli amcayla. Babamı iyi tanırdı. Koreli amca bir gün dondurmacı amcaya; “Bunun babası Nihat Çorbacıoğlu’nu ağabeyim gibi severim. Adana’daki şoför okulu vardı. Yılmaz Güney’e ehliyet vermiş adamdır. Burada da, tamir atölyesi vardı. Dolmuşçuluk ilk o’na önerildi kabul etmedi, çünkü Şöfor Okulu da açmak istiyordu…İşi yaver gitmedi, şimdi DSİ’de şoför’ dediğin hiç unutmam…” Yılmaz Güney’in kim olduğunu Koreli amcadan öğrendim. Koreli amcanın güzergahı, Saathane, Subaşı, İstiklal caddesi ve Tekel’den aşağı inerek Irmak mahallesinden geri döner ve bizim o noktada, yani Tekel’den aşağı Irmak mahallesine indiği noktada yolcu beklerdi ve dönüşte, çiftlik caddesine girmezden, sağa Lise caddesine dönerek, Samsun 19 Mayıs Lisesi giriş kapısının karşısındaki Gazi caddesinden, Saathane’ye inerdi..”
İşte Koreli amcanın ve Lüx dondurmacısının son durağı olan çamlar ve ağaçlar, Çarşambalı İbrahim’in evinden alabildiğine İstiklal(çiftlik) caddesine uzanan yeşil alan yok artık. İşte bu yeşil alanın batı ucundaki ‘Çiftlik caddesine adını veren’ uçsuz bucaksız Saim bey çiftliği yok artık. ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
GEZ-GÖR-YAZ
evesbere@mynet.com
GSM:0506 609 00 32

22 Aralık 2011 Perşembe

FRANSA ERMENİ KONUSUNDA % 10 CİDDİ SARKOZY İSE GAYRİCİDDİ













Sarkozy senin boyun ve ciddiyetin % 10 mu? Bu boyunla mı, boyunduruk atacaksın?

FRANSA’NIN % 10’LUK ERMENİ CİDDİYETİ VE YANIK PARALAR


Çocukluğumda duyardım; bir büyük, bir küçüğe veya büyüğe öfkelendiğinde “ Ermeniiii!!” diye bağırırdı. Bu bana bir ilenme gibi gelirdi, dahası küfür…Anladım ki, Ermeni sözcüğü kötülüğün simgesi idi.
Gerçekten, Fransa’nın bu son duruşuna ben de öfkelendim. Öfkelendim, çünkü dünyadaki 193 ülke-devletin sadece 19’u Ermeni Soykırım yalanına kanmış. Evet, yalan diyorum, çünkü ortada karşılıklı kıyım var. Kimse olgunun bu boyutuna değinmiyor.
Yıl, 1980; yeni mezun bir inşaat mühendisiyim. Tutkularım arasında, pul ve para koleksiyonu var. Ali isminde, emekli olunca göbeğine dek sakal ve şalvar ile gezmeye başlayan Erzurumlu dindar bir arkadaş bir gün bana, kendisinde bir kısmının yanık bir sürü eski para olduğunu ve getirebileceğini söyledi. Getirdi de…Paralar eski Osmanlı ve yabancı paralardı. Paraların üçte ikisi yanmıştı. Yabancı paraların Ermeni parası olduğunu öğrendim. Ali’ye nerde bulduğunu sorunca, dedelerinin bu paraları yanan Türk ve Ermeni evlerinde bulduklarını söylemiş. Belli ki, 1915-18’lerde karşılıklı olarak birbirlerini yakarak, yıkarak yok etmişler. Yanık paralar bunun somut kanıtı idi benim için. Ne yazık ki, o yanık paraları ev taşırken kaybettim. Dahası koleksiyonumu…
Ali bir şey daha söyledi; ‘tanıdığımız Ermeniler yöreyi terk etmemek için Müslümanlığa sarıldıklarını zamanla gördük, bizlerden daha radikal Müslüman olmuşlardı.’. Bu söyledikleri beni fazla ilgilendirmedi, fakat 1990’lar sonrasının Türkiyesindeki gelişmeleri görünce, o söyledikleri beni hayli düşündürdü. İster istemez, bugün İslamiyet’i, ılımlı savlarıyla biçimlendiren bir cemaatı aklıma getirdi.
Her ne ise fazla karıştırmayayım. Kimse bana, Aytunç Altındal gibi koruma göndermez.
Gizli örgütler ve gizlicilik(Latince, okültizm) uzmanı araştırmacı yazar Aytunç Altındal deyince, şu söyledikleri aklıma geldi; “Harput ve Palu Kaymakamlığı yapan bir kişi, Ermeni konusuyla ilgili bir kitapçık yazıyor Fransızca ve bu kitapçıkta Güneydoğu’da bir ağa ile görüşüyor. Bu Kürt ağa söylediğine göre tek başına 5 bin Ermeni öldürmüş. Almancaya çevrilen aynı kitapçıkta ise, bu rakamı 50 bine çıkarmış.….” Aytunç bey bunun bir yalan olduğunu söylüyor, ki haklı. Düşünün; Bırakın 50 bini, bir kişi 5 bin kişiyi nasıl öldürür? 5 bin Ermeni’yi bir alanda toplayıp, ortalarına girse ve vücuduna bağladığı Nepal bombaları-ki Nepal o zaman yoktu::))- patlatsa bile 5 bin rakamını yakalaması olası değil. Demem o ki, Ermeni savlamaları yalan üzerine bina ediliyor ve birileri de bu binaya güvenerek binanın yanında duruyor, binanın üstlerine çökeceği hiç akıllarına gelmiyor.
Kürt ağanın 50 bin Ermeni öldürme yalanı bende bir başka anekdotu çağrıştırdı. KHGM Diyarbakır Bölge Müdürülüğüm esnasında, yanımdaki Kürt arkadaşım Bitlis’e girerken şunları söylemişti; “Bitlis, terzi, bakırcı, duvarcı ve yapıcı üstalarıyla ünlü idi. Dünyanın en iyi ustaları buradan çıkardı” Ne olduğunu sorduğumda, aldığım yanıtla ürperdim; “Ne olacak, bizimkiler hepsini kaçırdı veya katletti” Neden sorusunun yanıtı beni hepten şoke etti; “Onlar Ermeni idi…”.
Kendime şu 2 soruyu sormak zorunda kaldım; “İyi de, bugün Kürtler ve Ermeniler nasıl oluyor da, dayanışma içinde olabiliyorlar?- İyi de, durum bu iken neden hep Türkler Ermenileri katlettiği söyleniyor?”
Belli ki; Ermeniler yüzyıllardır, sözde Ermeni sorununu tek yanlı olarak dünyaya anlatmışlar, kendi yararları doğrultusunda Amerika ve Avrupa'da Türkiye aleyhinde kamuoyu oluşturmaya çalışmışlar ve de çalışıyorlar. Fakat ancak 193 ülkenin 19’unu, yani Kanada, İsviçre, Uruguay, Şili, Slovakya, Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika, Venezüella, Polonya, Litvanya, Rusya, Arjantin, Kıbrıs Rum Kesimi, Yunanistan, İtalya, Vatikan(Hani siyaset yapmıyordu), ve bir Müslüman ülkesi olan Lübnan’ı(Nasıl Müslümansı) ikna edebilmişler. İkna edilenlerin çoğu da özdeksel çıkarlar bütününde Ermeni savlamalarına istemeyerek de olsa evet diyenlerdir.
Nedense biz karşı atağa geçip, olguyu gerçekleriyle anlatmıyoruz. Tembeliz, umursamayıp önemsemiyoruz. Düşünün, salt Türkiye’nin değil, dünyanın tarihsel DNA’sını içeren, Topkapı’daki tarihi arşivlerin ‘değil okunmasını’ daha sıralamasını bile yapmamışız. Bu nedenle, bu tarihi belgeleri okunması için ‘Osmanlı Dil Enstitüsü’ kurulmasını önerdim, haddim olmayarak.
Bu olguyu en çok Fransa kaşımakta ve Ermeni savlamalarına çanak tutmaktadır. Bu nedenle Fransa’ya öfkeliyim ve o’na, çocukluğumun öfke belirtisi “Ermeni Fransa!!” diye haykırıyorum.
Haykırıyorum, çünkü Fransa Ermeni Soykırımını 2001’de tanımasının ardından, Ermeni soykırım savlamalarını reddetmek suç sayılması için yasa çıkardı. Yetmedi, 22 Aralık 2011’de Fransa; soykırım savlamaları inkar edenlerini cezalandıracak yasa teklifini meclisine kabul ettirdi.
Fransa yaklaşımda samimi değil. Düşünün bu denli abartılan bir Ermeni diasporası, bir avuç Fransa Ulusal Meclisi üyeleri tarafından(% 10 çoğunlukla) adeta aşağılanarak ‘ciddiyetten yoksun bir şekilde’ ele alınıyor. Bu Türkiye’yi değil, Ermenileri aşağılayan, Fransız duruşudur. Bunu algılamaları gerekir Ermenilerin. Fakat onlar, siyasi oy adına küçültüldüklerinin farkında olmayarak hala ‘Büyük Ermenistan’ iddiasındalar. Dün Cezayirliyi, Ruandaliyi katleden Fransa’nın umurunda idi, Ermeni katliamı, onun umurunda olan Ermeni değil, Ermeni’nin oyudur, oyu…Uyan Ermeni, uyan!!! Öyle aldatıyorlar ki seni; senin, Türk Turizm ataşesi Yılmaz Çolpan’ı katlettiğin gün(22 Aralık1979) Fransa Ulusal Meclisinin 10’da 1(% 10) sayısıyla oylama gerçekleştirerek, sana şirinlik yapıyorlar ve sen de bunu algılayamıyorsun.
Fransa bu yasa ile ; düşünceye karşı yaptırım getirmiştir. Böylesi bir yasa Hitler’in faşizan yasaklarından öte bir yasadır. Sözde Fransa demokrasi ve evrensel kültür odağı…
Türkiye’nin Fransa ile olan ilişkilerini alt seviyelere düşürmesi, yine de anlayışlı bir duruştur. Bence eğer yasa onaylanır ise, ilişkileri üst seviyeye çıkarıp koparma noktasına taşıması gerekir.
Fransa’nın kendi ulusal meclisinin bile ciddiye almadığı Ermeni olgusunu iyi anlatarak inandırıcı olmalıyız. Fransa’nın işlettiği bu süreci cumhurbaşkanı Sarkozy bireyselliğine indirgeyip; yok Sarkozy’i yılan soyundan gelen, insan olmayan şekil değiştirmiş bir yılanolduğunu, yani Reptilians olduğunu söyleyerek veya o Kanuni zamanında Barbaros aracılığıyla darbe almış Güney Fransalı olduğunu ve Türk düşmanı Notradamus soyundan geldiğini veya 43 bin mason dünya siyasetini yönlendirmek için Sarkozy’yi Ermeni soykırımı konusunda kullandığını söyleyerek veya zihin kontrolü ile, hükümetleri ve kuruluşları ele geçirerek Yeni Dünya Düzeni'ni sağlamak amacıyla hareket eden ve bu şekilde dünya nufüsünü 500 milyona indirmeye çalışan İlluminati(Aydınlanmışlar) örgütünü yöneten 13 varsıl ailenin sır adasından Sarkozy’i ‘Türkler yok edilmesi gereken ırk imaji yaratmak için’ talimat alıyor diyerek, Ermeni yalanlarının önüne geçemeyiz. Özellikle Fransızları karalamak için; ‘Onlar değil mi idi, haçlı seferinde Hatay’da 50 bin Hatayliyi yiyerek yamyamlık yapan?’ abartısıyla …
Daha inandırıcı, belgeye dayalı, somut veriler kullanılarak, karalayan ve karalatanları dünya kamuoyuna anlatmalıyız. Örneğin Fransa’nın Cezayir’de, Ruanda’da, Senegal’de, Korsika’daki ve son olarak Libya’daki katiamları anlatılmalı.
Ben bu Ermeni Fransa ile, Libya konusunda aynı saflarda yer almaktan, hala utanıyorum ve de öfkelenmeyi sürdürüyorum.
“Arap baharı” için peşine takıldığımız Fransa’nın ne baharlar peşinde olduğunu gördü mu acaba, Dersim abartısıyla gündem değiştirmeye çalışanlar?!
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet. Com
0506 609 00 32

21 Aralık 2011 Çarşamba

GALATASARAY ZİRVEYE SAMSUNSPOR DİBE DEMİR ATTI


















Galatasaray Samsunspor maçlarını seneye izleybilecek miyiz?

GALATASARAY YİNE YENDİ SAMSUNSPOR YİNE YENİLDİ


Galatasaray Manisaspor’u da yenerek 10 yıl sonra ilk yarı lideri oldu.
Dahası; Galatasaray Ordu’dan sonra Manisa’yı da yenerek play-off ilk yarısının ilk lideri oldu.
Galatasaray 16 Aralık 2011’deki 16. haftanın maçını Ordu deplasmanında, Orduspor ile oynadı(Orduspor deplasmanı desek doğru olurdu). İnanın ilk 22 dakika Ordu oynadı, Galatasaray seyretti. Eğer 22. dakikada eski GS’li Fevzi Elmas(Mehmet Topal ile Çanakkalespor’dan gelmişlerdi) o hatayı yapmasa, Eboue o ortayı yapmasa, Baros o vuruşu yapmasa Orduspor hala oynar GS seyrederdi.
O dakikadan sonra Galatasaray’da oynamaya başladı. Baros öylesine iki asist yaptı ki, 25 ve 26.5’te önce Kazim, sonra Elmander boş kaleye atamadı.
İlk yarı Orduspor 0 Cimbom 1.
Unutmuşum, Galatasaray sahaya şu 11 ile çıktı: Muslera, Eboue, Semih, Ujfalusi, Hakan Balta, Selçuk, Melo(90’da Servet Çetin), Kazım, Emre Çolak, Elmander(74’te Engin Baytar), Baros xxxxx( 82.11’de Sercan Yıldırım)
Yıldızlar eksik değil mi? Hak ettiler mi acaba?! Ettiler etmesine de, Baros fazlasıyla hak etti, bu nedenle tüm yıldızları onda topladım. Çünkü Baros; bugün bir gol attı, iki de müthiş asist yaptı.
Baros-Elmander ikilisi uyum sağlamaz diyenlere, Galatasaray’ın kanatları, defansı, orta sahası iyi çalışmıyor diyenlere…bu maç iyi yanıt verdi.
Galatasaray, bu yıl ne kendi tedirgin, ne topçular, çünkü eminler kendilerinden, maçı alacakları konusunda. 66’da Elmander tüm defansı kendine çekerek, öylesine alan boşaltı ki, o alanda Baros’, Baros’ta Kazımı gördü, o da ceza sahasının sağ çaprazından çektiği şutu, kalenin sol direğine yakın fileleri gördü…Durum; Orduspor 0 Galatasaray 2.
Haaa, unutuyordum; Elmander yine aynı Elmander. Bir oyuncu bu kadar, efendi, bu kadar istikrarlı ve bu kadar atlet olur. Yine en çok koşan o idi…Melo çok iyi idi. Gerçekten yürekten oynuyor.
Galatasaray 7 deplasmandır değil yenilmek, gol yemiyor. 7x9= 630 dakika eder, fakat sunucu 648 dakikadır gol yemediğini söyledi, acaba uzatmaları mı kattı.
Eğer, futbolumuza ikinci Ersun Yenal’ı katan Manisaspor’u yener ise, playlı ve oof’lu ligimizin ilk yarısın lider bitirir…İkinci Ersun Yenel, Ersun’un eski yardımcısı Kemal Özdeş. İşte bu genç çalıştırıcı lig’de Manisspor’a harikalar yarattırıyor.
Galatasaray 21 Aralık 2011 tarihinde ligin 17. maçını Manisspor ile oynadı.
Ne mi yaptı?
İlk yarı tek kelimeyle Harika oynamadı, tıpkı Orduspor maçındaki gibi. Galatasaray’da orta saha egemenliği zayıf, kanatları da çalıştıramadı. Manisa daha organize…Az kalsın 1. dakikanın 10. saniyesinde Kanadalı Simpson ile Galatasaray 1-0 geri düşüyordu.
Hakem Özgün Yankaya, nedense, GS’ın ceza sahasındaki faullerine yan çiziyor. Tam 3 faulünü vermedi.
Galatasaray adeta, kontrataklarla maçı kazanmayı ilke edinmiş. Zaman-zaman iyi ataklar yapıyor, bu bağlamda.
Emre Çolak boş kaleye atmadı. Evet, buna atamadı değil atmadı denir. Bizim Vahit gibi; “Bu gol kaçar miiii?”
Hey gidi günler; bir zamanlar Servet’in yokluğunda falanca topçu oynuyor deniyordu, şimdi Semih Kaya'nın yokluğunda Servet oynuyor denmeye başladık. Futbol bu işte, bugün sen, yarın başkası yıldız olabiliyor.
İkinci yarı; GS atak başlamış, çünkü ben 51. dakikada izlemeye başladım. Maç yine 0-0 devam ediyor. Gelmezden Ahmet İlhan öyle bir şut çıkarmış ki, Müslera lastik gibi uzamış…
Selçuk İnan, kaç maçtır eski İnan değil. 56’da Emre Çolak yerini Engin Baytar’a bıraktı. Engin geldi takıma canlılık da…Engin 59’da öylesi bir güç ve teknik gösterisi yaptı ki, takıma korner kazandırdı.
Selçuk’tan özür dilerim, yavaşlığını affettirdiği için. Çünkü, 63’te öyle bir frikik attı ki, ancak öyle olur; Galatasaray 1- Manisspor 0.
65’TE Yiğit İncedemir kırmızı gördü. Yine 65'te Riera Baros'un yerine girdi. Galatasaray Riera ile daha iyi kanatları kullanır oldu. Baros iyi değildi, ama kötü asla değildi. 85’te Kazim yerini Ayhan’a bıraktı.
Ve; Muslera, Eboue, Servet, Ujfalusi, Hakan Balta, Selçuk, Melo, Kazım(85 Ayhan), Emre Çolak(56 Engin Baytar), Elmander, Baros( 65 Albert Riera) ile sahaya çıkan Galatasaray, Manisaspor ve Kemal Özdeş’in tek kelimeyle havasını tek gol ile kırdı.
Ve, Galatasaray, 17 maçta 11 yengi, 4 beraberlik, 2 yenilgi alırken, 27 gol atmış, 11 gol yemiş 16 avantajla 37 puan toplayarak ve FB'yi 2 puan geçerek ligin zirvesine demir attı. Bu bir başarı mıdır? Ehhh. Fakat 35 puan toplayan FB için büyük başarıdır, çünkü bu denli travma geçiren bir takım böylesi bir sonuç alıyorsa, o FB' nin büyüklüğünü ve asla yıkılmayacağını gösterir.
Aynı saatte Samsun, Sivas’ta Sivasspor ile oynuyor. Eyvah o ne? Samsunspor 1-0 öne geçti. Eğer böyle biter ise GS yenilir, çünkü benim taraftarı olduğum 2 takım aynı anda beni bugüne dek sevindiremedi. Biri yenilince, diğeri yeniyor veya….Korktuğum başıma gelmedi ama, daha da kötüsü geldi, çünkü Samsun yine yenildi.
Samsunspor sahaya; “ Ertuğrul x, Bahia x, Fink x, Kemal x, Bance xx, Murat Yıldırım x (Adem dk. 65 x), Lazar x (Ekigho dk. 65 x), Khubutia x, Yenal x (Bülent dk. 46 x), Zenke xx, Hakan xx” onbiri ve çalıştırıcı Vladimir Petkoviç ile sahaya çıktı.
Bu onbir ikinci yarı sahaya büyük olasılıkla çıkar, eğer Adnak Keskin transferleri başlamaz ise. Fakat , ligin ikinci yarısında Vladimir’in sahaya çıkacağını zannetmiyorum, çünkü yerine büyük olasılıkla Hikmet Karaman gelir.
Goller: Cerny (dk. 20), Grosicki (dk. 26), Mehmet Nas (dk. 57) (Sivasspor), Bance (dk. 15 ve 73) (Samsunspor)
Kırmızı Kart: Faty (dk. 77) (Sivasspor)
Bance her geçen gün iyileşiyor, fakat Samsunspor iyileşmiyor. 1-0 öne geçtiği maçta Sivas’a 3-2 yenildi ve kararlı bir şekilde ligin kıyısına demir attı.
Samsun, kısmen Ordu’nun ve Mersin’in gösterdiği başarıyı neden gösteremedi?
Samsunspor , 17 maçta 2 yengi, 6 beraberlik ve 9 yenilgi alırken, 12 gol atmış, 22 gol yemiş -10 avantajla 12 puan toplayarak ligin 17 metre dibine(17.sıra) demir attı. Bu bir hezimettir.

Bu takım izleyicisine iyi gün göstermeyecek mi?
Sayın bakan, birileri için kentinin takımı önemli oluyor, sizin için değil mi? Samsunlunun suçu sizin spor bakanı olmanız mı?
Lütfen birilerini uyarın, hakemenler resmen Samsun’u biçiyor…

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

20 Aralık 2011 Salı

EKONOMİ POLİTİKALARINDAKİ YETERSİZLİK CAHİL AÇIĞI BESLİYEREK CARİ AÇIĞI TETİKLER-2












Devlet sektöründen mi, yoksa özelsektörden mi yanasın? Eğer ikisini harmanlıyorsan bunun adı ÖZERKLEŞTİRME'dir. Fakat senin niyetin başka gibi geliyor bana.

CAHİL AÇIĞI İLE CARİ AÇIĞI TETİKLEMEK-2
Bir iktidar veya birkaç iktidar, hem devletleştirici hem özelleştirici olabilir mi? Olabilir, fakat bu sürecin sonu ‘Ekonomik Özerkleştirme’dir-Ki doğru bir süreçtir-.
Eğer, niyetiniz başka değilse devletleştirme ve özerkleştirme politikalarını harmanladığınızda en iyi sonucun 'Özerkleştirme' olacağını aklınızdan çıkarmamalısınız.
Yalnız, iktidarın böylesi bir amacı yok, çünkü kararlı bir ekonomik politikası yok. Bazen devletçi, bazen özelci duruşuyla ekonomi politikalarında karmaşayı yaşıyor. Ekonomi politik yetmezliği her geçen gün ‘Cahil açığı’ beslemekte ve ‘Cari açığı’ tetiklemektedir.
İşte işlettiği süreç:
Ben ekonomist değilim, dahası bilgiçliğime gem vurarak ve de yine de yukarıdaki söylediklerimi doğrulamak adına Erdal Sağlam’a kısa bir söz veriyorum: “Tabi ki cari açığın önce artış hızının sonra kendisinin azalması olumlu bir gelişme. Ancak ne adına, ne pahasına oluyor, onu da görmek gerekiyor.
Cari açığın artış hızı yavaşlıyor ama aynı dönemde kurlar da hiç olmadığı biçimde yükseldi. Neredeyse yüzde 30’luk devalüasyon yaşadık ama dalgalı kur sisteminde olduğumuz için, TL’deki bu erime, devalüasyon olarak lanse edilmedi.
Çünkü önceki gün açıklanan cari açık rakamlarının detayları bize gösterdi ki; cari açık azalsa da, sıcak para girişi durduğu için, bu açığın finansmanını döviz rezervlerinden karşılamak zorunda kaldık. Son dönemde sık-sık vurguladığımız gibi; eğer faiz indirimi yapılmasaydı, kurlar bu kadar yükselmeyecekti, dolayısıyla kuru durdurmak için bu kadar döviz rezervi eritmemize gerek olmayacaktı. Rezervlerin ne kadar kuvvetli olduğu da ortada...
Para politikasını, ‘faiz artırmama’ hatta “faiz indirme” üzerine kuruyor, Merkez Bankası yönetiminiz hükümeti kızdıracağım diye faizlerle yukarı yönlü oynayamıyorsa, yaşanan bu gelişmeler karşılığında rezerv eritme bedeline katlanmak zorunda kalmanız kaçınılmaz.
Bir düşünün; cari açık artışı hız kesmeseydi, sıcak para girişi olmadığı için, kim bilir kurlardaki artış daha ne kadar fazla olacaktı? Ya da, kurları durdurmak için, daha ne kadar fazla döviz rezervi eritmek zorunda kalacaktık?
Kurlardaki artış ithal maliyetleri artırdığı için cari açığın azalmasına neden oluyor, cari açık artışındaki hızın kesilmesi, kurların biraz daha dengelenmesini sağlıyor. Dalgalı kur dediğimiz de zaten bu...
Son iki-üç ay içinde ithalatın azalması ve buna bağlı cari açık artışındaki hızın kesilmesini bazı bakanlar “büyük başarı” olarak lanse etmeye çalıştılar. Sanki bu durum kendiliğinden oluyormuş gibi… Geçen gün CNN Türk’te soruları yanıtlayan eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, bakanların bu demeçlerine dikkat çekerek, “İthalatın beli kırıldı diyorlar, beli kırılan büyüme, bunu söylemiyorlar” dedi. Haklı değil mi?...Çünkü sizin üretim yapınız bu: Yüzde 5’in üzerinde büyüdüğünüz zaman, ithalata bağımlı üretim yapınız nedeniyle, dış ticaret açığınız da, cari açık rakamınız da büyümeye, daha doğrusu tehlikeli olmaya başlıyor….”
Ve olan oldu; yukarıda belirtiğim gibi cari açık aldı başını yürüdü. Yürüdü yürümesine de, dünyadaki büyüme hızında birinci olduk.
“Oy, oy!!” diye inlerken, oy veren kardeşim, senin gibi sıradan bazı vatandaşlar bile; “Büyüme'de Çin'i geçmişiz, Amerikayı'da geçeriz bu gidişle..İyi-hoş-güzel de ,OECD verilerine göre,genç işsizlikte dünya birincisi nasıl oluyoruz,kafam basmadı ilginç bir çelişki…” sorusunu soruyorsa, bu nasıl büyüme? Kim büyüyor, kim küçülüyor?
İşte bu büyüme, uzmanların dediğine göre, tehlikenin başlangıcı.
Uzmanların dediklerini sen de benim gibi öğrenebilirsin. Ekonomi uzmanı olman gerekmiyor, yeter ki oku…İlle de oku. izle ve anla ve de yaptıklarını algıla.
İşte anlamalarım;
Kesin inişe geçilecek. Yıkıcılığının şiddeti bilinmiyor. Ulusal ve uluslararası uyarılar artmaya başladı… “İçerde ve dışarıda büyümemizi çekemeyenler komplo kurdu” feryatları yükselecek…Gelişimin yabancı kararlarla gerçekleştiği dışa bağımlı ekonomiler cari açığı, o da beraberinde yıkımı getirir… İhracat artınca, ithalat artar, çünkü üretim girdilerini üretemediğin için ithal ediyorsun, bu da doviz dengesini bozarak cari açığı tetikler. Yani ihracatını iç üretimle yaparak bir büyüme sağlamıyorsun. Yani yerli katma değer olmayınca İthal ürünlerle ihracat ve iç tüketim artıyor, cari açığınızla birlikte cahil artışınız artıyor, çünkü bunu da : sıcak para ile kapatarak sanal ekonomik büyümeyi sağlıyorsunuz. Ya sıcak para durur ise, ne yapacaının politikalarını hiç düşündün mü? Yoook!! İşte o zaman çakılmaya hazırlan. 2012’yi de belki atlatırsın ama, 2013 her şeyini alıp götürür; başkanlık düşlerinle birlikte…Yetmiyor, bankacılık politikalarınla, bazı bankaları keyfi olarak karalıyorsun. Örneğin CHP hisseleri nedeniyle, İş Bankasını. Küresel krizin teğet geçtiğini söyle, olası inişleri dikkate almadığın yetmiyormuş gibi, ekonominin sağlam temeli bankacılık sektörünü yıprat…Hani; Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’na (BDDK) bankalara karşı isimle, demeç ve yayınları önlemek için ciddi yetkiler tanınmıştı. İyi de neden;İş Bankası aleyhine verilen demeçler için BDDK bir yaptırım getirmiyor? AKP iktidar yandaşlığı mı yapıyor, Eğer yandaşlık sermaye oldu ise, yandı Türk ekonomisi…
Ve en önemlisi, cari açığın en büyük nedeni olarak enerji ithalatını göreceksin, 35 milyar dolarlık kaçak elektriğin önünün almayacaksın ve tüm bunları gerekçe gösterip, dereleri yok etmek için HES rantına yöneleceksin. Bu cinayetle bütün cehaletten başka bir şey değil.
Evet; Cari açık, cahil büyüme süreci yaşıyoruz. Çünkü;
‘Cari açık’ konusunda eleştirenlere öfkelenerek onları ‘ekonomik bozgunculukla’ suçla, elektrik ithalatına bağla, HES için araç olarak kullan, yetmedi; ‘Cari açık başımıza iş açabilir’ diyerek, tüketimden aldığın vergiye(dolaylı vergiye) zam yap. Ardına bakmaksızın öfkene de zam yaparak; “Rakı içme, sigara içme(su içmeyin de diyebilirdi) , Porche’ye binme, fiata bin(En basit arabanın dolaylı vergisini artırdığın unuttu ve ÖTV(Özel Tüketim Vergisi) vergisi diye yutturuyor…Değil P’ye, F’ye de binemiyor insanlar. Özellikle F’ye binenlere öyle bindiriyor ki…Ama kendileri Mercedes ve BMW’den inmiyorlar, tıpkı halktan in…..gibi)” diyebildi. O’nu içme, bunu yeme, o’na binme, buna bin, yani tüketme diyorsun; iyi de, ben tüketmeyince, sen satamayacaksın, satamayınca da, ÖTV diye yutturduğun dolaylı vergini alamayacaksın…Sonra ne yapacaksın? OVP(Orta Vadeli Program) mi kurtaracak?
Bunun yanıtını da Erdal Sağlam veriyor: “…piyasaların asıl baktığı yer 23 Ekim’de yapılacak AB liderler Zirvesi ile 3-4 Kasım’da yapılacak G-20 liderler zirvesi olacak. Bir başka deyişle OVP ve 2012 yılı bütçe program hedefleri bu toplantılarda alınacak kararlarla bir anlam kazanacak. Konulan hedeflerin tutup tutmayacağı küresel ekonomideki gidişata göre belirlenecek. “Ekonomik dengeleri belirlemek TBMM’nin inisiyafitinde, Millet iradesi ne derse o olur” diyenler küresel krize karşı alınacak önlemlere ve bunun piyasalar tarafından benimsenip benimsenmeyeceğine bakıp, yine bu sözleri söyleyebilirler mi? Küreselleşme dediğimiz bu işte; sizin ulusal iradeniz de, ekonomik gidişatta belirleyiciliğiniz de, İran’a karşı radar üssüne izin verip yarın başka kararlar alabileceğiniz de, Libya’da NATO’ya karşı çıkıp, sonra en büyük destekçisi olmanız da hep bu gerçeğin sonucu.
Onun için politikacıların bir türlü vazgeçemediği hamaset nutukları da, milli irade güzellemeleri de bir yere kadar, küresel gerçekler var…”
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yazarlarından olan 94 yaşındaki Fransız-Alman diplomat Stéphane Hessel, Türkçe’ye de çevrilen 32 sayfalık “Indignez-Vous” (Öfkelenin) adlı kitabıyla tüm dünyaya yayılan sistem karşıtı eylemlerin fikir ve isim babası oldu. Hessel, “Ekonomik adaletsizliğe barışçı yollarla isyan edin” diyor.
Türkiye ve Dünyadaki bu ‘bilerek yaratılan-Kapitalizmin doyumsuzluğunda kendini bulan’ ve son yıllarda ışık hızına erişen derinlikteki gelir uçurumunu aşmanın zamanı geldi mi dersiniz?
ABD’de haftalardır süren işgal eylemlerine dünyadan gelen destek, Wall Street işgalcilerini cesaretlendirdi. New York’ta finans merkezi olarak bilinen Wall Street’i, ülkedeki gelir dağılımı dengesizliğini, işsizliği ve ekonomik politikaları protesto eden yaklaşık 20 bin gösterici, önceki gün Times Meydanı’na akın etti.
Halk beklenmedik anda bir yerlere akın eder mi?
Süreci, İngiltere eski Başbakanı Tony Blair’in “Türkiye dünyadaki en ilginç ülkelerden biri” sözüyle işletmek istiyorum.
Tony Blair; ““Türkiye hızla değişen, iddiaları olan, sıra dışı, mükemmel bir ekonomik potansiyeli olan bir ülke. Dış dünya bugün Türkiye’ye odaklanmış vaziyette ve belki geçmişte hiç olmadığı kadar bu ülkeyi yakından izliyor”
Ama, nasıl izliyor? Neden izliyor? Kimin için izliyor? Türkiye için mi, küresel efendi için mi?
AKP iktidarı ne yapıyor? İlk yazıda belirttiğim gibi sürekli kendini güncelliyor. Tekrar ediyorum; Erkin Koray şarkısındaki gibi, bir oyana bir bu yana yatan şaşkın örneği, tenhalarda menhalarda ekonomiyi bitireceğini aklına getirmiyor, çünkü güncelliye-güncelliye gücü kalmamak üzere.
Şimdi de çıkmış; demirçelik üreticilerine zam yapmayın, gelir kapımız inşaat sektörünü öldürürsünüz diyerek ‘Devletçi müdahale ile’ şiddetle karşı olduğu statükocu devletçilikle özelsektörü öteliyor. Özel sektör ‘devlet müdahaleciliğiyle bizi engellemeye başladı’ feryadında.
Sen Dolaylı vergiye zam yap, demircilere ‘kurlar yüzde 30 geçmesine karşın’ dur de olacak iş mi? TOKİ’yi neden özelleştirmediğin gün gibi ortada. Yanlış mı yapıyorsun? Asla. Çok doğru bir süreç işletiyorsun ve adım adım özelsektöre seçenek ‘özerkleştirme’ kurumsallığına koşuyorsun.
Evet, belirlediği makro hedefler için, yeni para ve kur ve de kurumların kuruluş ve işleyişlerini düzenleyen kuralları(Fr. Regülasyon) içeren politikalarını ötekileştirip devletçi bir duruşun ile özelsektöre vuruşun…Hani piyasa ekonomisini kurumsallaştıracaktın? Nedir bu ekonomik kurumlarını ve kuruluşlarını tekrar devletçi etkisine almak? Yani Fransızcası, regülasyonsuzluk…?! Yoksa 2002’lerden bu yana uygulattığın ürettiğimizde çok tüketim tutkusunun(üretmeden tüketmek de diyebilirsiniz) yarattığı 500 milyar dolarlık dış ticaret açığını devlet aracılığıyla mı kapatacaksın? Piyasacılardan ve piyasalardan çekeceğin var.
Hani devlet üretici ve satıcı olmamalıydı?
Şimdi diyeceksin ki; “Hükümet ucuz konut, bedava sağlık hizmeti veriyor, başka ne istiyorsun?”
Ucuz konut…Haklısın, her şeyi özelleştiren AKP iktidarı, nedense TOK(Toplu Konut İdaresi’ini) özelleştirmedi. Neden? Çünkü senin oyuna ulaşmak için. Kentsel dönüşüm aldatmacasıyla, doğrusu; varoşları ve gecekonduların yarattığı kent kirliliğini kaldırıyorum yalanıyla, kentin içini beton kazıklarla beton tarlasına dönüştürenler, kent komşu alanları(Ar. Mücavir diyorlar) alanları da TOKİ aracılığıyla betonlaştırarak, beton surlarla çevirdiler. Evet, bunu yaparken yandaş inşaat şirketlerini varsıllaştırdılar, buradan varsıllaşan İstanbul boğazına saldırarak İstanbul’un siluetini bozan sermaye tapınaklarını diktiler. Evet, doğrudur ucuz konut verdikleri, ama kime? Oydaşlara elbette ki. İkincisi; bu ucuz konutların, hükümet tarafından para ile desteklenmesinden(Fr. Sübvanse) dolayı ülke bütçesine getirdiği yükün yine sen ve benden alınan vergilerle karşılandığını ve senin ücretini dondurarak seni daha da yoksullaştırdığını aklına getirdin mi?
Evet, katılıyorum sağlık hizmeti ucuz bir çizgiye oturtuldu, hükümet tarafından. İsteyen özel ve devlet hastanelerinden sağlık hizmetini bedava alabiliyor. Pıtrak gibi özel hastaneler bitiverdi. Çoğu da yandaşların hastaneleri. Ne yapıyor AKP iktidarı? Bu özel hastanelerin verdiği hizmetin karşılığını hükümete ödetiyor. Yetmedi kendi hastanelerin ücretini de ödüyor. Anlayacağın seni beni parasal açıdan destekliyor. Bunun yıllık faturası ne biliyor musunuz? 45 milyar dolar. Bu miktar her yıl % 15 artıyor(enflasyon yok diyenlere kapak olsun). Bu, seni, beni, hastanedeki doktoru daha da ekonomik dar boğazın içine atıyor. Çünkü 45 milyar doları senden aldığı vergiden ve sana ödediği ücretten alıyor. Doktorlar eskisi gibi yeterli sayıda değiller, çünkü çoğu hastanelerden ayrıldı, olanı da isteksiz. İnsanlar, bedava sağlık hizmeti alıyorlar almasına da, eski kalite yok. Sağlıklarından önceki yıllara oranla daha da endişeliler.
Bilmem anladın mı, sağlık hizmetinin bedavalığı üzerine kurgulanan politikanın, sağlıklı süreçleri ortadan kaldıracağını. Hükümet, böylesi bir sağlık politikasıyla büyük bütçe açığı vermeye b.aşladığını görmeye başladı. Bu nedenle birileri o’na şimdi akıl veriyor; “Bu bedava sağlık hizmetini bırak, SGK aracılığıyla sağlık giderinin yarısını öde, diğer yarısını da, kişi özel sektörden sigorta yaptırsın ve sağlık giderinin diğer yarısını da özel sektör ödesin” Bunun adı ‘tamamlayıcı sağlık sigortası’ imiş. Bana göre bunun adı; tamamlayıcı insan sağlığının özelleştirilmesi. Küresel efendinin doyumsuzluğunu gidermek için, insan sağlık coğrafyası da uluslararası kapitalist şirketlere açılıyor.
En önemlisi, her seçim senin ağzına sürülen tatlı balın, sonradan acı bala dönüştüğünü ve senin oyunu alarak iktidar olanın da ‘bal tutan parmağını’ yaladığını unutman!
“İyi uykular” demeyeceğim, çünkü; eninde sonunda sizi bu uykulardan uyandıracağız…
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
evesbere@gmail.com
GSM: 0506 609 00 32

18 Aralık 2011 Pazar

SAMSUNSPOR KANATLARDAN YAKALADIĞI KARTAL'I KAÇIRDI











Samsunspor Bu Kartal'ı yolmasına karşın nasıl elinden kaçırır ki??!!


SAMSUNSPOR KARTALI’I KANATLARDAN YAKALAMASINA KARŞIN ELİNDEN KAÇIRDI

Eğer bu maçtan puan almasa idi, Samsunspor Süper lige el sallamamaya başlardı. Eğer BJK bu maçta 3 puan alsa idi, BJK süper ligde, tüm takımlara el sallardı.
Samsun, Ahmet Şahin, Mustafa Sarp ve Ergun Teber ile yolları ayırdı. Ergun iyi idi. Diğerleri için iyi oldu diyorum, çünkü Anıl Dilaver, Ufuk Bayraktar, Bülent Kocabey ve yedekteki diğer oyuncular şans bulacak.
Nitekim Samsunspor, BJK karşısına; “Ertuğrul, Adem, Kemal, Yenal, Zenke(86’da Ekikho), Murat(90+2’de Lazar), Hakan Aslan, Fınk, Anıl(86’da Bülent Kocabey) ve Bance” 11’i ile sahaya çıktı. Bahai ve Alvares sakatmış.
Yıldızlara gelince; İlk yarı için 5 üzerinde tüm oyunculara 4 yıldız veriyorum.
Samsunspor, ligin ilk haftasında Gençlerbirliği ile oynadığı maçın ilk yarısındaki oyunun aynısını oynadı. Yani Samsunspor BJK maçının ilk yarısında hem harika, hem muhteşem idi. Harika ile muhteşemi birleştirdiğinizde ortaya süper çıkar, işte Samsunspor süperdi.
Yenal bu takımda iş yapar. Anıl bir Arda olamaz(çünkü niyeti yok), ama bu takımda iş yapar, Hakan Aslan bu takımda iş yapar, Bance iş yapmaya başladı, diğerleri biliyorsunuz iş yapan oyuncular, yani Ertuğrul, Zenke, Kemal, Adem, Murat ve Fınk.
Bance ve Zenke ile çift santrafor oynayan ve arkalarında Murat ve Anıl’ı koyan Petkoviç, bu kurgunun sonucunu da aldı. Zenke soldan getirdiği topu, Bance’e verdi, Bance’nin vurduğu şut geri dönünce Takım kaptanı Murat Yıldırım yakaladı, hafi sağa kaydı ve Rüştü’yü 37’de avladı. Samsunspor 1- BJK 0, ilk yarı sonucu.
Samsunspor’un bazı futbolcularda öngörü yok. Şöyle ki, topun nereye düşeceğini ve nereye topu atmaları gerekir konusunda anlık düşünce hızı yok. Nitekim, ani ataklarda ani toplar kaybediyorlar. 3 kez ceza sahasına girdiler, üçünde de topun nereye düşeceğini ve nereye atmaları gerektiğini düşünemedikleri için, üç atağı da harcadılar.
Bu Zenke, eğer biraz kilo verir, öngörüsünü geliştirir ise, değil Emenike, daha iyi topçu olur, çünkü çok hızlı ve top tekniği olan biri. Anıl eğer, birazda istekli olursa Arda olma yolunda görülebilir, Murat Yıldırım biraz dikkatlı olursa, futbolumuza bir Murat Yıldırım duruşu kazandırabilir. Adem süper lig’e dar geliyor.
Samsunspor iknici yarı da süper oyununun sürdürdü. Önde bastırarak BJK’nin çıkmasını engelledi.
BJK bugün hiç iyi değildi. Samsun bu takımı yenmeli idi. Yenemedi ve ateş hattındaki zorlu oyunlarını oynamayı sürdürdü.
77’de o çok başarılı Yenal olmadık, hareketiyle penaltıya neden oldu ve samsunspor 2 puandan oldu, çünkü 1-1 bitti maç.
Yıldızlamaya gelince. 4 yıldız yaklaşımımım tüm topçular için geçerli.
Samsunspor Sivasspor maçını kesin almak zorunda, yoksa süper lig’de sınıfta kalır…Korkum BAL ligi’nde oynayan Malatyaspor durumuna düşmesi.
Samsun bu değil, bu olmamalı. Galip Öztürk neden Samsunspor’a el uzatmaz anlamış değilim. Birileri mi Galip Öztürk’e el uzatmıyor, yoksa Gaip Öztürk mu Samsunspor’a el uzatmıyor?
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com
GSM:0506 609 00 32

14 Aralık 2011 Çarşamba

AKP İKTİDARI ŞİMDİ DE DEVLETÇİ Mİ OLDU-1














Atatürk'ü karalarken Atatürk'ün devletçi politikalarını uygulamak çelişki değil mi?

DEVLETÇİLİĞE DÖNÜŞ YAPAN TÜRKİYE KÜRESEL EFENDİCİKLERİ GERÇEKTEN GEÇECEK Mİ?-1 AKP iktidarı statükocu ve devletçi mi oldu?
Doğrusu, AKP iktidarı hem kel(devletçi) hem fodul(özelsektörcü) mu?
Bu soruları çoğaltabilirsiniz. Çünkü; AKP, bir oyana bir bu yana yatan şaşkın gibi, Erkin Koray şarkısını söyleyerek; sürekli kendisini güncelliyor…Güncelliye-güncelliye gücü kalmayacak gibi…
Y.Bulut; Türkiye’nin hızla büyüdüğü ve AB ülkelerini bu büyümeyle geçerek, dünya’da Türkiye ve bazı Uzakdoğu ülkeleriyle birlikte, Avrupa’da tek kalkınan ülke olacağını söylüyor.…
İyi de, bu nasıl olacak?
Bunun için; ‘Sürdürülebilir kalkınma olgusunu’ nasıl yaşama geçireceksin?
Bunun için; Ülkemin sosyal ve ekonomik gönencini artıracak %6 büyümeyi ve ardından ekonomik ve sanayi kalkınmayı nasıl sağlayacaksın?
Bunun için; salt Arap ve Uzakdoğu ülkeleriyle eşgüdüm(Fr. Koordinasyon) yeterli mi? Avrupa ve Avrupa Birliği ile de eşgüdümü sağlaman gerekmiyor mu?
Bunun için; özellikle AB’nin büyüme hızının düşmemesi zorunluluk değil mi? Yani bu ülkelerle ‘büyümen ve kalkınman için’ gerekli ‘ithalat-ihracat’ dengesine gereksinimin zorunluluk değil mi? Dahası AB pazarına gereksinimin yok mu?
Bunun için; ABD(dolar) ve AB(euro) piyasalarında yaşanan sıkıntının yarattığı dünyadaki durgunluğu nasıl aşacaksın?
Bunun için; tüm bunlar bir yana, doğal kaynaklardaki yetersizlik, iklim değişikliği, orantısız bilgilerin, nüfus dalgalanmalarının küresel çözümleri bağlamında gerekli küresel yönetişim ve işbirliği eksikliğinin giderilmesi gerekmiyor mu?
Şaka gibi; gelişmekte olan 7 ülke, yani “E-7” diye tanımlanan, Türkiye, Rusya, Endonezya, Çin, Hindistan, Meksika ve Brezilya, gelişmiş 7 ülke(G-7) olan, ABD, Almanya, İtalya, Fransa, Kanada, Japonya ve İngiltere’yi geride bırakacakmış. Bu nasıl olacak? Bu ülkeleri geri bırakırken, bu ülkelerin Pazar işlevi yok olmayacak mı, yok olan pazarda ne satacaksın da E-7 olarak G-7’yi geride bırakacaksın, be geri…
Tüm bunları başarman için, sen Türkiye; yeni vergilerle, yeni ekonomik destekler getirmen gerekmiyor mu? Vergiyi özel sektöre nasıl kabul ettireceksin? Ekonomik kayıpları hangi bütçenle destekleyeceksin’
Ekonomide 40 gün sonrasını tasarlayamayan ülkem, 40 yıl sonrasını ‘küresel egemenlerin eline tutuşturduğu sömürü reçeteleriyle’ tasarlamaya çalışması bana inandırıcı gelmiyor. Bence batının küresel efendisi için çalışılıyor.
Belirli kısıtların olduğu bir durumda, belirli bir amaca yönelik en uygun çözümün bulunması için geliştirilmiş bir yöntem olan “Yöneylem” ilkesini bahane ederek, önce örtük ‘kur çapası’ ile Enflasyonu yendik, şimdi sıra geldi ‘Cari açık’ canavarını halletmek diyerek sürekli politika değiştireceksin, bunun için de; bazen ‘Yüksek kur, düşük faiz’, bazen ‘Yüksek faiz, düşük kur’ yöntemi uygulayacaksın, yani ekonominin iklimini mevsimsiz, bir sıcak, bir soğuk değiştireceksin, ve de yüksek faiz-yüksek kurla yüksek tansiyona neden olacağını aklına getirmeyeceksin. Hade be ordan. Enflasyon canavarını hallederken, ‘cari açık canavarını’, Cari açık canavarını, hallederken ‘Enflasyon canavarını’ salıvermek, ekonomi biliminin neresine konuşlandırabiliriz ki?
Bu noktada bir antrparantez açacağım.
Soru 1:
Cari açık ne demektir?
Yanıt:
Cari, Arapça bir sözcük. Var olan, geçerli olan anlamındadır.
Anlam bu iken nedense ‘var olan açık’ veya ‘geçerli olan açık’ demeyiz de ‘cari açık’ deriz. Lazcada “G” ile başlatırsanız yemek anlamında “Gari” olur. ‘Cari açık’ dediğinizde hiç de yemek anlamı doğmaz; aksine bir ülkeye giren dövizin çıkan dövizden küçük olmasına denir. Eğer bunun tersi olursa, yani giren döviz çıkan dövizden büyük olması halinde ‘Gari’ olur, yanı Türkçesi yemek.
‘Cari hesap’ üç şekilde oluşur; 1- Dış satım ve dış alımdan 2- Karşılıklı hizmet ticareti olan taşımacılık, turizm ve sigartacılık 3- Yurt dışında çalışan işçilerimizin veya ülkemizde çalışan yabancı işçilerin, ülkemize ve dışarıya döviz aktarımlarıdır. Doğrusu, buna; döviz giriş çıkışlarıdır.
Soru 2: “Cari açık 10 ayda 65 milyar doları aştı, hedef tutacak” ve de “Üçüncü çeyrekte 8.2 büyüyüp dünya ikincisi olduk, 9 ayda 957,3 milyar lirayı yakaladık” ne demek?
Yanıt:
Resmi olmasa da, kayıtlara geçmese de, hormonlu renkli basının yağdanlık katsayısını artırmasıdır.
Veya ben ekonomiyi bilmiyorum değil, hiç anlamıyorum ve alıntı çalıntı boyutunda yazmaları oynuyorum.
İyi de; Sayın Abdullah Gül bile; “1 dolarlık ihracatın içindeki 82 sentlik ithalat rahatsız ediyor…İhracatımızın ithalata bağımlılığı da bir o kadar yüksektir. Bu hepimizi rahatsız etmesi gereken ciddi bir yapısal sorundur. Dolayısıyla yüksek cari açık vermeden, hızlı büyümeyi gerçekleştirmenin yollarını bulmalıyız.” derken, sen köşende AKP’yi ayakta tutmanın özgörevi için olmadık umut aşılamasıyla ‘ithalat-ihracat dengesini sağlayacak üretim yapısını aklına getirmeyecek’ halkı kandıracaksın; bir kez daha; Hade be oradan, seni düşünce kiralayıcısı, seni…
“Eylül iyi, ama Ekim, Kasım, Aralık’ta Enflasyon artabilir, fark etmez; 2011’de düşürürüm.” diyorsun. Olmadı; bildiğiniz gibi, halkın bankalara emanet ettiği birikimlerini(paralarını) kısmen de olsa kurtarmak için, halktan topladıkları bu miktarın % 6’sini Merkez Bankası gözetimindeki hesaba yatırılmaktadır(Ar. Munzam karşılıklar diyoruz. Bu % 6 miktar yerine % 4 senet olarak tutmaya da Fransızca, Disponibilite diyorlar. Yani; halk bankalardaki birikimini istediği zaman çekebilmek için, bankaların hemen paraya çevrilebilecek, tahvil ve senet gibi değerli kağıtlar bulundurma zorunluluğu). İşte bu hesaba yatırılan % 6 miktarı düşürürüm, ve piyasaları rahatlatırım, ama asla faiz artırmam diyerek, çözüm geliştiriyorsun. Siz böylesi çözümü, küresel krizden kurtulmak için yapacaksınız. Daha doğrusu, faizi yükseltip, ulusal gelirin, nüfus artışının gerisinde kalmasını, yatırımların ve üretimin durmasını ve de işsizliğin artmasını(Bu yaşanan Fransızca Resesyon diyorlar) istemediğiniz için… İyi de, bu olgunun önünü almayı ekonomi bilimi ile örtüştürmeniz olası mı(bilmediğim için soruyorum. Bilen sensin ya, bilirsin diye düşündüm)? Eğer bunda ısrar iseniz, birileri gibi sizi beslemek adına, bir öneri de benden; o zaman disponibilite’yi da kaldır ve yeni bir batık bankalar süreci ile halkın iki kuruşluk birikimine de son ver.
İlginç bir haber:
“THE Coca-Cola Company Yönetim Kurulu Başkanı ve CEOsu Muhtar Kent, Asya, Latin Amerika, Avrasya, Afrika ekonomileri ve Türkiye gibi ülkelerin hali hazırda bu krizi fazla hissetmediğini belirterek, Ancak ortada daha dikkatli olunması gerektiğine dair işaretler de var dedi.
Bu işaretlere değinilmesi için, kendimce birtakım işaretlerde bulundum.
Dünya ekonomisini yönlendiren ABD ve AB(Avrupa Birliği. Açmak zorunda kaldım, çünkü insanlar ABD’ye alıştığı için, AB’yi pek anlayamıyor) yönetiyor; Asya, Latin Amerika, Avrasya, Afrika ülkelerini yönlendirerek. Fakat yöneten krizde, yönlendirilip yönetilenler ekonomide iyi. Doğrusu onlar ekonomik durgunluk içinde(Fr. Resesyon), bunlar vurgunluk içinde… Ben bunu anlamıyorum. Bir gizemli el; İlahi haber karşısında, zenginler ve yoksullar yer değiştirsin operasyonu mu yapıyor?
Öyle ki; Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, gibi ülkeler daha güç kazanacak, aynı zamanda Endonezya, Türkiye, Vietnam, Meksika, Fas, Güney Afrika gibi hızla büyüyen ülkeler de dünyanın dengesini değiştirecek.
İnanın, diğer ülkeleri bilmem ama, Türkiye’deki iktidar, dünya dengesini değil de, halkın dengesini değiştirdi(Hangi yönde olduğu nu sen söyle)…
Türk-Amerikan İş Konseyi (TAİK) tarafından onuruna düzenlenen toplantıda konuşan ABD Ticaret Odası Başkanı Tom Donohue, “Türkiye’de Amerikan şirketleri için muazzam fırsatlar var. Birçok birinci sınıf mal üreten Türkiye, stratejik konuma ve büyük işgücüne sahip… İkili ticaret 15 milyar dolar civarında. Her iki ülke de, diğerine daha fazla ihracat yapmak istiyor. Peki bizi alıkoyan nedir? ABD’de Türkiye’deki fırsatlar konusunda farkındalık8Mantıksal uyanıklık süreci demek istiyor) eksikliği var…. İki ülkenin ilişkisi geçmişte bölgesel savunma ve enerji konularına odaklansa da, ticari ilişkimizi görmeyi kaybetmemeliyiz. Bu ilişki, Türkiye’nin bölgesel ve global yeni ekonomik rolünü yansıtmalı.”
Bu noktada senaryo yazacağım, kusura bakabilir birileri;
ABD durgunluğunu, gidermek için Türkiye’yi kullanmak istiyor. Dahası Pazar olarak görmenin ötesinde, özellikle İstanbul’u Küresel finans merkezi haline getirip, Hong Kong süreci yaşatmak istiyor. Daha doğrusu, yeni küresel sömürü istasyonu oluşturmak, özdeki amacı. Biliyorsunuz; Hong Kong küresel finans merkezi olarak devasa sermaye tapınaklarıyla varsıl bir süreç yaşarken, arka bahçesi varoşlarda aç insanlar yaşama savaşı veriyordu.
Başbakan’ın ikide bir ‘Çılgın Proje’ duruşuyla, ortaya çıkmasındaki potansiyel rüya bu.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
evesbere@gmail.com
GSM: 0506 609 00 32

11 Aralık 2011 Pazar

GALATASARAY SON 2 DERBİDE 3'ER 3'ER ATTI 3'ER 3'ER TOPLADI


Galatasaray çok parçalı olaktan kurtuluyor galiba. Baksanıza yek vucütlar.









Önce FB, sonra Trabzonspor derbisinde 3 attı, 1 yedi, 6 aldı.
Üst katımız Fenerbahçeli idi, alt katımız tarafsız kazan dairesi…FB gol atınca, üstte kıyamet, GS gol atınca altta kıyamet kopardı. Üst kat taşındı. Gelenlerin taraftarlığını merak ettim. Merakım, 7 Aralık 2011 saat 20.03’te giderildi, çünkü 33 dakikada Eboue’nin FB’ye gol atmasıyla, üst katta kıyamet koptu, dolayısıyla alt katta, dola dolayısıyla de apartmanda…Belli ki, Galatasaray karşısında, sürekli kıyametle olup yağan Fener, artık GS’ın kıyametlerini yaşayacak…
Bakalım Galatasaray; Avrupa şampiyonlar ligi devamlılığı yerine Avrupa ligi vizesi alan, keyfi pek yerinde olmayan Trabzonspor karşısında 11 Aralık akşamı ne yapacak?…
Yapması gerekeni yaptı ve Galatasaray Trabzonspor’u Trabzon’da 3-0 yendi. Belli ki 1994-2000 arasındaki agresif ruhunu geri çağırmış…
Sergen Yalçın ve Fatih Altaylı; GS, FB karşısında kaybeder dedi ya, kıyametler koptu.
Soruyorum, 43 ay kim kazanıyordu? FB. Eee, ne var FB’nin kazanma ayını 44’e çıkarmasında. Anlayın bazı yetersiz duygusal beyinlerde bunun kural olduğunu.
Trabzon-GS Maçı’ndaki Ekran sahasına 20 dakika sonra girdim, çünkü Samsunspor’un başlayan Asya yolculuğunu yazıyordum. Baktım GS 1-0 önde. Golü kimin, kaçıncı dakikada attığın merak ettim. Öğrendim ki, 5. Dakikada Elmander atmış. Elmander tam bir İngiliz tazısı. Bir oyuncu bu kadar koşar ancak.
Aslan 6 maçtır, deplasmanda gol yemiyormuş. Yine yemedi. Yani yemedi yedirdi. Eee, ne de olsa büyük…
Semih Kaya, Aslan’ın değil, Avrupa’nın en büyük transferi. Değil Türkiye7nin Avrupa7nın gündeminden düşmeyen Burak Yıylazı sildi süpürdü, nefes aldırmadı yarattığı toz dumandan. Emre Çolak Kanarya maçında 11’de, Trabzon’da 11’de, arkadan Merthan geliyormuş ve bu üçünü özel çalıştırıyormuş. Alsana Reyes, Drogba, Fabregas. Yeter ki sen Anadolu çocuğuna güven, katlar bunları…Doğrusu Bravo Terim, Aslan’ın ‘1980’lerde ötelediği ve 1990’ın ortalarında geri getirdiğin, 2000’lerde tekrar ötelenen ruhu tekrar geri çağırdığın için.
Bu Aslan kükreyişi durdurulamaz. Gerçi Rijkaard’in ilk 2 ayı için de Aslan’ı kimse durduramaz demiştik, fakat birileri durdu. O birilerini birileri durduğu için, zor bundan sonra Aslan’ın kükreyişini durdurmak.
Burası Türkiye; yine de belli mi olur kuşkusuyla önlemleri ihmal etmeyelim.
Kuddusi Müftüoğlu’nun yönettiği Harika maçta, Galatasaray”ı sahada şöyle izledim: “ 25 Muslera (7) 27 Eboue (7) 17 Ujfalusi (6) 26 Semih (7) 22 Hakan Balta (6) 80 Kazım Kazım (6) 6 (Dk. 87 Ceyhun 5) 8 Selçuk (7) 10 Melo (7) 52 Emre (6) 18 (Dk. 82 Ayhan) 9 Elmander (8) 15 Baros (6) 50 (Dk. 70 Engin 4)
Goller: Dk. 5 Elmander, Dk. 44 Selçuk, Dk. 90 + 2 Ceyhun (Galatasaray)
Sarı kartlar: Dk. 56 Burak (Trabzonspor), Dk. 61 Melo (Galatasaray)
Kırmızı kart: Dk. 55 Zokora (Trabzonspor)”
Tüm goller iyi idi, fakat iyi olmanın yanında anlamı olanı Ceyhun Gürselam(bu soyadı çok hoş geliyor kulağa)’ın attığı goldu. Yani, Engin Baytar ile başlayıp, Selçuk İnan ile devam eden atağın Ceyhun ile gol olması, çünkü bu 3 oyuncu geçen yılın Trabzonspor yıldızları olması.
Selçuk İnan’ın o müthiş serbest atışının da gol ile sonuçlanması anlamlı idi, çünkü Selçuk maç boyunca ıslık landı, o da bu ıslıklara gol ile yanıt verdi.
55’te MAÇ 2-0 iken Trabzon’dan Zokora kırmız kart gördü. Bence ağırdı.
Futbolcular, çalıştırıcılar ve yöneticiler; bilmeli ki, maç 90 dakika sonra bitmiyor. Her doksan dakikanın bitimi, yeni bir 90 dakikanın doğumudur. Bunun için, 90 dakika içinde olanları, maç anında ve sonunda abartmamak gerekir. Öfkelenmemek ve de umutsuzluğa kapılmamak gerekir.
Unutulmasın ki; bugün Trabzon kötü, GS iyi olabilir, yarın da bunun tersi. Futbol bu göreceli sonuçlarla güzeldir. Aksine monotonluk yaratır, ki bu da bezginliği beraberinde getirir. İspanya’da Barcelona’nın yaratığı bezginlik gibi.
Bugün GS gerçekten, sahanın tüm alanlarında, oyun kurgusunda ve futbolcu performansında müthiş idi. Yok 4 4 2, 4 2 4 taktiği, maç tek kelime ile 4 dörtlüktü,o kadar.
Galatasaray son 2 maçını da alırsa, büyük olasılıkla Play-off’u ilk dörtte tamamlar.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

SAMSUNSPOR AVRUPA'YA DEĞİL ASYA'YA KOŞUYOR











SAMSUN SANKİ GELDİĞİ BANKA ASYA LİGİ'NE DÖNÜŞ HAZIRLIĞI İÇİNDE


Doğrusu koşturuluyor.
Peşinen söyleyeyim de, borçlu kalırım korkusunu üzerimden atayım: Samsunspor’un en büyün yanlışı, Petkoviç’i getirmek değil, Adnan Sezgin’i getirmektir.
Onun sayesinde Galatasaray’ın senelerdir iki yakası bir araya gelmedi. Daha yeni-yeni kendini toparlıyor. Adnan en iyi yaptığı şey, oyuncu toplamak, puan değil. Evet, Adnan Keskin’in işi gücü, yönetimi ikna edip, onlarla kafa-kafaya vererek futbolcu aktarımı yapmak. Biliyorsunuz, GS’ya aldığı topçular iyi para topladılar, fakat asla iyi puan toplayamadılar.
Samsunspor’un ikinci şansızlığı, Suat Kılıç’ın sporla ilgili bakanlığa getirilmesi. Çünkü Suat Kılıç, Samsunludur ve de Samsun’a büyük bir stat sözü verdi ve de ondan sonra sustu veya susturuldu. Suat Kılıç, potansiyel bir işgüzar olduğu için ve dürüstlük oynamayı siyasi rant adına sevdiği için, asla Samsunspor’un başarısızlığında ses çıkarmaz aksine suskun kalır.
Yönetim, iç savaş vermekten, dış savaşı unuttu. Nedir o istifalar? Nedir o çekişmeler. Sezgim o ki, Sezgin burayı da karıştırdı. Yönetim hiç güven vermiyor.
Evet, Samsunspor’dan bu yıl Petkoviç ile Avrupa’ya koşmasını beklerken, o Asya’ya, yani geldiği bir alt küme olan Banka Asya Ligi’ne koşmaya başladı.
Samsunspor, Asya’ya yönelince, seyirci o7nu yalnız bıraktı, çünkü seyirci Asya’ya gitmek istemiyor, Avrupa tek isteği. Tıpkı birilerinin AB’yi düşlemesi gibi. Onun için Banka Asya’ya gider ise, Samsunspor, asla bir daha geri gelemez. Ve orda kalır, hatta Sakarya, Kocaeli, hatta-hatta Malatyaspor durumuna düşer.
8 Aralık 2011 günkü Kayseri maçında Suat Aslanboğa denen kişi, Samsunspor’u resmen boğdu.. Dahası Malatya bölgesi(Kayseri sayılır) hakemi olduğunu öğrendiğim bu kişi resmen Kayseri’nin lehinde çalıştı. Suat bey, Suatlara boğdurma takım. Lütfen birileri gibi olmasa da, haksızlıklara müdahale et. Üstelik spor bakanısın. Kimsi, birilerinin kentlerine yaptığı gibi, senin de Samsunspor’u bir yere yapay olarak taşı demiyoruz, Samsuspor’un hakkını yemesinler, Aslanboğalar, boğmasınlar. Bak Manissopr’a, Bak Kayserispor’a, Bak İBBB’ye, Bak, Karabükspor’a, Bak Bursasspor’a, Bak MİY’e, çalımlarından geçilmiyor. Ki bu Samsunspor Balkan kupasını kazanmış tek Türk takım, Bu takım 19 Mayıs Kurtuluş sürecinin kutsal kenti Samsun’un takımı ve sayısız ulusal takım futbolcusu yetiştirmiş, futbol potansiyeli ile, Trabzon’un önünde bir takım.
“Önce 3 Aralık 2011’deki Gaziantep’teki maçına bakalım” diyesim geldi, fakat nesine bakayım ki? Samsunspor’un bugüne dek en iyi oynadığı maçlardan biri idi.
Samsunspor sahada: “Ahmet xx, Fink xxx, Mustafa Sarp xxx, Kemal xx, Ergün Teber xx, Bance xx (Dk. 71 Hakan x), Murat Yıldırım xx (Dk. 84 Santos Vıana x), Adem x, Cabezas xx, Akaki xx, Zenke xx (Dk. 80 Ufuk Bayraktar x)” futbolcularla savaş verdi.
Maçın hakkı en az 1 puandı, fakat 82’de yediği gol ile(Samsunspor’dan çok golu yiyen Ahmet idi) maçı 1-0 kaybetti. Anlayacağınız gibi Samsunspor’un şansı da yaver gitmiyor.
Umut kendi sahamızda oynayacağımız Kayserispor maçı idi. Fakat; o maçta bir adam vardı, adi Suat Aslanboğa.
Öğrendim ki Malatya bölgesinin(Kayseri bölgesi diyebilirsiniz) hak emeni imiş. İşte bu hak emen Aslanboğa, adeta Samsunspor’u boğdu. Ve buna utanmadan birileri ‘xxx’ yıldız vermiş. Adam resmen hemşerisi Kayseri’yi kayırdı, Samsunspor’u da, ikiye ayırdı. Öyle ki Samsunspor’un % 1000 penaltısını vermedi. Kayseri futbol adına bir şey yapmadı. Düşünün kötü Samsunspor’dan da kötü idi. 1. Dakikada attığı golün üzerine hak-emen ile yattı, hak etmediği 3 puanı kaptı, Samsunspor’u da ateşe attı.
Samsunspor: “Ertuğrul xx, Mustafa xx, Kemal xx, Ergün xx (Dk. 79 Yenal x), Bance xx, Murat xx, Adem xx, Dominguez xx (Dk. 69 Ekigho xx), Akaki xx, Zenke xx, Hakan xx (Dk. 62 Fink xx)” futbolcuları ile sahada idi. Ahmet Şahin kenarda. Bundan sonra da zor ayrılır kenardan. Antep’ten yediği gol, bugüne dek yediklerine kök söktürdü.
Eğer Samsunspor Mersin deplasmanından ve BJK’den puan almaz ise kesin çıkın omzunda Asya’nın yolunu tutar. Kimsede geri getiremez. Eğer puan ve puanlar alırsa bu maçlardan, Avrupa olmaz, ama Asya da olmaz, ancak Türkiye olur. Yani ligde kalır.
11 Aralık 2011 günkü, ligin 15. maçı olan Mersin İdman Yurdu(MİY) maçına Samsunspor sahada: “Ertuğrul, Bahia, Fink, Ekigho(65 Zenke), Kemal, Ergün(87 Bülent Kocabey), Bance, Murat, Adem(87 Anıl Dilaver), Khubutıa Akaki, Hakan Aslan” ile top oynamaya çalıştı.
Bance bu maçta bir tuhaf. İlk yarı harikalar yaratmadıysa da, Gençlerbirliği maçındaki iyi futbolunuçağrıştırdı. İyi idi. Top tutan, saklayan, atakları yönlendiren. Fakat hem Bance’de, hem Ekikho’da, şut atma gücünden çok, şut tekniği yok.
Murat iyi idi, Ertuğrul Ahmet Şahin’den iyi idi, Ekikho’da, Gürcü Akaki’de, Bance, Ergün, Hakan Aslan ve Kemal iyi idiler. Adem pek iyi değildi. Fink de…
Samsunspor Samsun’un çocuğu Hakan Bayraktar’ı neden MİY’e verdi. Adam resmen MİY’in vazgeçilmezi.
Samsunspor İkinci yarıda da iyi idi. Ne zaman ki, 65’ten sonra geri yaslandı ve sadece karşı ataklara yanıt için(Fr. Konratak) Ekikho’nun yerine Zenke’yi aldı işler iyi giderken kötü gider oldu. Kötü gidişin ‘ta ki’si da dakika 85. Samsunspor Karşı ataklara ani çıkışlarla başarılı yanıt verdi. 77’de Zenke’nin sağdan getirip, soldaki Murat’a yaptığı asist harika idi. Harika olmayan Murat’ın boş kaleye topu atamaması oldu. Burada Murat adeta, “ Bırakın Avrup’yı, Türkiy ligine bile yakışmayız, bizim yerimiz Asya, orda daha iyi oynuyoruz” der gibi idi. Fink bu takıma zarar veriyor. İkinci yarı her pozisyonda topu kaybetti. Ruhsuz ve isteksiz oynuyor. Bu da takım bozuyor. Yine böylesi bir top kaybında Beto durumu 1-0 yaptı(85).
Önceden yapılması gereken oyuncu değişiklikleri, gol yenince yapıldı. Anıl Dilaver ve Bülent Kocabey, çıkması gereken 2 oyunun yerine girdi. Petkoviç, bu Anıl Dilaver’i neden oynatmaz ki? Emre Çolak’tan da iyi topçu. Bakın E. Çolak GS’da harikalar yaratıyor.
İşin özü, Samsunspor, G.antep maçındaki gibi iyi oynadı, kötü sonuç aldı. Hakem Tolga Özkalfa, resmen Samsunspor’un penaltısını, tıpkı G.Antep maçındaki hakem gibi vermedi.
Samsunspor, kalan birkaç maçı alamaz ise, Asya biletini ‘internet üzerinden mi, yoksa otogara gidip alır bilemem. Bildiğim tek şey Samsunspor’da Petkoviç operasyonundan çok, başka operasyonlara da gereksinimi var.
Petkoviç’ten önce birilerine yol gösterilmesi gerekir. Yukarıda o birilerini işaret ettim.
Samsunspor bir giderse pir gider ve bir daha geri gelemez.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUyORUM
evesbere@mynet.com

7 Aralık 2011 Çarşamba

GALATASARAY FENERBAHÇE'Yİ 1319 GÜN SONRA YENEBİLDİ














Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti öteden beri var ve var olacaktır.


GALATASARAY 96 SAAT İÇİNDE FENERBAHÇE’Yİ VE GENÇLERBİRLİĞİNİ YENEREK ZİRVENİN FATİHİ OLDU

14. haftanın 3 büyükler derbisi değil, dünyanın en büyük derbisi. Öyle bir derbi ki, debisi Niagara’dan yüksek ve en az 50 HES kurulur bir enerji potansiyeline sahip.
Galatasaray, Fener arasındaki 7 Aralığın 2011’indeki bu dev derbi öncesi; “ Derbi, genelde Galatasaray’ın derdi olur” diye düşünmedim değil. Çünkü Galatasaray’ın birinci vazifesi Fenere’e yenilmek olmuştur son 9 yıldır…“Fener, dünyayı yener, Galatasaray’ı görünce mum gibi Soner” sloganı çocukluğumuzun sloganı idi. Üzülerek belirteyim ki, bu slogan ancak 2000’ler sonrası değişebildi; “ GS, dünyayı yener, Fener’e hep yenilir(olmadı ama, olsada…)” şeklinde.
İşte iki takım, bu yıl dahil 102 yıldır karşılaşıyor. İlk golü 17 Ocak 1909 tarihi’nde ‘Papazın çayırında’ Fener yemiş; Emin Bülent Serdaroğlu’ndan . İlk 7 maçta FB, GS’a gol bile atamamış. İlk 5 yıl Galatasaray Fenerbahçe’yi hep yenmiş. Ondan sonrasını ne sen sor, ne ben…Pardon; birbirlerine karşı aldıkları en farklı galibiyetler var. Örneğin sis nedeniyle oyuncuların tümünün Kadiköy’e gelememsi nedeniyle GS’in 7 kişi ile başladığı 12 Şubat 1911’deki maçta Fener’i 7-0 ve 4 Mayıs 1913’te 6-0 yenmesi. 7-0’lık maçın gollerinin 4’ünü GS Lisesi öğrencisi olan ve sonradan Irak cephesinde şehit düşen ‘Kürt Celal’ lakaplı Celal İbrahim’dir. Bu travmayı FB uzun zaman atlatamadı, taaaaki 6 Kasım 2002’ye dek. O tarihte ben Köy Hizmetleri Diyarbakır Bölge Müdürü idim ve yanımdaki Bölge müdürü arkadaşa bağırıyordum, çünkü FB, Terimli GS’yı 6- 0 yenmişti ve ben travmalardaydım. O hala devam ediyor diyemem, çünkü hemen, travmaya iyi gelen 1911 tarihli 7-0 ile 1913 tarihli 6-0’lık ilaçları alıyorum.
2011 Çarşambasının 7 sinde karşılaştılar.GS, 4141 ile değil, sahaya 4231 ile çıktı, Galatasaray. Yani Kalecinin yanına 2 kişi koydu ve sonrasında de FB’yi yendi…. Kimse , “yenilginin gelişi Çarşamba’dan belli idi” demesin, çünkü FB her durumda GS’ı yeniyordu. Olmadı. Ben de bu işe hayret ettim. Eğer bir şeyler ters döndü ise, FB bundan sonra GS’in yaşadıklarını yaşayabilir.
Müthiş bir oyun, müthiş bir Galatasaray, müthiş bir 11: “Muslera, EboueServet 84), Semih Kaya, Ujfalusi, Hakan Kadir Balta, Kazım Kazım, Selçuk İnan, Melo, Emre Çolak xxxxxxxxxx(86 Ayhan), Baros(65 Riera), Elmander.”, müthiş Terim, Müthiş kurgu, müthiş topçular ve müthiş bir ilk yarı. Düşünün 20 dakikada 7 pozisyon Galatasaray her alanda baskı yapıyor. Dakika 5, Baros boş kaleye atamıyor. 8’de Kazim felaket vuruyor, Volkan felaket kurtarıyor. 9’da GS’ın penaltısı verilmedi. 15’te Emre Çolak iyi vurdu Volkan kurtardı. 16’da Elmander, 17 de Baros boş kaleye atamadılar. Olacak gibi değil, sağda Eboue girdi, yer be! Diyerek durumu 1-0 yaptı.. 41’de Elmander 2-0 yaptı ve ilk yarının sonucu 2-0 olarak tescil edildi.
İkinci yarı FB biraz kıpırdanmaya çalıştıysa da, GS 65’ Tİ Pitbul Melo ile durumu 3-0, 90+2’de Aleks durumu 3-1 yaptı.
Müthiş bir Emre Çolak, Müthiş bir Galatasaray vardı sahada. Semih Kaya7dan sonra, Emre Çolak bu yılın en büyük transferleri olsa gerek.
Bu maç yazılmaz(haklısın yazdım da). Oturulur defalarca izlenir. Bu nedenle bir hafta önceki Gençlerbirliği maçını yazacağım:
Samsunspor, kırmızı siyah Gaziantep’e 1-0 yenilmiş. Belli ki Galatasaray, bir başka kırmızı siyah Gençlerbirliği’ni yenecek. Çünkü taraftarı olduğumu 2 takım, bugüne dek asla 2 kere sevindirmediler beni, hep yekte kaldı sevincim. Çünkü biri kaybedince, diğeri kesin kazanıyor. Bu nedenle Galatasaray’ın yeneceğini söylüyorum.
“Bugün Ayın Üçüdür (De Gülüm Nanay Ayda Ninay)-Girme Bostan İçidir (Yar Girme Bostan İçidir)…” diye başlayan Muzaffer Akgün’ün söylediği Azeri türküyü hepimiz biliriz(canım bana ne, sen bilmiyorsan) . İşte, Galatasaray’da Aralığın 3’ünde Gençlerbirliği bostanına girdi. Evet; 2011 Aralığının 3’ünde, zirve kapısını aralaması gereken Galatasaray, Ankara’da Gençlerbirliği ile 81. karşılaşmasını yapmak için sahaya yedeklerle çıktı: “Muslera, Gökhan Zan, Servet Çetin, Felipo Melo, Hakan Balta, Selçuk İnan, Riera, Aydın Yılmaz, Sercan yıldırım, Emanuel Eboue, Baros” ile saat 16.00’da bostana girdi.
Aydın Yılmaz oyunda, çünkü o Ankara’da iyi oynuyormuş.
İlk yarı Bostan bekçisini geçemeyince Galatasaray , bostandan eli boş soyunma odasına döndü(0-0).
Gençler resmen savunmada kaldı. Galatasaray’da kanatları iyi kullanmayınca, ortaya ürkek iki takım resmi çıktı.
İkinci yarı bu resmi Terim geç de olsa(65. dakikadan sonra) değiştirdi. Galatasaray-Galatasaray gibi olmasa da, 3 puan için oynadı. Ve Bostandan eli puanla dolu çıktı. Bostan’ın bekçisini atlatan, İlk kez gol atan defans oyuncusu Eboue oldu.
Galatasaray Gençlerbirliği arasındaki 81. maçta, berabere bitmeyen maç sayısı 15’e çıktı, Galatasaray’ın puanı da 25’e.
Maçın en iyisi, bence Melo idi. Hakan, bugün biraz baltamsı gibi idi. Sercan ben bu takımda oynarım dedi. Çünkü Eboue’ye asistliği o yaptı.
Artık seyirci, Terim’in yardımcı teknik adamı oldu. Kim çıksın, kim girsin oylamasında, seyircinin dediği oluyor. İyi de Galatasaray’da kim var ki, çıkanın yerine girsin?
Öyle değilmiş, varmış. O kim biliyor musunuz? Emre Çolak. Emre 65’te Riera’nın yerine girdi, oyunun akışı değişti. 67’de Aydın yerine, Ayhan girdi. Ve iki kanat yerine taze iki kanat geldi. Gerçekten bu tazeler iş yaptı(doğru Ayhan taze değil, ama benim diyen taze den tazı-İyi koşuyor). Ve bunların katkısıyla Emanuel Eboue takımı 1-0 öne geçirdi, müthiş Sercan asistliği ve müthiş şut ile. Baros 88.45’te yerini Ceyhun Gürselam’a bıraktı ve Galatasaray seyircisine üç güzel puanla seyircisine selam durdu. 3 puanı hak etti çünkü oyunda GS topla %60 oynayarak, hakim olduğunu gösterdi.
Haftaya FB maçı bizim kader maçımız değil, Terim’in ve bazı topçuların ve de yöneticilerin kader ötesi maçı olacak.
Evet, GS, FB’yi 3-1 ile geçerek 59 hafta sonra lider oldu. Kimse FB travma geçiriyor demesin. 13 hafta gelene geçene atan FB, o zaman travma geçirmiyor muydu? Asıl, 1319 gündür yenemediğimiz Fener'i, yine yenemeseydi GS, travmaya bizler geçirecektik…
Teşekkürler Galatasaray.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

5 Aralık 2011 Pazartesi

TÜRKİYE YÜKSELEN DEĞER İSE HALK BU DEĞERİN NERESİNDE?











Yeni Süper Güç Türkiye...Dünyanın Yeni Lideri Türkiye savlarının doğruluğu sanal utopyanın ötesi bir aldatmaca mı?


YÜKSELEN TÜRKİYE’DE HALK MI YOKSA BİRİLERİ Mİ YÜKSELİYOR?
Öyle diyorlar. Bir bakalım nasıl yükseldiğimize:

1- Otomotiv çifte rekora koşuyormuş. 2003 yılından beri hızla büyümüş. 200 bin üretim, 2011’de 1.2 milyon adete yükselmiş. Bunun 900 bini iç tüketim imiş.
İyi de, 75 milyon içindeki bu 900 bin kişi kim? Kaç kişi otomobil alabiliyor? Bir de buna, evi yokken, ekmeği yokken, cep telefonu özentisi boyutunda araba alan veya babadan kalan üç-beş kuruşu tasarruf edeceğine araba alan lüks sapkınlarını saymaz iseniz; gerçekten ekonomik gönenç içinde olan kaç kişi araba alabildiğini görürüz.
Tüketim toplumu yaratarak, elindeki üç kuruşunu tükettiğimiz insanların lüks merakı ‘Yükselen Türkiye’yi mi yaratıyor, yoksa otomotiv sektörünün sahiplerini mi yükseltiyor?
2-…Bankalar sekize katlanmış.. Toplam aktifler, 2002 sonrası 166 milyar TL’den 1 Trilyon 214 milyar TL’ye ulaşmış. Ekonomiyi finanse ediyormuş.
Sondan başlayalım. Kimleri finanse ediyor.? İkincisi; batık banka modası geçti, iyi de batık şirket adedini sayabilir misiniz. Üçüncüsü, bankalarımızın % kaçı, yabancıların elinde. Bizi biz mi, onlar mı finanse ediyor?
Gıpta ile bakıyormuş batı ve yüzümüz gülüyormuş. Gıpta Arapça bir sözcük, Türkçesi özenti demek. Bence bize özenti ile bakmıyorlar, aksine içten içe gülerek özentileri oynuyorlar.
10 yılda 110 milyar dolar yabancı sermaye gelmiş. Bu doların % kaçı kalıcı yatarımda bulunmuş. Bunlar kalıcı yatırımcı mı, yoksa kaldırıcı yatırıcılar mı? Türkçesi, 100 milyar sermaye kaç yüz milyar sermayeyi geri götürmüş. Çin’deki kalıcılığı gerçekleştirebildin mi? Ülkemin yağını sürdürüyorlar; posası çıktığında göreceğiz…G-20’de bir bizim yüzümüz gülüyormuş. Yani; ‘Arjantin, Avustralya, Brezilya, Kanada, Çin, Fransa, Almanya, Hindistan, Endonezya, İtalya, Japonya, Güney Kore, Meksika, Rusya, Suudi Arabistan, Güney Afrika, Türkiye, İngiltere Ve Amerika Birleşik Devletleri’ içinde salt bizim yüzümüz gülüyormuş. Dünyanın en zengin G-8 ülkesi içinde de, sadece bizim yüzümüz gülüyor demektir, çünkü G-8 içinde; ‘ABD, Kanada, İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya, İtalya Ve Rusya Federasyonu' bulunmaktadır. O zaman biz G-8 değil G-1’iz. Ve ben yarın bugüne dek yaptığım ağır eleştirilerden dolayı AKP’den özür dileyerek, AKP’ye kaydımı yaptıracaaaaam…
G-20; dünyanın en büyük 20 emperyalist gücünü simgeleyen birlik olduğunu düşünmüyorum. Çıkarınbundan G-8’i kalır geriye G-12 kalın. Yani; ‘Arjantin, Avustralya, Brezilya, Çin, Hindistan, Endonezya, Güney Kore, Meksika, Suudi Arabistan, Güney Afrika ve Türkiye kalır.
Bu 12 ülke içinde Çin’i bir yana koy, kalan ülkelerle mi; tek kutuplu dünyadan çok kutuplu bir emperyalist düzene geçilecek? En basitinden süreç içinde “G”’lerin sayısı 8 iken, 20, 20 iken 40 ve sonunda G-195 yakalanarak, gerçek anlamda, adil bölüşüm ve paylaşım esasına dayalı ‘ Evrensel Küreselleşme’ mi gerçekleşecek? Siz buna inanıyor musunuz?
Okuyun, deniyor ki; “ Endüstrileşmiş ülkeler ve genişleyen pazar ekonomileri arasındaki diyalogu güçlendirmek, uluslararası finansal ve parasal işbirliği yoluyla mevcut uluslararası ekonomik sorunları tartışma amacıyla G-7 ülkelerinin ekonomi bakanlarının tavsiyesi üzerine eylül 1999'da kurulan tam resmi nitelik taşımayan uluslararası ekonomik forumunu belirten isimdir G-20” . Forum ne demek? Forum;Latince, görüş alışverişinin yapıldığı düzlem. Demek ki, G-20, G-6 gibi kurumsal kimliğe sahip değil. Bunun için, 2 tane G-20 vardır; birincisi gelişmekte olan ülkelerin oluşturduğu G-20, diğeri, büyük ekonomiye sahip ülkelerin oluşturduğu G-20. Türkiye büyük ekonomiye sahip G-20’nin içinde yer aldığı doğrudur, fakat unutulmasın ki, büyük ekonomiye sahip olmak Endüstrisi ile gelişmiş ülke demek değildir. Ancak gelişmekte olan ülke olarak kendini görebilirsin, fazla abartmanın anlamı yok. Dahası sana ne kadar gelişme izni verirler ise, o kadar gelişirsin. “Endüstrileşmiş ülkeler ve genişleyen pazar ekonomileri arasındaki diyalogu güçlendirmek” deniyor. İşte bu noktadaki ‘genişleyen Pazar ekonomiler’ ifadesini unutma. Bal gibi seni Pazar olarak görüyorlar ve sen G-20’nin içinde G-8’in sıçrama, yayılma düzlemisin. Boş laf; G-20’ler yaklaşık olarak, dünya hasılatının %90ini, dünya ticaretinin %80ini ve nüfusunun %63unu oluşturuyor lafı. Bu oranların, nüfus ve ticaret hariç, dünya hasilatının % 70’inden fazlası G-8’lere aittir. Yani sende bol nufüs ve bol ticari atraksiyon var. G-20’i için gelişmişlik vs. değil ekonominin büyüklüğüdür. Türkiye dünyanın en büyük 17. ekonomisi olduğu için OECD(Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) tarafından G-20’nin içine dahil edilmiştir.
3- Perakende 5 yılda % 63 büyümüş. Türkiye’de bugün 291 AVM(Alışveriş Merkezi) ve 171 milyar dolarlık perakende cirosu varmış.
İyi de, bu perakende büyümesi kaç yuva yıktı. Dahası perakende büyürken, kredi kartı borcundan dolayı kaç ailenin, bireyin yaşamı söndü? AVM’ler, sosyal yaşam alanları oluşturuyormuş. Bunu ekonomik olarak ölçümleyebelir miyiz? Yani, AVM’ler, benim için; ‘Perakendeli Sosyal Tüketici Merkezleri(PSTM)’
4- İnşaat 100 milyara koşuyor, 2000 yıllarından bu yana hızlı büyüme devam ediyormuş.
Türkiye ekonomisinin lokomotifi inşaat sektörü, 2000’den itibaren hızla büyüyor. Gayri safi Yurtiçi Hasıla’nın % 6’sını oluşturan ve yaklaşık 1.4 kişiye istihdam sağlayan sektör, 2008-2009’da yaşadığı küçülmenin ardından, yeniden toparlanmaya geçti. 2010 itibarıyla 91.6 milyar liralık hacme ulaşan, bu yıl 100 milyarı aşması gerekiyor.
İyi de büyüyen kim. Birkaç inşaat sektörü mü. Yani postmodern yapsatçı, yapkaçtılar mı?. Bırakın düz vazıfsız-vasıflı emekçileri, mühendis ve mimarların iş bulamadığı inşaat sektöründe büyüyen kim? Yandaş inşaat fırmaları mı, TOKİ mi-ki her şey özelleştirildi TOKİ ve belediyelerin ekmek fabrikaları özelleştirilmedi. Çünkü halka TOKI ve Ekmek fabrikaları aracılığıyla ulaşarak, bu kurumlar sayesinde siyasi rant sağlıyorlar. Yandaş yapkaçcılar da ekonomik rant-
İnşaat sektörü; Türkiye ekonomisinin lokomotifi değil, iktidar yandaşı inşaat şirketlerinin lokomotifi’ne dönüştürüldü. Onlar büyüyor, bu sektörde çalışanlar küçülüyor. Birkaç mühendis, sınırlı çalışan bulunduran taşeron ve de emekçilerle birlikte, mühendis ve mimarları öteleyen üstün inşaat teknolojisi ile, sektör adeta, yin İslam burjuvazisinin lokomotifi. Siyasi rant adına oluşturular posmodern gettoların inşacıları…
Güçlü tek parti iktidarı, güçlü ekonomi değil, gücüne güç katan yandaş türetiyor, halkı yok ediyor.
Asla Türk yüklenicilerin dünyadaki performansını eleştirmiyorum. Çünkü onlar 90’nın üzerinde ülkede faaliyet göstererek 200 milyar doları yakalamış inşaat sektörünün sahipleridir. Benim sıkıntım, içerdeki yandaş inşacılardır.
5- Ulaşıma 112 milyar liralık yatırım yapılmış.
Ulaştırma sektöründe yıllardır ihmal edilmiş ve rafa kaldırılmış birçok projeyi yeniden ele aldık. 9 yılda 15 bin 25 km bölünmüş yol yaparak, 21 bin 126 km’ye ulaştırdık.
Bölünmüş yol, nedense düz ovada keklik avlarcasına, oy avlamak adına düz ovalarda, mühendis disiplini ve biliminden soyut alabildiğine yoğunlaştırılmış. Dağ geçitlerinde hak getire…Sadece yandaş yatırımcıya gelecek türistlere ulaşım kolaylığı sağlamak için Marmaris dağ geçitlerinde bölünmüş yol inşası başlatıldı. Düz ovada hızlı trenle birlikte bölünmüş yol salt oylarına giden yoldur ve ben bölünmüş yol inşasına oya giden yollar diyorum. İstanbul’un dibindeki Çatalca’ya daha yeni duble yol inşası başlatıldı, çünkü oy gelmiyordu oralardan. Başlamasının nedeni Kıvırcık Ali(türkücü)’nin trafik kazasından yaşamını yitirmesi.
Başbakan yardımcı Ali Babacan diyor ben demiyorum; “..alarm zillerini bizzat çalıyor…Dünya ekonomisi hiçbir dönemle mukayese edilmeyecek bir dönemden geçiyor, herkes çok ihtiyatlı olmalı, hiçbir şey sürpriz olmamalı...
Olası kriz için önlem alınıyor mu? Asla. Suriye kavgasıyla, olasılıkları gizleyebiliyor, ardından Ruslar Suriye limanına savaş gemilerini demirleyince, bu sefer Dersim yarasını kaşıyabiliyorlar. Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Türkiye'nin kredi notu görünümünü "pozitif"ten "durağan"a dönüştürüyor.Van’da depremzedelere ekmek gıda, çocuklarına ayakkabı bulamıyoruz, fakat bizim ekonomizm iyi diyerek, Suriye’ye saldırmanın planının yapıyoruz.
Özellikle G-8’ler de bu yanlışlıkları 8. vitesle pohpohluyorlar. Düşünün Time dergisi Başbakanı kapak yaparak, Türkiye’yi küresel güç merkezi yaptığını hav, pardon savlayabiliyor.
Dalga da geçiyorlar sanki; çünkü, Başbakan Erdoğan’a Time dergisi hem “en popüler” hem de “en az popüler” anketinde ilk sırada yer verebiliyor.
Köpek-kedi maması, lüks tüketim malları, fırkata ve yandaş sektörlerle siz yükselen Türkiye yarattık diyorsanız, bana inandırıcı gelmiyorsunuz.
Sonunda gerçeği, İngiliz Fizikçi Dr. Thomas Fuller(1654-/1734)’in; “Balı ayı ile paylaşan küçük paya razı olur” özlü sözü ile anlatmak zorunda kalanlar, şu gerçekleri itiraf etmişlerdir: “Türkiye ekonomisi son yıllarda büyüme gösteriyor ama bu zenginleşmenin dağılımı konusunda ciddi sıkıntılar var. Sokaktaki adam refahı hissetmiyor. Ücretlerde yaşanan artışlar da çoğunlukla yüksek ücretlerde oluyor. Maaşlar arasındaki uçurum derinleşiyor. Asgari ücret çok düşük, üstelik kayıtsız çalışanların ciddi bir kısmı asgari ücretin de altında kazanıyor. Hem düşük ücretlerin hem işsizliğin bir nedeni de vergi sistemimiz…”
Dediğim, dahası demek istediğim gibi; ben yükselenin Türkiye olduğunu düşünmüyorum. Türkiye de birileri yükseliyor, o kadar…
Sözde bir akademisyen, yazdığı yağdanlık kokan kitabın önsözünde, hiç çekinmeden şunları yazabiliyor: “2002 sonunda işbaşına gelen AK Parti iktidarı ile artan ekonomik potansiyeli, istikrar kazanan ve gelişen demokrasisi ile Türkiye’nin dış politikadaki başarısı Türkiye’nin cazibe merkezi haline gelmesine, merkez ülke, bölgesel güç, parlayan yıldız, bölgesel lider ve Yükselen Güç kavramlarının sıkça kullanılmasına neden olmuştur. Bu dış politika, Türkiye’nin yeni rolünü kabul etmekte zorlanan kesimler tarafından aykırı bulunsa da uluslararası toplumun takdirini ve hayranlığını kazanmaya devam etmiştir.”
Türkiye’nin yeni rolünü içerdeki biz değil, dışarıdakiler de kabul etmiyor. Örneğin Ortadoğu’lu Yahudi Osmanlı tarihi profesörü Ehut Toledano diyor ki: “Arap dünyasının lideri Türkiye değil Mısır’dır”
Sakın ola ki; “İsrail ile kavgalıyız, der tabı..” demeyin, İsrail ile kavgalı olan Mısır’dır, seninki, çocukların internetteki ‘Alfa Gücü’ benzeri sanal kavgadan öte bir anlam taşımıyor. İsrail şirketleriyle içli dişli olan kim?
Tüm bunlar yaşandığı süreçte, halk için ekonomik programlar geliştirmemiz gerekirken, sanki hiçbir siyasi partinin hakkı değilmiş, tabu imiş ve de gökten vahiy(Türkçesi, buyruk) inmiş gibi Gül ve Tayyip arasında Başbakanlığı, Cumhurbaşkanlığı paylaştırıyor ve senaryosunu yazıyoruz: “AK Parti'nin 2014 senaryosu hazır 2014'te Tayyip Bey cumhurbaşkanı, Bülent Ağabey geçici başbakan; Abdullah Bey 2015'te başbakan...” gibi…
Yazımı Dr.Thomas Fuller’in iki özlü sözü ile bağlayayım:
“Bir insanın hem büyük ve hem de iyi olması pek enderdir.”
“Zenginliğin zevkleri yoksulların gözyaşlarıyla satın alınır.”

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
0506 609 00 32