28 Şubat 2011 Pazartesi

DÜNYA SOSYAL PATLAMA RİSK HARİTASI'NDA TÜRKİYE'Yİ BULAMADIM

Aktüel Dergisi’nin “Sosyal Patlama Risk Haritası” çalışması hoşuma gitti.
Aktüel çalışma öncesi şunları ikram ediyor okuyucusuna.
İmlasına hiç dokunmadığım ikram:
“Aktüel dergisi son günlerde bir salgına dönüştü. Çıktığı ilk birkaç günde tükenen haber dergisi Aktüel, son sayısında ayrıntılı bir çalışmaya imza attı…Bugünlerde fazlasıyla çalkantılı olan Dünya ülkelerindeki halkların hangisinin ayaklanmaya ne kadar yakın olduğunu araştırdı. İşte Aktüel dergisi araştırmasına göre ülkelerdeki “isyan” katsayısı…Dünya Sosyal Toplumsal Patlamalar Kuzey Afrika'da Su Yüzüne Çıktı Ama Dünyanın Başka Pek Çok Ülkesinde Aynı Potansiyel Mevcut. Aktüel, Sebepleri Ve İhtimalleriyle Bölge Bölge, Ülke Ülke ‘Sosyal Patlama Riski Haritası’ hazırladı… Son dönemlerde dünya fazlasıyla çalkantılı Toplumsal ayaklanmanın biri bitmeden biri başlıyor. Yunanistan'da ve Fransa'da ortalığı kasıp kavuran kitle isyanlarının, Karadeniz'in üstlerinde çok ses getiren Turuncu ve Kadife devrimlerinse dumanı henüz sönmüş değil. Son haftalarda Mağrip ülkelerinde başlayarak bütün Kuzey Afrika ülkelerindeki diktatör yönetimleri sallayan, başını gençlerin çektiği isyan kalkışmaları ise Tunus'tan, Mısır'a kadar yayıldı. Hatta diğer Arap ülkelerini kıvılcımlandırma riski dahi taşıyor. Ancak tüm kalkışmalar, isyanlar, çatışmalar, sürtüşmeler bunlardan ibaret değil. Eski İtalya Başbakanı Giuliano Amato'nun "Yaşlı nesiller, genç nesillerin geleceğini yediler" sözleriyle ifade ettiği bir genç nesil huzursuzluğu Avrupa ülkelerinin de her an bu durumla karşı karşıya kalabileceğinin sinyallerini veriyor…”
Yıllarca okuduğum, fakat yıllardır okumadığım Aktüel Dergisi’nin çalışmasını bir solukta bitirdim.
Bitirir bitirmez de soluğum kesildi, çünkü;
"Sosyal Patlama Riski Haritası”nda; ABD, Meksika, Çin, Almanya, Fransa, Belçika. Yunanistan, Brezilya, Kolombiya, Güney Afrika Cumhuriyeti, Hindistan, Pakistan, İran, Irak, Yemen, Sudan, Afganistan, İsrail-Filistin, Nijerya ve Ortadoğu vardı Türkiye yoktu.
Haberi hazırlayan şunları sıralamış: “İşsizlik, Siyasi Baskılar, Geleceksizlik. Genç nesil huzursuzluğu Avrupa ülkelerinin de her an bu durumla karşı karşıya kalabileceğinin sinyallerini veriyor. Dünyada Pek Çok Ülke ‘Patlama’ Alarmı Veriyor”
Kendi kendime; “İyi de İşsizlik, Siyasi Baskılar, Geleceksizlik, genç neslin huzursuzluğu ülkem de yok da, ben var mı biliyorum? Birileri beni kandırıyor mu?” şeklinde mırıldanmaya başladım.
Aktüel dergisini tarama gereksinimi duydum. Taramaz olaydım, şok oldum! Benim Aktüel Dergim de bazı değerler gibi değişmiş, ‘Yeni Kara Seyahat’ gibi adını değiştirmiş ‘Yeni Aktüel’ olmuş meğer. Ben, benim Aktüel Dergimi değil, birilerinin Aktüel’ini okumuşum.
Belli ki resmen uyuyorum. Haklılar dünya’dan bihaberim ben. Devasa ABD’nin, Almanya’nın ve de Fransa’nın çökmekte olduğunu görmeyen Aktüel Dergisi’nin mi çöktüğünü görecekti.
Yeni Aktüel’de haberi yapan kişi dikkatimi çekti.
Kişi; “Bir Liderin doğuşu: R.Tayyip Erdoğan” kitabının yazılış hikayesini anlatan kişi. O’na göre; Olay yaratan kitap, Başbakan’ın perde gerisinde kalmış hayatını, gerçek Erdoğan kimliğini en mahrem şahitlerin dilinden aktarıyormuş. Kitap o kadar tartışmaya yol açmış ki, daha ilk haftasında bulabilmek mümkün olmamış.
Dergide yazan bir başka isim de dikkatimi çekti, o da genç biri SBF mezunu. Okuldayken dinci bir dergi çıkarmış. Okul sonrası dinci gazetelerde yazmış. Şu an pıtrak gibi biten ve çoğunda gençlerin program yaptığı TV kanallarından ‘Haber bilmem kaçta’ program yapıyor.
Durum netlik kazanmaya başladı. Anladım ki; kendime fazla haksızlık yapmışım.
Çalışma resmen seçim öncesinin taraf bir çalışması.
İki yıl önceki George Fridman’ın çalışmaları aklıma geldi.
Geldi çünkü, Yeni Aktüel çalışması, Fridman’ın güdümlü uçuk çalışmalarıyla örtüşüyor büyük boyutta.
Özellikle 2050’de Türkiye Haritası çalışması.
İşte o çalışma;
ABD'de 'Gölge CIA' olarak bilinen Stratfor düşünce kuruluşunun başındaki George Friedman, "Önümüzdeki 100 yıl" adını verdiği kitabında Türkiye'yi geleceğin süper güçleri arasında saydı. Türkiye ile Japonya'nın liderlik yapacağı ülkelerin ABD ile savaşacağını, yüzyılın sonlarında Çin ve Rusya gibi ülkelerin gerileyip yerlerini Türkiye, Japonya, Meksika ve Polonya gibi yeni dünya güçlerine bırakacağını öne sürdü. Rusça veya Çince'yi bırakın, Türkçe, Japonca, Polonya ve Meksika dillerini öğrenmeye bakın. Türkiye'nin dünyadaki siyasi etkisi 2050 yılında Neo-Osmanlılık boyutundaki Osmanlı haritasını andıran bir görüntü oluşturacak. Çünkü; Yüzyılın sonlarına doğru ABD ile Türkiye-Japonya ittifakı arasında bir çatışma yaşanacak. Bu savaş bugüne kadar var olan klasik silahlarla yapılan savaşlardan tamamen farklı olacak. Yani bugünden bir tür bilim kurgu gibi görünen bir savaş yaşanacak. 21'inci yüzyılın gidişatını bu savaşın sonucu belirleyecek(28/01/2009)."
Sakın bana birileri çıkıp; “ Doğrudur, Türkiye’de sosyal patlama riski yooook” demesin, gözünün üstüne patlatırlar adamın.
Şunu diyebilirler “ille dünya sosyal patlama riski Haritası’nda Türkiye de olsun istiyor musun?”
“Asla! Senin olduğu kadar benim de ülkem. Ben üstelik gurur duyuyorum Türkiye’de yaşamaktan. Aksine olmaması için var olanı yadsıyan ve olası daha kötüsünü olduran siyasal erkin gitmesini istiyorum ”
Durum, Yeni Aktüel’in ve George Friedman’ın dediği gibiyse ve birileri inanıyorsa buna; Türkiye, gizem ötesi bir güç kaynağı, yani evrensel enerji /güç merkezi.
Dünyanın en yakışıklı coğrafyasına sahip Türkiye’mizi; ‘ yıllardır Avrupa ve Asya arasındaki kültür köprüsü diye tanımlıyorduk, meğer dünyaya enerji dağıtan olası evrensel dönüştürücü(Fr. Trafo) imiş de haberimiz yokmuş. Osmanlılar döneminde öyle idi, ama bu dönüştürücü güç-Trafo ‘Muhteşem Yüzyıl’daki benzer tertemiz saray yaşam yüklemeleriyle patlamış ve tümden yok olmaktan Atatürk kurtarmıştı’ biliyorduk. Öyle değilmiş, Tayyip bey neo-Osmanlılık projesiyle Atatürk’ün ilki 20 Eylül 1908’de olmak üzere iki kez gittiği Libya’da başlattığı ve Can Dündar’ın dediği gibi, ilk kez uyguladığı ‘Düşmana en güçlü yerinden saldır’ savaş yöntemini kullanmasına karşın geri alamadığı tüm Osmanlı topraklarını geri alacakmış.
George Friedman’a göre biz göremeyeceğiz, ama geri alınacak bu topraklar(Belli mi olur, görürüz da, II.Babaannem 112’de öldü) ve bu ana neo- dönüşüm/ trafo ile dünyaya enerji saçacak.
Eeee, buna bir de evimizin önündeki çayları kurutan HES’leri de ekledik mi…
Utanmadan HES’sizlik için savaş verdiğim için kendimden ‘HES’sizce’ utanıyorum.
Bakmayın siz;
Ürünü değer bulmayan çiftçiye “Ananı da al git” denmesine, saçlarından yerlerde sürünen kadınlara, karnındaki bebeği tekmelenen kızlara, Ankara’nın dondurucu soğunda Abdi İpekçi parkındaki havuza dökülen Tekel işçilerine, Güneydoğu’da 50 bin insanımızın katledildiğine, İnsanların açlık sınırında yaşadığına, işsizliğin artığına, halkın sırtından inmeyenlere, varoşları ve gecekondu insanları oy-oy diye inlerken, oy için kömür ve gıda yardımlarıyla kandıranlara, enflasyonu köpek maması ve cam yünü ile düşük gösterip halkı aldatanlara; ülkemiz asla risk altında değildir.
Haddine mi senin; bizleri postal faşizminden kurtaranları postfaşistlikle suçlamak.
Kısacası; ülkenin refah toplumu olduğunu gösteren George Friedman’ın taşeronlarına göre; bu ülke “dünya sosyal patlama risk Haritası’nda” asla bulunmaması gerekir.
Küresel efendi daha önce yarattığı Arap ülkelerindeki diktaları günümüz koşullarında yenileyecektir ve sömürüsünü yineleyecektir.
Ben böylesi bir abartılı kurgu görmedim. Öyle ki ABD’de birileri Amerika’yı aşağılayarak, Reter ve grubu için halkı inandırmanın savaşı içinde sanki.
Buna bal gibi; tüm Arap vb Ortadoğu ülkelerini Türkiye’yi örnek göstererek yeniden biçimlendirme kurgusu denir.
Lütfen halkım bu kurgular bal zannedip yeme, çünkü yenen sensin.
Kim istemez, gelecekte Türkiye’nin süper güç ve evrensel istikrar abidesi olmasını.
Yeni Aktüel ve George Friedman söylediklerine inanmak, kendini Süpermen sanıp gökdelenden aşağıya atmaya benzer. Olanıyla yetinelim demiyorum, ülkemin ulusal kaynaklarını ve değerlerin yücelterek dünyanın dönüşümüne katkı verecek gücü yakalayalım, fakat düşler denizinde boğularak olanı da kaybetmeyelim.
Söylenenlere dümdüz mantıkla baktığınızda;
“İlahi güçler karar verdi, ABD’ye verilen güç, Amerika tarafından orantısız kullanıldığı için bu güç merkezi yanlışlığı düzeltilip Türkiye’ye verilecek…Bırakın 2012’deki kıyamet savlarını, resmen yalan bunlar; Türkiye ve Reter gerekirse gelecekte kıyameti durduracak gücü elde edecektir.” yaklaşımında bulunmanız gerekir…
Deminden beri söylediklerimin yüzde onu yaşam bulmak için kendini göstersin, Araplar gibi ben de onun resmini duvarıma asmaz isem namerdim.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

26 Şubat 2011 Cumartesi

GALATASARAY'I BELEDİYSPOR TÜMDEN SİLDİ SÜPÜRDÜ


Senin gibi topçu Galatasaray'ya asla gelmez futbolun efendisi METİN OKTAY

Galatasaray'ya Belediyespor ilk yengisiyle 11. yenilgiyi tattırdı.


Hava soğuk mu, soğuk. Rüzgar esiyor mu, esiyor. Yerler, yağış var mı var. Yerler kaygan mı, kaygan.
İBB ve Galatasaray maçında meteoroloji bağlamda her şey var, futboloji bağlamında ise hiçbir şey yok.
Bu nedenle rüzgar, futbolculardan daha çok topla oynadı. O oynayınca topçular oynayamadı, dolayısıyla futbol da oynanmadı.
İnanı ben böyle dengesiz topa vuran rüzgar görmedim, futbolcuların resmen dengesini bozdu, futbolun da.
Galatasaray’da Çağlar oynar. Baros da oynar, özellikle kalan maçlarda asla sakatlanmaz, çok gol da atar, çünkü Galatasaray için değil, takımdan gitmek için oynar. Sabri nedense saha içi oyun katkılı değil de, saha dışı oyun katkılı oynamayı sürdürüyor.
İBB’deki eski BJK’li İbrahim Akın, Galatasaray’a “Beni alın yoksa solunuzu ve topunuzu felç ederim” dercesine iyi oynadı.
Stancu için iyi demeyen iyi olmayanlar, 31.35’te başlattığı akının gol olduğunu gördülerse lütfen biraz düşünün. Orta sahadan topu kapan Stancu, topu Sabriye, Sabri’de nasıl olduysa Milan Baros’a ve şut ve de gol, durumu 0-1.
Galatasaray ilk 15 dakika sonra, savunmasının santraya yakın kurması ve dönen topları o noktada yakalamış, golü getirdi.

Şu habere yer vermek istiyorum, çünkü haber hayli büyük benden:


Beşiktaş'ı yenerek şampiyonluk yolunda dev bir engeli daha aşan Fenerbahçe, kendine yeni bir yol haritası belirledi. 10'da 10! Ligde son 6 maçını, 2. yarıda ise peş peşe 5. zaferini elde eden sarı-lacivertliler, sırasıyla evinde Kasımpaşa, deplasmanda G.Birliği, ardından yine Kadıköy'de Konya'yı devirip G.Saray derbisine kayıpsız çıkmayı hedefliyor.
İyi de olaylar tersine dönmesin? Bir bakmışsınız FB bu 4 maçı kaybetmiş, aradaki fark 4’e inmiş; o zaman ne yapacaklar? Hiçbir şey, çünkü yine de tarihe geçerler.

FB kendisini Galatasaray'a değil de futbola endekslese çok daha başarılı olur. Galatasaray fobisini adeta hobi haline getirdiği için Galatasaray'ın gölgesinde kalıyor.


Galatasaray’da bir kendinden geçiş vardı. Bu kendinden geçiş, İBB maçındaki iyi futboldan çok, ‘Bir bahar akşamı’ şarkısının can alıcı sözü olan “Daha önceleri nerelerdeydiniz?” dizesi akıllarına geldiği içindir.

Böylesi devasa bir takımın bu duruma düşmesi ve düşündürmeli bizlerden çok Galatasaray yöneticilerini ve futbolcularla birlikte çalıştırıcıları düşündürmesi gerekmez mi?!
Korkum bu yılkı başarısızlığın, göreceli Hagi başarısı ile seneye taşınması.
Bu yıl bizden geçti, fakat birilerinden de geçiyor. Örneğin Bursaspor’dan da…Nedir bu takımın maçları? Özellikle son Gaziantepspor maçı. Cem Tosun diye bir topçu ligi karıştırdı, ligimizin tetikçisi izlenimi veren çalıştırıcısıyla. Ki bana göre çok da başarılı biri değil. Kanat bindirmelerinde karşısındaki oyuncu biraz dikkatli olsa adım attırmaz.
Bu maçta bu oyuncu galiba iki gol attı, biri ofsayttan. Yine bu maçta Bursaspor’un bir penaltısı verilmedi.
Hiç de hak vermediği iki futbol teroistin(teorisyen diyenler de en az onlar kadar teröristtir) biri torlarken, diğeri habire çakıyor ve diyor ki “Beyler ne oluyor? Bursa resmen budanmaya başlandı. Birileri düğmeye bastı galiba…”
Neyse Buca’yı yendi de Bursa durumu biraz kritik olmaktan kurtardı.

Şu Cem Tosun bakalım FB karşısında ne yapacak?
FB deyince çağrıştı;
Adam resmen futbolumuzun şımarık yüreksiz sanal kabadayısı gibi esip gürlüyor. BJK maçında yöneticilere resmen dayılık yapıyor. Anlayacağınız gibi futbolumuzu karıştırdığı gibi, devre arası hakem odası basarcasına BJK yöneticilerine saldırıyor.
Kartal maçında, Avrupa’ya ihraç ettiğimiz Cüneyt Çakır, resmen ortalığı karıştırıyor adeta. Lugano’nun amaçlı bir şekilde tahrik edercesine Ferrari’nin üzerine oynaması ve bu oyuncunun da oyununa gelmesi biraz bana danışıklı doğüş gibi geldi. Dikkat edin Lugano top yokken de Ferrari’yi arayıp üzerine gidiyor. İnanı benim aklım karıştı. Le Franco’nun FB maçında Selçuk’tan yediği gol gibi geldi bana, Ferrari’nin yaptırdığı penaltı…
Hakem özellikle Lugano ve Gökhan Gönül’ü oyundan atmasına değinilmiyor, ille de Ekrem’in durumu tartışılıyor.
Beyler bayanlar, futboldan kayanlar, futbola birileri kaydırmayı sürdürüyor, bal gibi olgu zirvedekinin takımı için kurgulanıyor.

“Galatasaray’ın İBB ile olan maçı 0-1 biter. Başka da gol olmaz. Olsa değişen ne olur ki, iki takım için. Adeta bu yıl için ikisi de ununun eleyip eleğini asmış değirmenci görünümündeler.” Diyerek yazımı bağladım ve de bilerek bloga koydum.
Blog’da nedense, hiç zaman yitirmeksizin yayına aldı yazımı. Erol Işık kardeşim haklı olarak affetmedi ve bana hak ettiğim şeyleri söyledi: “...Spor yazısı maç bitmeden yazılmaz Şevket bey. Ben de geçen yıl aynı hataya düşüp, Fenerbahçe-Trabzon maçı öncesinde Fenerbahçe'yi şampiyon ilan etmiş, maç sonunda da gelip yazımı geri çekmiştim. İBB-GS maçı ise 70. dakikası oynanırken İBB nin 2-1 galibiyetiyle devam ediyor. Maç böyle biterse yazınızın başlığını değiştirmeniz gerekecek. Saygılar, selamlar....”
Ben de kendimi kurtarmak adına agu gugu benzeri şeyler söyledim: “Bunu bilerek yaptım, doğru maç bitmemişti, ama Galatasaray bitmişti ve bunu görüyordum. İkinci yarı tümden bitirdiler de, Yazııklar olsun ifadesinin bir başka ifadesi benimkisi. Selam ve sağlıkla(Erol kardeşim kesin hala gülüyordur, haklı olarak)”.

Sinirlerim bozuldu bir kere, aynı bozuklukla devam edelim:
Biliyordum maçın böyle bitmeyeceğini, Hagi’nin bundan alınıp İBB’ye maçı bilerek vereceğini.
Birinci yarıyı yazdım, şimdi GS’in yarıldığı ikinci yarıyı yazıyorum.
İkinci yarı Abdullah Avcı ve Gökhan Ünal’da, birinci yarı İbrahim Akın’ın “Beni alın yoksa solunuzu ve topunuzu felç ederim” düşüncesiyle sahaya çıkınca, olan oldu.
Ve Galatasaray’ı tarihinde ilk kez yenen İBB, Galatasaray’a 11. yenilgisini tattırdı.
Abdullah Avcı iyi bir çalıştırıcı, o’na sözüm yok. Gökhan’da, İbrahim da iyi topçu ama neden sürekli insanlara “Daha önce nerelerdeydiniz” şarkısını mırıldatırlar ki? Tırlatmak için mi?
Sabri bağıra bağıra bu takımı oynatmıyor(diğer ifadeyi siz kullanın). Gönderilsin. Ve de GS’ya yakışmıyor.
Hagi söylemek fayda etmediğin biliyorum ama yine söyleyeceğim “Neden Yekta gibi bir yeteneği bitiriyorsun? Tugay aldırttı diye mi oynatmıyorsun?
Avcı resmen göbeği ve orta sahayi güçlendirerek(ki tümü ileri çıksın diye kurguladı) 4-1-4-1 oynatıyor sen ise hiç önlem almıyorsun. Kazım, birinci yarı yok, Sabri yok, Stancu ikinci yarı Kazım ile geri dönemiyor, Culıo ne yaptığı belli değil; neden bunlara göre oyunu yeniden biçimlendirmiyorsun?
Benim korkum Kupayı alıp takımda kalman. Bu korkuyu ne sen yaşa, ne de bize yaşat.
Daha fazla sevdirmezden git Hagi, git!


ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@gmail.com

25 Şubat 2011 Cuma

HES'SİZLİK İÇİNDE MAVİ VE YEŞİLE YOLCULUK VE DE CENNETİN İZDÜŞÜMÜ ARHAVİ KAMİLET VADİSİ



HES’SİZLİK İÇİNDE MAVİ VE YEŞİLE YOLCULUK VE DE CENNETİN İZDÜŞÜMÜ ARHAVİ-KAMİLET VADİSİ

Birisi doğasını koruyor, diğeri korumuyor. Koruyanın amacı dünyamızı daha iyi yapmak.
Soruyorum; ‘Dünyayı daha iyi yapmayan insan, kendi kendini yok eden hayvandan ne farkı var?’
Sakın bana; en derin ve hızlı akan debisi yüksek dünyanın sayılı nehre sahip olduğumuzu, dünyadaki toplam hidroelektrik güç kapasitesinin, 2,9 x 1064&W olmasına karşın bunun ancak % 7'sinden yararlanıldığını, bu oranı bizim artırabileceğimiz ve enerji geliri ile ülkemizi kalkındıracağımızı’ söylemeyin.
Peki soruyorum; dünya böylesi devasa su gücünden neden %7 oranında faydalanıyor? Üstün teknolojiye sahip gelişmiş ülkelerin su gücü kaynaklarının sanayi bölgelerine uzaklığı mıdır nedeni, yoksa doğayı koruma duyarlılığı mı? Elbette ki doğayı koruma duyarlılığı Ve biliyor ki, Turizmin getiri gücü en az su gücünün getirisi kadar güçlüdür.
Unutmayın ki Niagara doğa varsıllığını ikiye katlayan Çoruh vadisinin doğal varsıllığına sahibiz. Unutmayın, mavi ile yeşilin cennetteki kesişme noktasının yanında, dünyanın en önemli Rafting ve Kano parkuruna sahip olduğumuzu. Eğer Turizme ağırlık verirsek Niagara Şelalesinin getirisini ikiye katlarız. Bunun için “Mavi ve Yeşile Yolculuk” turlarının başlatılmasını yıllardır öneriyorum. Gerek Kanada, gerekse Amerika dünyanın en büyük Hidroelektrik gücüne sahip Niagara’dan turizm ile daha fazla kazanıyorlar. Biz ise %3’leri aşmayan enerji kaynağı ile hem enerji açığımızı, hem özdeksel(parasal) kaybımızı gidermeye çalışıyoruz, doğayı kaybetme riskini üstlenerek.
Ankara’daki Artvinliler Derneğinin 7 Kasım 2010’da düzenlediği ‘Artvin Sorunları’ panelinde Sayın Vali’nin dediği gibi enerji yatırımları önemli bir olgu, bunu yadsımak olası değil. Bu denli bu olguyu yerinde(Artvin) tartışmamız daha doğru olacağını söylediler-ki çok doğru-
Yalnız burada niçin Vakıf yöneticilerinin olmadığını söylediğinde, anladık ki biz Vakıf yöneticilerini tanımıyor ve sadece Nuri Kemal Demirel’i tanıyordu. Bu bizim yönetim eksikliğimizdi. Çünkü kentin ileri gelen yetkin ve zengin kimliklerle salt başkan iletişime geçmesi, bırakın yönetimi, yürütmenin bile süreçten uzak tutulması, Sayın Vali’nin haklı sitemini gündeme getiriyordu.
Bir ikincisi, Artvin’in sorunları konusunda salt Artvin Derneğinin ilgi gösterdiği, Artvin Vakfı’nın duyarsız kaldığı izleniminin sayın Vali beyde yaratılmış olması. Aslında Vakıf yönetimden Genel Sekreter sayın Aydın Karasüleymanoğlu, Vakıf Başkan Yardımcıları sayın Raşit Osman Çavuşoğlu ve ben oradaydık.
Her iki duruş da, bireysel çıkarı öne çıkaran insan karakterinin((Popülizm) bir ürünü olduğunu söylemek isterim.
Vali beyle tartışmamızın nedeni, yağdanlık katsayısı yüksek bir kimliğin ‘Sen Vali beyden iyi mi bileceksin?’ deme basitliği ve sonradan bir dernek yöneticisi olduğu söylenen kimliğin yağdanlıkla harmanlanmış basit çıkışı idi. Kuzenim önceki Artvin Milletvekili Yüksel Çorbacıoğlu ve Erdinç Yıldız bey devreye girerek sakinleştirdiler beni.
Diyorum, asla enerji yatırımlarına karşı değiliz. Yusufeli’deki yanlış HES projesine karşıyız. 160 km’lik Çoruh üzerinde sarp ve kayalık bir platform bulunamaz mıydı? Evet, yapım zorluğu ve maliyeti fazla olurdu, fakat doğayı ve doğanı rahatsız etmezdin. Samsun-Sarp bölünmüş yolun, kıyıdan değil içerden geçmesi için maliyeti yüksek kuşaklama yöntemini önerdik. Amacımız, kıyılarımızın milyonlarca yılda kazandığı koylar, falezler, deniz canlıları ve kıyı dokusu bozulmasın, bölünmüş yol daha güvenli olması idi( Ordu-Bolaman geçişi gibi); dinlemediler. Ne oldu, kıyıdan geçen, dolgulu bölünmüş yollar bugün Karadeniz’in hırçın dalgalarıyla sürekli kullanılmaz hale geliyor.
Depremler için de aynı şeyleri söyledik; fay kuşakları üzerindeki sıvılaşmaya açık, bereketli topraklar yapılaşmaya açılmasın, kayalık sert zeminleri yerleşimleri taşıyalım dememize karşın, Adapazarı, ve Marmara ovaları alabildiğine yapılaşmayı sürdürüyor.
Köy Hizmetleri Diyarbakır Bölge Müdürlüğü yaptım; Mardin ve Kızıltepe yerel sorumlularının, bu duyarlılığı göstererek, Kızıltepe Ovası’nı yapılaşmaya açmamaları
gerçekten hayranlık duygumla birlikte hayretler içinde bırakmışlardı.
Üzülerek belirteyim ki, biz toplum olarak yatırımlar konusundaki yapılabilirlik ölçütünü, çevre etki değerlendirme(ÇED) süreciyle bütün bilimsel altyapıları yeterince dikkate almıyoruz ve doğayı doğanı örseliyoruz.
Söyleşi sonrası Sayın Vali beye; “HES´ler konusunda biz Vakıf yöneticilerin birilerinden daha çok duyarlıdır. HES olgusunu Artvin´de tartışacak etkinlik düzenleyeceğiz, katkı sözü istiyorum sizden" dedim ve sözünü de aldım.
Ayrıca; “Ege ve Akdeniz´in Mavi Yolculuğu´ var, bizim neden Mavi ve Yeşile Yolculuk olmasın” önerimi vali beye de yaptım.
Projelerinin birinin adının "Yeşile yolculuk" olduğunu söylemesi beni mutlandırdı.
Vali bey; genç, atak ve çalışkan. Ülkenin faydalanabileceği bir yetenek. Doğa karşıtı biri olması olası değil. Konunun kendisine iyi anlatılması gerekir. İnşallah o fırsatı bize verir.
Artvin´in sadece enerjiye odaklanması yetersi, yöremizin sağlık, İş-Aş, eğitim, ulaşım, Turizm ve beraberinde yığınlaşan sosyal sorunların kaynağı çevre sorunları bütününde kendini gösteren göç sorunu; bunu kimse yadsıyamaz.
Sorunların kaynağı, yapılabilirlik raporları ve bilimsel altyapısı yetersiz HES´ler ve KÖHES’lerdir.
Ayhan Kaleli ve Zeycan Sarıkız kardeşimin dediği gibi Artvin İnsansızlaştırma projelerinin saldırısı ile karşı-karşıya. Bu asla düşünce kirliliği değildir. Aksine, karşıt düşünceler, bilinen düşünce kirliliğinin etkisiyle, istemeden oluşan doğa duyarsızlığıdır.
Artvin yöresinde; bırakın Türkiye´nin %5 enerji gereksinimin karşılayacak Nehir tipi su tutucu HES´leri, neden dereler üzerinde (KÖ)HES´ler inşa edilir? Olgunun özü bunun yanıtında yatmaktadır.
Sayın Vali kirli bilgilerden, komplo senaryolarından söz etti. Neymiş efendim bu sular İsrail´e satılacakmış. Belki böyle bir şey yok. Amma Artvin´i doğası ve doğanıyla bitirirseniz(insanları göçüyor, büyük kentlerde yok olmaya gidiyor), o yörede kim kullanacak suyu? Çoruh nehri atıl akacak değil ya, Manavgat gibi o da satılır bir gün birine.

Burada çok önemli bir gelişmeye konu olan bir olguya değineceğim.
Konu, “ Cennetin İzdüşümü Arhavi-Kamilet Vadisi”. Dahası vadiyi ekonomik rant vadisine dönüştürecek HES proje kurgusu:
Hasan Sıtkı Özkazanç ve Kemol Özbıyık kardeşim, öylesine anlattılar ki bu vadiyi. beynimde “Cennetin izdüşümü” olarak canlandırmaya başladım. Çünkü ben “GEZ-GÖR-YAZ” etkinliğimde ülkemin üçte ikisini yazmış, fakat memleketimin bu cennet izdüşümünü yazmamıştım.
Arkadaşlarımın anlattığına göre, buraya da doğaya ve doğana saldıranlar saldırmaya hazırlanıyorlarmış.
Ayak tabanımın altındaki coğrafyayı yazmak bir tutku bende, böylesi bir cennet izdüşümünü yazamaz isem üzülürüm. Hasan ve Kemal arkadaşlar bir gezi düzenleyebileceğimiz söylediler ve beni umutlandırdılar.
Artvin Çoruh Üniversitesi Orman Fakültesi Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Oğuz Kurdoğlu’nun verdiği bilgiye göre;
“Cennetin İzdüşümü Kamilet Vadisi; 3 bin 400 metre buzul Jeomorfolojisinin örnekleri buzul gölleri ve buzul vadisinden oluşuyor .
Zirvede bir iki yayla dışında yerleşim olmadığı için son derece bakir bir doğa yapısına sahip vadi. Bu doğrudan su kalitesine yansıdığı için bol oksijenli sular alabalık için en iyi yaşam alanı oluşturmuş.
Yapılan araştırmalarda; ekolojik özelliği en iyi korunmuş(dahası kendini saklamış) bu vadide, Tür sayısı bini geçmiş durumda. 300 yaşına ulaşmış ağaçlar mevcutmuş. Ayrıca vadi içinde 18.yy’da Osmanlıların yaptığı 2 kemer köprüye rastlanmış.”
Bu noktada bir saptamada bulunmak istiyorum:
Önceki araştırmalarıma göre, kemer köprülerini Osmanlılar değil, dağlardaki yabanıl kokulu üzüme ulaşmak için 14-17 yüzyıllarında Venedikliler ve Cenevizliler tarafından yapılmış. Çünkü dünyanın en iyi şarabı bu üzümden yapılmaktadır.
Bu köprüler yerleşim alanlarına ulaşmak için yapılmadığı bir gerçek. Eğer bu köprüler Osmanlı tarafından bu amaçla inşa edilseydi, kamilet vadisinde yerleşim alanları olurdu.
Öyle ki Kamilet vadisinin en varsıl görünümü olan, ülkemizin en yüksek basamaklı ve kaskatlı(birbirine bağlı, seri) şelalesi “Mancuna Şelalesi” birkaç yıl önce bulgulanmazdı.
İşte bu cennet vadisi Kamilet Vadisi’ne şimdilik 4 adet HES tasarlanmaktadır.

Ve bunun ön çalışmaları yerel bazda başlattırıldı.
Şöyle ki;
Arhavi Kaymakamlığına bir yazı yazılıyor. Yazı yol talebiyle ilgili. Tarih; 04/11/2011. Yazıyı 3 köyümüzün sevgili muhtarları imzalamış.
Yazının içeriğinde; Arhavi’nin güney kısmında bulunan köylerine ve yaylalarına giden yolların arıcılık, hayvancılık ve çay tarımının yapıldığı arazilere giden yol olduğu belirtilerek, var olan yolun, ‘arazinin aşırı eğimli ve virajlı olması nedeniyle ulaşımı engellediği bu neden farklı ulaşım güzergâhının oluşturulması istenmektedir.
Var olan Çifteköprü-Arılı Köyü merkezi ve bağlıları ile diğer bazı köylerin ulaşımını sağlayan ana yol eğimli ve virajlı olduğu için, Akyamaç Köyü ve o’na bağlı yerleşim alanlarına giden yeni bir yol yapımı için etüt yapılması ve 2011 programına alınması istenmektedir.
Dilekçe metni bende mevcut. Bu dilekçe benim Muhtarlarımın bilgisi ile yazılmış bir dilekçe değil. Dilekçe içerdiği mühendislik terimleriyle yol yapımında uzman kişi veya kuruluşların bilgi bütünüyle yazılmış bir dilekçe. Dilekçe, çok anlamsız bir gerekçeyi içermektedir. Çünkü, arazinin eğimli olması ve çok fazla virajlı olması gerekçe olarak gösteriliyor. Bu gerekçe olamaz, nedeni yöremizde eğimsiz bir arazi yoktur. Dolayısıyla güzergâh ne olursa olsun arazinin eğimi virajları(Dönemeç), yani yatay kurpları kaçınılmaz kılar.

Bu yol isteminin temel amacının HES yapımı için olduğu savlanmaktadır. Öyle ki; bu amacı öğrenen muhtarlardan biri imzasını çekecekmiş.
Kamilet vadisi’ni yok edecek olan bu HES ağırlıklı proje’nin doğru olup olmadığın öğrenmek için başta Hasan Sıtkı Özkazanç olmak üzere, doğa savaşçıları, yasal bilgi edinme hakkından faydalanarak ‘Artvin İl Özel İdaresi’ne aşağıdaki örnek dilekçe ile müracaat etmektedirler.


Lütfen yazıyı okuyan herkes aşağıdaki dilekçe ile yasal hakkını kullansın!

İL ÖZEL İDARESİ GENEL SEKRETERLİĞİNE
ARTVİN
Konu:Arhavi İlçesi Kamilet Vadisi’ne yapılması planlanan hes inşaatlarına hazırlık olarak yapılacağı söylenen yayla yolu hakkında bilgi ve belge talebidir.
Arhavi İlçesi sınırları içerisinde Kamilet vadisine doğru yaylalara yol yapılması amacı ile yeni bir yol çalışması talebinin yapıldığı ve bu yönde planlamaların yapıldığını öğrendim. Arhavi İlçesinde Arılı Köyü ve Mençuna Şelalesi üzerinden yapılacağı söylenen yolun, Kamilet Vadisinde yapılması planlanan HES inşaatları için hazırlık amacı ileyapılacağı, normalde proje sahibi firmalar tarafından yapılması gereken yolların, maliyetlerini devlete yükletmek amacı ile yapılmasının planlandığı yönünde yaygın bir söylenti bulunmaktadır.
Kamilet Vadisinde yapılması planlanan HES inşaatları ile ilgili yapılacak yolların ve bu yolların varsa kamulaştırma bedelleri maliyetinin yapımcı firmalar tarafında karşılanması gerektiği çok açıktır.Bu nedenle doğrudan kamu yararını ilgilendiren bu konu hakkında aşağıdaki bilgi ve belgeleri Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesinde edinmek istiyorum.
1-Arhavi İlçesi Arılı Köyü ve Kamilet Vadisi’nde HES inşaatları için yapılacağı söylenen yol ile ilgili olarak ilgili hangi aşamada bulunulmaktadır.Yol çalışması Özel İdarenizin plan ve programlarına konmuş mudur?
2-Yol güzergahı belirlenmiş ise güzergahı içeren kroki veya planın bir örneğini edinmek istiyoruz.
2-Planlanan yol çalışmasının yayla yolu yapılması şeklinde gerekçelendirilerek gündeme getirildiği söylenmektedir. Eğer yol bu şekilde gerekçelendiriliyor ise hangi talep ve yaylaların yol ihtiyaca binaen bu yol yapılması planlanmaktadır. Sözkonusu yol çalışması için ihtiyacı ve talebi belirten bilgi, belge ve eğer varsa köy halkının veya muhtarlıkların bir başvurusu, bunların birer örneğini edinmek istiyorum.
3-Planlan yol çalışmasının hangi yaylalara yol götürmek üzere yapılıyormuş gibi gösterildiği ve aslında HES inşaatları için yapılacağı yönünde, Arhavi kamuoyundaki yaygın bir söylenti ve bu söylenti nedeni ile kamu otoritelerinin özel amaçlar için yol yaparak, kamu kaynaklarını özel şirket ve şahıslar lehine yasadışı olarak kullanmayı planladığı şeklinde bir algının doğmasına ve kamu idaresinin yıpratılmasına yol açmaktadır. Eğer böyle bir yol planlaması var ise, Arhavi İlçesinin yolu olmayan hangi yaylaları için yapılması planlandığını öğrenmek istiyorum.
4- Kamilet Vadisinde planlanan HES’ler ile ilgili olarak yapımcı firmalardan İl Özel İdaresine yol yapımı yönünde herhangi bir resmi talebi olup olmadığını, varsa böyle bir resmi talep, bu talep yazısının bir örneğini belge olarak edinmek istiyorum.
5-Planlanan yol çalışmasının toplam uzunluğu ve belirlenmiş tahmini bütçe bedelini bilgi olarak öğrenmek istiyoruz.Saygılarımızla arz ve talep ederim.
Adı Soyadı :
Adres:
T.C.Kimlik No:

İmza :

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere.fmynet.com
GSM: 0506 609 00 32

23 Şubat 2011 Çarşamba

ABD AĞALIĞI BIRAKIP AĞABEYLİK YAPAMAZ MI?-2





Efeeendımmm;
Wikileaks’ın mucidi benim. İkinci dünya savaşı sonrası başlayan soğuk savaş döneminde dünyayı ben yöneteyim dedim. Bu nedenle çeşitli gizli servisler ve dedi-kodu şirketleri kurdum.Yeni kurduğum Wikileaks de bunlardan biri, son zamanlarda patladı gitti(Ülkeler Duymasın dizisinden alıntıdır).

Tunus ve Mısır ayaklanmaları sonrası; şaka bir yana, bir oyana bir bu yana yalpalar olduk. Dahası dik durmayı aklımıza hiç getirmedik. Libya ayaklandı, biz hala yalpalamayı sürdürüyoruz.

Mısır ayaklanması ile ilgili olarak bir önceki yazımı şöyle tamamlamışım;
“İsyan günlerden sonra haftalara taşındı, belli ki aylara sarkacak.
Burada söylenmek istenen ‘İsyanın Amacı’dır. Durum bu ise amaç haftalara ve aylara değil belli ki yıllara sarktı.
Nedenini yazı akışı içinde söylemeye çalışacağım.

Bana göre Küresel efendi haftalardır düşünüyor. Bir endişedir sardı; Iran devrimini aklına getirmiş olmalı.
Bana göre Mübarek değil de, Mübarek politikasına yakın radikallerden soyut bir yapıyı inşa etmenin sessizliği içinde ABD…”

ABD gerçekten ağabeylik değil, ağalık mantığıyla hareket ediyor. İran’da Şah Rıza Pehlevi, Mısır’da ulusalcı ve halkçı Nasır sonrası Enver Sedat, Irakta Saddam Hüseyin duruşu bana göre ABD’nin yanlış duruşları idi. Çünkü bu ülkelerde bu liderlerle birlikte, halk yönetiminden uzak sağ ve otoriter rejimleri besledi. Bunlar da radikalleri ve marjinalleri…
Bunu fark etti diye düşünüyorum ve temel olarak İran devrimindeki Humeyni yanlışını, Saddam öncesi ve sonrası Irak yanlışını vb önceki yanlışlarını dikkate alıyor diyorum.
Neden ABD bugüne dek suskundu, bu otoriter yapılar karşısında? İşine geliyordu. Doğrusu istediği gibi yönlendiriyordu. Kullandı attı, fakat şimdi düşünmeye başladı.
Sürdürülebilir sömürü için mi, yoksa gezegensel paylaşım, yani sürdürülebilir halkça ve hakça paylaşım için mi düşünüyor? göreceğiz.
“Sıra kimlerde dersiniz?” sorusunu anlamsız buluyorum. Buluyorum, çünkü ABD İran’da neden olduğu Molla Humeyni hatasına düşmemek için ve de dünya ekonomisini sarsmamak için Mısır’da dikkatli.
Bizimki(ler) ise değil, mal görmüş mağribi gibi Mısır isyanına atlamadılar belki, ama 9 gün sonra, adeta Mısır halkıyla birlikte sokağa indiler, yani sokağın yanında yer aldılar, kendi sokağını unutarak.
Evet, “Kulak ver halka Mübarek” diyerek akıl veriyor. İşte bu noktada düşünemedi, fakat ABD düşünüyor.
Haftalarca sürdü Mısır’daki ayaklanma. Evet; halk hareketi üçüncü haftasında bile belirleyici olamadı. Öyle ki ilk günkü kararlı halk duruşu yerini edilgenliğe bıraktı. Hatta halk katılımı düşer oldu.
Tunus’taki yaşananlar ile, Mısır’da yaşananlar arasında fark olmaması gerekirdi. Her ikisi de halk hareketi olmasına karşın Tunus’ta alınan sonuç neden Mısır’da alınmıyordu?
Öyle ki; Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek koltuğunu koruduğu gibi, Fransa Başbakanını da ağırlayabildi belli süre.

Bu nedenle ben tezimde ısrarlıyım;

Belli ki ‘Müslüman Kardeşler’ olgusunun “Mısır devrimi”nde egemen belirleyici olması endişelendirdi ABD’yi.

Kimse; Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour Hersh’ün Ortadoğu ve Türkiye'nin geleceği hakkındaki açıklamalara kanmadı(Siz halk olarak sakın kanmayın):
“Ortadoğu'da neler yaşanıyor? Türkiye, bölgede ABD ile birlikte iki büyük güç. Artık yeni bir düzenin parçaları yerleştiriliyor. ABD, 10 ülkede araştırma yaptırdı. Hepsinde de Recep Tayyip Erdoğan'ın o ülkenin liderinden bile daha fazla sevildiği ortaya çıktı. Özellikle Mısır... Bu ülkedeki birçok evde Erdoğan posterleri var. Erdoğan'ın Kuzey Afrika ve Ortadoğu'nun sevilen tek lideri olması, ABD ve Rusya'yı yıkan bir süreç. Çünkü Türkiyesiz bir plan yapılması artık imkânsız.”
Bana göre Seymour Hersh’ün unuttuğu bir şey vardı. Başbakanımız Libya’da da halk, hatta ‘Libya Arap Halk Sosyalist Büyük Cemahiriyesi’nin kurucusu Kaddafi tarafından seviliyordu. Öylesi bir sevgi ki, 29 Kasım 2010 tarihinde Afrika Birliğinin düzenlediği zirveye, Libya lideri Kaddafi'nin davetiyle katıldı ve kendisine Kaddafi ''insan hakları'' ödülü verdi.

Seymour Hersh’ü değil de beni ve aşağıdaki kuşkuyla bütün soruyla bütün değerlendirmelerimi dikkate alın:

Birincisi; ABD’nin endişe duyduğu ve kamuya açıklanan bu anket nasıl oluyor da ABD’nin gizli anketi oluyor?
Diyorum ki; bu asla ABD'nin resmi açıklaması değil; çünkü ABD’nin böylesi bir gizli çalışması yok.
Olsa bile ABD yetkililerin hiç sevmediği, hatta; Uzakdoğu ve Ortadoğu politikalarını deşifre ettiği için nefret ettikleri Seymour Hersh’e asla böylesi bir gizli çalışmayı servis etmezler.
Acaba diyorum bu haber; seçimlere çeyrek kala tüm dünyaya servis etmesi için ve de domino etkisi yaşamamsı için Seymour Hersh’e sipariş edilen danışıklı kurgu haber mi?
İkincisi; veya, Başbakan’ın ‘Mübarek aceleciliği’ ile yapılan hatalı çıkışın düzeltilmesi için seçime çeyrek kala yapılan operasyon mu?
Üçüncüsü; Bu Atlantik ötesindeki şahısla(Hersh) bugünlerde birileri görüştü mu?
Dördüncüsü; Türkiye’den kimler ABD'deki Think Tank(Düşünce kuruluşlarıyla) ve böylesi gazetecilerle ilişki içinde?

ABD aslında Türkiye üzerindeki politikalarını da yeniden karanlığın gülen yüzlerini temel alarak test etmesi gerektiğini düşünüyorum.
Karşıtlarını değil, Devlet Bahçeli’nin söylediklerini lütfen dikkate alsın; “Fetullah Hoca efendi son zamanlardaki duruşuyla güvenirliğini ve inanırlılığını yitirdi…” değerlendirmesini.


Kim ne derse desin, umurumda değil. İsterse Postmodern mandacı, ister ABD’ci desinler, ille de şunu demek zorundayım:
ABD gezegenin en güçlü devleti, yani süper güç. Ondan güçlü olabiliyor muyuz? Asla! Sürekli etrafında 365 tam + çeyrek günümüzü tamamlıyoruz adeta.
Gücünü kabul edelim, ama teslim olmayalım; aksine uyaralım ve yanlışlarını düzeltsin. Bizi körü körüne etrafında dolandırıp durmasın.
Nasıl ki güneşin yakıcılığından kendimizi korumak için dünya olarak önlem alıyoruz, dünya insanı olarak ABD’ye karşı da önlemimizi alalım.
ABD gerçekten dünya halklarını kardeş olarak görmüyor, maraba olarak görüyor ve bunun için de, ağabeylik değil ağalık yapıyor.
Bu gezegenimizin yadsınamayacak şekilde bir ağabeyliğe gereksinimi var.
Çünkü ABD’nin oluşturduğu politikalar ve o politikaları benimseyenler doğaya ve doğana acımasız davranıyorlar ve de doğayı, doğanı yok etme sürecine sokuyorlar.
Kısacası gezegeni doyumsuzlar paylaşırken bitiriyorlar.
Bu, gezegenimizde yaşanan gezegenimiz tehlikesidir.
İkincisi, gezegenimizin dışındaki evrensel tehlike.
Biliyoruz ki dünün bilim kurgu romanları, günümüzün gerçekleri oldu. Bugünün bilim kurgu romanları yarının gerçekleri olmayıp gezegenler arası savaşın başlamayacağını kim söyleyebilir?
Tamam bu değerlendirmem abartı. Peki kıyamete neden gösterilen göktaşlarının saldırılarına uğramayacağımızın garantisini kim verebilir ki?
Bunun için diyorum ki, birinin ağabeyliğinde gezegen kardeşliğine gereksinimimiz var. Bunu kurumsallaştıralım ve ağalık mantığıyla yok olmaya başlayan gezegenimiz kurtaralım.
Tekrar ediyorum; “Bizlerin İdeolojik kardeşliğine, Müslüman kardeşliğine ve de Hıristiyan kardeşliğine değil gezegen kardeşliği gibi evrensel ideolojik kardeşliğe gereksinimimiz var.”
Bunun için de ortak paylaşım esasına dayalı politikaları benimsemiş ABD öncülüğü gerekir, öcülüğü değil.
Sayın Bülent Esinoğlu’nun dediği gibi; ‘Faşizm Amerika’nın rahat döşeği’ olmamalıdır.
Evet, sömürüyü hızlandırmak ve yaygınlaştırmak adına otoriter yapıları besleyen ABD için ‘Faşizm’ amaçlarının aracıdır.
Ne yazık ki; bizden birileri de ona esinlenip ‘Demokrasi amaçlarımın aracıdır’ diyerek sivil faşizmi kurumsallaştırma savaşı vermektedir.
Biliniyor ki, ABD kurguladığı bu yapıları sonradan daha büyük maliyetlerle ‘en son Mısır Mübarek örneğinde olduğu gibi’ sökmeye çalışmakta ve dünya’yı daha büyük karmaşalara itmektedir.
Yine Esinoğlu’nun tanımladığı gibi “Yer altı ve yer üstü kaynaklarının, tekeller eliyle, yabancı güçlerin
eline geçmesine emperyalizm denir.”’
Emperyalizmin bu amaçla kurumsallaştırdığı “AB+ABD=ARBD” küresel sömürü denkleminden ABD kesinlikle vazgeçmelidir.
Ulusal pazarlardaki kazanımlarını sürdürülebilir kılmak için, ulusların üniter yapısını bozarlar, bunun için de ulusal değerdeki kurum ve kuruluşlarını, yani Bankaları ele geçirirler KİT’leri parçalarlar, Orduyu pasifize ederler. Tüm bunlar laik ve demokratik yapıyı parçalamak içindir. Sonrasında yönlendirebilecekleri Cumhuriyetler/ Yeni yapılar oluştururlar ve o yapı sonunda başına bela olur. O beladan kurtulmak için de yeni bir yapı inşasına girerler.
İşte küresel efendi ABD bu kısır döngüye, yani çelişkiye (Fr. Paradoks) son vermelidir. Çünkü bunun maliyeti salt bazı ulusları değil, ABD başta olmak üzere tüm süper güçleri de, kısacası gezegenimizi olumsuz etkilemektedir.


İşte güçlüden yana politikamız bu yanlışlarını güçlüye ve halka anlatmak olmalıdır. Bireysel, grupsal ideolojik çıkara özdeş güçlüden yana duruş olmamalıdır:

Türkiye’nin wikileaks ve başbakan’ın Mübarek ve de Kaddafi duruşu.

Gelin şu wikileaks’ı bir kez daha anımsayalım ve Türkiye’ye biçilecek olası rol modeli yakalayalım;

Ben bizim duruşumuzla birlikte küresel efendinin duruşuna da değinmek istiyorum.
Haftalar oldu
Peki Wikileaks nedir; yenilir mi, yutulur mu, yemekten sonrası, yemek arası mı alınır o’nu bir tam öğrenelim:
Wikileaks 2006’Da kurulan bir internet sitesi. Kaynaklarının gizliliğini koruyarak hükümetlerin ve diğer organizasyonların hassas belgelerini yayınlayan, İsveç merkezli bir uluslararası organizasyondur… Kurucusu eski bir Hacker olan Avustralya'lı gazeteci ve internet aktivisti, aynı zamanda Wikileaks'in editörü olmadan önce fizik ve matematik öğrencisi, hacker ve bilgisayar programcısı olan Julian Assange tarafından yönlendirilmektedir.

Benzer söylentileri yıllardır yazıyoruz; yazılarımızı okumadılar ise, insan bir telefon açar, söylerdik Wikicilere.
Batıda patlak veren Wikileaks olayının ardından, yine batı basını tarafından 06/12/2010 tarihinde gündeme taşınan şu iki haber; inanın insana komplo senaryoları için, müthiş malzemeler sunuyor:

“Dünya basınında o günlerde Türkiye ile ilgili 2 önemli haber vardı.
1- Haaretz gazetesi İsrail'in Mavi Marmara baskınından dolayı özür dilemeyi ve tazminat ödemeyi kabul ettiğini duyururken, Wall Street Jorunal gazetesi ise 'Türkiye yükselen Avrupa'nın en büyük otomotiv gücü olacak' yorumunu yaptı.
2- ABD’nin önde gelen iş dünyası gazetesi Wall Street Journal (WSJ), İstanbul’a tam sayfa ayırdığı haberde, "Türkiye’nin bölgesel süper güç olma yolunda güvenle ilerlediğini" yazdı.”
Halbuki aynı gazete, geçen hafta sonu; İmparatorluk Geri Geliyor" başlığıyla, AKP iktidarı dönemindeki İstanbul tarihi dokusunun nasıl işlendiğini haber yaparak, Erdoğan’dan Elif Şafak aracılığıyla övgüyle söz etmişti.
Ardından(7 Aralık’ta); Dışişleri Bakanı Davutoğlu İngiltere’nin kurduğu Milletler Topluluğu’nu örnek göstererek Türkiye’nin de eski Osmanlı toprakları üzerinde liderlik kurabileceğini söyleyebildi.

Ve kendi kendime tüm bu Wikileakslıkların bir oyunu olduğunu düşünmeye başladım.
Başladım çünkü Davutoğlu’nun çizdiği haritaya hayır demek enayilik olurdu. Düşünün Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu’ya ve Kuzey Kafkasya ve Viyana kapısına dayanan bir toprak parçası.
Yapsat’çıya versen köşe olursun!
Enayılık ben de mı, bunlarda mı?
Üzülerek belirteyim ki “Midyat’a pirince giderken, eldeki bulgurdan olmak” gibi çok faydalı bir özdeyişimiz olmasına karşın, hazretler bundan faydalamıyor.
Tam da zamanı; fikralar beni zorlamaya başladı, izin vermem gerek;
Adam, meterelojiye hava durumunu sormuş. "Yola çıkmayın çok kötü hava geliyor" yanıtını alınca "Bir şey yapamaz mısınız" demiş.
Adam, derenin öteki tarafındaki adama seslenerek “Ben karşıya geçmek istiyorum, yardım et bana” deyince, adam, “Dalga mı geçiyorsun, karşıdasın ya” diyerek tepki göstermiş.
Bunların durumu bu işte. Kendi kendinlerine bir arayış içinde sürekli trajikomik oyunlar sergileyip duruyorlar.

Benzeri şeyler yazmayı düşünürken yazma derdinden beni kurtardı, AKP’nin o erdemli kuramcıları.
Diyorlar ki; sokataki Arap ve Saraydaki Arap Erdoğan’ı umut olarak görmeye başladı. Bundan Amerika rahatsız, çünkü umut bağlamıştı, güven duymuştu , ama o o korkulan kişi olmuş; korkunun giderilmesi için de o ve partisi wikileaks aracılığıyla gönderilmeye karar verilmiş.
Bu mantığa göre; küresel efendiler onun yerine bir başkasını kurguluyormuş. Bu kişinin de Kılıçdaroğlu olduğunu söylenmeye çalışılıyor.

Aksine kurgulanan bugünkü siyasal erk ve lideri olabilir mi?
Asker mazlumları ve mağdurları oynatacak muhtirayi veremez duruma getirildi. Kılıçdaroğlu ürkütür oldu. Ülke ekonomisi iyi gitmiyor. Çalışanların durumu çok kötü, esnafla birlikte ağlıyor.
Eh; bu durumda da böylesi kurgu toplumu hayli kendi sorunlarından uzak tutar, bir de çalışanlara, varoş ve gecekondu sakinlerine yaklaşıldığı gibi benzer yaklaşımda çalışanların ücretlerinde ufak bir seçim ayarlaması yaptınızmı, alın size %45 ve gelsin 2012'de İslam cumhuriyeti ile 2013'te de 1.yildönümünü kutlamalar.
WikiLeaks AKP haberini merak edenlere:
WikiLeaks'in yeni belgesi, Erdoğan ile ordu arasında yeni gerilim başlatabilir dendi ve orda kaldı.
Başbakan, AB Dönem Başkanı Bot'a, "Ordu kontrolümde olmadığı için Ege'deki operasyonları durduramıyorum" demiş.
Bana göre, ne Wikleaks samimi, ne küresel efendi, ne de ülkemin siyasi erki.

Özellikle Küresel efendi:

Wikileks’te yer alan, ABD temsilciliklerinden merkeze gönderilen son on yıla ait "confidential(belli grubun dışında, toplumda gizli tutulan)" belgelerde savlananalar, senin benim, hatta dağdaki çobanın bile duyduğu şeyler. Onun için Wikileks’te AKP’liler ve iktidar için şunlar söylendileri sıralamanın bir anlamı yok, aşağı yukarı-yukarı aşağı böylesi aşağılıkları biliyor insanlar.

Futbolu da siyasete endekslemişler, ekonomi iyiye gitmiyormuş, hırsızlık ve yolsuzluk almış başını gitmiş, etrafındaki danışmanlar, milletvekilleri çok cahilmiş, kendisi cahilmiş, türbanı siyasi araç olarak kullanabilmek için çözmüyormuş, en yakınındaki bile çarpıyor çırpıyormuş, Atlantik ötesi yan gelmiş karanlığın gülen yüzü belirleyiciymiş. İslam Cumhuriyet peşindeşmiş, esin kaynağı Kaddafi’nin sosyalist cemahiriyesi imiş…
Mış, muş; bıktık artık geç bunları…


Wikileaks ile gelinen noktada, yaşananlar Tunus, Mısır ve Libya ayaklanmalarıdır.
Sonrasında Cezayir, Fas, Yemen ve Kuzey Irak’a sıçrayacak ve domino etkisiyle iktidar tusunamileri yaşanacakmış..

Wikileaks’ta fazlasıyla yer alan Başbakanımız Erdoğan’ın Mübarek Duruşu, çok düşündürücü geldi herkese;
Mübarek’e demişti ki;
“Hüsnü Mübarek'e çok samimi tavsiyede bulunmak istiyorum: Bizler faniyiz. Her birimiz ölecek ve geride bıraktıklarımızla sorgulanacağız. Baki olan gök kubbe altında hoş bir seda bırakmaktır. Bizler halk için varız. Halkın sesine kulak ver.”
Olguyu inanç boyutundaki duygu sömürüsü ile yaklaşan başbakan, halkın ıslığından rahatsız olmasını unutup, halkın haykırışına kulak verin diyor.
“Samimi olmak” diye bir deyim acaba hiç akla gelmez mi?
Öğrencilerin, çalışanların, Cumhuriyet mitinglerine katılan halkın sesine, özellikle geçen yıl Ankara’nın acımasız kışında 39 gün seslerini yükselten tekel işçilerine kulak verdik mi? “Gözünüzü toprak doyursun”, “Ananı da al git buradan “ diyerek aşağıladığımız Çiftçilerin seslerine kulak verdik mi?
3 Şubat 2011’de Torba yasası için haykıran halka kulak verdik mi?
Mısır olayında bir haftadır neden suskunduk? Güçlüden yana tavır almak için mi? Mübarek güçlü olsa, yine eskisi gibi kucaklayacak mıydık?
Bugüne dek hiçbir Başbakan ve Cumhurbaşkanının kullanmadığı, fakat adeta çalışma sarayına dönüştürülen Dolmabahçe sarayında, Rektörlerle yapılan YÖK toplantısını protesto eden hamile bir öğrenici polis tekmeleriyle çocuğunu düşürürken feryatlara kulak vermeyen, Cumhuriyet mitinglerini aşağılayıp halkın
Fazla söylenmeye gerek, çünkü yaşananlar ve yaşatılanlar böylesi kuşkuları kaçınılmaz kılıyor.

Mısır’daki ayaklanma haftalardır devam etti ve Mübarek diretti ve sonunda olan oldu. Mübarek istifa etti, nur topu gibi yeni bir Mübarek doğdu.
Bunun adı balans ayarı canım.
Obama Hüsnü Mübarek’in istifasını, “Halkın değişime olan açlığının karşılanmasıdır…Mısır halkı konuştu. Onların sesini duyduk. Mısır bir daha asla aynı Mısır olmayacak. Mısırlılar, sahici bir demokrasiden başka hiçbir şeyin günü kurtaramayacağını açıkça ifade etti…Bu, Mısır’daki değişimin sonu değil, başlangıcıdır...” diyerek; Mısır halkının duruşunu; Almanya’da Berlin Duvarı’nın çökmesi, Endonezya’da halkın Devlet Başkanı Suharto’ya karşı ayaklanması ve Hindistan’ın bağımsızlık sembolü Mahatma Gandi’ duruşuyla karşılaştırdı.
Doğru bir tanı mı? Asla! Dedim ya nur topu gibi bir Mübarek doğdu. Adı da; “Muhammed Hüseyin Tantavi”
Savunma Bakanı Mareşal Muhammed Hüseyin Tantavi başkanlığındaki Yüksek Askeri Konsey, Mısır hükümetini fesh, parlamentoyu da lağvedecek.Askeri Konsey, Anayasa Mahkemesi Başkanı’yla hükümeti yönetecek.
Devlet Başkan Yardımcısı Ömer Süleyman ülkede serbest ve adil seçimlerin Eylül ayında yapılacağını belirtti.
Soruyorum; Erdoğan’ın dediği gibi Mübarek halkın sesine mi, yoksa ABD’nin sesine mi kulak verdi?
Tekrar soruyorum; Neden Mısır’a yumuşak davranıldı. Yani Irak ve Tunus keskinliği yaşanmadı? Acaba ABD kendisine yakın olanlara yakın ve de yumuşak bir iniş mi yapıyor, çünkü Mısır’da değişen bir şey yok yine işin içinde dikta yanlıları var.
Beklenen oldu ve domino etkisi Libya, Kuveyt, yemen, Fas ve Cezayir’de kendini göstermeye başladı. Ürdün, Suriye ve İran’a doğru seyrediyor
Libya’da düğmeye basıldı.
4. Murat’ın seyyar satıcıları cezalandırması aklıma geldi. Erikçi’yi yakalamışlar erikleri tek-tek….Fakat erikçi gülüyor. “Neden gülüyorsun hoşuna mı gitti? dediklerinde “Ben kendime değil, arkadan gelen ayvacıya gülüyorum”
Libya ayvayı yedi, çünkü Libya Saddam ve Tunus’ tan daha keskin ABD karşıtı idi.
Bu nedenle perişan edecekler Libya’yı. Ve acımasız Kaddafi kaybedeceğini anladığı noktada Libya’yi kan çanağına dönüştürmeleri için elinde geleni yapar. Küresel ekonomik kriz için petrol kuyularını bile yok eder-ki en büyük silahı bu-
Sevgili İsmail Baytan mühendisleriyle birlikte orda. Zaman-zaman takılırdım bana da bir iş ayarla orada diye. Hiçbir zaman yok demedi…
Salt İsmail Baytan kardeşim değil, 10 binlerce İsmail’imiz var Libya’da. Bunun yanı sıra Afrika’dan Ortadoğu’dan, Uzakdoğu’dan gelen işçiler… Fransız, İngiliz, ABD şirketleri ve çalışanlarıyla Libya’da en az Libya nüfusunun yarısı kadar yabancı var. Bunları ateş hatlarına sürer endişesi taşıyorum. Böylesi deliliklerden kaçınmayan Kaddafi riskini göze alamaz hiçbir küresel efendi.
Kaddafi öyle bir lümpen ve edilgen toplum yaratmış ki, halk asla çalışmıyor. Çünkü her Libya’lıya maaş bağlatmış halkı kendine bağlamak için… Bu nedenle Libya halkından çok, yabancılar çalışmaktadır ve çok fazla olmalarının nedeni budur.

Haklısınız; tıpkı varoşların ve gecekondu insanlarının ayni(ürün) ve nakdi(para) yardımlarla bağlandığı gibi.
Libya’da ilk belirlemelere göre 100’ün üstünde insan katledildi(18/02/2011), keskin nişancılarla(kimin nişancıları ise). Sonradan gelen haberler binlerce insanın katledildiği şeklinde.
Kaddafi bu; her şey beklenir.
Sevgili Babam(Nihat Çorbacıoğlu) Burgiba’nın yanında Libya’nın yeni Lideri Muammer Kaddafi’yi de çok seviyordu, antemperyalist dürüşü nedeniyle. Ki zaman-zaman “Atatürk’ün felsefesi bizde azalırken Araplar’da çoğalmaya başladı” diyerek, bu genç liderlere övgüler sıralardı…
Salt babam değil; İslamiyet’in evrensel kimliğini sosyalizmle örtüştürüp kurumsallaştırarak antiemperyalist duruş belirlediği için, Muammer Kaddafi tüm mazlum ülkelerin beğenisini kazanmıştı. Özellikle diğer bazı Arap ülkelerince ‘Yeşil Komünist’ olarak anılıyordu. Doğrusu ürkütüyordu küresel efendileri ve onun piyonlarını.
Hiç unutmam babamın 1980’lerde verdiği; “Bu tam bir diktatör oldu… Üstelik kendini beğenmiş bir hasta. Hitler’den tehlikeli kendini beğenmişin teki oldu da; her an dünya’nın başını belaya sokabilir. Ben bunu ülkemin değerleriyle bir tutmuştum bir zamanlar…” şeklindeki tepkisini.

Muammer Kaddafi’nin yaşam geçirdiği ve benim de ‘ideolojilerin züğürt ağaya dönüştüğü’, dahası bittiği günümüzde, dünya için özgün bir ideoloji olarak gördüğüm, bir süre de inandığım ‘Libya Arap Halk Sosyalist Büyük Cemahiriyesi’nin(Ülkem’deki siyasi erkin hala esin kaynağı) içinden geçen “Sosyalist Cemahiriye” kısmını kendimce tanımaya çalıştım.

Bugüne dek kimsenin tanım getiremediği bu terime tanım getirmem söz konusu olamazdı. Sosyalist sözcüğü tamam da ‘Cemahiriye’ neyin nesi idi; o’nu merak ediyordum.


Hiçbir siyaset bilimci “Cemahiriye” sözcüğünü tanımlayamadı.
Şunlar söylendi:
Birincisi; libya'ya değil de, Muammer Kaddafi’ye özgü İslami bir yönetim biçimi. Dahası İslami demokrasi. Bazıları bu nedenle katılımcı demokrasi demektedirler.
İkincisi; Topluluk, yığın, kitle olarak düşünenler ‘Kitlelerin/yığınların erki’ olarak tanımladı. Fakat Halk olarak algılatıldığında, doğrudan halk yönetimi anlamında da kullandılar.
Cemahiriye sözcüğü köken olarak Cumhuriyet anlamını işaret etse de tam bir kavram kargaşası yarattı.
İşin düşündürücü yanı, sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılarının ‘Libya Arap Halk Sosyalist Büyük Cemahiriyesi’ni ülkemdeki 2000’ler sonrasının egemen siyasi erkin ‘Demokrasi açılım’ ile örtüştürerek ‘İleri Demokrasi’ sanallığı için örnek alması.
Öyle ileri gidildi ki; Muammer Kaddafi’den ‘İnsan Hakları’ ödülü bile alınabildi.
Bu teorisyenler, bu ikinci cumhuriyetçiler, doğrusu; Laik Demokratik Cumhuriyet’ karşıtları hiç arlanmadan şimdi çıkmışlar Kaddafi’yi diktatör olarak tanımlıyorlar.
Bırakın bunu, Türkiye’deki Harp Okulu’nda okuduğu için Kaddafi’yi, Atlas ülkelerine bırakılan bir Ergenekoncu olarak tanımlamaya başladılar. Silivre’de görürsek şaşırmayalım.
Mübarek’in devrilişini; Mısır'ın güneyinde kiliseden çıkan Hıristiyanlara düzenlenen(7 Ocak 2010 -7 kişi öldü) saldırıya bağlayabiliyorlar ise(Bir nevi Hıristiyan intikamına) ve ardından da bu ayaklanmayı demokrasi hareketiyle örtüştürebiliyor ise siyasal erkin bu teorisyenleri, Kaddafi’yi de Ergenekoncu yapmaktan hiç çekinmezler.
“Bunlar sinirlerimi bozuyor, ben en iyisi kanal değiştireyim” demeyin, çünkü öteki kanallarda da, Arap ülkelerinde yaşanan bu halk ayaklanmalarını 2012’de bekledikleri kıyametin artçıları olduğunu söyletiyorlar, karşılarına aldıkları Ömer Çelakıl’ın çeldiği akıllara.
Arap diktatörler tek-tek devrilirken ülkemde neler oluyor?
Neler olacak? Adım-adım postal faşizminden postfaşizme, yani sivil faşizme geçiş yapıyoruz.
Balyoz Darbe Planı Davası’nda İstanbul 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek, eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına ve eski Özel Kuvvetler Komutanı emekli Korgeneral Engin Alan’ın da aralarında bulunduğu 162 sanık hakkında tutuklama kararı verdi.
"Ergenekon" soruşturması kapsamında Odatv’nın yöneticisi Soner Yalçın’ın da aralarında bulunduğu 4 kişinin gözaltına alınmasına karar verildi(14/02/2011).
Belli ki, bu sivil faşizm kendini kanıtlamak için halka kadar, yani sana-bana kadar inecek.
Şu bir gerçek ki; sustukça Demokrasi ile Özgürlüğe susuyoruz.

Adamdaki şu cesarete bak; “28 Şubatta darbeye sırt veren medya mensuplarının hepsi bugün önemli mevkilerde. Darbe sürecine destek veren 5-6 gazeteci var, bunların alınmasını bekliyorum…Danıştay baskınında tetikçi Alparslan Aslan hakimi şehit ettiğinde, 10 dakika sonra Sayın Sezer muhafazakar insanları sıkıntıya sokacak açıklama yaptı. Bu açıklanmanın sorgulanması lazım. Darbe sürecine kim destek verdiyse sorgulanır, bundan geri dönüş yok” diyebiliyor. İ
Salih Memecan, İhsan Dağı ve Mümtaz'er Türköne; bu ve benzerlerinin hanımları AKP'de milletvekili ve Grup konuşmalarında hüngür-hüngür ağlıyorlar, kendileri ise teorileri ile AKP’yi yağlıyorlar. AKP’nin başlattığı inşa sürecinin iyi işlemesi için.
Ben mi? Ben ancak öfkemle tuşlara vuruyorum, puştlar aşkına.
Bu ara, düşündürücü bir gelişme yaşandı;
ABD’nin yeni Ankara Büyükelçisi Francis Joseph Ricciardone, Odatv baskını ile ilgili; “Bir taraftan özgür basından söz ediliyor diğer taraftan gazeteciler gözaltına alınıyor, bunu anlamıyoruz...” deyince, Hüseyin Çelik “İçişlerimize saygılı olun” çıkışında bulundu ve ardından ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Philip Crowley’in “Büyükelçimizin sözlerinin arkasındayız” tepkisi geldi.
Öyle ki yandaş gazetecilerin baskısı bile Büyükelçi’nin tavrını değiştirtmedi.
Büyükelçi bir grup gazeteciyle yediği yemekte Özellikle bazı konuşmaların “Kayıt dışı/Off the record” kalmasını istemesi, bazı şeylere asla kayıtsız kalmayacakları gibi geldi bana.
Ne dersiniz, aklını başına getirip ağalığa son vererek ağabeyliğe mi başlayacak dersiniz Amerika?
İşin özü;
Aslında Sedat Ergin’e ait olan bir çalışma iken Ufuk Güldemir kitabı olarak piyasaya sürülen “Kanat operasyonu” adlı kitapta anlatılan operasyonlara, ABD başladı mı acaba?
Kısa bir açıklama:
Bu kitapta; ABD artık muhafazakar ve dinci iktidarları değil, daha çağdaş ‘dünyanın özgün gelişimini algılayan’ iktidarları besleyeceği anlatılmaktadır.

Kusura bakmayın, biraz daha uzatacağım.
Ve;
William Shakespeare’in 400 yıl önce yazdığı, büyük ozan Can Yücel’in çevirisini yaptığı 66. Sone ile yazımı sonlandıracağım:
66. Sone
Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

Evet, William Shakespeare 400 yıl önce yazdı.
William Shakespeare 4 asır önce görmüş, biz 4 adım önümüzdekini göremiyoruz.
Neyi mi?
Günümüz Türkiye’sini.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ GRUBU
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

ABD AĞALIĞI BIRAKIP AĞABEYLİK YAPAMAZ MI-1

Efeeendımmm;
Wikileaks’ın mucidi benim. İkinci dünya savaşı sonrası başlayan soğuk savaş döneminde dünyayı ben yöneteyim dedim. Bu nedenle çeşitli gizli servisler ve dedi-kodu şirketleri kurdum.Yeni kurduğum Wikileaks de bunlardan biri, son zamanlarda patladı gitti(Ülkeler Duymasın dizisinden alıntıdır).

Tunus ve Mısır ayaklanmaları sonrası; şaka bir yana, bir oyana bir bu yana yalpalar olduk. Dahası dik durmayı aklımıza hiç getirmedik. Libya ayaklandı, biz hala yalpalamayı sürdürüyoruz.

Mısır ayaklanması ile ilgili olarak bir önceki yazımı şöyle tamamlamışım;
“İsyan günlerden sonra haftalara taşındı, belli ki aylara sarkacak.
Burada söylenmek istenen ‘İsyanın Amacı’dır. Durum bu ise amaç haftalara ve aylara değil belli ki yıllara sarktı.
Nedenini yazı akışı içinde söylemeye çalışacağım.

Bana göre Küresel efendi haftalardır düşünüyor. Bir endişedir sardı; Iran devrimini aklına getirmiş olmalı.
Bana göre Mübarek değil de, Mübarek politikasına yakın radikallerden soyut bir yapıyı inşa etmenin sessizliği içinde ABD…”

ABD gerçekten ağabeylik değil, ağalık mantığıyla hareket ediyor. İran’da Şah Rıza Pehlevi, Mısır’da ulusalcı ve halkçı Nasır sonrası Enver Sedat, Irakta Saddam Hüseyin duruşu bana göre ABD’nin yanlış duruşları idi. Çünkü bu ülkelerde bu liderlerle birlikte, halk yönetiminden uzak sağ ve otoriter rejimleri besledi. Bunlar da radikalleri ve marjinalleri…
Bunu fark etti diye düşünüyorum ve temel olarak İran devrimindeki Humeyni yanlışını, Saddam öncesi ve sonrası Irak yanlışını vb önceki yanlışlarını dikkate alıyor diyorum.
Neden ABD bugüne dek suskundu, bu otoriter yapılar karşısında? İşine geliyordu. Doğrusu istediği gibi yönlendiriyordu. Kullandı attı, fakat şimdi düşünmeye başladı.
Sürdürülebilir sömürü için mi, yoksa gezegensel paylaşım, yani sürdürülebilir halkça ve hakça paylaşım için mi düşünüyor? göreceğiz.
“Sıra kimlerde dersiniz?” sorusunu anlamsız buluyorum. Buluyorum, çünkü ABD İran’da neden olduğu Molla Humeyni hatasına düşmemek için ve de dünya ekonomisini sarsmamak için Mısır’da dikkatli.
Bizimki(ler) ise değil, mal görmüş mağribi gibi Mısır isyanına atlamadılar belki, ama 9 gün sonra, adeta Mısır halkıyla birlikte sokağa indiler, yani sokağın yanında yer aldılar, kendi sokağını unutarak.
Evet, “Kulak ver halka Mübarek” diyerek akıl veriyor. İşte bu noktada düşünemedi, fakat ABD düşünüyor.
Haftalarca sürdü Mısır’daki ayaklanma. Evet; halk hareketi üçüncü haftasında bile belirleyici olamadı. Öyle ki ilk günkü kararlı halk duruşu yerini edilgenliğe bıraktı. Hatta halk katılımı düşer oldu.
Tunus’taki yaşananlar ile, Mısır’da yaşananlar arasında fark olmaması gerekirdi. Her ikisi de halk hareketi olmasına karşın Tunus’ta alınan sonuç neden Mısır’da alınmıyordu?
Öyle ki; Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek koltuğunu koruduğu gibi, Fransa Başbakanını da ağırlayabildi belli süre.

Bu nedenle ben tezimde ısrarlıyım;

Belli ki ‘Müslüman Kardeşler’ olgusunun “Mısır devrimi”nde egemen belirleyici olması endişelendirdi ABD’yi.

Kimse; Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour Hersh’ün Ortadoğu ve Türkiye'nin geleceği hakkındaki açıklamalara kanmadı(Siz halk olarak sakın kanmayın):
“Ortadoğu'da neler yaşanıyor? Türkiye, bölgede ABD ile birlikte iki büyük güç. Artık yeni bir düzenin parçaları yerleştiriliyor. ABD, 10 ülkede araştırma yaptırdı. Hepsinde de Recep Tayyip Erdoğan'ın o ülkenin liderinden bile daha fazla sevildiği ortaya çıktı. Özellikle Mısır... Bu ülkedeki birçok evde Erdoğan posterleri var. Erdoğan'ın Kuzey Afrika ve Ortadoğu'nun sevilen tek lideri olması, ABD ve Rusya'yı yıkan bir süreç. Çünkü Türkiyesiz bir plan yapılması artık imkânsız.”
Bana göre Seymour Hersh’ün unuttuğu bir şey vardı. Başbakanımız Libya’da da halk, hatta ‘Libya Arap Halk Sosyalist Büyük Cemahiriyesi’nin kurucusu Kaddafi tarafından seviliyordu. Öylesi bir sevgi ki, 29 Kasım 2010 tarihinde Afrika Birliğinin düzenlediği zirveye, Libya lideri Kaddafi'nin davetiyle katıldı ve kendisine Kaddafi ''insan hakları'' ödülü verdi.

Seymour Hersh’ü değil de beni ve aşağıdaki kuşkuyla bütün soruyla bütün değerlendirmelerimi dikkate alın:

Birincisi; ABD’nin endişe duyduğu ve kamuya açıklanan bu anket nasıl oluyor da ABD’nin gizli anketi oluyor?
Diyorum ki; bu asla ABD'nin resmi açıklaması değil; çünkü ABD’nin böylesi bir gizli çalışması yok.
Olsa bile ABD yetkililerin hiç sevmediği, hatta; Uzakdoğu ve Ortadoğu politikalarını deşifre ettiği için nefret ettikleri Seymour Hersh’e asla böylesi bir gizli çalışmayı servis etmezler.
Acaba diyorum bu haber; seçimlere çeyrek kala tüm dünyaya servis etmesi için ve de domino etkisi yaşamamsı için Seymour Hersh’e sipariş edilen danışıklı kurgu haber mi?
İkincisi; veya, Başbakan’ın ‘Mübarek aceleciliği’ ile yapılan hatalı çıkışın düzeltilmesi için seçime çeyrek kala yapılan operasyon mu?
Üçüncüsü; Bu Atlantik ötesindeki şahısla(Hersh) bugünlerde birileri görüştü mu?
Dördüncüsü; Türkiye’den kimler ABD'deki Think Tank(Düşünce kuruluşlarıyla) ve böylesi gazetecilerle ilişki içinde?

ABD aslında Türkiye üzerindeki politikalarını da yeniden karanlığın gülen yüzlerini temel alarak test etmesi gerektiğini düşünüyorum.
Karşıtlarını değil, Devlet Bahçeli’nin söylediklerini lütfen dikkate alsın; “Fetullah Hoca efendi son zamanlardaki duruşuyla güvenirliğini ve inanırlılığını yitirdi…” değerlendirmesini.


Kim ne derse desin, umurumda değil. İsterse Postmodern mandacı, ister ABD’ci desinler, ille de şunu demek zorundayım:
ABD gezegenin en güçlü devleti, yani süper güç. Ondan güçlü olabiliyor muyuz? Asla! Sürekli etrafında 365 tam + çeyrek günümüzü tamamlıyoruz adeta.
Gücünü kabul edelim, ama teslim olmayalım; aksine uyaralım ve yanlışlarını düzeltsin. Bizi körü körüne etrafında dolandırıp durmasın.
Nasıl ki güneşin yakıcılığından kendimizi korumak için dünya olarak önlem alıyoruz, dünya insanı olarak ABD’ye karşı da önlemimizi alalım.
ABD gerçekten dünya halklarını kardeş olarak görmüyor, maraba olarak görüyor ve bunun için de, ağabeylik değil ağalık yapıyor.
Bu gezegenimizin yadsınamayacak şekilde bir ağabeyliğe gereksinimi var.
Çünkü ABD’nin oluşturduğu politikalar ve o politikaları benimseyenler doğaya ve doğana acımasız davranıyorlar ve de doğayı, doğanı yok etme sürecine sokuyorlar.
Kısacası gezegeni doyumsuzlar paylaşırken bitiriyorlar.
Bu, gezegenimizde yaşanan gezegenimiz tehlikesidir.
İkincisi, gezegenimizin dışındaki evrensel tehlike.
Biliyoruz ki dünün bilim kurgu romanları, günümüzün gerçekleri oldu. Bugünün bilim kurgu romanları yarının gerçekleri olmayıp gezegenler arası savaşın başlamayacağını kim söyleyebilir?
Tamam bu değerlendirmem abartı. Peki kıyamete neden gösterilen göktaşlarının saldırılarına uğramayacağımızın garantisini kim verebilir ki?
Bunun için diyorum ki, birinin ağabeyliğinde gezegen kardeşliğine gereksinimimiz var. Bunu kurumsallaştıralım ve ağalık mantığıyla yok olmaya başlayan gezegenimiz kurtaralım.
Tekrar ediyorum; “Bizlerin İdeolojik kardeşliğine, Müslüman kardeşliğine ve de Hıristiyan kardeşliğine değil gezegen kardeşliği gibi evrensel ideolojik kardeşliğe gereksinimimiz var.”
Bunun için de ortak paylaşım esasına dayalı politikaları benimsemiş ABD öncülüğü gerekir, öcülüğü değil.
Sayın Bülent Esinoğlu’nun dediği gibi; ‘Faşizm Amerika’nın rahat döşeği’ olmamalıdır.
Evet, sömürüyü hızlandırmak ve yaygınlaştırmak adına otoriter yapıları besleyen ABD için ‘Faşizm’ amaçlarının aracıdır.
Ne yazık ki; bizden birileri de ona esinlenip ‘Demokrasi amaçlarımın aracıdır’ diyerek sivil faşizmi kurumsallaştırma savaşı vermektedir.
Biliniyor ki, ABD kurguladığı bu yapıları sonradan daha büyük maliyetlerle ‘en son Mısır Mübarek örneğinde olduğu gibi’ sökmeye çalışmakta ve dünya’yı daha büyük karmaşalara itmektedir.
Yine Esinoğlu’nun tanımladığı gibi “Yer altı ve yer üstü kaynaklarının, tekeller eliyle, yabancı güçlerin
eline geçmesine emperyalizm denir.”’
Emperyalizmin bu amaçla kurumsallaştırdığı “AB+ABD=ARBD” küresel sömürü denkleminden ABD kesinlikle vazgeçmelidir.
Ulusal pazarlardaki kazanımlarını sürdürülebilir kılmak için, ulusların üniter yapısını bozarlar, bunun için de ulusal değerdeki kurum ve kuruluşlarını, yani Bankaları ele geçirirler KİT’leri parçalarlar, Orduyu pasifize ederler. Tüm bunlar laik ve demokratik yapıyı parçalamak içindir. Sonrasında yönlendirebilecekleri Cumhuriyetler/ Yeni yapılar oluştururlar ve o yapı sonunda başına bela olur. O beladan kurtulmak için de yeni bir yapı inşasına girerler.
İşte küresel efendi ABD bu kısır döngüye, yani çelişkiye (Fr. Paradoks) son vermelidir. Çünkü bunun maliyeti salt bazı ulusları değil, ABD başta olmak üzere tüm süper güçleri de, kısacası gezegenimizi olumsuz etkilemektedir.


İşte güçlüden yana politikamız bu yanlışlarını güçlüye ve halka anlatmak olmalıdır. Bireysel, grupsal ideolojik çıkara özdeş güçlüden yana duruş olmamalıdır:

Türkiye’nin wikileaks ve başbakan’ın Mübarek ve de Kaddafi duruşu.

Gelin şu wikileaks’ı bir kez daha anımsayalım ve Türkiye’ye biçilecek olası rol modeli yakalayalım;

Ben bizim duruşumuzla birlikte küresel efendinin duruşuna da değinmek istiyorum.
Haftalar oldu
Peki Wikileaks nedir; yenilir mi, yutulur mu, yemekten sonrası, yemek arası mı alınır o’nu bir tam öğrenelim:
Wikileaks 2006’Da kurulan bir internet sitesi. Kaynaklarının gizliliğini koruyarak hükümetlerin ve diğer organizasyonların hassas belgelerini yayınlayan, İsveç merkezli bir uluslararası organizasyondur… Kurucusu eski bir Hacker olan Avustralya'lı gazeteci ve internet aktivisti, aynı zamanda Wikileaks'in editörü olmadan önce fizik ve matematik öğrencisi, hacker ve bilgisayar programcısı olan Julian Assange tarafından yönlendirilmektedir.

Benzer söylentileri yıllardır yazıyoruz; yazılarımızı okumadılar ise, insan bir telefon açar, söylerdik Wikicilere.
Batıda patlak veren Wikileaks olayının ardından, yine batı basını tarafından 06/12/2010 tarihinde gündeme taşınan şu iki haber; inanın insana komplo senaryoları için, müthiş malzemeler sunuyor:

“Dünya basınında o günlerde Türkiye ile ilgili 2 önemli haber vardı.
1- Haaretz gazetesi İsrail'in Mavi Marmara baskınından dolayı özür dilemeyi ve tazminat ödemeyi kabul ettiğini duyururken, Wall Street Jorunal gazetesi ise 'Türkiye yükselen Avrupa'nın en büyük otomotiv gücü olacak' yorumunu yaptı.
2- ABD’nin önde gelen iş dünyası gazetesi Wall Street Journal (WSJ), İstanbul’a tam sayfa ayırdığı haberde, "Türkiye’nin bölgesel süper güç olma yolunda güvenle ilerlediğini" yazdı.”
Halbuki aynı gazete, geçen hafta sonu; İmparatorluk Geri Geliyor" başlığıyla, AKP iktidarı dönemindeki İstanbul tarihi dokusunun nasıl işlendiğini haber yaparak, Erdoğan’dan Elif Şafak aracılığıyla övgüyle söz etmişti.
Ardından(7 Aralık’ta); Dışişleri Bakanı Davutoğlu İngiltere’nin kurduğu Milletler Topluluğu’nu örnek göstererek Türkiye’nin de eski Osmanlı toprakları üzerinde liderlik kurabileceğini söyleyebildi.

Ve kendi kendime tüm bu Wikileakslıkların bir oyunu olduğunu düşünmeye başladım.
Başladım çünkü Davutoğlu’nun çizdiği haritaya hayır demek enayilik olurdu. Düşünün Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu’ya ve Kuzey Kafkasya ve Viyana kapısına dayanan bir toprak parçası.
Yapsat’çıya versen köşe olursun!
Enayılık ben de mı, bunlarda mı?
Üzülerek belirteyim ki “Midyat’a pirince giderken, eldeki bulgurdan olmak” gibi çok faydalı bir özdeyişimiz olmasına karşın, hazretler bundan faydalamıyor.
Tam da zamanı; fikralar beni zorlamaya başladı, izin vermem gerek;
Adam, meterelojiye hava durumunu sormuş. "Yola çıkmayın çok kötü hava geliyor" yanıtını alınca "Bir şey yapamaz mısınız" demiş.
Adam, derenin öteki tarafındaki adama seslenerek “Ben karşıya geçmek istiyorum, yardım et bana” deyince, adam, “Dalga mı geçiyorsun, karşıdasın ya” diyerek tepki göstermiş.
Bunların durumu bu işte. Kendi kendinlerine bir arayış içinde sürekli trajikomik oyunlar sergileyip duruyorlar.

Benzeri şeyler yazmayı düşünürken yazma derdinden beni kurtardı, AKP’nin o erdemli kuramcıları.
Diyorlar ki; sokataki Arap ve Saraydaki Arap Erdoğan’ı umut olarak görmeye başladı. Bundan Amerika rahatsız, çünkü umut bağlamıştı, güven duymuştu , ama o o korkulan kişi olmuş; korkunun giderilmesi için de o ve partisi wikileaks aracılığıyla gönderilmeye karar verilmiş.
Bu mantığa göre; küresel efendiler onun yerine bir başkasını kurguluyormuş. Bu kişinin de Kılıçdaroğlu olduğunu söylenmeye çalışılıyor.

Aksine kurgulanan bugünkü siyasal erk ve lideri olabilir mi?
Asker mazlumları ve mağdurları oynatacak muhtirayi veremez duruma getirildi. Kılıçdaroğlu ürkütür oldu. Ülke ekonomisi iyi gitmiyor. Çalışanların durumu çok kötü, esnafla birlikte ağlıyor.
Eh; bu durumda da böylesi kurgu toplumu hayli kendi sorunlarından uzak tutar, bir de çalışanlara, varoş ve gecekondu sakinlerine yaklaşıldığı gibi benzer yaklaşımda çalışanların ücretlerinde ufak bir seçim ayarlaması yaptınızmı, alın size %45 ve gelsin 2012'de İslam cumhuriyeti ile 2013'te de 1.yildönümünü kutlamalar.
WikiLeaks AKP haberini merak edenlere:
WikiLeaks'in yeni belgesi, Erdoğan ile ordu arasında yeni gerilim başlatabilir dendi ve orda kaldı.
Başbakan, AB Dönem Başkanı Bot'a, "Ordu kontrolümde olmadığı için Ege'deki operasyonları durduramıyorum" demiş.
Bana göre, ne Wikleaks samimi, ne küresel efendi, ne de ülkemin siyasi erki.

Özellikle Küresel efendi:

Wikileks’te yer alan, ABD temsilciliklerinden merkeze gönderilen son on yıla ait "confidential(belli grubun dışında, toplumda gizli tutulan)" belgelerde savlananalar, senin benim, hatta dağdaki çobanın bile duyduğu şeyler. Onun için Wikileks’te AKP’liler ve iktidar için şunlar söylendileri sıralamanın bir anlamı yok, aşağı yukarı-yukarı aşağı böylesi aşağılıkları biliyor insanlar.

Futbolu da siyasete endekslemişler, ekonomi iyiye gitmiyormuş, hırsızlık ve yolsuzluk almış başını gitmiş, etrafındaki danışmanlar, milletvekilleri çok cahilmiş, kendisi cahilmiş, türbanı siyasi araç olarak kullanabilmek için çözmüyormuş, en yakınındaki bile çarpıyor çırpıyormuş, Atlantik ötesi yan gelmiş karanlığın gülen yüzü belirleyiciymiş. İslam Cumhuriyet peşindeşmiş, esin kaynağı Kaddafi’nin sosyalist cemahiriyesi imiş…
Mış, muş; bıktık artık geç bunları…


Wikileaks ile gelinen noktada, yaşananlar Tunus, Mısır ve Libya ayaklanmalarıdır.
Sonrasında Cezayir, Fas, Yemen ve Kuzey Irak’a sıçrayacak ve domino etkisiyle iktidar tusunamileri yaşanacakmış..

Wikileaks’ta fazlasıyla yer alan Başbakanımız Erdoğan’ın Mübarek Duruşu, çok düşündürücü geldi herkese;
Mübarek’e demişti ki;
“Hüsnü Mübarek'e çok samimi tavsiyede bulunmak istiyorum: Bizler faniyiz. Her birimiz ölecek ve geride bıraktıklarımızla sorgulanacağız. Baki olan gök kubbe altında hoş bir seda bırakmaktır. Bizler halk için varız. Halkın sesine kulak ver.”
Olguyu inanç boyutundaki duygu sömürüsü ile yaklaşan başbakan, halkın ıslığından rahatsız olmasını unutup, halkın haykırışına kulak verin diyor.
“Samimi olmak” diye bir deyim acaba hiç akla gelmez mi?
Öğrencilerin, çalışanların, Cumhuriyet mitinglerine katılan halkın sesine, özellikle geçen yıl Ankara’nın acımasız kışında 39 gün seslerini yükselten tekel işçilerine kulak verdik mi? “Gözünüzü toprak doyursun”, “Ananı da al git buradan “ diyerek aşağıladığımız Çiftçilerin seslerine kulak verdik mi?
3 Şubat 2011’de Torba yasası için haykıran halka kulak verdik mi?
Mısır olayında bir haftadır neden suskunduk? Güçlüden yana tavır almak için mi? Mübarek güçlü olsa, yine eskisi gibi kucaklayacak mıydık?
Bugüne dek hiçbir Başbakan ve Cumhurbaşkanının kullanmadığı, fakat adeta çalışma sarayına dönüştürülen Dolmabahçe sarayında, Rektörlerle yapılan YÖK toplantısını protesto eden hamile bir öğrenici polis tekmeleriyle çocuğunu düşürürken feryatlara kulak vermeyen, Cumhuriyet mitinglerini aşağılayıp halkın
Fazla söylenmeye gerek, çünkü yaşananlar ve yaşatılanlar böylesi kuşkuları kaçınılmaz kılıyor.

Mısır’daki ayaklanma haftalardır devam etti ve Mübarek diretti ve sonunda olan oldu. Mübarek istifa etti, nur topu gibi yeni bir Mübarek doğdu.
Bunun adı balans ayarı canım.
Obama Hüsnü Mübarek’in istifasını, “Halkın değişime olan açlığının karşılanmasıdır…Mısır halkı konuştu. Onların sesini duyduk. Mısır bir daha asla aynı Mısır olmayacak. Mısırlılar, sahici bir demokrasiden başka hiçbir şeyin günü kurtaramayacağını açıkça ifade etti…Bu, Mısır’daki değişimin sonu değil, başlangıcıdır...” diyerek; Mısır halkının duruşunu; Almanya’da Berlin Duvarı’nın çökmesi, Endonezya’da halkın Devlet Başkanı Suharto’ya karşı ayaklanması ve Hindistan’ın bağımsızlık sembolü Mahatma Gandi’ duruşuyla karşılaştırdı.
Doğru bir tanı mı? Asla! Dedim ya nur topu gibi bir Mübarek doğdu. Adı da; “Muhammed Hüseyin Tantavi”
Savunma Bakanı Mareşal Muhammed Hüseyin Tantavi başkanlığındaki Yüksek Askeri Konsey, Mısır hükümetini fesh, parlamentoyu da lağvedecek.Askeri Konsey, Anayasa Mahkemesi Başkanı’yla hükümeti yönetecek.
Devlet Başkan Yardımcısı Ömer Süleyman ülkede serbest ve adil seçimlerin Eylül ayında yapılacağını belirtti.
Soruyorum; Erdoğan’ın dediği gibi Mübarek halkın sesine mi, yoksa ABD’nin sesine mi kulak verdi?
Tekrar soruyorum; Neden Mısır’a yumuşak davranıldı. Yani Irak ve Tunus keskinliği yaşanmadı? Acaba ABD kendisine yakın olanlara yakın ve de yumuşak bir iniş mi yapıyor, çünkü Mısır’da değişen bir şey yok yine işin içinde dikta yanlıları var.
Beklenen oldu ve domino etkisi Libya, Kuveyt, yemen, Fas ve Cezayir’de kendini göstermeye başladı. Ürdün, Suriye ve İran’a doğru seyrediyor
Libya’da düğmeye basıldı.
4. Murat’ın seyyar satıcıları cezalandırması aklıma geldi. Erikçi’yi yakalamışlar erikleri tek-tek….Fakat erikçi gülüyor. “Neden gülüyorsun hoşuna mı gitti? dediklerinde “Ben kendime değil, arkadan gelen ayvacıya gülüyorum”
Libya ayvayı yedi, çünkü Libya Saddam ve Tunus’ tan daha keskin ABD karşıtı idi.
Bu nedenle perişan edecekler Libya’yı. Ve acımasız Kaddafi kaybedeceğini anladığı noktada Libya’yi kan çanağına dönüştürmeleri için elinde geleni yapar. Küresel ekonomik kriz için petrol kuyularını bile yok eder-ki en büyük silahı bu-
Sevgili İsmail Baytan mühendisleriyle birlikte orda. Zaman-zaman takılırdım bana da bir iş ayarla orada diye. Hiçbir zaman yok demedi…
Salt İsmail Baytan kardeşim değil, 10 binlerce İsmail’imiz var Libya’da. Bunun yanı sıra Afrika’dan Ortadoğu’dan, Uzakdoğu’dan gelen işçiler… Fransız, İngiliz, ABD şirketleri ve çalışanlarıyla Libya’da en az Libya nüfusunun yarısı kadar yabancı var. Bunları ateş hatlarına sürer endişesi taşıyorum. Böylesi deliliklerden kaçınmayan Kaddafi riskini göze alamaz hiçbir küresel efendi.
Kaddafi öyle bir lümpen ve edilgen toplum yaratmış ki, halk asla çalışmıyor. Çünkü her Libya’lıya maaş bağlatmış halkı kendine bağlamak için… Bu nedenle Libya halkından çok, yabancılar çalışmaktadır ve çok fazla olmalarının nedeni budur.

Haklısınız; tıpkı varoşların ve gecekondu insanlarının ayni(ürün) ve nakdi(para) yardımlarla bağlandığı gibi.
Libya’da ilk belirlemelere göre 100’ün üstünde insan katledildi(18/02/2011), keskin nişancılarla(kimin nişancıları ise). Sonradan gelen haberler binlerce insanın katledildiği şeklinde.
Kaddafi bu; her şey beklenir.
Sevgili Babam(Nihat Çorbacıoğlu) Burgiba’nın yanında Libya’nın yeni Lideri Muammer Kaddafi’yi de çok seviyordu, antemperyalist dürüşü nedeniyle. Ki zaman-zaman “Atatürk’ün felsefesi bizde azalırken Araplar’da çoğalmaya başladı” diyerek, bu genç liderlere övgüler sıralardı…
Salt babam değil; İslamiyet’in evrensel kimliğini sosyalizmle örtüştürüp kurumsallaştırarak antiemperyalist duruş belirlediği için, Muammer Kaddafi tüm mazlum ülkelerin beğenisini kazanmıştı. Özellikle diğer bazı Arap ülkelerince ‘Yeşil Komünist’ olarak anılıyordu. Doğrusu ürkütüyordu küresel efendileri ve onun piyonlarını.
Hiç unutmam babamın 1980’lerde verdiği; “Bu tam bir diktatör oldu… Üstelik kendini beğenmiş bir hasta. Hitler’den tehlikeli kendini beğenmişin teki oldu da; her an dünya’nın başını belaya sokabilir. Ben bunu ülkemin değerleriyle bir tutmuştum bir zamanlar…” şeklindeki tepkisini.

Muammer Kaddafi’nin yaşam geçirdiği ve benim de ‘ideolojilerin züğürt ağaya dönüştüğü’, dahası bittiği günümüzde, dünya için özgün bir ideoloji olarak gördüğüm, bir süre de inandığım ‘Libya Arap Halk Sosyalist Büyük Cemahiriyesi’nin(Ülkem’deki siyasi erkin hala esin kaynağı) içinden geçen “Sosyalist Cemahiriye” kısmını kendimce tanımaya çalıştım.

Bugüne dek kimsenin tanım getiremediği bu terime tanım getirmem söz konusu olamazdı. Sosyalist sözcüğü tamam da ‘Cemahiriye’ neyin nesi idi; o’nu merak ediyordum.


Hiçbir siyaset bilimci “Cemahiriye” sözcüğünü tanımlayamadı.
Şunlar söylendi:
Birincisi; libya'ya değil de, Muammer Kaddafi’ye özgü İslami bir yönetim biçimi. Dahası İslami demokrasi. Bazıları bu nedenle katılımcı demokrasi demektedirler.
İkincisi; Topluluk, yığın, kitle olarak düşünenler ‘Kitlelerin/yığınların erki’ olarak tanımladı. Fakat Halk olarak algılatıldığında, doğrudan halk yönetimi anlamında da kullandılar.
Cemahiriye sözcüğü köken olarak Cumhuriyet anlamını işaret etse de tam bir kavram kargaşası yarattı.
İşin düşündürücü yanı, sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılarının ‘Libya Arap Halk Sosyalist Büyük Cemahiriyesi’ni ülkemdeki 2000’ler sonrasının egemen siyasi erkin ‘Demokrasi açılım’ ile örtüştürerek ‘İleri Demokrasi’ sanallığı için örnek alması.
Öyle ileri gidildi ki; Muammer Kaddafi’den ‘İnsan Hakları’ ödülü bile alınabildi.
Bu teorisyenler, bu ikinci cumhuriyetçiler, doğrusu; Laik Demokratik Cumhuriyet’ karşıtları hiç arlanmadan şimdi çıkmışlar Kaddafi’yi diktatör olarak tanımlıyorlar.
Bırakın bunu, Türkiye’deki Harp Okulu’nda okuduğu için Kaddafi’yi, Atlas ülkelerine bırakılan bir Ergenekoncu olarak tanımlamaya başladılar. Silivre’de görürsek şaşırmayalım.
Mübarek’in devrilişini; Mısır'ın güneyinde kiliseden çıkan Hıristiyanlara düzenlenen(7 Ocak 2010 -7 kişi öldü) saldırıya bağlayabiliyorlar ise(Bir nevi Hıristiyan intikamına) ve ardından da bu ayaklanmayı demokrasi hareketiyle örtüştürebiliyor ise siyasal erkin bu teorisyenleri, Kaddafi’yi de Ergenekoncu yapmaktan hiç çekinmezler.
“Bunlar sinirlerimi bozuyor, ben en iyisi kanal değiştireyim” demeyin, çünkü öteki kanallarda da, Arap ülkelerinde yaşanan bu halk ayaklanmalarını 2012’de bekledikleri kıyametin artçıları olduğunu söyletiyorlar, karşılarına aldıkları Ömer Çelakıl’ın çeldiği akıllara.
Arap diktatörler tek-tek devrilirken ülkemde neler oluyor?
Neler olacak? Adım-adım postal faşizminden postfaşizme, yani sivil faşizme geçiş yapıyoruz.
Balyoz Darbe Planı Davası’nda İstanbul 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek, eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına ve eski Özel Kuvvetler Komutanı emekli Korgeneral Engin Alan’ın da aralarında bulunduğu 162 sanık hakkında tutuklama kararı verdi.
"Ergenekon" soruşturması kapsamında Odatv’nın yöneticisi Soner Yalçın’ın da aralarında bulunduğu 4 kişinin gözaltına alınmasına karar verildi(14/02/2011).
Belli ki, bu sivil faşizm kendini kanıtlamak için halka kadar, yani sana-bana kadar inecek.
Şu bir gerçek ki; sustukça Demokrasi ile Özgürlüğe susuyoruz.

Adamdaki şu cesarete bak; “28 Şubatta darbeye sırt veren medya mensuplarının hepsi bugün önemli mevkilerde. Darbe sürecine destek veren 5-6 gazeteci var, bunların alınmasını bekliyorum…Danıştay baskınında tetikçi Alparslan Aslan hakimi şehit ettiğinde, 10 dakika sonra Sayın Sezer muhafazakar insanları sıkıntıya sokacak açıklama yaptı. Bu açıklanmanın sorgulanması lazım. Darbe sürecine kim destek verdiyse sorgulanır, bundan geri dönüş yok” diyebiliyor. İ
Salih Memecan, İhsan Dağı ve Mümtaz'er Türköne; bu ve benzerlerinin hanımları AKP'de milletvekili ve Grup konuşmalarında hüngür-hüngür ağlıyorlar, kendileri ise teorileri ile AKP’yi yağlıyorlar. AKP’nin başlattığı inşa sürecinin iyi işlemesi için.
Ben mi? Ben ancak öfkemle tuşlara vuruyorum, puştlar aşkına.
Bu ara, düşündürücü bir gelişme yaşandı;
ABD’nin yeni Ankara Büyükelçisi Francis Joseph Ricciardone, Odatv baskını ile ilgili; “Bir taraftan özgür basından söz ediliyor diğer taraftan gazeteciler gözaltına alınıyor, bunu anlamıyoruz...” deyince, Hüseyin Çelik “İçişlerimize saygılı olun” çıkışında bulundu ve ardından ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Philip Crowley’in “Büyükelçimizin sözlerinin arkasındayız” tepkisi geldi.
Öyle ki yandaş gazetecilerin baskısı bile Büyükelçi’nin tavrını değiştirtmedi.
Büyükelçi bir grup gazeteciyle yediği yemekte Özellikle bazı konuşmaların “Kayıt dışı/Off the record” kalmasını istemesi, bazı şeylere asla kayıtsız kalmayacakları gibi geldi bana.
Ne dersiniz, aklını başına getirip ağalığa son vererek ağabeyliğe mi başlayacak dersiniz Amerika?
İşin özü;
Aslında Sedat Ergin’e ait olan bir çalışma iken Ufuk Güldemir kitabı olarak piyasaya sürülen “Kanat operasyonu” adlı kitapta anlatılan operasyonlara, ABD başladı mı acaba?
Kısa bir açıklama:
Bu kitapta; ABD artık muhafazakar ve dinci iktidarları değil, daha çağdaş ‘dünyanın özgün gelişimini algılayan’ iktidarları besleyeceği anlatılmaktadır.

Kusura bakmayın, biraz daha uzatacağım.
Ve;
William Shakespeare’in 400 yıl önce yazdığı, büyük ozan Can Yücel’in çevirisini yaptığı 66. Sone ile yazımı sonlandıracağım:
66. Sone
Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

Evet, William Shakespeare 400 yıl önce yazdı.
William Shakespeare 4 asır önce görmüş, biz 4 adım önümüzdekini göremiyoruz.
Neyi mi?
Günümüz Türkiye’sini.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ GRUBU
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

19 Şubat 2011 Cumartesi

GALATASARAY ASLANTEPE ARENA'DA BUCA'YI DA YENEREK ÜÇTE ÜÇ YAPTI


Birinci öncelik Hagi’nin;
Dünyada gelmiş gitmiş en iyi futbolculardan 11 yap deseler, başat kişi Hagi’dir.
Dünyada gelmiş gitmemiş en kötü teknik direktörden bir deste yap deseler, deste başı Hagi’dir.
İşte futbolcu Hagi ile Çalıştırıcı Hagi arasındaki fark.
İkinci öncelik Türkiye’min futbolunu kirletenlerin;
Türkiye’mi ve futbolumu kimlerin kirlettiğini ortaya çıkaran bu haberi vereyim:
Açılışında Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ıslıklandığı Galatasaray'ın yeni stadı TT Arena şimdi de kameralarıyla gündeme geldi. Balıkesir'de de buna benzer bir olay yaşandı. Valilik iş yerleri, okullar da dahil her yere kamera konulması zorunluluğu getirdi ancak mahkeme bu karara 'dur' dedi.
Çok ünlü bir işadamı stadın her yerini izleyen kameralardan dolayı sevgilisini 900 bin dolar(Evet 1,5 trilyon TL) ödeyerek kiraladığı locaya götüremeyince soluğu Meclis Sporda Şiddet ve Araştırma Komisyonu'na taşıdı.
Üçüncü öncelik; 'Bu F.Bahçe'ye kafa tutulmaz' haberinin.
Anlayacağınız gibi; 14/02/2011’de oynanan FB-Kayseri maç sonocunua vurgu yapıyorlar; çünkü maçı FB; 2-0 aldı.
Bu FB’ye kafa tutulur mu?
Bu FB'ye nasıl kafa tutulsun? Başkanı hakem odası basıyor gık yok. Hakeme küfrediyor gak yok. İyi de bu durumda kim kafa tutacak? İki takım sahada, ikisinin kalesinde de Volkan, Volkan'ın biri daha önce karşı takımın kaleciliğini yapmış. Dakika bir Volkan eski takımına pas veriyor FB 1- Kayseri 0...Bu maçı bu şekilde KARTAL veya ASLAN alsa Kayseri kıyametleri koparır, ses yok. Beyler bayanlar futboldan kayanlar lig, lig olmaktan çıktı,
Galatasaray bu yıl da ligde yok. Sakın bir avuntu olarak görmeyin, çünkü buna gereksinimiz yok, en az 10 yıl şampiyon olmasak dahi.
Çünkü;
İlk devrenin son maç yazımı; “Şöyle geriye dönüp son 20yıla baktığımızda, Galatasaray 10, FB ve BJK 5’er kez şampiyon olmuş, yani ikisini de ikiye katlamış.” diye bağlalayarak girmek istedim, fakat Hagi’nin varyeteleri bir türlü bu tümceme öncelik tanımadı.
Neyse dedim sonunda ve rahatladım.

Galatasaray sanki o son şampiyonluktaki “Son Cimbom”ları oynamış da bizim haberimiz olmamış diye düşünmeye başladım, bu son 3 yıllık futboluyla.
O şampiyonluk sonrasının yazılı başının başlıklarında bile,umutsuzlukla harmanlanmış bir isteksizlik vardı; “Turkcell Süper Lig’de 2007-08 sezonunun şampiyonu Galatasaray oldu. Son hafta karşılaşmasında Gençlerbirliği OFTAŞ’ı 2–0 yenen sarı-kırmızılı takım, 79 puanla ligi zirvede tamamladı.”
Maçı; 36. dakikada Şükürlu Hakan ve 45. dakikada Baltalı Hakan’ın attığı gollerle almıştık. O gündür, bugündür, ne balta, ne şükür ne de Galatasaray; hak getire.
Şampiyonluğun öyküsü de ilginç;
Karl-Heinz Feldkamp’ın yerine geçici olarak altı haftalığına Galatasaray fizyoterapisti Cevat Güler getirildi ve 6/6 yaparak takımı şampiyon yaptı. Ligimizin efendileri bu başarıyı ‘Hakan Şükür’ün ağabeyliğine bağlamış’ ve Cevat Güler’in başarısı ötelenmişti.
Bence Cevat Güler takımın başında kalmalıydı, çünkü o 6/6 değil 66/66 yapar takımı sonraki yıllarda da şampiyonluğa taşırdı.
Cevat Güler sonrası gelişmeleri biliyorsunuz; Adnan Polat ve ekibi birilerini getirmemek adına Michael Skibbe ve ardından kendi sahasındaki 5-2’lik Kocaeli felaketi sonrası Bülent Kormaz, Rijkaard ve şimdi de Gheorghe H.
Ha bu ara; Cevat Güler’in işine son verilerek yerine Rijkaard’ın önerdiği ve dünyanın en iyi kondisyoneri olduğu ve Galatasaray’ı 90 dakika tempo yapan takım haline getireceği söylenen(Özellikle Adnan Sezgin savlamıştı) Albert Roja getirildi. Ne mi oldu; Roca Pujol’la da asla Galatasaray’ın kondisyonu düzelmedi.

Tekrar ediyorum;
Son 20 yılın verilerine baktığımızda Galatasaray 10, FB ve BJK 5 kez, Bursa 1 kez şampiyon olmuş. Galatasaray FB ve BJK’yi 2’ye katlamış.
Gelelim Buca maçına.
Vazgeçtim. Gelsen ne olacak Galatasaray’ın bir yere gelmeye niyeti yok ki.

Artık eskisi gibi salise kaybetmeksizin Galatasaray maçlarına koşmuyorum. Tam 34 dakika sonra izlemeye başladım; GS-Bucaspor maçını. Çünkü, Oyuncular ayni, Hagi ayni, taktik ayni, kurgu ayni.
Ayni olmayan bir tek defans, nedeni Çağlar’ın oynaması.
Buca resmen Aslan’dan korkmuyor. Niçin korksun ki?! Biyoruz ki, Aslan bu yıl hep korktu, korkutamadı pardon son 4 yıldır….
İlk yarı yine korkutamadıve golsüz bitti.
Sonunda;
Kazim Kazim’in bencillik yapmayıp, Culio’ya asistlik yaptığı 76. dakikada 1- 0 öne geçti.
Ben şu Sabriy’e kafayı taktım. Yine geçen haftaki lafımı söylüyorum o’na.
Culio ve Stancu için kötü diyen siz kötüler, hiç mi seyretmiyorsunuz bu ikiliyi?
Zapat(ben izlemedim) sunucunun dediğine göre, Mondragon olacağım dercesine 27. dakikada adeta uzayarak müthiş bir kurtarış yapmış. Hadi bakalım....

Hagi Yekta gibi bir yeteneği oynatmayarak yekü yeksan edecek gibi. Biri bu adamların kaprislerini durdursun.
4 büyüklerden puan alamayan tek tekım Buca yine tek olmayı sürdürdü. İşi ligde zor.
Hakem iki penaltısın vermediği ve 1 golünü verdiği maçta Galatasaray Ali Sami Yen Aslantepe Arena’da Buca'yı da yenip, yani yenilmiyerek. 3’te 3 yaptı..

Arenada sadece GS değil tüm takımlar iyi oynuyor.
Evet, Buca’yı yendi. Sergen dediği gibi haftaya yenilir(mi?).
Anlayacağınız GS, futbol değil, ‘çevir kazı yanmasın’ları oynuyor.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

SAMSUNSPOR BOLU BEYİNİ DEVİREREK YILLAR SONRA LİDER OLDU





Geçen hafta İstanbul Kartalspor’a takılarak(0-0) yıllar sonrasının liderlik şahsını kullanamadı, fakat ligin en zorlu takımı Boluspor’u Agbetu’nun 10. dakikada atığı gol ile 10 yıl sonra liderliği tattı. Eğer yarın Ordu takılırsa bu liderlik 1 hafta bizde olacak. Gönül ister ki, sezonu böyle kapatalım ve yıllardır özlemini çektiğimiz, düşlerimizi varsıllaştıran süper ligdeki evimize dönelim.
Galiba bu iş olacak.
Önce geçen haftaki Kartal maçına uzanalım;

55 plakalı Samsunspor’umuz geçen hafta 55 dakika 10 kişi oynayan Kartal’Iı geçememişti(0-0)
Eğer bu maçı alsa idi 120 ay sonra ilk kez lider olacaktı.
Bu Kartal, Beşiktaş Kartalı değil, Asya yakasının Kartalı. Bunu yenemedik, gün gelir BJK kartalını yeneriz İnşallah.
Doğru bu iş ‘İnşallah-Maşallah’ ile olmaz, çalışma ile olur, çalışmayla.
Samsunspor geçen hafta Kartal karşısında aşağıdaki kadro iyi çalıştı denemez.
SAMSUNSPOR: Ahmet xxx, Adem xx(Dk 62 Musa xxx), Orhan xxx, Kemal xxx, Ersin xxx, Hakan Bayraktar xx, Murat xxx, Abdulaziz xx, Agbetu xx(Dk 70 Dilaver xxx), Ufuk xx, İzzet xx(Dk 46 Blly xxx).
Fakat aşağıdaki kadro bu hafta Boluspor karşısında iyi çalıştı.

SAMSUNSPOR: Ahmet xxxx, Musa xxx (71.dk Adem xx), Orhan xxx, Kemal xxxx, Ersin xxx, Hakan Bayraktar xxx, Murat xxxx (62. dk. Abdulaziz x), Turgay xxx, Agbetu xxxx, Ufuk xxxx (75. dk. Billy xx), Zenke xxx.

Ufuk bu hafta müthişti. Kaplar bundaki ısrarında haklı.
Aslında orta sahadaki kurgusu biraz zayıtı Kalpar’ın, fakat takımda tüm oyuncuları tebrik etmek gerekir, çünkü 4 nala gelen bir Bolu beyi vardı, iyi durdurdular.

Samsunspor inanın bu yıl bu işi bu kadro ile bu topçularla, bu teknik kadro ile bu şekilde giderse bu başarılarını bu süper lige taşıyacak gibi.
Ne kadar “bu” değil mi? Çok, çünkü Samsunspor’un bu yıl “bu”ları çok.


Neydi bir zamanların Samsunspor’u ve futbolcuları:
Çocukluğumda yüksek tepeye çıkar Samsun’u izlerdim ve İstanbul, Ankara, İzmir büyük kentlerimizele karşılaştırırdım.
Ölçütüm, geniş alanlara yayılması yanında, yükselen apartman sayısı idi. İlk yüksek apartman Mecidiye’deki Şişik apartmanı idi ve o bile Samsun’una büyük kent anlamı katıyordu bana göre.
Takımların büyüklük ölçütü de ulusal takıma verdiği oyuncuyla ölçülürdü. Samsunspor’da da bu ölçünün ilk ismi Temel Keskindemir idi.
Evet;Samsunspor formasi giyerken A Milli olan ilk futbolcu 1970’lerin gözde ismi Temel Keskindemir’dir.

Zamanla büyüdü Samsunspor, çünkü Ordu milli Canavar Hamdi’den, Eskişehir’de oynayan Necdet’ten ve FB’de oynayan Numan ve Osman Arpacıoğlu ile gurur duyan Samsunlu Temel sonrası ile pıtrak gibi ulusal takımlara oyuncu vererek, gurur duydu büyüyen Samsunspor’undan.
İşte bu Samsunspor, tekrar, Tanjusu, Orhan’ı, Savaş’ı, Muzaffer’i, Erol’u, Serkan’ı, İlhan’ı, Tümer’i, İsası, Gürgör’ü, İmdat’ı, Adem’i ve diğer o büyük topçularıyla futbolumuza hizmet edecektir.
Bolu galibiyetinden dolayı tekrar kutlarım sizi kırmızı şimşekler.


ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@gmynet.com

13 Şubat 2011 Pazar

SEVGİLİ CEVİZ AĞACI SEVGİLİLER GÜNÜNDE YOKSUN ARTIK




Sevgililer günü sevgili ceviz ağacı, sevgilileri konuk edemeyecek artık, çünkü sevgisizler o’nu katletti; Atatürk’ün Ankara’ya ilk adımını attığı yerde.

Ceviz deyince, insanın aklına ilk gelen şey, Ceviz ağacının yıldırım çektiğidir.
Bu nedenle, fırtına habercisi gök gürültüler eşliğinde şimşeklerin çakması karşısında ilk işim altına sığındığım ağacın Ceviz olup olmadığına bakmak oldu yıllarca.
Ceviz ağacı dostlar ise; bunun bir söylenti olduğunu, bugüne dek hiçbir Ceviz Ağacı’na yıldırım düşmediğini söylüyorlar.
Ben de tanık olmadım.
Herkes gibi ben de ormana yıldırım düştüğünü ve yangına neden olduğunu duydum, fakat devasa ormanda salt Ceviz ağacına yıldırım düştüğünü ve altındaki birinin öldüğünü duymadım hiç.
Lisede öğretmişlerdi; Bulutun üstü pozitif, altı negatif elektrik yüklü olduğunu. Fırtınada bulutlar hareket halindeyken altındaki negatif yükler, pozitif yüklerin yoğun olduğu ağaç, tepe, direk, bina gibi çıkıntılı objelere yaklaşırlar, sonrasında da bu farklı yükler birbirini etkileyerek elektrik boşaltırlar. Çıkıntılı objelerin yakınındakilere ölümcül zararlar bile verebilir bu elektrik boşalımı.
Dediğim gibi; yıldırım düştüğünü duydum, fakat özellikle Ceviz ağacına yıldırım düştüğüne ne tanık oldum ne de duydum.
Ama, yakın zamanda Ceviz Ağacına doğa düşmanlarının düştüğünü duydum, dahası tanık oldum; hemde Atatürk’ün Ankara’ya ilk adımını attığı yerde.
Evet; Çankaya-Dikmen Akpınar mahallesi 841.Cadde’de inşa ettiğimiz Artvin Evi’nin tam karşısında 40 yıldır bulunduğu bölgeye pozitif elektrik yükü yayan Ceviz Ağacı, negatif elektrik ile yüklenmiş işmakineleri ile katledildi.
Rüyasında ceviz ağacı kesenin, insan öldüreceği savlanır; doğru bir rüya yorumu, çünkü o ceviz ağacını kesenler, gerçekten bizleri de öldürdü.
Artvin Evi inşasında şantiye sorumlusu ve aynı zamanda Artvin Vakfı yönetim kurulu üyesi önceki Ersis(Kılıçkaya) Belediye Başkanı Tuncay Özarslan anlatıyor:
“Artvin Evi’ inşaat çevresini her sabahki gibi kontrol ediyorum. Aniden beklenmedik sessiz bir boşluğa düştüğümü hissettim, bir eksiklik vardı ve bu eksikliği bulamıyordum. Dibinde soluklandığım Ceviz ağacına doğru yöneldim soluklanmak için, Ceviz ağacını da bulamıyordum. Yol genişletmesinde çalışan işmakinelerinin acımasız homurtuları arasında, etrafımı taramaya başladım. Kafamda Ceviz ağacının bulunduğu krokiyi çiziyorum ‘buradaydı, yok şimdi’ sessiz düşüncelerimle ve Ceviz ağacını buldum sonunda. Bulduğumda şok oldum, gövdesi ve dalları bir yerlere savrulmuş yerde yatıyordu o devasa Ceviz ağacı. Olduğum yere çöktüm, gövdesine elimi koydum ve her ikimiz de yüreğimizdeki çığlın 841. caddeden süzülerek vadideki yankılanışını bir süre dinledik…”

Şantiye binamızın olduğu yer çöplük alanı idi. Temizledik, çimlendirdik ve ağaçlandırdık. Burayı küçük bir nefes alma odağı haline getirdik. Çevre sakinleri sürekli teşekkür ediyorlar,buraya can kattığımız için.
Bir süre sonra, AKP’li Muhtarın baskısıyla Belediye burayı Akpınar mahallesi sakinleri için Pazar yeri yapmaya karar verdi.
Israr ettik buranın yeşil alan olarak kalmasını, dinletemedik. Çevre sakinleri imza topladı, yine dinlemediler.
Ve sonrasında, halı desenli çimler çiğnendi, dikilen onlarca ağaçcıklarımız söküldü ve taşındı başka alanlara. Çevre duvarıyla Pazar yerinin yeri belirlendi. İşte o güzelim Ceviz ağacımız bu sınırların dışında yalnız kaldı. Sanki birileri bir şey yapacakmış gibi ürkek-ürkek seyrediyordu etrafı.
“Yalnız Ceviz Ağacı” koyduk adını…Bu yalnızlığından kurtarmanın yollarını aramaya başladık.
İnanın; Tuncay ağabeye “Kök toprağını ortalayarak kucaklayan ve toprakla temasını kesen 4 kürek işlevindeki bıçakla donanımlı özel ağaç işmakinesi ile söküp, Çankaya Belediyesinin katkılarıyla Ceviz ağacını Artvin Evi’nin bahçesine dikebil miyiz?” derken, birileri davrandı erken…
O güzelim sevgili ceviz ağacı, gölgesinde konuk ettiği sevgilileri, sevgililer günü yalnız bıraktı. Dahası yalnız bıraktırdılar.
O gizemli potansiyel pozitif sevgi yüklü ceviz ağacı;
Meyvesiyle kanındaki zararlı kolesterolün birikmesini önleyerek yüksek kolesterolünü düşürdüğü, kalp krizini önleyerek iyileştirdiği insanlar, Ozon tabakasındaki deliğin büyümesini ve küresel ısınmayı engelleyerek korumaya aldığı insanlar,

Gövdesiyle 2700 yıldır(Gordiyon /Beypazarı/ Ankara Kral mezarı kazılarında 2700 yıl önceki mobilyalar bulgusu)evini dekore ettiği, çeyizi için sandığı olduğu insanlar tarafından katledildi.
Bizler gerekli önlemi almadığımız için, en az onlar kadar suçluyuz, sevgili ceviz ağacı karşısında.

Tuncay ağabey ilk anda bu katliamı Çankaya Belediyesinin yaptığını düşünmüş, fakat sondan öğrenmiş ki, 841. caddeyi genişleten Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin işmakineleri tarafından doğa ve doğanın(insan) yüreğinden sökülüp atılmış.
Artvin Evi inşası için görevlendirdiğimiz İnş. Müh. Ozan Yağcı’nın anlattıkları yüreğimizi en az Ceviz Ağacının gövdesi kadar parçalara ayırdı:
“ Bir ak sakallı dede, Ceviz ağacının olduğu yerde çökmüş kalkmıyor. Dede hastalandı diyerek koşup yanına vardım. Ne göreyim, dede elinde Ceviz ağacının bir dalına bakıp-bakıp ağlıyor. Ağlarken de ‘ne yaptılar sana, 40 yıl baktım, 40 gün bakamadılar’ diye hüngür-hüngür söyleniyor.
Koluna girdim, şantiye binasına getirmek istedim, gelmedi, ceviz dalı elinde ağlaya-ağlaya uzaklaşırken, sürekli ceviz ağacının olduğu yere dönüp bakarak kayboldu bir daha gelmedi.
İsmini söylememiş, sadece Kamanlı Dede diye anıldığını mırıldanmış.
Sevgili Kamanlı dedenin, sevgili Ceviz Ağacı sevgililer gününün artık göremeyecek, Sevgili Kamanlı Dede de sevgiyle büyüttüğü sevgili ceviz ağacını…

SEVGİLİ CEVİZ AĞACI

Sevgili ceviz ağacı,
Sevgililerin düşlerine nefes veren gölge oldun,
Çeyiz veren sandık…


Sevgili Ceviz ağacı,
Vücudumun ilacı oldun,
Evimin baş tacı…

Sevgili ceviz ağacı,
Nazım’ın şiirlerine, türkülerimize dize oldun,
Masalların, öykülerin, romanların vazgeçilmezi…

Sevgili Ceviz ağacı,
Eskiden baltalar ellerinde, uzun ip bellerinde arardılar kesmek için,
Şimdi buldukları yerde işmakinesiyle geçiyorlar üzerinden.

Sevgili Ceviz ağacı,
İşmakineleri emrinde, acımasızlık beyninde,
Saldırıyor kentine, aldırmıyor kendine

Sevgili Ceviz ağacı,
Para için kendinden geçenler,
Kendilerini yok ettiklerini düşünmeksizin, senden vazgeçtiler,
Senden vazgeçmeyen Karamanlı dedeler, dağa taşa seni diktiler, dikecekler(Ş.Ç: 12/02/2011).

Sevgililer gününü, sevgili ceviz ağacına yapılan sevgisizlikle anlatmaktır amacım.
“Sevgili” sözcüğünü, sanki çok seviyormuşçasına her şeyin başına konuşlandırır olduk.
Sevgili Ali, sevgili Aliye, sevgili arkadaşım, sevgili yoldaşım, meslektaşım, ağabeyim, kardeşim, kitabım, anılarım, Köpeğim, Başbakan’ım, yanbakanım, kedim, Ankara’m, İstanbul’um, Artvin’im, Arhavi’m, kalemim, bahçem, denizim, derelerim, dağlarım, ovalarım vs,vs.
Sevgiden çok mu anladığımızdan, sevgiyi çok mu sevdiğimizdendir bilinmez, “çaya çorbaya limon” örneği, “çaya çorbaya sevgi” diye bağıracağız neredeyse.
Adeta, her yerimizden, her yanımızdan sevgi fışkıran sevgi ağacı gibiyiz.

“Sevgili sevgilim” demiyoruz nedense, içinden iki kere sevgi geçen sevgiden hoşlanmıyorcasına.
Tüm sevgililerin yaşam dostu Ceviz’e de Sevgili Ceviz demişiz, fakat “C’viz” diyerek, kendisi gibi “e”sini de yemişiz; Ankara’nın Tunalı Hilmisinde.
İnsan beynini taşıyan kafatası gibidir Ceviz tasarımı. Bazen da yüreği gibi durur ve gizem dolu olduğunun iletilerini sunar insana.
Dışında kabuk, kabuğun altında ahşap yapı, içinde ince bir zar ve sonrasında da beyne benzeyen düzenli ve anlamlı kıvrımlarla oluşmuş meyvesi, adeta insan beyni.
Ceviz, insan beyni kadar faydalıdır.
İnsan beyninin katkılarını sıralamanın bir anlamı yok, çok rahat sıralayabilseydik ondan faydalanır ve 841. caddedeki Ceviz ağacını kesmezdik.

Ve biz bu evrenin en değerli, faydalı ve insan dostu Ceviz ağacını 40 yaşında iken kestik. Eğer kesmeseydik, 960 sene daha yaşayacaktı ve nice uygarlıklara hizmet edecek, insanlarını koruyacaktı.
1000 yıllık ömrü içinde salt insanları koruyan ceviz ağacını koruyamadık.
Yıllardır, her sabah kalktığında seyrettiği ceviz ağacının kesilmesine dayanamayan eğitimci yazar ve şair, dahası edebiyatçı değerli insan Ekrem Özütemiz’e bırakıyorum sözü:


BEN BİR CEVİZ AĞACIYDIM


Bir ceviz ağacı kesilmiş diyeler
Üç aydan sonra duyalar
Gövdesini odun için kıyalar
O kimsesiz ceviz ağacını kim anımsar şimdi ‘’

Ceviz Ağacı söyler; okuyalım ne söyler :

Ben bir ceviz ağacıydım Akpınar Dikmen’de
Kırk yıl önce dikmişti beni Kamanlı bir dede

Kışın kar suyuyla,yazın güneş ışığıyla beslendim
Beş yıl sonra Kamanlı dedeye ilk cevizlerimi verdim

Önümden toprak bir yol geçiyordu
Gelen geçen insanlar gölgemde dinleniyordu

Yılar geçti aradan,yıkıldı çevremdeki gecekondular
Dikildi yerlerine kat-kat apartmanlar

Ben sahipsiz kalmıştım yolun kıyısında
Bir çam ağacı vardı yalnız ellim metre uzağımda

Bir gün gövdemin yanına bir levha diktiler
Okuyanlar, burası pazar yeri olacakmış dediler

Ayaklarımın dibinden geçen şoseyi
Genişletecekmiş Büyükşehir Belediyesi

İçim cız etti nedense bilmem
Keserler mi acaba beni dedim kökümden

Birkaç gün sonra korktuğum geldi başıma
İş makinelerim başladı çalışmaya

Sonra bir gün hava kararıp el ayak çekilince
Geçirdi dişlerini gövdeme koca bir kepçe

Derin bir sızı duydum bağrımda, ahhh!
O anda Kamanlı dedenin sesini duydum, vahhh, vah!

Neydi benim suçum anlayamadım
Yaşamak istiyorum diye haykıramadım

Oysa muhtarın evi tam karşıdaydı
Muhtar desen yıllardan beri varlığımın farkındaydı


Bir ağaç katliamıydı bu, insanların gördüğü
Ne güne duruyordu Büyükşehir Belediyesi Çevre Müdürlüğü

Bir metrekarelik bir yer ayırmak çok mu zordu benim için
Yüce Atatürk kaydırmamış mıydı koca köşkü bir ağaç için

Fatih buyurmamış mıydı,’’Bir ağaç kesenin kellesini keserim!’’
Şimdi sizin yaptığınız oldu mu ya insan(!) kardeşlerim

Arkadaşım çam ağacı yalnız kaldı şimdi, gündüzleri geceleri
Kesilme fermanımı verenlerin yeşili maviyi görmesin gözleri(E.Özütemiz)


Bu yazıyı sevgili eşim Kadriye Çorbacıoğlu ve tüm sevgililere ve de sevgiyle yaşama bakan saygın insanlara sevgililer günü armağanımdır.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ GRUBU
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32