30 Mart 2011 Çarşamba

TEMİZ ELLER OPERASYONU MU, TESPİH ELLER OPERASYONU MU?

TEMİZ ELLER DEĞİL TESPİH ELLER OPERASYONU

İşleyen süreç bunu gösteriyor.
Balyoz, Ay ışığı, Ampul ışığı vs, vs. Tüm bunlara Ergenekon soruşturmaları diyelim.
Peki Mustafa Balbay, Tuncay Özkan ile başlatılan ve Soner Yalçın, Nedim Şener, Ahmet Şık, Hanefi Avcı ile devam eden, Zekeriya Beyaz ile tavan yapan tutuklama ve aramalara ne demeli?
Kitap aranıyormuş. Dokümanlar aranıyormuş. Çünkü bunlar örgüt üyeleri imiş. Yani Ergenekon terör örgütü…

Yazanların arandığını biliyorduk da, kitap veya dokümanların arandığına ilk kez tanık olduk.
Yakındır kitap ve dokümanlardan sonra, kitap ve doküman sahiplerinin yakılması.
Yakındır Hitler’in aranacağı günler.
Hınç yüklü Bülent Arınç bile Ahmet Şık’ın basılmamış ‘İmamın Ordusu’ adlı kitabının kopyalarının yok edilmesi için gerçekleştirilen operasyon için, “Bu çok şık bir olay değil. Henüz basılmamış bir ürüne el konulması fevkalade üzücü ve endişe verici” diyorsa, bu yaklaşımını; amaçlanan şeyi gizleme ve tersini yapma sanatı(Arapçası Takiyye) olarak düşünmeyelim, hatta ‘Ben o anlama geldiğini bilmiyordum söylenenlerin’ diyerek dramatik ironi de yapmayacağını kabul ederek Arınç beyin söyleminde samimi olduğunu düşünelim.
İşte o noktada ben tuz koktu der ve ilk etapta samimiyetine inandığımız ‘Ergenekon Operasyonu’na kesinlikle “Temiz Eller Operasyonu” demem, buna bal gibi endişe verici “Tespih eller operasyonu” derim.


Evinde yapılan aramalarda Prof. Zekeriya Beyaz'ın hazırladığı Said- i Nursi'yle ilgili kitap dokümanlarına el kondu.
Fetullah Gülen, Said-i Nursi operasyonları… Bu işin içinde bir gizemlilik var.
Bunlar hakkında kitap yazdırtmayanlar, yakında bu kişilerin resimlerini de yasak edebilirler.
Hem ne diye kitap yazıyorsun, piyasada bu kadar kitap varken? Senin düşündüğün yetmiyormuş gibi bir de milleti mi düşünce sahibi yapacaksın?

Özel yetkili Ergenekon savcısı Zekeriya Öz İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliğine getirildi. Öz'ün Ergenekon'dan sorumlu olmayacağı bildirildi.
Bir vatandaş bu habere yorum yapmış: “Mükemmel biri; her türlü makam ve mevkii hak ediyor. Eline, Yüreğine, Zekâna sağlık, sayın savcım. Seninle inşallah daha temiz ve gereğini yapan bir yargı yapılanmasının önü açılmış olur. Tebrikler.”

2 saat içinde bu yorum oylanıyor ve şu sonuç çıkıyor ortaya; 267 kişi evet, 1400 kişi hayır.
Bu, Zekeriya Öz’e ve o’na yaptırtılanlara toplumun %90’na yakının tepkili olduğunun göstergesi.
Yukarıda söylediklerimi zorunlu olarak tekrar edeceğim: 'Temiz eller operasyonu’ diye adlandırdıkları operasyon, süreç içinde, adeta ‘tespih eller operasyonuna’ dönüştürülerek gerçek amacından saptırıldı.”
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com

28 Mart 2011 Pazartesi

ENGİN ARDIC'IN COĞRAFYA BÖLGELERİNİ EYALET ÖNERİSİNE YANIT

ENGİN ARDIC’IN VE BENİM EYALET ÖNERİM

Sayın Ardıç; 26/03/2011 günkü
“http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2011/03/26/cografya_bolgelerini_eyalet_yapabilirsiniz” başlıklı yazınızla örtüşen yazıyı 10 sene önce yazmıştım. O yazıyı 28/12/2010'da güncelleştirdim.
Eğer o konuda ciddi iseniz işte benim yazım: http://blog.milliyet.com.tr/Demokratik_ozerklige_Katki__Bolge_Bakanliklari_/Blog/?BlogNo=281751


DEMOKRATİK ÖZERKLİK İÇİN ALTERNATİFİM
‘BÖLGE BAKANLIĞI’


Demokratik Toplum Kongresi (DTK) tarafından düzenlenen Demokratik Özerklik Çalıştayı’na sunulan “Demokratik Özerklik Taslağı” ile; farklı grup ve oluşumları sindirme amaçlı kullanmaya açık “savunma gücü” oluşturmak isteniyor. Ve de, Kürtlerin kullandığı sarı, yeşil ve kırmızı renklerin özerk yönetimin sembolü, İran’da 1946’da kurulan ve 1 yıl yaşayan Kürt Mahabad Cumhuriyeti’nin bayrağı ise özerk yönetimin bayrağı olması düşünülüyor.

Diyorlar ki;
''Demokratik Özerklik Projesi'' hakkında, ''Bu model, Türkiye'nin demokratikleşme sürecine hizmet edecek''

''(Kürt Sorunu) derken, kendi anavatanında kendi kendini yönetme ve kendi kaderi hakkında söz sahibi olma arayışı içerisinde olan bir halkın sorunundan söz ediyoruz.

'Bu model aynı zamanda, Türkiye'de ayrılık veya bölünme kaygılarını ortadan kaldıracak. Bu model Türkiye'nin demokratikleşme sürecine de hizmet edecek. Hem Türkler için hem Kürtler için bireysel hak ve özgürlüklerin gelişmesine uygun bir model olacak''

Böyle bir yaklaşım; Kürt milliyetçiliği değil de nedir? Ulusal birlikteliği karşıt, üniter yapıyı yok eden bu yaklaşıma katılmak olası değildir; çünkü olguya şüpheci yaklaşmayacak bir netlik getirilmemiş.
Anadolu insanını algı kerizi yerine koyan bu yaklaşımın özünde; toplumu Kürt-Türk halkına indirgemek yatmaktadır.
Yukarıdaki “Demokratik Özerklik Taslağı”daki ifadelere “Kürt” yerine, “ Türk, Laz, Çerkez, Hemşinli, Zaza, Boşnak, Arnavut, Tatar, Roman, Trakyalı, Türkmen, Yörük, Tahtacı, Gürcü, Alevi, Süryani, Ermeni, Yahudi” koyun, karşınıza ‘yönetim özerkliği’ bağlamında çıkacak kargaşanın,parçalanmışlığı görmemek için düşünsel körlüğe sahip olmak gerekir.
Aynı istemleri; Bulgaristan ve Yünanistan, hatta Almanya’daki Türkler için düşünsek birileri ve batı bu denli sıcak bakabilir mi?

Şu ifadelere katılıyorum:
“Devleti küçültmek, demokrasiyi büyütmek ve katılımcılığı artıracak yerinde yönetim modellerini geliştirmek, merkezde toplanan yetkilerin önemli bir kısmını yerellere devredebilmektir.
'Türkiye, tek bir merkezi parlamentoda tüm yetkilerin toplandığı ve hükümet diye bir organın bütün ülke adına yürütme yetkilerini elinde bulundurduğu bir ülke olamaz' diye düşünüyoruz ve bundan hareketle biz 'Yerinden yönetimi öneriyoruz. Türkiye 20-25 idari bölgeye ayrılabilir. Biz il genel meclisleri ile Türkiye Büyük Millet Meclisi arasında bir yerde konumlanan 'Bölge Meclisleri' öneriyoruz.''
Her ''Bölge Meclisi''nin Türkçeyi resmi dil olarak kullanacağını ve Türk bayrağı yanında, kendilerini temsil eden bir bayrak ve flama da kullanabilecektir”
Bu son bölüme katılmak gerektiğini ve bunun üzerinde uygulama projelerini yaşama geçirmek gerektiğini düşünüyorum ve bu bağlamda Demokratik Özerlik olgusuna katkı vermek istiyorum:


Buradaki Yerinden Yönetim önerisi; bir bağlamda; Parlamenter Sisteme, demokratik işlerlik kazandıracak Yarı Başkanlık önerisidir.

Sormak gerek; Yarı Başkanlık Siste mi, yoksa bizdeki Parlamenter sistem mi, daha demokratik?

Parlamenter sistemi işlevsiz kıldık, Başkanlık Sistemin de; modernize edilmiş dikta rejiminin kaynağı dedik, peki, Yarı Başkanlık Sistemini ülkemiz için neden hiç akla getirmeyiz ki?
Bildiğimiz gibi, bugün ‘başkanlık sistemi’ diyenler, önceleri, Yarı Başkanlık Sistemi diyorlardı.

Eğer, Parlamenter Sistemi işletilmeyecek ise ve bu nedenle, olmazsa ‘olmaz’ noktasına gelinerek, olgu olursa ‘olur’ noktasına taşınmışsa, önerim; Parlamenter Sistem ile harmanlanmış, Yerinden Yönetim esaslı Yarı Başkanlık Sistemidir.
Bunun da, ‘Bölge Bakanlıkları’ önerimle beslenmesi gerektiğin düşünüyorum:

Örneğin; Orta Fırat, Dicle, Hakkâri, Yukarı Murat-Van, Erzurum-Kars, Yukarı-Fırat, Doğu Karadeniz, Orta Karadeniz, Batı Karadeniz, Adana, Antalya, Konya, Orta Kızılırmak, Yukarı Kızılırmak, Yukarı Sakarya, İçbatı Anadolu, Ege, Çatalca-Kocaeli, Yıldız Dağları, Ergene ve Güney Marmara Bölge Bakanlıkları oluşturulabilir.
Bölge bakanların, bölge milletvekilleri ve bölge yerel meclis üyelerinin seçimiyle belirlenmesi ve hükümetin bu bölge bakanlarıyla oluşturulması; Başbakan’ın; bölge milletvekilleri ve bölge bakanlarının oylarıyla, Cumhurbaşkanı’nın; bölge milletvekilleri ve bölge bakanlarının bölge meclisi üyelerinin, üniversite, STÖ’leri, Meslek Odaları, hükümet dışı kuruluşlar ve muhtarlık temsilcilerinin oylarıyla seçilmesi ve kutuplaşmaya neden iki türlü seçim sisteminden vazgeçilmesi …
Bölge milletvekillerinin, bölge meclisinin de üyeleri sayılması ve yerel ekonomik, sosyal ve kültürel kararların bölge bakanı başkanlığında alınması, uygulamaya geçirilmesi ve uygulamaya geçirilen bu kararların, bölge bakanı tarafından merkezi hükümete bilgi için taşınması…
Tüm bölgelerin uluslar arası ilişkilerinin ve bu konudaki kararları merkezi hükümet tarafından alınması; yasama çalışmalarının, bölge bakanlığı ön çalışmaları esas alınarak yapılması, ayrışmanın önünün almak adına, yerel temsilcilerin de bulunduğu yargının merkezden yürütülmesi…

Önerilerim, parlamenter sistem, tüm dokularıyla beslenip, yenilenmez ve parlamenter sisteme işlerlik kazandırılmaz noktasındaki önerilerimdir.


Bu da Engin Ardıc’ın 26/03/2011 tarihli o yazısı:

COĞRAFYA BÖLGELERİNİ EYALET YAPABİLİRSİNİZ
Madem ki cumhuriyet hariç her şey değişebilirmiş, büyük sermayeden izin çıktı, biz de kafamızdan atalım bir şeyler bakalım...
Türkiye, 1941 yılında yedi coğrafya bölgesine bölünmüştür. Bunların bazılarının "alt bölgeleri" de vardır, doğusu batısı, içi dışı.
Bu bölünme, o zamanın Milli Şef yönetimi tarafından kötülük amacıyla değil, "okullarda öğretmesi kolay olsun" diye bir coğrafyacılar kurultayı tarafından yapılmıştır. Mektep medrese görmüş her vatandaş bu bölgeleri bilir, okuma yazması olmayıp televizyonda hava durumunu seyreden her vatandaş da bilir. İşte gördünüz mü pratik faydayı?
Şimdi "desantralizasyon" istiyorsan, bu tamamen teknik ayırımı, "idari taksimat" haline de getirirsin...
Hani, Osmanlı'nın "mutasarrıflık" denilen, il ve ilçe arası orta karar bir şey olan idare birimine sınıf atlatıp, bugünün Amerikan deyimiyle onu "upgrade" edip vilayet yaptığın gibi canım!
Anlı şanlı cumhuriyet, birini yapıyorsa ötekini mi yapamayacak?
Bu bölgelerin adını ille "eyalet" olarak koyman da şart değildir, gene "bölge" der geçersin, faşist vakvakları ürkütmemek için...
İstanbul da, kendi başına, bunların dışında ayrı bir birim tabii... Washington D.C., yani District of Columbia, gibilerden...
İsterseniz Ankara'yı da "District of Steppe" yapın, bozkır bölgesi, beis mi var?
Sonra bırakın tartışsınlar, bu bölgelerin genel valileri Ankara'dan mı gönderilsin, yerel halk mı seçsin?
Elbette bu yapı, farklı bir yapı olacaktır, "Atatürk'ün kurduğu yapı" olmayacaktır.
Ama TÜSİAD olabilir diyor, biz de tartışıyoruz işte. Kızmayınız.
Cumhuriyet bundan ne kaybedecektir, onu söyleyin bana...
Hiçbir şey kaybetmeyecektir!
Tam tersine, bölge gerilimleri azalacaktır. Bölge farklılıkları da böylece "resmiyet" kazanır, huzursuzluk kaynağı olmaktan çıkar.
Her bölgeye özel, farklı ve "yalnızca oraya özgü" birtakım uygulamalar da getirilir. Örneğin Diyarbakır Lisesi'ne Kürtçe ders, Trabzon Lisesi'ne Lazca ders, Adapazarı Lisesi'ne Çerkesçe ders falan... Önce buna bir aklınızı yatırın, seçmeli mi olsun zorunlu mu, ayrıca tartışırız...
Bir de "bölge belediye meclisi" oluşturursun, o da bir tür "eyalet meclisi" gibi çalışır, yerel kararları alır.
İsterseniz bu bölgelerin "sembolik bayrakları" da olabilir, İspanya'da var.
Böylece Kürt kardeşlerimizin sarı, kırmızı ve yeşil renklere kendilerince duydukları hasret de bir düzeyde giderilmiş olur. Her bölgede Türk bayrağıyla bölge bayrağı yanyana kullanılabilir törenlerde falan, İspanya'da böyle.
İşi büyütüp bölge hükümetleri, bölge başbakanları falan yaratman şart değil. İspanya'da o da var ama biz o kadar ileri gitmeyelim.
Bu neyi çözer?
Boyumuz uzamaz. Ama insanlar rahatlarlar...
Bağın büsbütün kopmaması için, gergin tutulmuş bağı azıcık gevşeteceksin, mesele bundan ibarettir.
Ya da Kemalist çözümü seçersin, iç savaşı sürdürürsün.
Cumhuriyetin kuruluşundan beri tam 22 isyan çıktı bu memlekette, 12 bin asker, 40 bin sivil öldü.
Yatırıma harcayacağın milyarlarca doları da öylece piç edersin. Bugüne kadar yaptığın gibi. Tercih senin.
Oysa bu sorunu çözmüş Türkiye fişeklenecek, roketlenecek, uçacak, onu kimse tutamayacaktır.
Fransa 1962'den önce ne durumdaydı, 1962'den sonra ne durumda? İspanya 1978'den önce ne durumdaydı, 1978'den sonra ne durumda? Bak, araştır, öğren, sonra itiraz et.

Sizce sayın Ardıc'ın önerisi ile önerim arasındaki fark nedir? Fark var ise hangisi özgün yapımıza daha uygundur?

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere.fmynet.com
GSM: 0506 609 00 32

25 Mart 2011 Cuma

KAPİTALİSTLER TEPİŞİR KAPİTALSİZLER EZİLİR

LİBYA’DA VE ORTADOĞU’DA KAPİTALİSTLER TEPİNECEK VE KAPİTALSİZLER EZİŞECEK

Petrol ve kapitalizmin sorgulanması:
Birleşmiş Milletlerin onayı ile Fransa 19 Mart 2011’de Libya’ya saldırdı.
Kaddafi; “Bu bir Haçlı seferidir” deyince Rusya Başbakanı Putin onayladı, ardından Fransa içişleri Bakanı “Evet doğrudur” dedi, bizimkiler de yedi.
ABD Başkanı Barack Obama ise, ülkesinin ve Libya ile ilgili diğer koalisyon ülkelerinin, bu ülkede sivillere karşı şiddetin durdurulmasına yönelik olarak acilen harekete geçmeye hazır olduklarını söyledi.
İyi de Amerika Kızılderilileri katlederken, kimler sivillere karşı şiddetin durdurulması için Amerika’ya çıkarma yaptı. Yakın zamandaki; Vietnam, Kore, Afganistan ve Irak’ta demokrasi getiriyorum diyerek sivillere uygulanan şiddetlere ne demeliyiz?
BM Güvenlik Konseyi’nin, “Libya'da sivilleri koruma amacıyla uçuşa yasak bölge oluşturulmasına yetki veren…” diye başlayan ve “… karar tasarısını kabul etti.” şeklinde biten açıklama ‘laf ola torba dola’dan başka bir anlam taşımıyor benim için. Bu resmen Pet-rol-e saldırı için üstlenilen Farsçası ‘bet’-‘rol’; Türkçesi ‘Kötü’ bir rol.
15 üyeli Güvenlik Konseyi’’in hazırladığı karar tasarısını 10 üye 'evet' derken, neden 5 üye ülke çekimser kaldı?
15 üye ülkeden dokuzu tarafından kabul edilmesi ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi ülkelerden birinden ret oyu almamış olması koşulu mu bunun nedeni?
Ne ilgisi var. Bunun adı bal gibi silah ticareti için Pazar oluşturmak ve petrol kuyularına sahip çıkmaktır.
Çekimser kalan Konsey'in daimi üyelerinden Rusya ve Çin ile birlikte geçici üyeler Almanya, Hindistan ve Brezilya’dır. Bunlardan Çin, Almanya ve Rusya dünyanın en çok silah üreten ve pazarlayan 6 ülkeden üçüdür. Diğer üçü bilindiği gibi ABD, Fransa ve İngiltere’dir.
Bunların 5’i BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesidir ve veto yetkisine sahiptirler(ABD, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Fransa ve İngiltere).
İşte bunlardır dünya barışına kalıcı katkıda bulunan ülkeler. Böylesi silah tüccarlarından bırakın dünya barışına katkı beklemek, siz bunları BM’in Güvenlik Konseyi’ne bile almazsınız!
Kore Savaşı (1950) ve Körfez Savaşı kararlarını bunlar almadı mı?
Daimi üye ülkeler neden veto haklarını kullanmadılar?
Bu duruşlarıyla dünya barışı konusunda inandırıcı olamazlar.
Çünkü, bunlardan Fransa çıkıyor Libya halkına barışı getirmek için Libya’ya halkına bombalar yağdırıyor.
Bu Fransa değil mi idi; Fas, Tunus ve Cezayir Bağımsızlık Savaşlarında(1950-62) Atlas ülke halklarını katleden. Şimdi çıkmış bir başka Atlas ülkesinin halkları için barış getirecekmiş.
Bu Petrol kuyularını ele geçirmektir. Savaşı tüm Arap ülkelerine sıçratırlar ise silah satmaktır.
Bu haber her şeyi anlatır gibime geliyor:
“Savunma Sanayi İcra Komitesi toplantısında, 16 milyar dolarlık F-35 savaş uçağı projesiyle ilgili önemli bir gelişme yaşandı. ABD'nin uçuş kodlarını vermeyi reddetmesi üzerine Türkiye siparişi erteledi. ABD'nin ortak üretilecek F-35 uçaklarının uçuş kodlarını vermemesi halinde uçağa gerçek anlamda sahip olunamayacağı belirtiliyor.”
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu diyor ki; " Biz ateşkesin sağlanması ve BM Konseyi'nin 1973'te çıkardığı barış kanununun fiilen icraata geçmesi konusunda destek veriyoruz. NATO Mutabakatla(oybirliği demek istiyor) karar alan bir yapı. Başbakan ve Obama ile çok kapsamlı bir görüşme gerçekleşti..."
BM Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı kararına göre; BM Güvenlik Konseyi üyeleri Libya’da saldırı tehdidi altındaki sivilleri korumak için “gerekli tüm önlemleri alabilir” ancak karar “her türlü yabancı işgal gücünün Libya topraklarında bulunmayacağını” bilhassa vurguluyor.
Başbakanın 6 Nisan 2010’da, ABD'nin Türkiye'nin stratejik ortağı olduğunu belirterek, şunları söylememiş miydi? “Sayın Bush döneminde gayet iyi münasebetlere sahiptik. Fakat, Obama gelince bazı soru işaretleri vardı, 'Acaba bundan sonra ne olacak?' diye…İlk ziyareti Türkiye'ye yaptı. Fakat burada stratejik ortaklığı kullanmadı. 'Bundan sonra stratejik ortaklıktan model ortaklığa geçelim' dedi. Şimdi bizimle Amerika arasında model ortaklık başladı… '
Tamam anladık ABD senin stratejik ortaklığını öteledi. ABD’nin sana biçtiği aşağıdaki rol model, Obama’nın önerdiği “Model ortaklık” yansıması mı?
ABD Türkiye'nin Libya'da ABD'nin "koruyucu gücü/hami devlet" olmasını resmen açıkladı.
Bu rol kapsamında, Türkiye'min Trablus Büyükelçiliği, ülkedeki ABD vatandaşlarını temsilen "konsolosluk ofisi" olarak hareket etmeyi de içerecek şekilde Libya'da ABD "temsil edilecek".
‘Koruyucu güç’ olarak ve Libya’da kendisini temsil etmeni isteyen ABD;
Paris’teki Libya toplantısına seni neden çağırtmadı?
Saldırı yapılacağını sana niçin söylemedi? Niçin bunu görsel ve yazılı basından öğrenmek durumuyla karşı-karşıya bırakıldın?
Bitmedi sorular;
ABD’yi temsil ederek, ABD’yi korumak mı model ortaklık?
Neden Libya halkını korumayı istemedin?
Hani bölgenin en güçlüsü sendin. Bu nasıl büyüklük? Dün füze kalkanı konusunda dışlandın, bugün Libya konusunda.
“Bu nasıl Model ortaklık?” diye Telefonda Obama’yı uyarmadın mı?
“Diyarbakır’a karışırım gerektiğinde” diyen Barzani’ye susan ülke; ABD, Fransa ve İngiltere karşısında nasıl sesini yükseltir ki?
“Ortak üretilecek F-35 uçaklarının uçuş kodlarını ABD’nin vermemesi halinde uçağa gerçek anlamda sahip olunamayacağı” haberi, bırakın stratejik ortaklıkla, model ortaklıkla bile örtüşmediğini neden göremezsin ki?
Hani Nato’ya desteğini Mekke’den 4 koşula bağlamıştın: “1- NATO Libya’nın Libya’lılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir...2- Libya’nın yer altı kaynakları, zenginlikleri birilerine dağıtılmamalıdır... 3- Operasyon mümkün olduğunca hızlı bitmeli, işgale dönüşmemeli… 4- Libyalıların kendi geleceklerini belirlemesine fırsat tanınmalı...” şeklinde.
Neden veto etmedin Nato’yu? Niçin koşul ileri sürdün? Seçim öncesi oy kaybetmemek için mi?
Irak konusunda Nato ve ABD’ye karşı çıkamadın, Libya konusunda da karşı çıkamayacaksın. Korkum İncirlik üssünü de kullanımlarına açmak.
Nato gemilerinin Libya açıklarında. Hiç de koşullarınızı dikkate alır bir duruş göstermiyorlar.
Nato’ya koşulların sıraladın, doğru diyelim: Peki BM Güvenlik Konseyi Libya kararı alırken neden koşulların olmadı? Yoksa haberin mi olmadı?
Siz ABD’yi kime karşı koruyacaksınız? Kaddafi yanlılarına karşı mı, karşıtlarına karşı mı, Nato’ya karşı mı, yoksa koalisyon ülkelerine karşı mı?
Siz ABD’yi koruyacaksınız, peki Libya halkını kim koruyacak?
“Nato’nun Libya’da ne işi var diyeceksin”, ardından Nato ile Libya’ya gireceksin. Bu duruş çelişki ötesi bir duruş değil de nedir?

Mübarek’e git dedin, Kaddafi’yi demediğine göre Kaddafı yandaşlarının yanında görünüyorsun, karşıtlarının yanında değil. Bunu hiç düşündün mü?
İş adamlarımızın çıkarını korudum diyorsun, politikamla. İyi de; işadamlarımızın orada iş yapmalarının olası olmadığını, çünkü çoğunun işmakineleriyle birlikte şantiyelerinin yağmalandığını bilmeyen kaldı mı? Yok ben alacaklarını kurtarmaya çalışıyorum diyorsan, 30 senedir alacağını tahsil edemeyen işadamlarını hiç aklına getirmedin de şimdi mi aklına getiriyorsun.
Nato yetkilisinin Libya’ya müdahale düzenleyen uluslararası koalisyona üye ülkelere ait gemilerin Libya kıyılarında devriye turlarına başlayacağını açıklamasına ne demeli?
Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) polisin, Yemen’e 16 bin silah gönderilmesiyle ilgili planı bozmasının ardından silahların Türk malı olduğu bildirmesine ne diyelim?
Biz de mi başladık silah ticareti için ülke karıştırmaya?
Baksana; Yıllarca Libya lideri Kaddafi’nin en güvendiği adamı olan Nuri el Mismari’nin, isyan hareketini Fransız istihbaratıyla birlikte organize ettiği ortaya çıkmış. Durum böyle olunca akla “Libya isyanı Sarkozy’nin işi mi?” sorusu geliyor aklıma.
Peki ülkemin; BM’nin Libya’ya yönelik silah ambargosunu denetleme görevi için 5 gemi ve bir denizaltı göndermesi ne anlama geliyor?
Bu hamlelerin amacı Birleşmiş Milletler’in kararı doğrultusunda Libya’ya silah ambargosu uygulanması deniyor. Sakın, Nato Libya’yi Türkiye’yi de kullanarak Doğu ve Batı diye ikiyi bölmesin.
Böldüğünde işadamlarımızın durumu ne olacak?
Ben Nato’nun Libya açıklarına demir atmasını, dahası uluslararası koalisyona üye ülkelere ait gemilerin Libya saldırısı hazırlığını, Türkiye’nin bu gruba 5 gemi ve bir denizaltı ile katılmasını ve Fransa’nın saldırısını Osmanlı’nın Atlas ülkelerindeki egemenlik süreciyle örtüştürüyorum.
Nato yetkililerinin söylediğine göre Libya’ya hava operasyonunun komuta merkezi İzmir’de olacakmış. Hani yalanlamıştınız? Hani Nato’nun Libya halkına zarar vermesini istemiyordunuz. Bu Nato’nun Libya’yı resmen Türkiye’den vuracaığının göstergesi değil de nedir!?
Biliyorsunuz Fas Osmanlı’ya vergi vermiyor. Vermeyince de Osmanlı Çaka bey komutasındaki donanmayı Fas’a gönderiyor ve iktidardaki aşireti indirip, vergi vermeyi kabul eden başka bir aşireti yönetime getiriyor.
Libya’da yaşananlar budur. Amaç Kaddafi aşiretini indirip, Küresel efendilere Petrol vermeyi kabul eden aşireti iktidar getirmek. Olmuyorsa ülkeyi kuzey-güney ekseninde cart diye ikiye bölmek.
Bundan Türkiye fayda değil, zarar görecektir…
Mısır yetkilisi ne demişti? “Camdan iktidarlar dikkat edin, bırakın bize taş atmayı, bugün bizim camlara taş atanlar yarın size de atabilir”
Olgunun temelinde “Petrol ve kapitalizmin sorgulanması” yatmaktadır.
Libya saldırısı sonrası, TV ekranlarında pıtrak gibi konuşmacılar bitti. Güya konunun uzmanları. Bu konuşmacıların çoğu, içerdeki egemenlerin sessizliğinde, küresel efendilerin kurduttuğu sivil kuruluşların sözcüleridir.
Şimdi çıkmışlar; düne dek savundukları Arap ülkelerindeki iktidarları, petrol diktatörleri olarak tanımlıyorlar. Bunları, bazı aşiretlerin desteğiyle iktidar ele geçirerek petrol gelirlerini paylaşmakla suçluyorlar. Ve böylelikle halkı aç ve sefil bıraktıklarını, süreç içinde halkın isyan ettiğini, isyan eden halkın baskı görmemesi ve kalıcı barışın getirilmesi için de batının harekete geçtiğini hiç çekinmeden TV ekranlarında söyleyebilmektedirler.
Onlara göre halk, yer altı zenginliklerini aşiretlere teslim eden bu adaletsiz yapıya karşı savaş açmış. Bu savaşı da bilişim teknolojisinden faydalanarak başlatmış. Örneğin, sosyal erişim sitelerini kullanarak, birbirine ulaşıyorlar ve yüz binler olarak sokaklara inip diktatörleri deviriyorlarmış.
Gülüyorum ben buna. Dalga mı geçiyor bunlar. Siz twitter ve facebook üzerinden yüz kişi bir araya getirin alnınızı karışlayayım. Anla kardeşimbu sokak kurgusunu! Olguyu; bazı aşiretleri ‘iktidar sırası’ sizde diye ikna ederek küresel efendi kurguluyor, yani onları sokağa çekiyor. Bu ara bu onbinlere sosyal erişim ağlarından birkaç yüz kişiyi de katıyor ve böylelikle alandaki tüm protest gruplar tiwitter, facebook veya benzer sosyal erişim ağlarının ürünü oluyor.
Atlas ülkelerinin ve Mısır yoksul halkının kaçının evinde bilgisayar var veya kaçı bilişim teknolojisinden faydalanmayı biliyor?
Yani Mısır’da halk sokağa bu sosyal erişim ağlarıyla inmiş ve Mübarek’i devirmiş. İyi de diktatör Mübarek gidince kim geçti başa? Bu sokaktaki halk mı? Daha kötüsü geldi, ABD’ye bağımlı asker. Tunus’ta kim geldi? Benzer bir sivil yapı.
Tekrar soruyorum; “ Sokağa inenlerin kaçı yönetimde?” Hayır, yönetimde olan halk değil, küresel efendinin yönlendirebildiği kimlikler.
Onun için diyorum ki; Mısır, Tunus ve Libya isyanları postmodern Musaddık karşıtı darbelerdir.
Biliyor muyuz, Muhammet Musaddık’ın İran’da neden devrildiğini ve Şah Muhammet Rıza Pehlevi daha da niçin güçlendirildiğini?
Musaddık Başbakanlığı sırasında(1951-53) İngiliz petrol şirketini devletleştirmişti de ondan. Ve bu ulusalcı duruş halkın gözünde kendisini her geçen gün büyütüyordu. Musaddık'la ciddi bir iktidar mücadelesine giren şah, Ağustos 1953'te başbakanı görevden alma girişiminde bulundu. Ama Musaddık yanlılarının başlattığı kitlesel sokak gösterileri karşısında(İşte ben buna samimim ve gerçek halk hareketi derim. Tunus, Mısır ve Libya’daki halk hareketi sanal halk hareketidir. Dahası güdümlü yapay) İran'dan kaçmak zorunda kaldı. Ardından gerçek halk hareketinden rahatsız olan ABD devreye girerek Musaddık’ı devirdi ve Şah geri geldi. Daha doğrusu petrol küresel efendiye geri verildi.
Irak’ta Saddam da yabancı petrol şirketlerine el koymaya başladığı noktada Küresel efendi tarafından enterne edildiğini kim yadsıyabilir ki! Irak’ın ne hale getirildiğini izliyoruz.
Libya lideri Kaddafi neden devriliyor? Çünkü o da Petrolu halk komitelerine devretmek istediğini zaman-zaman söylüyordu. Irak gibi Libya toprakları aşiretler arası paylaştırılırsa şaşırmayın. Yani her yabancı şirketin bir aşireti, yani petrol kuyuları şeklinde.
Hayir Petrol, asla halkın olamaz! O küresel efendinin. Bu nedenle petrol yönlendirebileceği iktidarlara emanet edilir, o kadar.
Bugün; Küresel sömürü denklemi: “AB+ABD=ARBD” ise, bunun genişletilmiş şeması: “ABD, G-8’ler ve G-20 denen küresel efendilerin taşeronları”dır.
Bugün Tunus’ta, Mısır’da yapılanlar ve büyük ölçüde Libya’da yapılmak istenenler bu egemen küresel sömürü denklemi bütününde gerçekleştirilmektedir.
Buradaki gelişmeler için bana kimse Halk-malk mavalı okumasın. Libya’daki isyanı halkın değil; Fransız istihbaratıyla birlikte Kaddafi’ye ihanet edenlerin başlattığına ve arkasında da Sarkozy olduğuna kesin inanıyorum.
Yıllarca Libya lideri Kaddafi’nin en güvendiği adamı olan Nuri el Mismari’nin, isyan hareketini Fransız istihbaratıyla birlikte organize ettiği ortaya çıktı. Durum böyle olunca akla “Libya isyanı Sarkozy’nin işi mi?” sorusu geldi.
Bu hareket sonrası küresel efendinin öncü piyonu görünümündeki Fransa için birileri diyor ki “ Süveyş kanalının açılışındaki Akdeniz kayıplarını kapatmaya çalışıyor”. Sakızı çok seven Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy iç politika düşüşlerini de durdurmak isteyebilir. Ne olursa olsun Fransa’nın dikkat etmesi gerekir.
En önemlisi; enerjisinin %80’nini sağladığı Nükleer enerji tehlikesinden kurtulmak için petrole yöneldiğini
belirtmektir. Çünkü Fransa, Almanya gibi Nükleer santral belasından kurtulmak istemektedir.
Şu bir gerçek ki; Küresel efendi Amerika Akdeniz’de de Vietnam, Kore, Irak ve Afganistan’daki gibi kayıplar yaşamamak için, Sarkozy’yi öne attı. Fransa’yı değil ama Cumhurbaşkanını sakız gibi çiğneyip atabilir. Çünkü, Libya harekatında Fransa’dan çok sağcı Sarkozy iticiliği ön planda.
Osmanlılar döneminde “vergi”, ABD küresel efendinin döneminde “Petrol” iktidarların belirleyici unsurlarıdır. Yani günümüzde ille de gelişmekte olan ülkelerin yer altı kaynakları; başat “Petrol”
Temeldeki sorun; kapitalizmin artık yorulduğu ve bir kırılma yaşayacağı sorunudur; öncelikle bu olgunun sorgulanması gerekir.
Kominim çöktü, çökmesi zorunluluktu; fakat şu gerçek ki Kapitalizm de Kore’de, Vietnam’da, Afganistan’da, Irak’ta çöküşe neden kırılmalar yaşadı. Libya’da, Ortadoğu’da tümden çökebilir.
Bu çöküş kaçınılmaz noktalara hızla taşınıyor, çünkü kapitalizm açlığını sürekli savaşla giderme tutkusundan vazgeçmiyor.
Atlas ülkelerinde başlattığı ve Süriye’ye de sıçrayan(25 ölü-24/03/2011) Ortadoğu’da sürdürmek istediği savaş onun son savaşı olabilir.
‘Kapitalistlerin tepinmesi ile sürekli kapitalsizlerin ezilmesi’, yani parasızların/ yoksulların ezilmesi ülke halklarını bıktırdı.
Bunun için dünya halklarının; kapitalizmin yeni-yeni oyunlarına/kurgularına gelmemek için o’nu sorgulayarak, daha adil, daha paylaşımcı hakka ve halka saygılı sol ideolojiyi süreç içinde gezegen yaşamının odağına konuşlandıracağını düşünüyorum.
Bu evrensel zorunluluk haline gelmiştir artık.
Bunun yanıtını; Pof.Dr. Sadrettin Kuşoğlu veriyor:
Öğrencilerim, birazdan size on dakika içinde ilk iktisat dersini vereceğim. Bu on dakika yeterli olacak. Geri kalan zamanda yani bütün bir yıl boyunca, "zenginlerin yazdırdığı" müfredatı okuyacağız.
"Arkadaşlarım. İktisat üçe ayrılır: Ticaret, siyaset ve savaş."
1- Bir milyon dolara kadar kazanmak isteyenler ticaret.
2- Bir milyar dolara kadar kazanmak isteyenler siyaset...
3- Daha çok kazanmak isteyenlerse savaş (kavga) çıkartırlar !
Kapitalistlik ve kapitalsızlık arasındaki fark bu işte.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ GRUBU
evsebere@mynet.com

LİBYA’DA VE ORTADOĞU’DA KAPİTALİSTLER TEPİŞİR KAPİTALSİZLER EZİLİR

LİBYA’DA VE ORTADOĞU’DA KAPİTALİSTLER TEPİNECEK VE KAPİTALSİZLER EZİŞECEK

Petrol ve kapitalizmin sorgulanması:
Birleşmiş Milletlerin onayı ile Fransa 19 Mart 2011’de Libya’ya saldırdı.
Kaddafi; “Bu bir Haçlı seferidir” deyince Rusya Başbakanı Putin onayladı, ardından Fransa içişleri Bakanı “Evet doğrudur” dedi, bizimkiler de yedi.
ABD Başkanı Barack Obama ise, ülkesinin ve Libya ile ilgili diğer koalisyon ülkelerinin, bu ülkede sivillere karşı şiddetin durdurulmasına yönelik olarak acilen harekete geçmeye hazır olduklarını söyledi.
İyi de Amerika Kızılderilileri katlederken, kimler sivillere karşı şiddetin durdurulması için Amerika’ya çıkarma yaptı. Yakın zamandaki; Vietnam, Kore, Afganistan ve Irak’ta demokrasi getiriyorum diyerek sivillere uygulanan şiddetlere ne demeliyiz?
BM Güvenlik Konseyi’nin, “Libya'da sivilleri koruma amacıyla uçuşa yasak bölge oluşturulmasına yetki veren…” diye başlayan ve “… karar tasarısını kabul etti.” şeklinde biten açıklama ‘laf ola torba dola’dan başka bir anlam taşımıyor benim için. Bu resmen Pet-rol-e saldırı için üstlenilen Farsçası ‘bet’-‘rol’; Türkçesi ‘Kötü’ bir rol.
15 üyeli Güvenlik Konseyi’’in hazırladığı karar tasarısını 10 üye 'evet' derken, neden 5 üye ülke çekimser kaldı?
15 üye ülkeden dokuzu tarafından kabul edilmesi ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi ülkelerden birinden ret oyu almamış olması koşulu mu bunun nedeni?
Ne ilgisi var. Bunun adı bal gibi silah ticareti için Pazar oluşturmak ve petrol kuyularına sahip çıkmaktır.
Çekimser kalan Konsey'in daimi üyelerinden Rusya ve Çin ile birlikte geçici üyeler Almanya, Hindistan ve Brezilya’dır. Bunlardan Çin, Almanya ve Rusya dünyanın en çok silah üreten ve pazarlayan 6 ülkeden üçüdür. Diğer üçü bilindiği gibi ABD, Fransa ve İngiltere’dir.
Bunların 5’i BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesidir ve veto yetkisine sahiptirler(ABD, Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Fransa ve İngiltere).
İşte bunlardır dünya barışına kalıcı katkıda bulunan ülkeler. Böylesi silah tüccarlarından bırakın dünya barışına katkı beklemek, siz bunları BM’in Güvenlik Konseyi’ne bile almazsınız!
Kore Savaşı (1950) ve Körfez Savaşı kararlarını bunlar almadı mı?
Daimi üye ülkeler neden veto haklarını kullanmadılar?
Bu duruşlarıyla dünya barışı konusunda inandırıcı olamazlar.
Çünkü, bunlardan Fransa çıkıyor Libya halkına barışı getirmek için Libya’ya halkına bombalar yağdırıyor.
Bu Fransa değil mi idi; Fas, Tunus ve Cezayir Bağımsızlık Savaşlarında(1950-62) Atlas ülke halklarını katleden. Şimdi çıkmış bir başka Atlas ülkesinin halkları için barış getirecekmiş.
Bu Petrol kuyularını ele geçirmektir. Savaşı tüm Arap ülkelerine sıçratırlar ise silah satmaktır.
Bu haber her şeyi anlatır gibime geliyor:
“Savunma Sanayi İcra Komitesi toplantısında, 16 milyar dolarlık F-35 savaş uçağı projesiyle ilgili önemli bir gelişme yaşandı. ABD'nin uçuş kodlarını vermeyi reddetmesi üzerine Türkiye siparişi erteledi. ABD'nin ortak üretilecek F-35 uçaklarının uçuş kodlarını vermemesi halinde uçağa gerçek anlamda sahip olunamayacağı belirtiliyor.”
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu diyor ki; " Biz ateşkesin sağlanması ve BM Konseyi'nin 1973'te çıkardığı barış kanununun fiilen icraata geçmesi konusunda destek veriyoruz. NATO Mutabakatla(oybirliği demek istiyor) karar alan bir yapı. Başbakan ve Obama ile çok kapsamlı bir görüşme gerçekleşti..."
BM Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı kararına göre; BM Güvenlik Konseyi üyeleri Libya’da saldırı tehdidi altındaki sivilleri korumak için “gerekli tüm önlemleri alabilir” ancak karar “her türlü yabancı işgal gücünün Libya topraklarında bulunmayacağını” bilhassa vurguluyor.
Başbakanın 6 Nisan 2010’da, ABD'nin Türkiye'nin stratejik ortağı olduğunu belirterek, şunları söylememiş miydi? “Sayın Bush döneminde gayet iyi münasebetlere sahiptik. Fakat, Obama gelince bazı soru işaretleri vardı, 'Acaba bundan sonra ne olacak?' diye…İlk ziyareti Türkiye'ye yaptı. Fakat burada stratejik ortaklığı kullanmadı. 'Bundan sonra stratejik ortaklıktan model ortaklığa geçelim' dedi. Şimdi bizimle Amerika arasında model ortaklık başladı… '
Tamam anladık ABD senin stratejik ortaklığını öteledi. ABD’nin sana biçtiği aşağıdaki rol model, Obama’nın önerdiği “Model ortaklık” yansıması mı?
ABD Türkiye'nin Libya'da ABD'nin "koruyucu gücü/hami devlet" olmasını resmen açıkladı.
Bu rol kapsamında, Türkiye'min Trablus Büyükelçiliği, ülkedeki ABD vatandaşlarını temsilen "konsolosluk ofisi" olarak hareket etmeyi de içerecek şekilde Libya'da ABD "temsil edilecek".
‘Koruyucu güç’ olarak ve Libya’da kendisini temsil etmeni isteyen ABD;
Paris’teki Libya toplantısına seni neden çağırtmadı?
Saldırı yapılacağını sana niçin söylemedi? Niçin bunu görsel ve yazılı basından öğrenmek durumuyla karşı-karşıya bırakıldın?
Bitmedi sorular;
ABD’yi temsil ederek, ABD’yi korumak mı model ortaklık?
Neden Libya halkını korumayı istemedin?
Hani bölgenin en güçlüsü sendin. Bu nasıl büyüklük? Dün füze kalkanı konusunda dışlandın, bugün Libya konusunda.
“Bu nasıl Model ortaklık?” diye Telefonda Obama’yı uyarmadın mı?
“Diyarbakır’a karışırım gerektiğinde” diyen Barzani’ye susan ülke; ABD, Fransa ve İngiltere karşısında nasıl sesini yükseltir ki?
“Ortak üretilecek F-35 uçaklarının uçuş kodlarını ABD’nin vermemesi halinde uçağa gerçek anlamda sahip olunamayacağı” haberi, bırakın stratejik ortaklıkla, model ortaklıkla bile örtüşmediğini neden göremezsin ki?
Hani Nato’ya desteğini Mekke’den 4 koşula bağlamıştın: “1- NATO Libya’nın Libya’lılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir...2- Libya’nın yer altı kaynakları, zenginlikleri birilerine dağıtılmamalıdır... 3- Operasyon mümkün olduğunca hızlı bitmeli, işgale dönüşmemeli… 4- Libyalıların kendi geleceklerini belirlemesine fırsat tanınmalı...” şeklinde.
Neden veto etmedin Nato’yu? Niçin koşul ileri sürdün? Seçim öncesi oy kaybetmemek için mi?
Irak konusunda Nato ve ABD’ye karşı çıkamadın, Libya konusunda da karşı çıkamayacaksın. Korkum İncirlik üssünü de kullanımlarına açmak.
Nato gemilerinin Libya açıklarında. Hiç de koşullarınızı dikkate alır bir duruş göstermiyorlar.
Nato’ya koşulların sıraladın, doğru diyelim: Peki BM Güvenlik Konseyi Libya kararı alırken neden koşulların olmadı? Yoksa haberin mi olmadı?
Siz ABD’yi kime karşı koruyacaksınız? Kaddafi yanlılarına karşı mı, karşıtlarına karşı mı, Nato’ya karşı mı, yoksa koalisyon ülkelerine karşı mı?
Siz ABD’yi koruyacaksınız, peki Libya halkını kim koruyacak?
“Nato’nun Libya’da ne işi var diyeceksin”, ardından Nato ile Libya’ya gireceksin. Bu duruş çelişki ötesi bir duruş değil de nedir?

Mübarek’e git dedin, Kaddafi’yi demediğine göre Kaddafı yandaşlarının yanında görünüyorsun, karşıtlarının yanında değil. Bunu hiç düşündün mü?
İş adamlarımızın çıkarını korudum diyorsun, politikamla. İyi de; işadamlarımızın orada iş yapmalarının olası olmadığını, çünkü çoğunun işmakineleriyle birlikte şantiyelerinin yağmalandığını bilmeyen kaldı mı? Yok ben alacaklarını kurtarmaya çalışıyorum diyorsan, 30 senedir alacağını tahsil edemeyen işadamlarını hiç aklına getirmedin de şimdi mi aklına getiriyorsun.
Nato yetkilisinin Libya’ya müdahale düzenleyen uluslararası koalisyona üye ülkelere ait gemilerin Libya kıyılarında devriye turlarına başlayacağını açıklamasına ne demeli?
Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) polisin, Yemen’e 16 bin silah gönderilmesiyle ilgili planı bozmasının ardından silahların Türk malı olduğu bildirmesine ne diyelim?
Biz de mi başladık silah ticareti için ülke karıştırmaya?
Baksana; Yıllarca Libya lideri Kaddafi’nin en güvendiği adamı olan Nuri el Mismari’nin, isyan hareketini Fransız istihbaratıyla birlikte organize ettiği ortaya çıkmış. Durum böyle olunca akla “Libya isyanı Sarkozy’nin işi mi?” sorusu geliyor aklıma.
Peki ülkemin; BM’nin Libya’ya yönelik silah ambargosunu denetleme görevi için 5 gemi ve bir denizaltı göndermesi ne anlama geliyor?
Bu hamlelerin amacı Birleşmiş Milletler’in kararı doğrultusunda Libya’ya silah ambargosu uygulanması deniyor. Sakın, Nato Libya’yi Türkiye’yi de kullanarak Doğu ve Batı diye ikiyi bölmesin.
Böldüğünde işadamlarımızın durumu ne olacak?
Ben Nato’nun Libya açıklarına demir atmasını, dahası uluslararası koalisyona üye ülkelere ait gemilerin Libya saldırısı hazırlığını, Türkiye’nin bu gruba 5 gemi ve bir denizaltı ile katılmasını ve Fransa’nın saldırısını Osmanlı’nın Atlas ülkelerindeki egemenlik süreciyle örtüştürüyorum.
Nato yetkililerinin söylediğine göre Libya’ya hava operasyonunun komuta merkezi İzmir’de olacakmış. Hani yalanlamıştınız? Hani Nato’nun Libya halkına zarar vermesini istemiyordunuz. Bu Nato’nun Libya’yı resmen Türkiye’den vuracaığının göstergesi değil de nedir!?
Biliyorsunuz Fas Osmanlı’ya vergi vermiyor. Vermeyince de Osmanlı Çaka bey komutasındaki donanmayı Fas’a gönderiyor ve iktidardaki aşireti indirip, vergi vermeyi kabul eden başka bir aşireti yönetime getiriyor.
Libya’da yaşananlar budur. Amaç Kaddafi aşiretini indirip, Küresel efendilere Petrol vermeyi kabul eden aşireti iktidar getirmek. Olmuyorsa ülkeyi kuzey-güney ekseninde cart diye ikiye bölmek.
Bundan Türkiye fayda değil, zarar görecektir…
Mısır yetkilisi ne demişti? “Camdan iktidarlar dikkat edin, bırakın bize taş atmayı, bugün bizim camlara taş atanlar yarın size de atabilir”
Olgunun temelinde “Petrol ve kapitalizmin sorgulanması” yatmaktadır.
Libya saldırısı sonrası, TV ekranlarında pıtrak gibi konuşmacılar bitti. Güya konunun uzmanları. Bu konuşmacıların çoğu, içerdeki egemenlerin sessizliğinde, küresel efendilerin kurduttuğu sivil kuruluşların sözcüleridir.
Şimdi çıkmışlar; düne dek savundukları Arap ülkelerindeki iktidarları, petrol diktatörleri olarak tanımlıyorlar. Bunları, bazı aşiretlerin desteğiyle iktidar ele geçirerek petrol gelirlerini paylaşmakla suçluyorlar. Ve böylelikle halkı aç ve sefil bıraktıklarını, süreç içinde halkın isyan ettiğini, isyan eden halkın baskı görmemesi ve kalıcı barışın getirilmesi için de batının harekete geçtiğini hiç çekinmeden TV ekranlarında söyleyebilmektedirler.
Onlara göre halk, yer altı zenginliklerini aşiretlere teslim eden bu adaletsiz yapıya karşı savaş açmış. Bu savaşı da bilişim teknolojisinden faydalanarak başlatmış. Örneğin, sosyal erişim sitelerini kullanarak, birbirine ulaşıyorlar ve yüz binler olarak sokaklara inip diktatörleri deviriyorlarmış.
Gülüyorum ben buna. Dalga mı geçiyor bunlar. Siz twitter ve facebook üzerinden yüz kişi bir araya getirin alnınızı karışlayayım. Anla kardeşimbu sokak kurgusunu! Olguyu; bazı aşiretleri ‘iktidar sırası’ sizde diye ikna ederek küresel efendi kurguluyor, yani onları sokağa çekiyor. Bu ara bu onbinlere sosyal erişim ağlarından birkaç yüz kişiyi de katıyor ve böylelikle alandaki tüm protest gruplar tiwitter, facebook veya benzer sosyal erişim ağlarının ürünü oluyor.
Atlas ülkelerinin ve Mısır yoksul halkının kaçının evinde bilgisayar var veya kaçı bilişim teknolojisinden faydalanmayı biliyor?
Yani Mısır’da halk sokağa bu sosyal erişim ağlarıyla inmiş ve Mübarek’i devirmiş. İyi de diktatör Mübarek gidince kim geçti başa? Bu sokaktaki halk mı? Daha kötüsü geldi, ABD’ye bağımlı asker. Tunus’ta kim geldi? Benzer bir sivil yapı.
Tekrar soruyorum; “ Sokağa inenlerin kaçı yönetimde?” Hayır, yönetimde olan halk değil, küresel efendinin yönlendirebildiği kimlikler.
Onun için diyorum ki; Mısır, Tunus ve Libya isyanları postmodern Musaddık karşıtı darbelerdir.
Biliyor muyuz, Muhammet Musaddık’ın İran’da neden devrildiğini ve Şah Muhammet Rıza Pehlevi daha da niçin güçlendirildiğini?
Musaddık Başbakanlığı sırasında(1951-53) İngiliz petrol şirketini devletleştirmişti de ondan. Ve bu ulusalcı duruş halkın gözünde kendisini her geçen gün büyütüyordu. Musaddık'la ciddi bir iktidar mücadelesine giren şah, Ağustos 1953'te başbakanı görevden alma girişiminde bulundu. Ama Musaddık yanlılarının başlattığı kitlesel sokak gösterileri karşısında(İşte ben buna samimim ve gerçek halk hareketi derim. Tunus, Mısır ve Libya’daki halk hareketi sanal halk hareketidir. Dahası güdümlü yapay) İran'dan kaçmak zorunda kaldı. Ardından gerçek halk hareketinden rahatsız olan ABD devreye girerek Musaddık’ı devirdi ve Şah geri geldi. Daha doğrusu petrol küresel efendiye geri verildi.
Irak’ta Saddam da yabancı petrol şirketlerine el koymaya başladığı noktada Küresel efendi tarafından enterne edildiğini kim yadsıyabilir ki! Irak’ın ne hale getirildiğini izliyoruz.
Libya lideri Kaddafi neden devriliyor? Çünkü o da Petrolu halk komitelerine devretmek istediğini zaman-zaman söylüyordu. Irak gibi Libya toprakları aşiretler arası paylaştırılırsa şaşırmayın. Yani her yabancı şirketin bir aşireti, yani petrol kuyuları şeklinde.
Hayir Petrol, asla halkın olamaz! O küresel efendinin. Bu nedenle petrol yönlendirebileceği iktidarlara emanet edilir, o kadar.
Bugün; Küresel sömürü denklemi: “AB+ABD=ARBD” ise, bunun genişletilmiş şeması: “ABD, G-8’ler ve G-20 denen küresel efendilerin taşeronları”dır.
Bugün Tunus’ta, Mısır’da yapılanlar ve büyük ölçüde Libya’da yapılmak istenenler bu egemen küresel sömürü denklemi bütününde gerçekleştirilmektedir.
Buradaki gelişmeler için bana kimse Halk-malk mavalı okumasın. Libya’daki isyanı halkın değil; Fransız istihbaratıyla birlikte Kaddafi’ye ihanet edenlerin başlattığına ve arkasında da Sarkozy olduğuna kesin inanıyorum.
Yıllarca Libya lideri Kaddafi’nin en güvendiği adamı olan Nuri el Mismari’nin, isyan hareketini Fransız istihbaratıyla birlikte organize ettiği ortaya çıktı. Durum böyle olunca akla “Libya isyanı Sarkozy’nin işi mi?” sorusu geldi.
Bu hareket sonrası küresel efendinin öncü piyonu görünümündeki Fransa için birileri diyor ki “ Süveyş kanalının açılışındaki Akdeniz kayıplarını kapatmaya çalışıyor”. Sakızı çok seven Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy iç politika düşüşlerini de durdurmak isteyebilir. Ne olursa olsun Fransa’nın dikkat etmesi gerekir.
En önemlisi; enerjisinin %80’nini sağladığı Nükleer enerji tehlikesinden kurtulmak için petrole yöneldiğini
belirtmektir. Çünkü Fransa, Almanya gibi Nükleer santral belasından kurtulmak istemektedir.
Şu bir gerçek ki; Küresel efendi Amerika Akdeniz’de de Vietnam, Kore, Irak ve Afganistan’daki gibi kayıplar yaşamamak için, Sarkozy’yi öne attı. Fransa’yı değil ama Cumhurbaşkanını sakız gibi çiğneyip atabilir. Çünkü, Libya harekatında Fransa’dan çok sağcı Sarkozy iticiliği ön planda.
Osmanlılar döneminde “vergi”, ABD küresel efendinin döneminde “Petrol” iktidarların belirleyici unsurlarıdır. Yani günümüzde ille de gelişmekte olan ülkelerin yer altı kaynakları; başat “Petrol”
Temeldeki sorun; kapitalizmin artık yorulduğu ve bir kırılma yaşayacağı sorunudur; öncelikle bu olgunun sorgulanması gerekir.
Kominim çöktü, çökmesi zorunluluktu; fakat şu gerçek ki Kapitalizm de Kore’de, Vietnam’da, Afganistan’da, Irak’ta çöküşe neden kırılmalar yaşadı. Libya’da, Ortadoğu’da tümden çökebilir.
Bu çöküş kaçınılmaz noktalara hızla taşınıyor, çünkü kapitalizm açlığını sürekli savaşla giderme tutkusundan vazgeçmiyor.
Atlas ülkelerinde başlattığı ve Süriye’ye de sıçrayan(25 ölü-24/03/2011) Ortadoğu’da sürdürmek istediği savaş onun son savaşı olabilir.
‘Kapitalistlerin tepinmesi ile sürekli kapitalsizlerin ezilmesi’, yani parasızların/ yoksulların ezilmesi ülke halklarını bıktırdı.
Bunun için dünya halklarının; kapitalizmin yeni-yeni oyunlarına/kurgularına gelmemek için o’nu sorgulayarak, daha adil, daha paylaşımcı hakka ve halka saygılı sol ideolojiyi süreç içinde gezegen yaşamının odağına konuşlandıracağını düşünüyorum.
Bu evrensel zorunluluk haline gelmiştir artık.
Bunun yanıtını; Pof.Dr. Sadrettin Kuşoğlu veriyor:
Öğrencilerim, birazdan size on dakika içinde ilk iktisat dersini vereceğim. Bu on dakika yeterli olacak. Geri kalan zamanda yani bütün bir yıl boyunca, "zenginlerin yazdırdığı" müfredatı okuyacağız.
"Arkadaşlarım. İktisat üçe ayrılır: Ticaret, siyaset ve savaş."
1- Bir milyon dolara kadar kazanmak isteyenler ticaret.
2- Bir milyar dolara kadar kazanmak isteyenler siyaset...
3- Daha çok kazanmak isteyenlerse savaş (kavga) çıkartırlar !
Kapitalistlik ve kapitalsızlık arasındaki fark bu işte.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ GRUBU
evsebere@mynet.com

22 Mart 2011 Salı

ÇAY DEMLEMESİNİ BİLİYOR MUSUNUZ?

ÇAYI NASIL DEMLEMELİ?

Öncelikle şunu belirtmek isterim:
Türkiye’nin enerji açığını kapatacağız savıyla, nehirlerimizi, ırmaklarımızı/ derelerimizi, hatta çaylarımızı kapatarak Hidro Elektrik Santarlleri( HES’çikler) inşa edenler ‘Çaylarımızı demliyecek su bırakmamakta karalılar.
O yetmiyormuşçasına, temiz enerji aldatmacasıyla, tertemiz doğamızı ve doğanımızı yok edecek olan, başta Almanya olmak üzere gelişmiş ülkelerin terk ettiği ‘Nükleer Santraller” ile ülkemizi nükleerli radyasyon düzlemine dönüştürmektedirler.
Soncelikle de sayın Şahver Karasüleymanoğlu’na teşekkür ederek yazıyı demlemeye çalışayım:
Dem ne demek?
En küçük zaman aralığı, “An” diyenler de var.
Sık-sık Alevi deyişlerinde geçse de;
Çayda kıvam belirtisi, kırmızılığın karşılığı olarak kullanıldığı bir gerçek.
Kürtçeden dilimize girmiş zaman anlamında sözcük olduğunu söyleyenler olduğu gibi, Arapçada Kan anlamı taşıdığın ve bu nedenle çay kırmızılığın anlatmak için demli çay dendiği de savlanır.
Kısacası;
“Hal” dır
“An”dır,
“Kan”dır
İlle de “Çay kıvamıdır”
Fakat her şeyin bir kıvamı olduğuna göre yaşamın demidir, dem.
Demsiz yaşam gemsiz dizginlenmeyen ata benzer, deli dolu koşar, zarar verir insana.

Onun için içilir çaya dem vuralım ki, zarar vermesin ve ömrümüze ömür katacak fayda versin.

Yaşamını demlemek istiyorsan haydin demli çaya:

Gazeteci Ertuğrul Akbay, Kafkaslar'da uzun ve sağlıklı yaşayan Türk ırkını inceledi. Sırrın Kafkas usulü demlenen ve yemeklerden önce içilen çayda olduğunu ortaya çıkardı.
Gazetelerde okumuş, televizyonlarda görmüş veya bir yerlerden duymuşsunuzdur mutlaka: Dünyanın en yaşlı insanları Kafkasya'da yaşar. Bu insanlar yaşlı olmakla birlikte, son derece güçlü-kuvvetli ve dinçtir. 100 yaşına gelmeyi veya geçmeyi de önemsemezler pek fazla. Çünkü aralarında 125, hatta150 yaşında insanlar vardır. Bu işin bir sırrı da çayda yatıyor(hürriyet).

Kafkas halkları, votkaya, şaraba veya suya değil, çaya düşkündür. Bölgede en fazla tüketilen içecek çaydır. Prof. Sultanov'un veya başka bilim adamlarının yaptığı araştırmalar, insan sağlığı açısından çayın önemini ortaya koyuyor zaten.
Ancak, çay içmeyi bilmek şart. Aksi takdirde, akşama kadar da çay içseniz, bir faydasını göremezsiniz.
Çay içmeyi bilmek demek, öncelikle ne zaman içilmesi ve nasıl demlenmesi gerektiğini bilmek anlamına geliyor.

Kafkasya'da çay yemeklerden önce içiliyor.
Sebebi de gayet basit aslında. Çayın içindeki 'tein' maddesi, midenin çeşitli salgılarını harekete geçiriyor ve bu da sindirimi kolaylaştırıyor. Sindirimin kolaylaşması ise hem midenin yorulmasını önlüyor, hem de yemeklerin iyi hazmedilmesini sağlıyor. Yine çayın içinde bulunan ve en az 'tein' kadar önemli olan 'tanen' maddesi ise sindirim sırasında zararlı maddeleri ayrıştırıyor.
Midenin en az kalp kadar hayati bir organ olduğunu da biliyorsunuz herhalde.

Çay neden önemli:

Hakkında şiirler yazılan, şarkılar bestelenen çay bitkisi için ne denilse az aslında. Söz gelişi, biraz önce sözünü ettiğimiz 'tein'in 'tanen'le bileşim içerisinde olması, neredeyse bilimsel bir mucize. Çünkü bu bileşme sonucu ortaya çıkan saf 'tein'in kuvvet verici ve uyarıcı etkisi, sinir sisteminin faaliyetini daha ölçülü ve daha sürekli kılmasına yarıyor. Ayrıca bu bileşme, organizmanın enerjisini muhafaza etmesini de sağlıyor. 'Tanen', tek başına bağırsaklar için de hayli önemli bir madde. Bağırsak hücrelerinin tahrip olmasını engellediği gibi, fazla tuz ve su kaybını da önlüyor.
Sadece bu kadar da değil. Çay, her açıdan son derece zengin bir bitki. İçinde vitamin de var, mineral tuz, alkolitler ve mazı tozu gibi maddeler de. Öte yandan, B grubu vitaminlerle, C vitamini ve nikotin asidi açısından da son derece zengin bir kaynak. Ayrıca, damar sertliğini önleyici P vitamini içerdiği de artık herkes tarafından biliniyor. Demir tuzu, magnezyum, manganez ve sodyum gibi mineraller, bakır, fluor, iyot ve aminoasit gibi temel elemanlar da cabası.
Sporcular için de ayrı bir önemi var çayın. Antrenman veya müsabaka öncesi içilen usulüne uygun demlenmiş bir bardak şekersiz çay, sporcuya enerji vermekle kalmıyor, kendini daha diri hissetmesini de sağlıyor.
Aynı zamanda zihni bir uyarıcı olan çayın afrodizyak etkisi de var elbette. Zihinle birlikte bedeni de canlandırdığı için, cinsel performans katsayısını gözle görülür bir biçimde artırıyor.
Bir kez daha tekrarlayalım: Bütün bu bilgiler, Kafkas usulü demlenen çay için geçerli. Çayı doğru-dürüst demlemeyi bilmez veya sallama çaylarla yetinirseniz, fayda yerine zarar görmeniz kaçınılmazdır. Oysa, biraz sonra öğreneceğiniz kurallara göre demleyeceğiniz çaydan yedi-sekiz bardak içseniz bile bir zararını görmezsiniz. Aksine, sinirleriniz yatışır ve dilerseniz mışıl mışıl bir uyku çekersiniz.

Çay nasıl demlenmeli:

Demliğin altındaki su kabının o kadar önemi yok, ama demlik mutlaka porselen olmalı.
Tozu alınmış çayı (Yeşil çay daha makbuldür), adam başına bir tatlı kaşığı hesabıyla porselen demliğe koyun. Arkasından, akşamdan kaynatılıp sabaha kadar dinlendirilmiş suyu da yarısını geçecek şekilde demliğe doldurun.
Peki ama neden akşamdan kaynatılıp dinlendirilmiş su tavsiye ediliyor? Bunun da sebebi gayet basit: Bir gece önce kaynatılıp dinlendirilen su yumuşar ve suyu sertleştiren maddeler dibe çöker.
Bir sonraki aşama ise, porselen demliği, daha önceden ocağa konulmuş ve içindeki su kaynamaya başlamış çaydanlığın üzerine yerleştirmekten ibaret.
Böylece, porselen demlik kaynayan suyla beraber ısınacak ve içindeki çay yavaş yavaş demlenmeye başlayacaktır. Porselen demliğin kaynayan kabın üzerinde 15-20 dakika kalması yeterlidir. Bu sürede, demlikteki çayın sıcaklığı 45-50 dereceyi bulacaktır.
Arkasından, demliği indiriyorsunuz ve üzerini bir havluyla örterek beş-on dakika dinlenmeye bırakıyorsunuz.
Aman dikkat, suyun kaynatıldığı kabın içini kaplayan kirece benzer tabakayı sakın kazımayın, aksine itina ile korumaya çalışın. Çünkü, kaynayan su sabaha kadar bekletildiği için suyun içindeki zararlı maddeler dibe çöküyor. Kirece benzeyen beyaz tabaka, filtre görevi yaparak bu maddelerin tutulmasını sağlıyor. Böylelikle su yumuşaklığını koruyor. Unutmayın, su ne kadar yumuşarsa, çayın tadı, kokusu ve lezzeti o kadar güzel olur.

Çayınız artık hazır:

Türkiye’de benimsediğiniz yöntemin aksine, bardağa önce kaynamış su koymanız gerekir. Yani bilinen tutkunuzu tam tersine çevireceksin.
Suyun üzerine de, istenilen ölçüde dem ekleyeceksiniz. Çünkü kaynamış suyun demin üzerine konması, demin sıcaklığının birdenbire artmasına neden oluyor. Bu da, çayın içindeki faydalı elemanların parçalanıp dağılmasına yol açıyor. Aman dikkat, içeceğiniz çayın sıcaklığı hiçbir zaman 60 derecenin üzerine çıkmamalı.

Çayınızı olası ise şekersiz için.
Eğer şekersiz içemiyorsanız, ülkemizde 'kıtlama' denilen tarzı tercih etmenizi öneriyoruz. Doğrudan çaya karıştırılan şeker, çaydaki kimi faydalı maddeleri yok ettiği için sakıncalı bulunuyor.
Küçük bir uyarı daha: Demlediğiniz çayı, en fazla yarım saatlik bir süre içinde bitirmeniz gerekiyor. Zira yarım saatten fazla bekletilen dem ağırlaşıyor ve faydalı eleman bakımından fakirleşiyor.

Kekik çaya lezzet katar

Kafkasya'da yaşayan insanlar, çaya kekik katmayı neredeyse hiç ihmal etmiyorlar. Çünkü, bir kaşık kekik eklenmiş çay, sağlık açısından çok daha faydalı özellikler taşıyor. Neden mi? Kekiğin içinde 'oleum serpili' denilen bir tür yağ var. Bu yağ, mide ve pankreas salgılarının düzenlenmesini, dolayısıyla da sindirimin kolaylaşmasını sağlıyor. Kekik ayrıca, mide spazmlarını engelliyor, kan dolaşımını hızlandırıyor ve böbrek kumlarının düşmesine yardımcı oluyor. Son olarak, kekiğin şeker hastalarının şekerini düşürdüğünü, mide ve bağırsak ağrılarına iyi geldiğini de söyleyelim.

NOT: Demliğe atılacak iki yaprak taze adaçayı, içindeki vitaminler ve aroması sayesinde insana zindelik verir.

Beş adımda Kafkas usulü çay:

Porselen bir demliğin içine, adam başı bir tatlı kaşığı, tozu elenmiş çay konur.
Önceden kaynatılıp soğumaya bırakılmış su, yarısını biraz geçecek şekilde demliğe doldurulur.
Kapağı kapatılan demlik, daha önce ateşe konulan ve fokur fokur kaynayan çaydanlığın üzerine oturtulur.
Çaydanlığın üzerinde 15-20 dakika kalan porselen demlik, ateşten alınır ve üzerine bir havlu örtülüp beş-on dakika dinlenmeye bırakılır.
Servis yapılırken bardağa önce sıcak su, onun üzerine de arzu edildiği kadar dem ilave edilir.

Afiyet olsun.
Şaka bir yana; ‘yazılarımdan çok daha inefis’ çay demlediğimi söylemek istiyorum. Eğer yazılarımdaki tadsızlığı ve de tatsızlığı gidermek istiyorsanız, gelin bir gün çayımı için.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
İLET-Kİ GRUBU
evesbere@mynet.com

18 Mart 2011 Cuma

ALATASARAY ARENA'DA DA H-ACI İLE ACI ÇEKTİ

GALATASARAY H-ACI İLE ARENADA DA ACI YAŞADI


Bu yıl Galatasaray maçını yazarken, saha içindeki oyundan çok, saha dışında oynanan oyunlara yer vermeyi zorunluluk olarak görüyorum. Bu FB maçı olsa da…

Lig TV muhabiri Bahri Havadır: Arda ile konuştum. Atletico Madrid ile anlaşmış.. Kendisi söyledi. Yönetimin de haberi var... Neden ayrılmak istiyorsun? dedim. 'Çok yıprandım artık gitmek istiyorum' dedi. Fenerbahçe maçında oynayacak mısın? diye sordum.. 'Hocam 45 dakika görev verirse oynarım' dedi... Galatasaraylı oyuncular şuan çok tedirgin. Yapılan bütün toplantılar bir işe yaramıyor...'

Eğer doğru isi; tek kelimeyle etik değil. Derbi öncesi yapılacak açıklama miydi bu?
"yazıklar olsun" demiyorum ama yazık ettin kendine. Kesin A. Madrit’e gidiyorsan ordan bilinen ezeli rakibe döneceksin. Bu seni hepten bitirir.

Ankaragücü maçı sonrası H-acılı günler biter dedim, fakat öyle olmadı.
Böyle oldu;


Bir önceki Ankaragücü maçındaki hatayı, ondan önceki Karabük maçında da yaptı Hagi ve yine başarısız bir Galatasaray’ı servis etmişti bizlere.
Eğer o maçta sahaya Tugay Kerimoğlu ile çıkılsaydı Ankargücü maçını da alır, FB galibiyeti ile Avrupa umutlarını artırırdık. Evet; Karabük maçı Tugay’ın ilk başarılı sınavı olur ve 2 Mart 2011 günkü Karabük maçı 0-0 berabere bitmezdi.
13 Mart 2011 günkü Ankaragücü maçında da 80.dakikada, sahanın yıldızı Pino’yu oyundan alıp 11 Aralıktan beri oynamayan Arda’yı oyuna alan H-acı galip sürdürdüğü maçı son 3 dakikada yediği gollerle Galatasaray’a kaybettirmişti.
Şunu yadsımayalım, futbolun egemenleri hala ıslık vakasındalar ve onun intikamını alıyorlar. Özellikle bunda Hakemler kullanılıyor. İlker Meral Galatasaray’ın iki penaltısını vermedi. Bunlardan biri binde bin penaltı idi. Diğeri de bilinen takıma rahatlıkla çalınan bir pozisyon.
Ankargücü maçındaki hakem Halis Özkahya için aynı şeyi söyleyemeyiz. Çok iyi maç yönetti. Maçı iyi yönetmeyen Hagi idi.
H-acıl Galatasaray Fenerbahçe maçına sahaya Baroslu çıktı, fakat bu sefer Pino yoktu. Evet, geçen haftanın yıldızı Pino. Yekta bence Pino ile birlikte oynamalı, asla Pino’nu seçeneği değil Yekta.
Nedense FB ürkek başladı. İlk on dakika Galatasaray “ben erkekim ve daha ürkek’im” derken, aniden bambaşka bir Galatasaray’a büründü.
Kazim resmen Ali Sami Yen Aslantepe Arena’nın ilkler hastası yine yaptı yapacağını ve 13,17’de Baros’un şutunu geri çeviren Volkan’ı, müthiş bir şutla 5’lik yaparak 1-0 öne geçit.
Kazim bir Derbi maçında ilk golü atarak yine tarihin sayfalarında yer buldu kendine.

Hayret, ilk yarı böyle bitti.

İkinci yarı ne bekliyordunuz ki? H-acı acı yanını gösterdi ve Pino kaprisi ile maçı FB’ye 2-1 verdi.
Önce Semih Şentürk, sonra Alex; güle-güle Hagi .
FB’lilerin analarının sütü gibi helal olsun yapacakları geyiklikler.
Bu maçta maçın kaderini etkileyecek bir hakem hatası yoktu, fakat inci ince Galatasaray aleyhine düdükler yoktu da diyemeyiz.

Gelelim saha dışındaki oyunlara:
Son zamanlardaki-bu maç hariç- hakem yanlışları hep FB’nin işine yaradı.
İşte Gençlerbirliği-FB maçı. Ben demiyorum E.Torooğlu yazıyor. Toroğlu’nun her söylediği de yanlış değil ya: “Fenerbahçe skora baktığında net kazandı gözüküyor. Ama şunu çok net söyleyebiliriz; üstüne basa basa, yardımcı hakem Nihat Mızrak ile hakem Özgür Yankaya’nın omuz vermeleriyle net kazandı…Birinci gol net ofsayt, penaltı penaltı değil…Bir anda Mizrak ve Yankaya maçı 2-0’a taşıdı….”
Anlayacağınız Polat çok cephede savaşıyordu. Özellikle FB cephesi açmamak için ligde FB ile çekişiriz dedi, fakat kendi içindeki çekişmeleri yaşadı.
Onun için bu yıl Galatasaray’ın galip gelmeleri mehter marşını bozarak yaşam bulurdu, o da olmadı; ni bir ileri iki geri değil, bir ileri 4 geri yaparak mehter marşının da kimliğini bozdu H-acı.
İnanç Kıraç duruşu zannediyorum bu maç sonra pek eleştiri alacağını zannetmiyorum.
Deniyordu ki; Kıraç darbe senaryoları içinde.
Bence H-acı bu kısa zamanda tüm değerleri örselemenin yanında Adnan Polat’ı da iyi silkeledi. Polat’ın takımın başında durması artık dert olur. Düşün Arena7da ilk mağlubiyeti FB’den alıyorsun, bu tahammül edilecek bir olay mı?
Ve diyorum ki, Ünal Aysal’a Galatasaray teslim edilmeli. Kim; “Kıraç için sportif başarı önemli, biz şunları şunları yaptık Çelebiliğe asla itibar etmiyorum.” Sizin yaptığınız Ali Sami Yen Aslantepe Arena Özhan Canaydın’ın eseri, sahiplenmesiniz. Olguyu öyle bir noktaya getirdiniz ki gerçekten çaplılık sorunu cuk diye oturuyor.

Doğru; FB başarısızlıklarında Aziz Yıldırım’ın tesisleri öne çıkarılıyor, Galatasaray’ın sportif başarıları aşağılanarak. Fakat siz hiçbir şeyi hak etmiyorsunuz. Sayın Polat ve ekibi Üstünel’i futbol takımının başına tek sorumlu olarak önümüzdeki seni için getiriyorlarmış. Haldun bir şeyleri başarır mı? Zor!
Haldun Üstünel iyi bir zamanda gelmiyor şeklinde yaklaşmamız doğru değil. Kişi ille de iyi zamanda mı gelmesi gerekir? Önemli olan kötü zamanda gelip kötü giden seyri durdurmak. Bunu Haldun yapabilir mi? Daha önce ne kadarını yapmıştı? şeklinde sorgulamamız gerekir. Eğer Haldun dünün başarılı kimliği idiyse neden gönderildi? Şimdi neden getiriliyor? Bunların yanıtını vermek gerekir öncelikle.
Eğer Haldun’un gelişi kötü giden akışın önünde bent olacaksa, bu bendin arkasına kimler sığınacak? Olgunun bir de o boyutu var. Durum bu ise, unutmayın ki bendin arkasına yığılacak yanlışlar o bendi tekrar patlatabilir. Haldun dinden ve futboldan geçinenlerden iyi bir isim, fakat bu olayın bir fakatının olduğunu unutmamak gerekir.
Haldun yaptığı açıklamada, bu yılki başarısızlığın içinde olmamak için, konumunu seneye havale ettiğini söylüyor..
Ben ise Galatasaraylılığımı seneye bile havale edemiyorum…Çünkü Ergenekon soruşturmasını yürüten Savcı Zekeriye Öz’ü üye yapmakla korkuttu beni Polat. Korktum da, çünkü Silivri’ye gitmeye hiç niyetim yok::))
Bu haber sonrası yapılan espri güzeldi: “Birileri her yere gidebilir, gönderilebilir, fakat Silivri’ye gitmemeyi garanti ettiler…”
Gelelim Arda’ya;
Arda konusunda çok kuşkularım var.
Her ne kadar sayın Uluç’a sorulan soruda bir gerçeklik var ise de, benimkisi daha başka bir kuşkusal kurgu:
Hincal ağabey diyor ki;
“Hakan Şükür, Arda'nın iyileşmesine rağmen mevcut başarısızlık ortamından uzak durabilmek için forma giymediğini ileri sürdü. Bu iddia doğru olabilir mi?
İyi de bugün Arda ikinci yarı oyunda idi. Peki bu FB rezaletinde onun hiç mi katkısı olmayacak şimdi?
Şükür diyor ki; “Bu zaman zaman benim de aklıma gelmiyor değil...Çünkü ben Arda'nın yerinde olsam, şu ortamdaki Galatasaray'da oynamak istemem. Dahası Galatasaray'da kalmak da istemem…Şimdiden menajerime 'Haziranda bir kulüp bulması' için talimat veririm”
Hakan Şükür böyle bir şey diyorsa ya bir şeyler duyuyor ya da kuvvetli tahminleri var.
Ben ekleme yapıyorum. Gideceği takım da, bilinen ezeli rakip, bu kurgunun arkasında da iki bücür bir sırık var. Yeter ki, İnter kazığıyla bitirdiğimiz Galatasaray tümden silinsin.
Galatasaray’da nedense yönetim zaafları atbaşı başarısızlıkla koşuyor.
Şu 200 bin sendromu;
Önce Frank Riberi’ye verilmedi 200 bir Eura kaybedildi, şimdi de Cenk Tosun’a aynı para verilmedi kaçırıldı.
Anadolu takımları bu işi daha iyi yapıyorlar, 3 büyüklerden.
Şimdi olacakları söyliyeyim; Tugay Cevat Güler gibi takımın başında kalacak( bir bakmışsınız Avrupa şansını yakalamış) ve sezon sonunda gönderilecek. Fatih’in veya Denizli’nin kapısından çok Ertuğrul Sağlam’ın kapısı çalınacak..
İkincisi Abdullah Avcı ve Tolunay Kafkas. Ben bunlardan hiçbirini tercih etmem, çünkü değil Terim, bir Ertuğrul Sağlam bile değiller benim için.
Üçüncüsü, Tugay kalacak-ki en doğrusu-
Dördüncüsü; Lucescu, beşincisi; Avrupa’da yeni-yeni isim yapmış bir çalıştırıcı( Örneğin; Porto'nun yükselen yıldızı Andre Villas Boas. 33 yaşındaki genç teknik direktör şimdiden Porto'nun yenilmezlik rekorunu 36 maça çıkartmayı başardı. Fakat neden bu başarıyı Tugay Kerimoğlu elde etmesin), altıncısı; ben:))
Kusura bakmayın, sinirlerim bozuldu. Yine şanslısınız buraya kadar sinirlerime sahip çıktığım için.

Bundan sonra Tugay’a takım teslim edilse ne yazar, H-acı Tugay’ı da hatalarının içinde acıya boğdu.

Fenerbahçe’nin şampiyonluğunu kutluyorum.
Kutluyorum, çünkü bundan sonra maç vermesi çok zor. Eğer yine hüsranlara kapı aralarsa, sakın karşıma çıkmasın!
Çıkmasın, çünkü salt Galatasaray sevinçleriyle yaşamak da çekilecek gibi değil.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

16 Mart 2011 Çarşamba

AYGAZ TÜPÜ MÜ YOKSA NÜKLEER SANTRAL MI TEHLİKELİ?

Aygaz tüpü ve Nükleer enerji tehlikesi:

Gözlerim kapalı, dinliyorum Başbakanı;
''Her yatırımın bir riski vardır. O zaman evde de aygaz tüp kullanmayalım''
Evet, gözlerim kapalı düşüncelerimi kapatan ve beynimi durduran bu cümleleri Başbakan söyledi.
Niçin mi? Japonya'daki nükleer tehlikeye karşın Rusya ile olan nükleer santral yapma anlaşmasının kesinlikle askıya alınmadığını belirtmek için.
Başbakan gerçekten müthiş danışman kadrosuyla çalışıyor. Onlarsız kesin bir adım ağzını açmıyor. Eğer onlarsız ağzını açarsa, inanın düz mantık, oluyor dümdüz mantık.
Evet arkadaşlar; nükleer enerji santralleri ancak Aygaz tüpü kadar tehlikeli, çünkü ikisi de patlayınca öldürür; önemli mi biri sadece mutfaktaki kişiyi, diğeri tüm dünyadaki kişileri öldürmesi.
Bu mantığa göre ölüm bir de olsa, bir milyar olsa da aynı. İşte bu mantık dümdüz mantık ve o mantık da….

Japonya’da 8.9 şiddetindeki deprem ve sonrasındaki tsunamide zarar gören Fukuşima Nükleer Santrali'nde patlama yaşandı. Kyodo haber ajansı, dört kişinin yaralandığını bildirirken, santralden saat başı sızan radyasyonun, bir yılda sızan miktara eşit olduğu belirtildi.

Tamam bu Japonya’nın Nükleer’i, bizim için tehlike sınırının dışında. İyi de hemen yanı başımızda meydana gelen aşağıdaki Nükleer tehlikeyi içeren 24 Ocak 2011 tarihli habere ne demeli?
“Türkiye sınırına çok yakın bir bölgede bulunan Ermenistan'daki Medzamor nükleer santralinden radyasyon sızmaları olduğuna dair iddialar üzerine Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi (ÇNAEM) ve Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü tarafından Iğdır, Ağrı, Muş, Tunceli, Hakkari ve Şırnak'ta radyasyon ölçümleri yapılmaya başlandı.
Çalışmalara Iğdır'dan başlayan Atatürk Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Neslihan Ekinci ile Asistan Bekir Doğan, Iğdır il Çevre ve Orman müdürlüğünün de desteğiyle yaptıkları çalışmalarla kentin radon haritasının çıkarılmasını ve son zamanlarda artan akciğer kanserinin nedenlerinin ortaya koyulmasını amaçladıklarını, bunun yanı sıra bazı kamu binaları ve evlere radon detektörleri yerleştirilerek 60 gün süreyle ölçümler alınacağını, bu bölgede son zamanlarda artan akciğer kanserinin sebepleri üzerinde çalışıldığını belirtti.
Nükleer santralde sızıntı olup-olmadığını araştırmak üzere şehrin çeşitli yerlerine ve kapalı kamu alanlarına ölçüm cihazları yerleştirildi.Yetkili, buna benzer çalışmaların Türkiye'nin bütün şehirlerde yapıldığını ancak Iğdır, Ağrı, Muş,Tunceli, Hakkari, Şırnak gibi şehirlerde bu tür çalışmaların bulunmadığını söyledi.
Araştırma ekibi, Iğdır merkezin yanı sıra Karakoyunlu ilçesi ve Alican Sınır Kapısına yakın bölgelerden su ve toprak numuneleri aldı. Bilim ekibinin ayrıca ölçüm yapmak üzere 100 ayrı yere cihaz yerleştirdiği öğrenildi.”
Ülkemiz sınırları böylesi bir nükleer tehlike ile sarmalandığı yetmiyormuş gibi, bir de ülkemizin orta yerine nükleer tehlikeyi konuşlandırmak ve bununun tehlikesini Aygaz tüplerinin yarattığı tehlike ile bir tutmak….Olacak iş mi?
Aygaz duruşları bana göre aymaz duruşlardır.
Derelerimizi kurutan Hidro Elektrik Santralleri (HES’ler) tehlikeli değil,
Doğayı ve doğanı yok etme potansiyeli olan Nükleer elektrik santralleri tehlikeli değil,
Deprem yönetmeliğini uygulamayanlar tehlikeli değil,
4708 sayılı Yapı Denetim Yasası’nı istenen ölçüde uygulatmamak tehlikeli değil,
Fay bölgelerindeki sıvılaşmaya uygun bereketli toprakları yapılaşmaya ve sanayiye açmak tehlikeli değil,
Varoş ve gecekondu insanlarının sorunlarını çözecek kalıcı politikalardan soyut, göreceli ayni ve nakdi yardımlarla sorunlarını sürdürülebilir hale getirmek tehlikeli değil,
Sorunları kronikleştiren böylesi politikalarla varoşları ve gecekonduları adeta ‘Siyasi SİT alanı’ haline getirmek tehlikeli değil,
Devlet İhale Yasası’nı siyasi ve ekonomik rant çizgisinde sürekli değiştirmek tehlikeli değil,
Çalmak-çırpmak tehlikeli değil,
Laik Demokratik Cumhuriyet’in altını oymak tehlikeli değil,
İyi de sayın Başbakan kim tehlikeli?
Sen ve ben mi?
Benim tehlikeli olmadığımı söylüyorlar, fakat…

Aynı şeyleri yazmaktan bıktım.
Lütfen aşağıdaki iki yazımı bir zahmet okuyun:
http://blog.milliyet.com.tr/Nukleer_Firtina_ve_gezegen_ile_ekonominin_atmosferi/Blog/?BlogNo=158953

http://blog.milliyet.com.tr/Nukleer_topu_gibi_bir_ogul__Nukleer_santral_/Blog/?BlogNo=134605

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com

13 Mart 2011 Pazar

HAGİ HAGİ, HADİ HADİ...

Galatasaray değil, Hagi Ankara’nın sarı laciverdine maçı teslim etti


“Bir zamanlar Galatasaray vardı.”

En sonunda birileri bunu da söylettirdi.
Evet, Hagi bunu söylettirdi bugünkü Ankara’daki sarı lacivertliler karşısında. Anlayacağınız, Ankara’mızın devasa takımı Ankaragücü karşısında.

Adeta bu görkemli takımı oğluna teslim eden kişi, ağzındaki sakız gibi çiğnedi çiğnemesine, fakat o mazisinden gelen onuruyla savaşını sürdürüyor.
İşte bu takım bugün Galatasaray’ı değil Hagi’yi adeta Bakkal’daki sakız gibi çiğnedi.
Yani Mesut Bakkal Hagi’ yi 3-2 ile çiğnedi attı.

Galatasaray hep var ve hep var olacaktır. Dün de vardı, bugün de var, yarında olacak; yarınlarda daha çok olacak!

Şu doğru; bugünlerde Galatasaray’da var olan sizler;
“Takımın kimyasını bozdunuz.”
Yöneticisi, Çalıştırıcısı ve son zamanlarda seyircisi ile bunu el birliğiyle yapıyorsunuz.
Bilin ki yarın olmayacaksınız!
Hagi yeteneği ile gelmesi gerekirken, futbolcu aktarımlarıyla geldi. Bunu yapabilmesi için de, Misimoviç’i, Elano’yu, Kewell, Pino, Baros vd ile uğraşmaya başladı. Elano gitti harikalar yaratmaya başladı, Mismoviç’de…Stancu geldi, Culio geldi takımın olmayan birlikteliği tamamen bozuldu. Culio ile Baros kavga etmeye başladılar. Yetmedi Baros ile Hagi kavgayı sürdürdü.
Öyle bir kurgu ki, Baros Culio resmen top vermez oldu, Stancu da. Amaç belli ki yerlerine birilerini Romanya’dan getirmek. Ama bilmiyorlar ki Hagi gidici.
Hagi Çavuşesko zamanında Albaymış, Türkiye’de generalliğe yükseldi, fakat ne zaman ki çalıştırıcı oldu, tüm apoletlerini söktü. Hagi benim için bir er bile değil artık.
Yekta ve Pino’yu oynatmayan mantık, Galatasaray’a futbol mu oynatacak zannediyorsunuz. Bugünkü maçta da Kazim ve Baros yoktu.
Bizim Hagi ile ilgili aylardır yazdıklarımız haber diye çıkıyor:
1) ‘Günü kurtarma’ politikası altında getirildiğini herkesin bildiği Hagi için artık kapı göründü. Geldiği ilk günden bu yana sürekli “sabır, sabır” diyen Rumen teknik adam sabırları taşırdı. Hagi ile yollar ayrılacak. Yerine en büyük aday, yardımcısı olan Tugay Kerimoğlu.
2) Galatasaray Sportif Direktörü Adnan Sezgin’in artık hiçbir şansı kalmadı. Sezgin’in önümüzdeki günlerde yönetime istifasını vermesi bekleniyor.
3) Başkan Adnan Polat’ın ‘seçim’ baskılarına karşı koyacak gücü kalmadı. Ay sonu yapılacak olan Mali Genel Kurul’dan, Olağanüstü Genel Kurul Kararı çıkacak.
4) Bir çok oyuncu ile yollar ayrılacak. Bu isimlerin başında ise Ayhan, Mustafa Sarp, Barış Özbek ve Kewell geliyor. Ayhan Akman, özellikle Gaziantepspor maçında oyundan alınırken de taraftarlar tarafından ıslıklandı. Kewell’ın Asya Kupası’nda her maçta ‘muhteşem’ oynaması buraya gelince de 1 maçta sakatlanması akıllarda soru işareti olmaktan çıkacak. Bu isimlerin dışında Baros, Serkan Kurtuluş, İnsua, Pino gibi isimlerde takımdan gönderilecek.
Sezgin gitti değişen ne oldu. Hagi gitse, yönetim gitse değişen ne olacak?
Galatasaray’dan o kadar çok şey gitti ki, gelen kişiler giden değerleri geri getirmek için çok zorlanacak. Fakat şu gerçek ki gitmesi gerekenler gitmelidir.
Biz Ankaragücü maçına gidelim:
Maça gitmedim. Maçı veren TV’nin başına da geç…
Gittiğimde şaşırdım, çünkü sahada sanki Hagi’nin çıkardığı Galatasaray yoktu. Kazim ve Baros’da yoktu. Yerlerine Kewell, Pino ve Aydın vardı. Üçü de iyi idi, fakat Pino ve Aydın harikaydı.
Dakika 31’de Pino sanki Türkiye’nin en iyi top oynayan Galatasaray oyuncusu imiş gibi soldan topu getirdi ve Aydın Yılmaz durumu 1-0 yaptı.
Aydın sunucu arkadaşın dediğine göre, Bülent Korkmaz’ın Galatasaray’ı çalıştırdığı 6 Mart 2009’dan bu yana ilk kez gol atıyordu(2-1 Bursa maçında).
Birinci devre böyle bitti. İkinci devre Galatasaray şaşılacak şekilde yine iyi oynuyor, fakat Çağlar’ın bilerek kornere attığı top sonrası 51’de Sestak durumu 1-1 yapıyor. Fakat bu ara Pino ve Aydın durmuyor ve inadına iyi oynuyorlar. Öyle ki, 62’de Aydın bu sefer sağdan iniyor, şimşek hızı şutu direkten geri geliyor, topu izleyen Pino bugüne dek sahalarımızda ender görülen harika bir gol atıyor ve durum 2-1. Herkes mutlu fakat Hagi mutsuz olmalı ki, Galatasaray iyi oynarken o Galatasaray ile oynamaya başlıyor ve anlamsız değişikliklerle takımın kimyasını bozuyor.
Hagi’nin sinirleri çok bozuk, çünkü Galatasaray 2-1 galip. Yapıyor yapacağını ve 11 Aralık’tan bu yana oynamayan Arda’yı 80’44’te oyuna alıyor, sahanın en iyisi Pino’yu oyundan alarak.
Arda futbol oynamak istemiyor. Bunu fark eden altyapıdan arkadaşı Uğur Uçar(geçen yıl Ankaragücü’ne satıldı) Arda’nın futbol oynamama isteğini ebediyete dek yerine getirmek için ayağını kırmak istedi, fakat başaramadı. Özkahya hakemimizin tek hatası bu idi, çünkü ayak kırma olayını isteğe bağlı gördüğü için kırmızı kart göstermedi.
Sözü; yöneticilerin Hagi’nin kalışını uzattıkları gibi uzatmayayım son üç dakikada Sestak’ın attığı gollerle Galatasaray maçı 3-2 kaybediyor ve Hagi’de rahatlıyor.
Birileri Galatasaray’ın kötü gidişine değil Hagi’ye dur demesi gerekir.
Birileri çıkıp “Valizini de al git lan! ” deme noktasına taşıdı Hagi.
Kusura bakma Hagi;
Hagi, Hagi; hadi, hadi…
Zannediyorum FB maçına Galatasaray sahaya Turgay Kerimoğlu ile çıkacak.
Ve de o maçı da alacak!
Ama önce Hagi’yi alması gerekiyor.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

11 Mart 2011 Cuma

JAPONYA'DA KIYAMET PROVASI VE TÜRKİYE'M İÇİN DEPREM MANİFESTOM

JAPONYA’DAKİ DEPREM VE TÜRKİYE’MİZ İÇİN DEPREM MANİFESTOSU
Dünya güne Japonya'dan gelen felaket haberiyle başladı. Japonya'nın kuzeyinde denizde önce 8.9 büyüklüğünde* bir deprem meydana geldi, ardından tsunami oluştu. Yerel saatle 18.46'da meydana gelen deprem ve tsunami, Japonyalıları iş çıkışı yakaladı. Japonya'nın kuzeydoğu sahilini vuran 8.9 büyüklüğündeki depremin ardından meydana gelen tsunamide çok sayıda bina yıkıldı. Çok sayıda insan kaybının yaşanacağı savlanıyor.
Bu, adeta kıyamet habercisi. Birileri belki de “21 Aralık 2012” provası diye tanımlayacaktır ve insanları etkileyecektir. Çünkü Pasifik adeta yanardağları ve depremleriyle ‘Ateş çemberi’. Bu ateş çemberindeki 600 km. fay hattının kırılması Pasifik’teki kıyı yerleşim alanlarını ve de adaları tümden yok edebilir.
Allah korusun korumasına da önlemini almadıktan sonra seni ne kadar koruyabilir ki. Önlemini al, değerlendirmeyi bana bırak demiyor mu kutsal Kuran’da?
Bu söylemim daha çok ülkem için geçerli. Çünkü Japonlar önlem ve değerlendirme konusunda bizden çok ileri.
Evet; dünyamız Japonya’dan yine sallandı, yüreklerimiz de... Deprem kendini her gösterdiğinde ben de Türkiye’miz için "Deprem Manifestosu" ile kendimi göstereceğim; ta ki ülkemin sorumlularına gerçeği gösterinceye dek:
“Deprem Manifestosu”’nu ilk 2000 yılında kaleme aldım. Deprem her kendini gösterdiğinde güncellemeyi bir görev biliyorum..
Evet; bu manifestoyu inadına her deprem uyarısında yazmayı sürdüreceğim. Belki bir yetkiliye okutur bu etkin görevde olmayan etkisiz yetkisiz:
Ülkemiz Asya ve Avrupa’yı bağlayan evrensel kültür köprüsü olmanın yanında; evrensel fay köprüsüdür ayni zamanda. Durum bu iken nedense, deprem senaryoları sürekli İstanbul için yazılır. Yazılmalıdır, çünkü zorunluluktur. Fakat; fay köprüsü olmasıyla deprem riski taşıyan ülkemiz geneli için ayni duyarlılığın gösterilmesi gerekir. Bunun somut göstergesi de; Deprem Bakanlığının kurulmasıdır.
17 Ağustos 1999'da yaşadığımız ve 12 Kasım 1999'da devam eden yüzyılın en büyük felaketinden bu yana 12 yıl geçti. Önlemler yeterli mi? Değil tabii! Eğer kalıcı önlemlerle depremin acımasızlığını yok etmek ve fay hattını (fay)'da hattı olmaktan çıkarmak istiyorsak, mühendislik andı ve etiğine bağlı kalma koşuluyla siyasi ve ekonomik getirimi(Fr.rant) dışlayacak, aşağıdaki önlemler sürecini evrensel bir gereklilik olarak görmemiz gerekmektedir.
Uzmanların çok büyük bir felaket olduğunu söyledikleri Japonya depreminin Türkiye’mizi her ne kadar %3 etkileneceği söylense de ben Türkiye ile ilgili Manifestomu sıralamak istiyorum:
1- 12 Kasım "Depremi Unutmama ve Doğal Afet Günü" ilan edilmelidir. Bu bağlamdaki etkinlikler yoğunlaştırılarak eğitimin yaygınlığı konusunda duyarlı davranılmalıdır.
2- Duyarlı ülkeler örneğinde olduğu gibi fay zonlarındaki arsa üretimi rasyonel mühendislik bilimi doğrultusunda işletilerek doğana (insana) ve doğaya öncelik tanıyan yapı sürecine dönüştürülmelidir.
3- Geleneksel yapı teknolojisini terk edip, özellikle tüm fay alanlarında(İng. Zon) endüstriyel yapı teknolojisiyle stabil ve seri üretim sürecine girilerek kalıcı konutlar yaygınlaştırılmalıdır.
Bu bağlamda prefabrik yapı teknolojisinden faydalanılabilir. Böylesi bir üretim süreci ile ilk etapta İzmit, Sakarya ve Yalova çevresi depremzedeler için yerleşime açılabilir. Bu özdeki deprem konutları zamanla tüm fay bölgesinde yaygınlaştırılarak, 30 yılda "yılda elli bin konut üretilerek" Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerindeki yaklaşık 2 milyon kırsak konut yenilenebilir.
Bu yetki Afet İşleri Yasası'nda yapılacak değişiklikle merkezi yapının kırsal kesimindeki makine ve donanımıyla güçlü örgütü Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü'ne aktarılabilirdi, fakat böylesi bir devasa kuruluş AKP iktidarınca kapatıldı ve Köydes adıyla siyasi ve ekonomik getiri kurumuna dönüştürüldü.
Ayrıca tüm kent yapılarında üstün yapı teknolojisi yaygınlaştırılmalı. Yapımcı inşa kuruluşlarının teknoloji transferinde kolaylıklar sağlanmalıdır. Bunun getireceği maliyet deprem yıkımlarının getireceği maliyetin çok altında kalacaktır.
4- Fay alanlarındaki tarım bölgeleri kesinlikle sanayi ve konut yapılaşmalarına kapatılmalıdır.
5- Nükleer enerji santralleri aktif fay hatlarından uzak tutulmalıdır. TÜPRAŞ yangınında yetersiz kalan bizler, olası nükleer patlama sonrası belirecek radyoaktif facia karşısında hepten çaresiz kalacağımız gerçeği gözardı edilmemelidir.
6- Günde 80 kaçak konutun inşa edildiği İstanbul varoşları masaya yatırılıp, 1998'de yürürlüğe giren Deprem Yönetmeliği'ne göre iyileştirmeye alınmalıdır. Ayrıca, İzmir varoşlarıyla birlikte Ankara Demetevler, Karşıyaka çevresi ve tüm kıyı kentlerimizdeki kıyı betonlaşmaları da ivedi iyileştirme sürecine sokulmalıdır.
7- Kalıcı deprem çekince (risk) fonu oluşturulmalıdır. Yapı malzeme faturalarının binde biri yüklenici hakedişlerinden 6 eşit taksitle tahsil etme koşuluyla ihale bedelinin yüzde 0.5'i yap-satçı yüklenicilerden iskan anında bina maliyeti üzerinden binde biri, arsa ve emlak satış/kiralamalarından binde bir ve meslek odalarında proje vize etme zorunlu hale getirildikten sonra tüm proje vizelerinden proje çizim maliyeti üzerinden yüzde (0.5) paylar fona kaynak olarak aktarılmalıdır. Kısaca, yapım sürecinde etkin olan ve "Beş M" ile formüle edebileceğimiz malzeme-müteahhit-maliyet-mühendis ve mimari yapılar, yani yapım sürecinin tüm aktörleri "fon"un kaynağı haline getirilmelidir.
8- Fay hattı üzerindeki özellikle kırsal kesim 'kent ve köy' yerleşimlerinde her beş aileye devlet destekli çadır bulundurma zorunluluğu getirilmelidir. Sığınma olgusuna anlık çözüm getiren bu yaklaşım yaygınlaştırılmalıdır. Bingöl'de halkın çadır için vilayete yaptığı yürüyüş, olgunun gerekliliğini vurgulamaktadır. Toplu konut ve yap-satçı firma sözleşmelerinde böylesi bir zorunluluk aranabilir.
9- 4708 sayılı Yapı Denetim Yasası'nın uygulanmadığı alanlarda Özerk Proje Denetim Merkezi (PRODEM) uygulamaya konmalıdır. PRODEM ilgili merkezi ve yerel yönetim ile meslek odalarının temsilcilerinden oluşturulmalıdır. İşlevi yapım sürecinin, etüt, fizibilite, planlama, proje ve uygulama aşamalarını denetlemek olmalıdır. PRODEM, mühendislik birimi doğrultusundaki bu işlevlerini yerine getirebilmek için zemin ve beton laboratuarları ve benzer teknik donanımlara sahip kılınmalıdır.
Eğer 4708 Türkiye genelinde yaygınlaştırılmak isteniyor ise;
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın 4708 sayılı ‘Yapı Denetim Yasası’nda değişiklik yapılması çalışmalarında benim ‘Deprem Manifestosu’ çalışmamın ve ilgili Meslek odası TMMOB’nin görüşleri dikkate alınarak hazırlanmalıdır.
Çünkü bugüne dek 19 pilot bölgesinde uygulanan ve başarısız olunan ‘Yapı Denetim Yasası’nın tüm ülke genelinde yaygınlaştırılmak istenmektedir. Bunun için ilgili yasanın kesinlikle iyileştirilmesi gerekmektedir; ilgili üniversitelerin, yerel yönetimlerin, TMMOB’nin ve diğer ilgili meslek odalarıyla birlikte STÖ’nin katkılarıyla.

Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın 4708 sayılı ‘Yapı Denetim Yasası’nda değişiklik yapılması çalışmalarındaki aksayan yanların yanında TOKİ konumuna yer vermek gerekir.
TOKİ bilindiği gibi devletin değil, iktidarın korumaya aldığı konut fırması. Her şeyi özelleştiren iktidar nedense bu kuruluşu özelleştirmemiş ve adeta siyasi ve ekonomik rant kuruluşuna dönüştürmüştür.
İşte 4708 sayılı yasanın iyileştirilmesinde TOKİ denen kuruluşu 4708’in dışında tutulmaktadır. Sadece o değil, yapsatçı yükleniciler ve de Büyükşehir Belediyeye ait toplu konutlar.
4708 sayalı yasayı tüm ülkeye yaygınlaştırmak isteniyorsa bu yaklaşımının ortadan kaldırılması gerekmektedir.
Bir diğer olgu; inşaatların uygulama ve denetim sürecinin hizmet bağlamındaki temel aktörleri olan mühendis ve mimarların ücretleri ve özlük hakları ve de bağlı oldukları meslek odalarının(TMMOB ve Bağlı Odalar) hak ve yetkileri en az sorumluluk kadar artırılmalıdır.
Düşük ücret politikaları, düşük üretimi beraberinde getiren en büyük etmendir; kesinlikle yasak edilmelidir.
Bu açıdan, özellikle kontrol mühendisleri(mimarları) ile yapı denetim kuruluşu ve denetim belgesine sahip Mühendis(Mimar) arasındaki sözleşmeler benzer olmalıdır ve bu sözleşmeler ilgili meslek odasınca hazırlanmasına 4708’de yer verilmelidir.
En önemlisi; yasada Mimar ve mühendisin sorumlu olduğu metrekare iş yükünün azaltılması için yapı denetim şirketlerine verilen iş miktarı sınırlandırılmalıdır.
Eğer ülke genelinde 4708’i yaygınlaştırmak istiyorsak; Merkez ve İl Yapı Denetim Komisyonlarında TMMOB ve bağlı Odaları kesinlikle temsil edilmelidir.
Mühendis ve Mimarların eğitimi, belgelendirme, cezalandırma ve sicillerinin tutulması bağlı Odalarınca yapılmalıdır
Yapım sürecinde Mühendis ve Mimarlarla birlikte sorumluluk üstlenen tüm meslek sahipleri ile tüketicilerin güvencesi olan zorunlu "Yapı Sigortası ve Mesleki Sorumluluk Sigortası" 4708’de dikkate alınmalıdır.
10- Yerel ve merkezi yapıdaki karar alma süreçlerinden dışlanan mühendis/mimar örgütlülüğünü etkin işlevlerle yetkilendirmeli. Yerel yönetim kadrolarında (belediye tüzel idare) mühendis ve mimarlara ağırlık verilmelidir. Özellikle mühendis ve mimarların belediye başkanı olmalarına öncelik tanınmalı.
Mühendis ve mimarların cumhurbaşkanı olduğu ülkemizde niçin vali olamadığının yanıtı aranmalıdır.
11- İlgili meslek odalarınca deprem sempozyumları, seminerleri, panelleri ve özel oturumlar kamuoyu katılımında yaygınlaştırılmalıdır.
12- Broşür, afiş, poster, vb. bilgilendirmelerin dağıtımı sürekli kılınmalıdır.
13- Toplum, televole ve futbol toplumu olmaktan çıkarılıp, afete karşı duyarlı kılmak için; Üniversite, Merkezi ve Yerel yönetim ve İlgili meslek odalarınca; sempozyum, seminer, paneller ve özel oturumlarla belli periyotlarda bilgilendirilmelidir. Özellikle İlköğretim okulları ve liselerde, uygulamalı, öğrencileri sıkmayacak ve ürkütmeyecek gösteri içeriğinde etkinlikler düzenlenmelidir.
Depremle ilgili fotoğraf sergileri açılmalıdır.
14- Deprem veritabanı oluşturmalıdır (Kitap, dergi, bildiriler kitabı, haritalar, web siteleri, fotoğraflar, slaytlar, filler, videolar). Bu veritabanı isteyen kesimlerin kullanımına açılmalıdır.
15- İnternet üzerinde deprem sitesi geliştirmelidir. Farklı deprem sitelerine link verilmelidir.
16- "Deprem" konulu bir ders zorunlu hale getirilmelidir. (Depremde İlkyardım, depremin oluşumu vs.).
17- Tüketiciler ev almaları, kiralamaları konularında bilinçlendirilmelidir. Özellikle Yapı denetimi konusunda yapı sahipleri, yapı yaptıranlar ve tüketiciler özellikle bilgilendirilmelidirler. İlgili meslek odaları bu konularda eğitici seminerler vermelidir.
18- Amerika'daki gibi ülkemizde benzeri yaşama geçirilen "Deprem ve Doğal Afetler Eşgüdüm Kurumu (FEMA)" geliştirip yaygınlaştırılmalı ve deprem konusundaki tüm süreçler bu kurul üzerinden yürütülmelidir.
19- Deprem riski yüksek olan bölgeler ve kentler için "deprem senaryoları" hazırlanmalıdır.
20- İmar planları keyfi olarak değiştirilmemelidir. Yeni çıkarılacak planlar meslek odalarının görüşü alınarak yapılmalıdır.
21- Yetkin mühendislik kavramı, gelişmişlik ülkelerdeki düzeye getirilmelidir.
22- Demiryolu raylı sistemlere öncelik verilmelidir. Kent içi toplu konut olanakları geliştirilmeli, nüfus yoğunlukları kent merkezlerinde azaltılarak çevreye yaymalıdır. Bu bakımdan yeni gettolar değil, kent planlamasına ve politikalar özünde deprem yönetmeliğini esas alınarak banliyöler oluşturulmalıdır.
23- Kamuoyu, sağlıklı yapılaşma ve kentleşme konusunda bilinçlendirilmelidir.
24- Kaçak yapılaşmaya ve imar aflarına olanak sağlanmamalıdır.
25- Deprem riski yüksek yerlerdeki yapı stoku yeniden gözden geçirilmelidir.
26- Bayındırlık ve İskân Bakanlığı proje-müşavirlik belgelerini her yıl uzatmaktadır. Bu nedenle İMO'ya (İnş. Müh. Odası) bağlı tüm birimlerimiz (şubeler) PM uygulamalarındaki hataları saptamalı, mühendislik atiğine aykırı tutumları belirleyerek, bu işe kalkışmış kural tanımazları onur kuruluna verecek şekilde belgelemelidirler. Projesine uymayan uygulamalardan sorumlu PM'lerin adları, onardıkları veya güçlendirdikleri yapıların ada, pafta, vb. numaraları, fotoğraflarıyla genel merkeze iletilmelidir. Birimlerimizin dışında duyarlı vatandaşlarımız (mimar-mühendis) da aynı özgörevi üstlenerek yetkilileri uyarmalıdırlar. Bu duyarlılığı göstermediğimiz takdirde birkaç çıkarcı ve kendini bilmezin; Kocaeli-Düzce depremleri sonrasında olduğu gibi kamu kurum ve çalışanların ilgili meslek odaları ve onun saygın üyelerini zan altında bırakacağı bir gerçektir. Bu nedenle; fay hattını "fay"da hattına dönüştürmek isteyenlere karşı savaş açılmalı, özellikle ilgili kurumun yetkilisi olup, depremin yarattığı felaket alanlarında rant şirketi oluşturan yaklaşımlar kesinlikle cezalandırılmalıdır. Ve tüm mühendislik adına aykırı, etik dışılık aynı yaklaşımlarla yok edilmeye çalışılmalıdır.
27- İlgili meslek odaları "deprem sempozyumlarını" yıllık periyotlarla gelenek, hatta zorunluluk haline getirmelidir.
TMMOB buna öncülük etmeli. Örneğin TMMOB'ne bağlı İnşaat Mühendisleri Odası'nın (İMO) geleneksel "Teknik Kongresi" yapı bütününde deprem ağırlıklı olarak yeniden işlevlendirilmelidir.
Bazı inşaat kuruluşlarının reklamsal çıkarsallığına özdeş sponsorluk bütünündeki sempozyumlardan kesinlikle kaçınılmalıdır. Bu nedenle odalar, mühendislik disiplini ve bilimiyle örtüşen etkinliklerin yaygınlaşmasında duyarlı davranmalıdır.
28- Depremin evrensel bir tehlike olduğunu uyaran ve güncel tutan "depremi unutma" bandı apartmanlarda, ulaşım araçlarında, mektup ve tebrik zarflarında, cep telefonlarında, yazılı ve görsel medya vb. iletişim araçlarında zorunlu kılınmalıdır.
29- Deprem öncesi ve sonrası önlemler Anayasa'ya konmalıdır. İlgili kuruluşlara kurtarma birimleri oluşturma zorunluluğu getirilmelidir.
30- İlgili kuruluşların anayasası sayılacak "deprem andı” oluşturulmalıdır.
31-Akut-Arama Kurtarma derneği ve benzer STÖ’leri gibi gönüllü kuruluşlar, kesinlikle desteklenmelidir. Büyükşehir belediyelerindeki, İtfaiye Daire Başkanlığı, Akut işlevi yüklenerek “Yangın ve Doğal Afetler Başkanlığı”na dönüştürülmelidir. İlçe belediyelerde de benzer birime izin verilmelidir.

*: Yazılı ve görsel basında Deprem şiddetini büyüklük diye ifade ediliyor, yanlış. “8.9”; deprem şiddeti rakamıdır. Şu anda Japonya’da deprem büyüklüğü en az 17’lerdedir. Deprem büyüklüğü ise depremin çıkış noktasındaki enerjisi, gücüdür ve bu büyüklükle ifade edilir. İnsanın yapay gücü asla deprem büyüklüğünün önüne geçemez, ancak şiddetin azaltabilir; yani ölümleri ve yıkımları.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU-İnş.Müh
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM: 05O6 609 00 32

8 Mart 2011 Salı

Y-AZANLAR İÇERİ ATILMALI VE SALINMAMALI

Y-azarlar tutuklanmalıdır ve salınmamalıdır.

Aksi taktirde bu Y-azarlar azarlar.

Değil Oda TV sitesine, sitemdeki evimin odalarına giremez oldum korkudan.

Aman çok korktum!

Bu y-azar(ların) Azarak, azar-azar beni korkutmaya ne hakları var.

Aman çok korktum!

Nuray Mert diyor ki;

“Doğru bildiklerimizi özgürce yazamayacaksak, yazmanın anlamı yok!”

Aman çok korktum!

Y-azanlardan biri de değerli insan Mümtaz İdil. Ayni dergide 4 yıl yazı yazmışız, sayın İdil ile.

Aman çok korktum!

Bunları azar-azar tüketeceksin, çünkü bunlar her an azar; özellikle seçim zamanı.

“Aman çok korktum” korkmasına diyerek ironi yaptım belki, fakat yadsıyamayacağımız gerçek var ki aman değil aman ötesi “Çok yaman korktum!”

Baksanıza Nedim Şener’in işlediği suçlara. Bu suçlar işlenecek suçlar mı?

İşlenmeyecek, çok büyük suçlar olduğu Savcının sorduğu ve insanın doğduğuna pişman eden korku dolu şu sorulardan belli:

Soru: Neden takma isimle yazıyorsun?

Çok doğru bir soru, belli ki Y-azar(lar) azar azar azarak ve de takma isimle y-azarak kim bilir kimlere takacaklardı?

Yarabbi sen bizleri takmayanlardan eyle.

Soru: CD’leri neden yaktın?

Savcı haklı; hiç CD’ler yakılır mı?

CD’liler yazılmamış verileri içerir.

Yalçın Küçük; “Hitler yazılmışları yakıyordu, bunlar yazılmamışları yakıyor” diyerek, hem bunu işaret etmekte, hem de; Y-azar(ların) yazmazdan yakan potansiyel suçlular olduğunu.

Soru: H. Avcı’ya kitap yazdın mı?

Soru eksik. Eksiği tamamlayayım: “İBB futbol takımının çalıştırıcısı Abdullah Avcı H.A’nın akrabası mı? Bunların Suzan Avcı ve de Harika Avcı’yla bir akrabalıkları var mı? Akraba iseler Ergenekon Terör Örgütü üyesi olabilirler mi?”

Soru: Telefonla konuşurken niye “Sabit telefona geçelim” dedin?

Çok doğru bir soru; çünkü bu soru bu Y-azar(ların) sabit fikirli olduklarını ve her an azabileceklerini gösteriyor.

Soru: 27 Şubat 2011’de bir milletvekili’yle yaptığınız bir telefon görüşmesinde, “Bir gazeteci evinde tek bir CD tutmaz mı, bilgisayar bulundurmaz mı? Ama bunların hepsini çıkardım attım, evde bir tane Zeki Müren CD’si bile kalmadı. Bütün bilgisayarları attım” dediniz. Örgütsel veya illegal bir faaliyetiniz yoksa evinizdeki tüm dijital verileri yok etmenizin sebebi nedir?

Doğru ötesi bir soru. Bu sorudan yola çıkarak, yakın zamanda CD’leri yok eden, bilgisayarına format atıp, tüm kayıtlarını silenler hakkında soruşturma başlatılmalıdır.

Soru: H.A’nın, Devrişçi Karargâh terör örgütüne yönelik soruşturmada tutuklandıktan sonra kendisine mesaj attığı belirtilerek, “Eşi ve gönül ilişkisi olduğu bayandan hemen sonra ve sadece size mesaj atmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu soru kişilerin özel yaşamına giren bir soru. “Ne demek bayanlardan sonra hemen size de mesaj atmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusu. Duymamış olayım bu soruyu.

O denli korktum ki, artık ben aşağıdaki şeyleri yazmayacağım:

Basından öğrendiğimize göre; Nedim Şener 2009’dan beri dinleniyormuş.

Diğer y-azar arkadaşların kaç yıldır dinlendiğini bilmiyorum. Fazla yorgun gözükmediklerine göre onlar da epey dinlenmişe benziyor.

Doğru haklısınız, hiç de güldüşün boyutunda yaklaşılacak bir süreçte değiliz. Ama ben de haklıyım; çünkü bunların yaptıklarına ancak gülünür. Eğer Aziz Nesin yaşasaydı, inanın ödül üstüne ödül alırdı, çünkü öylesine malzeme sunuyorlar ki, en iyisini yazmamak olası değil.

Öyle ki ben bile Y-azar oldum.

Hukukçu değilim, Mühendislik eğitiminden sonra, Hukuk’u kazanmama karşın devam etmeyen bir tembelim. Fakat çok okuduğum için, az çok hukuki soru sorma yetisine sahibim.

Soruyorum:

Birincisi; “Telefon dinleme kayıtları mahkumiyet için tek başına yeterli kanıt mıdır?

Aksine, Yargı ve ilgili ceza mahkemelerinin hüküm belirtilmemiş bir konuda, daha önceki bir mahkeme kararının esas alınmasından (içtihatlarından) esinlenerek usulsüz dinleme talep edenlere “evet” diyen kolluk görevlileri, Cumhuriyet savcıları ve yargıçlar hakkında işlem yapılması için suç duyurusunda buluna bilir mi?
Eğer, bulunabilir de bulunmamışsa her iki kesim arasında usulsüz bir dayanışma var denebilir mi?

Bu sürece göz yuman HSYK üyeleri ve bazı savcı ve yargıçlar bana bunun yanıtını verebilir mi?

Veremezler ise, bunlar hakkında hukuki bilgilerinden şüphelenme hakkım doğrar mı? Israrcı olursam, beni birileri doğrar mı?

TIME dergisi diyor ki; “Medyayı susturma davası”

AP(Amerikan Haber Ajansı) diyor ki; “İktidar davanın Türkiye’deki demokratik süreci kuvvetlendirdiğini savlıyor…”

AFP(Fransa Haber Ajansı) diyor ki. “…Hükümet bizle ilgisi yok dese de, davada tutuklanan gazetecilerin tümü AKP iktidarına karşı kimlikler…”

REUTERS(İngiliz Haber Ajansı) diyor ki; “Avrupa ülkeleri ve ABD Türkiye’deki basın özgürlüğü ve demokrasiden endişeliler.”

Ve demokrasi kavramına Başbakanımız açıklama getirdi:

Başbakan Tayyip Erdoğan: "1994’te söyledim şimdi de söylüyorum, demokrasi bir amaç değildir, demokrasi bir araçtır. Bunu böyle bileceğiz, bilmek durumundayız. Ve tüm sistemler, tüm yönetim şekilleri, buna din de dahil hepsi tek amaca hizmet ederler, o da insanın mutluluğudur, insanın saadetidir, insanoğlunun huzuru, refahıdır, demokrasi bunun için vardır" dedi.

Nerdesiniz Sosyal Bilimciler? Demokrasiyi amaç olmaktan çıkarıp araç haline getiren mantığa yanıt vermeyecek misiniz?

Soruyorum; "Demokrasi neyin aracıdır? Demokrasinin aracı olmayan düşünsellikler faşizm değildir de nedir?"

Değilse ben de diyorum ki?

Dünya yuvarlak değildir, öküzün boynuzları üstündedir.

Evrim yoktur, akıllı tasarım vardır.

Yer çekimi yoktur, yere düşme vardır.

Benim söylediklerim düz mantıksa, Başbakanın söyledikleri dümdüz mantıktır.

Ardından Ergenekon soruşturmasını yürüten kişi açıklamada bulunuyor:

“ Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanması Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında elde edilen ve soruşturmanın gizliliği nedeniyle bu aşamada açıklanması mümkün bulunmayan bir kısım delillerin değerlendirilmesi sonucu yapılması zorunlu hale gelen hukuksal bir işlemdir"

Tespih eller, pardon temiz eller operasyonundaki kişi, özlü söylemlerinde haklı.
Bir gerçeğe açıklık getiremiyor özlü sözleri. Uzakta da olsa ben getirmeye çalışayım bari: " İnanın söylediklerinde bir numara yok, söylemek istediği Ergenekon terör örgütünün bir numarası Nedim Şener'dir, o kadar!"

2002’den bu yana, sınırsız ve kuralsız demokrasi avcıları, “Postal faşizmi” diyerek, demokrasinin kurumsallığı için savaş verdiklerini söylüyorlar.

Bu son gelişmelerden sonrası; Postal faşizmini eleştirmenin, postmodern sivil faşizme geçişin aracı olduğunu görmeye başladılar.

Sözü fazla uzatmayayım;

Eğer bu gelişen süreci, Hasan Cemal bile eleştirmeye ve sorumlularını uyarmaya gereksinim duyduysa, tuz koktu demektir.

Suskun kalarak bu kokuyu gidermek olası değildir.

Suskunluğumuz hiç değilse 3 ay sonraki sandık başlarında bozalım,

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com.

7 Mart 2011 Pazartesi

Y-AZANLAR TUTUKLANMALIDIR

Y-azarlar tutuklanmalıdır ve salınmamalıdır.
Aksi taktirde bu Y-azarlar azarlar.
Değil Oda TV sitesine, sitemdeki evimin odalarına giremez oldum korkudan.
Aman çok korktum!

Bu y-azar(ların) Azarak, azar-azar beni korkutmaya ne hakları var.
Aman çok korktum!

Nuray Mert diyor ki;
“Doğru bildiklerimizi özgürce yazamayacaksak, yazmanın anlamı yok!”
Aman çok korktum!
Y-azanlardan biri de değerli insan Mümtaz İdil. Ayni dergide 4 yıl yazı yazmışız, sayın İdil ile.
Aman çok korktum!

Bunları azar-azar tüketeceksin, çünkü bunlar her an azar; özellikle seçim zamanı.

“Aman çok korktum” korkmasına diyerek ironi yaptım belki, fakat yadsıyamayacağımız gerçek var ki aman değil aman ötesi “Çok yaman korktum!”

Baksanıza Nedim Şener’in işlediği suçlara. Bu suçlar işlenecek suçlar mı?

İşlenmeyecek, çok büyük suçlar olduğu Savcının sorduğu ve insanın doğduğuna pişman eden korku dolu şu sorulardan belli:

Soru: Neden takma isimle yazıyorsun?
Çok doğru bir soru, belli ki Y-azar(lar) azar azar azarak ve de takma isimle y-azarak kim bilir kimlere takacaklardı?
Yarabbi sen bizleri takmayanlardan eyle.

Soru: CD’leri neden yaktın?
Savcı haklı; hiç CD’ler yakılır mı?
CD’liler yazılmamış verileri içerir.
Yalçın Küçük; “Hitler yazılmışları yakıyordu, bunlar yazılmamışları yakıyor” diyerek, hem bunu işaret etmekte, hem de; Y-azar(ların) yazmazdan yakan potansiyel suçlular olduğunu.

Soru: H. Avcı’ya kitap yazdın mı?
Soru eksik. Eksiği tamamlayayım: “İBB futbol takımının çalıştırıcısı Abdullah Avcı H.A’nın akrabası mı? Bunların Suzan Avcı ve de Harika Avcı’yla bir akrabalıkları var mı? Akraba iseler Ergenekon Terör Örgütü üyesi olabilirler mi?”
Soru: Telefonla konuşurken niye “Sabit telefona geçelim” dedin?
Çok doğru bir soru; çünkü bu soru bu Y-azar(ların) sabit fikirli olduklarını ve her an azabileceklerini gösteriyor.
Soru: 27 Şubat 2011’de bir milletvekili’yle yaptığınız bir telefon görüşmesinde, “Bir gazeteci evinde tek bir CD tutmaz mı, bilgisayar bulundurmaz mı? Ama bunların hepsini çıkardım attım, evde bir tane Zeki Müren CD’si bile kalmadı. Bütün bilgisayarları attım” dediniz. Örgütsel veya illegal bir faaliyetiniz yoksa evinizdeki tüm dijital verileri yok etmenizin sebebi nedir?
Doğru ötesi bir soru. Bu sorudan yola çıkarak, yakın zamanda CD’leri yok eden, bilgisayarına format atıp, tüm kayıtlarını silenler hakkında soruşturma başlatılmalıdır.


Soru: H.A’nın, Devrişçi Karargâh terör örgütüne yönelik soruşturmada tutuklandıktan sonra kendisine mesaj attığı belirtilerek, “Eşi ve gönül ilişkisi olduğu bayandan hemen sonra ve sadece size mesaj atmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu soru kişilerin özel yaşamına giren bir soru. “Ne demek bayanlardan sonra hemen size de mesaj atmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusu. Duymamış olayım bu soruyu.
O denli korktum ki, artık ben aşağıdaki şeyleri yazmayacağım:

Basından öğrendiğimize göre; Nedim Şener 2009’dan beri dinleniyormuş.
Diğer y-azar arkadaşların kaç yıldır dinlendiğini bilmiyorum. Fazla yorgun gözükmediklerine göre onlar da epey dinlenmişe benziyor.
Doğru haklısınız, hiç de güldüşün boyutunda yaklaşılacak bir süreçte değiliz. Ama ben de haklıyım; çünkü bunların yaptıklarına ancak gülünür. Eğer Aziz Nesin yaşasaydı, inanın ödül üstüne ödül alırdı, çünkü öylesine malzeme sunuyorlar ki, en iyisini yazmamak olası değil.
Öyle ki ben bile Y-azar oldum.
Hukukçu değilim, Mühendislik eğitiminden sonra, Hukuk’u kazanmama karşın devam etmeyen bir tembelim. Fakat çok okuduğum için, az çok hukuki soru sorma yetisine sahibim.
Soruyorum:
Birincisi; “Telefon dinleme kayıtları mahkumiyet için tek başına yeterli kanıt mıdır?
Aksine, Yargı ve ilgili ceza mahkemelerinin hüküm belirtilmemiş bir konuda, daha önceki bir mahkeme kararının esas alınmasından (içtihatlarından) esinlenerek usulsüz dinleme talep edenlere “evet” diyen kolluk görevlileri, Cumhuriyet savcıları ve yargıçlar hakkında işlem yapılması için suç duyurusunda buluna bilir mi?
Eğer, bulunabilir de bulunmamışsa her iki kesim arasında usulsüz bir dayanışma var denebilir mi?
Bu sürece göz yuman HSYK üyeleri ve bazı savcı ve yargıçlar bana bunun yanıtını verebilir mi?
Veremezler ise, bunlar hakkında hukuki bilgilerinden şüphelenme hakkım doğrar mı? Israrcı olursam, beni birileri doğrar mı?

TIME dergisi diyor ki; “Medyayı susturma davası”
AP(Amerikan Haber Ajansı) diyor ki; “İktidar davanın Türkiye’deki demokratik süreci kuvvetlendirdiğini savlıyor…”
AFP(Fransa Haber Ajansı) diyor ki. “…Hükümet bizle ilgisi yok dese de, davada tutuklanan gazetecilerin tümü AKP iktidarına karşı kimlikler…”
REUTERS(İngiliz Haber Ajansı) diyor ki; “Avrupa ülkeleri ve ABD Türkiye’deki basın özgürlüğü ve demokrasiden endişeliler.”
Ve demokrasi kavramına Başbakanımız açıklama getirdi:
Başbakan Tayyip Erdoğan: "1994’te söyledim şimdi de söylüyorum, demokrasi bir amaç değildir, demokrasi bir araçtır. Bunu böyle bileceğiz, bilmek durumundayız. Ve tüm sistemler, tüm yönetim şekilleri, buna din de dahil hepsi tek amaca hizmet ederler, o da insanın mutluluğudur, insanın saadetidir, insanoğlunun huzuru, refahıdır, demokrasi bunun için vardır" dedi.
Nerdesiniz Sosyal Bilimciler? Demokrasiyi amaç olmaktan çıkarıp araç haline getiren mantığa yanıt vermeyecek misiniz?
Soruyorum; "Demokrasi neyin aracıdır? Demokrasinin aracı olmayan düşünsellikler faşizm değildir de nedir?"
Değilse ben de diyorum ki?
Dünya yuvarlak değildir, öküzün boynuzları üstündedir.
Evrim yoktur, akıllı tasarım vardır.
Yer çekimi yoktur, yere düşme vardır.
Benim söylediklerim düz mantıksa, Başbakanın söyledikleri dümdüz mantıktır.
Ardından Ergenekon soruşturmasını yürüten kişi açıklamada bulunuyor:
“ Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanması Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında elde edilen ve soruşturmanın gizliliği nedeniyle bu aşamada açıklanması mümkün bulunmayan bir kısım delillerin değerlendirilmesi sonucu yapılması zorunlu hale gelen hukuksal bir işlemdir"

Tespih eller, pardon temiz eller operasyonundaki kişi, özlü söylemlerinde haklı.
Bir gerçeğe açıklık getiremiyor özlü sözleri. Uzakta da olsa ben getirmeye çalışayım bari: " İnanın söylediklerinde bir numara yok, söylemek istediği Ergenekon terör örgütünün bir numarası Nedim Şener'dir, o kadar!"


2002’den bu yana, sınırsız ve kuralsız demokrasi avcıları, “Postal faşizmi” diyerek, demokrasinin kurumsallığı için savaş verdiklerini söylüyorlar.
Bu son gelişmelerden sonrası; Postal faşizmini eleştirmenin, postmodern sivil faşizme geçişin aracı olduğunu görmeye başladılar.

Sözü fazla uzatmayayım;
Eğer bu gelişen süreci, Hasan Cemal bile eleştirmeye ve sorumlularını uyarmaya gereksinim duyduysa, tuz koktu demektir.
Suskun kalarak bu kokuyu gidermek olası değildir.
Suskunluğumuz hiç değilse 3 ay sonraki sandık başlarında bozalım,

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
evesbere@mynet.com.