30 Temmuz 2011 Cumartesi

MERSİN VE ALATA DOYUMSUZ BİRER CENNET

MERSİNE-ALATA’YA BU KAÇINCI GİDİŞİMİZ

Bu yaz; yine ‘Gez-Gör-Yaz’ yollarındayız. Yıllardan 2010, aylardan Temmuz, günlerin 10’u…
Mersin Alata’ya bu üçüncü gidişimiz; Kadriye dördüncü diyor, Ececanım da onaylıyor. Haydi öyle olsun..Alata’ya 4 değil 44 kere gitmeye değer..Niçin mi? Anlatacağım..
Bu seferki dinlence yolculuğumuz maceralı başladı..Kadriye sürekli uyarmasına karşın, otobüsün kalkışına yarım saat kala evden çıkabildim. KPS sınavı olduğu kimsenin aklına gelmedi. Müthiş bir gerilim yaşıyorum, çünkü 15 dakika var, biz hala Kolejdeyiz..Kadriye her zamanki soğukkanlılığıyla firmayı aradı ve bizleri tam 25 dakika bekledi VİP Turizm..
İnsanlardan özür diledik, fakat teşekkür almadık, çünkü insanlar o sıcakta bizi beklemekten doğal olarak hoşlanmamışlardı..
Yol üstü Gez-Gör-Yaz notlarına gerek yok, çünkü bu güzergahtan 4. kez geçeceğiz..
Saat; 20:00 Kamptayız. Terminalden bir taksi tuttuk, çok hızlı geldi. İki de bir uyardım. 60 TL7ye anlaşmıştık, satı açtı 95 tl tuttu, 70 TL verdim, sevindi..
Yılların kamp görevlisi Metin Günaştı ve kamp amir Yaşar Uçgun karşıladı. Bizim Saadettin Uçgun ağabeye benzeyen, fakat akraba olmadığını öğrendiğim Yaşar bey çok cana yakın biri; en az Sadettin ağabey kadar hareketli ve inat. Aracıyla kalacağım bağımsız oba eve kadar götürdü bizi..
Ececan, hiç zaman kaybetmeksizin doğru denize.. Doğaldır ki anne ve baba da peşinden..
Bir gün önce geldiğimiz için, yemekhane açık değil..Kadişin aklına Kamp girişindeki(Devlet hastanesi caddesi), dahası Alata mahallesindeki seyyar ciğerci geldi..Metin’e sorduk, ciğerci orayı kapatmış, Hastane kavşağındaki(Limon heykeli noktası) “Halil İbrahim Sofrası”nı önerdi. Gittik ki, bizim ciğercinin yerinde sadece kediler kalmış…İstemeye-istemeye siparişimizi verdik.. Ciğerler geldi, hoşumuza gitti. Aynı damak tadı..Tanıştık ciğeri yapanla. Meğer o seyyar ciğerci Ali Suna imiş..

Alata için ben diyorum ki “Akdeniz Doğa Müzesi”. Akdeniz’in tüm meyvelerini, çam ormanlarının tüm çam çeşidi, Akdeniz ormanlarının tüm ağaçlarını burada bulabilirsiniz..
Biraz abartayım mı/ Burası evrenin cennet müzesi gibi.
Mersin-Alata Bahçe Kültürleri Araştırma Ehstitüsü’nun burada olması rastlantı olmasa gerek.. Enstitünün araştırma çalışmaları bölgenin bahçe kültürleri üretiminde büyük katkı sağlamış bugüne dek.. Başta turunçgiller olmak üzere diğer subtropik(sıcak bölgeye ait olan) meyveler, bağcılık, ılıman iklim meyve üretimi, sebzecilik (özellikle örtüaltı sebzeciliği) süs bitkileri ve arıcılıkta önemli ölçüde üretim tekniği gelişmeleri ve üretim artışları üzerinde çalışmalar yapıyor..İşte bu değer, üzülerek belirteyim ki; Dengir Mir Mehmet Fırat’ın şirketi ile İsraillilere satılacakmış, öyle ki Tayyip bey helikopterle keşfine bile katılmış, fakat ah şu Kılıçdaroğlu yok mu, Dengir’in foyasını-boyasını ortaya çıkarıp Dengir’in dengesini bozunca vazgeçilmiş. Güyü bunlar burada tohum yetiştirip dışsatımını yapacaklarmış. Ve böylelikle bu “Akdeniz doğa müzesi” şu anda nefes alıyor, nefesi ne zaman kesilir belli değil..Gerçekten bitki çeşitliliğiyle, tarihi ve doğal varsıllığıyla “Cennetin sanal müzesi gibi”. Öylesi bitki çeşitliliği var ki; M.Ö 10 yy’da Dioskorides bitki çeşitliliğinden faydalanarak, çiçeklerden ilaç yapmış...
Büyük önder Atatürk diyor ki; “Memleketi iklim, su ve toprak verimi bakımından ziraat bölgelerine ayırmak icap eder.”
Onlar ise böylesi değerleri birilerine peşkeş çekmenin savaşı içindeler, yani ülkeyi ayırmaktan yanalar.
Alata plajinin tam karşısındaki Kumkuyu’da yat limanı inşası bitmek üzere. Erdemli için büyük kazanç..
Sıradan biri yer değil burası. Alata Bahçe Kültürleri Araştırma Enstitüsü ile Kocahasanlı ve Limonlu belde sahillerinde yumurtadan çıkan Caretta-Caretta yavruları, burasının turizm odağı olma şansına sahip olduğunu da gösteriyor.. Liman içinde ve dışında büyüklü küçüklü carettalara rastlamak olası..
Alata dinlencesinde, sabah kuş sesleriyle uyanmak, insana cennette uyandığının gizemli duygularını veriyor. Evet, hiç hak etmediğiniz cennet bahçesi seslerini.. Özellik her sabah ayrı bir kuş sesi, sanki insanları monotonluktan kurtarmaya yönelik bir doğa senfonisi..
Bu doğa sesini, cennet bahçesinin ortasına konuşlandırılmış arıtma tesisin belli periyodlarda çıkardığı ses bozuyor. Yaşar beye uyarıda bulundum ve gece çalışmasının durdurttum. Arıtma tesisi buranın doğasının-denizinin ne denli korunduğunun göstergesi, fakat sistem eskimiş artık..

Alata, bir kez daha tekrar ediyorum “Akdeniz Doa Müzesi” olarak kayıtlara geçmesi gerekir. Torosların Çukurova ile yarattığı iklim(klima) bu doğa varsıllığın kaynağı, ayrici göçmen kuşların ve Yörük sürülerinin bıraktığı tohumlar Torosların eteklerini daha da varsıllaştırıyor. İşte o varsıllığın odağı da, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’ne(KHGM) ait Alata..KHGM’yi kapattılar, şimdi buraları kapatmaya çalışıyorlar..Bilmiyorlar ki, bir gün kendilerini birileri kapatacak..

Günlük gazeteleri göz atıyorum. Prof. Dr. İonna Kuçuradı Kantın 1784’te(anlayın biz hala diyemedik); aydınlanma ile ilgili söylediklerine değiniyor.
Aydınlanma nedir? Sorusu 18.yy’dan beri tartışılan konu. Kant: Aydınlanma insanın kendi suçu sonucu ortaya çıkan ergin olmama durumu aşmasıdır. Ergin olmama; kişinin kendini anlama yeteneğini başkasının yol göstericiliği olmadan kullanamaması demektir.
Ioanna Kuçuradi belgeseli hazırlandı
İstanbul Maltepe Ünivers
itesi'nde, Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı Prof.Dr. Ioanna Kuçuradi'nin yaşamına ve felsefesine tanıklık eden "Başkaldırıdan Felsefeye: Ioanna Kuçuradi" belgeseli hazırlandı.


Kant, “’Aydınlanma Nedir?’ Sorusuna Yanıt” başlıklı yazısında, tek kişi için erginleşmenin, olgunlaşmanın; insanın kendisini, bios’a(bilgisayar açışında harekete geçen ve temelli olarak bilgisayar hafızasında olan programdır-bilgisayar) gömülmekten ve onun da üstündeymiş gibi görünmesine karşın, salt psikolojik yüklü inanca, hurafeye bel bağlamaktan kurtarmada ne denli önemli olduğunu vurgular. İnsan ergin olamamanın, olgun olamamanın öznesi ve hatta nesnesi durumundadır. Ergin olmama durumuna insan; bile, isteye düşmüştür; i s t e r s e kendini bu durumdan, özgürlük aracılığıyla kurtarabilir.

Kendi kabahati olması da, bu ergin olmamanın, anlama yeteneğininin eksikliğinden değil, başkasının yol göstericiliği olmadan bu yeteneği kullanma karlığı ve cesareti eksikliğinden kaynaklanması demektir(11/07/2010. Saat, 09:000)..
Bu yaklaşım benim “Birkaç kişi düşünür, birçok kişi peşinden gider” başlıklı yazımı çağrıştırıyor..

12-07/2009. Saat, 07:30
Alata’ya bu 4. gelişimiz diyelim. İkinci gelişimizden bu yana değişen bir şey yok..Tesettürlüler-Haşemalılar yine aynı..Erkek fıldır-fıldır etrafı tararken ve de denize dalarken, eşleri tesettürlü halleriyle ürkek-ürkek etrafı izliyor. Bazıları ise inadına denize giriyor, fakat bay haşemalı arkasında..İnanın kıyafetleri asosyal yapının tehlikeli yansımaları adeta. Dustin Hoffman’ın “Mikrop” adlı filmindeki kıyafetlerini andırmaktan çok, astronotların yabancı gezegegendeki yürüyüşlerini çağrıştırmoylar değil..Resmen bu gezegenin yabancısı gibiler adeta..Biri mikroptan korunmak, diğeri ise günahtan korunmak için bu ucube kıyafetlere bürünüyor..Peki biz bunlardan nasıl korunacağız..Biz korunmayı unuttuk, demokrasi adına onlara yaklaşmak istiyoruz, fakat onlar asla buna yanıt vermiyor, bizleri mikrop gibi görüp uzak durmaya çalışıyorlar, öyle ki, biz onlara, onlar bize acıyarak bakışıyoruz..Denize grup olarak giriyorlar ve unuttuğunuz anda, denizden korku filmlerinin sahnesi gibi çıkıyorlar..Ayrıcalıkları varmış gibi tavır alırcasına insanların şezlonglarını çalıp kıyıya yayılıyorlar..Eskiden böyle değillerdi, şimdilerde resmen aydınlık alanlara karanlıklarını taşıyarak saldırıya geçmiş gibiler..
Sakın birileri gibi “Onların yaşam tarzı bu, kabul edeceğiz deme” Kant da buna benzer şeyler söylüyor “Demokrasiyi yaşıyorsak kabul edeceğiz “gibi..İyi de onların amacı demokrasiyi yaşatmak değil ki, onlar demokrasiyi araç olarak kullanıp sana ideolojik yaşam tarzını dayatıyorlar..Ah şu demokrasinin sınırsız ve kuralsız kullanımı olmasa, demokrasi gerçek kimliğine kavuşacak ve antidemokrasi artı demokrasi sürecine girecek …2003’teki bunlarla ilgili yazılarımdan birinde, nasıl da korkmuştum; kumun üzerinde bir gözlük, biri düşürdü diye alayım dedim, beyaz kefenle örtülü bir kadın çıkmasın mı kumun altından..Turlarda dah sinir bozucular; müziğin ritmine uymuş cıbıldak kadınlarla oynayan haşemalılar ve bir kıyıya sinmiş kocasını seyrederken)günahlarından arındırmak için olsa gerek) dua eden tesettürlü ve kara gözlüklü bayanlar..Kocaları etrafa sarkıyor da, dayanamadım birine “Ulan, şerefli, o köşede oturttuğun karına biri sarksa…” İlk koyda kayboldular..”Kim bunlar deme, aç gözlerini gör bu gerçekleri” diyorum, ama görmüyorsun ki, demokrasi kör etmiş senin gözlerini..Emperyal güçler bir yandan karanlığın elçileri olarak görüyor bunları, diğer yandan senin ulusal değerlerini sömürebilmek için bunları kullanıyor..Yani başına bela ediyor..Bir ikinci obez grup var ki, sormayın..Bu obezler kentleri bitirmişlerin çanakçıları..Buralara gelip kilo atıyorlar ve genellikle de bu karanlığın elçileri ile samimiler..

13 Temmuz 2010..Maliye Bakanı M.Şimşek; açıklama yapıyor: “289 taşınmaz tespit ettik..Satacağız bunları..Maliye bakanlığı öncülük yapma adına kendi dinlence testlerini satacak..Çalışanlarımızı, 5 yıldızlı ötelerde kalabilir, çünkü ucuz..” İnsaf be şerefli..5 yıldızlı öteler ucuz olsa burada bizlerin işi ne…
14 Temmuz 2010;
Taşucu’na Yaşar Uçgun beyin tuttuğu servis araçlarıyla gidiyoruz. Yanıma Elazığlı Gakkoş öğretmen Tevfik Yüksel oturuyor. Güncel olayları tartışıyoruz. MHP’li, fakat aydın ve çağcıl bir kimlik, eğer ölçü eşinin aydın Türk öğretmeni görünümü ile oluyorsa..Gakkoş’un erdem ile harmanlanmış bir unvan olduğunu anlatıyor..Gakkoş delkanlılığın bir ifadesi. Gakkoş olunmazmış, doğulurmuş. Kökeni garındaş imiş..Dadaş’ın eşanlamlısı..
Daha önce Elazığlı ağabeyden öğrendiğim “Keşkek üstü kaymak” deyimini söyleyince hoşuna gitti..
Halk arasında Ovacık adası olarak bilinen , arkeoloji literatüründe Kilikya Aphrodisias denilen yerleşim yerine Taşucu Antalya yolu üzerinde 25.Km.den sonra 14 Km.lik stabilize bir yolla ulaşılır. Burada 1891-1892 yıllarında Avusturyalı araştırmacılar tarafından incelemeler yapılmış yarımadanın doğu kıyılarında yer alan tabanı mozaikle kaplı,IV.yy.ait ST.Pantaleon adlı kilise bulunmaktadır.Prof.Dr.Ludvig Budde tarafından burada araştırmalar yapılmış. Antik yerleşim yerinde bulunan diğer kalıntılar ise yarımadanın güneyinde ve ortalarında M.Ö.XII.yy.dan kalma devasa sur duvarının kalıntıları batı yönünde Şövalye evleri, adanın kuzey yamaçlarında yer alan Nekropol ve kumsaldaki sarnıçlardır.
Aphrodisias’ın doğusunda bu günkü adıyla Dana Adası olarak bilinen Antik Pithyussa kenti yer almaktadır. Ovacı Yarımadasında olduğu gibi buradaki yerleşim de daha çok güney yönde olmuştur. Burası ortaçağ kaynaklarına göre Güney Fransalı tüccarların ticaret yeri olarak kullandıkları bir liman kenti olarak bilinmektedir. Dana adasındaki antik kalıntılar arasında kiliseler, mezarlar ve lahitler bulunmaktadır.
Taşucu Silifke ilçesine bağlı Mersin-Antalya yolu üzerinde Mersin'e 95km, Silifke'ye ise 11 km mesafededir. Taşucu'nun özelligi , buradan Girne'ye hizli deniz otobüsü seferleri yapılmasıdır.
Yaz aylarında ile Taşucu'ndan Tisan'a kadar günübirlik tekne turlarına, Barbaraosa koyunu, Dana adası, Tisan yarımadası, Boğsak koyunu görmek ve yaşamak için..Önceki gelişlerimizde, Narlıkuyu, Akyar, Yapraklıkoy ,Kızlarhamamı ve Altınorfoz ve diğer koylarla, Susanoğlu ile Kızkalesi gezmiş, görmüş ve yazmıştık.. Susanoğlu deyince, daha birkaç gün önce aramızdan ayrılan meslekdaşım, inş. Müh Mehmet Yıldırım ağabeyi aklıma düşürdü, yıldırım gibi..Buraya yerleşmişti son 5 yıldır..Beklenmedik anı rahatsızlığı aramızdan aldı o sevgili ağabeyimizi. Ne de şakalaşırdık Servet Alpaslan, Aydın Muratoğlu, Hüseyin Doğanoğlu, Rüştü Soğurcalı, Yalçın Küçük, Hüseyin Alioğlu..Tüm yaşanılmışlıkları, dile kolay 1973’ten beri geçen zaman diliminde “Akay Yokuşunda- Hemşin-2 Kiraathanesi” yazımda öykülendireceğim…
Saat, 10:18 Taşucu’ndayız..73 yaşındaki Paşa Dolek’ın Gülüpaşalı köyünden getirdiği Böğürtlenleri yiyoruz..
Zıpkınla balık avcılığıyla ve dalışlarıyla da ünlü. İşte bu etkinliklerini yapıldığı Barbaraosa koyunda(saat, 11:25) ve adacığındayız. Adı Güvercinlik adası. Tur tekne kaptanı Kemal Deniz; dedeleri Yeşilovacık beldesinden gelip burada güvercin beslermiş, adı ordan kalmış..Buradan Dana adasına geçilecek. Buranın adı da; yine, Işıklı ve Yeşilovacık çevre köyler/köylüler, Nisan ayında yaylaya giderken küçük ve büyükbaş hayvanlarını buraya bırakır, Eylül dönüşü toplarlarmış, adı buradan geliyor, çünkü inekler doğum yapmış etraf danalardan geçilmezmiş…Antik tarihi ile varsıl bir yer..Yemek molasını burada verdiler.. Güneşi ve berrak denizi ile, doğa ile iç içe, tarihi yerleri gezebileceğiniz, heyecanlı sporlar yapabileceğiniz, herkesten uzak kalabileceğiniz veya keyifli lezzetler tadabileceğiniz dinlence odağı burası..
12:30 Dana adası öğle yemeği ve yüzme molası. Ececanla dana adasına geçtik, fakat dana-mana yok ortada..
Adanalı hayvancılık ticareti yapan ve bu nedenle ülkenin 4-1 yanının gezen Adna-Şule, yeğenleri Damla ve ikizleri Gizem ve Cansu ile, yani Coşkun ve ailesiyle tanıştık. Bir insan bu kadar cana yakın olur.. Anneseni kadişim anneme benzettiği için çok sevdi..Adnan eski Köy Hizmetleri Spor oyuncusu…Oba komşusu Harun Ertuğrul ile tanıştık. Veteriner hekim. Ülkemizdeki Kuş gripini ortaya çıkaran ve bu nedenle tehditler alan kişi..Kızı TIP fakültesini kazandığı için çok sevinçli..İzmir Tarım il Müd. Çalışyor. Güzelleşeceğiz, çünkü Tisan yarımadasına geldik..
Saat,14:30 Tisan yüzme molasındayız. Karşımıza çıkan Tisan tatil sitesi, müthiş bir doğa görselliği sunuyor bize..Güzellik y.adası olarak da geçiyor Tisan. Burada denize giren güzelleşirmiş..Özellikle Kösrelik ve Gökada çevresinin bir mitolojik öyküsü var. Aşık adası diye de geçer tarihte..İki genç birbirine aşık olduğunu söylemek için, gemiden atlayıp bu adalara geçer ve cesaretle birbirine dokunanlar aşık olurlarmış, bu nedenle aşık adası diye anılırmış bu iki ada..
Tisan yarımadası, o ünlü, yerler mozaik açık hava Aprosois müzesinin olduğu yer.. Silifke’nin 31 km. güney-batısındaki Ovacık Köyü’ne bağlı, bugün Tisan adıyla bilinen Aphrodias denize uzanan Ovacık Burnunda bulunan, Doğu ve Batı olmak üzere iki limanı olan antik bir kenttir. Yerleşim yerinin iç kesimlerdeki Isaura ile hemen hemen hiç bağlantısı yoktur. Aphrodisias, Hellen dilinde “Aphrodite’ye adanmış, Aphrodite Yurdu” anlamındadır. Kent, İ.Ö.VII.yüzyılda kurulmuş bir Yunan kolonisidir. İ.Ö. IV.yüzyılda Pers satraplığının bir parçası olan kent, satrap Pharnabazos yönetimi altındayken (İ.Ö. 379-374) gümüş sikkeler basmıştır. Aphrodisias önemini, Hellenistik dönemde kaybetmiştir. Roma Döneminde sikke basımı gerçekleşmemiş ve Papazlık merkezi olmayan kent Erken Bizans Döneminde ise “polis(site-kent)” statüsünü kaybetmiştir. Aphrodisias büyük olasılıkla Seleukia’nın yerleşime uğramasına da etken olmuştur. Sonradan Seleukia “chora sına katılmıştır. (Mykonosun başkenti ayrıca adadaki tek arkeoloji müzesinin bulunduğu yer..Sokaklarında pelikanların dolaştığı, iki metre genişliğindeki kayrak taşlarından oluşan sokakların pırıl-pırıl parladığı, herkese hoşgörü anlayışın hâkim olduğu, iki katlı beyaz badanalı mavi tahtalı evlerin en güzellerini barındıran, yel değirmenleri ile ün salan, dünya eşcinsellerinin tatil başkenti, en ucuz makarnanın porsiyonunun 20 € olduğu, yeşile hasret kıraç ama tertemiz ada olan Mikonos.)”.
Silifke’nin 31 km. güney-batısındaki Ovacık Köyü’ne bağlı, bugün Tisan adıyla bilinen Aphrodias denize uzanan Ovacık Burnunda bulunan, Doğu ve Batı olmak üzere iki limanı olan antik bir kenttir. Yerleşim yerinin iç kesimlerdeki Isaura ile hemen hemen hiç bağlantısı yoktur. Aphrodisias, Hellen dilinde “Aphrodite’ye adanmış, Aphrodite Yurdu” anlamındadır.
Kent, İ.Ö.VII.yüzyılda kurulmuş bir Yunan kolonisidir. İ.Ö. IV.yüzyılda Pers satraplığının bir parçası olan kent, satrap(Vali) Pharnabazos yönetimi altındayken (İ.Ö. 379-374) gümüş sikkeler basmıştır. Aphrodisias önemini, Hellenistik dönemde kaybetmiştir. Roma Döneminde sikke basımı gerçekleşmemiş ve Papazlık merkezi olmayan kent Erken Bizans Döneminde ise “polis(site-kent)” statüsünü kaybetmiştir. Aphrodisias büyük olasılıkla Seleukia’nın yerleşime uğramasına da etken olmuştur.
Johannitler 1210 yılında Seleukia, Castellum Novumu kral I. Leon’dan aldıklarında tahminen eski Aphrodisas’a yerleştiler, ve bunun üzerine Şövalye Limanı anlamında “Porto Kabalieri” ismi verilmiştir. Ovacık Yarımadası’nda yer alan Aphrodisias oldukça kapsamlı bir güvenlik sistemine sahiptir. Torosların uzantılarını batıdan doğuya iki kale duvarları ile geçer. Belirli aralıklarla yerleştirilen kare veya dikdörtgen planlı kuleler güneye doğru duvarlara, denize karşı tarafa yönlendirilmişlerdir. Kalenin işçiliği, Nagidos’un sur duvarları gibi İ.Ö.V.-IV. yüzyıla tarihlenmektedir. Esas yerleşim yeri 600 m. uzunluğunda 250 m. genişliğindeki burnun doğusuna düşmektedir. Roma ve Erken Bizans Döneminde yerleşim bölgesi doğuya doğru kaymıştır.

Ve16:30 Boğsak yüzme ve meyve molası:


Silifke’ye bağlı İmamuşağı köylüleri bir araya gelerek geçmiş yıllarda evlerinde ve günlük işlerinde kullandıkları aletlerin sergilendiği bir müzeyi hizmete açtılar.
İşte burası Boğsak mevkii; saat 15:24. Boğsak adasının Tam karşısında Şahin Kayalıkları. Bir adı da Islık kayalıkları. Yakın geçerken eğer ıslık çalar ve bir dilek tutarsan dileğin yerine gelirmiş. Yalnız Islık çaldığınızda bir kaya parçasının düşmesi gerekir.. Islık çaldım, fakat kaya parçası falan düşmedi. Şahin kayalıklarının altından Akdeniz Foklarının odaları varmış..
Boğsak’a yaklaştık. Karşımızda çam ormanları içinde Mavi Kent. Betimlenemeyecek kadar güzel bir yer. Sahile sıfır noktasında değil. En az 200 mt var. Bu hoşuma gitti; saat, 16.00. Eğribuk koyun’dayız. 5-6 km’lik küçük bir vadi. Mersin yoluna çıkıyor. Bir adı da Tahta limanı. Bakalım buraları kimler eğirecek.. Burada organik tarım yapılırmış. Türizme kapalı(bu da hoşuma gitti) Hoşuma gitmeyen önündeki Levrek çiftlikleri
İmamuşağı köyü Boğsak mevkiinde daha önce eğitim-öğretime hizmet veren ilkokul binasında bir restorasyon çalışması yapan köy halkı bu binayı müze ve kütüphane olarak törenle hizmete açtı.

Söylenceye göre; kutsal roma Cermen imparatoru Friedrich Barbaros’sa, 3. haçlı seferi'nde ordusu ile filistin'e giderken 10 haziran 1190 günü ekşiler köyü yakınlarında Göksu ırmağı'nda boğulmuş...
Akyar koyu derinlerine cok inmedıkce balık vurmanız cok zor (yok çünkü,suyun berraklığına diyecek yok ama)bu arada orası boğsak koyu -Akçakıl mevkiii nato limanından sonraki ilk koy.koyun batı uç noktasında iri karagözler var bunun yanında levrek tavsiye ederim
Taşucu ve yöresinin iklim ve arazi durumunun önemi daha ilk çağda insanların dikkatini çekmiş;M.Ö.VII. yüzyılda şimdi Taşucu’nun bulunduğu yerde grekler “holmi” kolonisini kurmuşlardır. korsanların devamlı baskın ve talanlarından dolayı gelişme ortamı bulamayan holmi,M.Ö.IV.yüzyıldan itibaren zayıflamaya ve çökmeye başlamıştır.
Büyük İskender’in komutanlarından ve Suriye krallığı’nın kurucusu olan Selefkos Nikator, Holmi şehrinin zayıf durumunu fırsat bilerek kolayca ele geçirmiş; halkını da kıyıdaki Holmi ‘den 12 km. içeriye bugünkü silifke’nin bulunduğu yere yerleştirerek “Selefkosun şehri” anlamına gelen “Seleukia” şehrini kurmuştur.
M.Ö.I. yüzyılda Romalıların yönetimine giren yöre, roma imparatorluğunun ikiye bölünmesiyle M.S.IV.yüzyılda Emevilerin, daha sonra Abbasilerin ele
geçirmiş;XIII.yüzyılda Selçukluların ;XIV. yüzyılda karaman oğullarının yönetiminde kalmış; 1471 yılında Gedik Ahmet paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Tarihi geçmişi m.ö.vıı. yüzyıla kadar uzanan Taşucu’ nun Holmi şehrinden kalan ve aralarında gius
octavianus’un2,5 metre boyundaki mermer heykelininde bulunduğu birçok eser , adana arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir. tescilli arkeolojik antik yapı kalıntısı
Liman Kalesi
Taşucu’na 7 Km. mesafede ve Taşucu-Antalya yolu üzerindedir. Osmanlı Devri Eseri Olup, 1471 Yılında yapılmıştır. Oldukça büyük boyutlu olarak inşa edilen kalenin ana giriş kapısı doğu tarafındadır.
Genelde az tahrip görmüş tarihi kalıntılardan biridir
Tokmar Kalesi
Taşucu-Antalya Karayolunun 15.Km.sinden ayrılan 4 Km’lik stabilize bir yolla ulaşılan Tokmar kalesi XII.yy. Bizans yapısıdır. Kuletepe denilen alanda inşa edilen kalenin güney duvarları yalçın kayalıklara oturur. Kuzeyinde savunma burçları vardır. Denize,Taşucu ve Akdere’ ye tamamen hakim bir konumdadır
Kilikya Aphrodisiasi( Tisan )
Halk arasında Ovacık adası olarak bilinen , arkeoloji literatüründe Kilikya Aphrodisias denilen yerleşim yerine Taşucu Antalya yolu üzerinde 25.Km.den sonra 14 Km.lik stabilize bir yolla ulaşılır. Burada 1891-1892 yıllarında Avusturyalı araştırmacılar tarafından incelemeler yapılmış yarımadanın doğu kıyılarında yer alan tabanı mozaikle kaplı,IV.yy.ait ST.Pantaleon adlı kilise bulunmaktadır.
Prof.Dr.Ludvig Budde tarafından burada araştırmalar yapılmış. Antik yerleşim yerinde bulunan diğer kalıntılar ise yarımadanın güneyinde ve ortalarında M.Ö.XII.yy.dan kalma devasa sur duvarının kalıntıları batı yönünde Şövalye evleri, adanın kuzey yamaçlarında yer alan Nekropol ve kumsaldaki sarnıçlardır.
Aphrodisias’ın doğusunda bu günkü adıyla Dana Adası olarak bilinen Antik Pithyussa kenti yer almaktadır. Ovacı Yarımadasında olduğu gibi buradaki yerleşim de daha çok güney yönde olmuştur. Burası ortaçağ kaynaklarına göre Güney Fransalı tüccarların ticaret yeri olarak kullandıkları bir liman kenti olarak bilinmektedir. Dana adasındaki antik kalıntılar arasında kiliseler, mezarlar ve lahitler bulunmaktadır. Taşucu’nun 10 Km batısında, üzerinde geç Roma ve erken Bizans dönemine ait kalıntılar bulunan ada Boğsak Koyu’nun girişindedir.
Aya Tekla Bazikilası (Meryemlik)
Taşucu-Silifke Karayolunun 6 Km.sinden sola ayrılan bir Km’lik bir yolla ulaşılır. St.Paul’un kıymetli öğrencilerinden biri olan Aya Tekla, Hıristiyanlığı yaymak için Konya ve Yalvaç’ta propaganda yaparken ölüme mahkum edilince kaçıp buraya gelmiş, sonradan kiliseye çevrilen bir mağarada yaşamaya başlamıştır. Bu ünlü azizenin şehri “Meryemlik” V.yy.da bir ziyaretgah olmuş ve onun adına , yaşayıp öldüğü mağaranın üzerine bir kilise inşa edilmiştir. Bu kilisenin sadece bir parçası ayakta durmaktadır. Aya Tekla’nın saklandığı mağara ziyarete açıktır. Mağara çevresinde su sarnıcı, hamam ve antik yol kalıntıları da görmek mümkündür.
Goksu Deltasın da 332 çeşit kuş türü bulunmakta ve nesli tükenmekte olan bir çok sürüngenin yaşam, üreme ve barınma alanı olması nedeniyle 1990 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edilmiştir. Göksu Deltası ayrıca , Uluslar arası Ramsar sözleşmesi ve Bern sözleşmesi ile de koruma altına alınmıştır. Bölge ayrıca Caretta Caretta Kaplumbağalarının üreme alanı olarak ilan edilmiştir.

Buraların doğasının ve doğanın(insanın) güzellik sorunu yok, doğa çalışanlarının sorunları var…Örneğin Göktüğ teknesinin kaptanı Kemal Deniz’in..
Kemal Deniz, denizcilerin sorunları konusunda çok dolu..Özellikle Denizcilik Müsteşarlığının Bakanlığa dönüşmesini istiyor. Açıkyüreklilikle; “üç yanı denizlerle çevrili ülkemizin denizlerini Kaptanoğlu ve Kalkavanlar yönetiyor..” diyebiliyor. Haksız mı sizce?
Örneğin yangınla mücadele kursları konusunda şikayetçi. İki çeşit yangın mücadele varmış. Birincisi, yangınla, ikincisi ileri yangınla mücadele..Bu iki kurs 5 senede bir değişiyormuş. Fazla buluyor bu kursları..Neden denizciler böylesi zorlu eğitimden geçirilir; Uluslar arası taşımacı Tır sürücüsü gözleri görmediği halde Tır kullanabilirken? Bunda da haksız sayılmaz.. Bir diğer şikayeti; Nato iskelesinin olduğu Limankalesi Koyu’nda asla yatçılarımız demir atamıyormuş. “Benim ülkemde ben demir atamıyorum, bu haksızlık değel mi? Bence burada da haklı..
Kemal Deniz Göktüğ yatçılığın deneyimli kaptanlarından. Denizcilerin ve balıkçıların sorunları konusunda haklı bir duyarlılık içinde..Denizcilerin sigortasındaki yıpranma payını itfaiyecilerinki ile aynı oluşunun haksızlık olduğunu söylüyor..Kemal Deniz Emin Hattat’ın oteller grubunun da kaptanlığını yapmış. “Benim sigortam kara sigortası olan bahçivan statüsünde değil, denizciye özgü sigorta statüsünde olmalıydı” derken de bal gibi haklı..Sendikacılığın olmadığı, sadece Bodrum’da Denizciler Derneği olduğunu ve bunun yeterli çalışma yapamadığını söylerken de…Askerlikten emeklilere kaptanlık belgesi verilmesine de karşı..Özellikle askeriden kovulmuşlara ve ilkokul mezunlarını 3 aylık kursla kaptanlık belgesi verilmesine de…Büyük yatların çoğu yabancı Bayrak statüsünde gösteriliyormuş, bunun amacı transit mazot(vergisiz mazot) alabiliyormuş ve çoğu da sigortasız eleman çalıştırıyormuş..Bu ayrıcalık da yatçılıktaki haksız rekabete neden oluyormuş..Bunda da haklı..İyi de kim haksız? Elbette ki denizcilik yetkilileri..Bu nedenle yıllar önce yazdığımı gibi, kesin Denizcilik Bakanlığı kurulmalıdır diyorum ben de..
Önceki yazılarımda belirttiğim gibi; Akdeniz'de dağlar denize paralel uzandığından Ege bölgesi gibi çok sık koy göremiyoruz. Fakat özellikle Toros dağlarının sarp olduğu ve antik çağda da Dağlık Kilikya olarak bilinen Erdemli Gazipaşa arasında yerleşimler zaten bu koylarda toplanmıştır. Hatta söz konusu bölgede bazen hala el değmemiş koylar bile görmek mümkündür. Mersin Türkiye'nin Akdenizdeki en uzun kumsallarına ve en güzel koylarından bazılarına ev sahipliği yapıyor. Kıyılarının toplam uzunluğu 321 km. olan Mersin kıyılarının 108 km.'si ise doğal kum plajlardan oluşuyor...

Bu başlıkta işte o koyları ve kumsalları bir arada görebileceğiz...
Boğsak Koyu Mersin'in yaklaşık 100 km batısında Mersin-Antalya karayolu üzerinde yer alıyor. Deniz (mavi bayraklı), kumu güneş ve balık nefis.
Akyar koyu derinlerine inmedıkce balık vurmanız cok zor (yok çünkü,suyun berraklığına diyecek yok ama)bu arada orası boğsak koyu -akçakıl mevkiii nato limanından sonraki ilk koy.koyun batı uc noktasında iri karagözler varve şu aralar levrek tarlası tavsiye ederim :
Köpük dansı..Ececan bu tür etkinlikleri sevmediği için, bakıp gülüyor..Sevmiyor ise neden güldüğünü siz çözün…
Mersin Türkiye'nin Akdenizdeki en uzun kumsallarına ve en güzel koylarından bazılarına ev sahipliği yapıyor. Kıyılarının toplam uzunluğu 321 km. olan Mersin kıyılarının 108 km.'si ise doğal kum plajlardan oluşuyor...
Bu başlıkta işte o koyları ve kumsalları bir arada görebileceğiz...
Artık Mersinin şehir merkezi sayılabilecek olan Mezitlideki uzun kumsalları ile güzel Soli plajı...Yine Mersine 15 km. mesafedeki Tece ve Davultepe beldeleri kumsalları... Kızkalesi bence sadece Mersinin değil tüm Türkiye'nin en güzel nitelikli denizine ve kumsalına sahip... Tarih ile eşi benzeri olmayan doğanın birleşimi ve birbirinden güzel iki kumsalı ile Erdemlinin Ayaş beldesi... Ve Mersin'nin eşsiz koyları Akyar , Narlıkuyu , Yapraklıkoy , Kızlarhamamı ve Altınorfoz ... Susanoğlunun en güzel kumsalına ev sahipliği yapan Atakent beldesi...


Silifke’nin 31 km. güney-batısındaki Ovacık Köyü’ne bağlı, bugün Tisan adıyla bilinen Aphrodias denize uzanan Ovacık Burnunda bulunan, Doğu ve Batı olmak üzere iki limanı olan antik bir kenttir. Tisan gerçek bir yeryüzü cenneti... Yerleşim yerinin iç kesimlerdeki Isaura ile hemen hemen hiç bağlantısı yoktur. Aphrodisias, Hellen dilinde “Aphrodite’ye adanmış, Aphrodite Yurdu” anlamındadır.Güzellik adası.

Kent, İ.Ö.VII.yüzyılda kurulmuş bir Yunan kolonisidir. İ.Ö. IV.yüzyılda Pers satraplığının bir parçası olan kent, satrap Pharnabazos yönetimi altındayken (İ.Ö. 379-374) gümüş sikkeler basmıştır. Aphrodisias önemini, Hellenistik dönemde kaybetmiştir. Roma Döneminde sikke basımı gerçekleşmemiş ve Papazlık merkezi olmayan kent Erken Bizans Döneminde ise “polis” statüsünü kaybetmiştir. Aphrodisias büyük olasılıkla Seleukia’nın yerleşime uğramasına da etken olmuştur. Sonradan Seleukia “chora” sına katılmıştır. Silike'ye 48 km mesafede olan Aphrodisias; antik Zephyrion, bugünkü Ovacık Beldesine 7 km. mesafede olup, halk arasında Köserelik/ Gökada/ Ada adı ile bilinmektedir. Aphrodisias antik şehri kuzeyindeki büyük alanla birlikte
Bir Müze bekçisi devamlı olarak tapınağı beklemektedir. Mabedin batısında, iki koy arasında, eski kanalın kuzey ve güney tarafında; ev, silo, ticarethane (?) temel izleri Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü elemanlarınca yapılan kazılar neticesinde ortaya çıkarılmış, temellerin bulunduğu alan , kazıdan sonra korunmak amacıyla, toprakla kapatılarak, üzerine Tisan Tatil Köyü yetkilileri tarafından fotbol ve basketbol sahaları yaptırılmıştır. Yeşil alan olarak kullanılmaktadır. Tatil Köyü inşaasında tesadüfen bulunan bazı heykeltraşlık malzemeleri de Silifke Müzesi'ne teslim edilmiştir.
Aphrodisias'ın bulunduğu mevki dikkate alınırsa, burada daha eski yerleşim izlerine rastlanabilir. Ancak Selefkios adına inşa edilen Silifke şehri fazla uzakta olmadığından, Aphrodisias'ın Anadolu içleri ile karayolu bağlantısı iyi olmadığından, şehrin ekonomik durumu fazlaca ileri gidememiştir. Çam ağaçları ile kaplı iki dağ arasında bulunan vadinin ulaşım yolu , Antalya-Adana kara yolundan ayrıldıktan sonra, 14 km.lik stablize yol, oldukça virajlı ve uçurumludur. Tisan Tatil Köyü yetkilileri bu yolu asfaltlamak üzere Aralık 1993tarihinde ihale etmişler ve bu maksatla üyelerinden yedişer milyon lira toplamaya başlamışlardır. 1994 yaz sezonunda bu orman yolunun asfaltlama işlemi bitirilmiş olacak ve turistlerin buraya kolay gelmesi sağlanacaktır.
Antik devirde ise, Aphrodisias'ın kuzeyinde bulunan dağdan 7 km. lik sarp, dik yol ile Hacı İshaklı Köyü'ne oldukça zor ulaşılmakta, oradan da Ovacık'a geçilmektedir. Ulaşım güçlüğü dolayısıyla, burada ticaret gelişememiştir. Doğusunda bulunan Liman Kale, ve daha doğudaki Silifke, ticari yönden şehrin ilerlemesine mani olmuştur.
Van Akdamar adası benzeri ada Aşık adası.
Mamure Kalesinin 300 metre kadar açığında ise "Martı Adası" denilen küçük bir kara parçası görülüyor. Ada içinde tatlı su pınarının bulunması nedeniyle martıların mesken tuttuğu ada için anlatılan birçok efsane içki masalarında sohbet konusu olmaya devam ediyor.
(Efsaneye göre kale komutanın kızı bir gence âşık oluyor, birbirlerine ulaşamayan kız ile genç arasında ki mektupları bu adada yaşayan martılar taşıyor. Önceleri evliliğe karşı çıkan babasından nihayet evlenme iznini alan kızın, gence gönderdiği son mektubunu martılar bu adadaki suya düşürüyorlar, mektup kayboluyor, müjdeli haber gence ulaşamıyor, martılar hala bu küçük adada bekliyor olmaları suya düşen mektubu arıyorlar ifadesiyle yorumlanıyor).
Silifke Mersinin Tarsus’tan sonra en büyük ilçesi konumunda aynı zamanda gelişmiş ve modern tarımı Göksu deltasındaki kuş cenneti ve oldukça güzel turistik merkezleri ile benzersiz bir bölge... Aydıncık bakir kumsallar ve koylar diyarı... Aydıncık Kurtini yakınlarında ki doğal kaya oluşumları oldukça ilgi çekici... Yine Göksu deltasından ve Aydıncık İncekum plajı Silifke-Taşucu-Boğsak koyu Bozyazı Muz kokulu Akdeniz... Anamur en güney olmak ...

Her turda, teknenin bir canlandırıcısı(Fr.Animatör) olmaya başladı, dinlence köylerindeki gibi..Bizim teknenin de var. Adı; Murat Yüksel Çelebi. Coşkun Göğen’e benziyır. Tanışıyoruz. Karadenizli çıkıyor, Ünyeli, yetmedi 1993 harbinde Arhavi’den göçmüşler.Lazca pek bilmiyor, fakat bu işi iyi biliyor. Konya Selçuk Üniversitesi Gümrük İşletme bölümünü bitirmiş. 4 yıldır bu işi yapıyor. Aynı zamanda da dans hocası..Falıma baktı Arhavili..
16/07/2010..
Denizde değil havuza girdik. Ankara-Cebeci Alev ailesi ile tanışıyoruz. Nedense daha yakın hissediyoruz, Kızları Pelin ve Oğulları Umut. Namık Alev’in eşi Meral hanımTatarlar Umut suya girmekten korkuyor. Umut’un su korkusunu önce Ececan başladı, ardından Hanefi’nin TIP fakültesini kazanan kız Güler Ertuğrul korkusunu kırdı..
Eşimin kader arkadaşı Gülşen Gençay’ı görmek için Mersin’e ineceğiz..
Moralim bozuk.. Turgay Ciner ve Rus ortağın Nükleer santral kurması için hazırlanan uluslarası anlaşma TBMM’inden geçti. 215’e karışı 241 ile..Resmen İslam sermayesini oluşturuyorlar..Burada Ciner araç gibi geliyor bana.. Mersin’e resmen atom bombası yerleştiriliyor. Mersin artık; Nükleer çöplük..
Bunlar ülkemi doğası ve doğanıyla mahvediyorlar ve birileri bunları kurtarmak için hala Referandum denen olayla bunlara Evet demeye hazırlanıyor. Benim halkım resmen ahmak…İşin en üzücü yanı, eskinin Nükleer karşıtı Haluk Özdalga denen şereflinin Çevre komisyonu Başkanı olarak buna öncülük etmesi..Allahı kullananları kullanarak siyasette yükselmek bu olsa gerek..
Cumhuriyet(CBT 1217/13-16/07/2010) Prof. Dr. Timür Karaçay “Bizdeki cehaletin babaları ve Brunolar yanmasın” başlıklı yazının giriş bölümü her şeye ne güzel anlatıyor: “Tanrı, iradesini egemen kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini egemen kılmak için Tanrı'yı kullanırlar." - Giordano Bruno-

İnsanlığın geriye doğru altıbin yıllık tarihine baktığımızda, şimdi ulaştığımız uygarlığa varmak için verilen zorlu savaşta, bilim ve düşünce insanlarının verdiği kayıpların, politikacıların verdiği kayıplardan kat kat fazla olduğunu görüyoruz. Böyle olması çok doğaldır. Çünkü bilim adamı gerçeğin peşindedir. Bulduğunda onu apaçık ortaya koyar. Politikacı ise iktidarı ele geçirme peşindedir. Ele geçirdiğinde de onu kaybetmemek için uğraş verir. Birincilerin çabası bugün bilimde sanatta, teknolojide ulaştığımız dorukları yaratmıştır. İkincilerin çabası ise, çoğunlukla, toplumlara haketmedikleri savaşları ve acıları yaşatmıştır.
Giza piramiti insan aklının tasarladığı görkemli bir yapıttır. Ama o piramidi yapan milyonlarca kölenin yaşadığı acıyı, sefaleti ve ölümü yaratan politikadır. Sokrates’in gerçekleri halka açıklaması bilimdir; ona baldıran zehrini içirten politikadır. Atomun sırlarını bir bir ortaya koyan bilimdir, ama o uğurda çalışan Rosenbergler’in idam fermanını veren politikadır. İbni Rüştler akıl yolunda yürümek istediler, ama siyaset onları ölüme göndermekte tereddüt etmedi. Bu listeyi istediğiniz kadar uzatabiliriz… Liste yapmak yerine, bilim adamlarının yaşadığı trajik olaylardan birisini ele alarak, belki günümüzde yaşananlara farklı bir açıdan bakılmasını sağlayabiliriz.
Giardano Bruno, yakılarak öldürülen ilk bilim adamıdır. Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların en önemlilerinden sayılan Bruno, 1548 yılında İtalya’nın Nola kasabasında doğdu. Soylu bir ailenin çocuğudur. Onaltı yaşında Dominiken tarikatına girdi. Ama parlak zekası ve öğrenme isteği onu, o dönemlerde kilise tarafından yasaklanan Kopernik evren kuramıyla tanıştırdı. O noktadan sonra, tüm kişiliklerin silindiği bir dogmatik….”

Çevrecinin danıskası Başbakan, görmüyor mu en pahalı enerjinin Türkiy’de olduğunu..

16/07/2010’un saat, 16:00’sı Mersin sahil Havuç Kafe’de Gülşen hanımı bekliyoruz…Gülşen ve eşi Mustafa bey geldiler. Kadiş ve Gülşen’ın sarmaş dolaş oluşları hepimizi duyglandırdı. Şükür ikisi de iyiler. Ne acılar çektiler..Saat 19:00’a dek sahilde gezdik ve resimler çekindik..Ayrılık ayrı bir burukluk. İlle de eve davet ettiler, fakat ertesi gün yolculuk olduğu için kabulül edemedik. Ececan ve Kadiş Platin’e bıraktım. Ben tekrar sahile indim. İnmez olaydım. Bugüne dek Mersine yağan yağmur kafama boşandı. Böyle fırtına yıllardır görülmemiş. Mustafa bey yıllardır yağmadığından şikayetçi idi..Keşke olmasaydı..Eşim sürekli Ececan ile merak ediyor. Telefon çalıyor, çünkü yanıt veremiyorum, çünkü ıslandı. Taksiye binemiyorum, çünkü paralar paramparça..Ben bir Karadenizli olarak böylesi bir yağmuru Akdenizde yiyeceğim aklıma gelmezdi..Alata’ya dönüş ayrı bir serüven…
Mustafa bey; “Nod4” virus programı önerdi…

17/07/2010. Erdemli’ye geçtim. Yıllar öncesinin sahili değişmiş. Görüntüledim. Güven Eroğlu ile görüştüm..Herkes Tayyip’in Özel ordu için söylediği şu sözleri yorumluyor “Ölümler de infial az olur”…

18/07/2010

Alata’da son günümüz..Pazar gazetelerinin şu manşeti Türkiye gerçeğini özetliyor¸”Şehit cenazesinde bir hükümet yetkilisi yok, fakat, Abdulhamit’in torunu için Bakanlar kurulu cenazede..”
İkinci başlık çileden çıkarıyor insanı; “500 günlük Mustafa Balbay tutsaklığı 12 Eylül faşizmini aratır oldu..”
Bizler neden bu kadar suskunuz..Resmen kendi kendimizi tutukluyoruz..

19/07/2010

Akdeniz doğa müzesindeki dinlence bitti…
Biz şimdi dinlendik mi, dinlendik mi?
Alata’ya gelmek için, Aşti’ye koştur. Mersin’den dolmuşları koşuştur..Kaldığınız yerde sivirsinekleri ve haşarileri kovala..Sifonu tamir et..Yemek kuyruğunda bekle..Kapanmayan kapıyı tamır için, yetkililere yalvar..Sahilde Şezlong kovala…

Bodrum Türkbükün’de dinlence içinde olanlar var;The suuu Hotelsin süitlerinde evinizde aradığınız her türlü detayı bulabilirsiniz(var ise)..Uşaklar 24 saat hizmette…
TSH hizmette de sınır tanımıyormuş..Emrinize amade Butlerler(size özel uşaklar) karşılıyorsunuz. Suiti’inizde iki Butler’iniz var, bir dişi, biri erkek..24 saat emrinizde..İstediğiniz yemekeği yapıyor size..Kısacası her konuda hizmetinizde(kesin sermaye düşmanı ilan edilmişimdir)…
Sizleri yormuyorum ve yorumlamıyorum, sadece soruyorum “Hangisi dinlence?”

En onurlusu bizim dinlence olsa gerek(25/08/2010-Saat, 16:01 Acaba son yazım mı?)


ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
GEZ-GÖR-YAZ
evesbere@mynet.com

KOŞANER PAŞA'NIN DEDİĞİ DOĞRU İSE TÜRKİYE'DE ALTERNATİF TARİH YAZILARAK KARŞI DEVRİM YAPILIYOR





















TÜRKKİYE’DE ALTERNATİF TARİH Mİ YAZILILIYOR? TÜRKİYE'DE KARŞI DEVRİMLE T.C YERİNE TİÇ Mİ KURULUYOR?
T.C kuruldu kurulalı böylesi bin süreç yaşanmamıştı: Genelkurmay Başkanı Org. Koşaner'le birlikte Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Erdal Ceylanoğlu, Hava Kuvvetleri Komutanı Hava Org. Hasan Aksay ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Uğur Yigit emekliliklerini istedi.
İşin ilginç yanı Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın bu sürece katılmaması.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral sayın Koşaner’in Türkiye’de alternatif tarih yazılmaya çalışıldığını söylemesi ve de emekliliğini istemesi ve ardından zaman kaybedilmeksizin yerine getirilen sayın Necdet Özel’in atanması daha ilginç. Asıl ilginç ve düşündürücü olanı; Taraf gazetesinde; emekli bir askerin sayın Özel hakkında 2010’daki yazdıkları: “ Bu ülkenin gereksinimi olan ‘çağdaş general’i (o nasıl oluyorsa) temsil etmektedir. ‘Hiçbir zamanda ve hiçbir zeminde’ ‘politik’ bir duruş sergilememiş, burnunu siyasete sokmayı marifet sanan generallerden olmamıştır. Herhangi bir kliğin ya da siyasal grubun adamı olmamıştır” Bu değerlendirme kafalarda soru işaretleri yaratmadı değil.
Herhangi bir kliğin ve siyasi grubunun adamı olmaması iyi de…
Yine de; ergenekon sanallığını, nerde nasıl bulduysa elde ettiği belgelerle besleyen bir gazetenin, bir yıl önceki bu değerlendirmesi, sanki bir kurgunun öncesi değildir diyebilir misiniz?
Her ne ise diyerek geçiştirmemek için şunu söylüyorum; “Her an darbe yapacak bir askeri yapılanmayı parlamenter demokrasi ile bağdaştırmak akıl işi olmasa gerek. Fakat bu işin içinde öyle bir fakat var ki, onlara değinmemek de teslimiyetin Allah’ı olur. Tamam darbe mantığını sivil ve askeri yapıdan temizleyelim, kurumsallaştırmaya çalışanlara savaş açalım, güzel de, ‘bu duruşun özünde dinsel sivil darbeyi kurumsallaştırmak vardır’ diyenlere ne kadar yanıt verebiliriz? Dahası, yaşanılır Türkiye aldatmacasıyla yanlışları ortadan kaldırdıklarını söyleyenler-ki böylesi bir süreç işletiliyor ve doğrudur- kendi yanlışlarını kurumsallaştırmak adına var olan yanlışları amaçlarının aracı olarak kullandıklarını ve de ülkeyi daha da yaşanılmaz kılacaklarını hiç akıllarına getiriyorlar mı?
Bu nedenle endişelerim var ve önceki yazımı tekrar etmek istiyorum:
Türkiye İslam Cumhuriyeti 2013’te 1. yılını kutlayacakmış.

25 yıllık arkadaş grubu içinde ilginç görüşleri olan bir arkadaşımız var. Farklı görüşlerini zevkle diniyor olsak da, bazen aykırı düşünceleriyle sinir bozduğu da olur. Hoşuma giden yanı, aykırılıkları savunurken bile kararlılığını bozmaması. Söylediklerinin yüzde 60’ı doğru çıkan birinden çok, söylediklerinin yüzde 60’ına katıldığımız bu arkadaş 04/11/2009 tarihinde TMMOB-İMO lokalinde öyle bir şey söyledi ki sinirlerimizi bozmadı, ama düşündürttü. Dahası düşünmemiz için dürttü:

“Ülkemiz, 2013 yılında ‘Türkiye İslam Cumhuriyeti’nin 1. yılını kutlayacak!!!!”

Yani; TC yerine TİC...

Masada bir sessizlik...Sessizliği ben bozuyorum:

-Haydaaa, nerden çıktı bu? Senin bu sözlerin; bana Fatih Altaylı’dan önce gözdağı(Arapça tehdit.. ) veren bir internet delisinin(Arapça meczup) elektronik postasındaki; “TBMM’i, Cumhurbaşkanlığı, TRT teslim alındı, sırada Asker ve Anayasa Mahkemesi var, gel, diretme sen de teslim ol, Cumhuriyetinizi yıkacağız, İslam cumhuriyet’i kaçınılmaz.. ” saçmalıklarını aklıma getirdi. Bunları onaylayan bu kanıya nerden vardın?
- Güneydoğu’da sen de kaldın, insanlarını az çok tanıdın. İnsanların çoğu İslamist yapıda. Tarihteki isyanların çoğunun kökeni İslamisttir. En belirgini de Şeyh Said isyanıdır. Ki isyancıların yanında yer aldığı söylenen ve zamanın en iyisi(Bediüzzaman) görülen, Risale-i Nur Külliyatı'nın yazarı ve Risale-i Nur hareketinin, yani nurculuğun kurucusu Said-i Kürdi(Nursi) bu yapının kuramcısı olmanın yanında Güneydoğu halkının gizdeki lideri, Atatürk’üdür...Kürt açılımı, Kürt milliyetçiliği, Kürt sosyalistliği, Öcalan, PKK, Ahmet Türk hareketleri bu hareketin ikinci planında kalıyor. Bir de bu sürecin Arap kökenli halkın hareketiyle beslendiğini düşünün, o zaman karşımıza çıkacak tablonun, işaret etmeye çalıştığım tabloyu güçlendireceğini söyleyebiliriz..Bitlis’teki son seçimde tulum çıkardıklarını gördük. Önümüzdeki seçimlerde tüm Güneydoğu illerde AKP tulum çıkaracak; bakmayın yüzde 27’lere düştüğünü yüzde 60’lara çıkacak..Bülen Arınç çok akıllı bir insan, neyi ne zaman söyleyeceğini çok iyi biliyor. Söylediklerini bir düşünün...Demokratik açılım bir aldatmaca, amaç İslamist açılım. Adamlar adım-adım İslam Cumhuriyetine doğru gidiyorlar
Söylemleri bu denli detay ve düzen içermiyordu; konuşmalarını çok yazma ukalalığımla bu hale getirdim..
Buluşmalarda arkadaşlar benim için ‘Çok yazan’, onun için de ‘çok okuyan geldi’ derler genellikle.
Söyledikleri karşısında bir anda, beynimin düşünce tuşlarına basar oldum; ‘çok okuyor ya, çok biliyor’ Hani çok yaşayan değil, çok okuyan bilir ya; ben çok yaşayıp çok yazan biri olarak belli ki onun kadar bilememişim, salt ben değil masadakiler de...
Yine de söylediklerine yanıt vermeye çalıştım:
Söylediklerin yabana atılır şeyler değil. İyi de bu halk ve sorumlular, aydınlar bu denli duyarsız mı? Belli ki sana güven vermedikleri için bunları söyleyebiliyorsun. Evet, haklısın; Güneydoğumuzun halkı, toprak ağası aşiret reislerinin çıkar eksenli düşün kalıplarıyla hareket ediyor. Kürt, Arap(Başta Siirt, Şırnak, Mardin, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Bitlis), Alevi, hatta Türkler iç-içe geçmiş kültürleriyle adeta kaynaşmışlar, birbirlerinin dillerini konuşuyorlar; fakat özgür düşünceden yoksun, dinsel ve feodal baskıların altında karar verme yetilerini istenen boyutta yansıtamıyorlar; sürekli birileri tarafından yönlendiriliyorlar. Özellikle feodal egemenlerin siyasi duruşları sürekli değişiklikler göstermektedir. Bugün A partisinde siyaset yapan bir egemeni, yarın X partisinde görebiliyorsunuz. Fakat yerel seçimlerde PKK baskısıyla Kürt partisine oy veriyorlardı ve vermeye başlamışlardı; son seçimler gösterdi ki genel seçimlerde de Kürt partisine yönelmeye başladılar. Ki bu yönelişin Mersin, Antalya, Adana ve İstanbul gibi benzer illerini zorladıklarını gördük. Şimdi size göre bu yöneliş İslamist partilere kayacak ve TİC kurulacak. Doğrudur, Bitlis’te AKP tulum çıkarmıştır; unutulmasın ki Saidi Nürsi Bitlis’in Nurs köyündendir ve burada Araplar ve siyasal İslam etkindir; bu nedenle tektürel, yani tek türlü( homogen diyorlar) bir sonuç alınmıştır. Şu bir gerçek ki, bugünkü siyasi egemen yapının zirvesinde, Nurcular ve Gülenciler ayrışması vardır ve bu seçimlerdeki İslamist tektürellik(türdeş) için engeldir...
Sana göre Kürdistan mürdistan hikaye, onlar için varsa yoksa İslamistan.

Bir bağlamda diyorsun ki ‘ikinci cumhuriyetçilerin de zaferi olacaktır AKP’nin yüzde 60’lara yaklaşmasıyla(Bu konuşmadan bir hafta sonra Başbakan’ın; Kürtlerin birinci partisi AK partidir demesi beni daha da düşündürdü..)...
Bilindiği gibi ‘ikinci Cumhuriyet’ sloganının dilimize kazandıran Mehmet Altan’dır; Çetin Altan’ın oğlu. Bana göre nedeni; Babası Milletvekili iken TBMM’inde; günümüz siyasi yapının oluşum kaynağı sağcı Milletvekilleri tarafından linç edilmek istenmiştir ve bu linç olayında bugünkü Cumhuriyet’i sorumlu tutmuş ve Atatürk Cumhuriyet’ine savaş açmıştır; Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü ve de Kuran’ı siyasi materyale dönüştürenlere açması gerekirken... Eğer savaşı bunlara açmış olsaydı haklı görürdüm, o aksini yapmıştır ve yaptırmayı sürdürmektedir..Bir nevi İntikam..Kim ne derse desin, benim ikinci cumhuriyetçiyi betimlemem bu.

TİC’e, kolay-kolay politikalarını kuşkuyla karşıladığımız iktidarın bile cesaret edeceğini zannetmiyorum, çünkü küresel efendiler buna izin vermez; TİC hayali bence ticanilerin hayalidir.
Baksanıza; Wall Street Journal tarafından yayınlanan "Türkiye'siz bir NATO?" başlıklı bir makalede Türk hükümetinin bölge politikaları eleştirilirken "NATO'nun Türkiye'de en kötü senaryoya ilişkin düşünmeye başlaması zamanı geldi. Çünkü, giderek İslamlaşan devlet NATO ortağı olmayı sürdürürse de Türkiye, güvenilmez bir ortak olacak gibi görünüyor" uyarısında bulunabiliyor(06/11/2009).
Gerçi batının, özellikle küresel efendinin bu konularda sürekli duruşunu bozarak, akılları karıştırdığını biliyor ve yaşıyoruz. En son “bizim çocuklar işi bitirdi” diyerek 12 Eylül’ü müjdeleyen ve de bugün eleştirdikleri yapının temellerini atan kim? Darbeciler! Peki bugün, askeri ergenekon bütününde darbecilikle suçlayan ve olmadık insanları yargılayan, fakat 12 Eylül darbecilerini korumaya alanlara karşı suskun duran kim? Küresel efendi ve taşeronları. Bin Ladin’i, Saddam’ı, El Kaide’yi besleyen kim?Küresel efendi. Daha dün Arap kökenli binbaşı Nadal Malik Hasan Teksas eyaletindeki bir askeri üste düzenlediği silahlı saldırıda, 13 kişiyi öldürüp, 31 kişiyi yaralamadı mı? İyi de bu kökten dinci deliye görev veren kim? Kendisi. Adam duruşuyla, giyinişiyle resmen bir meczup; bundan faydalanma adına besliyor, gözünü oymaya kalkınca da ‘yandım anamları’ oynayarak, suçsuz Müslümanları yakıyor-katlediyor.
Dedim ya, küresel efendi sürekli kafa karıştırıyor. Şimdi de; Ankara'da temaslarda bulunan FBI Başkanı Robert Mueller, Ankara'dan kara, hava, deniz ve demiryollarını kullanan şüphelilerin biyometrik(ortalama yaşam süreleri) bilgisini istiyormuş...
İnsanın aklına “Niyeti, öldürüp dümene geçmek mı?” sorusu gelmiyor değil; fakat sonra düşünüyorsun “yahu zaten dümende diye” ama yine de kafandaki öfke ile harmanlanmış soruların yaratığı karışıklığın önünü alamıyorsun..
TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'nda Başbakanlık'a bağlı kurum ve kuruluşların bütçe görüşmelerinde (4/11/2009) "Kürtçülük" kavgası çıkmasına neden DTP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın Türkiye'de yaşayan Kürtlerin sayısının 20 milyon olduğunu, ancak sayının kesin olarak belirlenmesi gerektiğini söylemesi, teslimiyet konusuna biraz netlik kazandırır düşüncesindeyim.
Aslında kısmen haksız da değil, çünkü bugünkü yapının İslamist yapı bağlamında, müthiş bir alt yapıya sahip olduğunu görüyoruz..
İşte bana ulaşan altyapı gerçeklerinin rakamlarla dökümü:
Türkiye'de kaç okul var ? 67.000-Kaç hastane var ? 1.220-Kaç sağlık ocağı var ? 6.300-Peki kaç cami var ? 85.000
Her 60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor.
Peki, kaç kilise var ? 270-Kaç cemevi var ? 100-Türkiye'de kaç doktor var ? 77.000-Peki, kaç din görevlisi var ? 90.000
Türkiye'de her 900 kişiye bir doktor düşerken, her 780 kişiye bir din görevlisi düşüyor.
Eğitim-Sen'e göre Türkiye'nin 200 bin öğretmen açığı var.
Türkiye'de kaç kütüphane var? 1.435-Almanya'da kaç kütüphane var? 11.000-Türkiye'nin kaç kentinde devlet tiyatrosu var ?13-Kaç kentte kuran kursu var? 81-Bu kursların toplam sayısı kaç ? 3.852
Türkiye'de 1 opera derneği var, 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği var.
Peki, kaç tane 'cami yaptırma derneği' var ? 35.000-İçişleri Bakanlığı'nın bütçesi ne kadar ? 783 trilyon-Ulaştırma Bakanlığı'nın ? 678 trilyon-Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nın ? 677 trilyon-Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ? 632 trilyon- Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın ? 280 trilyon-Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın ? 249 trilyon-Çevre ve Orman Bakanlığı'nın ? 404 trilyon.
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçesi nekadar ? 1.3 katrilyon. 8 bakanlığın bütçesi kadar. 22 üniversitenin toplam bütçesine denk.
Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin yıldan yıla büyümesine bakalım: 1997'de 66 trilyon.1998'de 119..1999'da 180..2000'de 270..2001'de 302..2002'de 553... 2003'te 771..2004'te 1 katrilyon...2005'te 1katrilyon..2006'da 1,3 katrilyon.. 2007'de 2,7 katrilyon.
Bir ülke, Diyanet'e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor, bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa, doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi?
Diyanet böylesi devasa bütçeyle tüm inançlara eşit durması gerekir, çünkü bu devasa bütçe ile inanç demokrasisini işletme olanağına sahip. Eğer bu inanç demokrasisini işletir ise, inanın, Vatikan’ı aşarak evrensel barışın en güçlü kurumu olur. Bunun için kendisini; siyasal İslam ve onun örtüsü türbandan(başörtüsü ile karıştırılmasın) uzak, Cumhuriyet’e ve inananlara yakın tutması gerekir...Özellikle bir elinde Aydınlık, bir elinde karanlık meşale ile siyaset yapanlara asla ödün vermemelidir..
Aksi taktirde birileri bir zaman sonra kendi-kendine şu soruyu sorar:
“Biz yoksa TİC’i yaşıyoruz da farkında mı değiliz??!!”
Farkındayız, farkında olmasına da, asıl tehlike halkın beynine korku imparatorluğunu kazımak...
Bakın bu korku imparatorluğunun kurumsallaşması için teorisyenliğini üstlenen, küresel efendi odaklı dünün solcusu taraf(lı) duruşuyla yazdığı senaryoya:
“Erdoğan, Başbakanlık görevlilerinden bir çalışma yapmalarını istedi. Bu çalışma, Genelkurmay Başkanı’nın ve 1. Ordu Komutanı’nın nasıl görevden alınabileceği üzerineydi; generalleri açığa alma, görevden el çektirme ve istifalarını talep etme durumunda ne olacağı, böyle bir kararın hangi aşamalardan geçerek yürürlüğe gireceği, itiraz hakkının nasıl işleyeceği ve belli şahısların görevden alınması durumunda komuta kademesinin nasıl oluşacağı gibi ayrıntılar, çalışmanın konusuna dahildi...”
Bu nedir biliyor musunuz?
Askeri e-muhtıraya tetikleyerek, iktidara mağdurlukları ve mazlumları oynatma şansı yakalatmaktır, ardından, erken seçime taşımak ve de çok okuyan kardeşimin dediği gibi seçimde yüzde 50’lere taşımaktır..
Bu da laik demokratik çağdaş olduğu savlanan Cumhuriyet’in istenen çizgiye taşınamadan, yerini TİC’e bırakıp tümden taşınması demektir..
Lütfen her dine ve dile devlet kurmak isteyen emperyalist sömürücülerin oyununa gelmeyin. Doğrusu; aklınızı başınıza toplayın, aksi taktirde birileri sizi zor toplar..

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ
GSM: 0506 509 00 32
evesbere@mynet.com

28 Temmuz 2011 Perşembe

GALATASARAY LİVERPOOL'U BİTİREREK BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜNÜ DE BİTİRDİ-18














LİVERPOOL’U PERİŞAN EDEN GALATASARAY’IN BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ BİTECEK GİBİ-18

Galatasaray’in Rijkaard İle Başlayan Hagi Ve Ünder ile Devam Eden ‘Başarısızlık Öyküsü’ Fatih Terim İle Sonlanacağa Benzer.

Başarısızlık öyküsünün yazı dizisi bitti. Gönül ister ki Terim bu başarısızlık sürecini tümden bitirir de, bir daha ‘başarısızlık öyküsünü’ yazdırmaz.
Önce Almanya’daki(24/07/2011) İnter Milan ile berabere kaldı, ardından Ali Sami Yen Aslantepe Arena’da Liverpool devini devingen futboluyla(atak demek istedim) deviriverdi(28/07/2011); hem de 3-0, hem de Çek Milan Baroş’un 2 golüyle, hem de İsveçli Elmanderin ‘Baros varsa ben de varım’ dercesine attığı golle, hem de Galatasaray küllerimden doğmam ben, ben hep kor haldeyim diyen pres ateşiyle, Hem de Melo’sundan, Baros’una, Elmander’inden Arda’sına, Sabri’sinden, Hakan Baltasına, kısacası 11’deki ve sonrasındaki tüm topçularıyla harikaaaa oynayarak, hem de Terim’in 1996-2000 yarattığı devin görkemli futboluyla.
Ben size bir şey diyeyim mi? Bu Galatasaray eğer içeriden birileri tarafından vurulmaz ise-ki sayın Aysal bu konuda çok kararlı ve sert, bu nedenle onların işi zor- süper Lig takımlarını çok üzecek, Şampiyonlar ve Avrupa ligi takımlarını çok sevindirecek, iyi ki Galatasaray bu yıl Avrupa’da yok diye.
Biz öykümüzü biran önce bitirelim ve başarılarını tekrarlamak isteyen Terim ve Aysal’a yol verelim:

9 Ağustos 2009’da; Rijkaard’ın çalıştırıcılığında “Leo Franco, Sabri, Servet, Gökhan Zan, Hakan Balta, Mustafa Sarp, Barış(Ayhan), Arda, Kewell, Keita, Baros”’lu kadrosuyla oynanan deplasmandaki Gaziantepspor maçı ile başlayan ve 20 Mayıs 2011’de Aslantepe Arena’da Bülent Ünder’in çalıştırıcılığında “Ufuk, Sabri, Servet, Gökhan Zan, Çağlar(Serkan Kurtuluş dk. 78 ), Kazım, Yekta, Culio, Aydın, Emre Çolak(Ayhan dk. 66 ), Kewell (Arda dk. 46 )”lı kadrosuyla oynanan 34. lig maçında, Konyaspor ile karşılaştı ve İki yıllık başarısızlık öyküsü bitti.
Tekarında fayda var: Biten benim yazı dizim. Bakalım Galatasaray’in başarısızlığı bitecek mi?
Bir anı olsun diye, bu son başarısızlık maçının sahadaki anatomisine yer vermek istiyorum:
Hakemler: Özgür Yankaya xx, Muhittin Gürses xx, Mehmet Cem Hanoğlu xx

Galatasaray: Ufuk xx, Sabri xx, Servet xx, Gökhan Zan xx, Çağlar xx (Serkan Kurtuluş dk. 78 x), Kazım xxx, Yekta xx, Culio xxx, Aydın xx, Emre Çolak xx (Ayhan dk. 66 x), Kewell xx (Arda dk. 46 x)
Yedekler: Eray, Barış, Cana
Teknik Direktör: Bülent Ünder

Konyaspor: Pawelek xx, Hakan xx, Mejia xx, Kere xx, Mehmet Sedef x, Gökhan Emreciksin x (Ali Kireş dk. 90 ?), Ertuğrul x, Musa xx (Serbay dk. 64 x), Adnan x (Serkan Şahin dk. 65 x), Ali Dere xx, Robak x
Yedekler: Selim, Zayatte, Onur, Abdülkerim
Teknik Direktör: Yılmaz Vural

Goller: Kazım (dk. 11), Culio (dk. 15) (Galatasaray)

Sarı kartlar: Kazım, Yekta, Emre Çolak, Culio (Galatasaray), Mejia, Serbay (Konyaspor)
İki takımda dertli idi…Biri Süper Ligde düşmüş, diğeri süper ligden düşmüştü. 2 takım da istiyor bakım. Seneye göreyim haydi bakım…
Ne diyorum ben yahu?!…Ben 2 sezondur ne değimi biliyor muyum?
Maçı Kazim ve Culio’nun golleriyle 2-0 kazandı ve ligi de 46 puanla bitirdi.
Yılmaz Vural hocam ‘Play-Out’ sistemi istemiş. Galatasaray için belli ki birileri 2 yıldır ‘Play-Şout’ sistemi istemiş.
Bu kadar şutluyorum yeter….

Süper lig puan tablosundaki Galatasaray’ın 34 maç oynuyor, 14 galibiyet, 4 beraberlik, 16 yenilgi alırken 41 gol atıyor, 46 yiyor eksi 5 averajla 46 puan toplayabiliyor.

Tek kelimeyle tüm sezonların en başarısız sonucu.
Peki FB şampiyonluğu hak etti mi? Tek kelimeyle ‘Hayir!’
Bilmem, FB’nin nasıl şampiyon olduğunu anlatmaya gerek var mı?
Gerek yok. Biz anlattık anlatacağımız kadar. Bundan sonrasını Trabzonspor’a bırakalım.
Yalnız şunu söyliyeyim; Aykut Kocaman bu takımda % 40 kalır, çünkü birileri şimdiden Aykut değil, ben şampiyon yaptım demeye başladı yakınlarına-Ki doğru diyor- Eğer Aykut bir şekilde kalırsa, lig’in 8. maçına kalmaz gider. Gideceği takım da bir başka sarı laciverttir.
Kartal Tayfur Havutçu ile anlaştı, Aslan da F.Terim ile anlaşmak üzere..Bence Kartal doğru yaptı…GS’ da Turgay Kerimoğlu ile anlaşabilirdi…Ben F.Terim’i getirmeyeceğini düşünüyordum…
Demek ben yanlış biliyorum; çünkü Terim başına buyruk değilmiş, kadro ile çalışan dayanışmacı imiş..Bunu kim söylüyor biliyor musunuz? FB’nin militan yazarı…
Şu unutulmasın; bir takımın, çalıştırıcısını ve oyuncularını çok iyilerden oluşturursanız, bir zaman sonra bu iyiler birbirileriyle yarışarak, verimliliği düşürürer. Geçen yıl Bernd Schuster ile BJK bunu yaşadı..Gönlüm ister ki Galatasaray aynı şeyleri yaşamaz Terim ile…
Bir kez daha aynı dileğimi tekrar ediyorum; çünkü Terimli günler başladı. Yani Terim ile anlaştı sayın Ünal Aysal ve yönetimi; 20 Mayıs 2011’de…
Terim yanına Ümit Davala’yı alırsa ve Tugay Kerimoğlunu-ki almaz, arası yok- iyi yapar. Hemşehrilisi Hasan Şaş’ı alırsa GS çok ceza alır..İyi dizginlenirse, saha içindeki zekasini saha kenarına taşıma yeteneğinde olduğu için çok faydalı olur…
Terim gelir gelmez Arda olayına el koydu. Koymaz olaydı. Eli yandı. Çünkü Arda; ‘Ben Ardayım, Türkiye7de dadayım’ diyerek ille de gideceğini söylüyor.
Gitsin be hoca. Siz çok Arda yetiştirirsiniz. Siz değil misniz Diyarbakırspor yedeği Ümit Davala’yı dünya yıldızı yapan.
Arda gitsin, fakat gidiş sözleşmesini iyi yapın. Özellikle bilinen takıma gitmemesi için bir yaptırım koyun ayrılık sözleşmesinde.

Kimse kızmasın; bence Abdurrahim Albayrak bu takıma herkesten faydalı olur. Ben o7na daha çok güveniyorum…
Dileğim; tüm samimiyetimle Terim’in başarısnı isterim. Olacağı konusunda umutluyum. Çünkü o ara da verse, başarı çıtasını sürekli yükselten biridir…Niçin olmasın Drogbalı bir Galatasaray Avrupa Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu Türkiye’ye getirmesin. Drogba da, Terim de, Taraftar da, Türkiye de ve Galatasaray da buna aç…
Başarılar Galatasaray’ımıza…
Başarılar Terim’imize…
Başarılar sayın Aysal ve yönetimimize…
Başarılar taraftarlarımıza…
Başarılar biz yazanlara(22 Mayıs 2011)
Son olarak bir olgyu tekrarlıyacağım:
FB’nin şampiyonluğu için Yorum yapmayacağım, fakat şu soruyu soracağım; “Eskişehirspor’lu Sezer Öztürk ile Karabükspor’lu Emenike’yi alan FB, bu iki takımla yaptığı maçı almış mıydı? Aldıysa, aldırmamak mı gerekir, süper lig’imizin süpersizleştirilmesine?
Böylesi saçma şampiyonluğa böylesi saçma soru sorulur ancak.
Aşağıdaki haber bu saçma gibi saçmaladığım sorumun yanıtını acilen vermesi gerekir, çünkü 4-5 ay önce ülkemiz futbol arenasında ikinci bir İtalya vakası yaşanabilir demiştim.
Ne kadar haklı olduğumu ‘30/05/2011’ günkü haber ile lütfen görün:
Trabzonspor Yönetim Kurulu, Spor Toto Süper Lig'in 2010-2011 sezonunun tamamlanmasına rağmen yaşanan tartışmalar üzerine bir açıklama yaptı. Kulüp internet sitesinden yapılan açıklamada, tartışmaların devam ettiği vurgulanarak, "Kamuoyunun önünde belgeli manipülasyon iddiaları tüm çarpıcılığıyla gözler önüne serilmektedir. Bunlar arasında lig yarışının bütün hızıyla başabaş devam ettiği dönemde, FIFA kayıtlarına göre merkez adresi Liechtenstein olarak görülen Ahmet Bulut'a ait Ball&Foot adlı menajerlik şirketi ortaklarından Ekrem Okumuş'un cep telefonundan, Ankaragücülü futbolcu Kağan Söylemezoğlu'nun telefonuna gönderdiği mesajın içeriği ve bunun delilleri son derece önemli unsurlar içermektedir" denildi.

Açıklama şöyle devam etti:
"Emre Belözoğlu ile Kağan Söylemezoğlu'nun Ekrem Okumuş'un ortağı olan menajerlik şirketine bağlı olmaları, bunun yanı sıra yine Emre'nin kuzeninin de aynı menajerlik şirketinde görev yapması dikkatlerden kaçırılmaması gereken manidar bir durumdur. Bir maçın sonucunu etkilemeye yönelik bu eylem iddiasının ivedilikle araştırılarak sonucun belirlenmesi kurumların inandırıcılığı ve ülke futbolunun geleceği açısından büyük önem taşımaktadır. Böyle önemli bir olayın sıradan bir şaka olarak geçiştirilmesi mümkün değildir. Ligin son haftalarında ağırlık kazanan iddiaların ve çarpıcı gelişmelerin geldiği son nokta olarak görülebilecek bu konuyla ilgili, adalet kurumu başta olmak üzere Türkiye Futbol Federasyonu ve FIFA nezdinde gereken tüm başvurular yapılacaktır."
Ve sonunda Trabzonspor Kulübü, 02/06/2011 günü Fenebahçe-Ankaragücü maçı öncesi Ankaragücülü oyuncu Kağan Söylemezgiller’e mesaj gönderilmesini FIFA’ya şikayet etti.
Bordo-mavili kulübün internet sitesinden yapılan açıklamada, Trabzonspor Kulübü’nün, Fenerbahçe ile Ankaragücü kulüplerini karşı karşıya getiren mesaj olayıyla ilgili olarak FIFA’ya şikayet dilekçesi gönderdiği belirtilerek, "Başkanımız Sadri Şener imzasıyla Başkan Sepp Blatter’e hitaben gönderilen dilekçede, söz konusu olayın Türk futbolu açısından büyük önem taşıdığına dikkat çekildi" denildi.

Dilekçede FIFA lisanslı menajer Ahmet Bulut’un sahibi olduğu Foot&Ball isimli şirkete mensup iki farklı takımın formasını giyen oyuncularla şirket ortağını buluşturan söz konusu olayın içeriğine dikkat çekildiği de kaydedilerek, aynı firmada Fenerbahçeli oyuncu Emre Belözoğlu’nun kuzeni Volkan Bahçekapılı’nın görev yaptığının da altının çizildiği belirtildi.

Söz konusu mesajın televizyon kanallarında açıkça gösterildiğinin de ifade edildiği yazıda, maçın Fenerbahçe lehine 6-0 bittiğinin de kaydedildiği vurgulandı.

Bu arada, sezon sonunda Fenerbahçe’ye transfer olan Kardemir Karabüksporlu Emenike’nin de transferinin şikayet dilekçesinde yer aldığı bildirildi.

Bu oyuncuyla aynı takım formasını giyen Bülent Ataman’ın açıklamalarına vurgu yapılan dilekçede, FIFA statülerinin ilgili maddelerine atıfta bulunularak, müsabakaların üzerinde açıkça manipülasyon anlamı taşıyabilecek bu gelişmelerin değerlendirilmesi talep edildiği kaydedildi.
İki yıldır yazıyorum; FB Türkiye futbolunu İtalya örneği karıştıracağını. Eğer birileri; örneğin Şener Erzik-ki FB kongre üyesi- aracılığıyla birileri devreye girmez ise; Galatasaray ile alay edenler, soluğu Banka Asya 1. Lig steplerinde alabilirler.
Türk futboluna değil FB’ye, Eziz El Teyip ve Emre El Saatçı çok büyük zararlar veriyorlar…Fenerlilerin bunlara dur demesi gerekir.
Ve sonunda olan oldu. Aslında olmadı. Birileri düğmeye bastı, bir bilinen diğeri düğmeyi kapattı.
Hep söyledim; “FB şampiyon olur, fakat Türk futbolu İtalya olaylarıylına benzer bir sürece girer, çünkü karşısında Trabzon gibi gizemli bir güç var. Ama o gizemli gücün gücü de yetmedi.
Edinilen bilgilere göre şike operasyonunun 2 ya da 3 dalga halinde devam edeceği ve önümüzdeki hafta içinde gözaltına alınanların sayısının 150'yu bulması bekleniyor.
Operasyon kapsamında gözaltına alınan isimler;
Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım.
Fenerbahçe Kulübü Asbaşkanı Şekip Mosturoğlu Fenerbahçe Kulübü Yöneticisi İlhan Ekşioğlu.
Fenerbahçe'nin yeni transferi Sezer Öztürk.
Sivasspor Kulübü Başkanı Mecnun Otyakmaz
Eskişehirsporlu futbolcu Ümit Karan.
Ankaragücü'nün yeni transferi Serdar Kulbilge.
Gençlerbirliği Kulübü futbolcusu Serkan Çalık.
Geçen yıl Sivasspor'da kiralık forma giyen kaleci Korcan Çelikay.
Eskişehirspor Teknik Direktörü Bülent Uygun
Menajer Ali Kıratlı.
Adanaspor Teknik Direktörü Levent Eriş.
Adanaspor Teknik Direktör yardımcısı Serdar Berkin
Altay Kulübü Genel Müdürü Erman Ertaş.
FB'li Futbolcu Emre'nin kuzeni Volkan Bahçekapılı.
Giresunspor Başkanı Ömer Ülkü.
Giresunspor eski başkanı Olgun Peker.
Diyarbakırspor külubü Başkanı Abdurrahman Yakut(3 Temmuz 2011).
Yine yazılarımda Sivas maçına ve Eskişehir maçına dikkat çekmiştim. Demekki birilerinin de dikkatini çekmiş(zor da olsa).
İşte incelemeye takılan o iki maç
Futbol dünyasını sarsan operasyonda Fenerbahçe’nin 28. haftada oynadığı Eskişehirspor maçı ve son hafta şampiyonluğunu ilan ettiği Sivasspor maçı incelemeye alındı.
28. haftada oynanan Eskişehirspor maçını Fenerbahçe 3-1’lik üstünlükle kapatmıştı. Karşılaşmada, Fenerbahçe’ye transfer olan ve operasyonda gözaltına alınan Sezer Öztürk 46. dakikada oyundan çıkarılmış, Ümit Karan ise 62. dakikada oyuna dahil olmuştu. Fenerbahçe’ye galibiyeti getiren golleri Mamadou Niang, Caner Erkin ve Semih Şentürk kaydetmişti. Ev sahibi takımın tek golü ise Batuhan Karadeniz’den gelmişti. Sivasspor maçı, Süper Lig’de şampiyonluk düğümünün çözüleceği son haftaya Trabzonspor ile puan puana giren Fenerbahçe’nin en kritik maçıydı.

Fenerbahçe mücadele iki kez öne geçmesine rağmen kırmızı beyazlı ekip beraberliği sağlamıştı. Ancak Fenerbahçe daha sonrasında bulduğu iki golle şampiyonluğunu ilan etmişti.

Maç sonrasında Fenerbahçe’nin şampiyonluğuyla beraber en çok tartışılan konulardan biri ise şike soruşturması kapsamında gözaltına alınan isimlerden Sivasspor kalecisi Korcan Çelikay’ın yediği hatalı goldü.
Ve de yıllardır Türk futbolunu yönlendiren, ‘kaşın üstünde gözün var’ denemeyen kişi gözaltında.
Aziz Yıldırım gözaltında.
Şike operasyonu çerçevesinde evi aranan Aziz Yıldırım'a şok gözaltı. 12 şehirde 40'tan fazla gözaltı var. Polis Fenerbahçe Kulübünde arama yapıyor.

Sivasspor Başkanı Mecnun Otyakmaz ve Eskişehirspor Antrenörü Bülent Uygun gözaltına alınan isimler arasında. Önümüzdeki günlerde operasyonun çok ciddi boyutlara ulaşması ve gözaltıların 150'yi bulması bekleniyor...
Türkiye Futbol Federasyonu ve Beşiktaş kulübünde de aramaların yapıldığı bildirildi. Trabzonspor kulünüde yapılan arama sona erdi.
Gözaltına alınan diğer kulüp başkanları şöyle: Giresunspor Başkanı Ömer Ülkü ve eski Diyarbakırspor külubü eski Başkanı Abdurrahman Yakut...
Bu operasyonun arkasından çok ilginç şeyler çıkabilir. Örneğin Okyanus ötesi bir…
Sonu ne mi oldu?
Sonu iyi olmadı. FB bitti. Dahası birileri Aziz Yıldırım’ı bitererek FB’yi ele geçirdi. Amaç asla futbolumuzu temizlemek değildi, FB7yi temizlemekti ve onu da çok iyi yaptı, dinden ve yoksuldan geçinirken, ‘doların yeşilini, İslam’ın yeşiliyle harmanlayıp yeşil sahalara inen futboldan da geçinmeye başlayanlar…
FB’nin en büyük engeli(İng. Handikap) kendisini GS’ya endekslemesi oldu. Dahası, GS için korku(Latince. Fobi), FB için uğraşı(Latince. Hobi) olan süreç. Eğer FB bunu tutku haline getirmese, yani GS’ya değil, futbola endekslese kendini ve GS’yı yenmek veya ligde başarılı olmak için futbol oyunu yerine, saha dışı oyunlara girmese belki bu durum çıkmayacaktı ortaya. Ligde başarılı olduğu kadar Avrupa’da da başarılı olsa, yine bel ki FB için kötü şeyler aklımıza getirmeyecektik. Çünkü nedense ligdeki başarı Edirne’den öteye taşınamıyordu.
Bu ‘Temiz Kramponlar Operasyonu’nun geriye doğru işletilmesi ve FB’nin üzerindeki karalama yükünün azaltmasını isteyenler, özellikle GS’yı öne atıyorlar. Kim mi, başta sarhoş Fatih Altaylı…
Galatasaray’ın Ankaragücü’nü 8-0 yenmesi sonrası, Ankaragücü kalecisi Rade Zalad’ın maçı sattığını yazdı; fakat aynı sezon şampiyonluğun en büyük adaya BJK’nin düşme hattında can çekişen takıma 6 tane atmasını kimse yazmadı. Şunu da yazmadı; Galatasaray’ın ligde düşme tehlikesi ortadan kalkmış ve çok rahat olan Ankaragücü’ne canavar gibi saldırıp ilk anda yıldırmaya başlamasın ve atılan gollerin % 80’ni Rade Zalad ile karşı karşıya kalınan sıfır noktasından atılmasını yazmadı. Ama bu şike olayında bir Fatih Altaylı çıkıp, her zamanki bilgiçliğiyle ‘ Zalad’ın yediği 8 golün hesabının da sorulması gerektiğini söyleyebiliyor.
İnsaf be Fatih, her zaman olduğu gibi ille de gündeme gelmek için yağ kokan varyasyonlara giriyorsun. Sadece Zalad mı satın alındı? 8 gol atmak için en az defansın ve orta sahanın 4-5 oyuncusunu satın almak gerek. Her şeyin kokusu çıkan ülkemizde 1992-93 sezonunda oynanan bu maçtaki satın alınan oyuncuların bir tanesi de mi sağda-solda konuşmadı, maçı sattıklarını?
Birileri sanki; bu şike olayını ve ardında Deniz Feneri operasyonlarını, TBMM’indeki karmaşık duruşları ötelemek içindi. Ya da, Recebim TİC’in temellerin MHP ile birlikte atmanın projelerini rahat yaşama geçirmekti..Şike ve Deniz Feneri operasyonlar neden seçim öncesi değil de, sonrası gündeme geldi, dersiniz?
Türk futbolunu kimlerin bu hale getirdiğini anlamak için Hıncal Uluç’un 20 Temmuz 2011 günkü yazısın okumanızı rica ederek, diziyi sonlandırıyorum:
Sporumuzdaki "Garip" istifa
Gençlik ve Spor Genel Müdürü Yunus Akgül istifa etmiş.. Efendim güya, yeni Spor Bakanına hareket serbestliği tanımak için bir jestmiş bu..
Keşke öyle olsa..
Bunca yeni bakan var.. Hangisinin genel müdürleri böyle alel acele istifa etti?.
Suat Kılıç'ı tanımam.. İlk defa ekranda gördüm bakan olunca.. Genç ve insana güven veren bir tipi var. Dilerim öyledir..
Ondan da bir dileğim var.. İlk..
İstifa eden Yunus Akgül'e lütfen sorsun.. Geçen yıl Başbakanın talimatı ile basketbol federasyonuna tahsis ettiği 28.5 milyon lira ne oldu?. Bunun hesabını, yazılı ve görsel medyadaki uzun ve ısrarlı sorulara rağmen vermekten niçin kaçındı..
Birlikte Amerika gezileri yaptığı Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel'e gözü kara hamilik yaparken, Futbol Federasyonu Başkanına durup dururken neden saldırdı?.
Sayın Bakan,
Bu 28.5 milyon lira, bu ülke insanının vergileridir. Sayın Başbakan, Dünya İkincisi olan Basketbol Milli Takımına prim olarak bu parayı vaad etti. Para Akgül üzerinden Demirel'e gitti ve kayboldu. Kime, ne zaman, ne verildiği bir türlü açıklanmadı.
Demirel hesap vermekten kaçınca, paranın asıl sahibi Akgül'e sorduk.. Yanıtı "4982 sayılı Bilgi Edinme Kanunu gereği, sorun. 15 gün içinde cevap gelir" oldu. Kamuoyu önünde televizyon ekranlarında ve gazetelerde en az yüz kez sorulmasını görmezden gelerek. İşi yokuşa, hem de bu çağda bürokrasiye sürerek.. Şahin Mengü, milletvekili olarak Meclis'e soru önergesi verdi. Gene yanıtlamadılar. Seçimler araya geldi, soru kadük kaldı.
Sonunda biz yasal hakkımızı da kullandık Sayın Bakan.. Kaçış yolları kapansın diye bunu da yaptık. 30 Haziran 2011 tarihinde, resmi sitelerine yazarak bunu resmen sorduk. 4982 sayılı yasayı işlettik. Bugün 19 Temmuz. Yani yasal 15 günlük süre doldu, ama hala "Çıt" yok..
Sayın Bakan..
Aniden istifa eden Genel Müdürünüz Yunus Akgül, Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel'i himayesine almış bir bürokrat.. Demirel, Aziz Yıldırım sayesinde o koltuğa oturan ve orada kalan bir Federasyon Başkanı.. Aziz Yıldırım şike operasyonunun tutuklu sanığı..
Ve de ortada..
Hesabı bir türlü verilmeyen 28.5 milyon lira var..
İlişkiler ilginizi çekmiyor mu?.
Şu 28.5 milyonun dağıtımının belgeleriyle açıklanmasını emreder misiniz?.
Galatasaray’ın bu başarısızlık öyküsü, gelecekteki başarılarına kapak ve kaynak olması dileğiyle.
Saygılarımla.
(Yazının devamı yok, bitti çünkü. İnşallah başarısızlıkları da biter)
Tertemiz bir 2011-12 sezonu dileğiyle…İnanın TFF’nin duruşu beni bu konuda fazla umutlandırmıyor.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

27 Temmuz 2011 Çarşamba

GALATASARAY VE BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-17















GALATASARAY’IN RİJKAARD İLE BAŞLAYAN,HAGİ İLE DEVAM EDEN VE BÜLENT ÜNDER İLE BİTEN İKİ YILLIK BAŞARISIZLIK ÖYKÜSÜ-17

Şu bir gerçek ki; Galatasaray Aslantepe Arena’daki o ıslıklama sonrası belini doğrultamıyor. Doğrultamıyor çünkü Başbakan’ın yağdanlıkları sürekli beline beline çalışıyorlar GS’in.
Sabahattin Önkibar’ın “Protestocular Silivri'ye!” başlıklı yazısı her şeyi daha iyi anlatıyor:
Şu tabloya bakar mısınız?
Galatasaray camiasının baronları kabahat işlemiş çocuklar misali salya-sümük olmuş!
Ağıtlar yakıyorlar, feveran ediyorlar...
Ben yapmadım, biz yaptırmadık diyorlar.
Gazetelere tam sayfa ilanlar verip televizyonlara demeçler veriyorlar!
Açılışa gelen seyircinin kamera görüntülerini polise diyet diye sunuyorlar.
Peki bütün bunlar niçin mi?
Haşmetmeap Tayyip Efendi Hazretlerinin hışmından korunmak için!
Yok yok o asilzadeler sadece Seyrantepe’de inşa edilen yeni stada el konulmasından korkmuyorlar aynı zamanda kendilerinin ya da ticarî işlerinin başına bir haller gelmesinden ürküyorlar.
Sadece bu fotoğraf bile Türkiye’yi anlatmıyor mu?
Sadece bu doğal protesto sonrasında konan tavırlar bile ülkemizin ne hale getirildiğini gözler önüne sermiyor mu?
Eksiği var fazlası yok Türkiye artık Hitler’in Almanya’sı ya da Saddam’ın Irak’ı misali korku devletidir.
Öyle olmasaydı bir siyasî kişilik maçta protesto edildi diye koca bir spor camiasının temsilcileri paniğe kapılıp af edilmeleri için yerlere kapanır mıydı?
Demokrasilerde övgü ve yergi kardeş tezahürlerdir.
Yapılanlar da sonuçta bir saldırı değil, ıslıklı protestodur.
Avrupa Birliği normlarını amaç edindiğini söyleyen bir siyasî kişilik kalabalıkların yasa dışılığı olmayan böyle bir dışa vurumuna nasıl tahammül göstermez?
Tayyip Erdoğan hâşâ Yaradan ya da din değildir, sonuçta bir siyasî figürdür ve kurallar içinde onu eleştirmek demokratik sistemin olmazsa olmazıdır.
Realite bu iken Erdoğan kendini farklı bir misyonda konumlandırıyor olsa gerektir ki aleyhine ıslık çalınmasını kutsalına saldırı olarak görüyor.
Oldu olacak bari protestocuları mal varlığını yazanlar misali Silivri zindanına göndertsin!
Galatasaray’la açılış maçını yapan Ajax Kulübünün Başkanı seyircinin yaptığı bu protesto olayından ötürü Başbakan’ın stadyumu terk etmesini anlayamamış ve “Bizde böyle şeyler çok sık olur ve siyasiler olgunlukla karşılar” demiş!
Peki Erdoğan’la AKP cenahı bu kadar sert tepkiyi niçin mi verdi?
Mağrurluğun ve kibirliliğin ötesinde seçim sürecinde bu tür toplumsal tepki tezahürleri olsun istemiyorlar.
Verdikleri sert tepki buna benzer sahnelerin yaşanmamasıdır, zira hem Tayyip Bey hem şürekâsı Tunus’da yaşandığı gibi toplumsal infialin kartopu misali bir anda büyüyeceğini ve genelleşeceğini görüyorlar ve dolayısı ile de korkular salarak işi baştan çok sıkı tutuyorlar.
Bu olayın gösterdiği bir başka şey de Aydın Doğan’ın Tayyip Erdoğan’a karşı tartışmasız olarak beyaz bayrağını çekmesidir.
Düşünebiliyor musunuz Aydın Doğan’ın hiçbir gazetesi stadyumda yapılan bu protestoyu haber yapmadığı gibi ertesi gün protestoyu yapanlara manşetten nankör diyebilmiştir.
Komik olan tablo bu iken Tayyip Erdoğan’ın hâlâ Aydın Doğan düşmanlığı üzerinden mağdur pozlara bürünmesidir... Vallahi pes!
İşin ilginç yanı. Doğrusu düşündürücü yanı; 06/05/2011 günü şu haberin yer alması: “ Başbakan'dan Bayraktar'a GS çıkışı!..Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, eski TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar'ı Türk Telekom Arena'nın açılışı sonrası böyle uyardı…Türk Telekom Arena'nın açılışı töreninde yaptığı konuşma sonrası Galatarasaraylı taraftarların protestosuyla karşılaşan Eski TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar, olaylı gecenin ardından Başbakan Erdoğan'la yaptığı konuşmayı anlattı…Başbakan, AK Parti Milletvekili adayı olan Bayraktar'a o geceden sonra ‘Yanlış konuştun’ diye çıkıştı.
Buna ne derler biliyor musunuz? Bu resmen iki yüzlülük. Öyle ki, seçim çok yüzlülüğün, bir kuple iki yüzlülğü.
Habere şu yorumu yapmışım: “Geçti Bor’un pazarı…Bu Galatasaray taraftarı eğer AKP’ye oy verirse, seneye kesin küme düşürülür…”
09/05/2011 günü oynanan Süper Lig’in 32. maçı olan Galatasaray-Kasımpaşa maçı için ‘yazı dizisinin 6. bölümünde’ şunları yazmışım:
Galatasaray’in 2009-2011 sezonlarında fazla aklına getirmediği, özellikle 2010/11 sezonunda unuttuğu bir şey vardı; “Kazanmak”. İşte bu unuttuğu şeyi ancak 2010-11 sezonunun sonuna gelindiği 32. haftada anımsadı; Kasımpaşa’yı Stancu, Baros ve Servet’in golleriyle 3-1 yenerek.
Devam edelim;
Galatasaray maça: Aykut xx, Sabri xx, Gökhan Zan xx, Servet xxx, Çağlar x (Dk. 46 Hakan Balta x), Ayhan xx, Yekta xx (Dk. 58 Baros xx), Kazım xxx (Dk. 84 Cem Sultan x), Culio xx, Emre Çolak xx, Stancu ile çıktı.
Fena oynamadılar.
Eğer Emre Çolak’a, birileri şut atmasını ve ne zaman nerde şut atacğını ve de soğukkanlı olmasını öğretirse, GS 4 Arda kazanmış olur. İkincisi Anıl Dilaver bu takıma kazandırılırsa 2 Arda da ordan gelir, al sana 6 Arda.
En önemlisi;
06/05/2011 günü antreman yaparken Servet Çetin’e karşı gelen, dahası yanlış yapıp kavgaya neden olan Cem Sultan, internet üzerinde Servet ağabeyine hakaretler yağdırdı, yani iyi şeyler yapmadı. Fakat aynı Cem Sultan, 09/05/2011 günkü Galatasaray-Karşıya maçında az oynamsına karşın iyi şeyler yaptı…Lütfen bu çocuğa sahip çıkılsın, çünkü bunu FB almak istiyormuş. Eğer bu çocuğa sahip çıkılırsa 4 Arda daha kazanır takım. Bir de iyi bir Mondragon bulursanız, Alın size GS onbiri…
GS puanın 40’a çıkardı: Zirvedeki Trabzon ve FB’nin puanı 73. GS şampiyon olabilmesi için son 2 maçta 34 puan alması ve Trabzon ve FB7nin son iki maçı kaybetmesi gerekir…Ben ne yazdığımı biliyor muyum?!

Seneye Fatih Terim’i düşünüyorlarmış. BJK’nin de ısrarla istediği Terim’in GS’a geleceğini zannetmiyorum.
Gelmemesi gerekir de. Çünkü ben şunları yazdım:
“Fatih terim bu ülkenin gelmiş geçmiş en başarılı futbol adamıdır. Daha genç, uzun yıllar çalışabilir. Fakat ülkemin özgünlüğünde fatih bir teknik adam olarak özgörevini tamamlamıştır. O galatasaray'ın bir dokusudur. Bu nedenle onun galatasaray'da ve ülkemin futbol dünyasında yeni ve büyük görevler üstlenmesi gerekir, tıpkı yeni teknik adamlığında yeni topçular kazandırdığı gibi yeni teknik adamlar kazandırması için.”

Lig’in 33 maçı Ankaragücü’nün FB ile olan maçı. Merak ediyorum. Bakalım Gökçeklerin bu maçtakı duruşu ne olacak. Sözde maç gününe dek Ankaragücü’nde sıkıyönetim ilan edilmiş….
Gökçeklerle çıkan şu yazıya göz atmakta fayda var:
Peki “Ankaragücü ve Gökçekler” başlığıyla Yalçın Bayar’in Ankara köşesinde yazılan şu yazıya ne demeli?
ANKARA’da yaşayan bir vatandaş olarak, bugünlerde otopark ücretlerine zam geleceğinden açıkçası endişe ediyorum. Neden mi?
Malum Sayın Belediye Başkanımız Gökçek, oğlunu Ankaragücü’ne başkan yaptırdı ama aslında her işe kendisi bakıyor. Gazetelerin haberlerine göre; Ankaragücü’nün son GS galibiyetinden sonra oğul Başkan, futbolcuların tezahüratı üzerine galibiyet primini 12 bin TL’ye çıkarmış ve futbolculardan büyük alkış almış... Ardından Sayın onursal (asıl) Başkan gelmiş, oğluna yapılan tezahürat onun için de tekrarlanmış. O da “Tamam prim 10 bin olsun” demiş. Bunun üzerine büyük hayal kırıklığı yaşayan futbolcular, “Ama Ahmet Başkan zaten 12 bin TL vermişti” demişler. Baba Gökçek hemen karşılık vermiş:
“Lira değil oğlum, dolar...”
Biraz geçmişe dönelim.
Sayın Gökçek oğlunu başkan yaptırınca yaptığı konuşmada, kulübe her ay çok büyük parasal kaynak sağlama sözü vermişti. Bu kaynağın nereden karşılanacağı konusunda tereddütleri de şöyle gidermişti:
“Yeni yönetime elimizden gelen desteği vereceğimize belediye başkanı olarak söz veriyorum. Bunları yaparken belediyeden para aktarmayacağız. Mevcut imkanları kullanacağız. Mesela mafyanın elinde olan otopark sektörü var. Kulübün onlardan gelir elde etmesini sağlayacağız.”
Daha sonra malum Ankara’nın bütün önemli cadde ve sokakları Belediye tarafından park yeri haline getirildi ve işletmesi birilerine verildi. Şimdi bir yere bir dakika dahi park etseniz, bir takım adamlar gelip hemen 5 TL tahsil ediyorlar. Merak ediyorum doğrusu... Acaba Sayın Başkan’ın bu prim bonkörlüğü, park ücretlerine zam olarak yansıyacak mı?

Tüm bu yaşananları, yani anlatanları dikkate almayıp aymazlığı yaşayan üç büyüklerin bilinen büyüğü en büyük aymazlığı yaşıyor. Nasıl ki, Adnan Polat Aslantepe Arena’yı kurtarmak için yanlış duruşlar sergiledi, O bilinen üç büyüklerirden birisi de de şampiyon olmak için ve de GS’yı zorda bırakmak için yanlış duruşlarını alabildiğine yoğunlaştırabildi.
Örneğin, GS Bayan Basket takımıyla yaptığı şampiyonluk maçlarındaki Basket maçlarında, bilinen takım lehine 100 faul, GS lehine 45 faul verilebiliyor ve ardından şampiyon olunabiliyor.
Futbol’da da benzer olgular yaşanıyor
Bilinen takımın, Gaziantep’i nasıl yendiği ortada. Sürekli bir kurgu ve oyun içinde oyunlar.
Trabzon’un elinden bu şampiyonluk alınabilir. Kendi sahasında FB’ye teslim olan ve duruşuyla futbola hiç de uygun olmayan Bülent Uygun, kendi sahasındaki maçta ES-ES’i FB karşısında durdurdu, aynı Uygun, aynı ES-ES’e Trabzon’u durdurarak-ki yenebilirdi de, çünkü müthiş oynattı takım. Neden mi FB karşısında oynatmadı mı?...-, eğer bugün(24/04/2011) FB deplasmanda renkdaşı Buca’yı yener ise, FB’yi lider yapacak.
Uygun’un işlettiği bu süreç resmen uygunsuzluk…
FB lider. Düşünün Buca 3-1 öne geçiyor ve ne olduysa oluyor, son yarım saat içinde FB 4 gol bularak maçı 5-3 alıveriyor.
Ardından Emeneke’nin sahaya çıkmadığı maçta Karabük’ü Karabük’te 1-0 yeniveriyor ve ikili averaja göre 73-73 olan puanların birincisi oluyor. Selçuk Şahin’i hakem Bülent Yıldırım atsa FB 10 kişi kalacak…FB belki de Galatasaray gibi salt lig’de kalmış olacak…Ah şu Fransa’dan Aziz El Yıldırım’a gelen sarı lacivert kalem, ahhhh!!! Bu Fransa’dan gelene Fransız kalan Trabzonlular eğer şampiyonluğu kaybederler ise, İnşallah seçim sandığına Fransız kalmazlar.
Galatasaray, son 2 sezon tarihinin en kritik günlerini yaşadı. Öyle ki kulüp, maddi, manevi çöküntü yanında özellikle Mehmet Helvacı ve Turgay Kıran’ın yüzünden(Devreye İnanç Kıraç’ın da girmesiyle) parçalanma tehlikesi de yaşadı..
Adnan Polat'a karşı hızla büyüyen karşıtlıkta başrolü "Liseciler" oynadı; dahası oynattırıldı.
Söylentilere göre Özhan Canaydın'ın "Bu kulübü gene liseye teslim edin" vasiyeti ile gittiğini kulaklara fısıldayan bunlar. Bu vasiyetin yapıldığı kişi Mehmet Helvacı imiş.
Polat'ın idari olarak ibra edilmeyişini açık seçik "Lisenin zaferi" olarak yazan, "Liseci" gazeteciler savaşın bir diğer etkin tarafı idi..
Galatasaray Başkanlığına aday gösterilen Ünal Aysal'ı bunlar öne çıkarmıştı.
Aysal, GS’ya en zor zamanlarda sürekli katkı vermiş biridir. Hırslı değildir, populist de hiç değildir. Her şeyden önce beyefendi biridir ve Galatasaray için faydalı olacak tek isimdir, bana göre…
Deniyor ki; GS’in hiçbir kademesinde görev almamış bir kişi, hem GS geleneğine aykırı, hem de deneyimsiz oluşuyla GS ve kendisine zarar verebilir.
Bizde, gerek sivil toplum kuruluşlarında, gerek onun profesyonel örgütlülğü olan partilerde; çalışmak ve siyaset yapmak için ille de bu 2 kuruluşta fiziki olarak belli süreçleri yaşayarak ‘Felsefesini ve İdieoljisini’ özümseme zorunluluğunu ileri sürenler var. Kişi o zaman bazı şeyleri hak eder ve çalışma şansını yakalarmış. Bu yaklaşım yanlıştır. Siz bir yapının felsefesini, ideolojisini özümseyip benimsemeniz için ille de bedenen o kuruluşlarda belli süreçleri yaşamanız gerekmez. Siz o felsefe ve ideolojiye kafanızdan, yani düşüncelerinizde süreç tanıyorsanız, o kuruluşlarda görev de alabilir, aday da olabilirsiniz. Ben Aysal’ın Galatasaray’daki görevini bu mantıkla değerlendiriyorum ve de GS’ya zarar değil katkı vereceğine inanıyorum.
Galatasaray'da yönetim değişti. Ve seçimi kim kazandı biliyor musunuz(Böyle soru mu olur. Biliyorsunuz tabii)? Birilerinin dediği gibi ‘Kimse aday olmaz ise, Aysal aday olur’ diyenlerin aksine 2 aday ile yarıştı. Biri Mehmet Helvacı, diğeri Turgay Kıran idi. ‘Her ikisi aynı zamanda GS’in altını oyan, fakat oyulan kimliklerdi’ diyenlere hak verir misiniz?
Sonunda derslerin aldılar. Nasıl mı? Aysal ikisinin aldığı oyun 3 katını alarak.

Sarı-kırmızılılarda kongreye kesin favori olarak giren Ünal Aysal 2998 oy topladı, Turgay Kıran 573, Mehmet Helvacı 397’de kaldı. 15. sandıkta kulübün kuruluş yılı 1905 oya ulaşarak zaferini ilan eden Aysal, rakiplerinin toplamının 3 katı oy aldı

Ali Dürüst: Doğum Tarihi: 14 Mayıs 1955. Doğum Yeri: İstanbul. Medeni Hali: Evli. Eğitim: Galatasaray Lisesi, Boğaziçi Üniversitesi. İş durumu: Sanayici
Sedat Doğan: Doğum Tarihi: 12 Ocak 1971. Doğum Yeri: İstanbul. Medeni Hali: Evli. Eğitim: G.Saray Lisesi, Lozan Üni. Hukuk Fakültesi. İş durumu: Avukatlık ve danışmanlık.

Adnan Öztürk: Doğum Tarihi: 15 Haziran 1963. Doğum Yeri: İstanbul. Medeni Hali: Evli. Eğitim: G.Saray Lisesi, İTÜ Petrol Müh., İstanbul Üni. İşletme Fak. İş durumu: Arcelor Mittal CEO.

Ali Gürsoy: Doğum Tarihi: 1 Haziran 1979. Doğum Yeri: İstanbul. Medeni Hali: Evli. Eğitim: G.Saray Lisesi, Florida Üni. İşletme Böl. İş durumu: Gürsoy Grubu inşaat bölüm başkanı.

Semih Haznedaroğlu: Doğum Tarihi: 10 Şubat 1940. Doğum Yeri: İstanbul. Medeni Hali: Evli. Eğitim: Galatasaray Lisesi, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi. İş durumu: Sanayici.

Mete Başol: Doğum Tarihi: 7 Şubat 1957. Doğum Yeri: İstanbul. Medeni Hali: Evli. Eğitim: İngiliz Erkek Lisesi, Arizona State Üniversitesi. İş durumu: Bankacı.

Refik Arkan: Doğum Tarihi: 21 Mart 1951. Doğum Yeri: İstanbul. Medeni Hali: Evli. Eğitim: G.Saray Lisesi, İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi. İş durumu: Yeminli mali müşavir.

Aka Gündüz Akdemir: Doğum Tarihi: 1 Ocak 1949. Doğum Yeri: İstanbul. Medeni Hali: Evli. Eğitim: İst. İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi. İş durumu: Arçelik A.Ş. yönetim kurulu üyesi.

Celal Gürcan: Doğum Tarihi: 1 Mayıs 1955. Doğum Yeri: İstanbul. Medeni Hali: Evli. Eğitim: Galatasaray Lisesi, Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi. İş durumu: Petrol Satış ve Dağıtımı.

Adnan Nas: Doğum Tarihi: 30 Ocak 1951. Doğum Yeri: İstanbul. Medeni Hali: Evli. Eğitim: İstanbul Üni. Hukuk Fak. İş durumu: Price Water H. Coopers mali müşavirliğin yönetim başkanı.

Yedekler: Ahmet Ocaklı, Abdurrahim Albayrak, Mehmet Cibara, Necati Demirkol, Emir Sarıgül.
Sonuç Galatasaray Lisesi: 6- Diğerleri: 0
Bence bu kadro başarılı olacaktır. Her ne kadar Aysal, ay yüzlü ışık saçan değil de plastik donuk bir yüz olsa da güvenilir ve inanılır bir yüz olduğu izlenimi veriyor. Ciddi bir insan…
Kim ne derse desin, 34. başkan Ünal Aysal ile GS’da Aziz Yıldırım süreci başlayabilir de, Mehmet Cansun süreci de…Yani uzun yıllar kalır veya kısa zamanda çeker gider…
Şu bir gerçek; Fatih Terim’i asla getirmez. Getirir ise yanlış yapar. Milan’da Gaktuso ne ise, GS’da da Terim odur; başına buyruk abartılı kendine güvenen biri…Tek avantajı 5 zarar verirken 10 fayda vermesi idi. Fakat son zamanlarda bu sayılar yer değiştirmiştir, yani tersine dönmüştür…
Süper Lig’in 33. maçı deplasmanda Gençlerbirliği ile idi. GS maçta; Ufuk x, Sabri xx, Gökhan xx, Servet xx, Insua x, Emre Çolak xxx, Yekta x (Dk. 90 Cana ?), Culio xxx, Kewell xxx, Kazım xx, Stancu x (Dk. 80 Aydın x)
13’ü ile mücadele etti…
Pino ve Baros aslanları kulübede terbiye ediliyorlardı.
Ünder her hafta bir kaleci deniyor. Önce Zapata, sonra Aykut Erçetin, bugün de Ufuk…Sanki giderayak birer kere de oynayın der gibiydi.
Yekta erken iyileşmiş. Demek bünyesi sağlam. Sahanın her yerinde vardı, dahası oyunun tamamında…Kesik-kesik, fakat keskin oynayan bir Kazim gördük bugün. Eğer devamlılğı olsun, GS7da birgün oynamaz, çünkü kaparlar. Kewell, Servet ve Emre Çolak iyi idi, ama bir Culio vardı ki bu sezonun yan cepheden 30 metre uzaklıkta öyle bir aşırtma gol attı ki, bu sezonun istisnasız en iyi golü idi, belki de Avrupa’nın, belki de Dün…Yok-yok dur orda, o kadar değil.. Fakat müthiş birgol idi,maleci yedi…
Kewell; “Son 3 maçı Konyaspor’u da yenerek yengiyle kapatmak istiyoruz, taraftarlarda iyi imaj bırakmak için..” diyor, ben yemiyor. Bu üç hafta iyi oynayıp, gelecek olan çalıştırıcıda veya menejerlerinde iyi imaj bırakmak amaçları.
GS bu kadro ile, kesin bu sezon yaşadığını yaşamaz, ama, ligi de en fazla 5. bitirir. İyi bir kadro kurar ise Aysal, UEFA demesine bakmayın, Avrupa Şampiyonlar Ligi’ne oynar 2012-13 sezonunda.
Her başlangıç yeni bir umuttur. Aysal’da umuttur…Gözünü seveyim bu 2 yılı unuttur.
Eğer para var ise, başarı da vardır. Aysal eğer; “ Sizlere ileriye dönük sadece bir vaatte bulunabilirim: Başarı, başarı, başarı..." diyorsa para sorunu yaşanmayacak demektir.

Goller: Ünal Aysal, pardon: Emre Aygün 27 ve 79 da (Gençlerbirliği), Kewell 43, Culio 47, Kazım 86 da (Galatasaray)
Bir gün sonra(15/05/2011) iki sarılacivert takım Şükrü Saraçoğlu’nda karşı karşıya geldi… Ankara katlı kavşağının enbesil oğluna satın aldığı takım aklıma geldi…Her neyse, biz 2 sarı lacivert’in maçına gelelim… İstanbul’un SL’si, Ankara’nın SL’sini doldurdu; tam altı gol attı…FB 6- Ankaragücü 0…Süper lig’in çivisi değil, cılkı(Kokmuş yumurta) çıktı…Ve maçı yöneten hak-eme(ne) Merkez Hak-em(en) Kurusu iyi puan verdi…Verecekti tabii ki, maçı en iyi şekilde 6-0 yaptı.
Ankaragücü maçı öncesi; Emre Belezoğlu ‘üç Ankargüçlü oyuncuyu arıyarak, ben sizleri FB’ye aldıracağım demiş” Ne kadar doğrudur bilemem ama Emre olunca işin içinde düşünmek gerek…Bu olayı TBMM’ine AKP Trabzon Milletvekili Kemalettin Göktaş taşımış. Göktaş; 2 dönemdir milletvekili; bu dönem gösterilmemiş..Bu demektir ki Trabzon taraftarını Başbakan’a karşı tetikliyor…Göktaş’a savaş açan kim Ercan Saatçıoğlu ve Gökmen Özdemir…Bunlar kim? FB militan yazarları..Bir yıldır dediğim şu “FB eğer bir şekilde Trabzon’un elinden şampiyonluğu alır ise, Türkiye’de ikinci bir İTALYA futbol temizliği başlar…’ Gidiş o gidiş… Gönül ister ki ‘Halkın ortak sevinci futbolu’ orta malı haline getirmezler..
Ankaragücü maçından sonra FB topçuların göğsünde “Biz bu oyunu böyle oynarız” tişortu FB’nin nasıl oynadığını gösteren somut bir olgu…FB bazen akım derken…um diyebiliyor…Bu tişort karşı taraftarlar için büyük bir geyik malzemesi..

Başbakan Fransa’dan Aziz Y’a E.Bağış aracılığıyla bir SA kalem bağışlıyor…Merkez hakem komitası; Az…Yıldırım’ın istemediği Yunus Yıldırım’ı 16 haftadır FB maçına vermiyor(Başarısız olduğu için değil, çünkü başarısız olsa BJK-İBB Ziraat Kupa finaline vermezdi) TFF ses çıkarmıyor…Bir tek atağı olmayan FB’ye Cüneyt Arkın, pardon Çakır 3 penaltı veriyor(ilki ve sonuncusu kesin penaltı değil)…Ankara’nın SL’sinin kalelecisi, maçın 28.dakikasında kendisini attırıyor ve takım bir saat 10 kişi oynuyor…Yorumculardan yabancı olanı(Markus Merk-Dünyanın en büyük Alman hakemi) bile, üç penaltının oluşu ve üçünün de kalecilerin sağına atılmasının şaşırtıcı/kışkırtıcı(Fr. Sansasyonel) demesine karşın, dönüp FB’nin galibiyeti hak ettiğini söylemeleri---Yerli yorumcular; bu yıl hakemlerin ikinci devre sonrası FB’yi işaret ederek kalitesiz maçlar yönettiklerini söylemeleri…Tüm bunlar gerçekten süper Lig’i çürük yumurta kokusuna….
O’nu bunu bilmem; FB bu yıl da şampiyonluğu son maçta verir ise, Başbakan ile, hatta Yaşar B ile ben bile sahaya atlayıp, FB’li topçuları dizlerime yatırıp kıçına kıçına vurcem…
Bakalım Lig’in 34. haftası, ille de Sivas’taki Sivasspor-FB maçı nasıl geçecek..Riza Çalımbay’ın FB’ye gelme olasılığı olmadığına göre, Trabzon’a çalım atması zooooor…

Ve lig bitiyor. Dahası GS’in bittiği yıllar bitiyor. Doğru; o başarısız yıllar bitti mi acep, yoksa seneye de başarısızlığın devriâlemi devam edecek mi?
(Yazının devamı haftaya)
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

25 Temmuz 2011 Pazartesi

AMBLEMLİ İKİNCİ ANKARA MEYDAN SAVAŞLARI











BAŞKENT AMBLEM MEYDAN SAVAŞLARI
Başkentimiz Melih Gökçek sayesinde 1994’ten beri amblem tartışıyor. Son zamanlarda buna ‘Meydan’ tartışması da eklendi.
Amblem; Fransızca bir sözcük. Bir düşünceyi veya bir kurumu temsil eden görsel simge. Simgenin Latince karşılığı Sembol. Sembolün Grekçedeki anlamı, “Birlikte tartışmak, bütün haline getirmek…” Doğrusu birlikte düşünmek ve bütünleşmek.
Kentlinin birlikte düşünüp bütünleştiği yerlere de; Arapça Meyden diyoruz. Anlamı ise ‘geniş alan.’
Kent meydanlar kentlinin ortak düşün refleks alanlarıdır. Dahası, uzlaşı ve dayanışma boyutunda, düşündüğü, inandığı değerleri haykırdığı alan. İşte bu alanlarda bir parti ve ideolojinin görsel simgeleri değil, Ankara’nın düşünsel tarihsel kökene dayalı görsel simgesi, yani amblemi dalgalanmalıdır.
Siz Ankara’nın düşünselliğini evrensel boyutta simgeleyen, aynı zamanda barışı, aydınlığı ve üretkenliği içeren Hitit uygarlığı ve sanatının simgesi ‘Hitit Güneş Kursu’ amblemini Kaldırıp, onun yerine iki günde kurulup üçüncü kez iktidar yapılan bir partinin düşünselliğini simgeler izlenimi veren bir şeyi ‘Ankara Amblemi’ olarak dayatamazsınız. Daha net söylemle; Anadolu’nun en eski uygarlığı Hattiler-Hititler yapıtı olan, ‘Hitit Güneş Kursu’ amblemi yerine; gerek sanat, gerekse estetik bağlamda hiçbir şey ifade etmeyen basit bir çalışmayı, Anadolu insanın değerlerini ve kutsalını kullanarak amblem diye dayatamazsınız.
Meydanlar ve amblemler kentlerin evrensel kimliğini yansıttığı gibi coğrafyasının kimliğini de yansıtır ve yansıtmalıdır da. Siz bir ideolojinin kimliğini yansıtan bir amblemi topluma dayatıyorsanız, bilin ki bunun adı faşizmdir ve Hitler Almanya’sını çağrıştırır.
Bazı nobetçi psikonevrotik reaksiyon içindekilerin ‘yeni aydın namussuzluğu’ diye tanımladığı Kemalistlikle suçladıkları CHP bu evrensel kriteri dikkate alarak, Kurtuluş Savaşının önderi Atatürk’ün ‘Anıtkabiri’ni değil de -ki doğru- 1973’te ‘Hitit Güneş Kursu’ nu Belediye başkanı Vedat Dalokay aracılığıyla Ankara’mızın simgesi/amblemi haline getirdi. O histeri nöbetindekilerin(Ki bunlar Kemalistlikle suçladıkları bir gazeteye reklam verilmesin diyerek muhbirlik yapıp, ardından düşünce özgürlüğünden söz edenlerdir ) ‘kişilik bozukluğu’ olarak gösterdikleri Kemalistler, Ankara’nın simgesi ‘ANITKABİR’ olsun diyebilirlerdi. Demediler, ama birileri 1994’te ideolojilerini simgeleyen bir şeyi Melih Gökçek aracılığıyla Ankara’nın simgesi haline getirdi. Bu nöbetçi histeristler nedense faşizm ile örtüşen bu duruşu eleştirmediler.
‘Hitit Güneşi Kursu’ ambleminin değiştirilmesi; salt ülkemin uygarlığını değil, dünyanın evrensel uygarlığını yadsımaktır. Çünkü ‘Hitit Güneş Kursu’ dünyanın en eski uygarlıklarından biri olan Hatti-Hitit uygarlığının yapıtıdır ve belirttiğim gibi barışı, aydınlığı ve verimliliği simgeler. Bu amblemin tekrar Ankara Amblemi olması için 1995 yılında Ankara 2. İdare Mahkemesi Gökçek amblemini iptal etti. Bu hukuki engeli kaldırmak için zaman kaybetmeksizin kanun değişikliği yapılarak belediyelere kentin amblemini belirleme yetkisi verildi ve Gökçek amblemi tekrar kullanılmaya başlandı. Ve ardından bu sefer Gökçek amblemini Ankara 3. İdare Mahkemesi tekrar iptal ediyor, fakat Gökçek ‘belediyelerin amblem belirleme yetkisini’ kullanarak aynı amblemi ufak bir değişiklikle tekrar devreye sokuyor.
Nedir bu? Bu resmen Ankara’yı katlı kavşak mantığına teslim etmektir. Bu mantıkla yıllardır savaş veren hemşerim eski Milletvekili Avukat Rahmi Kumaş’a teşekkür etmek isterim. Bu kararlılığını sürdürdüğü için Çankaya veya Yenimahalle belediyesinin bir sokağa veya caddeye sayın Kumaş’ın adını vermesini haddim olmayarak öneriyorum.
Kentin simgesinde(amblem) kendini gösteren ve toplumsal barış adına yapılması gereken birlikte tartışmayı, bütünleşmeyi, düşünmeyi siz nerede yapacaksınız? Meydanlarda. Meydan’ın var mı? Yok. Koca başkentimde, meydanlar Sincan ve Etimesgüt benzeri gettolarına kaydırdılar.
Çankaya Belediye başkanı sayın Bülent Tanık’ın ‘Meydan savaşının’ özünde bu yatmaktadır. Sayın Gökçek ise olguya siyasi ve ekonomik rant boyutunda baktığı için Kızılay-Sakarya’daki ‘SSK Rant Tesisleri’ni ele geçirme savaşı vermektedir.
Ankara için Amblem’de, Meydan da tartışılmalıdır. Ankaralı üzülerek belirteyim ki, her şeyden olduğu gibi bu zorunlu tartışma ortamından da‘Şike masalları’ ile uzak tutulmaktadır.
Verilen bu ‘Amblem ve Meydan Kavgası’ kentliyi ilgilendiren bir olgudur ve taraf olmak zorundadır kentli. Bu nedenle Meydan konusunda Tanık’ın, Amblem konusunda da Hitit Güneş Kursu’ndan yana tepki koymalıdır.
Meydan konusunda sayın Tanık yanında, yani SSK Rant alanının kesin meydan olmasından yanayım. Amblem konusunda da, sayın Rahmi kumaş’ın yanında, yani Hitit Güneş Kursu’nun amblem olarak kullanılmasından...
Eğer Kızılay-Sakarya’da bu meydan yaşama geçirilirse, bugüne dek; Murat Karayalçın’ın Metro projesinden sonra Ankara’ya kazandırılacak en büyük yapıt olacaktır “Kızılay Barış Meydanı”.
Yeşil alanlar birer nefes alma odakları olduğu gibi, kent meydanları da, düşünselliklerin haykırıldığı stres atma noktalarıdır benim için.
Amblem’e gelince; birileri diyor ki, Gökçek Amblemi’ndeki Minare ve Hilal’den mi rahatsızsınız?
Evet rahatsızız, çünkü birileri ‘Ankara’nın tarihsel hafızası ve kökeni ile uzaktan yakından ilgisi olmayan’ benim değerlerimi ve kutsalımı ideolojisinin aracı haline getirmektedir. İşte budur beni rahatsız eden. Ve buna, kimsenin asla hakkı yoktur.
Bir kere minarelerden ve hilalden rahatsız olsak, İstanbul Amblemi’nden de rahatsız olurduk, çünkü buradaki benim kutsalım İstanbul’un tarihsel hafızasını ve kökenini simgeler.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
İLET-Kİ GRUBU
evesbere@gmail.com
GSM: 0506 609 00 32