28 Eylül 2011 Çarşamba

DERE YATAKLARINDAKİ YAPILIŞMALARDA VE SAHİL YOLU İNŞASINDAKİ MÜHENDİSSİZLİKLER














DERE YATAKLARI VE SAHİL YOLUNDAKİ MÜHENDİSSİZLİKLER
Benzer olaylar gündeme geldiğinde, insanı ister istemez, bilgiç(Ar. Ukala) kılmayı bırakın, kendi düşüncelerini dayatan(Fr. Narsis) kimliğe büründürüyorlar; “Ben dememiş miydim?!” diyerek.
Bilgiçliğimizle;
Gerek dere yataklarındaki yapılaşmalarda, gerekse sahil yolu inşasında, mimarlık ve mühendislik disiplininden yoksun bir sürecin işletildiğini, tehlikeli ve ekonomik olmadığını, doğaya ve doğana zarar verdiğini, ileri de doğadan aldığını doğanın geri alacağını, çünkü milyonlarca yıl kendini inşa eden dere yataklarının ve de koyların, falezlerin yok edilmesinin ekolojik denge ile birlikte sosyal yaşamı bitireceğini, bu nedenle, dere yataklarındaki tüm yapıların yıkılması gerektiğini, sahil yolunun kuşaklama yöntemle arkadan geçmesini yazdık da, yazdık, fakat karaladılar da, karaladılar; öyle ki, yatırım düşmanı vatan haini bile ilan ettiler.
Evet, biz yıllardır bu bilgiçliği yaptık ve yaparken de söyledik. Dün, söylediğimizi anlamayanlar veya anlamamışları oynayanlar, bugün bizim gibi bilgiçlik ve vatan hainliği yapmaya başladılar; ‘Dere yatağındaki tüm yapılar yıkılacak…Sahil yolu mühendisliği gözden geçirilecek’ diyerek.

Evet;
Rize’deki sel felaketi sonrası AKP iktidarı diyor ki: “ Dere yatağında yapı kalmayacak”
Sitemkâr bir parantez açarak, konuya girmek istiyorum: “Dalga mı geçiyor? HES’ler yüzünden dere mi bıraktı da, yatağından korkuyor?”
Dediklerimize tek-tek geliniyor:
Rize Valisi Seyfullah Hacımüftüoğlu, “Dalyan dere yatağındaki Sağlık Müdürlüğü’ne ait Rehabilitasyon Merkezi ve Tüm dere yataklarında olan binaları, hangisi olursa olsun yıkmaya başlayacağız. Kamuoyuna örnek olacağız. Bir şey olmaz diye düşünülerek bu binalar yapıldı ama sonuç ortada. 2’nci yıkılacak bina ise Zihni Derin İlköğretim Okulu” dedi.
Rize Belediye Başkanı AK Partili Halil Bakırcı ise, “Geçen yıl şu an yıkım kararı aldığımız bölgede yeni bir kamu binası yapılması yönünde çok büyük bir baskı yapıldı. Valiliğin desteğini alarak karara karşı direndik. Yıkılacak binanın yerine, Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi kurulması planlanıyordu. Direnmesek çok farklı olabilirdi. Artık kimseyi dinlemeden, kanunların bana verdiği yetki dahilinde Rize’de ne kadar usulsüz ve tehlikeye yol açan ne kadar yer varsa bunları yıkacağım” diye konuştu.
Selzede AK Parti Zonguldak Milletvekili Köksal Toptan “Dere yataklarını çok fazla kullanıyoruz. Bizim akraba tarafından bağışlanan arazi üzerinde yapılan Fen Lisesi de zarar gördü”
Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Karadeniz Sahil Yolu’nun incelendiğini bildirdi. Ağustos ayında Rize Belediye Başkanı’nın yaşanabilecek taşkınlara karşı Karadeniz Sahil Yolu’na ilişkin endişelerini kendisine aktardığını belirten Eroğlu, şunları söyledi: “DSİ’den 3 bölge müdürü, 3 daire başkanı ve bir de bölgeden ciddi bir ekip geldi. Rapordan sonra bakacağız.”
Kusura bakabilirsin sayın bakan; “Geçti Bor’un pazarı…..”
Yine de; sayın bakan size katkı bağlamında aşağıdaki yazıları okumanızı, en azından gönderdiğin üst düzey bürokratlara okutmanızı isterim:
http://blog.milliyet.com.tr/karadeniz-oto-yolu-rantabl-mi--/Blog/?BlogNo=94785
http://blog.milliyet.com.tr/artvin-deki-sel-son-uyari-olsun---/Blog/?BlogNo=204983
http://blog.milliyet.com.tr/rize-deki-felaketin-nedenleri/Blog/?BlogNo=261461
http://artvin.biz/artvin-yazilar/toplum/575-sel-felaketleri-meteorolojik-mi-Ideolojik-mi/
http://www.bizimanadolu.com/koseyazarlari/scorbacioglu14.htm

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
evesbere@gmail.com
GSM: 0506 609 00 32

24 Eylül 2011 Cumartesi

ANKARAM VE TÜRKİYEM İÇİN BİR PROJE ÖNERİSİ DAHA















ANKARA'YA NEFES ALDIRACAK PROJE ÖNERİM:
Yalçın BAYER ’in “Yeter Söz Milletindir” köşesinde 24 Eylül 2011’de yer aldı:

Sadece Eymir gölünü değil, Mogan ve Eymir ile bütünleşmiş Gölbaşı ilçesinin çevresi ve ODTÜ’nün tüm alanları, hatta devasa yapay park ve göller motorlu araçlara kapatılabilir. Kapatılmalıdır çünkü, bu alanlar Ankaralının nefes alma yerleridir.

Bilindiği gibi ‘sanayi devrimi’ ile artan karbondioksit (CO2) gezegenimizin atmosferini kirleterek küresel ısınmaya neden olmaktadır. Karbondioksit denen illet gazı üretenlerin başında motorlu araçlar geliyor. İşte bu doğaya zarar veren araçtan kurtulmak için, atlı binek aracı (fayton) ve bisiklete izin verilmelidir. Herkes bisiklet kullanmıyorsa üç tekerlekli bisiklet... Özellikle bisikletin, ‘sağlıklı’ yaşam pedalı olduğunu unutmayın.
Unutmamanız gereken bir diğer olgu da; Atatürk’ün İstanbul adalarında araçları yasak etmesiyle, adaların doğa dokusunun bizlere taşınmasıdır. Gelecek nesillere de taşınacaktır...
Salt motorlu araçlara değil, elektrikli araçlara da karşıyım. Çünkü; toplumdaki hastalık, kaza ve sağlıkla ilgili durumların dağılımına, görülme sıklıklarına ve bunları etkileyen belirteçlere (Epidemiyoloji) bakanların yüksek gerilim hatları ve elektrikli aletlerin (0-300 Hz) kanser riskini artırdığını savlarını gözden kaçıramayız.
Gelin, dolara değil, doğaya ve doğana sahip çıkalım.
Aslında Ankara’nın gönencini artıracak öylesine projeler geliştirilebilir ki; ah şu partilere proje ve program değil, yalnız kendini taşıyan, siyasilerin partilerdeki etkinliği kırılabilse...
Şevket ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
evesbere@gmail.com
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

21 Eylül 2011 Çarşamba

GALATASARAY KARABÜK VE TÜRKİYE'NİN 4. BÜYÜK DERBİSİ SAMSUNSPOR TRABZONSPOR MAÇLARI


















GALATSARAY-KARABÜKSPOR VE TÜRKİYE’NİN 4. BÜYÜK DERBİSİ SAMSUNSPOR-TRABZONSPOR MAÇLARI
İzninizle önce şu Play-Off(lu)’dan söz etmek istiyorum:
Süper lig, ooof, ooofff çekerek Play-Off ile dönmüştü...Ben süper lig’in beraberinde getirdiği Play-Off’a karşıyım. Dümdüz mantık ile hareket edenlere, ‘sorusu içinde’ düz mantıkla yanıt vermek istiyorum: “Diyelim; ligi birinci bitiren takım ile ardından gelenler arasındaki puan farkı 19. Diğerleri 6 maçı da kazansa 18 puan alacak. Bu durumda şampiyon yine ligi birinci bitiren takım olacak.
Diğer kurallara değinmiyorum, çünkü o kurallar da benim için anlamsız yaptırımlar içiriyor.
O zaman play-off'un anlamı ne?...
Bunun adı Play-Off ile oooff!! çekmek değil de nedir?
Sonra Galatasaray maçına geçerek; ‘Karabük’ün değil’ Bünyamın Gezer’in Galatasaray dünyasını nasıl karartığına değinelim.
Maçın 13.dakikasında Muslera’nın(Allah müstahakını versin, ne diye çıkarsın?) gelen topu kesmek için ceza sahasının dışına çıkıyor, çıkarken de rakip oyuncuya çarpmıyor, çarpışıyor ve ardından ‘ Gezer sanki böyle bir fırsat bekliyormuşçasına’ Değil kırmızı kart, sarı kart bile tartışılan pozisyonda, mal bulmuş magribi gibi kırmızı karta saldırıyor ve Galataray çalıştırıcısı F.Terim’in oyun kurgusunu tümüyle bozuyor. Bundan sonra neyi yazacaksınız? Oyundaki kanat organizasyonünün mu, orta saha edilgenliğini mi, özellikle Galatasaray oyunculardaki isteksizliği mi(Elmander, Zan harıç. Biraz da; Melo, Balta, Kazim ve Urfalırüji hariç), oyun şablonunu mu, neyi-neyi yazacaksın?!
Düşünün Karabüklü Birol resmen Melo’yu oyundan düşürmek için(düşme kardeşim…Terim uyar oyuncunu) faul üstüne faul yapıyor, Gezer ise ‘gezinerek oynayan GS’li topçuları ve Birol’u’ gezinerek izliyor. Birol’un her hareketi 4 Muslera hareketine eşdeğer iken, Birol oyunda, Muslera dışarıda…Böyle bir maçı nasıl yazarsınız siz?…Ufuk Ceylan resmen Karabükspor’a zaman kazandıran Karabükspor kalecisi gibi oynuyor. Sanki galibiyeti korumaya çalışan vasat takım kalecisi gibi tüm topları geç soktu oyuna ve Terim hiç de uyarmadı…Kaşı açık Ufuk’un bence sorunu var, bu sorun giderilmez ise Galatasaray için sorun olur. Yediği golde kılını kıpırdatmadı…Selçuk İnan’daki inançsızlıkla özdeş isteksizliği, Sercan Yıldırım’daki konsantrasyonsuzluğu, anlamakta güçlük çekiyorum..Siz böyle maçı ve topçuları nasıl yazarsınız?!
Terim ‘sağ olsun Gezer sayesinde’ ne oyunu okuyabildi, ne de oyuncuları, az kalsın Karabük canımıza okuyordu.
Galatasaray Kadrosu: “Muslera x, Gökhan Zan xx, Selçuk İnan xx, Elmander xx, Melo xx, Riera x (Dk. 16 Ufuk Ceylan x), Ujfalusi xx, Hakan Balta xx, Eboue x (Dk. 81 Baros x), Kazım xx, Sercan Yıldırım x (Dk. 46 Sabri x)”
Goller: Dk. 73 Erdem (Kardemir Karabükspor), Dk. 83 Melo (Penaltıdan) (Galatasaray).
Bu Melo GS’a katkı verir. İkincisi; Baros kazanmak için Terim kendini zorlamalı. Oyuna girdi penaltı yaptırdı. Elmander ile birlikte oynatmayı denemeli. Evet, evet iki forvet…
Geldik; Karadeniz’in en büyük, Türkiye’nin 4. büyük derbisi Samsunspor-Trabzonspor maçına.
Hani derler ya, ‘Al birini vur birine”, işte bu maçta da Samsunspor Galatasaray’dan farksızdı. O da kırmızı kart gördü. Özellikle yabancı oyuncuları isteksiz buldum. Petkoviç’i de…İşin özü Samsunspor iyi değil iki haftadır. Yalnız, FB’den gelen kaleci Ertuğrul geleceğin kalecisi olacak iletiler sundu bana(FB’nin en iyi tarafı bu, iyi kaleci yetiştirmesi…)
Samsunspor’da ikinci yarı oyuna giren Murat Yıldırım, Bülent Kocabey ve Anıl Dilaver, her ne kadar futbol otoriteleri az yıldız vermişler se, Petkoviç bunlara çok forma verip, yabancıları kesecekler gibi. Anıl bence ikinci Arda olma yolunda. Ergün Teber faydalı bir oyuncu. Fink’e sözüm yok. Lazar da iyi, Kemal de(İyi de Samsunspor iyi değil diyorsun. Kardeşim iyi olmayan takım, oyuncular değil. Doğrusu, oyuncular da, çalıştırıcı da takıma ve birbirlerine alışamadı daha, alışacaklar. İnşallah lig bitmez). Şu Zenke’yi de kazandırsın Petkojiç, çünkü biraz küs gibi…
Samsunspor: Ertuğrul x, Bahia xx, Fink xxx, Selim x (Dk. 46 Murat xx), Mustafa xx, Kemal xxx, Ergün xxx, Bance xx, Lazar xxx, Dominguez x (Dk. 78 Bülent x), Zenke x (Dk. 65 Anıl x)
Trabzonspor: Tolga xxx, Celustka xxx, Giray xx, Glowacki xx, Marek Cech xx, Zokora xxx, Colman xxx, Serkan xx (Dk. 74. Volkan x), Burak xxx, Adrian Mierzejewski xx (Dk. 61 Aykut x), Halil Altıntop xx
Goller: Dk. 33 Burak (Trabzonspor), Dk. 85 Ergün (Samsunspor)
İşin en doğrusu; her iki maçta da seyir zevki düşüktü.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@gmail.com

18 Eylül 2011 Pazar

GALATASARAY SAMSUNSPOR MAÇINDA MELO VOLESİ















Bir bakıma mutluyum, çünkü Galatasaray-Samsunspor maçını yazıyorum, çünkü Samsunspor süper lig’de. Bir diğer yandan üzgünüm, çünkü taraftarı olduğum iki takımı yazacağım, çünkü beraberlik Galatasaray’in işine yaramıyacağı için, muhakkak biri yenilecek ve üzüleceğim.
Bu yıl, sayın Aysal’ın dediği gibi ‘Aysal’ın da, Terim’in de’ son şansı.
Galatasaray tam; 16 topçu gitti; Arda Turan A. Madrid’e(Galatasaray’a şampiyonluk kazandıramadı, ama para kazandırdı. Gitmesi iyi oldu.), Barış Özbek Trabzonspor’a, Cem Sultan Kayserispor’a(Kesinlikli gönderilmemliydi), Lorik Cana Lazio’ye(Kesinlikli gönderilmemliydi), Pino N. Saudi’ye (Kiralık da olsa kesinlikli gönderilmemliydi. Engin Baytar ve Sercan Yıldırım riskine evet diyen Terim, buna da evet demeli idi), Lucas Neill Al Cazira’ya(Kesinlikli gönderilmemliydi), Harry Kewell Melbourne Victory’a, El Culio Orduspor’a kiralık(Kesinlikli gönderilmemliydi), Stancu Orduspora kiralık, Zapat Deportivo Pereira(Kesinlikle gönderilmeliydi), Mustafa Samsunspor’a, Anıl Dilaver Samsunspor’a(kesinlikli gönderilmemliydi, çünkü ikinci Arda olması için bir başka takımda pişmesi gerekir), Mehmet Batdal Karabük’e (kesinlikli gönderilmemliydi, çünkü o’ndan ancak Terim Hakan Şükür yaratabilirdi), Serdar Eylik Karşiyaka’ya(Anıl Dilaver için söylediklerim geçerli), Musa Çağıran Bursaspor’a(Bu oyuncu beni çok korkutuyor. Harikalar yaratabilir, çünkü Ertuğrul Sağlam bunda bir şeyler gördü ki…) ve İnsua Liverpool’a gitti(Kiralıktı, geri döndü)
Gelen 11 futbolcuya bakalım; Engin Baytar Trabzonsopr’dan(Türkiye’nin, değil dünyanın en iyi topçusu olduğu kadar, dünyanın en dengesiz duruşun sahibi. Terim o’nun duruşunu çözer gibi, çözemez ise kendisi de çözülür), Sercan Yıldırım Bursaspor’dan(Tipik bir Engin Baytar duruş yanlışlıklarına sahip…), Selçuk İnan Trabzonspor’dan(Müthiş bir futbolcu aktarımı), Ceyhun Gülselam Trabzonspor’dan(İyi bir aktarım/transfer), Okan Derici E.Frankfurt’tan, Elmander Bolton Wanderes’ten(Baros’u keser gibime geliyor), Urfalusi A.Madrid’ten(Müthiş bir aktarım/transfer), Muslera Lazio’dan(Süper kere süper bir keleci aktarım), Melo Juventus’tan(Kiralık bu topçu dağıtmaz ise dağıtır gibime geliyor), Eboue Arsenal’dan(Kazma diyenlerin gözüne kazmanın sapını sokarsa GS’ın Muslera’dan sonra en iyi futbolcu aktarımı olur), Riera Olympiakıs’tan aldı(Muslera kadar olmasa da faydalı bir aktarım).
İşte bu alınanlar ile Galatasaray İBBS maçını verdi, Samsunspor maçını aldı.
Galatasaray; “Muslera, Eboue, Uffalusi, Gökhan, Hakan, Melo, Kazım, Sabri, Selçuk, Riera, Baros”

Samsunspor; “Ahmet, P. Lazar, Kemal, L. Bahia, Ergün, Ekigho (Dk.71 Zenke), Mustafa Sarp (Dk.60 Murat Yıldırım), Fink, Selim, Dominguez (Dk.75 Ertuğrul), Bance” 11’i ile sahaya çıktılar.
Terim’i rahat buldum. Kimbilir rahatlığı geçen hafta yenildiği İBB’nin İtalya’daki İnter fatihi Trabzonspor’u da Trabzon’da yenmesinden geliyordu.
17.dakikada Filipe Melo dido mele’den(Lazca çok uzaktan) öyle bir şut attı ki, o şut öyle bir gol oldu ki, ben öyle gol görmedim ömrümde…
Bu maçı Galatasaray alırsa tek tesellim, iki tuttuğum takımın 3’er puana sahip olması olacaktı, nitekim öyle oldu…
İlk yarı öyle bitti. Orta sahayı aşamayan Samsunspor vasatı aşamadı. İkinci yarı, plaka dakikasında(55) Mustafa Sarp ile beraberliği sağlayan Samsunspor iyi değildi, ama bundan sonra da iyi olmayacak demek değildi, çünkü GS bugün fazlasıyla saldırgan ve hırslı idi. Kim olsaydı, Samsunspor kadar oynayabilirdi. Yine de “Samsunspor bu yıl kesin ilk sekizde bitirir” diyorum, çünkü çok ciddi, çalışkan ve kararlı bir çalıştırıcısı yanında iyi topçuları var.
Gol sonrası Mustafa Sarp sevinci abartılı idi. Yanlıştı. Yanlışlara izin vermeyen ve en az Terim kadar disiplinli Petkoviç hemen oyundan aldı.
Terim’in oyuna 61’de Eboue’nin yerine Johan Elmander’i, 66’da Baros’un yerine Sercan Yıldırım’ı, 72’de Kazim’ın yerine Engin Baytar’ı almasıyla, oyunun kaderi de, maçın skoru da değişerek Samsunspor 3-1 yenildi. Çünkü 71.57’de Elmander, 74’te Selçuk İnan’ın golleri vardı. Golleriyle müthiş bir Terim kurgusu da…
İki maçta hiç sarı kart görmeyen, kalesinde 3 gol gören ve karşı kelelere de 3 gol gösteren Galatasaray’da Terim etkisini gün gibi gösteriyor. Bu etkinin olumlu olarak devam etmesi, Samsunspor maçında Galatasaray’i yalnız bırakmayan 35.426 seyirciyi mutlu etmesi, tüm Galatasaraylıların beklentisidir.
İyi bir Sercan, Elmander ve Engin, Baros’u, Eboue’yi, Kazim’i tetikleyeceği için Galatasaray iyi olur. Galatasaray Samsunspor karşısında oynayan tüm topçular iyi idi, Galatasaray’da…
Samsunspor’da iyi denecek oyuncu yoktu, ama kötüsü vardı; Ahmet Şahin. Geçen hafta Gençlerbirliği maçında yaptığı hata nerde ise maçın 3-3 bitmesine neden olacaktı. Bu hafta’da Elmander’e 74’te yaptığı hareketle oyundan atıldı ve hiç yoktan yarattığı penaltı ile Samsunspor’u yatırdı. Ahmet’in kendisini düzeltmesi Samsunspor yararına olur, aksi takdirde Ahmet’i Petkoviç düzeltir gibime geliyor.
O kadar; yazacağım bu kadar.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

15 Eylül 2011 Perşembe

LAİKLİK GERÇEĞİNİ KABULLENEN(ARAPÇASI HİDAYETE EREN) BAŞBAKAN SAĞ VE SOLUN DÜŞÜN KİMYASINI BOZDU

















İÇERİDE ANTİLAİK DIŞARIDA LAİK
Başbakan'ın son günlerdeki ‘ideolojik’ duruşu sağ-sol tüm insanın düşün kimyasını bozar içerikte...
Laik Demokratik Cumhuriyeti Anadolu insanıyla kuran Atatürk'ün, Türk Kurtuluş Savaşı hakkındaki doğru haberleri halka ve dünyaya duyurmak amacıyla 6 Nisan 1920'de kurduğu Anadolu Ajansının başına, 'Laikleri şişe geçireceğim' diyen danışmanınız getirin, son olarak Milli Eğitim Bakanınız “Atatürk milliyetçiliğine bağlı vatandaş yetiştirme ve “Milli Güvenlik Siyaseti’ne bağlı olma” kuralını kaldırsın, kısacası her durumda Türkiyemde Laikliğe savurun, Mısır'da Laikliği savunun, olacak iş değil.
Öyle ki; Haftalardır yeni Mısır anayasasının şeriat ilkelerine dayalı olması gerektiği yönünde kampanya yürüten ve çok güvendiği için “Sen liderimiz olsan Kudüs’ü bile geri alırdık” pankartıyla sizi Mısırlılara kahraman gibi karşılatan Müslüman Kardeşler örgütünü; ‘Laik Demokratik Cumhuriyet’ savunucusu başbakanların bile cesaret edemiyeceği içerikte mesajınızla büyük bir hayalkırıklığına uğratabiliyorsunuz ve şunları söylettirebiliyorsunuz; “Atatürk’ün Türkiye’si laik olabilir ama Mısır Türkiye’den farklıdır. Biz İslami kurallara dayalı bir devlet yönetimi istiyoruz. Erdoğan’ın sözleri Mısır’ın içişlerine karışmaktır”.
Nerede durduğunuzu mu şaşırdık, yoksa; Laiklik hidayetine mi erdik? Ya da; duruşumuz 'Laik Demokratik Cumhuriyet'i bitirme yöntemlerimizin ikili standı mı? Dahası, insanların düşün kimyasını bozan şirinlikle ideolojimize zemin mi hazırlıyoruz?
Yok, Mısır’daki Laik söylemimizde eğer samimi isek, inandıralım, tüm ulus peşimizden koşsun.
İnanmak çok zor, çünkü; Mısırlılara Mubarek rejiminin yerine kurulan Mısır Yüksek Askeri Konseyi’nin başkanı Mareşal Hüseyin Tantavi’ ile ile görüşüp iki ülke arasında askeri işbirliği ele alınabiliyor. Daha açık söylemle; Mısır'da halk ile birlikte Tahrir devrimini yapan ve Türkiye'de olsa ergenekon suçlusu olarak tutuklanır siyasi çizgiyi sahip Mısır askerinin elini sıkarken, ülkemin askerinin boğazını sıkıyoruz. Ulus bu durumda nasıl güvensin.
Ulusun görüşlerini etkilemek ve de ideolojilerine yönlendirmek için siviller demokratik kitle örgütleri, yayın organları ve partiler propoganda yaparlar. Özellikle siyasilerin duruşu budur. Hatta, bazı siyasiler laik demokratik Cumhuriyet'i kollama adını ulusu yönlendirecek söylemlerde ısrar ederler. İşte tüm bu süreçler ülke yönetimine demokratik karakter kazandırdığı kabül edilir-ki doğrudur-
İyi de; AKP, CHP, MHP vd’nin, ülke yönetimine demokratik karakter kazandıran benzer propogandalarla ulusu ideolojilerine yönlendirmeleri ‘bu mantığa göre’ suç değil mi? Ne olursa olsun; asker yapamaz, çünkü asker devletin parçası. Peki Hükümetler devletin parçası değil mi? O zaman AKP ve önceki iktidarlar bugüne dek suç işlemiş olmuyorlar mı? Örneğin, İnternet üzerinden kamuya yansıyan ‘MİT-PKK’ pazarlığı yönlendirici antidemokratik süreç değil mi?
Tekrar ediyorum; laiklik konusundaki benzer askeri hassasiyet neden suç oluyor? Yani, ulusu bir ideoloji doğrultusunda yönlendirip darbe hazırlığı yapıyor suçlamasıyla karşı-karşıya bırakılıyor. Ve asker, demokratik kuralları birilerinin lehine bozarak suçlu ilan edilip Silivri'yi boyluyor, fakat Mısırda darbe yapan asker Tantavi’nin eli sıkılıyor.
Evet, değil ülkemde, ülkemin sınırları dışında; Tunus, Libya, Suriye ve Mısır konularındaki duruşumuzla sınır ötesi ulusları yönlendirmeye başladık. Son olarak; “Laiklikten ve laik anayasa’dan korkmayın” diyerek Mısır ulusunu yönlendirerek adeta ülüslararası suç işledik..
Bu ne ideoloji, bu ne laiklik…

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
evesbere@gmail.com

11 Eylül 2011 Pazar

GALATASARAY'I BELEDİYENİN AVCISI İKİ YERİNDEN VURDU!!!



















GALATASARAY’I BELİDİYELİ AVCI VURDU!!!

Doğrusu; Play-off’lu lig of ooof çekerek başladı.
Daha doğrusu; UEFA haşladı, lig başladı ve
Galatasaray’ı belediye avladı.
Ben UEFA’nın haşladığı ligi’in 2011-12 sezonunda tatsız ve tutsuz patates haşlaması gibi olacağını düşünüyorum.
Sayın Aysal bunu vurgulamaya çalıştı, fakat başta 2F1B bunu anlamakta zorluk değil, aksine anlamamakta kolaylık çekiyorlar. Asıl bunların anlaması gerekir, fakat aksine ülkemde otorite olmuş 1B; Aysal’ın FB’yi UEFA’ya ihpar ettiğini söylemesini bırakın; "Mesela her şey düzgün olsa idi; G.Saray’ın 1993’te İstanbul'da M.United'ı eleyip ilk kez Şampiyonlar Ligi'ne giremezdi. GS'lilerin milat dediği maçı siz bir de S.Çölgeçen, K. Röthlisberger ve A.Polat'a sorun…” diyen Galatasaray düşmanı çakma bir paranoyakı ciddiye almasını yakışıtıramadım kendisine. Yetmedi; Galatasaray’ın 28 Ekim 1988 tarihindeki ilk maçında 3-0 yenildiği Neuchâtel Xamax’ı 9 Kasım 1988 deki rövanşında 5-0 yenmesi sonrası UEFA’nın maçı iptal etmesi ve ardından Ali Şen’in devreye girmesiyle iptalı durdurmasını rüşvet ile özdeşleştiren imasında bulunması komik ötesi trajedisini dışa vurumunu ise hiç ama hiç yakıştıramadım-ki 2007’de Ali Şen de benzer şeylere vurgu yaparak, maçın iptal edilmemesi konusunda yapılanları söylersem GS Avrupa’dan 5 yıl men edilir şeklinde bir açıklama yapmıştı. İyi de konuşmadığı gizli şeyleri yapan kim? Ali Şen. O zaman sizin duruşunuz bu diyenler haklı olmaz mı?-
Ben tüm bu yanlış ‘sağlık ötesi’ duruşları 24/08/2011 günü basında yer alan şu karara bağlıyorum(çünkü haber dayanılır gibi değildi):
“UEFA FB’yi şampiyonlar ligi’nden çıkardı…”
FB’nin elinden şampiyonluk alınmamıştı, fakat şampiyonlar ligi’ne Trabzonspor gönderilecekti.
Birileri Ünal Aysal’ı suçluyordu; “Dikkat edin, parmağımızı kestirmemek için, kolumuzu veriyoruz” dediği için. Ve oldu da; kolumuz FB’yi kestiler.
Gerekçeler şöyle sıralanıyordu:
1-Şike konusunda o'ın(sıfırın) üstünde bir şüphe varsa bu bizim için yeterli. Biz bu durumda kanaate dayanarak karar alabiliriz. FB konusunda da bu kararı alıyoruz.
2- Emniyet açıkladı. Savcı elinde çok ciddi belgeler olduğunu söyledi. TFF şikeden dolayı başkan ve yöneticilerini disipline sevk etti. Bunlar yeterli.
3- Şike soruşturmasından dolayı Türkiye Cumhuriyet’i mahkemeleri kulübün başkanı ve yöneticilerini tutukladı. Bu kararlar ciddi deliller olduğunu gösteriyor.
Tüm bunlardı Aysal’ın söylediği Jurnalcılıkla ne ilgisi vardı. UEFA bir yıldır izlediği konuda Aysal’ın bilgisine mi gereksinimi vardı…Demek UEFA bir yerlere vardı ki, birilerinin dediği gibi ulusal takımımızın ve ulusal takımlarımızın Avrupa’dan 8 yıl men cezası almasının önüne geçti..
Yine de şunları yazmak gerekir:
Başbakan FB’li, TTF başkanı FB’li, soruşturmayı yürüten savcı Mehmet Berk FB’li ve FB bunları yaşıyor. İnsanın aklı da hafızası da almıyor, ama birileri FB’nin elinden Avrupa ligi şansını alabiliyor…Düşündürücü değil düşündürücü kere düşündürücü bir olay…Eğer olgu bir çıkar eksenide bir kurgu ise, FB değil de birileri çok şeylerini kaybedecek…Eğer birileri temiz futbol adına FB’lerini bile yakabilmeyi göze alıyor ise, o zaman o birilerinin bu ülkede dürüstlük abideleri dikilir…
“Her ne ise” diyerek geçiştirecek bir olay değil yaşanalar. Yine de; halkın tek ortak coşkusu futbola dönmemizin de zorunluluk olduğunu unutmamız gerekir. Dönüyoruz , hem de Play-Off ile, fakat off, oooff çekmiyoruz da değil.
Ben Play-Off’a karşıyım. Dümdüz mantık ile hareket edenler, düz mantıkla ‘sorusu içinde’ yanıt vermek istiyorum: “Diyelim; ligi birinci bitiren takım ile ardından gelenler arasındaki puan farkı 19. Diğerleri 6 maçı da kazansa 18 puan alacak. Bu durumda şampiyon yine ligi birinci bitiren takım. O zaman play-off'un anlamı ne?...”
Lig’e İstanbul Büyükşehir Belediye Spor(Belediyenin futbol nasıl olur da aslı görevlerinin önüne geçer…) maçıyla giren Galatasaray maçını yazacak ne gücüm, ne de isteğim var. Çünkü, Galatasaray’ın her aldığı maçta birilerinden çok ben bir şeyler arayacağım. Çünkü UEFA ligin tadını tuzunu kaçırdı. Çünkü, bazı FB’liler kendilerini değil de burada da GS’yı suçluyor, burada da GS’ya endekslemişler kendilerini. Çünkü, gerçekleri görmek duygusallıklarının arkasında kaldı. Çünkü, birilerinin derdi FB’değil, A.Yıldırım olduğunu görmüyorlar. Çünkü, birileri temiz futbolu istemiyor. Çünkü dinden ve yoksuldan geçinenler futboldan da geçinmek için ‘üç büyükleri’ ele geçirmeyi istiyorlar gerçeğini verdiğini görmüyorlar…Çünkü, çünkü, çünkü…
İşte böylesi bir takım, 4 büyüklere son yıllarda kök söktürüyor…
Öncelikle şunu söyleyeyim, öyle veya böyle onlar Galatasaray’ın başına geçecekler ve GS’yı ele geçirecekler…Bu sene ikinci yarıya Galatasaray Abdullah Mücip Avcı ile başlar ise sakın şaşırmayın.
Adam hem avcı, hem Mücip(Türkçesi,yaratıcı). Özellikle üç büyüklere senelerdir çim yolduruyor, tıpkı Galatasar’ın seyircisine yaptığı gibi.
Evet, evet; İstanbul Büyükşehir Belediyespor(İBB) yine yaptı yapacağını ve 2011-12 sezonununun ilk maçında Galatasaray’ı Avcı ile iki yerinden(2-0) vurdu.
Galatasaray vurulmayı hak etti çünkü 4-1-4 ile kendini koruyamıyordu; geniş alan bırakıyor ve kanatları kullanamıyordu, kullandırıyordu. Orta saha yavaşlıyordu, defans karşılamakta güçlük çekiyordu, öndeki dörtlü ofansta yetersiz kalıyordu, İBB’de arkaya koşu yapanlar Galatasarayı ekarte ediyordu. Du da, du sonunda Galatasaray’a iki tane gol kodu ve maç 2-0 İBB’nin oldu.
Baros, bence bu takımın belası…Bence Baros ile GS yıllardır bomboş…Kesin gitmesi gerekir, aksi taktirde Terim de, Aysal da gider ve Avcı gelir ve de ben de ardından giderim.
Bir tek Melo ayakta idi, zannedersem diğerleri de ayakta idi, fakat uyuyorlardı. Biraz Urfalı Ruzi(Urfalusı) zaman-zaman gözlerini açıyordu, biraz da Eboue, ille de Melo…
Biz Lazlarda bir deyim vardı. Birazını söyleyeyim; “Mele mole, xheniş….”
Gelenleri gidenleri ve topçuların, yöneticilerin, teknik kadronun performansını Samsun maçı sonrası yazacağım…
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

10 Eylül 2011 Cumartesi

SAMSUNSPOR GENÇLERBİRLİĞİNE PLAY-OFF LİGİ'NDE OOOFF ÇEKTİRDİ


















SAMSUNSUNSPOR PLAY-OFF’LU LİG’DE GENÇLERBİRLİĞİNE OOOFF ÇEKTİRDİ
Galatasaray(53), Fenerbahçe(53), Beşiktaş(53), Trabzonspor(37), Ankaragücü(48), Bursaspor(42) ve Gençlerbirliği’nden(39) sonra sonra en çok süper lig deneyimli Samsunspor(29) süper lig’in 54. sezonuna şimşek gibi girdi,
Samsunspor’un başına Avrupa’da başarıya taşıyan, hatta FB’yi bile eleyen İsviçre’nin Young Boys takımının çalıştırıcı Boşnak Vladimir Petkoviç getirildi.
Geçen seneki takımdan çok az, ama önemlilerini korudu. Örneğin forvet Simon Terwase Zenke(Nijerya), Kenan Yelek( Büyük kaptan Samsunsunspor’daki 11 yıllık Aktif futbolu bırakarak Antrenör oldu), Orta saha Dilaver Güçlü, Orta saha Murat Yıldırım, Kaleci Ahmet Şahin, Stoper Ersin Veli, Defans Oğuzhan Azgar, Stoper Kemal Tokak, Orta saha Ufuk Bayraktar, Sağ bek Adem Alkaşi…Bunların yanına; Forvet Anıl Dilaver(GS-kiralık), Orta saha Mustafa Sarp(GS), Fildişi Sahili’nden forvet Aristide Bance, Altay’dan forvet Burak Çalık, Gürcü defans Akaki Khubutia, Beşiktaş’tan Alman ön libero/orta saha Michael Fink, Kasımpaşa'dan Ergün Teber, Fenerbahçe'den kaleci Mahmut Ertuğrul Taşkıran(kiralık), Kardemir Karabükspor'dan orta saha-sol açık oyuncusu Bülent Kocabey, Bursaspor’dan sol bek Yenal Tuncer, Brezilyalı defans Valdomiro Macedo, Brezilyalı defans A. Bahia D. Santos Viana, Kaleci Atilla Özmen, Samsunspor alt yapıdan Başaran Saraçoğlu, Nijeryalı Forvet Ekigho Ehiosun , Macar sağ bek Pal Lazar, Kayserispor’dan orta saha Savaş Yılmaz , Kayserispor’dan orta saha Ufuk Selim Teber, Kolombiyalı orta saha A. Domínguez Cabezas, Güngören Belediyspor’dan defans Hakan Aslan, Karşıyaka’dan defans Saffet Gurur Yazar, Kayserispor’dan orta saha Armağan Kuş(Çarşambaspor’a kiralandı) alındı.
2005-2006'da Süper Lig'e veda ettikten tam 5 yıl sonra Süper Lig'e geri dönen Samsunspor, yeni aldığı topçuların ayağının tozuyla Gençlerbirliği maçına çıktı. “Ahmet, Bahia, Fınk, Selim, Ekigho, Kemal, Ergün, Bance, Murat, Pal Lazar, Dominguez” 11’i ile ile 2011-12 sezonunun ilk maçına başlayan Samsunspor ilk yarının 15, 22 ve 38. dakikalarında sahanın üç yerinde şimşek gibi çakarak ilk yarıyı 3-0 bitirdi. Müthiş çalıştırıcı ve müthiş bir Samsunspor vardı karşımızda. Ve de müthiş bir seyirci. Seyirci 5 yıl sonra Samsunspor ile sahalara dönmüştü.
Michael Fink bir harika idi. Aristide Bance , A. Domínguez Cabezas ve Ekigho Ehiosun Ekigho ise bir başka harikalardı. Ahmet Şahin, Pal Lazar, Kemal Tokak, Selim Teber, Ergun Teber ve diğerleri de harika idiler Ve Gençlerbirliğini yediler.
Fink’in asistiyle ilk gol Bance’den. Yine Fink asistliğinde ikinci gol 22’de Dominguez’den ve üçüncü gol 38’de Ekigho’dan.
Birin yarıdaki Samsunspor, süper Lig’de Play-off, mlay-off dinlemez şampiyon olur. İkinci yarıdaki Samsunspor ise küme düşmez.
İlk yarıda, Gençlerbirliğinin boş bıraktığı alanlardan iyi inen, yani kanatları da iyi kullanıp atak oynayan Samsunspor, bu yarıdaki oyunuyla ligin altını üstüne, üstünü de altına getirir.
İkinci yarı Gençlerbirliği iyi idi. Fuat Çapa eğer yanlış oyuncularla sahaya çıkmasa. En azından Arbuzhi ile sahaya çıksa Samsunspor’u çok zorlardı. Gollerden birini de o, diğerini de yılların Burak’ı attı.
İkinci yarı Fink dışında, özellikle Murat Yıldırım ve Selim Teber adeta sahada fink attılar. Selim Teber ofansa olan katkısını resmen edilgenleştirdi. Murat ise ilk yarı da isteksizdi. Dilaver veya Ufuk Bayraktar veya Anıl’ı onun yerine alabilirdi.
Gençlerbirliğindeki Efşan bence geleceğin yıldızı. Samsunspor’da ikinci yarı Ekigho’nun yerine giren(62’de) Savaş Yılmaz da iyi idi. Petkoviç geçen yılın yıldızı Zenke’yi bilerek oynatmadıysa yanlış yaptı, çünkü alkışı hak eden bir geçen yıl başarısı vardı. İnşallah sakat olduğu için oynatmamıştır.
İkinci yarı Samsunspor hucuma çıkmadı(Neden bilmiyorum), kontrollu oynadı, fakat az kalsın Ahmet Şahin sayesinde kontrolden çıkıyordu. Maçın bitimine cok az bir zaman kala topla oynarken Gençlerli oyuncuya topu taptıran Ahmet 2 puanı da az kalsın kaptırıyordu.
Böylesi maçlar, önemlidir, çünkü bir şeye nasıl başlarsan öyle gider. 3-2’de olsa maçı alarak süper lig’e üç puanla girdi.
Haftaya ilk yarıdaki oyunuyla Galatasaray’ı zorlar, ikinci yarıdaki oyunuyla Galatasaray maçı farklı alır.
Benim en zorlu haftam ikinci hafta olacak. Çünkü Galatasaray-Samsunspor ile oynuyor. İki taraftarı olduğum takım. İkisine de şimdiden başarılar. Elbette ki tüm takımlara da başarılar…
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com

9 Eylül 2011 Cuma

RECEBİN EKONOMİK EKO(NO)MİKLİKLERİ















Demem o ki; ekonomi uzmanı değilim ama ekonomi üstünde oynanan eko(no)miklikleri az çok anlarım. Çünkü üretmeden kaynak yaratıp sanal gönenç yaratanların eko(no)mik politikaları gözlemleyebiliyorum.
Dani Rodrik; Harvard profesörü. Aslı Aydıntaşbaş’ın yazdığına göre; Ünü Amerika sınırlarının aşan Rodrik, Globalleşme ve piyasa ekonomisini sadece para politikaları açısından değil, demokratikleşme ve siyaset gibi farklı parametrelerin ışığında yorumlayan Türkiye kökenli biri. Sosyal demokrat bir gelenekten geliyormuş.Türk kamuoyu Rodrik’i, Balyoz iddianamesindeki çelişki ve zamanlama hatalarını ortaya çıkarmasından sonra ‘Çetin Doğan’ın damadı’ olarak tanımış.
İşte bu kişi ile konuşmuş Aslı hanım. ‘Elbette ki böylesi bir kimliğin, özellikle Çetin Doğan’ın damadı AKP ve ekonomi politikaları için iyi bir şey demeyecektir’ diye düşündüm. Hayır öyle değil. O da ‘al birine vur ötekine’ özdeyişin ta kendisi. Tarafsız ve akılcı duruşuyla birilerine şirin gözükse de, sonunda AKP ekonomi politikalarıyla başarılı bir süreç işlettiğini söyleyerek Amerikan noktasını koyuyor, yani AKP’nin desteklenmesi konusunda baklayı ağzından çıkarıyor.
Rodrik bütün dünya krizdeyken Türkiye’deki %11 büyümeyi şöyle açıklıyor: “Ben Türkiye’nin yaklaşan krizden epeyi etkileneceğini sanıyorum…Kriz Avrupa ve ABD kökenli olduğu için, ilk aşamada gelişmekte olan ülkeler kendilerini izole edebildi. Ancak artık sermaye akımları ve Batı’daki durgunluğun dış ticaret rakamlarına yansıması, çevre ülkeleri de etkilemeye başlıyor. Türkiye’nin bu süreçte yaptığı hata, cari açığın bu kadar büyümesine izin vermiş olması…Bu nedenle büyüme beklentileri düştü ve döviz kuru sıçradı…Başbakan’ın ‘Bu sefer teğet bile geçmeyecek’ tezine katılmıyorum, çünkü
2009’da da teğet geçmedi. Krizden dünyadaki bütün ülkeler etkilenecek. Ama devamlı kısa vadeli sermaye akımına muhtaç gözüken Türkiye, piyasalardaki risk algısının artmasıyla daha da fazla etkilenecek…Türkiye’nin Brezilya, Hindistan, Çin gibi diğer gelişmekte olan ülkelerden farkı, son yıllarda çok büyük dış dengesizlik ve cari açık olması ve kısa vadeli sermaye akışlarına maruz kalması. Bu saydığım ülkelerin dış açıkları Türkiye’ye göre çok daha düşük. Brezilya parası güçlenmeye devam ederken TL düşüyor. Türkiye kendisini savunmasız bıraktı…Türk lirasının değer kaybetmesi bir fırsata dönüşebilir. %20 değer kaybedip yeni bir seviyeye oturması, arzu edilebilecek bir durum. Ama kontrolsüz aşırı dalgalanma ve volatilite(ürün fiyatı üzerinde gerçekleşen dalgalanmalar) olursa, bu durum piyasa ve üreticilere için belirsizlik demek. Bu yüzden kontrollü ve kalıcı bir değer kaybı için hızlı davranıp yeni bir mali disiplin ve ekonomik program ortaya konması gerekirdi. Bu yapılmadı. Bu durumda TL’nin ne olacağı piyasa psikolojisine bağlı. Bunun da kalıcı bir durum olmasını beklemek fazla iyimserlik….Sürdürülemez politikalarla elde edilen büyüme, suni bir büyüme. Bu ölçekte devam edemez. Sorun, Türkiye çok hızlı büyüdü ama bunu bütçe politikalarıyla frenlenmesi lazımken yapmadı. Mali politikaların ‘counter-cyclical(ekonomi kotu giderken artan, ekonomi iyi giderken azalan satış)’ olması lazım. Örneğin özel sektör bu kadar açılınca bütçenin daralması lazım ki kriz gelince kompanse(yerini doldurma eylemi) edilebilsin. Bütçe açığı daha az olmalı, tüketim ve borçlanmayı caydırıcı politikaların devreye girmesi gerekirdi…Bunlar izlenmedi. Ayrıca cari açık yönetimi Merkez bankası’na bırakıldı. Halbuki Merkez Bankası’nda cari açık ve sermaye akışlarını yönlendirecek politik enstrüman yok. O yüzden Merkez politikalarının hükümetçe desteklenmesi gerekiyordu. Bu da yeterince yapılmadı. Kısacası büyümeden biraz fedakarlık yapıp harcamaları kısmak gerekirdi. Özellikle de borçla yapılan harcamaları....”
Rodrik buraya kadar güzel bir senaryo yazdı, yani biz AKP karşıtlarını sevindiren yorumlar(sevincimin nedeni, ülkemin batmasına neden AKP yanlışlıklarını ortaya koyması ve çözüm arayışları)…Fakat bundan sonrası, sanki Türkiye’de yukarıdaki olumsuzlukların hiçbiri yokmuşçasına biz karşıtların moralini bozdu: “…Türkiye, İspanya, Portekiz ya da Yunanistan durumunda değil. O ülkeler, Türkiye’nin yaptığını çok uzun yıllar boyunca ve daha aşırı biçimde yaptılar. Sonra borçlanamaz hale gelince de çok sert bir daralmaya gitmek zorunda kalıp şok yaşadılar. Türkiye daha şanslı. Ayrıca TL’nin değer kaybetmesi rekabet gücünün artması açısından bir avantaj. Zaten Türkiye’de özel sektörün dinamizmi Yunanistan gibi ülkelerle karşılaştırılamaz. Krizlerden bu kadar çabuk çıkmamız, özel sektörün dinamizmi sayesinde...Arap Baharı’yla bir-bir devrilen diktatörlerin kapalı ekonomileri açılarak yepyeni pazarlar oluşturacak(Zor oluşturacak. Sarkozy’i Libya petrolünün 3’te biri benim diyor. Libya’yı ikiye bölüp Kaddafi’yi tekrar canlandırırsa şaşırmayın)... Ama o ülkelerin çok çabuk toparlanmasını beklememek lazım. Büyümeye başladıklarında Türkiye tabii ki bundan çok fayda görecek…Ama hala çok uzak bir potansiyel….Kriz Türkiye’yi vurursa süreci konusunda iki senaryo var. Biri, Türkiye’nin krizden epeyi etkilenmesi ama daha sağlıklı bir yapıya kavuşması. İkincisi ise Türkiye’nin krizden gerçekten hızlı çıkması ama bunun için de aynı sürdürülemez büyüme modelini kullanması. Hangi yolu seçeceği hem Türkiye’ye hem de dış piyasalardaki toparlanmaya bağlı. Ama dış piyasalar biraz toparlanır ve para Türkiye’ye yönelirse, Türkiye kendini aynı fasih daire(kısır döngü-Verimsizlik) içinde bulur. Oysa sermaya akışı biraz yavaşlarsa, Türkiye’nin krizden çıkması belki daha yavaş olur ama daha sağlıklı bir yapısal değişimle olur…Yine de durum çok travmatik değil, çünkü ekonomide büyük hatalar yapılmadıkça Türkiye zaten kendi özel sektörünün dinamizmiyle yüzde 6-7 büyüyebilecek bir ülke. Bunu daha iyi yönetimle bir kaç puan yukarı ya da aşağı çekmek mümkün…”
Bu şunu gösteriyor; ister Türkiye kökenli olsun, ister Sosyal Demokrat gelenekten gelsin, ister sanal ergenekon karşıtı(Çünkü gerçek derin Ergenekona şiddetle karşıyım, bugün bizi derin Ergenekon yönlendiriyor) ve de Çetin Doğan damadı olsun, Amerikalı olması her şeyi bitiriyor. Çünkü Amerikalı Türkiye’de ‘özerkleştirme değil’ özel-leştirme istiyor(Nerede ise Nato yaftasıyla ordumuzu bile özelleştirecekler). Anlayacağın, Devleti ve onun korumacılığın asla istemiyor. Küresel sermayesi için sermayesini ve de siyasetçisini yönlendirebileceği yapı istiyor, her şeyi satan ve de üretmeyen yapı…
Tüm bunlardan sonra birkaç konuya takıldım, çünkü o takıldıklarım; “Üretim yapmaksızın, ulusal değerleri satarak kaynak yaratan Türkiye ekonomisinin, ‘satacaklar bittikten sonra’ takılacağını düşünüyorum. Düşünün 2B’den 25 milyar dolar bekliyorlardı, olmadı şimdi 10 milyar dolar için otoyolları ve köprüleri satma kararı aldılar. Öyle ki, salt merkezi yapının kamu kuruluşları değil, yerel yapının yan kuruluşları, hatta askeri kışlalar bile KHK aracılığıyla Maliye Bakanlığına sattırılacağı söyleniyor.
Üretim yapmaksızın deyince kıt bilgimle şu soruları sorabileceğim aklıma geldi:
Biliyoruz ki başta beyaz eşya olmak üzere, tekstil ve ‘montaj sanayi ürünü olsa da’ otomotiv sektöründe yıllardır iyiyiyiz. Yakın, orta ve uzakdoğu’ya Türki Cumhuriyetlerine, batıdaki sınırdaşlarımıza yıllardır dolar karşılığı dışsatımlar yaparız. Yetmedi Avrupa Birliği’ne Euro karşılığı dışsatım yaparız. Bu satışların yavaşladığı söyleniyor. Yavaşlamayı bırakalım; dolar yükselince girişimci kardeşimin de tansiyonu yükselmiyor mu? Çünkü dışsatım yapan bay girişimci sattığı ürün’ün girdisini dolar ile alıyor. Girdi maliyeti artınca, ürün satış fiyatı da artmıyor mu? Fiyat artınca rekabet gücü düşmüyor mu? Rekabet gücü düşünce dışsatım bitmiyor mu? Bitince Euro ve dolar kazanımı sonlanmıyor mu? Tüm bunlar borçlanma maliyetine tavan yaptırmıyor mu? En önemlisi Euro ve dolar geliri azalınca, ülkemin “sermaye + alacak – borçlar” tablosunu(İtalyanca, Bilançosunu) ve ekonomik dengelerini bozmaz mı?
Benim gibi ekonomi cahili bu soruları sorabiliyorsa, Türk ekonomisinin iyiye gittiğini birileri söyleyebilir mi? İnatla iyiye gittiğini Söyleyenlere, söylenebilir miyim? Söylemeliyiz ve uyarmalıyız, çünkü ülkemin geleceği, dıştan gelen(küresel kriz) mekanik ezilme ile karşı-karşıya, yani durum travmatik.
Bu nedenle; ‘Bizi teğet geçti’ gibi ve de büyüme beklentileri düşmesine ve döviz kuru sıçramasına karşın ‘Bu sefer teğet bile geçmeyecek’ şeklinde ekonomik ekomikliklerden vaz geçmeliyiz.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@gmail.com
GSM: 0506 609 00 32

3 Eylül 2011 Cumartesi

EKMEK FABRİKALARI VE EV FABRİKASI(TOKİ) NEDEN ÖZELLEŞTİRİLMİYOR? TOKI TOKLARA VE YANDAŞLARA MI EV YAPIYOR?




Yani, İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyesi Halk Ekmek fabrikaları ve Toplu Konut İdaresi(TOKİ) neden özelleştirilmiyor?
İkincil sorum: “TOKİ toklara mı, açlara mı, yoksa yandaşlara mı ev yapıyor?
Biliyorsunuz, ülkemin kurumsal bağlamdaki değerleri ‘büyük ölçüde’ satıldı(Özel-leştirildi). Hatta İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yan şirketleri bile satıldı. Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediyesi İDO’yu sattı, şimdi 5 milyon aboneye ulaşmış İGDAŞ’ı satmaya çalışıyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi de benzer satışlarda…
Bu satma olgusunu öylesi ileri bir noktaya taşıdılar ki, yeni bir özelleştirme furyasına hazırlanan hükümet, kamuya ait binalar üzerinde imar yetkisi alarak satışa hazırlanmaya başladı. Maliye Bakanlığı Teşkilatı Hakkındaki Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Maliye Bakanlığı, Bakanlar Kurulu'nca uygulama usul ve esasları belirlenen projeler kapsamında yapılan değişikliğe göre kamuya ait değerli binaların, otel, iş merkezi gibi projeler ile özel sektöre devredilmesi planlanıyor. Öyle ki, Maliye Bakanlığına verilen satma yetkisiyle, askeri kışlaların ve de kişilerin elindeki taşınmazların bile satılabileceği savlanıyor.
Durum bu iken neden Ekmek fabrikaları ve TOKİ özelleştirilmiyor, bir başka deyişle satılmıyor?
Çünkü açık-açık diyorlar ki; “İstanbul Halk Ekmek, düşük gelir grubunun nabzını en iyi tutan kurumların başında yer alıyor…” Bu şu demek değil midir? “ Ben Halk Ekmek fabrikasını ve TOKİ’yi yoksuldan geçinmeyi sürdürmek için satmayacağım, sadece siyasi rant getirmeyen kuruluşları ekonomik rant adına satacağım…Üretmeksizin kaynak yaratacağım.”
Üretmeksizin nereye kadar satacaksın? Bitinceye dek. Peki bitince ne olacak? Ülke batacak. Özal’da aynısını yapmamış miydi.? Demirel Ve Ecevit durumu düzeltinceye dek akla karayı seçtiler.
İnsanlarla ve ülkemle resmen alay ediyorlar. İstanbul Halk Ekmek Genel Müdürü Salih Bekaroğlu’nun söyledikleri bunun somut kanıtı: “Normal ekmek tüketiminde yüzde 40 düşüş Türkiye’nin zenginleştiğinin göstergesidir. Ülkemiz zenginleştikçe, ekmek tüketimi de azaldı. İnsanlar daha önce bol ekmekle karın doyurmaktaydı, ama şimdi başka gıdaları alabilecek güce kavuştu. O yüzden ekmek tüketimi azaldı…”
Bekaroğlu’nun bu sözleri bende, bir eli yağda bir eli balda Marie Antoinette'in "ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" sözünü çağrıştırdı.
Demek oluyor ki, İstanbul insanının yüzde 40’ı ekmekten pastaya geçmiş.
Pes doğrusu! Onun için mi gecekondu ve varoşlarda ekmek ve kumanya dağıtılıyor?
Anadolu insanı ekmekten vazgeçemez. Düşünün; karpuz ve kavunun, hatta makarnanın yanında ekmek yiyor benim yoksul insanım. 5 zeytin tanesiyle bir somun ekmeği ‘midesindeki yoksulluğu kırmak için’ götürüyor. Bu nedenle çoğu artık evinde ekmek yapıyor, ikincisi gecekondu-varoş ve apartman görevlisi ailelerin çoğu yufka yapıp yiyor…Kentli her geçen gün köylüleştiriliyor.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@gmail.com
GSM: 0506 609 00 32