26 Mart 2012 Pazartesi

ÇOCUKLARIMIZIN YARINLARINI KARARTANLAR



DERSANELERİ VE YGS’Yİ KALDIRMAK VE EĞİTİMİ 12’DEN VURMAK
Başbakan’ın Seule’ giderken, söylediklerinin son bölümünde “…Bunu da ilk kez açıklıyorum. Üniversite giriş sınavlarını da (Yükseköğretime Geçiş Sınavı-YGS), üniversite hazırlık kurslarını da ortadan kaldırıyoruz. Bu dershaneler ya liseye dönecekler ya da kapanacaklar..” şeklinde söyledikleri beni hayli mutlandırdı ve eğitimin, dahası çocuklarımızın geleceği açısından umutlandırdı.
Çünkü; Bizler, doğrusu solcular, eğitimin ticarileşmesine yıllarca karşı durduk. Kapitalizmin, öğrenciyi kapitalin materyali haline getiren, yani çocukları ekonomik rant aracına dönüştüren eğitim politikalarını sürekli eleştirdik ve bunun için, dershanelerin kapatılmasını istedik, bu nedenle İktidarın devrim niteliğindeki bu yaklaşımını alkışlıyorum.
Yalınııız; bu devrimin en önemli ayağı eksik. Biz yıllarca, eğitimin ticarileşmesinin en belirgin duruşu, dershanelerin yanında özel okulların(Lise, Yüksek Okul) da kapatılmasını istedik. Eğitimi devletin üstlenmesini istedik. Eğitimin yaygınlaşması için, ‘Köy Enstitülerin’ tekrar yaşama geçirilmesini istedik. Klasik Lise yerine, mesleki liselerin yaygınlaştırılmasıyla, ara elemanların, zaman kaybetmeksizin kalkınma sürecine sokulmasını istedik…
Başbakanın son bölümde söylediklerine göre ne yapıyoruz; tüm dershanelerin Liseye dönüştürüyoruz ve pıtrak gibi çoğalmış özel Üniversitelerin yanında, pıtrak gibi Liseleri de ekliyoruz.
Söyleminde samimi bulmuyorum, çünkü son on yılda dershanelere giden öğrenci sayısı %150 artıran kendileri. Bu durumda dershaneleri kaldıracağım demek hayli havada kalan bir söylem. Bu ve benzer söylemle 12 milyon öğrencimiz ve de 500 bini aşan öğretmenlerimiz bütününde eğitim sorununun çağcıl seviyeye çekileceği konusunda inancım fazla değil.
Bu nedenle bu devrim topal diyorum. Bu devrimin aksayarak nereye gideceği konusunda kuşkular taşıyorum. Bu devrimin karşı devrime ulaşmanın aracı olarak kullanılmak istendiğini düşünüyorum.
Bu devrimin olası gideceği yeri analiz etmek için; Seule giderken ‘Büyük korkusu Kılıçdaroğlu’ ile giriş yaparak gazetecilere söylediklerinin ilk bölümüne, bölümceler halinde göz atmak gerekir:
Her olguya Kılıçdaroğlu ile başlanmasın, çünkü yapılanlar Kılıçdaroğlu için yapılmıyor. Ayrıca Kılıçdaroğlulu ifade adeta bir korkunun ifadesi izlenimi veriyor.
Avrupa’nın çoğunluğunda zorunlu 12 yıl yok, olanlarda da böyle değil.
Bahçeli destek veriyormuş, İmam Hatip Okullarını birlikte açalım diye. Destek verir, çünkü dinden geçinmenin rantını salt sana bırakmak istemiyor. Geneldeki desteğini yadsımıyoruz, çünkü BDP ile adeta üçlü bir koalisyon ortağı imiş gibi izlenim vermiyor değil. Yalnız, Bahçeli şunu da söylüyor; "Eğitim sistemiyle ilgili görüşlerin 28 Şubatla ilişkilendirilmesi ve imam hatipler özelinde yürütülmesi tabiatıyla AKP istismarının bir başka sonucudur. AKP zihniyeti açıkça kendi 28 Şubat'ını oluşturmakta ve bunu da insafsızca sürdürmektedir" Neden Bahçeli’yi eleştirmiyorsunuz da, 4+4+4 için Tandoğan’da halkla buluşacak Kılıçdaroğlu’nu eleştiriyorsunuz? Bahçeli’nin zayıf bir noktasına değinerek, yani zülfiyare dokunarak göreceli koalisyonu olumsuz etkilerim korkusu mu?
Her şeye; CHP’nin, Kılıçdaroğlu ve 28 Şuba’ın doğranması, siyasetinizin ‘hatta ideolojinizin’ tadını bozduğunun farkında değil birileri. Çünkü, artık insanlar bu 29 Şubat masalına inanmıyor. Kaç kez yazıldı(ben bile), 28 Şubat’ın, antiemperyalist Erbakan’ı enterne edip, bugünkü yapıyı öne çıkardığını. Bu nedenle, aynı şeyleri tekrar etmemek için, Bahçeli’nin söyledikleri yeterli diyorum.
Teknik eğitimin Avrupa’da yüzde 65-70 olduğunu ve bunun düzeltilmesi gerektiğini söylemeniz çok doğru bir yaklaşım. Bunu solcular yıllardır söyledi. Evet, ben bile bu konuda; 1973 seçimleri öncesi, Cumhuriyet Gazetesi’nin saygın insanı Sami Karaören ağabeyin yönettiği ‘Makaleler sayfasında’ ve Arhavi’de sevgili Ali Kocaman’ın çıkardığı ‘doğu Gazetesi’nde, ‘Üniversite kapılarında sefilleri oynadık’, ‘ Eğitimin gölgesinde ticaret yapılmasın’, ‘Klasik Liseler yerine teknik Liseler açılsın’ başlıklı yazıları kaleme almıştım. Özellikle Doğu Gazetesi’ndeki, “Karadeniz sahil boyundaki, her ilçede açılan klasik Lise’de, ülkesine katkı verecek öğrenci değil, ateşe atılacak tomruk yetişir” demem dönemin etkin politikacısı ve Orman Bakanı şimdi aramızda olmayan sayın Osman Sabit Avcı’yı hayli üzmüş ki, CHP’de politika yapan amcam hukukçu Şefik Çorbacıoğlu’na sitem ederek “Yeğenin Rusya’daki Poli Teknik Okullarından esinlenmiş galiba ” benzeri eleştiride bulunmuştu. Belli ki benden sonra Avrupa’da esinlenmiş, şimdi de siz… Fakat sizin esinlenmeniz ben de soru işaretleri yaratıyor, çünkü, konuşmanızın devamında diyorsunuz ki; “Sonra aileleri endüstri meslek, ticaret, Anadolu veya imam hatip arasında tercih kullanma noktasında serbest bırakıyoruz.” 4+4+4’ü nereye taşımak istediğinizin ipucu adeta bu söyleminiz.
Konuşmanızın ilk bölümün sonlarındaki; “Bir de organize sanayi bölgelerinin meslek okulları açmasına fırsat sağlıyoruz. Çocuk hem okuyacak, hem de staj yapacak. Belki para da kazanacak. Endüstri de çok ihtiyaç duyduğu “ara elemanı” sektörün ihtiyaçlarına göre kendisi yetiştirecek.” İçeriği, yine Teknik okulları öne çıkardığı için olumlu buluyorum. Buluyorum bulmasına da, aynı zaman da ‘Köy Enstitülerin kaldırılmasının büyük kayıp olduğunu vurgulaması bağlamında alkışlıyorum. İye de; neden ‘Köy Enstitüleri’ eleştiren statükocuları eleştirmedini ve onları yıllardır onayladınız. Şimid ise; ‘Köy Enstitülerinden’ esinlenerek kopya çekiyorsunuz? Yakalandığınızda sınıfta kalacağınızı aklınıza getirmenizi isterim.
Şu değerlendirmenize şiddetle karşı çıkıyorum, çünkü bu söylenimiz, Doğu ve Güney Doğu oylarına yöneliktir, kız çocuklarımızın geleceğine değil. “Özellikle Güneydoğu’da akıl baliğ olan (ergen) kız çocuklarını aileler okula göndermiyor. Açık lise bunun için. Ev okul sisteminin önü açılacak.” . Burada kız çocuklarının geleceği değil, gideceği yer dikkate alınmıştır. Bu, dinsel feodalitenin istemlerine yanıt vermek, onun ilkel sosyal yaşam felsefesinin değirmenine su taşımaktır. En önemlisi, kız çocuklarını eve kapatıp, çok erken yaşta kuluçka makinesine dönüştürmektir.
Ve gelelim; 4+4+4 ile yapılmak istenenin analizine:
Ortaokulda bütün öğrencilerin; Türkçe, fen bilimleri, sosyal bilgiler, tarih, coğrafya’yı içeren temel programa tabi tutulacağı ve ortaokulun birinci sınıfından itibaren Fen-Matematik’, ‘Sosyal’, ‘Ticaret’, ‘Din’, ‘Spor’, ‘Sanat’, ‘Tarım’ gibi çeşitli seçmeli ders paketlerinden birini seçecekleri söyleniyor(Yasa söylüyor). Ayrıca; bu seçmeli ders paketlerin dışında da tek-tek seçmeli dersler alınabilecek. Örneğin ‘Sanat’ paketini seçen öğrenci matematik-fen veya bazı din derslerini de seçmeli alabilecek. Bunların yanısıra; Ortaokulun her aşamasında öğrenciler veya aileleri, seçilmiş paketten vazgeçip başka bir paketi alabilecek.
Lise öğrencileri de ortaokul öğrencileri gibi benzer bir temel çekirdek programa katılacaklar ve çekirdek programa ağırlığı daha da arttırılmış seçimlik paketler eklenecek. Öğrenciler bu aşamada, başladıkları okuldan ayrılıp, aldıkları paketin eğitimini yapan okullara gidecekler.
Savunulduğu gibi, bu sistemle eğitime esneklik geleceği ve bu sayede, tüm anne babaların çocuklarının eğitimi için taleplerinin daha kolay karşılanabileceğine inanmıyorum. Çünkü bu yaklaşım beraberinde bazı endişeleri getiriyor. Örneğin; okul öncesi eğitimin de zorunlu eğitim kapsamına alınması. Bundaki amaç nedir? Örneğin; yasanın bütün talepleri karşılayacağı konusunda netlik yok. Alevilerin ve diğer etnik yapıların talepleri ne olacak? Salt cemaat çizgisinde talepler öne çıkarılmayacağının garantisini bana kim verebilir?
Kuşkularıma neden; bu paketlerin eğitim içindeki ağırlığıyla birlikte alınacak notların sınıf geçmeye etkisini ve paketleri ile içeriğini oluşturma işini Milli Eğitim Bakanlığı’nın belirleyecek olması.
Söncelikle şunu belirteyim. Milli Eğitim Komisyonu’nun başına, Prof. Dr. Nabi Avcı gibi birine getirerek, milli görüş gömleğini attığını söyleyenler, yeni ideolojik çamaşırları için müthiş bir yumuşatıcı kullanıyorlar. Hoca, gerçekten Samim biri, fakat, birileri samimi değil. Hoca her 2 kesimi yumuşatmaya çalışıyor, fakat bir kesimin hiç yumuşamaya niyeti yok. Hoca kaçar ise, şaşırmayın.
İstanbul Üniversitesi (İÜ) Mühendislik Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu, Marmara'da 1,5 yıldan beri deprem hareketliliği yaşandığını belirterek, “Bunların hepsi bize fayın gerildiğini söylüyor”
Ben de söylüyorum ki; “2 yıldır eğitim hareketliliği yaşanmaktadır. Bunların hepsi toplumu germekte ve “4+4+4”=12 şiddetinde bir sosyal depremin kapısını aralamaktadır”
"Hani seçeneğin?" demekte haklısınız..
Seçeneğim; bu yanlışların, dahası yanlış yapılanların, aksini yaparak doğruyu yakalamaktır.
Yanlışın tersi doğru olduğuna göre, her yanlışın aksini düşündüğünüzde, doğru seçeneğinizi yakalamış olursunuz.
Unutmayalım; her yanlışın bir doğrusu var durur içerisinde.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

25 Mart 2012 Pazar

SAMSUNSPOR BİTKİSEL YAŞAMA GİRDİ


SAMSUNSPOR MATEMATİKSEL OLARAK DEĞİL MANTIKSAL OLARAK DÜŞTÜ VE UMUDU 22 TAKIMLI LİG OLDU
Samsunspor ‘bir umut adına’ 32 Lig maçını 25 Mart 2012 günü kendi sahasında, kendi gibi süper lig’e geçen yıl çıkan ve başarılı olan Mersin İdman Yurdu ile oynadı. Nasıl mı oldu maç? Olan olmuş, bundan sonra maçın nasıl olduğunun önemi var mı?! Yok tabi ki. Ama yine de bir umut dendi, sahaya çıkıldı, bizler TV ekranın karşısına geçtik ve de hakemin katkılarıyla maçı 2-0 aldık. Futbolcuların hiç mi katkısı yok? Zerre kadar katkısı yok. Bir tek Ekigho(2 golü de o attı) Samsunspor için değil, kendi için güzel oynadı. Çünkü, kesin seneye, ya Bursa’da, ya da Mursa’da.
Manisa yenilince, matematiksel olarak, Ankaragücü gibi Lig’den düştü. Samsunspor Matematiksel olarak değil de, mantıksal olarak düştü, çünkü düşmemesi için büyük bir mucize gerek. Ankaragücü’nü, Ankara’da 3-0 yenen Antalya, puanının 39’a çıkardı, Samsun’un puanı 33, ikili averaj Samsun’un iyi, eğer Antalya 2 maçı da verirse-ki çok zor-Samsun Lig’de kalacak.
Şu Mesut Bakkal, Anıl Dilaver’i niçin oynatmaz. Gerçi önceki de oynatmıyordu. Adam 79’da ceza sahasına öyle girdi ki, müthiş şutunu ‘ ancak böyle kurtarılırdı dedirten’ müthiş refleksle kaleci çıkardı.
Hakemler: Fırat Aydınus, Serkan Ok, Aleks Taşçıoğlu
Samsunspor: Ertuğrul 5, Adem 5 (Dk. 81 Lazar ?), Bahıa 5, Akakı 5,
Hakan 3, Kemal 4, Kelhar 4, Serdar 3 (Dk. 79 Anıl 4), Murat Ceylan 3 (Dk. 68 Samet 4), Uğur 3, Ekigho 5
Gol: Dk. 18 ve 68 Ekingho (Samsunspor)
Kırmızı kartlar: Dk. 22 Mert Nobre, Dk. 50 İbrahim Kaş (Mersin İdmanyurdu)
Sarı kartlar: Dk. 13 İbrahim Kaş, Dk. 20 Ben Yahia, Dk. 45+1 Nurullah (Mersin İdmanyurdu), Dk. 29 Kelhar, Dk. 45+1 Ugur Boral, Dk. 45+2 Ekingo (Samsunspor) .
Nobre ve İbrahim Kaşı’ın kırmızı kart görmelerinin kurgu olup olmadığını düşünürken, Samsunspor’un oyun kurgusu aklıma geldi. Kurgu murgu yoktu, burgu vardı. Yani burgu gibi orta sahada dönen, kanatları kullanamayan bir Samsunspor izledik. Maçı, Ekigho’nun bireysel savaşı ile aldı Samsunspor. Doğru, hakemin, Nobre ve Kaş’ın katkılarını yabana atamayız.
Siz seyreyleyin Samsun kurtulur ve Antalya düşer ise, gümbürtüyü.

Az kaldı unutuyordum. Samsunspor bu ara Ziraat Türkiye Kupası’ndan da elendi.
Fenerbahçe kupada çeyrek finale rahat çıktı. Evet; “Fenerbahçe Samsunspor’u farklı yenerek çeyrek finale yükseldi. Sarı-lacivertli ekip, seyircisiz oynama cezası nedeniyle Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı’nda kadın ve çocuk taraftarların izleyebildiği maçta rakibini ilk 34 dakikalık bölümde attığı 3 golle geçmesini bildi. Spor Toto Süper Lig’deki son maçında Kadıköy’de Galatasaray ile 2-2 berabere kalarak puan yitiren Fenerbahçe, kupada tur atlayarak, 32. haftada yine Kadıköy’de Bursaspor ile yapacağı maç öncesi moral buldu.
Sarı-lacivertliler, 28 yıldır hasret kaldığı, geçen sezon grup aşamasında elendiği kupada bu sezon 3. ve 4. tur maçlarının ardından çeyrek finale yükseldi.
Evet, geçen yıl başlayan ‘Şike palavrası’, Samsunspor için umut oldu. Çünkü, yeni TFF başkanı, alınan duyumlara göre; Şike nedeniyle 2 takımı düşürecek, düşen 3 takım durdurulacak, davayı kazanan Ankaraspor lige alınacak, Banka Asya’dan 3 takım gelecek, al sana 22 takımlı, ikişer gruplu süper lig, süper olur gerçekten.
Samsunspor’u yazmak artık tat vermiyor. Düştüğü ve elendiği için değil, güvenilir ağızdan duyduklarım yüzünden.
Sordum; “Nedir bu Samsunspor’un durumu, neden sahip çıkılmıyor…” Aldığım yanıt beni tümden yıktı: “ Başkan, Samsun’un şu an en popüler işadamının adamı idi. O işadamı, bir oynucunun karısı kanser olduğu için, ilk on maçı sattırdı. Takım ondan sonra toparlanamadı. Başkanın da o iş adamıyla arası açıldı…” Yuh be, insanların ortak coşkusu, ortak sevinci ile, sözde işadamı kimlikli çakallar nasıl oynuyorlar. Yazık bu cefakâr taraftara, yazık futbolumuza. Bir de utanmadan ‘Şike operasyonu yaptık, temiz futbol adına’ diye böbürleniyorlar. Hepsi yalan. Tüm değerler paraya yüklenmiş, birilerinin değirmenin su taşıtılıyor.
Fenerbahçe: Mert Günok, Reto Ziegler (Dk. 69 Özgür Çek), Bekir İrtegün, Joseph Yobo, Orhan Şam, Selçuk Şahin, Cristian, Caner Erkin, Issiar Dia (Dk. 76 Miroslav Stoch), Alex de Souza (Dk. 69 Özer Hurmacı), Henri Bienvenu
Samsunspor: Ertuğrul Taşkıran, Andre Bahia, Kemal Tokak, Adem Alkaşi, Dejan Kelhar, Murat Ceylan (Dk. 74 Hasan Yıldıran), Uğur Boral, Hakan Arslan, Serdar Özkan, Simon Zenke (Dk. 55 Murat Yıldırım), Ekigho (Dk. 70 Anıl Dilaver)
Goller: Dk. 18 Bienvenu, Dk. 21 Alex, Dk. 34 Selçuk (Fenerbahçe)
Böylelikle kupaya da el salladı, Samsunspor.

Eğer Samsunspor, düştüğü halde süper lig’den düşürülmez ise, Süper olmaz, skandal olur ve futbolumuzu da bitirir.
Tüm bunlar, doğru olsa ve Samsunspor ligde kalsa bile, tekrar düşmez, düşürürler, çünkü Samsunspor’un üzerine düşen yok , üstüne düşen var ve her üstüne düşen Samsunspor’u pastırmaya dönüştürüyor. Ben Samsunspor’un Amatör kümeden de düşürülen Malatyaspor akıbeti olmasa da, Kocaelispor durumuna düşürüleceğini düşünüyorum.
Bu takımı, yeni yönetim bu hale getirdi. Özellikle Adnan Sezgin’in getirilmesi, her şeyin götürülmesine zemin hazırladığını söylemek istiyorum. Söyledim deeee!!!!
Diğer kentin siyasilerine baktığımda, kentlerin takımlarını ellerinden gezdiriyorlar, Samsun’un siyasileri ise, izliyorlar. Acaba bunlara göre futbol günah mı? Ya da, formasındaki Atatürk arması mı rahatsızlık veriyor?
Yazık oldu, o devasa, cefakar ve vefakar Samsunspor taraftarlarına; 18 Mart 2012 günkü 31. Lig maçında, Kayseri’ye kadar gelen, o yürekli taraftarlara…
Samsunspor Kayseri karşısında başa baş oyun çıkardı, iyi şeyler yaptı, bu iyi şeyleri anlık ataklarıyla tekrarlayan bir Zenke vardı, Bakkal ondan da rahatsız oldu, oyundan aldı.
Mesut Bakkal, kenarda mesut ve bahtiyarca oturuyor, izliyor adeta. Kardeşim, belli ki Gekes’a top atan yok, çıkar Murat Yıldırım’ı, koy Anıl’ı ve kurtar takımı. Bu Bakkal, şu Valdomiro Macedo ve Anıl Dilaver’i , Yenal Tuncer’i ve Kayseri’de harikalar yaratan Selim Teber’i neden oynatmaz ki?

Bu yıl lig, resmen kalitesiz futbol ile devam ediyor. Galatasaray dışında iyi oynayan bir takım gösterin bana. Samsunspor, bu takımların altında olmamalıydı.
Bir tek Kaleci Ertuğrul ve birkaç defans oyuncusu.
Belli ki, hakem talimat almış. Kayseri 8’e girecek ya…Eren Güngöor diye bir genç kasap var, sahada adeta Samsunspor’u doğruyor, hakemden çit yok. Bu genç bir gün biri tarafından futboldan uzaklaştırılabilir. Tatlı sert futbola sözüm yok, adam resmen acı veren sertlikte oynuyor.
Maçın 60. Dakikası, hani derler ya ‘kırılma anı’, üzülerek belirteyim, maçın bu dakikası, düşme anı benim için; Gekas vuruyor, direkten geliyor, Ekigho boş kaleye atamıyor ve bunu bir daha tekrar ediyor, yani ikinci kez atamıyor ve samsunspor’u Banka Asya’ya atıyor.
Yazık ki ne yazık. Hiç mi utanmayacak, üzülmeyecek Samsunspor üzerinden isim yapanlar ve Samsunspor ile zerre kadar ilgilenmeyen siyasiler.
İşte, Kayserispor’a 2-0 yenilerek, Samsunspor’a Banka Asya valizlerini toplatan o 11: “Ertuğrul xxx, Bahia Viana xx, Fink xx (Dk. 89 Hasan ?), Ekigho x, Kemal xx, Murat xx, Adem xxx, Gkekas xxx, Zenke xx (Dk. 64 Uğur xx), Hakan xx, Kelhar xx
Goller: Dk. 72 Kujovic, Dk. 90+4 Amrabat (Kayserispor)
Eğer ki, Samsunspor Mersin’e de yenilirse, Valizleri bagaja yerleştirecek ve Banka Asya otobüsünün kalmasını bekleyecek.
Yenilmedi, iki sıfır yendi ve bir hafta daha işkence çektirecek izleyiciye.
Eğer, haftaya BJK’yi İstanbul’da yener, Antalya’da kendi sahasında Bursay’ya yenilir ise, işkence son haftaya kalacak.
İşin özü, Samsunspor, taraftar için adeta işkence aletine dönüştürüldü ,birileri tarafından.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com
GSM:0506 609 00 32

24 Mart 2012 Cumartesi

DEVLET İHALE KUNUNUN VE KAMU İHALE KURUMU VE DE ÇALIŞAN TEKNİK ELEMANLARIN SORUNLARI

Biri bakar, biri asar kıyamet ondan kopmaz....

DEVLET İHALE KANUNU(DİK) İLE KAMU İHALE KURUMUNUN(KİK) VE ÇALIŞAN TEKNİK ELEMANLARIN YAKIN ZAMAN ÖYKÜLERİ
Başlıkla anlatılmak istenen; DİK ile KİK’in ve de çalışan teknik elemanların ‘son 10 yılda’ dik duramayışlarının öyküsüdür.

DİK ile KİK’i öykülendirmeme ‘17 Şubat 2012 tarihli şu haber neden oldu: “Kamu bünyesinde yapılan ihalelerde usulsüzlük itirazlarını değerlendirip, araştırmakla görevli Kamu İhale Kurumu’nda (KİK) 1 milyar liralık yolsuzluk yapıldığı, 100 ihalenin de usulsüz bir şekilde alındığı belirlendi.”
KİK baskınında memurlar tutuklandı. Fakat yolsuzluğa bulaşmış 4 işadamını ‘bırakın yakalanmalarını’ isimleri gizli tutuluyor ve yakalanamıyorlar. Neden acaba? İktidar yakınları mı? Bu olayın üzeri örtülmeye mi çalışılıyor?
İhalede, salt hak kaybına uğramış kişinin, geri alamama koşuluyla ‘bin ile 4 bin TL arası para yatırdıktan sonra’ şikâyet edildiğinde KİK inceleme ve denetim yapar. KİK, basının somut delillere dayanan haberleriyle, müfettiş, milletvekili şikayetleri ile asla harekete geçmez. En önemlisi, şikayetini sözleşme yapmadan önce yapması gerekir. Yani, pazarlık usülü ihalelerde 5, açık ihalelerde 10 gün içinde yapması gerekir.
Siz buna AB kriterleri mi, yoksa AKP kriterleri mi dersiniz?
Amaaaan, ne dersen de, sandıkta yine bildiğini okuyacaksın.
Bu haber gösterdi ki; Kamu İhale Kurumu(KİK), Devlet İhale Kanunu(DİK) sayesinde “Dik” duramıyor. İşte bu DİK’in ve KİK’in; dik duramayışlarının, 2001de başlayan öyküsel serüvenlerini kronolojik olarak sıralayacağım:
2001’den beri yazıyorum ve çoğu yazım akademik çalışmalara kaynak oldu. Örneğin; (son devlet ihale kanun tasarısının perspektifi. Türk Mühendislik Haberleri(TMH) sayı 411/2001) , Beşinci(12.11.2001) Kamu İhale Kanunun Tasarısı’nın değerlendirilmesi, TMH, sayı 414 ve 2002 sonrasının yazıları…) Yazılarım, akademik çalışmalarda dikkate alınırken; 2001’de başlayıp 2012’dek devam eden DİK ve KİK düzenlemeler sürecinde, ilgili kurum ve kuruluşlar; bırakın çağırmalarını ‘yazılarımdan alıntı yapmalarına karşın’ kaynak bile göstermemişlerdir.
DİK ve KİK düzenleme süreçleri AKP iktidarınca alabildiğine yoğunlaştı. 2002’den beri de dik’i düzenliyor. AKP’nin bu süreçlerini ; 27.5. 2007’deki yazımda; “DİK(devlet ihale kanunun) ile dik durmak” başlıklı yazımda anlatmış, özellikle; AKP iktidarında KİK ve DİK’in dik duramayacağına vurgu yapmışım. Yukarıdaki 17 Şubat tarihli haberle, gerçekten dik duramadığı ortaya çıktı.
KİK’i bir kez daha anımsatalım: “Kamu İhale Kurumu (KİK); 4734 sayılı Devlet İhale Kanunu(DİK) ve 4735 sayılı Devlet İhale Sözleşmeleri Kanunu ile öngörülen görevleri yerine getirmek üzere, 4 Ocak 2002 tarihinde Maliye Bakanlığına bağlı olarak kurulan’ idari ve mali özerkliğe sahip bir kamu tüzel kuruluşudur. Bu kuruluşun görevi; ihalenin başlangıcından sözleşmenin imzalanmasına kadar olan süre içerisinde idarece yapılan işlemlerde ilgili kanun ve yazılı hukuki kural hükümlerine uygun olmadığına ilişkin şikâyetleri inceleyerek sonuçlandırmak, Kamu İhale Sözleşmeleri hukuki kuralları(Ar. Mevzuatı), standart ihale dokümanlarını ve tip sözleşmeleri hazırlamak Kanununa ilişkin bütün yazılı, geliştirmek ve uygulamayı yönlendirmek.”
2012 yılı başında ise Kamu İhale Kurumu (KİK) yasası kabul edildi. Amaç; ihalelere, daha sıkı denetim getirecek sistemi yasalaştırmaktı. İşin özü; AKP iktidarının bağımsız kurumları, ille de KİK’i istediği gibi biçimlendirmek. Çünkü yasa çıkar çıkmaz, bu bağlamda düzenlemelere gidildi.
Söylediğim gibi; Kamu İhale Kurumu (KİK); 4734 sayılı Devlet İhale Kanunu(DİK) ve 4735 sayılı Devlet İhale Sözleşmeleri Kanunu ile öngörülen görevleri yerine getirmek için kurulmuştu.
KİK’e işlerlik kazandırıyorum gerekçesiyle, DİK, 2002’den bu yana ‘AB kriterleri hiç dikkate alınmaksızın ’ 50’den fazla değiştirildi. Ve böylelikle; DİK’i ve KİK’i istedikleri şekilde biçimlendirdiler. Ardından ; yandaş yükleniciler yaratmak adına; ‘ Kent içi ulaşım için yeni metro hatları-ki eskisini Ankara’da hala tamamlayamadılar -katlı kavşak, duble yol ve hızlı tren projeleri yaşama geçirdiler. KİK’in, DİK ile dik durması kırılarak, iktidara selam durur hale getirildi.
Şöyle ki; Doğrusu KİK’in yetkisi darıltılarak salt şikayet edilen kurum haline getirildi. Yetkileri öylesine sınırlandırıldı ki, ‘yukarıda değindiğim gibi’ şikayet etme ücreti artırılarak ihalelere itiraz zorlaştırıldı. Belirttiğim gibi yetkin ve yeterli birikim sahibi mühendis, mimar, hukukçu ve iktisatçılar Kanun Hükmünde kararnamelerle edilgenleştirildi, sürüldü, görev süreleri bitmeden görevlerinden alındı.
Bildiğimiz gibi, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunun(DİK), 1983 yılında yürürlüğe girmişti. Bu 2886 sayılı DİK’in adını, 4 Ocak 2002’deTBMM değiştirerek 4734 sayılı DİK yaptı ve 1 Ocak 2003 tarihinde yürürlüğe koydu. 4734 sayılı DİK, aynı zamanda, Türk ihale sistemindeki reform niteliğinde önemli değişikliklerin adı idi.
4734 sayılı DİK’in çıkarışının özünde; 1983 yılında yürürlüğe girmiş olan 2886 sayılı DİK’in uygulamasından kaynaklanan problemleri ortadan kaldırmak ve AB uyum sürecinde kamu alımları alanında da ortak bir hukuk sistem(mevzuat) oluşturmaktır.
Biliyorsunuz;1999 Aralık ayında Helsinki’de gerçekleştirilen Avrupa Konseyi Zirve toplantısında Türkiye’ye adaylık statüsü tanınması, önemli alanlarda Türkiye’nin AB mevzuatıyla uyum çalışmaları hızlandırılmıştır. Nitekim Türkiye’nin AB’ye aday olması ilan edildikten sonra, AB komisyonu tarafından hazırlanan ve 24 Mart 2001 tarihinde Avrupa Toplulukları resmi Gazetesi’nde Yayımlanan “Katılım Ortaklığı Belgesi” ile Türkiye tarafından hazırlanan ve 24 Mart 2001 tarih’inde resmi gazetede yayımlanan ‘AB müktesebatının(AB bütünde kazanılmış haklar. Örneğin; Gümrük birliği, serbest dolaşım, güvenlik adalet vb hakları. Edinç, edinim) üstlenilmesine ilişkin Türkiye Ulusal Programı’nda kamu ihalesi/alımları konusundaki mevzuat uyumunun orta vadede tamamlanması öngörülmüştür. Böylelikle 1.1 2003 tarihinde yürürlüğe giren 4734 sayılı kamu ihale kanun ile kamu alımlarında yeni bir dönem başlamıştı.
Burada bir antrparantez açmak gerekir: “Bu değerlendirme; Türkiye’nin AB’ye aday olması ve AB sürecinin AKP tarafından başlatıldığını söyleyen ve de Ankara Kızılay’da bayram kutlamalarına dönüştürenlere kapak olsun. İnsanlarımın, bugün yarım yamalak uygulanan AB’ye uyumlu çağdaş ekonomi programının 2000 yılı Ecevit hükümeti tarafından uygulamaya konduğunu hala algılayamıyor. Doğrusu; AKP programlarının; Ecevit hükümeti programlarının devamı olduğun algılıyamıyor. Yolsuzlukların önünü almak, saydamlığı sağlamak ve de verimliliğe katkı vermesi için hazırlanan bağımsız denetim kurumu; Kamu İhale Kurumu’nun (KİK) ,bu ekonomik program çerçevesinde oluşturulduğunu algılayamıyor. Her iyi olanın bir önceki iktidara ait olduğunu algılayamıyor.
Sürece, açıklamalar getirenler şunları söylüyor:
1- 2886 sayılı DİK, defalarca değiştirilmesine karşın, gelişen ve değişen ticarete ayak uyduramayınca; yolsuzluk, siyasi himayecilik ve rekabet bozucu uygulamaları beraberinde getirmiştir. Bunların kırılması için saydam ve adil rekabetçi sürece işleten kamu alım sistemini oluşturmak gerekmiştir,
Bunlar doğru şeyler, doğru yaklaşımlar, fakat bu doğru yaklaşımlar AKP iktidarıyla bozulur oldu…Bence; ticaretin gelişen yapısına değil , siyasetin değişen yapısına ayak uyduramamıştır.
2- Kapsamı geniş olan emanet usulünün amacına aykırı
kullanılarak ihalesiz doğrudan iş yapmaya olanak tanıması,
DİK’in değiştirilmesi için gerekli bu 2. Açıklama ile yapılması istenen değişim AKP iktidarınca da ötelenmiştir. Çünkü; 11 yıldır uygulanan 4734’teki doğrudan temin maddesi ile aynı şeyler yapılıyor. Onun için değişen bir şeyin olmadığını belirtmek gerekir.
3- İş ve keşif artışı düzenlemesinin kötüye kullanılmaya olanak sağlaması ve İhaleyi gerçekleştiren idare ve görevlilerin sorumluğun geniş olmaması nedeniyle kamuoyunun bilgilendirme gereksiniminin karşılanmaması. Ayrıca; Kamu ihaleleri ile ilgili özel olarak sorumlu bir denetim ve takip biriminin olmaması ve de; Kamu ihalelerin ile ilgili olarak isteklilerin, şikayetlerinin incelenmesi ve değerlendirilmesinde bir usul bulunmaması,
4- Müteahhitlik Karnesi olarak bilinen, isteklilerin idare tarafından önceden kategorize edilmesi sonucunu doğuran uygulamanın idareye büyük güç sağlaması,
5- Kamu ihalesi yapan idarenin, ihale uygulamalarıyla işlemleri ve belgeleri açısından bir standardın oluşturulamaması,
6- Belirli ekonomik ve mali yeterlilik ile mesleki ve teknik yeterliliğe sahip bulunan isteklilerin, kurallar nedeniyle, ihaleye katılma şartlarının tam oluşturulamaması,
7- İhale üzerindeki idari denetimini zayıf olması ve isteklilerin yargı yoluna başvurma konusunda idare ile ilişkilerini bozmama endişesiyle pek istekli olmamalarıdır.

3, 4, 5, 6 ve 7. maddelerdeki sorunlar alabildiğine devam etmektedir. Yani sürdürülebilir çıkarsal hatalar devam etmektedir. Tüm bunların yanında, bir diğer önemli sorun da ‘daha doğrusu bu hataları besleyen, tetikleyen olan’; insan unsurunun neden olduğu ethik olmayan karar ve uygulamalardır.
Hep söylerim ve de söyleyeceğim; kötü yasa yoktur, kötü uygulama vardı. En kötü yasa bile iyi kullanılırsa, iyi yasa olur. İşin özü; aslolan iyi ve dürüst niyet.
AKP’nin 4734 sayılı DİK üzerinde tepinmeye başlaması, şu tümcelerle başlamıştır: “4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden itibaren yaklaşık üç sene geçmiş olup, isteklilerin teklifleri hazırlamaları ve hazırlanan bu tekliflerin ihaleyi yapan idareye sunulması aşamasında anılan Kanun ile diğer düzenleyici işlemlerin amir hükümlerinin uygulanması sırasında istekliler, idareler ve Kamu İhale Kurum’u nezdinde incelenmesi gereken pek çok hukuki problem oluşmuştur. Bu doğrultuda var olan problemlerin çözümüne ilişkin, uygulamayı da rahatlatıcı ve yönlendirici önerilerin getirilmesi amaçlanmıştır. Özellikle, Avrupa Birliği’ne giriş aşamasında olan(o aşama 6 yıldır ötelendi) ülkemizin mevcut ihale sistemi ile Avrupa Birliği ihale sisteminin karşılaştırılması ve uyumlu-uyumsuz yönlerin saptanması gerekmiştir…”

Devlet İhale Kanunun(DİK) ve Kamu İhale Kurumu(KİK’)’nun insan unsuru tarafından neden olduğu bazı sorunsallıklara(kuşku uyandıran, problematik) bir göz atalım:
Samsun'da bir yüklenici Karayolları 7. Bölge Müdürlüğü'nü silahla bastı, bir inşaat mühendisini öldürdü(14.5.2009).
Bu yaşanılanı, DİK’in yetmezliğine bağlayanlar oldu. Doğru; asıl üzerinde durulması gereken olgu, ülkemin ekonomik yapısını birilerin, dahası çıkar gruplarının çıkarları bütününde biçimlendiren duruştur. O duruş da; ülkemdeki Devlet İhale Kanununa kazandırılan(DİK)duruşudur. Bilindiği gibi iktidar, 2009’a kadar DİK’i diğer kanunlarda yapılan değişikliklerle 15 kez değiştirdi. AKP değişikliklerinin en dikkati çekeni; 20 Kasım 2008’de olanı. Yaptığı bu değişikliklerden biri de DİK’in 20. maddedeki, "Kurum, gerekli gördüğü takdirde, kanun ve ilgili mevzuat hükümlerine aykırılık bulunduğuna ilişkin iddiaları da inceler ve sonuçlandırır" hükmünün yürürlükten kaldırılmasıdır.
Yaşanan bu acı olaya; çıkar ilişkisinin yanında, kamu çalışanı teknik elemanların ekonomik haklarındaki iyileştirme bütününde ve de pekiştirilen yüklenici çıkarları bütününde bakmak gerekir. Yani; yüklenicileri hak etmedikleri istemlere yönelten yaptırımlarla biçimlendirilmiş ‘’Devlet İhale Kanunu-DİK” bütününde bakmak gerekir.
Kamu ve özelde, ille de, özelde çalışan Teknik elemanların aldıkları ücret, açlık sınırının çok altındadır. Kamu çalışanlarına ise, kurumlar bazında 8 farklı ücret politikası uygulanmaktadır. Bir kurum ile, bir başka kurum arasındaki ücret farklılığında büyük uçurumlar vardır. Bazı kurumlardaki Mühendis ve mimarların ücretleri ise yaşam skalasının bile altındadır. Bir kurum içindeki, mühendis ve mimarlar arasındaki kademe, makam farklılığı arasındaki fark ise %100’u aşmaktadır. Örneğin, Bölge Müdürü, Daire Başkanı ve diğer üst düzey çalışanları arasındaki fark, AKP’nin son değişiklikleri ile alabildiğine büyüdü. 4 ay önce ‘iyileştirme’ adı altında teknik elemanlara 200-300 Tl arasında bir artış getirirken, ‘Denge tazminatı’ ile, Daire, Başkanı, Bölge Müdür ü ve daha üst düzey yöneticilerine ve de müşavirlerine 2 bin TL’nin üzerinde artış yaptılar. Bu iyileştirme ve denge tazminatını, emeklilere asla yansıtmadılar.
İşte Samsun’daki olayın temelinde, gerek personel, gerekse ihale ve ihale kurumu yasasında böylesi dengesiz ayrıcalıklı uygulamalar yatmaktadır. Bu keyfiliktir. Bu bal gibi Yüklenici lehinde bir karardır. Özündeki amaç da; birileri çıkıp haksız ödemeler yapıldı aykırılığını gündeme getirdiğinde önüne geçmek. Samsun’da yaşamına son veriler arkadaşım kim bilir nasıl bir aykırı, yani haksız istem ile karşı-karşıya bırakılmıştı ve yüklenici direnciyle karşılaşıyordu??!!
Tekrar edelim; 2001 krizinin ertesinde, Ecevit Hükümeti'nin son döneminde, IMF'nin zoruyla çok ciddi yolsuzluklara neden İhale Yasası TBMM'de iptal edilmiş ve yerine yeni bir yasa yürürlüğe girmişti. 4 Ocak 2002 tarihinde kabul edilen kanunun temel amacı yolsuzlukların önüne geçmekti. AKP geçmedi, aksine daha da körükledi, olumsuzlukları. Bunun kanıtı; Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün çalışmasıdır. Örgütün araştırmasında; yolsuzluğun AKP iktidarınca önlenemediği vurgulanmaktadır. Uluslar arası Şeffaflık Örgütü’nün saptamasına göre; ülkem 180 ülke arasında 58. sırada ve notu 10 üzerinden 4.6. İlk 20 ülkenin notları ise 9.

Özelleştirme boyutundaki ihalelere baktığınızda da, benzer olumsuzluklarla karşılaşıyorsunuz. Örneğin; Enerji Bakanlığı, kendi yatırımları-grupları için elektrik üreten özel sektöre(otoprodüktör) değil, elektrik üreterek devlete ‘salt’ elektrik satan özel sektöre laf dinletememekte ve bu nedenle Türkiye zaman-zaman karanlıkta kalabilmektedir. Yani; Elektrik enerjisi taşıyan ağlar birbirine bağlanarak arıza halinde hizmetin sürekliliğini sağlayan sistem(enterkonnekte) çökebilmekte. Nedeni de daha fazla kâr . Yani, doğalgaz %50’nin üzerinde zam görüyor, fakat ürettikleri elektrik fiyatı zam görmüyor. Ses çıkarılmıyor, çünkü; böylesi kuruluşlar yandaşlara devrediliyor ve bu yandaşlara ses çıkarmak zorlaşıyor. Örneğin; Bursagaz, ilk şehir içi doğalgaz özelleştirmesi. 2004'te 120 milyon dolara Çalık Grubu'na devredilmesi gibi.
Devlet ihaleleri resmen çıkar boyutunda yönlendirilir. Her türlü suiistimale açık. Pek çok iş, ihalesiz olarak istenilen firmaya verilebiliyor. AKP döneminde yeni kurulan kurumların çoğu ise, DİK) dışında bırakıldı.
Öylesine bir dayanışma içindeler ki, alabildiğine koruyorlar birbirlerini. Örneğin;Başbakan, Mart 2006’da AKP Grup Başkanvekili ve Hatay Milletvekili Sadullah Ergin ile kardeşiyle ilgili ihale yolsuzluğu iddiaları , Hatay'dan bir başka AKP milletvekili gündeme getirinceye kadar görmezden gelebildi. Fakat AKP’li vekillerin bazıları görmemezlikten gelemedi. Örneğin; İstanbul Milletvekili, Tayyar Altıkulaç: "Bazı illerden bize de kötü kokular ulaşıyor. Bir arkadaşımız gider bir Milli Eğitim İl Müdürü'nün odasına oturup ihale dağıtmaya başlarsa, bu olmaz." Örneğin; Sinop Milletvekili Cahit Can: "Mafya, Sinop İl Teşkilat’ımı ele geçirmiş. İhale için hastane müdürü kurşunlanıyor. Biz Yaşar Topçu'yu boşu boşuna Yüce Divan'a göndermişiz..." (14 şubat 2006) . Örneğin; Sağlık Bakanlığı hastanelere, kendi otomasyon hizmetlerini dışarıdan alma yetkisi verdi. İlk pilot uygulamada 11 hastaneden 6'sında ihaleyi, Müsteşar Yardımcısı Sabahattin Aydın'ın eşi Sibel Aydın'ın ortak olduğu şirket aldı.
Ne mi oldu, tüm bunlardan sonra? Sadullah Ergin, 1 Mayıs 2009’da Adalet Bakanı oldu ve hala ihale, pardon adalet dağıtıyor.
Bitmedi; Enerji Bakanlığı Samsun-Ceyhan boru hattıyla ilgili gerekli araştırmaları yapma işini ihalesiz Çalık Grubu'na ihale etti. Samsun-Ceyhan boru hattı inşası için sadece Çalık'a yetki vermekle eleştirilen hükümet, boru hattının yapımına talip olan Ekinciler grubundan da dosya istedi. Başbakan Tayyip Erdoğan, önceki gün TV'lerde esip gürlüyordu: "Yolsuzluk ve rüşvet olaylarına adı bulaşanı partiden ihraç ederim, devletteyse görevden alırım!"

Tüm bunların sebebi, DİK(Devlet İhale Kanunu) ve KİK(Kamu İhale Kurumu) ile sürekli oynanması;
Şubat 2006’ya kadar; 6 sı AKP’ye ait olmak üzere Devlet İhale Yasası, yedi defa değişikliğe uğradı. AKP 2002’de seçimi kazanıp iktidara gelir gelmez(Mart 2003) DİK’in yaptırımını tümden ters çevirip etki alanlarını azalttı. Mesleki kuruluşlar ve vakıf ve de yükseköğretim kurumları hariç , hemen-hemen tüm kuruluşları, örneğin; KİT, sosyal güvenlik kuruluşları, fonlar, özel kanunlarla kurulmuş kamu kuruluşları, bağımsız bütçeli kuruluşları, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'nun sorumluluğunda bulunan bankaları, Petrol Piyasası Kanunu çerçevesindeki kuruluşları ve Milyarlar dolar tutarındaki silah siparişlerini, Devlet İhale Kanunu(DİK)’nun kapsamı dışına çıkardı. Yetmedi;
Enerji, su, ulaştırma ve telekomünikasyon sektörlerinde faaliyet gösteren kurumlardaki."mal veya hizmet alımları ile yapım işlerinin ihaleleri" yöneticilerin önceliğine, yani yetkisine bırakıldı.
Başbakan'ın emriyle hazırlanan bir başka değişiklik tasarısı, Kamu İhale Kurumu(KİK)'na yönelikti. Amaç, KİK’i tümden edilgenleştirip , yandaş yüklenicilerin devletten iş almasını kolaylaştırmak.
Tasarı, şikâyet başvurusu yapanlardan teminat alınmasını öngörmekte. Bu teminat, ihale bedelinin binde beşi oranında. Tutar küçük gibi görünse de bir kez böyle bir hüküm yasaya girdi mi, zamanla nereye kadar artabileceğini kimse bilemez. Teminat miktarı artırılırsa şikâyet etmek zorlaşacak. Bir örnekle durumu açıklayalım. Bir kamu kuruluşu, evrakları eksik olduğu gerekçesiyle bir müteahhidi ihale dışı bırakmış, fakat yine evrakları eksik bir başka müteahhide işi vermiş olsun. Evrakları eksik olan yüklenici "Hayır, benim evraklarım tamamdı" diye İhale kurumuna şikâyette bulunsun. Şimdiye kadar, kurum bu şikâyeti incelerken, başvuru sahibini haksız bularak onun şikâyetini reddediyor, fakat ihaleyi kazananın da evraklarının eksikliğini gördüğünden, ihaleyi yine de iptal ediyordu. Artık bu mümkün olmayacak. Kurum şikâyetçiye ret yanıtı verecek, ama eksik evrakla yapılmış olan ihaleyi iptal edemeyecek.
Tasarı yasalaştı, teminat miktarı da şikayetçinin aleyhine değiştirildi. Yani, hukuk son sınıf öğrencisi Ececan Çorbacıoğlu’nun dediği kadarıyla artırıldı. Yine Ececan’ın dediğine göre, daha önce okutulan “Hukuk Usulü Muhakemesi Kanunu(HUMK)” 27/9/2011’de kaldırılarak, “Hukuk Muhakemeleri Kanunu(HMK)” yürürlüğe girdi. Bu yeni yasaya göre dava açılımlarında avans getirildi. Yani Harçlar Kanunun’undaki binde 5 harç miktarına ek olarak ‘avans’ zorunluluğu getirildi. Daha açık ifadeyle; bilirkişi incelemesi, tanık dinletilmesi gibi benzere hukuki işlemler için yapılacak harcamaların dava açılırken peşin alınması kuralı getirildi. Bu zorunluluk oldu ve miktarı ödeme güçlüğü yaratacak kadar artırıldı. Artış miktarı; alacak tutarı veya dava konusu parasal miktar kadar. Ayrıca, şikâyet üzerine yapılacak incelemelerin alanını da büyük ölçüde daraltıyor.
Belli ki, amaç; Avrupa Birliği müktesebatı çerçevesinde Dünya Bankası tarafından önerilmiş olan Kamu İhale Kurumu'nu etkisizleştirmek.
Tekrar edeceğim: “Bugün; İhalede, salt hak kaybına uğramış kişinin, geri alamama koşuluyla ‘bin ile 4 bin TL arası para yatırdıktan sonra’ şikâyet edildiğinde KİK inceleme ve denetim yapar. KİK, basının somut delillere dayanan haberleriyle, müfettiş, milletvekili şikayetleri ile asla harekete geçmez. En önemlisi, şikayetini sözleşme yapmadan önce yapması gerekir. Yani, pazarlık usulü ihalelerde 5, açık ihalelerde 10 gün içinde yapması gerekir. Siz buna AB kriterleri mi, yoksa AKP kriterleri mi dersiniz? Amaaaan, ne dersen de, sandıkta yine bildiğini okuyacaksın.”
Devlet İhale Kanunu(DİK) ile ilgili zamansı yazınsal öykülerimin ilk bölümceleri(Fr. Paragraf), adeta 2002 sonrası başlayan bugünlere gelineceğinin vurguları idi adeta:

1-‘Son Devlet İhale Kanun Tasarısı’nın perspektifi(TMMOB-İMO yayını Türk Mühendislik Haberleri-TMH dergisi. Sayı 411-2001/1):
Konuyu sağlıklı belirleyebilmek için son tasarıdan
önce çıkarılan “Devlet İhale Kanun Tasarısı taslağı (2000)”
ile karşılaştırılmıştır.
Salt Devlet İhale Yasasının (Tasarı) değil; diğer tüm toplumsal yasaların değişen ve gelişen gereksinimlere yanıt verememesinin temelinde yatan gerçek; merkezi ve yerel karar alma aşamalarında sivil inisiyatifler bir yana, Kamu Kurumu işlevindeki ilgili meslek odalarına yer verilmemesidir. Özellikle mühendislik bilimi ve
hizmetlerini ilgilendiren yasa ve uygulama yönetmelikleri, kuruluş yasaları ve, kurumlar ile ilgili karar alma süreçlerinde ne merkezi yapı, ne de yerel yönetim birimlerinden belediyeler TMMOB ve bağlı odalarına yer vermektedirler. Kısmen de olsa (doğrusu istemeyerek), “Yapı Denetimi ile ilgili 595 Sayılı KHK ve Uygulama Yönetmeliği sürecinde TMMOB ve ilgili meslek odaları ile iletişime geçilmiş, fakat ‘ kalıcı açıdan’ devamı gelmemiştir.
2- Devlet İhale Yasası üzerine(Dünya gazetesi: 18.Mayıs 2001):
Olumlu yanları;
Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun ihalelerde aranması akılcı bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.
Teminat olarak kabul edilecek değerler arasından "özel finans Kurumları”nın, Hazine tahvillerinin ve bonolarının çıkarılması sağlıklı bir yaklaşımdır. Böylece yurtdışı kaynaklı irticai sermayenin ülkemize sızması engellenebilecektir. Hazine bono ve tahvillerinin kabul edilmemesi de, bu tür yatırım enstrümanlarına sahip olan bankalı firmaların tekeli kırılmış olacaktır. Özellikle Hazine bono ve tahvillerinin sağladığı güven yerine gerçek rekabet süreçleri devreye girebilecektir. Bu enstrümanlara bağlı hareket edenlerin yüksek kırımları engellenebilecektir.
Ödeneği bulunmayan işlerin ihaleye çıkarılmaması da önemli bir gelişmedir.
Eksiklikler ;
"İhtiyaçların en uygun bedelle karşılanmasını sağlamak amacı ile ihaleler işin niteliğine uygun mevsimlerde yapılır" ilkesi, acil olan işler dışında geçerli kılınmalıdır.
Mühendislik-mimarlık disiplinlerine ilişkin ihaleler için oluşturulan komisyonlarında TMMOB ve ilgili oda temsilcilerinin bulunmaması büyük bir eksikliktir.
Kesin teminat oranı yüzde 6 olmalıdır. Yüzde 10 oran finans yönü güçlü buna karşın teknik beceri ve birikimden yoksun yapı şirketlerini öne çıkarabilir.
Yasaklar ve cezai sorumluluğun değerlendirilmesinde sicilleri tutulan yüklenicilerin bilgileri TMMOB ve bağlı odalara da verilmelidir. Odalar bu sicilleri tutmalı ve ilgili idarenin oda sicili için meslek örgütlerinden belge istemelidir.
Olumsuz yanları:
Tüm işlerde arazi ve zemin etüdü ile uygulama proje zorunluluğunun düşünülmemesidir. Kesinlikle deprem ve doğal afetler dışındaki tüm işler için de uygulama projesi, arazi ve zemin etüdü zorunluluğu aranmalıdır. Ayrıca; şartnamelerin hazırlanma süreçlerinde açıklık yoktur. Bu sürece TMMOB ve ilgili odalar mutlaka dikkate alınmalıdır.
3- En son Devlet İhale Kanun Tasarısı’nın değerlendirilmesi(Dünya gazetesi 12 Ekim 2001):

Son hükümetin ilgili bakanlığı Mayıs 2000'den başlayarak, Mayıs 2000, 19.02.2001 ve en son 26.06.2001'de olmak üzere tam 3 kez "Devlet İhale Kanun Tasarısı" hazırladı. Perspektifini çizeceğimiz 26.06.2001 tarihli son çalışma bu nedenledir ki; "En Son Devlet İhale Kanun Tasarısı" başlığı adı altında değerlendirilecektir.
Tasarıda temel gerekçe olarak; Avrupa'ya entegre olma sürecinde Batı normlarına konuşlanabilmemiz için "Avrupa uyum yasalarına" ters düşmemek gösterilse de, bana göre özdeki gerekçe; merkezi karar alma sürecinde, merkezi yönetimin ilgili aktörleri dikkate almamalarıdır. Örneğin, mühendislik bilimini ve disiplinini yakından ilgilendiren böylesi bir yasa çalışmasında, olgunun temel aktörleri olan üniversite ve TMMOB'ye niçin danışılmaz. Böylesi evrensel süreç niçin ortak işletilmez. İşte bundandır ki, -bırakın yasada, yasa tasarısında bile- enflasyonu yaşıyoruz. 19. yüzyıl Tanzimat’ından bu yana "Devlet İhale Yasası" çıkarma uğraşı içindeyiz, fakat bu nedense yasalarla istenen çağcıl ölçütleri yakalayamıyoruz.
Madde 64'te belirtilen, "Yapı denetimi ve sorumluluğuna ilişkin esas ve usullerinde" teknik müşavirlik kuruluşlarının nitelikleri ve sınıflandırılması ve çalışmasına ilişkin esas ve usuller yönetmeliği için TMMOB ve bağlı ilgili odaların görüşleri alınmalıdır. Ayrıca, imalat veya üretim aşamasında denetim ile muayene ve kabul işlemlerinin nasıl yapılacağı konusunda da diğer kurumlarla birlikte TMMOB ve bağlı odaların görüşleri alınması yanında bununla ilgili yönetmeliğin hazırlanmasında TMMOB ve bağlı odalar çağrılmalıdır. Ayrıca, "yapı denetim, denetim ve sorumluluğun uygulanması ve teknik müşavirlik kuruluşlarına ilişkin esas ve usullerin Bakanlar Kurulu'nca çıkarılacak bir yönetmelikle düzenlenmesi kriterleri, 4708 sayılı yapı denetimi ile ilgili kanun (YDK) bütününde tekrar ele alınıp, 4708’in kapsamı KAMU ihaleleri ve yapılarını içerecek şekilde genişletilmelidir.
Uluslararası ihale uygulamalarına paralellik sağlamak amacıyla açık ihale usulü, belli istekliler arasında ve pazarlık usulü olmak üzere üç ihale usulü belirlenmiş. Belli istekliler arasında ihale usulünün açıklık ve rekabet ilkelerini örseleyecek keyfiyetlere neden olacağı için iptal edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Keyfiyet boyutunda yeterlilikleri ve güçleri saptanan şirketlerin seçilmesindeki ölçüt belirtilmemektedir. Taslağın en belirgin eksikliği; yüklenici tarifi ile kimlerin yüklenicilik yapabileceği konusunda yaptırımlar içermemesidir. Ülkemiz topografyasının bilindiği gibi yüzde 90'ı fay hatları ile kuşatılmış durumda. 17 Ağustos-12 Kasım 1999 deprem felaketleri sonrası, 2886 dışında kalan (kamu yapıları) özel yapılar için yapı güvenliği adına kalıcı birtakım KHK hükmünde de olsa yasal yaptırımlar getirilmeye çalışılmıştı. Fakat bu da 4708 sayılı YDK ile örselendi.
Taslak yasalaştığında, şu değişimlerin yaşama geçeceği söylenmektedir: “A-Kamu İhale Kurumu(KİK) kurulacak. (Buna İMO olarak ilgili meslek odalarının yer alması koşuluyla evet diyoruz),
B- KİK üyeleri, Başbakan tarafından atanacak (olumlu bir yaklaşım olarak görüyoruz demişim. Yanlış. Zannedersem, dizgi hatası, Olumsuz olacak. İlgili meslek odaları ve kuruluşların saptadığı isimler atanacak),
C- KİKbağımsız ve idari birim olacak (olumlu bir yaklaşım). D- KİK, şartnamelerin hazırlanmasından, yapılan ihalelerin izlenmesine ve denetlenmesine dek birçok görev üstlenecek (bu yaklaşımı çok doğru buluyoruz. Önemli ve ciddi bir işlev). E- Bugünkü karşılığı ile 150 milyar liranın altındaki ihaleler yasa kapsamı dışında tutulacak ve idareler tarafından gerçekleştirilecek (son derece sakıncalı) ve şeffaflığı bozan keyfiliği öne çıkaracak bir yaklaşım. Büyük işler parçalanarak yetersiz yandaş gruplara işlerin peşkeş çekilmesinin kapısını aralayacağı için bu yaptırıma İMO olarak karşı çıkıyoruz). F- Birçok kamu kuruluşunun geçmişteki alımlarda başvurduğu "direkt kontrat" ya da "davet usulü ihale" yöntemleri tarih olacak. (Kişi ve gruplar ve yandaşlara ayrıcalık tanıyan uygulamalara son veren bu yaklaşımı İMO olarak çok doğru buluyoruz). G- Askeri ihaleler dışında tüm ihaleler şeffaflık ilkesi doğrultusunda ihale kurulunun direktifleri doğrultusunda yapılacak (içerik bağlamında yetersiz buluyoruz. Askeri-kamu-sivil hepsinde; değişmeyen mühendislik/mimarlık biliminin kuralları evrensel ilkeler uygulandığına göre bu ayrıcalık niye?!...). H- Özelleştirme işlemleri AB standartlarında yapılacak (Tahkim Yasası'nı tamamlayan, ulusal tasarrufun ulus ötesi sermayeye ayrıcalıklar tanıyan işlevdeki bu yaklaşıma karşıyız) tanım "Evrensel mühendislik/mimarlık kurallarının ve ülke çıkarlarının belirginleştirdiği standartlar dikkate alınmalıdır" şeklinde değiştirilmelidir. J- AB, kurul çalışanlarına eğitim verecek (hayır! AB kurul çalışanlarıyla uluslararası ve mühendislik/mimarlık bilim standartlarını yakalamak için ortak seminerler düzenler biçimde olmalıdır) şeklinde bu son madde değiştirilmelidir.

3- Devlet İhale Kanunun(DİK) duramıyor(Dünya gazetesi.28 Ocak 2003)
İnşaat sektörünün anayasası "Devlet İhale Kanunu (DİK)" son günlerin tartışılan konusu haline getirildi.
Bilindiği gibi 1983 doğumlu 2886 sayılı DİK iptal edilerek, 04.01.2002 tarihinde 4734 sayılı DİK yerini aldı ve 01.01.2003'te yürürlüğe girdi. 4734 yaşam buluncaya dek tam 5 Devlet İhale Kanun Taslağı yayımladı. Yani ince elendi sık dokundu. Fakat yine de istenen kriterlere erişmedi. Kısacası "DİK"in DİK durmakta zorlandığını söyleyebiliriz. Bir fıkradır çağrıştı. İki kişi kavga ediyor. Dayak yiyen ve sürekli yere düşene arkadaşları bağırıyor: "Sen de vursana!" "Vuracağım vurmasına da DİK duramıyorum ki...!" Evet, 4734 sayılı yasa DİK durmakta zorlanıyor. Bunu kimse yadsıyamaz.
Taslak aşamasında hedeflenen uygulama yılı 01.01.2005 idi. Fakat IMF öncelikleri ve AB kriterlerine uyum baskısı nedeniyle 4734 sayılı "DİK" uygulama yılı 01.01.2003 olarak saptandı. 4734 sayılı kanun, yetmezlikler bütününde iptal edilen 2886 sayılı kanun kadar olmasa bile, azımsanmayacak boyutta bir esneklik katsayısına sahip olduğunu öncelikle belirtmek gerektiğini düşünüyorum. "Kötü yasa yoktur, kötü uygulama vardır" diyorum ve bu söylemden yola çıkarak acilen giderilmesi gereken eksikliklere değinmek istiyorum:
- Yasa (kapsam bölümü- m: 2) alım ve yapım işini içermekte, kamu kuruluşlarının satım işlerini içermemektedir. Örneğin TBMM Lojmanları satış için Milli Emlak’e devredildi. Milli Emlak satışı bu yasa yürürlüğe girdiğine göre nasıl yapacak?
- Özel kanunlarla kurulmuş ve kendilerine kamu görevi verilmiş "meslek kuruluşları" bu yasa kapsamı dışında tutulmuşlardır (m: 2).
- İstisnalar bölümü madde 3-c'de "Uluslararası anlaşmalar gereğince sağlanan dış finansman ile yaptırılacak olan ve finansman anlaşmasında farklı ihale usul ve esaslarının uygulanacağı belirtilen mal veya hizmet alımları ile yapım işleri", madde 3-d'de de; "İdarelerin yabancı ülkelerdeki kuruluşlarının mal veya hizmet alımları ile yapım işleri bu kanuna tabi değildir" denmektedir. Bu adeta yasanın AB standartlarına/kriterlerine hiç uymadığının göstergesi.
Yine de bir gerçeği vurgulamakta fayda var: Yasalar çok da iyi olabilir. Uygulama ve niyet iyi değilse iyi sonuç almanız olası değildir. Bir kez daha vurgulamakta fayda var; "Kötü yasa yoktur, kötü uygulama vardır". Kötü yüklenici, kötü mühendis yoktur. Kötü yönetim ve denetim vardır diyerek yaygınlaştırabiliriz. Özellikle denetim boyutunda teknik elemanın yumuşak karnına yapılan saldırıların önüne geçmek istiyorsak 4734 sayılı yasada bir değişiklik yapılabilir. Örneğin, kamu kurumu teknik çalışanları için; idarenin yükleniciyle yaptığı sözleşmeden belli oranda bir pay ayrılarak veya her hakediş sonrası belli bir kesinti "Teknik Fon"da toplanarak, başarı oranında iş bitim sonrası teknik elemanlara prim olarak dağıtılabilir.
Son olarak;
Eğer, KİK(Kamu İhale Kurumu) ve 4734 sayılı DİK'in DİK durmasını istiyorsak tüm bu olguların üzerine ‘siyasi ve ekonomik rantı öteleyip’ özenle eğilecek bir iktidara gereksinimi var ülkenin.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

21 Mart 2012 Çarşamba

GALATASARAY TÜRKİYE KUPASI İŞİNİ BIRAKTI ARTIK


GALATASARAY KUPALARDA EMEKLİ ETTİ ARTIK KENDİSİNİ


Önce, şimdiki adı Ziraat Türkiye Kupası olan Türkiye Kupası’nın tam 50 yıldır(1962-1963) oynandığını belirteyim. Bu 50 yıllık süreçte Galatasaray Türkiye kupasını tam 14 kez kazanmış(1963, 1964, 1965, 1966, 1973, 1976, 1982, 1985, 1991, 1993, 1996, 1999, 2000 ve 2005). Şekilde görüldüğü gibi en son 2005’te Fenerbahçe’yi 5-1 yenerek Hagi ile kazanmış.
İşte o maçın karnesi:
Stat: Atatürk Olimpiyat
Hakemler: Serdar Tatlı, Ekrem Kan, Erhan Sönmez
Galatasaray: Faryd Aly Camilo Mondragón, Cihan Haspolat, Rigobert Song, StjepanTomas, Orhan Ak(Uğur Uçar dk. 46), Franck Ribéry, (Sabri Sarıoğlu dk. 53), Flávio da Conceição, Ergün Pembe, Ayhan Akman, Necati Ateş(Hasan Şaş dk. 61, Hakan Şükür
Yedekler: Aykut Erçetin, Bülent Korkmaz, Arif Erdem, Hasan Kabze
Teknik Direktör: Gheorghe Hagi
Fenerbahçe: Rüştü, Serkan, Luciano, Önder, Deniz, Serhat(Mehmet Yozgatlı dk. 72), Aurelio, Selçuk (Van Hooijdonk dk. 46), Tuncay, Alex, Nobre
Yedekler: Volkan, Murat Hacıoğlu, Mahmut Hanefi, Kemal, Semih
Teknik Direktör: Christoph Daum
Goller: Ribery (dk 16), Necati (dk. 25), Deniz (dk. 39 kk), Luciano (dk. 41), Hakan Şükür (dk. 72 ve 88)
Sarı kartlar: Orhan, Ayhan, Hakan Şükür (Galatasaray), Alex(Fenerbahçe)
Kadroya baktığınızda, Ribery’i görüyorsunuz. Evet, Galatasaray’in Marsilya’ya kaptırdığı Ribery, bugün dünyanın en büyük kulübü Bayer Münih’te oynuyor. Bu oyuncuyu Galatasar Fransa’da sıradan bir takımda oynarken bulmuş ve dünya starı yapmıştı, fakat beceriksizlik yüzünde oyuncusunu Marsilya’ya kaptırdı. İşte Ribery’yi o gün elinden kaçıran Galataray, o günden beri Türkiye Kupası’nı da kaçırıyor.
Galatasar, FB’nin bu moduna ikinci kez giriyor. Çünkü, 1966-1973 dönemi de tam 7 yıl kupadan uzak kalmıştı. İlklerin sarayı Galatasaray bu rekorunu da girdi, 20 Mart 2012 günü Sivasspor ile oynadığı maçla. Eğer seneye kupaya uzanırsa, 8. Sene kupayı almış olacak.
Gelin özlem deryasında kısa bir sörf yapalım:
Galatasaray, Türkiye Kupası'nda 19 kez final oynayan Galatasaray bu finallerin 14’ün de mutlu sona ulaştı.
1962-1963: İlk maçta Zonguldak Kömürspor’u eleyen Galatasaray finalde Fenerbahçe’yi eledi(2-1 ve2-1) .
1963-1964: Finalde Altay sahaya çıkmadı.
1964-1965: finalde Fenerbahçe eledi(0-0,1-0)
1965-1966: Fenerbahçe’yi eleyen Galatasaray finalde de Beşiktaş’ı 1-0 yendi.
1972-1973: Galatasaray ligde üçüncü kez üst üste şampiyon oldu. Ardından Ankaragücü’nü eleyerek(3-1,1-1) kupaya da aldı.
1975-1976: Aslan,Türkiye Ligi’ni ilk kez kazanan Trabzonspor’u eledi(0-1, 5-4).
1981-1982: Özkan Sümer ile Galatasaray Ankaragücü’nü eledi(1-2,3-0).
1984-1985: Jupp Derwall’in geldiği yıl, Lig’de başarısızdı, fakat çeyrek finalde Fenerbahçe’yi, yarı finalde Beşiktaş’ı ve finalde de Trabzonspor’u eleyerek(2-1, 0-0) şampiyon olması, Lig şampiyonluğu kadar önemli idi.
1992-1993: Feldkamp’ın çalıştırdığı Galatasaray ile lig şampiyonluğunun yanı sıra, finalde Beşiktaş eleyerek(’1-0 2-2) kupayı dı kaldırdı.
1995-1996: Teknik Direktörü Graham Souness’in Kadıköy Fenerbahçe Stadı'nda sahanın ortasına Galatasaray bayrağını diktiği finalde, Galatasaray Fenerbahçe’yi eledi(1-0, 1-1)
1998-1999: Finalde Beşiktaş’ı 0-0 ve 2-0’lık sonuçlarla eledi.
1999-2000: Bu yıl ilklerin sarayı Galatasaray, Avrupa kupası ile Fuar Şehirleri Kupası’nın birleştirilmesiyle oluşturulan UEFA Kupası'nı Avrupa’da ilk kez kazanan Galatasaray, Fatih Terim ile, ilk kez Diyarbakır’da oynanan Türkiye Kupası’nın final’in de Antalyaspor’u uzatmalarda 5-3 yenerek kupayı kazanmıştı.

Yazmışken, UEFA Finali’nin karnesini de yazalım:
Tarih:17 Mayıs 2000: Stat: Parken (Kopenhag)
Hakemler: Antonio Lopez Nieoto, Fernando Trecko Garcia, Victoriano Giraldes Carrasco (Ispanya)
Galatasaray 11’i: Taffarel, Capone, Popescu, Bülent, Ergün, Okan( Hakan Ünsal83), Suat(Ahmet94), Ümit, Arif(Hasan Sas94), Hakan Sükür( İtalya’da önce Torino’ya gitti, ardından GS’ya geldi, tekrar İtalya’da İnter, Parma derken İngiltere Blacburn Rovers’e gitti. Galatasaray büyük katkılar vermesine karşın, bazı duruşları nedeniyle Galatasaray7a madden ve manen zararlar da vermesine karşın tekrar GS’ya geldi ve futbolu bıraktı. Şimdi milletvekilliği işi yapıyor), Hagi(Galatasaray’a 2 kez teknik direktör oldu ve her ikisinde de, futbolculuğundaki süper katkının aksine GS’ya zarar verdi)
Arsenal 11’i: Seaman, Dixon, Keown, Adams, Silvinho, Parlour, Viera, Petit, Overmars(Suker115), Bergkamp(Kanu75), Henry
Sarı Kartlar: Okan, Bülent, Popescu, Capone, Hasan Sas (Galatasaray) Vierra, Keowon, Adams (Arsenal)
Kirmizi Kart:93 Hagi
Goller: Ergün(P), Hakan Sükür(P), Ümit(P),Popescu(P),Parlour(P)
Penaltı atışlarında Ömer Üründül anektod’u: Ergün vurdu 1-0. Suker vurdu, direk kurtardı, durum yine 1-0. Hakan Şükür vurdu 2-0, Arsenal vurdu durum 2-1. Ümit vurdu durum 3-1, Arsenal vurdu direk kurtardı, durum yine 3-1. Ve son penaltı; haydi Popescuuuuu, haydi oğluuummm, haydi oğluuuummm, goooooooool gooooooool kupa biziiiiiiiiimmm, goool allahııımmmm gooool…Ve böylelikle, Uefa kupası 1999-2000 sezonunda Galatasaray’ın oldu.
Galatasaray ve Arsenal’in o yılki kadrosu:
Claudio Taffarel -Mehmet Bölükbaşı -Kerem İnan -Vedat İnceefe -Gica Popescu -Alper Tezcan -Emrah Eren -Fatih Akyel -Hakan Ünsal -Bülent Korkmaz -Ergün Penbe -Suat Kaya -Ümit Davala- Gündüz Gürol Azer- Gheorge Hagi -Emre Belözoğlu -Hasan Şaş -Okan Buruk -Ahmet Yıldırım -Hakan Şükür -Burak Akdiş -Arif Erdem -Mehmet Yozgatlı -Carlos De Oliveria Capone -Mandinga Dos S. Marcio ve Teknik Direktör Fatih Terim
Arsenal : 1) David Seaman 2) Lee Michael Dixon 3) Nigel Winterburn 4) Patrick Vieira 5) Martin Keown 6) Tony Adams 8) Fredrik Ljungberg 9) Davor Suker 10) Dennis Bergkamp 11) Marc Overmars 13) Alex Manninger 14) Thierry Henry 15) Ray Parlour 16) Silvinho 17) Emmanuel Petit 18) Gilles Grimandi 19) Stefan Malz 22) Oleg Luzhnyi 24) John Lukiç 25) Nwankwo Kanu 31) Paolo Vernazza ve Teknik Direktör Arsène Wenger

Ardından süper kupa geldi. Yani Avrupa’nın in büyüğü Real Madrit’i Mario Jardel’in penaltı ve de uzatmadaki altın golü ile 2-1 yenerek Galatasaray Avrupa’nın en büyüğü oldu. Bu kupayı Lücescu kaldırdı, kaldırmasına fakat bunu da kaldırmak Terim’in hakkı idi. Terim kaldıramadı, çünkü bazıları Terim’i kaldıramamış ve takımdan ayrılmasına neden olmuşlardı.

İşte, süper kupa karnesi:
25 Ağustos 2000-Stade Louis II, Monako-Seyirci: 12,000-Hakem: Günther Benko -Goller: Raúl 79' (pen.)- 41' (pen.) Jardel 103' Jardel
Galatasaray: Claudio Taffarel-Bülent Korkmaz (c)-Gheorghe Popescu-Capone-Hakan Ünsal-Okan Buruk(Sonradan Hakan Şükür aracılığıyla İnter’e götürüldü ve GS’ya zarar verdi)-Emre Belözoğlu(Sonradan Hakan Şükür aracılığıyla İnter’e götürüldü ve GS’ya maddi zarar verdi)-Gheorghe Hagi-Suat Kaya-Ümit Davala(Milan’a gitti ve GS’ya maddi katkı verdi)-Mario Jardel-Kerem İnan-Ahmet Yıldırım(Lucescu BJK’ye götürdü ve GS’ya maddi katkı verdi)-Fatih Akyel(İspanya’ya giti, GS’ya maddi katkı verdi, dönüşte FB’ye giti ve GS ile kavga etti)-Bülent Akın-Hasan Şaş-Serkan Aykut ve Teknik Direkör:Mircea Lucescu(BJK’ye gitti)

Real Madrid:Iker Casillas -Geremi(Gençlerbirliği’nden gitti)- Ivan Campo -Iván Helguera-Roberto Carlos(Fenerbahçe’ye geldi) -Albert Celades-Claude Makelele-Luís Figo-Guti-Sávio-Raúl (c) Yedekler: César Sánchez-Michel Salgado-Aitor Karanka-Santiago Solari-Flávio Conceição(2005’te Galatasaray’a geldi) -Pedro Munitis ve Teknik Direktör: Vicente del Bosque(BJK’yi çalıştırdı, sonradan)

Böyle destansı kupa zaferleriyle dolu bir tarihe sahip Galatasaray, Türkiye ligi ve kupasında, son yıllarda istenen başarıya ulaşamadı. Özellikle Türkiye kupasında, 7 yıllık özlem, son Sivsspor elenmesiyle 8 yıla ötelendi.
Evet; Cim-bom evinde yıkıldı:
Ziraat Türkiye Kupası 4. turunda Galatasaray, 20 Mart 2012’de evinde Sivasspor'la karşı karşıya geldi. İlk yarısı 0-0 biten karşılaşmayı Sivasspor, 49. dakikada Erman Kılıç'ın ayağından bulduğu golle 1-0 kazanarak adını çeyrek finale yazdırdı
İlk yarı müthiş bir Galatasaray yoktu, müthiş bir Selçuk vardı. Tam bir futbol emekçisi, pas veriyor, pas alıyor, şut atıyor, ortada, defansta, kanatlarda koşuyor, kısacası Selçuk bir harika idi. Kalece Ufuk’da öyle. Sivas’ın %100 üç pozisyonunu kurtardı. Aydın Yılmaz her geçen gün üstüne koyarak oynuyor.
Nasıl olduysa, ilk yarı golsüz bitti. Aydın-ki sakat değildi de aldıysa Terim sakat iş yaptı- oyundan alınmış yerine Sabri oyuna girdi. Girer girmez de kendini gösterdi, Sivaslıyı yalnız bırakan Sabri Erman Kılıç’ın 49’da gol atmasına katkı verdi ve GS 1-0 geri düştü.
Ve maç böyle bitti. Sivas iyi mi oynadı, ikinci yarı birinci yarıdaki GS kadar iyi değildi, fakat GS ikinci yarı, birinci yarıdaki GS’dan kötü idi.
Galatasaray: Ufuk Ceylan xx, Eboue xx, Semih Kaya xx, Ujfalusi xx, Hakan Balta xx, Aydın Yılmaz x (Dk. 46 Sabri Sarıoğlu x), Selçuk İnan xx, Engin Baytar xx (Dk. 77 Sercan Yıldırım x), Riera x (Dk. 60 Emre Çolak x), Necati Ateş x, Baros x
Görüldü ki, bu takımı Melo, Elmander ve Fatih Terim sürüklüyor. Bugün üçü de yoktu, böyle oldu. Yani Terim bugün oyunu okuyamadı, okutamadı.
Son zamanlarda Ünal Aysal beyin ‘zaman ayarsız’ haklı çıkışları birilerini hayli rahatsız ediyor. Etmenin ötesinde öfkelendiriyor da.
Acaba birileri kendilerine görev çıkarıp, Aysal çıkışlarında ve de Galatasaray’ın Lig’deki çıkışlarına bir balans ayarı mı çekiyor? Bu ayarı, Play-Off maçlarından önce, örneğin Trabzon maçında da çekerler mi dersiniz? Durduk yerde, Trabzon başkanı neden Galatasaray’a saldırdı dersiniz?
Baksana adama, protokole yayılmış, duruşuyla; “ Ne şikesi kardeşim, ne suç örgütü, bize kimse bir şey yapamaz. Biz futbolu istediğimiz gibi yönlendiririz. Gördünüz işte nasıl çıktım.’ şeklinde bar-bar bağırıyor.
Hakemler resmen Play-Of’f’ta sen fazla oldun, Ziraat Türkiye Kupasında dur dediler sanki. Korkum, Play-Off’’da da dur demeleri.
Neden mi?
Hakem, Mustafa Kamil Abitıoğlu'nun 90 artı 4'üncü dakikada verdiği karar büyük bir tartışma yarattı. Sağ kanattan gelişen Galatasaray atağında Selçuk İnan, meşin yuvarlağı rakip ceza alanına kesti ancak meşin yuvarlak Sivassporlu futbolcu Ziya'nın eliyle temas etti. Sarı-kırmızılı futbolcular büyük bir itirazda bulunarak penaltı beklerken hakem hakem Mustafa Kamil Abitoğlu 'devam' dedi.
Temas etmedi, oyuncu resmen topu koluyla yönlendirdi ve bu hareket % 1 katrilyon kere penaltı idi.
Galatasaray’ın en son aldığı kupanın hakemi olan Serdar Tatlı benden fazlasını söylüyor. Tatlı’yı bilirsiniz, ödün vermeyen acı ama dürüst ve yürekli bir kimlik. Galatasaray Sivas maçında verilmeyen penaltı için, şunları söylüyor: “Galatasaray atağında Sivasspor ceza alanının içerisinde bulunan Ziya üzerine doğru gelen topa normalde doğal konumu dışındaki açık olan koluyla temas edip, topun yönünü değiştirdi. Hakem, bilerek ve isteyerek bu oyuncu topa temas etmemiş düşüncesinde olsa bile, eli ve kolu doğal konumdan uzaktaydı. Dolayısıyla pozisyon net bir penaltıyı gerektirirdi. Devam kararı veren hakem Mustafa Kamil Abitoğlu ‘buz gibi penaltıyı yedi’ ve böylelikle maçın sonucuna direkt etki etmiş oldu.”
Tekrar ediyorum; bunları ben değil, Serdar Tatlı söylüyor.
Ben şunu söylüyorum; doğrudur hakemler üç büyüklere kolay-kolay aleyhte penaltı çalmıyorlar. Son yıllarda dikkatimi çekti, Sivasspor’a da aleyhte penaltı kolay-kolay çalınmıyor.
Lütfen, şu çakallardan futbolumuzu arındırın, aksi taktirde futbolumuzu UEFA veya FİFA tümden aşındıracak.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Şutluyorum
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

17 Mart 2012 Cumartesi

CİM BOM'UN 3657 GÜN 12 SAAT SONRA FB'Yİ YENME ŞANSINI SON SANİYEDE DİREK ENGELLEDİ

Galatasaray 3657 gün 12 saat sonra FB'yi Saraçoğlu'nda yenecekti, fakat son saniyede direk engelledi
GALATASARAY PLAY-OFF ÖNCESİNİN ŞAMPİYONU OLDU

İlklerin sarayı Galatasaray, bir ilke daha imza atarak; Play-Off Uygulamasının ilk ayağının şampiyonu oldu. Eğer Play-Off olmasa, şimdi GS tür atıyor olmuş olacaktı. Bakalım, Play-Off sonrasının şampiyonu kim olacak?
Her ne ise, şu bir gerçek ki; dünya da en büyük derbi, birilerinin derdi, her zaman.
Kanarya ve Aslan’ın futbol maçından söz ediyorum. Evet; dünyada en büyük derbi birilerinin derdi. Olmamalı kardeşim, derbi dert olmaktan çıkarılmalıdır. Nasıl mı? Ayni tribünde beraber maç izleyerek. Doğru haklısınız, bu; Aslan ile, Kanarya’yı aynı kafese koymaya benzer.
Bir deneyelim, bakalım birbirlerini yiyecekler mi? Bence yemezler, barış içinde ortak coşkularını ayrı-ayrı yaşarlar.
Belli mi olur, bir bakmışsınız, günün birinde Kanarya, Saraçoğlu mabedini Aslan’a, Aslanda ‘Ali Sami Yen Aslantepe Arena’ mabedini Kanarya’ya açmış, dahası kucak aşmışlar ve birlikte maç izliyorlar. Salt ülkemde değil, dünyada ses getirir ve ülkemin sanal Recep gündemlerini tümden öteler.
Bu yıl, ligimizin tadı yok. Sanal şike bir yana, şu Play-Off’u kim bulguladıysa, futbolun içine resmen saman doğradı.
Düşünün; Galatasaray Fenerbahçe’ye yenilmedi ve aradakı 9 farkı korud, Fener kalan maçlarını da kaybetti ve de fark Play-Off’da kapanmayacak şekilde açıldı. Bu durumda Play-Off’u oynamanın bir anlamı var mı? Play-Off oynayacağına, Play Station oyna daha zevk verir.
Fenerli dostlarımı biraz kızdırayım. Diyelim ki bunu Saraçoğlu stadında Fenerle kardeşlerime anlatıyorum ve aksine hep birlikte gülüyoruz; “Kardeşim, şu 6-0’a takıldınız kaldınız. Bakın biz 7 kişiyle elde ettiğimiz 7-0’a takılıyor muyuz? Recebim bile, ülkemin parasından 6-0’ı attı, siz ülkemin futbolundan atamadınız.”
Ve maç başladı.
Maçtan önce, eski Avrupa boks şampiyonu sevgili Hamdi Yıldırım bana şunları yazmış: “Maç beraberliktir, fakat Galatasaray yenebilir…”
Ben de şöyle yanıt vermişim: Hamdi kardeşim, belli mi olur? Ben de katılıyorum. Fakat; genelde ayakta duramayan bir FB defansını dikkate almayıp, takımı defans ağırlıklı oynatırsa , FB kanat adamlarının hışmına uğrayabilir. Eğer Terim, FB'nin üzerine gider ise, açık verip gol yer ama, çok gol da atabilir...
Galatasaraylı futbol emekçisi sosyalist ünlü topçu Metin Kurt’un ağabeyi olan ve Galatasaray ve de Fenerbahçe’de oynayan İsmail Kurt diyor ki; “Geçilmeyen bek, tutulmayan açık yoktur”. Gerçekten, bugün ikisini de yaşadık, ikisinin de bekleri geçildi, açıkları tutuldu ve maç 2-2 bitti. Peki bu sonuç kime kaybettirdi, elbette ki 9 puanlık farkı koruyan Galatasaray değil.
Bu Hamdi kardeşim ve benim dediklerim çıktı. Özellikle, Hamdi’nin; maç beraberliktir, fakat Galatasaray maçı alabilir de. Nitekim son saniyede, Baros direğe takılmasa, maçı GS alacak.
Nitekim, ilk yarı, Fener bağlamında dediğim çıktı; Galatasaray 1, FB 2 attı. Yani, defansta hata yapan GS olunca FB ilk yarıyı 2-1 önde kapadı. Aslında 4-0 da kapatabilirdi, fakat ne olduysa 2-0’dan Fener geri çekildi ve golü yedi. FB sanki, ben bu sene Lig’den tad alamıyorum, bu nedenle maçı bırakıyorum der gibiydi. Galatasaray şok yer, eğer ikinci yarıda da, ilk yarının 20. Dakikalarında oynadığı gibi oynar ise, GS dağılır. Galatasaray, ilk 20 dakika sonrasının futbolunu ikinci yarı taşırsa, FB’yi dağıtır.
Ve gerçekten, ikinci yarı müthiş bir Galatasaray izledik. İzledik izlemesine de, ancak 1 puan getirebildi Saraçoğlu’ndan.
Eğer son saniyedeki Baros topu direkten dönmese, Galatasaray aradaki farkı 12 puana çıkarabilirdi.
Bu maçın ilk yarısının ilk 25.dakikasında tüm Galatasaraylı topçular kötüydü, ondan sonraki dakikalarda ise FB takımı oyuncuları berbattı. Aydın Yılmaz gittikçe iyi oluyor. Emre Çolak oyundan alınırken yaptıkları hiç de hoş değildi. O vücut diline Terim’e karşı kullanmamalıydı. Necati Ateş de geçken öyle idi, ama şimdi, tam bir beyefendi. Şey çok harika idi, Hakan Balta, hatta Melo, Elmander, aslında hepsi çok iyi idi. Doğrusu, Terim ile bu takım çok iyi.
Görüldü ki, GS 3 maçı alır, FB de, kalan 3 maçta birkaç puan kaybederse, bu Play-Off ucubesinin galibi Galatasaray olur. Ve bu sezonu, futboldan zerre kadar zevk almaksızın kapatırız.
Aslında bu şık olmayan şike algısızlığında, sezonu gelecek adına çok büyük kayıplarla da kapatabiliriz. Gönül ister ki, böyle bir şey yaşamayalım, fakat yeteneksiz yönetenler yüzünden, endişeli bir bekleyiş içinde olduğumuzu yadsımamalıyız.
İşte, 17 Mart 2012’de oynanan 31. Lig maçındaki derbinin kimliği:
Stat: Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu
Hakemler: Bülent Yıldırım xx, Bahattin Duran xx, Cem Satman xx
Fenerbahçe: Volkan Demirel xx, Gökhan Gönül xx, SerdarKesimal xx, Yobo xx, Ziegler xx, Mehmet Topuz xx (Dk. 85 Bienvenu ?),Emre Belözoğlu xxx, Cristian xx, Stoch x (Dk. 64 Selçuk Şahin x), Alex xx (Dk. 79 Dia x), Sow xx
Galatasaray: Muslera xx, Eboue xxx, Semih Kaya xx, Ujfalusi xxxHakan Balta xxx, Engin Baytar xxx, Selçuk İnan xxx, Melo xx, Emre Çolak xx (Dk. 65 Aydın Yılmaz xx), Necati Ateş xxx (Dk. 67 Baros xx), Elmander xxx (Dk. 87 Riera ?)
Goller: Dk. 10 Sow, Dk. 15 Alex (Fenerbahçe), Dk. 36 Elmander, Dk. 82 Hakan Balta (Galatasaray)
Sarı Kartlar: Dk. 43 Emre Belözoğlu, Dk. 69 Serdar Kesimal (Fenerbahçe), Dk. 76 Elmander (Galatasaray)
Galatasaray 30. Spor Toto Süper Lig maçını da bir hafta önce, 10 Şubat 2012’de ‘AliSami Yen Aslantepe’ de oynamıştı. Rakibi; bir hafta önce FB’den 6 yiyen un kralı İlhan Cavcav’ın takımı Gençlerbirliği idi.
Galatasaray: Muslera xx, Eboue xx, Semih Kaya xx, Ujfalusi xx, Hakan Balta xx, Engin Baytar xx, Selçuk İnan xxx, Melo xxx, Riera xx (Dk. 46 Emre Çolak xxx), Necati Ateş xx (Dk. 79 Aydın Yılmaz x), Elmander xx (Dk. 85 Baros x)
Goller: Dk. 48 Melo, Dk. 58 Selçuk İnan (Galatasaray)
Gençlerbirliği; Galatasaray karşısında, özellikle ilk yarı, hiç de FB karşısındaki gibi değildi. Başa baş oyun çıkardı. Hayret ki ne hayret.
İlk yarı, karşılıksız ataklarla değil, sadece GS’in ataklarıyla geçti. Çünkü, GB’i talimat almışçasına yenilmemeye oynuyordu ve geriye yaslanmıştı. Yani müthiş bir kapalı defans kurgusu oluşturmuştu. Ve 45 dakikalık periyotta istediği alan GB’i oldu. Birilerinin istediği gibi, ilk yarı, Galatasaray ile, FB arasında puan farkı 7’ye indi, haftaya FB yener ise, 4’e iner, oh ne ala futbol.
İkinci yarı, GS fırtına gibi esmeye başladı. İki Libero Melo ve Selçuk forvet’in arkasından sürekli gelerek GB’ni forvetlerden daha fazla bunalttılar. Nitekim golleri de onlar attı.
48’de Melo, belki de dünyanın en yavaş(tıngın mıngır) golünü attı, sağdan kendi hazırladığı topla, 1-0. Emre Çolak, ikinci yarı Riera’nın yerine girdi, ve oyuna hareketlilik getirdi. G irer girmez de öyle bir şut attı ki, top üst direği adeta salladı. 1970 yılında, Samsun’dan yeni gelmişim, beni; köyümdeki maça çıkardılar( Arhavi-Sidere köyü). Vedat Durmuş ağabeyimin kaptanlığını yaptığı ‘Çütsider-Küçüksidere’ takımda sağ açık oynuyorum. Maçın sonlarında Didsider-‘Büyük Sidere’ kalesine sağ ayağımla öyle şut çektim ki, top, kızıl ağaç’tan yapma üst direkte patladı, direk de, Mümtaz ağabeyin kafasında…Nedense her sıkı şutta, o anı anımsarım. Bilmem, belki de, bazı şansızlıklardan ve de Üniversiteyi tercih etmemden dolayı futbol oynayamamanın bürüklüğü. O yıllarda, futbolda bu denli büyük paralar yoktu ki. İlle de mühendis veya doktor derdi ebeveynler. Olduk da ne oldu? Bugün 25 yaşına gelmemiş bir oyuncu onlarca trilyonlarla oynuyor, ben 25 senelik mühendis, hala şans oyunları .
Bu milyon dolarlılardan Selçuk İnan 57, 14’te müthiş bir sağ ve müthiş bir frikik golü(Aldığı para anasının ak sütü gibi helal olsun) attı ki, anlatılamaz; sadece skor yazılır; 2-0. Kurşun adres sormadığı gibi, Selçuk’un frikikleri de adres sormuyor. Bu, Selçuk’un GS’da frikikten 3, toplam 9. Golü.
Galatasaray’da her oyuncu gol atıyor, Hakan Balta ve Müslera hariç. GS son 6 yılda en verimli dönemini yaşıyor. 30 maç’ta 60 gol. Geçen yıl 33 idi.
Urfaluji defansı çekip çevirmenin yanında, Semih Kaya’yi da eğitiyor adeta. Sene başında Urfalji’yi değil de Forlan veya Rees’i isteyenlere kapak olsun.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com
GSM:05066090032

13 Mart 2012 Salı

Narsizm ve İdeoloji


Hem narsist, hem fodul

DİNİ VE IRKI SİYASAL İDEOLOJİYE DÖNÜŞTÜREN YENİ NARSİST AKIM
İdeoloji, sosyal dünyayı tanımlama yöntemlerinden biri ise; Dini ve ırkı ideoloji olarak tanımlayamazsınız. Dinle siz ancak inancınızı tanımlarsınız, ırkla da Türklüğünüzü, Kürtlüğünüzü veya Lazlığınızı…Yani her iki durumda da kimliğinizi tanımlarsınız. Dünyamızın sosyal kimliğini tanımlamanız olası değildir.
Eğer; ansiklopedik bilgi ideolojiyi; “ Siyasal ya da toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir toplumsal sınıfın davranışlarına yön veren politik, hukuksal, bilimsel, felsefi, dinsel, moral, estetik düşünceler bütünüdür” şeklinde tanımlıyor ise, böylesi evrensel bütünün içinde, bir parçayı ideoloji diye alamazsınız. Aldığınız noktada, İdeolojinin bilimsel ve evrensel kimliğini örselersiniz.
İdeoloji kavramı, öznel ve nesnel ideoloji olarak ikiye ayrılır. Nesnel ideoloji, duyumsal varlık olarak İnsanla dış dünyadaki şeyler arasında bir bağ kuran ve İnsan düşüncesinin kaynağını dış dünyadaki nesnelerde bulan anlayıştır.
Öznel ideoloji ise, düşünen öznenin kendi içine kapanan bilinci üzerinde yoğunlaşır.
19. yüzyıldan itibaren ideolojinin bilimsellik konumunu yitirmesinin özünde ‘Öznel İdeoloji’ duruşu yatmaktadır. Süreç içinde ideoloji; Akılcı düşünce ve açık seçik algıyla birlikte karşıtların düşüncelerini olumsuz etkileyen ve çarpıtan engele dönüştürülmüştür. Etkisi altına aldığı bireyin düşüncele¬rinde sürekli olarak ve sistematik bir tarzda hatalı bakış ve yorumlara yol açan var olan düşünceyi değiştiren etkene dönüşmüştür. Devamında da; “Egemen ideoloji” ile kendisini göstermiştir. Yani; Söz konusu anlamı içinde ideoloji, yanlış ya da değiştirilmiş düşünceler ve inançlar ile toplumda egemen sınıfın düşünceler dünyasında yarattığı, somut gerçeklikten kopmuş, salt egemen sınıfa ezilen sınıf üzerindeki özdeksel(Parasal, ekonomik) egemenliğini pekiştiren düşünce bütünüdür.
Özünde ideoloji; toplu bir yaşam görüşünün, davranışının temeli olarak, farklı politik bakış açıları( muhafa¬zakarlık, liberalizm, sosyalizm vb) birleşerek siyasi bir öğretiyi meydana getiren genel düşünceler sistemi olarak tanımlanır.
Genel olarak siyasi ya da toplumsal bir öğreti meydana getiren ve siyasi ve toplumsal eylemi yönlendiren düşünce ve inanç sistemi; bir topluma, bir döneme ya da toplumsal bir sınıfa özgü inançlar bütünü; bir toplumsal durumu yan¬sıtan düşünceler dizgesi; İnsanların kendi varoluş koşulları ve ilişkilerinden doğan yaşam görüşleriyle ilgili tasarımların tümü…Siyasi inançlar sistemi.
Tüm bu tanımlamalar gösteriyor ki, siz; 2 kutsal olgu; ‘din ve ırkı’ ideoloji haline getirirseniz, ideolojilerin ‘barış ve din ve ırk temelinde sınırlayarak dinci veya ırkçı devlet yapısını oluşturursunuz. Doğrusu, bir grubun çıkarını öne çıkaran egemen ideolojiyi.
Ülkemde din ve ırk temelinde politika yapanları bu çizgide değerlendirmek gerekir. TBMM’inde bu iki özelliği içeren 3 partinin varlığı söz konusudur.
Günümüzde, bundan daha tehlikeli yapılanmaya gidiş var. Egemen İdeolojiyi kurumsallaştırıp, otoriter bir sivil siyasi yapı oluşturulmaya çalışılıyor, egemen ideoloji adına. Bunun için de, iki kutsal olgu ‘din ve ırk’ harmanlanmaya çalışılıyor. Örneğin; Muhsin Yazıcıoğlu’nun öldürülmesinden sonra, din ve ırkı politik düzlemde harmanlamış ve “Türk İslam sentezi” ile siyaset yapan Büyük Birlik Partisi’ne’ benzemeye çalışmak.
Bir başka deyimle;
Dincinin ve Irkın ideolojisi olabilir, fakat din ve ırk ideolojiye dönüştürülemez. Dönüştürenler , yani ırkı ve dini ideoloji düzlemine indirgeyenler, politik parti düzleminde ideolojisi olmayanlardır.
Günümüzde AKP bunun öncüsüdür. Özellikle dini siyasallaştırmakla bunu yapıyor. Din evrensel bir olgudur. Siz eğer bunu parti ideolojisine, hatta parti ideolojisinin aracı haline getirir iseniz, ideolojik kimlik yüklerseniz ve bu durumda; dünyadaki tüm Müslümanların AKP’ye geçmesi gerekir. Veya AKP benzeri bir partinin dünyadaki oluşumuna katılması gerekir. Irkın da ideolojisi olamaz veya ırkı ideolojinin aracı haline getiremezsinin. Eğer bir ırka ideolojik kimlik yüklerseniz o zaman tüm Türklerin veya Kürtlerin aynı parti çatısı altında toplanması gerekir.
Günümüz dünyasında, ille de Türkiye’mde ‘Egemen İdeoloji’ sürecini ‘siyasette ve ticarette’ ivmelendiren “ben”ci yeni bir yönetici görüntüsüyle ile karşı-karşıyayız. Bu önemli olguyu gözden kaçırıyoruz:
Narsistler.
Prof.Dr. Erol Özmen, Narsislerin en belirgin özellikleri; ‘insanlara değer vermeme, empati yokluğu, dinlemeye tahammülsüzlük, eleştirinin her türlüsüne kapalı olmak, sürekli takdir edilme isteği ve kendini övme şeklinde kendini gösterir.’diyor. Sosyal medyanın narsist kişiliğin en güzel yansıtıldığı ortamlar olduğunu söyleyen Prof.Dr.Keith Camphell ise; “ben” duygusunun giderek arttığı, dışa dönük, özgüven sahibi ve karizmatik olmalarından dolayı liderliğe kolay yükselebildiklerini söylüyor.
Sizin bir şeyler söylemeniz için; gelin bu Latince Narsist sözcüğünün, tanımına bakalım:
Kısacası; kendine tapınmadır.
Uzuncası; başkalarının fikir ve hareketleri kendi amaçlarına hizmet ediyorsa vardır, aksi halde bu fikir ve hareketler tahammül edilemez düşüncelerdir. Gerçekle bağdaşmayan, başkalarının zararına olup sadece kendi çıkarlarına uygun, kendi plan ve hedeflerine hitap eden maddi ve manevi kazanç sağlayabilecek plan ve hedeflerine ulaşamadıklarında öfkelerine hakim olamazlar, saldırganlaşırlar ve çökerek kişilik bozukluğuna sürüklenirler.
Doğrucası; Prof.Dr.Keith Camphell tanımının tersi; “ben” duygusunun giderek artmadığı, dışa dönük, özgüven sahibi, karizmatik kişi duruşu. Ki hepimizin içinde barındırdığımız, fakat hepimizin istenen biçimde dışa vuramadığı bir duruş. Aynen, Volkan Konak’ın “ Herkesin derdi var durur içerisinde” dediği gibi; “Herkesin narsisliği var durur içerisinde”
‘Asrın Vebası: Narsisizim İlleti’ isimli kitabın iki yazarından biri olan Prof.Dr.Keith Camphell’in dediği gibi narsizmi tanımlayamayız. Bu tanım; bireyin doğruyla bütün güçlü kimlik belirtisidir, kimlik bozukluğu değil. Benim tanımlamam; narsislik arsızlıktır. Çünkü yaşamda kestirme yollardan giderek hile yaparak risk alırlar ve ekonomik çıkar suçlarını işlerler. Bir diğer tanımıma göre, kendini beğenmenin, başkalarının doğrularını asla dikkate almayıp, salt kendi doğrularıyla hareket etmenin adıdır Narsizm. Narsizimde, Olması gereken güçlü birey kimliği; her yanlışın içinde bir doğrunun, her doğrunun içinde bir yanlış olduğunu düşünen, bu doğru ve yanlışları, kendi doğruları ve yanlışlarıyla birleştirip gerçek doğru ve yanlışı yakalayan, siyasette ve ticarette doğru duruş kimliğidir.
Deniyor ki; iş dünyasını narsist yöneticiler işgal ediyor: Kendilerini aşırı beğenmiş, dediğim dedik, her şeye ben bilirim, ben başarırım diyen narsist yöneticilerin sayısı gittikçe artıyormuş.. İş dünyasında narsist yöneticilere ilgi çok ama diğer taraftar narsist liderler birçok krizin nedeni olarak görülüyor.
Evet; çok doğru; Sadece iş dünyasını değil, asıl siyaset dünyasını narsist yöneticiler işgal etmek üzere. Ettiler de.
Biliyoruz ki; Türkiye’mde; birkaç kişi düşünür, birkaç kişi siyaset ve ticaret yapar, birçok kişi peşinden koşar. Bunun en somutunu son 10 yılda yaşanır oldu, AKP iktidarı aracılığıyla.
İşte Türkiye’de yaratılmak istenen ‘Egemen İdeoloji’ , birbirine tümleyen ‘ siyaset ve Ticaret’teki narsist yöneticilerin ürünüdür.
Prof. Dr. Acar Baltaş, iş dünyasında yönetim kademelerindeki basamaklarda yukarıya çıkıldıkça narsistlik davranışların daha sık görüldüğünü söylüyor ve narsist yöneticileri nasıl tanıyacağımızı şöyle anlatıyor: “Saygısızlık ve kabalığı açık sözlülük olarak kabul ederler - Her şeye hakkı olduğuna inanır. Ahlak ve kanunların kendileri için olmadığına inanırlar - Her şeyi bildiklerini düşünürler. Her konuda kesin fikirleri vardır - Fikirlerine karşı çıkanları uzaklaştırırlar - Şirketlerini içinde bulundukları endüstrinin merkezi, kendilerini de şirketlerinin merkezi olarak görürler. Dolayısıyla kendilerini endüstrinin vazgeçilmesi olarak değerlendirirler - Sürekli ilgi arayışı içindedirler. Kendi güçleri ve becerileri konusunda aşırı iyimserdirler.”
Sizce ülkemizde kimi işaret ediyor sayın Baltaş? Sayın Baltaş, belki birini işaret etmiyor, fakat tanımı ben de o’nu çağrıştırıyor.Evet, o’nu. O ve onun onları bu Türkiye’yi ele geçirdik zannediyorlar, fakat bilmiyorlar ki, Anadolu insan, bu kadar edilgen aptal değildir. Bir patladı mı, pir patlayacağını, gün gelecek öğrenecektir, o ve onun onları…
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

11 Mart 2012 Pazar

SAMSUNSPOR BU OLMAMALI, ÇÜNKÜ BU DEĞİL...


Bay yetkililer, üzmeyin şu güzelim taraftarları. Bakın, çocuk neler söylemiş..

GAZİANTEPSPOR KARŞISINDAKİ SAMSUNSPOR PSİKOLOJİK OLARAK KÜME DÜŞMÜŞ(0-0)

Nasıl Samsunspor bu? Kendi sahasında önce Bursa’ya yenildi, bugünde(11 Mart 2012) 30. maçında Ganziantep’i yenemedi. Üstelik, kendi gibi düşme hattında olan takımı. Eğer kendi sahasında oynadığı 2 maçı alsa, 35 puanla kesin kurtulmuş olacak.
Bu takım Antalya’yı Antalya’da nasıl yendiğini aşağıda yazdım. Aynı futbolu neden kendi sahasında oynayamıyor? Gerçekten, Samsunsporlu topçular göreceli bu performanslarıyla Süper Lig’e değil de, Banka Asya ligi’ne sıcak bakıyorlar gibi. İşte bu psikoloji , Samsunspor’u küme düşüren psikoloji. İnsaf be, geride 4 maç daha var, silkinseler 12 puan toplayacaklar ve 42 puanla belki de ilk 10’a girecekler.
İnanın Türkiye’nin en görkemli bu taraftara acıyorum. Mesut Bakkal, resmen Bakkalında oturmuş, seneye süper lig’de çalıştıracağı müşterisini bekliyor gibi. İnsan oyuna hiç mi müdahale etmez. Muratların Antep’ten kiralık gelen Ceylan’ı resmen Antep’e oynuyordu. Olur a, seneye Antep’e döndüğünde tepki alır. Murat’ın Yıldırım olanı Samsunspor için oynamaya çalışıyor, fakat sonuç yok. Gekas resmen ileride yalnızları oynuyor. Bugün bir tek bir şey yapmaya çalışan Baya idi ve bayağı iyi idi. Ertuğrul da iyi idi. Kemal ve Adem ehhh.
Süleyman Abay, İstanbul bölgesinin hakemi. Doğrudur, Antep ile ne ilişkisi olabilir. Fakat öyle düdükler çaldı ki, adeta Antep’i kurtarma izlenimi verdi. Son dakikalarda Gekas’a ofsayt diyerek attığı golü iptal etmesi, kafaları tümden karıştırdı.
Her ne ise, en son 5 Nisan 2003’te yendiği Antep’i Samsun yine yenemeyerek, 2 puan daha bıraktı. Eğer, Kayseri maçını almaz ise, dönüşte Banka Asya biletini alsın.
Eski Samsuhsporlu El Yasa Antep’i adeta sırtlamış. Tıpkı eski Samsunsporlu Hakan Bayraktar’ın Mersin’i sırtladığı gibi. Samsunspor’u ise komşi çocuğu Gekas sırtlamıştı, fakat o da nedense sırtından Samsunspor’u atmış gibi, çünkü gol atamıyor değil, attırmıyor kendi oyuncu arkadaşları.
Samsunspor: “Ertuğrul 5, Adem 3, Kelhar 3, Kemal 2, Bahia 4, Fink 3, Hakan 3, Murat Ceylan 1(70.dk.Serdar ?), Murat Yıldırım 2(76.dk. (Zenke 2), Ekigho 3, Gkekas 3”lı kadrosuyla, adeta “Benim adım Hudur(ben bilerek Hıdır demedim, çünkü öylesi kafiyesiz), elimden gelen budur” diyor.

Antalya ve Bursa maçlarına bir bakalım:

Eğer Samsun bugünkü ( 3 Mart 2012) Antalyaspor deplasmanını aldı, aldı, ya da sınıfta kaldı.
Ve; Bursa yenilgisi, nasıl ki her şeyi bitirdi, Antalya deplasman galibiyeti de bir anda her şeyi geri getirdi; yani umudu. Eğer haftaya kendi sahamızda Gaziantep maçında Bursa gibi yenilmez isek, galiba son 4 maça çok daha umutlu çıkacağız.
Şu bir gerçek; Samsunspor’da Uğur Boral olmayınca takım daha uyumlu. Buna, Bance’yi de katmak gerekir. Murat Ceylan, Murat Yıldırım, Fınk ve Hakan Aslantaş defans ağırlıklı oynayınca Antalyaspor zorlandı. Fakat, Samsunspor’da kanatlardaki ataklarını yavaşlattı. Defanstaki; Adam, Bahia, Kemal ve Kelhar dörtlüsünden, Kelhar zaman-zaman aksadı. Adem, her geçen gün başarısını artırarak sürdürüyor.
Samsunspor ilk golünü 12. Dakikada Ali Turan’ın smaçla Gekas’tan kaçırdığı top-ki penaltı ve kırmız kart idi- İlker Meral Coşkun tarafından penaltı olarak değerlendirdi sadece. Gekas vurdu, eski Galatasaray’li Orkun Uşak uzandı alamadı ve Samsunspor deplasman’da 1-0 öne geçti.
Gekas adeta bir BMW gibi. Öylesine ani kalkışlar yapıyor ki, karşı defansı hayli zorda bırakıyor Fakat nedense bu maçta Gekas’a top gelmedi. İşin özü; Gekas, alamıyor pas. Ekigho iyi değil nedeni defansa da yardım etmesi nedeniyle atakları zayıflamış. Kaleci Ertuğrul müthiş kurtarışlar yaptı. Özellikle 67’deki kurtarışı, müthiş ötesi idi.
71’de Gekas yerini Zenke’ye bıraktı. Bence yanlış tercih idi. Ekigho iyi değil dedik ama, 87. Dakikada soldan öylesine başarılı bi r şekilde girdi ki, yoktan var ederek durumu 2-0 yaptı ve Samsunspor’u da var ederek yok olmaktan kurtardı. Puan 29 oldu. Ah şu Bursa’ya takım nasıl yenildi, hala anlamış değilim, ne güzel 32’lerde olacaktık.
Samsunspor: Ertuğrul, Adem, Kelhar, Bahia, Kemal, Murat Ceylan, Fink, Murat Yıldırım(Dk.90 Khubata), Hakan, Ekigho(Dk.88 Anıl), Gekas(Dk. 72 Zenke). Goller: Dk.13 Gekas (Penaltı), Dk. 88 Ekigho (Samsunspor)
Tüm oyunculara benden 5 yıldız. Çünkü bu 6 puanlık bir maç idi.
Düşmez kalmaz bir Allah’tır, düşen kalkan ise Samsunspor. Eğer Samsunspor küme düşerse, Malatyaspor gibi bir daha zor kalkar.
Benim kafama takılan, şike olayında adı geçen takımların 4’ü ve 8’i, yani zirveyi zorlarken, Samsunspor’un son derece başarısız olması.
Kafama, şike sürecinde şu şıklar takılmıyor değil:
A-Şike operasyonu bir başka şike midir? B- Şike üzerinden ‘dinden ve imandan geçinenler’ futbolu da mı ele geçiriyor(Baksanız, adam hem milletvekili, hem futbol yorumcusu). C- Şike bahane, futbol rantı şık ve şahane mi?
Bursaspor karşısında seyrettiğim Samsunspor bugüne dek seyrettiğim en kötü Samsunspor idi. Geçtiğimiz yıllarda Bursaspor’u şampiyon, yani 5.büyük yapan-ki bir zamanlar Samsunspor’un unvanı idi-, eski Samsunsporlu Ertuğrul Sağlam’ın(Ertuğrul’u Ertuğrul yapan Samsunspor’dur) Bursaspor’una kendi sahasında 3-0 yenilmesi; Samsunspor’u küme potasına soktu. Eğer, haftaya Samsun kökenli Şifo Mehmet Özdilek’in Antalyaspor’una yenilir ise, matematiksel olarak değil, ama psikolojik olarak küme düştüğü gerçekleşecektir. Sonraki maçlarda da beyin ölümü…
Bir takım düşünün, çalıştırıcısıyla, oyuncusuyla bu denli umutsuz sahaya çıksın. Mesut’un umurunda değil, Zaten çeyrek sözleşme yaptı, bırakır gider ve seneye, Kasımpaşa’yı veya banka Asya’dan gelecek bir başka takımı çalıştırır.
Akıl tutulması bu olsa gerek. Eğer Bursaspor’u yense puanı 29’a, ardından deplasmanda Antalya’yı yense 32 edecek ve kendi sahasındaki maçı aldığında kurtulacak. “Ölme eşeğim, yonca bitecek “ demeyin, inanın birileri bu takımı kafalarında bitirmiş, siz bunlara söylenin, Samsunspor’a değil. Amaçları nedir anlayamadım. Samsunspor’un kurtuluş savaşı simgesi armasını mı sökmek istiyor birileri??!! Resmen siyasiler, Samsunspor’u düşürecek olan siyasi hatır şikesini izliyorlar. Baksanıza, maça paf kadrosuyla çıkan Ankaragücü’nü zor yenen takım, artık üst sıralara oynamaya başladı. Ankaragücü’nü ancak 10 kişi kalınca yenebilen bu takımın siyasileri bu takıma ve benzerlerine sahip çıkarken, bizimkisi seyrediyor. Seyredenin başındaki de üstelik bakan. Bu takımı haksız yere kurtarsın demiyorum, dönüp bir baksın, ilgilensin ve motive etsin takımı.
Sahanın en iyisi, hakem Bülent Yıldırım ve arkadaşları idi. En kötlüleri ise, başta Uğur Boral olmak üzere oyuncular ve Mesut Bakkal idi. Bu uğur Boral, resmen Gekas’ı sahadan sildi. Gekas’ı Bursspor defansı değil Boral sildi. Avrupa’nın en büyük golcüsü ve duran top ustası Gekas’ı elinin tersiyle iterek, tüm duran topları, daha da durdurmak için kullandı, Bakkal da seyretti. Ekigho resmen takımı ekti. Murat Yıldırım, Uğur gibi tam bir ukala. Zaten sahada bu 2 ukalanın gizliden gizliye çatışması var sürekli. Ayakta kalan her zamanki gibi Adem Alkaşı. Kemal Tokak, tokat yemiş gibi yedekte. Abdulalah Avcı isimindeki Rizeli ulusal takıma Adem’i değil de, Kemal’i çağırıyor.
Ben bunlara değil, o görkemli seyirciye acıyorum. Yağmur, çamur tüm maçlardalar. Eğer bir çekilirler ise, soluğu Samsunspor BAL Ligi’nde değil, Malatyaspor gibi Amatör’de alır.

Samsunspor: Ertuğrul, Adem Alkaşi, Kelhar, Bahia, Uğur, Murat Ceylan (Dk. 74 Hakan Arslan), Fink, Murat Yıldırım (Dk 64 Serdar Özkan), Zenke (Dk. 46 Bance), Ekigho, Gekas
Goller: Dk. 15 Batalla, Dk. 64 Musa, 90+2 Turgay (Bursaspor)
Bu 3 maç gösterdi ki, Samsunspor’un umudu, Yıldırım Demirören’in gizli ‘B planlı projesi’ olan; 22 takımlı Spor Totot Süper Lig. Ben de o’na sıcak bakamıyorum. Çünkü ben istiyorum ki, bir zamanlar 5. Büyük diye anılan, o görkemli Samsunspor’u arıyorum. Bulunabilir, çünkü Samsun’da bu potansiyel var. Fakat yetkililer sadece seyrediyorlar, Samsunspor’u.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com
GSM:0506 609 00 32

5 Mart 2012 Pazartesi

GALATASARAY DURMUYOR, DURDURULMUYOR

GALATASARAY’I SİVAS’IN EKSİ 14 DERECESİ DE DURDURAMADI VE PLAY-OFF
6 Mart 2012
Galatasaray, 5 Mart 2012 günü, saat 20’de ve -14 derecede, Sivasspor ile ligin 29. Maçını Sivas’ta yaptı.
Galatasaray, maçın Dakka 1, gol 1 yapıyordu, eğer Riera topu dışarı atması. Galatasaray maçı 4-0 aldı. Sivas, Es-Es’E yeniloikten sonra, tam 169 gün sonra kendi sahasında yenildi. Kaptan Urfaluji, yıllar sonra ligde gol atıyor. En son; Roma’da oynarken R.Madrit’e atmış(2006). Aydın Yılmaz, 13 Mart 2011’de, Ankaragücü’ne attığı golden sonra ilk kez gol atıyor; Necati’nin hazırlamasıyla.
Fatih, deplasman fatihi yaptı GS’yi. Evet, bu sezon deplasman’da en çok puan toplayan GS. Fatih, Sabri’yi, oynatmayarak, Aydın Yılmaz’ı da oynatarak takıma kazandırmaya çalışıyor. Gerçekten kutlamak gerekir. Emre’yi son maçlarda uyarıyor, erken oyundan alarak. Sabri’yi de son dakikalarda oyuna alıyor. Bu Aydın Yılmaz, takıma kazandırılırsa, müthiş olur.
Müslera, gerçekten müstesna bir kaleci. Bu maçta müthiş kurtarışlar yaptı. Riza Çalımbay’ın dediği gibi, eğer kaleciler yer değiştirmiş olsa, Sivas maçı rahat kazanırdı, çünkü Sivas kalecisi çok kötü goller yedi.
Sivas kaptırdığı toplarda geri dönemeyince ve GS’ya geniş alanlar bırakınca ve de GS topu iyi çevirip hızla ataklar yapınca farklı yenildi.
Türkiye, Avrupa’nın en pahalı 6. Ligi, fakat Avrupa’nın en yoksul sahalarına sahip. Saha zemini çok kötü idi.
Necati’nin 30 metreden attığı gol, bu sezonun en iyi golü idi.
Galatasaray
25 Muslera (8)
27 Eboue (6)
17 Ujfalusi (7)
26 Semih (8)
22 Hakan (6)
55 (Dk.83 Sabri)
52 Emre (5)
7 (Dk.58 Aydın 6)
10 Melo (7)
6 (Dk.84 Ceyhun)
8 Selçuk (7)
11 Riera (6)
9 Elmander (7)
77 Necati (8)
Goller: Dk.15, 90+3Necati , Dk.64 Ujfalusi, Dk.82 Aydın (Galatasaray)

TFF yeni sezon öncesi Türk futbolunda ‘devrim’ yaparak. Süper Lig’de ‘play-off’ sistemine geçildi. Şampiyon, ilk 4 takımın kendi arasında oynayacağı lig usulü 6 maç sonunda ortaya çıkacak!
İyi de; Play-Off’u birinci bitiren takım, ile ikinci bitiren takım arasındaki puan farkı ‘Genel puan 2’ye bölündüğünde bile’ 18 ve birincinin her 2 averajı da çok iyi olduğunu düşünelim; bu durumda birinci takım tüm maçları kaybetse dahi şampiyon olmayacak mı? Ve de ilk 4 sıra da ‘Play-Off maçları sonrası’ değişmiyorsa; Play-Off’u oynatmanın ne anlamı var.
Galatasaray kalan 6 maçı aldığında ve rakipleri kaybettiğinde yaklaşık benzer durum ortaya çıkacaktır. Peki; FB, BJK ve 4. Takımın Play-Off maçlarına çıkmalarının da bir anlamının kalmayacağı TFF tarafından hiç düşünüldü mü?
TFF Yönetim kurulu asil üyeler: Yıldırım Demirören(İşadamı) Servet Yardımcı(İşadamı), Mehmet Ufuk Özerten(Mühendiİşadamı)), Arif Koşar(İşadamı), Fethi Heper(Prf. Dr), Ergün Tekin(İşadamı),, Hakan Kanık(İşadamı),, Cengiz Zülfikaroğlu(Tüccar), Mehmet Baykan(Spor Gn. Md), Selim Koray(İşadamı),, Taylan Üner(Avukat-İşadamı), Faruk Öksüz(Avukat-İşadamı), Mustafa Beyazlı(Tüccar), Talat Yılmaz(Mühendis-İşadamı), Edip Eren(Mühendis-İşadamı).
Yönetimin %90’ı İşadamı ve Tüccar. Allah aşkına nerde, spor adamları. Futbolumuzu Tüccarlar mı yönetiyor.
Ne yapmak istiyor anlayanınız var mı?
Bence, BJK’deki kötü durumunu unutturmaya çalışmanın savaşını veriyor. 100 milyon dolar hibe etmiş, sözde. “Yeni başkan hibe ettiğim kadar para koyarsa, o zaman hibe ederim” dayatmalı koşulu, hibeyi hibe olmaktan çıkarıyor. Demirören on yılda Kartal’a bir şampiyonluk ve 400’ün üstünde milyon dolar borç kazandırdı. Bu olumsuzluklardan kurtulmak için; TFF başkanlığını kurtuluş olarak görüyor, fakat bugünkü (29 Şubat 2912) açıklamasında, Süper Lig 22’ye asla çıkarılmayacak, kangren olan parmağımızı kesmeliyiz şeklindeki açıklamaları o’nu zor durumda kaldığını gösteriyor. Çünkü;Birincisi; Davayı kazanan Ankaraspor'u da Süperlig’e alıp düşme kaldırılacak, Banka Asya'dan gelen 3 takımla Süper lig 22'ye çıkarılacak ve de 1959'daki gibi lig 2 gruplu olduğunda;. ; 2.Lig ve 3. Lig, hatta BAL Ligi'de aynı ayrıcalığı ister ise ne olacak? İsteklerine yanıt alamaz ve FIFA'ya giderler ise, ŞİK'e olayına UEFA ve FIFA nezdinde yeni bir kanıt oluşur ki bu da Demirören’i eritir.İkincisi; kangren olan parmağı kestiğinde, kesilen parmakların boy hedefi olur ki, bu Demirören’i belki ‘Türk futbolunu kurtarma bağlamında’ kahraman yapar yapmasına, fakat futbol adamlığı biter.
Beşiktaş’ı kurtaramayan bir başkan, Türk futbolunu nasıl kurtaracak?
Oluşturduğu yönetimin %90’ı tüccar. Tüccarlara mı güveniyor. Her şey para değil ki. Nerde spor hukukunu işletecek sop adamları? Tüccarlarla siz ancak, finans kolaylığı sağlarsınız. İyi de, gereken finans kolaylığı değil ki, spor ve ceza hukukunun en aza indirecek, akılcı kanıtlar ve inandırıcı savunma gerekir.
Bana Demirören duruşu ve TFF oluşu pek inandırıcı gelmiyor.
Gelmiyor, çünkü bilinen takımın güdümünde gidecek gibi. Çünkü Galatasaray ile ilgili bir suçlamayı hemen Tahkim Kurulu’’na havale etti.
O bilinen takım, çok yanlış yapıyor. Galatasaray bizi Avrupa’ya jurnalledi diyen mantık, çıkmış; 2005-2006 sezonunda Denizli ile berabere kalıp, şampiyonluğu Galatasaray’a kaptırmalarını, Galatasaray’ın teşvik primine bağlamaya bırakın, bukonuda Galatasaray’ı ihbar ediyor, savcılığa. Bülent Tulun denen şahsın-ki Ünal Aysal’ın bu kişiyi yanında tutması, çok ama, çok büyük hata- 1,5 milyon doları nereye kullandın şeklinde yazdığı mektup yüzünden gündeme gelen ve yapılan incelemede bu 1.5 milyon doların Song denen topçuya verildiği saptanmasına karşın, başka 1 milyon doların kasadan çıktığı ve nereye harcandığı belli olmamsı süreciyle ilgili savcılığa suç duyurusunda bulunması, gerçekten düşündürücü. Asıl, düşündürücü olün; A. Ç denen psikopatın bu 1 milyon dolarla Malatyaspor’un 3 Çek oyuncusunun satın alındığını ‘katlı kavşak’ TV’sinde barbar bağırarak, özel mahkemeleri göreve çağırıyor. Diğer taraftan, 2006’daki Denizli maçını yöneten Selçuk Dereli’yi programa bağlatarak, o’na, maç öncesi kendisini kimin aradığını ve başarılar dilediğini, soruyor ve söylettiriyor. Dereli’nin söylediğine göre; maç öncesi kendisini Şener Erzik, FB’li yöneticilerin yanında aramış. Ne bunlar? Ne yapmak istiyor(lar). Galatasaray; hem Denizli maçını satın almış, maça 16 dakika uzatmış(ya o 16 dakikada FB gol atsa ne olacak? Ne olacak; FB şampiyon olacak. İşin bu yanının düşünen yok), diğer taraftan, Malatyaspor’un 3 Çek oyuncusunu satın almış ve bunların tümünü, o kasada görünmeyen 1 milyon dolarla yapmış. Aslında tüm sıkıntısı FB, fakat, ‘FB’nin üzerine gitmıyorum’u oynamak için, GS’yı kullanıyor ve hiç de doğru yapmıyor ve de yapmıyorlar.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com
GSM:05066090032

2 Mart 2012 Cuma

EŞEK YERİNE KOYANLAR KONANLAR VE SAĞILANLAR

Birileri birilerini eşek yerine koyup sağıyor mu?

TÜİK VERİLERİNİN DOĞRULUĞU VE TL’MİZİN SİMGESİ
Son gelen ileti de; “Devlet İstatistik Enstitüsünün bizleri nasıl eşek yerine koyarak ( gerçi hak ediyoruz ) enflasyon hesabı yaptığını okuyun ve neden eşek yerine konduğumuzu ve neden eşek yerine konulmayı hak ettiğimizi anlayın.” deniyor.
Ben de diyorum ki; TL’nin simgesine hayır demiyorum, fakat o abartılı simge şovuyla, güçlü gösterilmeye çalışılan ‘Ekonomimiz ve politikaları’, gerçekten güçlü mu?
Gelin, güçlü olup olmadığına ‘ekonomik veriler bütününde’ bir bakalım;

Enflasyon Hesaplama Verileri;

Devlet İstatistik Enstitüsü'nün enflasyon hesaplaması için fiyatındaki değişmeleri izlediği ürünlerin "tam listesi" aşağıdaki gibidir:
Hortum, yaş pasta, antep fıstığı, leblebi, madlen çikolata, ruj, oje,fanila, iç çamaşırı, cam, musluk, kilit, tül perde, soba borusu, böcek ilacı, çalı süpürge, gündelikçi kadın ücreti, enjektör, yara bandı, gözlük camı, patinaj zinciri, oto pastası, pinpon topu, lego, flüt, spor toto, milli piyango, hamam ücreti, ahtapot (kalamar), karides, balık yumurtası(havyar), mermer, kireçtaşı,zımpara, yem, ciklet, ispirto, çuval, sütyen, külot, kereste, cd-kaset,kimyasal maddeler, gübre, barut, dinamit, lastik eldiven, cam yünü, tuğla, alçı, teneke kutu, fişek,oto jantı, korna, elektrik sayacı, tencere, çöp sepeti, ampul, pil, tornavida, kum, dikenli tel, dikiş makinesi, matkap ucu, kadın bağı, kiremit, yapıştırıcılar, mürekkep, kolonya, serum,demir, bakır

Listede olmayanlar;
Peynir, Zeytin, Çay, Yumurta, Çiçek yağı, Zeytin yağı, Makarna, Helva, Bal, Reçel, Kahve, Ekmek, Margarın SALÇA, Sucuk, Et, Süt, Pirinç, Mercimek, Nohut , Kuru Fasülye, Un, Bebe Bisküvisi, Meyve suyu, Sigara, Ekmek, Deterjan, Çcouk bezi, Piknik tüpü, Doğal gaz, Elektrik, Su, Telefon, Sebze, Meyve vs.vs…
İnsanlarımızın üçte birinin içtiği rakı, şarap, bira, votka, konyak gibi içkiler nerde? Pırlanta, Taş elmas, acaba hangi fondan incelenmekte…

2005-2011 yılları arasındaki fiyat artış oranları;
Şarap... % 275-Peynir.... %265-Salça.....%243-Koyun Eti.... %233-Yumurta.... %93-Tüpgaz.... %88-Mazot.... %78-Ekmek.... %77-Elektrik... %65-Çay.... %56
Sizce sahiden enflasyon tek rakamlarda mı?
Devletin dış borcu ....% 207
Kişi başı kamu borcu.... %185
Cari açık.... %462
Tüketici borcu olan aile sayısı.... %838 arttı.
Sizce sahiden AKP başarılı mı?
Borç faizine giden para (80 yılda) 135 milyar TL iken
sadece son 8 yılda 408 milyar TL ye yükseldi,
İcralardaki dosya sayısı 9 yılda 10 milyon adetten 17 milyon adete çıktı,
Tutuklu ve hükümlü sayısı yine 9 yılda 59.429 kişiden 122.404 kişiyi buldu.
Sizce sahiden ülke refah ve huzur içinde mi?
Bütün telefonlar dinlenirken,
Basılmamış kitaplardan,
Yapılmamış darbelerden insanlar tutuklanırken,
Herkes birbirinden korkarken,
Devlet terörü estirilirken,
Başbakan herkese hakaret edip, küfrü basarken,
Sizce sahiden ülkede "ileri demokrasi mi" var?
İşte AKP yalanları ve
Gerçekler!
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

1 Mart 2012 Perşembe

TL SEMBOLÜ ÇALIŞANLARIN SORUNUNU ÇÖZER Mİ ABİCİĞİM?


Sembolü Recep Tayyip Erdoğan ile örtüştürmek ne kadar doğru. Bu hafifliği de mi yapar diyorsunuz?

BEN HALA TL’MİN SEMBOLLERİNDEYİM ARKADAŞLAR
TL’nin sembolü belli oldu. Olmalı mı idi? Olabilirdi de. Oldu ve olur olmaz da, balıklama atladık. Bir şeylere benzettik, bir yerlere taşıdık ve senaryo yazma yeteneğimiz yansıttık. Neden tüm bunları yaptık? Sunucu çanak tuttu da ondan. Doğrusu tüm bunlara malzeme oluşturdu. Öyle sundu ki yetkililer, sanki ekonomide dünya devleri arasına girmişiz de, dünya ticaret örgütü bizi sembol hakkı tanıyarak ödüllendirmiş.
İnanın yaratıcılığımızın üzerine yok. Arkadaşlar, TL sembolünü ‘zaman yitirmeksizin’ varsıllaştırmışlar; bir baş iki ayak ve de…çizerek. Bu yeni çizim bence daha anlamlı. Birinci izlenimi öteleyip, derhal ikincisine geçelim;
Bence varsıl TL sembolü yürüyen iskelet izlenimi veriyor. Yürüyen mi kim? Ücretliler...Yürütenleri de sen söyle...
Şaka bir yana, bir oyana, bir bu yana, bana sipariş verseler yemin ediyorum daha anlamlısını tasarlardım.
Ben Türk lirasının simgesini beğenmedim. Tıpkı, katlı kavşağın Ankara amblemi gibi. Belki de; TBMM’i oturumlarında veya parti grup toplasında bir AKP’li vekil, önündeki kağıdı karalarken ‘bulduum, buldum !!’ feryadıyla, dışarı fırlamışlığın ürünü olabilir.
Doları anımsatıyor. Eee, ne de olsa dolar için doğayı katleden bir milletiz...
Aslında iki paralel çizgi ile, doları yansıttığı gibi, Yen ve Euro’yu dan anımsatıyor. Bu iki paralel çizgide bir sır saklı gibi. Anlaşılan bu sır, salt ABD’de, AB’de, Japon’da ve bir de Recep de var. Büyüksün Recep. Ne G8’i, sen G4’ün yaratıcısın.
TL sembolümüz varsıl, çünkü bir şey değil çok şey anlatıyor:
TL'den 6-0 atılmış durumu anlatıyor. Yol işaret tabelasını anlatıyor(Doğrudur; “durmak yok yola devam”ın yolmak sembolü olabilir). ‘Ayranımız yok içmeye, tahtırevanla gideriz…’yı anlatıyor…
Neymiş; birçok ülke sıfırları atmış, fakat sıfırlar tekrar geri gelmiş, biz de gelmemiş, çünkü AKP iktidarı enflasyonu dizginlemiş. Külliyen yalan. Neden mi? Gizemli paralar sayesinde, Arap dolarları sayesinde...Haklısın, o paraları getirebilmek de başarı. Evet başarı-başarı olmasına da bizden zamanla neler götüreceğini hiç düşündünüz mü?...

“İngiliz Sterlin’in, Alman Markı’nın, Rus Ruble’sinin sembollerinin olması önemli değil, AB euro’sunun, Amerikan Doları’nın ve Japon Yen’i gibi sembol olmalı benim”diyorsan, o zaman sen dünyanın dördüncü ekonomik gücüsün, ya da dayak yememişsin.
Adama sorarlar, ‘ithalat, ihracat dengen ne durumda?’ diye, halbuki sen elma ve armudu bile ithal edensin.
Belli ki, elma ile armudu karıştırmışsın.
Recep Tayyip Erdoğan’ın baş harfleri deniyor. Ben Receb’in ‘R’sini bulamadım. Reter küçülüyor mu yoksa?
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
evesbere@gmail.com
GSM: 0506 609 00 32