31 Mayıs 2012 Perşembe

SAMSUNSPOR, MANİSASPOR VE ANKARAGÜCÜ CAS'A GİTMELİDİR

samsunspor birzamanlarda vardı bu zamanlarda da olacaktır

SAMSUNSPOR, MANİSASPOR VE ANKARAGÜCÜ LİGDE KALMAK İÇİN CAS’A VEYA TAS’A GİTMELİLER
Daha doğrusu;
Samsunspor ve Manisaspor kümede kalmak istiyorsa UEFA’nın şike
kararını beklemekten çok CAS’a veya TAS’a gitmesi gerekir.
Evet, her iki takım da CAS’a gitmeli. Yani, Uluslararası
Spor Tahkim Mahkemesine(Court Of Arbıtratıon For Sport /C.A.S. Fransızca adıyla Trıbunal Arbıtral Du Sport /T.A.S.) gitmeleri gerekiyor, çünkü her ikisi de az bir puan farkı ile kümeden düştü. İlle de Samsunspor kıl payı düşürüldü, bu nedenle kurtulma olasılığını güçlendirecek haklılıkları var.
Neden mi; 3 takım 34 maç sonrası küme düştü. Fakat, yeni getirilen uygulmaya göre(Play-Off” şampiyon 40 maç sonrası belli oldu.
Buradan yola çıkarak, Samsunspor’un ve Manisspor’un, hatta Ankaragücü’nün ; “Galatasaray veya Fenerbahçe’yi 40 maç sonrası şampiyon yaptınız, bizi 34 maç sonra küme düşürdünüz. Niçin biz 40 maç oynamdık ve angarya bir turnuvada oynattınız? Oynayacağım 6 maç’ta alacağımız puanlar belki ikimizi, ille de Samsunspor’u küme düşmekten kurtaracaktı.
Bu benim kurgum ve bu kurgulamam da haklıyım, çünkü kesin doğru. Fakat bu doğruyu Suat Kılıç korkusuyla Samsunspor yanaşmayabilir. Ah bir yanaşsa, Türkiye’de hala devam eden şike ve de hatır şikeleri gün yüzüne çıkar ve o bilinen takımlar kesin BAL ligi’nde bile yer bulamaz. Tarihe karışırlar…

Evet, tekrar ediyorum; “Diğer takımları bilmem ama, Samsunspor ‘un kesin CAS’a gitmesi gerekir.”

Samsunspor Süper Lig’den düşürüldükten sonra, sözde
turnuvaya katıldı. Katıldı da ne oldu? Ankaragücü’nü bile yenemedi ve sonuncu oldu. İyi mi oldu? İyi oldu, çünkü aşağıda değineceğim gibi, A2’den çocukları A takımına konsantre etti…
Yaaa; Samsunspor, Ankargücü’ne bile yenildiği dandik
Kupada bile yoktu
Şimdi sizlere soruyorum;
Denizlispor’da harikalar yaratan Dilaver Güçlü ve
Adanspor’u Play-Off finaline taşıyan Burak Çalık neden bu takımdan uzaklaştırıldı? Banka Asya’da çok gerekecek Zenke’yi kim takımdan kovdu?
İkinci, üçüncü ve dördüncü soruyu içeren sorum şu;
Petkoviç gönderilmese, Samsunspor Mesut’tan daha başarılı olmaz mıydı? Çünkü adam galibiyetlere yeni başlamıştı. Mesut
Bakkal, Samsunspor’a19 puan kazandırdı kazandırmasına da, bir hafta önce BJK’yi İstanbul’da yenen bu takım neden kendi sahasında Sivasspor’a yenildi? Seneye, Mesut Antalya’ya, Mehmet Özdilek veya Riza Çalımbay BJK’nin başına geçerse şaşırır mısınız? Ve o gönderilen Petkoviç nereye gidiyor biliyor musunuz? İtalyan devi Lazio’ya…Bu gerçeğe şaşırmak değil, şok olmak gerekir.

Samsunspor, Ankargücü’ne bile yenildiği spor toto kupası maçlarıyla
1. Lig hazırlığı yaptı.
Spor Toto Kupası A Grubu'ndaki 15 Nisan 2012’deki ilk maçta iki komşu ilin takımları karşı karşıya geldi. Samsunspor, çoğunluğu altyapı oyuncularından oluşan kadrosuyla Orduspor'a 5-2 yenildi.
Maçın ardından düzenlenen basın toplantısında maçın değerlendirmesini yapan Samsunspor Teknik Direktörü Kasım Çıkla, "Arkadaşlarımızın ilk defa profesyonel olmaları biraz kişisel hatalara sebep oldu. İkinci yarı kendilerini ikaz ettim daha rahat olmaları için. Sonucun çok önemli olmadığını söyledim. Uyarılarda bulundum. İkinci yarı daha iyi oynadık ve 2 tane gol bulduk. Böyle bir skoru istemezdik ama skoru çok takmıyoruz. Bu arkadaşlarla 5 maç daha oynayacağız ve onlara güveniyoruz. Onlar açısında bir sınav. Samsunspor ileriki yıllarda bu arkadaşlardan faydalanacak" dedi.
Samsunspor: Atilla xx, Oğuzhan xx, Kemal xx (Dk. 45 Aykut Toplal xx), Murat Yıldırım xxx, Adem xxx, Hakan Arslan xxx, Yankı xx, Halil İbrahim xx, Canberk xx (Dk. 19 Samet xx), Yasin xx (Dk. 64 Muratcan xx), Aykut Çift xx
Orduspor: Saso Fornezzi xxx, Ömer Alp xxx, Murat Kalkan xxx, Hakan Özmert xxx, Ali xxx, Onur xx (Dk. 72 Abdulkadir xx), Müslüm xx (Dk. 46 Ribeiro xx), Javito xxx, Hasan Kabze xxx (Dk. 64 Bruno xx), Abdurrahman xx, Gosso xxx

Goller: Dk. 59 Samet, Dk. 64 Hakan Arslan (Samsunspor), Dk. 13 Hasan Kabze, Dk. 14 ve 43 Hakan Özmert, Dk. 28 Javito, Dk. 90+2 Murat Kalkan (Orduspor)
Spor Toto Kupası A Grubu 2. hafta maçında MKE Ankaragücü evinde Samsunspor'u 1-0 yenerek ilk galibiyetini kazandı.
8. dakikada karşılaşmanın ilk tehlikeli atağını Ankaragücü geliştirdi. Sağ taraftan Serkan'ın ceza sahasına yerden gönderdiği topla arka direkte buluşan Hasan, kaleciyle karşı karşıya kaldığı pozisyonda meşin yuvarlağı filelere gönderdi. 1-0
Samsunspor’u kötü günler bekliyor. Şu bir gerçek; Samsunspor’u iktidarın siyasilerince sevilmiyor, istenmiyor. Bunun nedenlerini önceki yazılarımda kısmen işlediğim için, temcit pilavı örneği tekrar değinmeyeceğim.
Düşünün, Spor Toto Kupası’na katılıyor ve bir tek yedeği var; Furkan. Onun da kaleci mi, forvet mi olduğu belli değil. İnanın Samsunspor böylesi duyarlılıkla idare ediliyor.
İşte Ankaragücü maçı karnesi:
Stat: Ankara 19 Mayıs
MKE Ankaragücü: Bayram xx, Orhan xx, Volkan xx, Ümit xx,
Mehmet xx, Veli xx, Bilal xx (Kaan dk. 80 x), Serkan xx, Mert xx, Hasan xxx (Oğuzhan dk. 87 ?), Sinan xx (Enes dk. 55 x)
Yedekler: Gökhan, Gökhan, Safa, Metin
Teknik direktör: Hakan Kutlu
Samsunspor: Atilla xx, Adem xx, Aykut Topal xx, Oğuzhan xx,
Yankı x, Khubatia xx, Halil İbrahim xx (Yasin dk. 75 ?), Murat Yıldırım xx, Hakan xx, Samet xx (Muratcan dk. 46 x), Aykut Çift xx
Yedekler: Furkan
Teknik direktör: Kasım Çıkla
Gol: Hasan (dk. 8) (Ankaragücü)

Samsunspor dandik kupada 28 Nisan 2012’de Karabük’te oynadığı oynadığı 3. Maçında puanla tanıştı.Türkiye Spor Toto Kupası A Grubu mücadelesinde Kardemir Karabükspor, evinde Samsunspor ile 1-1 berabere kaldı ve Samsunspor grupta ilk puanını kazandı.
Takım, önceki iki maçta, A2 ağırlıklı oyunculardan oluşuyordu. Bu maçta, A2’ler as oyuncuları tamamladı, dahası A2’ler kıvamı yakalayınca, as oyuncuların yanında yer aldı, birkaç tanesi ve Karabük deplasmanından puan çıkardı.
Samsunspor, Karabük ile oynadığı ikinci maçını kaybetti. Spor Toto Kupası'nda sahasında konuk ettiği Karabükspor'a son dakikada yediği golle 2-1 mağlup oldu. Takımımız tek golünü Muratcan kaydetti.
Samsunspor: Atilla, Yankı(Dk.73 Samet), Akaki, Dejan, Aykut Topal, Oğuzhan, Adem, Hakan Arslan, Yasin, Muratcan(Dk.83 Halil İbrahim), Aykut Çift.
Kardemir Karabükspor: Bora, Seric, Mabiala, Jahic, Uğur Uçar(Dk.57 Serhat), Birol(Dk.73 Barış), Cernat, Kağan, Ragued, İlhan Parlak, Mehmet Yıldız(Dk.52 Ceyhun)
Goller: Dk.63 Muratcan(Samsunspor), Dk.65 Ceyhun, Dk.90 İlhan Parlak(Karabükspor)

Spor Toto Kupası 5. maçında Orduspor ile deplasmanda karşılaşan Samsunpor sahadan 1-0 mağlup ayrıldı.
Orduspor: Fevzi 5, Abdurrahman 5, Ali 5, Ömer 5, Garcia 5, Hasan 5, (Dk. 76 İrfan 4) Onur 5, Javito 5, Rıbeiro 5, (Dk. 67 Dalmat 5), Hakan Özmert 5, Bruno 6 (Dk. 82 Stancu ?)
Samsunspor: Atilla 6, Adem 6, Kelhar 6, Akaki 5,Aykut Topal 6, Yankı 4, Oğuzhan 5, Hakan 6, Yasin 5, Murat Can 4, Aykut Çift 4
GOL:24.dk. Bruno (Orduspor)
Samsunspor dandik kupada son maçını 13 Mayıs 2012’de kendi sahasında süper lig’der kendisi gibi düşen sondan birinci takım Ankaragücü’na de yenemedi(0-0).
Belki iyi bir A2 oyuncuları denemesi idi, fakat A2’den en fazla 3 oyuncu kazandığını düşünüyorum. Bu demektir ki, Samsunspor Banka Asya Ligi’nde tutnması için, futbolcu aktarımı yapması, yani yeni topçular alması gerekir.
Samsunspor, Furkan 5, Oğuzhan 5, Kemal 5, Murat Can 5, Hakan 5, Aykut Topal 5, Samet 4(51.dk. Halil İbrahim 5), Yankı 5, Kelhar 5, Yasin 5, Aykut Çift 3(90. dk. Saffet Gurur ?)
Ankaragücü: Gökhan Akkan 5, Metin 5, Ümit 5, İshak 5, Mehmet 5, Veli, 5, Serkan 5(57. dk. Enes 5), Hasan 5, Mert 5, Orhan(Dk.75 Oğuzhan), Gökhan(Dk.40 Sinan)

Samsunspor’a Banka Asya Ligi’nde değil, süper Lig’de başarılar dilemek isterdim, fakat birileri istemedi. Belli mi olur, bakarsınız o birilerini de birileri istemez ve Samsunspor, hak ettiği Süper Lig’de oynar.


ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

30 Mayıs 2012 Çarşamba

GÜLDÜŞÜN ÇORBASI 1

Bu bakana bakmayan, taklamakan çölünde taklacı olsun
GÜLDÜŞÜN ÇORBASI-1
24 Mayıs 2012

Uzun zamandır ‘Güldüşün çorbası ‘damak tadını ötelemiştik. Bu nedenle, arşivimdeki menüleri sıralamaya karar verdim:

1- Milletin Vekili Ve Milletvekili
“Yeni yasaya göre; İki yıl milletvekilliği yapan emekli olabilecek…İşçi emekli olmak için 60 yaşına kadar bekleyecek. M emur ise 65 yaşını…”
Ben asıl, o vekil. Nasıl oluyor da beni temsil etsin diye vekil tayin ettiğim kişi her şeyin kaymağını alır da ben her defasında havamı alırım. Eee, sen hep o'na çalışırsan, sana hürmeten o da kendine çalışır ve de sen de hep 3-1 yenilirsin...
Biz milletin vekili seçmiyoruz, milletvekili seçiyoruz..TBMM'inde milletin vekili yok mu? Var da bir elin parmakları kadar; gerisi milletvekili.

2- Ülke Ekonomisini Kim Düzeltiyor?
Grev yapmanın çağdışı olduğunu söyleyen, fakat İETT’de çalışırken Grev gözcülüğü yaptığı ortaya çıkan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘Greve gideceklerini söyleyen’ Kamu Görevlileri Sendikaları Heyetine; "Bütçe açığını, cari açığı, Orta Vadeli Mali Plan ve kamu mali disiplinini iyileştirmek adına, istenen memur zammını vermeyeceğiz.” dedi.
Başbakanın bu çıkışı, bir gerçeği itiraf etmektir. Demek ki; bütçe açığını, cari açığı, Orta Vadeli Mali Plan ve kamu mali disiplinini iyileştiren iktidarın uyguladığı ekonomik politikalar değil; kamu çalışanlarına verilmeyen haklardır. Doğrusu, ekonomiyi düzelten iktidar değil, kamu çalışanlarıdır.

3- TSK: “Görevli ve emekli 163 personelimizin tutukluluklarını
anlamıyoruz.”
Eyvah!
Korkum, seçime çeyrek kala birileri buna, ikinci ‘e-muhtıra’ deyip 'mazlumları ve mağdurları oynamaya başlaması'
Evet; yandaş medya , TSK’nin bu açıklamasını e-muhtıra olarak yorumladı.. Fakat, Ordu kademesindeki değişikliklerden sonra Genel Kurmay Başkanı olan Necdet Özel paşa’nın ‘resmen e-muhtıra yüklü’ açıklamaları karşısında, ayni yandaş medya suspus oldu:
Özel Paşası Da E-Muhtıra Verdi
İşte, nur topu gibi dünyaya getirilen ‘e-muhtıramız’ ile ilgili haber:
“ ‘Genelkurmay Başkanlığı; ‘Bazı yazar, konuşmacı ve meslek kuruluşu temsilcilerinin; basın ve ifade özgürlüğünü istismar ederek, başta Ebedi Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tarihe mal olmuş asker kişilerin de şerefle taşıdıkları askeri unvanlarını bile seviyesizce alay konusu yapmaları, astlık-üstlük münasebetlerini ve dünyanın en disiplinli ordusu olarak gösterilen ordumuzda disiplin anlayışını zedelemeye yönelik söz ve yazılarla Türk Silahlı Kuvvetlerini ve onun değerli mensuplarını tahrik etmeye çalışmaları, talihsizliktir’ değerlendirmesinde bulundu(3 Mayıs 2012).”


4- Ergenekon soruşturmasını yürüten Zekeriya Öz açıklamada
bulunuyor:
“ Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanması Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında elde edilen ve soruşturmanın gizliliği nedeniyle bu aşamada açıklanması mümkün bulunmayan bir kısım delillerin değerlendirilmesi sonucu yapılması zorunlu hale gelen hukuksal bir işlemdir"
Haklı tespih eller, pardon temiz eller operasyonunun kahramanı Öz'ün söyledikleri. O söyleyemiyor, ben söyliyeyim bari: " İnanın bunda bir numara yok, Ergenekon terör örgütünün bir numara adamı Nedim Şener'dir!"
5- Kaddafi'yi kimler ayakta tutuyordu?
Mısır ve Tunus'un aksine, Libya'da güç dengelerini elinde tutan alışıldık anlamda ordu değil.
Söz konusu olan, paramiliter birlikler, güvenilen yandaşlardan oluşan "devrimci komiteler," aşiret liderleri ve ülkeye getirilmiş olan yabancı paralı askerler.
Libya ordusu ise, neredeyse sembolik, 40 binin biraz üstünde, güçsüzleştirilmiş, silahı ve eğitimi yetersiz bir güç.
Düne dek emperyal efendiler ayakta tutuyordu, şimdi kendi ayakları üzerinde durmaya çalışacak çalışmasına da işi zor. Dünya'nın da işi zor çünkü kaos yaratacak yaradılışta bir mahluk... Küredekiler;küresel efendi 1 liraya canavar yaratıyor, bin liraya yok ediyor, bir türlü aklını başına devşiremedi ki hala canavar yaratma uğraşısı içinde. Örneğin reter......
6- ABD’nin gizli anketine göre Erdoğan açık ara önde
“ Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour Hersh, Ortadoğu ve Türkiye'nin geleceği hakkında önemli açıklamalarda bulundu : Ortadoğu'da neler yaşanıyor? Türkiye, bölgede ABD ile birlikte iki büyük güç. Artık yeni bir düzenin parçaları yerleştiriliyor. ABD, 10 ülkede araştırma yaptırdı. Hepsinde de Recep Tayyip Erdoğan'ın o ülkenin liderinden bile daha fazla sevildiği ortaya çıktı. Özellikle Mısır... Bu ülkedeki birçok evde Erdoğan posterleri var. Erdoğan'ın Kuzey Afrika ve Ortadoğu'nun sevilen tek lideri olması, ABD ve Rusya'yı yıkan bir süreç. Çünkü Türkiyesiz bir plan yapılması artık imkânsız.”
Şu sorular aklımda asılı kaldı;
Birincisi; ABD’nin endişe duyduğu ve kamuya açıklanan bu anket nasıl oluyor da ABD’nin gizli anketi oluyor?
Diyorum ki; bu asla ABD'nin resmi açıklaması değil; çünkü ABD’nin böylesi bir gizli çalışması yok.
Olsa bile ABD yetkililerin hiç sevmediği, hatta; Uzakdoğu ve Ortadoğu politikalarını deşifre ettiği için nefret ettikleri Seymour Hersh’e asla böylesi bir gizli çalışmayı servis etmezler.
Acaba diyorum bu haber; seçimlere çeyrek kala tüm dünyaya servis etmesi için Seymour Hersh’e sipariş edilen danışıklı kurgu haber mi?
İkincisi; veya, Başbakan’ın ‘Mübarek aceleciliği’ ile yapılan hatalı çıkışın düzeltilmesi için seçime çeyrek kala yapılan operasyon mu?
Üçüncüsü; Bu Atlantik ötesindeki şahısla bugünlerde birileri görüştü mu?
Dördüncüsü; Türkiye’den kimler ABD'deki Think Tank(Düşünce kuruluşlarıyla) ve böylesi gazetecilerle ilişki içinde?

7- Dün Dündür Bugün Bugündür
Başbakan “Koca askeri yıktılar, meğer kâğıttan kaplanmış’ diyen CHP Genel Sekreteri Süheyl Batum’u mahkemeye verecekmiş.
Dün;
Asker e-muhtıra verdi; mağduruz, mazlumuz
Bugün;
Askere e-muhtıra verildi; asker mağdur ve mazlumdur.
Deniyor ki;
“Asker üzerinden siyaset yapılmasın!”
Peki soruyorum;
“Kim asker üzerinden siyaset yapıyor?”

8- Başbakan: “Bir şey mi dedik; sekiz yıl, aksırıncaya, tıksırıncaya
kadar içtiniz.”
Duyarlı Yurttaş: “Durmak yok yolmaya devam; dinden, yoksuldan, ırktan, dolardan ve futboldan geçinenler aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyin için.
Sen; dinden ve yoksuldan geçinmeyen, dindarla ve yoksulla geçinmeye çalışan halkım suskunluğunu koru ve aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyenleri izlemeyi sürdür.”
9- Başbakan’ı protesto eden 18 İTÜ’lüye hapis.
İstanbul Teknik Üniversitesinde iki yıl önce Başbakan Erdoğan'ı protesto eden 18 öğrenci 1 yıl 3'er ay hapis cezasına çarptırıldı.
Sizi gidi siziler;
Benim başbakanım demokrasi için düşünce özgürlüğü savaşı verecek, siz düşünmek için özgürlük isteyeceksiniz; hade be ordan! Benim başbakanım hepimiz için düşünüyor, neyinize sizin düşünmeniz, haytalar; okulunuzu okuyun, türban için özgürlük savaşı verin, o kaadan veya bu kadan.
10- Bir arkadaşın Arhavi’nin İl olmasını isteyen bir yazısı yer aldı blogda. Gerçekten sevindim.
Bence; Arhavi, stratejik ve jeopolitik avantajları olduğu gibi, diğer ilçelere oranla düzgün bir topografyaya sahip. Artvin-Ahavi ilçesinin il olması gerekmektedir. İkincisi Hinderlandı geniş, yani Deniz, Hava ve Kara ulaşımı-ki sahil yolundaki demiryolu- avantajlarına sahiptir. İkinci bir Batum yaratmak istiyorsanız Arhavi diyorum. Üçüncüsü; müthiş bir doğa güzelliğine sahip; Karadeniz'de Ünye ile birlikte en çok beğenilen bir ilçe. Sadece doğasıyla değil, doğanı ile varsıl bir ilçe. Selam ve sağlıkla.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
GÜLDÜŞÜN ÇORBASI
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

Ben KÜRT AÇ diyorum o KÜRTAJ diyor-GÜLDÜŞÜN ÇORBASI 2

Sidereli Soykırımcılar

Uzun zamandır ‘Güldüşün çorbası ‘damak tadını ötelemiştik. Bu nedenle, arşivimdeki menüleri sıralamaya devam ediyorum:

Önce yakın zaman ‘Güldüşün Çorbalarına’ yer verelim;

1- Canlı yayında konuşan İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin "Uludere 'd
vur emrini Hava Kuvvetleri'nde görüntüleri izleyen komutanlar verdi." dedi.
Bitmedi; Taraf’ın odunu, benim bakanım devam ediyor: “Yaşamını yitirenlerin, kaçakçılık yaparak geçimlerini sağladıkları gözden kaçırılmamalıdır. Yanlıştan doğru sonuç çıkmaz. Bu hayatını kaybeden vatandaşlarımız kaçakçılık yaparken hayatlarını kaybettiler. Sağ yakalansalar kaçakçılıktan yargılanacaklardı. Daha ağır bir sonuç olunca, yargılanamaz duruma gelip hayatlarını kaybedince kaçakçılık olayı gölgede kaldı. O bölge Kandil’e doğru bölücü terör örgütü KCK’nın kontrolünde olan bir bölgedir. Bölücü terör örgütünün sıktığı kurşun, attığı bomba yediği ekmek, giydiği ayakkabı parayla alınıyor. Baronların da parada payı var. Para hareketinin bir bölümü kaçakçılıktır. 34 insanımız, çoğu yaşı küçük gençlerimiz bu olayın sadece figüranlardır. Filmin büyüğüne bakmak lazım. Filmin senaristi, baş oyuncusu vardır. Figüranlara takılıp kalıyoruz.
O insanlara kaçak malı veren PKK terör örgütüdür. Kaçakçılığın rantını elde eden KCK terör örgütüdür. BDP bu olayın parçası durumundadır. BDP cenazelerde yaptığı iğrenç davranış, 34 kişinin cenazesinin üzerine örttüğü iğrenç bez parçasının hesabını vermek durumundadır. BDP’nin bayrağı mıdır, neyin işaretidir? Bunları sorgulamamız lazım. Özür dilenecek mahiyette bir olay değildir. Özür dilenecek bir olay yoktur. Hantepe olayı vardır. Katırlar sırtında gelen silahlarla askerlerimiz şehit edilmiştir. Olayı suçluluk psikolojisiyle görmüyoruz. O gençlerimiz orada olmamalıydı.”
Bu açıklamalar, aslında gülünesi zavallılığın akla ziyan enbesilliği…Ülkemi kimler idare ettiğinin resmi…
Kendi içindekiler bile bu şok edici akla ziyan açıklamalar karşısında, doğruyu söylemek zorunda kaldı.
Hüseyin Çelik; “"Sayın Bakanın bu yaklaşımını ve üslubunu insani bulmuyoruz"
Peki Başbakan ne mi dedi?
Kel alak bir şey dedi: "Her kürtaj bir Uludere'dir. Bu milleti silmek için sinsice bir plandır" .
Sen bunu dersen birileri de senin üzerinden ‘M-izah’ yapar; “Kürtaj cinayet ise, mastürbasyon soykırımdır’ diyerek.
Devamında; “Devlet ve hükümet Uludere'de şu ana kadar yapılması gerekenleri misliyle yaptı. Hiçbir şeyin üzerinin örtüldüğü yok. Türkiye, artık CHP dönemlerinde olduğu gibi, ne askerin sivilin kulağını çektiği, ne de sivilin askerin ensesine vurduğu bir ülke değildir. Ne de BDP'li kalleşlerin(dün kardeşler diyordu), PKK'lı kalleşlerin benim subayımı, askerimi gelip arkadan şehit ettiği bir ülke değildir.”
Durdurmak olası mı ki?: “"akbabalar, tasmalarını çıkardık, uluslar arası tasma taktınız"
Bu ifadeyi gazeteciler için söylüyor ve gazetecilere resmen köpek diyor.

Düşünün; Nazlı Ilıcak bile öfkelendi; “"Bekir Coşkun'un 'Paşa' yazısını nasıl yanlış buluyorsam, Başbakan'ın gazetecilere 'tasmalı' demesini de yakışıksız buluyorum"
Şair Nefi'nin Tahir Paşa'ya yazdığı tarihi hicvi okuyan Ilıcak, "Artık kim ne anlam çıkarırsa çıkarsın..." diyerek Başbakan Erdoğan'ın 'tasmalı' sözüne ince bir edebi göndermede bulundu.
Bana Tahir efendi kelp(köpek) demiş
İltifatı bu sözde zahirdir(görünüyor)
Maliki mezhebim* benim zira
İtikadımca kelp tahirdir(temizdir)


Ama, bir yerli tasmalı var ki tanırsınız, bunlar kocakarı, pardon karı koca ve kendilerini resmen genç yaşta yaşlandırmış gençlerin yüz karaları yağdanlıkla. İşte bunların her duruşları güldüşün çorbası içeriğinde olup ağızlarından zehir ile harmanlanmış yağ akıyor. Dişi olanı diyor ki-ki kendisini özetliyor; ‘Medyanın sicili temiz değildir, başbakan haklıdır’ içeriğinde söyledikleriyle.
Ertuğrul Özkök de yanıt verdi .Sanki Başbakanı aklar içerikte bir kıvraklık sezinledim, Ertuğrul Mavioğlu kitabının önsöz alıntılı örneklemelerinde;
"…Aynı metafordan yola çıkıp, medyanın köpek olduğunu ispatlayabilirim.. Sadece bu ülkede değil, dünyanın her yerinde, tasmasını elinde tutanın önünde kuyruk sallarken sahibinin 'tut' dediğine fena halde saldıran bir köpek... Yazar, medyanın hem gerçeğin bekçiliği için hem de sahibinin sesini duyurmak için bağırabileceğini anlatıyordu. Aradığım Mavioğlu; ‘Şu an ben de arkadaşlarıma, Başbakan bu lafı benden almış diye şaka yapıyordum’ benzeri şeyler söyledi… Gelişmiş demokrasilerde gazetecilik mesleği ve bazı sivil toplum örgütleri için ‘watchdog’ yani tehlikeyi haber veren "bekçi köpeği" ifadesi kullanılır.. Evet ben bir tarassut(Türkçesi, gözetleme) köpeğiyim."
Yanlış yapmayayım diyerek yazının tamamını okudum. Okudum ve gördüm ki, Özkök, gazetecilere, Başbakan’dan daha çok hakaret etmiş. Ben gerçekten gazetecilerin bu denil köpekleşebileceğini-ki inanmıyorum- ilk kez Özkök’ten okudum. Ne de olsa Öz bir Kök’ten geliyor. AKP’nin ‘taşımalı siyasetin en somut örneği abartılmış İstanbul İl Kongresindeki Ali Sami Yen Arena görüntülerini manşete taşıyan bir medya grubunun gazetecilikle ilgisi olmayan bekçi köpeklerinden ne beklenir ki?
Gerçekten Nazlı Ilıcak senden beklemiyordum. Utandırdın beni…
Eee, şimdi ben ne diyeyim. Önce 1 değil üç çocuk dedi, şimdi her kurtaj bir Uluderedir diyerek, anne karnındaki cenini siyasi rant aracı olarak görmeyi sürdürdü.. “Yazıklar olsun!!” deme, “yazık oldu ülkeme, bir an önce bunlardan vazgeçmeliyim” de ; de ki hiç değilse gelecek adına insanlar umutlansın.
Ben burada ülkeme acıyorum. Gülmece ustası Aziz Nesi’ne acıyorum, çünkü büyük malzemeler dönemini kaçırdı.
Anlaşılması için 2 derin not:
Son iki yazısında Erdoğan’ı Uludere’deki tavrı nedeniyle eleştiren Ali Akel sonunda 16 yıldır çalıştığı Yeni Şafak’tan kovulduğunu doğruladı. Akel, Erdoğan’ı özür dileme konusunda eleştirmişti.
Başbakan Erdoğan'ın "Sana ne" diye çıkıştığı Wall Street Journal yine Uludere'yi yazdı.Türkiye'nin silahlı Reaper insansız hava araçlarını almak istediğini ancak Kongre üyelerinin itiraz ettiklerine dikkat çeken gazete, Uludere saldırısının "Predatör'ün verdiği görüntünün ardından gerçekleştiği" iddiasını yineledi. Gazete, "Bazı mevcut ve eski ABD'li yetkililer, Türkiye'nin, vurulacak hedefleri seçerken kullandığı standartları sorguluyor ve aralık ayında bir ABD'li Predatör insansız aracının, Türk ordusuna görüntüler sağlamasının ardından Türk savaş uçaklarınca gerçekleştirilen ve 34 sivili öldüren operasyona işaret ediyorlar"
Doğru haklısınız; ne güldüşün çorbası, bunlar resmen, cinnet-i düşün çorbası.


2- Füze kalkanıyla ilgili şok iddialar!
Gazeteci-yazar Banu Avar “TSK’ya karşı ülkemize füze kalkanı yerleştiriliyor” iddiasında bulundu.

Yorum yok, çünkü Banu hanım bu kuşkusunda haklı mı haklı.

3- Vergi rekortmenleri listesinin açıklanması üzerine Sözcü Gazetesi saf-saf soruyor:
"AKP'ye yakın işadamları neden listede yok?"
AKP kodamanlarının "Vergi kaçırıyor" diye gaddarca üzerine gittikleri Aydın Doğan, vergi şampiyonu. Yani Türkiye'nin en çok vergi veren adamı. Ama,
Ahmet Çalık, Fettah Tamince, Akın İpek, Remzi Gür,
Cihan Kamer, Ethem Sancak, Vahit Kiler, Ahmet Albayrak,
Unakıtan Ailesi, Topbaş aileleri listede yok

En azından, Tayyip Bey'i otellerde ağırlayan milyar dolarlık işadamı Fettah Tamince ile milyar dolarlık Ahmet Çalık'ın ilk 100 içinde olması gerekmez miydi? Sözcü Gazetesi galiba duymamış:

Bunlar vergi vermemek için Vergi Kanunu'na özel madde eklediler.

Ne diyebilirim ki? Dünyanın en çıkarcı özlüsöz bizde: “Bal tutan parmağını yalar”

4- Gerçekten doğaya ve doğan duyarsızız.
Dün doğan bugün ölen bir hemşerimize olan duyarlılığımız:
Kimden : "Tekin Üstündağ"
Hemşerimiz, Ankara Akyurt İlçesi Gençlik ve Spor İlçe Müdürü Adnan Siper’i kaybettik. Sevgili dostum Siper’in cenazesi yarın (23.11.2010) Karşıyaka Mezarlığı’nda öğlen namazını takiben toprağa verilecektir.
Ankara ‘da ki Artvin’le ilgili tüm vakıf ve derneklerin duyarsızlığına teşekkür eder, Merhuma rahmet Siper ailesine başsağlığı diliyorum.
Benim yanıtım:010 01:45
Tekinciğim başımız sağ olsun. Haklısın; birileri vefatları, hastalıkları da siyasi ranta eklemlendirdi; özellikle hemşeri örgütlerinin başındaki bazı kimlikler prim yapan, prim yapmayan Ölüm-Hastalık ayırdında bulunmaya başladılar. İşte bu noktada duyarsızlıklar başlıyor. Bu duyarsızlıklara teşekkür değil, lanet ediyorum.Selam ve sağlıkla.

Kimden:Tekin Üstündağ'
Kime:Bana
Sağolun Hocam. 768 kişiden bu saat itibariyle geri dönen tek siz oldunuz. Ve Artvin niye kaybediyoruz şimdi çok daha iyi anladım. Sevgiler
*: Maliki mezhebinde köpeklerin temiz sayıldığı için kullanılmış.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
GÜLDÜŞÜN ÇORBASI
evesbere@mynet.com
GSM:0506 609 00 32

23 Mayıs 2012 Çarşamba

GÜLDÜŞÜN ÇORBASI İLE GÜL VE DÜŞÜN

Hep kuş yuva yapmaz ya ağaca, bazan da zaman yuva yapar ağaca(Fot..Eylül 2011 Dolmabahçe-Şevket-Ç)

GÜLDÜŞÜN ÇORBASI-1
Biraz gülelim, biraz düşünelim:

Uzun zamandır ‘Güldüşün çorbası ‘damak tadını ötelemiştik. Bu nedenle, arşivimdeki menüleri sıralamaya karar verdim:

1- Milletin Vekili Ve Milletvekili
“Yeni yasaya göre; İki yıl milletvekilliği yapan emekli olabilecek…İşçi emekli olmak için 60 yaşına kadar bekleyecek. M emur ise 65 yaşını…”
Ben asıl, o vekil. Nasıl oluyor da beni temsil etsin diye vekil tayin ettiğim kişi her şeyin kaymağını alır da ben her defasında havamı alırım. Eee, sen hep o'na çalışırsan, sana hürmeten o da kendine çalışır ve de sen de hep 3-1 yenilirsin...
Biz milletin vekili seçmiyoruz, milletvekili seçiyoruz..TBMM'inde milletin vekili yok mu? Var da bir elin parmakları kadar; gerisi milletvekili.

2- Ülke Ekonomisini Kim Düzeltiyor?
Grev yapmanın çağdışı olduğunu söyleyen, fakat İETT’de çalışırken Grev gözcülüğü yaptığı ortaya çıkan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘Greve gideceklerini söyleyen’ Kamu Görevlileri Sendikaları Heyetine; "Bütçe açığını, cari açığı, Orta Vadeli Mali Plan ve kamu mali disiplinini iyileştirmek adına, istenen memur zammını vermeyeceğiz.” dedi.
Başbakanın bu çıkışı, bir gerçeği itiraf etmektir. Demek ki; bütçe açığını, cari açığı, Orta Vadeli Mali Plan ve kamu mali disiplinini iyileştiren iktidarın uyguladığı ekonomik politikalar değil; kamu çalışanlarına verilmeyen haklardır. Doğrusu, ekonomiyi düzelten iktidar değil, kamu çalışanlarıdır.

3- TSK: “Görevli ve emekli 163 personelimizin tutukluluklarını
anlamıyoruz.”
Eyvah!
Korkum, seçime çeyrek kala birileri buna, ikinci ‘e-muhtıra’ deyip 'mazlumları ve mağdurları oynamaya başlaması'
Evet; yandaş medya , TSK’nin bu açıklamasını e-muhtıra olarak yorumladı.. Fakat, Ordu kademesindeki değişikliklerden sonra Genel Kurmay Başkanı olan Necdet Özel paşa’nın ‘resmen e-muhtıra yüklü’ açıklamaları karşısında, ayni yandaş medya suspus oldu:
Özel Paşası Da E-Muhtıra Verdi
İşte, nur topu gibi dünyaya getirilen ‘e-muhtıramız’ ile ilgili haber:
“ ‘Genelkurmay Başkanlığı; ‘Bazı yazar, konuşmacı ve meslek kuruluşu temsilcilerinin; basın ve ifade özgürlüğünü istismar ederek, başta Ebedi Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tarihe mal olmuş asker kişilerin de şerefle taşıdıkları askeri unvanlarını bile seviyesizce alay konusu yapmaları, astlık-üstlük münasebetlerini ve dünyanın en disiplinli ordusu olarak gösterilen ordumuzda disiplin anlayışını zedelemeye yönelik söz ve yazılarla Türk Silahlı Kuvvetlerini ve onun değerli mensuplarını tahrik etmeye çalışmaları, talihsizliktir’ değerlendirmesinde bulundu(3 Mayıs 2012).”


4- Ergenekon soruşturmasını yürüten Zekeriya Öz açıklamada
bulunuyor:
“ Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanması Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında elde edilen ve soruşturmanın gizliliği nedeniyle bu aşamada açıklanması mümkün bulunmayan bir kısım delillerin değerlendirilmesi sonucu yapılması zorunlu hale gelen hukuksal bir işlemdir"
Haklı tespih eller, pardon temiz eller operasyonunun kahramanı Öz'ün söyledikleri. O söyleyemiyor, ben söyliyeyim bari: " İnanın bunda bir numara yok, Ergenekon terör örgütünün bir numara adamı Nedim Şener'dir!"
5- Kaddafi'yi kimler ayakta tutuyordu?
Mısır ve Tunus'un aksine, Libya'da güç dengelerini elinde tutan alışıldık anlamda ordu değil.
Söz konusu olan, paramiliter birlikler, güvenilen yandaşlardan oluşan "devrimci komiteler," aşiret liderleri ve ülkeye getirilmiş olan yabancı paralı askerler.
Libya ordusu ise, neredeyse sembolik, 40 binin biraz üstünde, güçsüzleştirilmiş, silahı ve eğitimi yetersiz bir güç.
Düne dek emperyal efendiler ayakta tutuyordu, şimdi kendi ayakları üzerinde durmaya çalışacak çalışmasına da işi zor. Dünya'nın da işi zor çünkü kaos yaratacak yaradılışta bir mahluk... Küredekiler;küresel efendi 1 liraya canavar yaratıyor, bin liraya yok ediyor, bir türlü aklını başına devşiremedi ki hala canavar yaratma uğraşısı içinde. Örneğin reter......
6- ABD’nin gizli anketine göre Erdoğan açık ara önde
“ Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour Hersh, Ortadoğu ve Türkiye'nin geleceği hakkında önemli açıklamalarda bulundu : Ortadoğu'da neler yaşanıyor? Türkiye, bölgede ABD ile birlikte iki büyük güç. Artık yeni bir düzenin parçaları yerleştiriliyor. ABD, 10 ülkede araştırma yaptırdı. Hepsinde de Recep Tayyip Erdoğan'ın o ülkenin liderinden bile daha fazla sevildiği ortaya çıktı. Özellikle Mısır... Bu ülkedeki birçok evde Erdoğan posterleri var. Erdoğan'ın Kuzey Afrika ve Ortadoğu'nun sevilen tek lideri olması, ABD ve Rusya'yı yıkan bir süreç. Çünkü Türkiyesiz bir plan yapılması artık imkânsız.”
Şu sorular aklımda asılı kaldı;
Birincisi; ABD’nin endişe duyduğu ve kamuya açıklanan bu anket nasıl oluyor da ABD’nin gizli anketi oluyor?
Diyorum ki; bu asla ABD'nin resmi açıklaması değil; çünkü ABD’nin böylesi bir gizli çalışması yok.
Olsa bile ABD yetkililerin hiç sevmediği, hatta; Uzakdoğu ve Ortadoğu politikalarını deşifre ettiği için nefret ettikleri Seymour Hersh’e asla böylesi bir gizli çalışmayı servis etmezler.
Acaba diyorum bu haber; seçimlere çeyrek kala tüm dünyaya servis etmesi için Seymour Hersh’e sipariş edilen danışıklı kurgu haber mi?
İkincisi; veya, Başbakan’ın ‘Mübarek aceleciliği’ ile yapılan hatalı çıkışın düzeltilmesi için seçime çeyrek kala yapılan operasyon mu?
Üçüncüsü; Bu Atlantik ötesindeki şahısla bugünlerde birileri görüştü mu?
Dördüncüsü; Türkiye’den kimler ABD'deki Think Tank(Düşünce kuruluşlarıyla) ve böylesi gazetecilerle ilişki içinde?

7- Dün Dündür Bugün Bugündür
Başbakan “Koca askeri yıktılar, meğer kâğıttan kaplanmış’ diyen CHP Genel Sekreteri Süheyl Batum’u mahkemeye verecekmiş.
Dün;
Asker e-muhtıra verdi; mağduruz, mazlumuz
Bugün;
Askere e-muhtıra verildi; asker mağdur ve mazlumdur.
Deniyor ki;
“Asker üzerinden siyaset yapılmasın!”
Peki soruyorum;
“Kim asker üzerinden siyaset yapıyor?”

8- Başbakan: “Bir şey mi dedik; sekiz yıl, aksırıncaya, tıksırıncaya
kadar içtiniz.”
Duyarlı Yurttaş: “Durmak yok yolmaya devam; dinden, yoksuldan, ırktan, dolardan ve futboldan geçinenler aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyin için.
Sen; dinden ve yoksuldan geçinmeyen, dindarla ve yoksulla geçinmeye çalışan halkım suskunluğunu koru ve aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyenleri izlemeyi sürdür.”
9- Başbakan’ı protesto eden 18 İTÜ’lüye hapis.
İstanbul Teknik Üniversitesinde iki yıl önce Başbakan Erdoğan'ı protesto eden 18 öğrenci 1 yıl 3'er ay hapis cezasına çarptırıldı.
Sizi gidi siziler;
Benim başbakanım demokrasi için düşünce özgürlüğü savaşı verecek, siz düşünmek için özgürlük isteyeceksiniz; hade be ordan! Benim başbakanım hepimiz için düşünüyor, neyinize sizin düşünmeniz, haytalar; okulunuzu okuyun, türban için özgürlük savaşı verin, o kaadan veya bu kadan.
10- Bir arkadaşın Arhavi’nin İl olmasını isteyen bir yazısı yer aldı blogda. Gerçekten sevindim.
Bence; Arhavi, stratejik ve jeopolitik avantajları olduğu gibi, diğer ilçelere oranla düzgün bir topografyaya sahip. Artvin-Ahavi ilçesinin il olması gerekmektedir. İkincisi Hinderlandı geniş, yani Deniz, Hava ve Kara ulaşımı-ki sahil yolundaki demiryolu- avantajlarına sahiptir. İkinci bir Batum yaratmak istiyorsanız Arhavi diyorum. Üçüncüsü; müthiş bir doğa güzelliğine sahip; Karadeniz'de Ünye ile birlikte en çok beğenilen bir ilçe. Sadece doğasıyla değil, doğanı ile varsıl bir ilçe. Selam ve sağlıkla.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
GÜLDÜŞÜN ÇORBASI
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

17 Mayıs 2012 Perşembe

19 MAYIS 1919 SAMSUN'DA BAŞLAYAN MAYIS KORKULARI VE ULUSAL BAYRAMLARLA MATRAK GEÇENLER


Benim ulusal bayramlarımda,günümüz askeri olmayacak, dünümüz askeri olacak
19 MAYIS 1919’UN GETİRDİĞİ MAYIS KORKULARI VE MATRAKÇILAR
“19 Mayıs 1919”;
Mayıs korkularının ve ardından gelen korkuların kaynağıdır. Önce 27 Mayıs’tan korkuları, ardından 1 Mayıs ve 6 Mayıs korkuları(Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan) derken, şimdi de 19 Mayıs korkuları başladı. Sıradaki korkular, 30 Ağustos ve 29 Ekim korkularıdır…
Tüm korkuların içinde var olan gizli korkunun “Atatürk korkusu” olduğu yadsınamaz bir gerçektir.
En büyük korku; yeni başlayan “19 Mayıs Atatürk’ü Anma , Gençlik ve Spor Bayramı” korkusu. Çünkü, bu korku, tüm korkuların başlangıç tarihi olan ’19 Mayıs 1919’ korkusunun ta kendisidir.
19 Mayıs 1919; yok edilmeye çalışılan bir ulusun Anadolu’daki destansı kurtuluş öyküsünün sesi idi. Dahası; ‘Samsun’da yükselen antiemperyalist ve antihilafet’in evrensel sesi...
Yerelden, ulusala, ulusaldan evrensele gidişin özlerini taşıyan ‘ulusal kükreyiş(ten)’ kimler korkuyor ve de nefret ediyor?
Dünya’da Anadolu insanından ilk tokat yiyen batı emperyalizmi ve hilafet karanlığının savunucusu işbirlikçileri.
Söylenenler korku bütünündeki öfke değil de ne?!
"Artık 19 Mayıs törenleri üzerinden hiç kimse mürebbiye gibi parmağını sallayarak bizi tehdit etmeye, bizi tedip etmeye kalkmasın, kalkışmasın. Çünkü biz onlar gibi 19 Mayıs'ın istismarının değil, 19 Mayıs'ın özünün takipçisiyiz"
Ne demek istediğini anlamak için önce ‘tedip’ sözcüğüne bakalım:
Tedip: Arapça bir sözcük. Anlamı, yine bir Arapça sözcük olan; Terbiye etmek. Dahası, Arapça Adap veya Erkân öğretme. Türkçesi, Görgü ve incelik için yola getirme.
Doğru; kimsenin kimseyi yola getirmeye hakkı olmadığı gibi; kimsenin de kimseyi yoldan çıkarmaya hakkı olmadığını bilmemiz gerekir.
Fakat, bu yolda söylenmeye devam ediyorlar:
“Tüm milletin malı olan 29 Ekim ve 30 Ağustos gibi törenlerin bütün yükü TSK 'ya yıkılmıştır. Tarihimizin bu önemli dönüm noktaları sadece askeri yönleriyle öne çıkartılmış, zorunlu resmi törenlere mahkûm edilmiş, onun gerisindeki milli ruh ve heyecan geri plana itilmişti. Biz ulusal ve resmi bayramlarımızla mahalli kurtuluş günleri gibi bütün tarihi günlerin üzerindeki koyu, resmi perdeyi ve askeri görüntüyü kaldırıyoruz"
Ve hemen beraberinde o söylenen örtü kaldırıldı ve de bir başka örtü serilmeye başlandı, ulusal bayramların üzerine:
“Statlardaki kutlamaların kaldırılmasının ardından eleştirilen yeni düzen beraberinde sürprizler de getirdi. Bunlardan biri de Muhteşem Yüzyıl dizisiyle tekrar canlanan matrak* sporu oldu…Ayrıca, 'Kadın Mehteran' takımı kuruluyor ...19 Mayıs ulusal bayramları, Matrakçılar(Osmanlı ordusu savaş oyuncuları), erkek ve kadın mehteran gösterileri eşliğinde kutlanacak…”
Bence olmalıdır, çünkü varsıllıktır.
Fakat bu noktada bir çelişkidir yaşanıyor. İşte bu çelişkinin amaçlı olduğunu düşünüyorum.
Sen; “Kurtuluş günleri gibi bütün tarihi günlerin üzerindeki koyu, resmi perdeyi ve askeri görüntüyü kaldırıyoruz" diyeceksin ve ardından, Osmanlı askeri görüntülerin egemen kılıp, ulusal bayramların üzerine, ideolojik amaçlı Osmanlı örtüsü sereceksin…İnandıramazssıııın! Bil ki, korku ile satın aldığın ‘Evet’, ‘Hayır’ın biriken gücüdür.
Neden modern zamanların askeri görselliklerden korkuluyor?
Günümüz ordunun savaş oyunlarına ve de Mehmetçiklerin geçişlerine de yer ver, matrakçılara ve de mehteranlara da; ses çıkarırsam namerdim.
Yooo, senin niyetin başka. İşte o niyette ben yokum.
Evet;
İnanmak isterdim; günümüz ve geçmişin kültürüne sahip çıkmak adına davranıldığını.
Asker saygı mı gösteriliyor, yoksa Atatürk’ü ve Anadolu insanının yarattığı ‘Kurtuluş Destanı’ ile matrak mı geçiliyor?
Askere saygı duyan ; matrak geçercesine, askerin üzerine balyozla gitmez . Sanal darbe ve yeni ulusal bayram kutlama senaryoları yazmaz.
Bunlar matraksı duruşlardır ve böylesi duruş bir korkunun ifadesidir.
Ve bugün bu korkular dışa vurulmuştur:
“Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, 19 Mayıs günü, Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’da karaya çıktığı saat olan 07.00’de başlayacak ve saat 24.00’te son bulacaktır. Gençlik ve Spor Bakanı, günün anlam ve önemini belirten mesajını medya aracılığıyla bildirecek ve bir ildeki törene katılacaktır. Atatürk anıt veya büstüne Gençlik Hizmetleri ve Spor Müdürlüğü tarafından çelenk konulacaktır. Çelenk konulduktan sonra İstiklal Marşı ile bayrak göndere çekilecektir. Kutlama komitelerince hazırlanan programda yer alan diğer faaliyetler uygulanacaktır. Programda tören geçişi ve tebrikata yer verilmeyecektir.”
“Hükümet ulusal bayramlarla ilgili tören yönetmeliğini değiştirdi. Başbakan, Genelkurmay Başkanı ve devlet protokolünün katıldığı Ankara’daki 19 Mayıs törenleri sona eriyor. 19 Mayıs’ta Gençlik Spor Bakanı bir mesaj yayınlayacakmış.
Devlet adına sadece 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda tören yapılacak. Askerler, bayram kutlamalarından çekiliyor.”
“3O Ağustos Zafer Bayramı’nın ev sahibi ise artık Cumhurbaşkanı. 23 Nisan’da çocukların Başbakan, Cumhurbaşkanı, Bakan, Vali koltuğuna oturma geleneği de sona eriyor.”
Öykü anlatmasın kimse bana. “…onun gerisindeki milli ruh ve heyecan geri plana itilmişti.” derken, biz Anadolu’yu Atatürk ile değil, dindar nesil ile kurtardık denmek isteniyor. Osmanlı ruhu, hilafet ruhu ile kurtardık demek istiyor. Tıpkı, Çanakkale şehitliğinde gezerek, Çanakkale geçilmezliğini Mustafa Kemal Değil, Allah’ın gizemli askerleri kazandı diyerek insanların düşünce ve davranışlarını etkilemeye çalışanlar gibi.
Salt bugün değil, öteden beri İnsanları etkilemek için söylemlerde bulunuluyor. Örneğin, en güçlü ve ilginç olanı; ‘Çanakkale savaşlarıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkım kapısı aralandı’ söylemidir. Buradaki öfke ve korku; T.C’nin kurulması ve Osmanlının yıkılmasıdır.
Korkanlar olguyu daha ileri götürerek; “ Çanakkale de zafer elde edilmemiştir, düşman geri çekilmiştir, askerimiz kaçacak yer bulamadığı için savaşmak zorunda kalmıştır, eğer bir geri çekilme var ise bu rabbimizin fazlındadandı(Türkçesi, beceri, yetenek).” diyebilmişlerdir.
Tam bu noktada Giardano Bruno’nun şu tümceleri çağrıştı bende: “Tanrı iradesini hâkim kılmak için, yeryüzündeki iyi insanları kullanır. Kötü insanlarsa, kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı’yı kullanırlar!”
Gerçekten Çanakkale’de bir zafer vardır ve bugün örselenmeye çalışılan Cumhuriyetin önsözüdür.
“Yalan ne kadar büyük olursa inanı da o kadar çok olur!(Hitler)”
“Devlet adamları gelecek nesilleri düşünür; politikacılar da gelecek seçimleri düşünür!(Profesör Dr. Maurice Duverger)”
Görülüyor ki; Atatürk ve ulusal bayramlardan Çanakkale savaşları sonrası korkulmaya başlandı:
Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı, Çanakkale Savaşları’nın(3 Kasım 1914-9 Ocak 1916) ilk bölümü olan 18 Mart 1915 ‘Deniz zaferi’ kutlamaları ve şehitlerimizi anma, ardından 10 Ağustos ‘Anafartalar çarpışmasının yıldönümü ve savaşın son noktası olan 9 Ocak gününü kutlamalarından vazgeçilerek, Mustafa Kemal’den korkulmaya başlandı.
Son olarak, Artvin'de, aydın insan 'Sıtkı Kahvecioğlu'nun yaptırdığı dünyanın en büyük 'Atatürk Heykeli'nden korkulmaya başlandı.
Doğrudur; belki birileri için ucubedir. Ama benim için evrensel felsefenin sahibi ‘mazlum uluslara’ örnek liderdir.
Radikal gazetesi yorumu ile yazımı şimdilik sonlandıracağım:
“Hükümet, 1940’lı yılların otoriter uygulamalarına benzettiği kutlama şeklini değiştirdi. Gören ve duyan da iktidarda her türlü otoriterliği karşı bir iktidar var sanır.
Şöyle dense daha doğru bir yorum olurdu: “Hükümet Cumhuriyet ve Atatürk’ün anıldığı özel tarihi günlerin içini boşaltıyor. Ulusal bayramlar yok ediliyor...”
Korku imparatorluğunu kurmak isteyenlerin korkusu mu yaşattıkları?
*: Osmanlı döneminde yapılan askeri savaş oyunu. Matrakların(ahşap kalın sopa) baş kısmı yumuşakça bir maddeyle sarılı bulunduğu için karşısındakine hızlı da vurulsa mücadele hep şaka ve taklit mahiyetinde kalan oyun. Günümüzde halk arasındaki; “Şaka mı yapıyorsun, dalga mı geçiyorsun?” sorusunun kaynağı, aynı zamanda.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
evesbere@mynet.com
GSM:0506 609 00 32

15 Mayıs 2012 Salı

FUTBOLU ŞUTBOL YAPANLAR

Bu coşku gecikmiş bir coşku değil, Galatasaraylılıkta coşku her zaman vardır
FUTBOLUMUZ HER GEÇEN GÜN SİYASALLAŞIYOR
FUTBOLUMUZ NEREYE KOŞTURULUYOR?

Galatasaray’ın şampiyonluğu değil de, şampiyonluk sonrası yaşanan olaylar nedeniyle söylenenler bu sezona en az şike olayları kadar damga vurdu:
TFF yetkilileri ‘bu kupayı Şükrü Saracoğlu Stadı'nda vermek istemiyoruz, kupa Pazar verilsin' dedi.
Daha sonra Ünal Aysal Bey ve Ali Dürüst Bey de 'Bir gün sonra taraftarın önünde alınsın' dedi.
Daha sonra yönetim kurulunda bunu görüşerek, kupa töreninin maçtan bir gün sonra yapılması için onay verdik.
Maçtan 10 dakika evvel Sayın Demirören'e Ünal Aysal, 'Bu kupa törenini yapmasak bile, soyunma odasında alsak olur' dedi.
Başkan ve yöneticiler kabul ederken, teknik direktör itiraz etti ve kupa verilmedi.
Galatasaray Kulübü'nü Fatih Terim mi yönetiyor, Başkan Aysal ve yönetim kurulu mu?
Maç biter bitmez taraftar sahayı terk etsin diye ışıkları söndürdük.
Kupa verilirken saha karanlık değildi aydınlatmıştık.
Kupayı sahada alan futbolcular ortalığı tahrik edercesine sevinç gösterisinde bulundular.
Şampiyonluklarını kutluyorum ama bunların yaptıklarını hiçbir zaman affetmeyeceğim, hiçbir Fenerbahçeli de affetmeyecek.
Bu söylenenlerin hiçbiri cımbızlanmadı, aynen söylendiği gibi kullanıldı.
Beyler bayanlar, futboldan kayanlar; Gerçekten, bu talihsiz açıklama futboldan kayıldığının bir göstergesi. İnanın büyük bir talihsizlik.
Düşünün, bir takım şampiyon oluyor ve bir takım insanlar kupanın verilmesini istemiyor. Bu duruş, Futbol kurallarına karşı gelmek değil de nedir? TFF’yi onun kurullarını ve ilgili tüm kuralları hiçe saymayı bırakın, uluslar arası futbol kurallarının ve o kuralların kurumsal yapıları olan UEFA’yi ve FIFA’yi hiç saymaktır.
Kupa nerde kazanıldı, yeşil sahada ve taraftarlar önünde.
Ne demek, kupa soyunma odasında verilsin?!
Bu kupa soyunma odasında verilen taktiklerle sahada kazanıldı beyler.
Ne demek; “Galatasaray’ı Ünal Aysal mı, Terim mi yönetiyor?”.
Elbette ki bu kulübü Ünal Aysal ve yönetimi yönetiyor. Fatih Terim de, futbol takımını yönetiyor, tıpkı Basket, Voleybol ve diğer spor dallarını yöneten çalıştırıcılar gibi. Her çalıştırıcı, kupasını kazandığı alanda almak ister, bu onların doğal hakkı değil, evrensel spor kuralıdır.
İşin ilginç yanı; bu evrensel hakkı Fenerbahçe kullanınca değil de, Galatasaray kullanınca olaylara neden olması. Evet, Fener Bayan Basket takımı Galatasaray’ı sahasında yendiğinde, şampiyonluk kupasını doğal olarak sahada almak istemedi mi? Ve Galatasaray’da seyirciyi boşaltarak, Ünal Aysal’ın da bulunduğu törenle kupanın verilmesi ortamını sağlamadı mı? Neden bu, sporun özündeki evrensel hakkı Galatasaray isteyince suç oluyor?
Bu noktada, Başbakan’ın kupanın sahada verilmesindeki rica ile devreye girmesi doğru oldu. “Başbakan futbola el koysun” demek ise yanlış oldu. El koymanın otoriter rejimlerin duruşu olduğunu lütfen aklınızdan çıkarmayın.
Saraçoğlu’ndaki maçtan sonra, Galatasaray’ın sevincini ve kupa alma isteğini engellemek için, çimlerin sulanma sisteminin açılması ve ışıkların kapatılması gerçekten sinir bozucu bir haksızlıktı.
Futbolcuların, giriş ve çıkış tünelinin sökülen koltuklarla saldırıya uğraması, meşalelerin buraya fırlatılması, büyük bir faciaya neden olabilirdi. Sokaklara taşan çatışmalar, polis araçlarının devrilmesi ve petrol istasyonunda yakılan polis araçlarının ikinci büyük felaketin kapısını aralaması, kısacası tüm bunlar anlatılması zor talihsizlikler.
Özellikle, bir spor yorumu yapan TV kanalında iki basit yorumcunun; Bu olayları Ergenekon ve derin devlete bağlamaları, resmen olguyu spordan alıp siyasi düzleme çekmektir ki, böylesi densiz yaklaşım tehlikelerin en büyüğüdür.
Unutmayın; Yugoslavya’nın parçalanmasındaki etkin unsurlardan birinin de, futboldaki kutuplaşmanın, ırkçı siyasi kutuplaşmalara taşınması olduğunu.
Kusura bakmayın beyler, bu resmen sporun ‘barış ve kardeşlik ruhu’ bir yana, kuralları ve kuralların kurumları olan UEFA ve FIFA’yi hiçe saymaktır.
Neymiş efendim; Galatasaraylı futbolcular sevinçlerini abartmışlar. Melo’nun abartısının-ki O’nu Mehmet Topuz tetikledi- dışındaki sevinç, futbolcunun hakkı ve ödülü boyutundaki kaçınılmaz evrensel coşkusudur. Coşku kaçınılmazdır, çünkü bu bir sezonun futbolculara yüklediği ve gerilim yaratan enerjinin boşalmasıdır. Fener, Galatasaray’ı Aslantepe’de yendiğinde, Mehmet Topuz’un sahanın ortasına yapmasına bile ses çıkarmaması neden dikkate alınmaz da sürekli tek taraflı haklılık işlenir ki?
Beyler; “Futbolumuz nereye koşuyor” değil “Futbolumuz nereye koşturuluyor?”
Fenerbahçe –Galatasaray maçından sonra çıkan olaylar; Türkiye’nin resmen futbol terörüne koşturulduğunun işareti gibi idi.
Bu süreci tetikleyen olgu, başta ülkedeki yargı sürecinin ‘askeri ve sivillere yönelik’ işleyişidir. Bu işleyiş toplumu gerdi ve istenmese de bir kırılma noktasına taşıdı. Buna son olarak ‘şike operasyonu bütünündeki yargılamalar da eklenince, toplumdaki kırılmayı kaçınılmaz kıldı.
Olaylar sonrası sorumsuz spor yorumcularının, ‘polisin duruşunu es geçip’, Saraçoğlu’nda yaşananları, Ergenekon bütününde derin devlete bağlamaları ve spordan alıp siyasi düzleme taşımaları düşündürücü bir yaklaşımdı.
Bu tehlikeli bir yaklaşımdır da. Futbolun siyasallaşması, en az etnik yapının ve dinin siyasallaşması kadar tehlikelidir. Unutmayın; Yugoslavya’nın parçalanmasındaki etkin unsurlardan birinin de, futbolun siyasi düzleme taşınması olduğunu.
El koymanın, otoriter rejimlerin duruşu olduğunu aklına getirmeyenlerin; başbakanın futbola el koymasını istemeleri ise ayrı bir tehlikeli yaklaşımdı.
Futbol; farklı tüm düşünselliklerin, siyasetlerin, sınıfların, inanç ve kültürlerin ortak sevinci olduğunu yadsımamamız gerekir.
Futbol evrensel bir fenomen olarak bacasız sanayi oldu artik. Üzülerek belirteyim ki, siyasi ve ekonomik rant bekçileri bu bacasız sanayi aracılığıyla, futbol atmosferini de kirletir oldular ve tribünleri her an patlamaya hazır canlı bombaya dönüştürdüler.
Bunların yüzündendir ki; statlardaki taşkınlıkları önleyecek güçlü
yaptırımlar getirilemiyor.
Sahadaki bu taşkınlıkların önüne geçilmesi ve futbolumuzu sosyal patlamaların kaynağı haline getirecek duruşların önünü almak için önerim şu:
1- Oy kaygısı nedeniyle duruş sergileyen siyasilerin,
Siyasallaştırdıkları ‘Sporda şiddet yasası’ nın kapsamı genişletilerek yeniden düzenlenip, güçlü yaptırımlar getirilmelidir.
Örneğin;
Kişi en fazla 3 dönem Kulüp başkanlığı ve yönetim kurulu üyeliği yapabilmelidir.
Yönetim kurulunda, bazı kimliklerin bebeleri yerine, tribün grupları içinden birine yer verilmelidir.
Saha kapama cezasının yaptırım gücü artırılmalıdır. Şöyle ki, ceza alan takım, seyircisiz veya çocuk-kadın seyirciyle cezalandırılmamalıdır. Aksine, rakibinin sahasında rakibinin seyircisiyle oynama ile cezalandırılmalıdır.
Üçüncü kez saha kapama cezası alanlara, tüm maçlarını
deplasmanda oynama cezası verilmelidir. Veya puan silinmeye gidilmelidir.
2- Ülke geneline mal olmuş kimlikler, özellikle siyasiler, kulüp
taraftarlıklarıyla kendilerini öne çıkarmamalıdır. Kesinlikle, tüm kulüplere eşit mesafede durmalıdır(lar)..
3- Spor, başta futbol ideolojik düzlemin aracı olarak
görülmemelidir. Dinden ve yoksuldan geçinircesine futboldan da geçinmemelidir.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

12 Mayıs 2012 Cumartesi

GALATASARAY'DA HAK ETTİ, FENERBAHÇE DE....

Şampiyonluğu Galatasaray da hak etti, Fenerbahçe de...

GALATASARAY’İN SÜPER VE 18. ŞAMPİYONLUĞUNU VE FENER’İ AYAKTA ALKIŞLIYORUM
12 Mayıs 2012


İlle de Fenerbahçe’yi, vallahi de Galatasaray’ı…

Galatasaray play-off’u da kazanarak bir sezonda iki kez
şampiyon oldu ve ilkler rekoru kırdı;
İlk yarı Galatasaray şampiyon.
Elbette ki Galatasaray FB’den daha soğukkanlı idi. Fakat bunu sipikerler FB’nin üstünlüğü olarak göstermesi ilginç geldi bana.
Buna değil yürek, gezegen ötesi evren dayanmaz. Gerçekten 100 yılın derbisi.
Elmander sakatlandı ve 26.dakikada Baros’a bıraktı. Elmander son 10 maçtır yoktu zaten 64 dakika daha olmasa ne yazar.
İkinci yarı Alexli, Gökhan Gönüllü, Mehmet Topuzlu FB Galatasaray’ı zorlar mı, göreceğiz ikinci yarı.
İkinci yarı da da, Galatasaray şampiyon. Çünkü, ikinci yarıda 0-0 bitti.
FB nedense, Galatasaray’dan taha tedirgindi. Durgun değildi, fakat atak hiç değildi. Taktik; Galatasaray’i üstüne çekip, arkasına top atarak yakalamaktı, fakat bu uyanıklığını yapamadı. Sözün kısası, FB, Trabzondaki gibi hucum futbolu oynayamadı.
Galatasar’a gelince; soğukkanlık ve dikkat vardı, taktik maktik yoktu. Süper finali bereberliklerle şampiyonluğa taşıyarak, bir ilki daha başardı. Aslında ilki ve sonu, çünkü bu futboldan soyut Play-Off seneye uygulanacağını zannetmiyorum.
Nerde uygulanıyor? İklim ve coğrafi koşulları nedeniyle Rusyada. Bir de, niçin uygulandığı anlaşılmayan, Belçika’da…

Evet, Aslan Kanarya’yi parçapinçik etmedi, fakat şampiyon oloduğu için FB'yi komaya soktu; 2011-2012 süper lig sezonunun, 12 Mayıs 2012 günkü Kadiköy’deki 0-0 beraberlikle. FB'nin son maçlarda kaybettiği bu 3. şyampiyonluk. Kesin büyük travma yaratır...
Şampiyonun adı, Terim’in Aslanları “Galatasaray”.
İyi ki maça ‘Ali Sami Yen Aslantepe Arena’da değildi. Saraçoğlu’nda oynayan GS, FB’yi yenerek( bu beraberlik milyon yenmelere bedel bir galibiyettir) şampiyon oldu.
Herkes çok uğraştı, ‘Şike abartısıyla’ örselenmiş defolu ve play-off’lu süper lig’i şampiyonluğunu almak için, fakat bu uğraşıdan Galatasaray yengi ile çıktı.
Normal sezon’un son 12 maçında, Galatasaray ve Fener yalnız kaldı. Her iki takım kendilerinden sonra gelenlere fark attı. Sonunda normal sezonu Galatasaray, sezon içinde büyük sıkıntılar yaşayan en yakin takipçisi Feneri 9 puan geçerek, şampiyon oldu.
Normal sezon sonrası gelen, anormal sezonda, yani play-off’da da, ilk iki maç sonrası GS ve FB yalnız kaldı .
Bence, tüm haksızlıklara ve zorluklara karşın, FB’nin başarısı, ayakta alkışlanacak bir birlikteliğin ve dayanışmanın ürünü idi ve herkes gibi alkışlıyorum da.
Galatasaray ağır basmaya başlayınca, devreye, önceki yazımda belirttiğim kimlikler, GS’in bitirmeye çalıştı, fakat güçleri yetmedi.
Durduk yerde demiyorum, fakat abartılı bir şekilde, Galatasaray’ı PFDK’ya göndermeleri, Terim’e 3 maç vermeleri, sonra ötelemeleri, bu bağlamdaki son varyasyonları idi.
Doğrudur. Galatasaraylıyım, fakat hasta değil, sağlıklı bir Galatasaraylıyım.
Galatasaray üzerinden, Türkiye’deki ve Dünyadaki futbolun açmazlarını, artı ve eksilerini, katkı ve zararlarını anlatmaya çalışıyorum, yıllardır. Futbol asalaklarını deklare etmeye çalışıyorum, ille de ‘dinden ve yoksuldan geçinirken’ futboldan da geçinmeye başlayan yeni futbol efendilerini ve de mafyalaşmış kulüpçülüğü anlatmaya çalışıyorum
Asla skor yazarı değilim(çünkü yazar olmak öyle kolay değil benim felsefeme göre, bakmayın sıradan kimliklerin bile yazar olduğuna), her Galatasaray maçı sonrası dediğim çizgide futbol yazan bir mühendis olmaya çalıştım. Şaka bir yana, benim diyen spor yazarlarından dahi fazla okundum. Ortalama okunurluğum günlük 3bin idi. O tantanalı, köşe yazarlarının kaçı bu okunurluğu yakalamıştır ki…
Galatasaray’ın şampiyonluğuna çok kimse üzülmüştür, kahrolmuştur. Hayır, Fener, Kartalı ve Trabzon taraftarlarını kastetmiyorum. Benim sözüm, Galatasaraylı olup, Galatasaray’ın başarısızlığında fırsat kollayanlara ve de özdeksel çıkarı için Galatasaray başarısında kahrolanlaradır.

Galatasaray: Muslera, Eboue, Semih Kaya, Ujfalusi, Hakan Balta, Engin Baytar, Melo, Selçuk İnan, Riera, Necati Ateş (Dk. 63 Aydın), Elmander (Dk. 27 Baros ) (Dk. 82 Gökhan Zan)

Fenerbahçe: Volkan Demirel, Orhan Şam (Dk. 88 Mehmet Topuz), Bekir, Yobo, Ziegler, Dia, Emre, Selçuk, Cristian (Dk. 75 Alex), Stoch, Semih (dk. 75 Bienvenu)

Sarı kartlar: Dk. 20 Dia, Dk. 69 Melo, Dk. 69 Yobo; Dk. 69 Emre Çolak, Dk. 72 Selçuk Şahin, Dk. 76 Emre Beleözoğlu, Dk. 78 Ujfaluji; dk. 82 Volkan, Dk. 82 Baros, Dk. 88 Ziegler

Kırmızı kartlar: Dk. 66 Dia, Dk. 80 Ujfaluji

Cüneyt Çakır maçı vasat yönetti. Kırmızı kartları yanlıştı.
Eeee, gezegenin en büyük derbisi Galatasaray-Fenerbahçe derbisini yönetmek, şampiyonlar ligi finalini yönetmeye benzemez, heyecanlanır insan. Cüney’te bu heyecan vardı.
Derbinin olaysız geçmesi, kesin Aziz Yıldırım işareti idi ve kutlarım, Aziz beyi.
Kadiköy’de şampiyon olmak, şampiyonluk kadar başarılı bir olay.
Son olarak, geçen hafta son dakikaya kadar oyunu bırakmayan BJK’nin çalıştırıcısı Tayfur Havutçu için:
Bence Tayfur Havutçu bu takımın başında kalmalı. Terim’de ilk maçlarında başarısız idi. Sabredildi ve Terim oldu. Havutçu’nun da başarılı olacağını düşünüyorum. Üstelik, beyefendi biri; ne söylediğini, lafın nereye gideceğini bilen haza(eksiksiz-kusursuz) beyefendi biri.


Bu yılkı sanal şike oyunları nedeniyle, Galatasaray’ın şampiyonluğuna sevinemiyorum.
1. Hafta (14-15 Nisan):Fenerbahçe 2–Trabzonspor 0,Beşiktaş 0 – Galatasaray 2
2. Hafta (21-22 Nisan):Galatasaray 1– Fenerbahçe 2, Trabzonspor 1 – Beşiktaş 0
3. Hafta (28-29 Nisan):Trabzonspor 2 – Galatasaray 4, Fenerbahçe 2 – Beşiktaş 1
4. Hafta (2-3 Mayıs):Galatasaray 0– Trabzonspor 0, Beşiktaş 1 – Fenerbahçe 0
5. Hafta (5-6 Mayıs):Trabzonspor 1– Fenerbahçe 3, Galatasaray 2 – Beşiktaş 2
6. Hafta (12-13 Mayıs): Fenerbahçe 0– Galatasaray 0, Beşiktaş 1 – Trabzonspor 1

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
evesbere@mynet.com
GSM:0506 609 00 32

ANNELER GÜNÜ İÇİN ÖNERİM



ANNELERİMİZİN GÜNÜ


Annelerimiz onurlandırmak ve anmak için tüm dünyada farklı zamanlarda kutlanan özel günün adı ‘Anneler günü’.
Birincisi; tüm dünyada neden farklı zamanlarda kutlanılır ki?
Anneler farklı zamanlarda değerlendiriyor, onore ediyorsan, “Anneleri” farklı tanımlıyorsun demektir. Anneler günü en özel günlerden biridir. Böylesi özel günün tarihi de özel olmalıdır; ülkelere, coğrafyalara, iklimlere göre değiştirilmemelidir.
Madem, dünyada 2 Şubat’ta başlıyor ‘Eylül hariç’ Aralık 22’sine dek sürüyor, neden, 1955’ten beri kutladığımız ‘Anneler Günü’nü biz 23 Nisan’da kutlamıyoruz?
Evet, bu bir öneridir;
23 Nisan gününe dinsel ideolojiler yükleyip siyasallaştıranlar, dahası “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nı edilgenleştirenler karşısında, daha da aktifleştirip varsıllaştırma adına; “23 Nisan Ulusal Egemenlik Çocuk ve Anneler Bayramı”na dönüştürelim.
Bu bir sulandırma değil, aksine, çocuklarımızın annesiyle güçlendirmedir.
Anneler Günü, Anna(Jarvis)’nın 1908 yılında kaybettiği annesi için başlattığı anma günü imiş. 1914 yılında ABD kongresinin onayla Amerika’da sonrasında da tüm dünyada yayılmış.
Mitolojik öyküleri de var;
Örneğin; Anneler günü geleneği, Antik Yunanlıların Yunan mitolojisindeki pek çok tanrı ve tanrıçanın annesi olan Rhea onuruna verdikleri yıllık ilkbahar festivali kutlamalarıyla başladığı söylenir. Bunun yanı sıra; Antik Romalılar da ilkbahar festivallerinde İsa'nın doğumundan 250 yıl öncesinden ana tanrıça Kibele onuruna kutluyorlardı.
Anneler özel ve güzeldir. Kimisi çocuğumuzun annesi, kimimizin annesidir. Kimisi siyah, kimisi beyaz, kimisi Müslüman, kimisi Hıristiyan, Musevi, ateist, fakat tümü Anne ve kutsaldır.
Anne sevgisi evrenseldir, kişilere göre anne sevgisi ve saygısı değişmez, yani anne sevgisi ve saygısı görece bir sevgi ve saygı kavramı değildir.
Asla ‘Anneni da al git buradan’ diyemezsiniz. Dedim ya, kutsal anne sevgisi ve saygısı bireysel değil evrenseldir.
Anneler gününün yazmak kolay. Aç bilgisayarı, gir ilgili internet sitelerine, aç gönlünü annelere, gir annelerin gönlüne. Fakat, zor olan , size koşulsuz gönlünü açan annelerin gönlünü, kırdıktan sonra kazanabilmektir.
Annelerin, gönlüne özel anneler gününde girmek, onun gönlünü fethetmek, yani gönlünü kazanmak bana sanki, anneyi 364 gün unutuyormuşuz izlenimi veriyor. Anne 365 günün her salisesinde unutulmaması, yürekte ve akılda tutulması gereken kutsal bir olgudur.
Anneler günü, dahası Anne, asla tüketim toplumunu yaratmanın aracı değildir. Anne, sevgi ve saygının ta kendisidir.
Anne; tüm sevgi ve saygının, merhametin, yardımın, özverinin, yürekliliğin ortak adıdır. İnsanı insan yapan duygunun zirvesinde Anne vardır. Dünyanın güzelliklerini hak eden tek varlık annedir.
En büyük şansızlıkları, benim gibi salt 1 gün anımsayan ve yazan, öküze düşmelerdir.

Anne;
Nerdesin?
Biliyorum;
Güzel yerdesin, cennettesin.

Anne;
Nerdeyim?
Biliyorsun,
Sendeyim, senden uzak yerdeyim.

Anne;
Babam nerde?
Biliyorum,
Her zaman sakladığın yerde, kalbinde.

Anne,
Abim nerde?
Biliyorum,
En yakınında, yine koynunda.

Anne,
Anneler gününde Sevim nerde?
Biliyorum,
Amcamın yanında, iyi bakın Çinkaya.

Anne,
Ülkemin Anneleri nerde?
Biliyorum,
Karanlıkta, aydınlığa çıkmanın savaşında.


Anne,
Biliyorum da niye soruyorum?
Anneciğim,
Bilmiyorum(Ş.Ç).
Sevgili Kadriyeler, anneler gününüzü kutluyoruz ve özür diliyoruz.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitilar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

11 Mayıs 2012 Cuma

SAMSUN 19 MAYIS LİSESİ ANILARI-2

Samsun 19 Mayıs Lisesi 4/K sınıf; Biyoloji öğretmeni Günay Bütün
SAMSUN 19 MAYIS LİSESİ’NDE BULUŞARAK YİTİRİLEN ZAMANLARI YAŞAMAK–2

Bir zamanlar, Samsun’un en lüks bahçeli evleri 56’lar ve çevresinde; Anılarımın eşliğinde dolanmayı sürdürürken, hep onları düşündüm, hatta bulurum diye düşledim; Ali Rizaları, Ali Osman Biberoğluları, Oflu Muhammet ve Mustafa’yı, Haluk’u, Hasan ve Hüseyin Taka’yı, Umur-Işık Yıldız kardeşleri, Çarşambalı Kemal’ı(en son Ulusoy’larda görevli idi), Ersin’i(İyi bir topçu idi, zannedersem profesyonel oynadı), Faytoncu Bahri amcanın oğlu Ülvi’yi, Hopalı Recai’yi(çocuk yaşta matasyon plajı aramızdan çekip aldı), soyadı gibi çalışkan ve yakışıklı Pazarlı Alaattin Çalışkanı( Bahçelievler Muhtarı, TrabzonluYakup Koca, 1980’lerde aramızdan ayrıldığını söyledi…) Bayburtlu Aydın-Metin kardeşleri(Sevgili anemiden ayrılmayan Maviş ve Havva isminde ablaları vardı. Babaları Bedesten’de terzi idi, aynı zamanda eski elbiseler alır ve satardı.…). Hiçbiri yoktu. Kim bilir, bu arkadaşlardan bazıları da benim gibi anılarıyla dolaşıp beni bulamamışlardır. Bizler hayatta hep savruluruz bir yerlere, birbirimizi arar bulamayız, sadece hüznün derinliklerinde yaşamı tekrar adımlamaya çalışırız.

Bedesten veya Bedestan; Farsça bir sözlük. Mücevher ve değerli eşyaların satıldığı kapalı alan. Fakat burada, pek değerli ve kıymetli olmasa da, ikinci, üçüncü el eşyalar satılırdı. 19. YY’ın ilk çeyreğinde veya 18.yy’ın son çeyreğinde inşa edildiği rivayet olunur. Bilinen Bedestenlere benzemeyen, giriş ve çıkış kapıları olan sokağın karşılıklı dizili dükkanların oluşturduğu bir mimarisi vardır. Türkiye’de bulunan 21 Bedesten’den biridir ve korumaya alınmıştır. Daha çok, tütün tüccarlarının, esnafın ve tütün üreticilerinin toplandığı Mecidiye’deki ‘ çarşıları(Arasta)’ çağrıştırır.
Amisos Tepesi (açık Tümülüs), Bandırma Vapuru (Gemi-Müze), Atatürk Evi’, Samsun Arkeoloji ve Etnografya Müzesi, tarihi Samsun evleri, Saat Kulesi, Rus Konsolosluk Binası, Osmanlı Bankası, Gazi Müzesi, Vilayet Binası, Eski Tütün Fabrikası ve Belediye Binası ile birlikte Samsun’a tarihsel varsıllık katmaktadır.
Oturduğumuz Kılıçdede Mahallesinin muhtarı, Asrı mezarlığa çıkan, yol üzerinde Kahvehane işleten Erzen Keskin idi.
Çarşambalı İbrahim’in evinde otururduk. Ev; Denize dik inen Hamdi Paşa sokağı ve Mert sokağının kesiştiği noktaya konuşlandırılmıştı. Bitişiğinde çocukları olmadığı için bizleri çok seven Havva teyze ve Bahri amcaların evi vardı. Eve iki katlı ve o çevredeki tek karkas(betonarme) yapı idi. İki evin Önü alabildiğine açıktı. Top koşturduğumuz, çelik çomak oynadığımız, Cicili(misket) oynadığımız 56’lar(İstiklal) caddesine koşut bomboş bir arazı vardı. Akrabalarımız Ali Riza ve Necmi Horoz’un briket atölyeleri ile Koreli’nin son durağı karşı karşıya idi. Biraz ileride Fındıklılı(Viçe) Dr. Kenan Yıldız’ın bağımsız üç katlı bordo evi vardı. Eşi Leyla Yıldız 19 Mayıs Lisesi Almanca öğretmeni idi. Çocukları Umur ve Işık Yıldız arkadaşlarımızdı.
Bir anda Hamdi Paşa sokağının girişinde duraksadım; Umur Yıldız ve Işık Yıldız bisikletleriyle hızla aşağı iniyorlar. “Durun beton yığınlarına çarpacaksınız” diye feryat etmeye başladığım an yeşil tarlalardaki görüntüleri beton tarlasına çarpıp dağıldı.
Çarşambalı İbrahim’in evi büyümüş kocaman apartman olmuş. Ne güzeldi o üç katlı Çarşambalı İbrahim’in zemine yakın, veranda büyüklüğündeki balkonlu evi.
Erkek Sanat Okulu öğrencisi olan, kuzenim Sezai Çorbacıoğlu, evimizin balkona bakan geniş pencerenin camlarını siliyor. Amacı; karşı evin camlarını silen kıza öykünerek(Ar. Taklid), o’na selam göndermek. 19 Mayıs Lisesi’nde okuyan bir diğer kuzenim Nafiz Çorbacıoğlu; “Tam da amcamın geleceği saat dikkatli ol” der demez, sevgili babam balkonun penceresinde Sezai’nin karşısına dikilmesin mi. Hafif tebessüm ederek; “ Emine, kızlar büyümüş, camları da silmeye başlamışlar, rahat edeceksin artık” demesiyle kopan kahkahalar, önümüzdeki yemyeşil arazide yankılanıp, Tekel fabrikasının duvarında çınlamaya başladı.
Tekrar etmek geri getirmez fakat ben yine de; “işte o Tekel duvarı yok artık, önündeki boş arsa TCK yapılarıyla dolmuş.” diyeceğim.
Evimiz güney cephesine duvarla çevrili bahçe içinde ‘titiz Bahriye teyze’ ve eşi ‘DDY’ından emekli’ öfkeli amcanın evi vardı. Topunuz bahçeye düştüğünde; top,kimliğini ve işlevini yitirirdi..
Bu mahalleye; memleketlimiz ve yakınımız, kumaş tüccarı Alaattin Turna amcanın 19 Mayıs Mahallesi rasathanesine yakın Gündoğdu sokağındaki ‘dışarıdan merdivenli’ üç katlı evinden geldik. Üst katında Alaattin amcalar otururdu. Orta kat, evin tam karşısında SSK hastanesini inşa eden firmanın ofisi idi. Atakan isminde bir inşaat mühendisi ağabeyimiz vardı. Bazen futbol maçlarını onun ‘açar açmaz , ses hızı yükseltisi sayesinde hiç bekletmeden ses veren’, yani transistorlu radyosundan dinlerdik. Evin alt katında biz otururduk.
Çocukluğumun geçtiği ilk mahalle idi burası. Allattın amcanın evinin batısındaki ev Süheyla Teyze'nin ablasının evi(Suzan ablanın annesi) vardı. O evin Alt katında siyah Chevrolet’i olan Ercüment dayı otururdu. İçkiyi seven, penceresinin önünde sürekli radyo dinleyen babacan bir amca idi. Metin Oktay’ın maçı oldu mu, bizleri çağırır, dinletirdi. Galatasaraylılığa ilk adımlarımdı diyebilirim. Onun radyosu transistorsuz idi ve dakikalarca radyodan ses gelmesini beklerdik.
Süheyla teyze ve Suzan ablaların evlerinin arkasında tek katlı evde, Ethem veya Ekrem isminde bir ağabey otururdu. Uçurtmacı ağabey derdik. Çünkü çok iyi uçurtma yapardı. İşte ben uçurtmayı ilk onda tanıdım. Çimento torbasının kâğıdıyla yaptığı devasa uçurtmayı karşımızdaki boş arsada havaya salacağı an, büyüklü küçüklü tüm mahalle başında toplanır, uçurtmanın kalkışını merakla beklerdik. Saldığı uçurtmayı ancak akşam indirebilirdi. Çünkü uçurtmayı kayboluncaya dek bırakırdı.
Ne hayaller kurardım, uçurtmayı seyrederken. Uçurtmanın üzerinde gökte süzülmek ve onunla yere inmek. Uçurtmanın gökteki yerinde ayrı bir şehir olduğunu düşler, oraya da inilebileceğini düşünürdüm. Bir nevi, uçurtma ile ‘Gökşehre yolculuk’ yaşama isteği idi bendeki.…
Ekrem ağabey, sonradan bizlere de uçurtma yapmayı öğretti. İlk yaptığım uçurtmayı, fazla salamadım ip kopar kaçar diye, Çünkü bir keresinde Ekrem amcanın uçurtması kopmuş ve ‘Gökşehir’de değil’ Kadiköy’de bulmuştu.
Zamanla, uçurtmanın piri olduk. Öyle ki, rakip uçurtmalarla kavgalarımız başladı. Onların uçurtmalarını düşürmek için adeta savaşırdık da. Kendi uçurtmalarımızın kuyruğuna jilet bağlar, rakip uçurtmaların iplerini kesmek vazgeçilmez tutkumuz olmuştu.
Uçurtma tarlamız olan, Gündoğdu sokağının solundaki o boş arsa şimdinin beton tarlasına dönüşmüş. Burası; futbol maçlarına da sahne olurdu. Samsun 19 Mayıs Lisesi öğrencisi kuzenim Nafiz ağabey, kurduğu mahalle takımının kalesine bazen beni koyardı. Yıl 1963. Kireçtepe mahallesi ile maç aldı. Ben yine kaledeyim. Seyircisi de çok. Futbol tutkunuyum ya, kabul ettirmek için, gelen gelmeyen tüm toplar için kendimi yerden yere atıyorum. Örselenmedik yerim kalmadı. Beş yüz kez deklanşöre basınca bir iki tane iyi kare(görüntü) yakalarsın ya, ben de biri iki güzel top çıkarmışım. Anlayacağınız, o atlayışlarının bazıları iyi kurtarışlar olmuş ki, maç sonrası beni beğenen sarışın biri geldi yanımıza. Meğer Samsun Galatasaray yöneticisiymiş. Beni beğendiğini, ileride gençler grubuna alabileceğini söyledi. Ne kadar sevinmiştim. Bu öneri Galatasaraylı oluşumun miladi idi belki de.
Alladdın Turna amcanın oğlu Hikmet, yeğeni Hasan oturduğumuz evden arkadaşlarımızdı(Allattın amca, iki yıl önce sevdiklerinden ayrılmış. Sevgili Hikmet’in ayrılığına dayanamadığı için. Bu beni gerçekten, sevgili Annemin, Babamın ve ağabeyimin bizlerden ayrılışı kadar üzdü).
Evimizin önünden inen, ‘denize koşut’ tek yol olan Gündoğdu sokağı üzerinde, ‘aşağıya doğru’ Suzan ablaların evini izleyen evler mahalle arkadaşlarımızın oturduğu evlerdi. Yani her evde en az bir arkadaşımız bulunurdu. Kalabalık sayılmazdı arkadaşlarımız, çünkü evin sayası 3’ü geçmezdi. Sırasıyla; Adanalı Ademlerin evi, göçmen(muacır derdik) sarı Ünalların evi bulunurdu. Ünalların evi tek katlı bahçe içinde idi. Onların arkasında İhsanların benzer evi vardı. Ve İhsanların evinden sonra, yerleşik romanların baraka evleri…
Romanların, tümü müzisyendi. Asla dilenmezlerdi. Çoğu pavyonlarda çalar, zaman-zaman da at arabalarıyla düğünlere giderlerdi. Bizler, karşı arsaya saldıkları atlarını kovalar binmeye çalışırdık. Oturduğumuz evin yukarısında, önünde dut ağacı olan Marangoz atölyesi vardı. Doğu yakasından Aziziye caddesi inerdi. Mustafa Kemal İlkokulu’na buradan giderdim. Okulun eski adı İsmet Paşa İlkokulu idi. Okulun doğu yakası, Aziziye caddesine, Kuzeyi Hakkı bey sokağına, güneyi İsmet Paşa caddesine bakardı. Hakkı bey sokağının(SSK hastanelerine giden yol) köşesinde akrabamız Kemal Yılmaz Ağabeylerin evi vardı. Dedesi İlyas Amca bizi Mustafa Kemal İlkokulu’na yazdırmıştı. Kemal ağabeyin babası Mustafa amca ve İlyas dede evin altındaki bakkalı işletirdi. Öğretmenim Ekrem Göçmendi. Anımsadığım kadarıyla, bahçe içinde Baraka okul da vardı. Sınıf arkadaşlarım Aysel Horoz, Nedret Bayraktar ve Mustafa Batur idi. Diğerlerin isimlerini anımsamıyorum, çünkü bu okulda 2 yıl kaldım ve sonra Rıza Nur İlkokulu’na geçiş yaptım. Şişko Naci da bizim okuldaydı ve Kemal ağabeyin arkadaşı idi. Okulun tam önünde çektirdiğimiz Yavru Kurt İzci resmimi hala saklarım. Yıllar sonra vekil öğretmen olarak M. Kemal İlkokulu’nda görev aldığımda, Öğretmenim Ekrem Göçmen öğretmen arkadaşım oldu. Okul Müdürü, yine uzaktan akrabam olan Tahsin Bilgin idi. Amcamın oğlu Rahmi Çorbacı’nin dayısı. İsmet Paşa caddesi ve Aziziye caddesi arasında da Romanlar otururdu. Tümü de, mahallemizdeki Romanların akrabaları idi ve müzisyendiler. Buradakiler de Müzisyenlik ve atarabası ile taşımacılığın yanında kalaycılık yaparlardı. Sabahın, ilk ders saatlerinde işe çıkan kalaycıların; ‘kalaycı vaaaar, kalaaaycı geldi’ nidaları bir anda dersimizi bölerdi. Kalaycılarda, erkek körük ve diğer malzemeleri taşır, kadın ise mahalleliye seslenirdi.
Evimiz Aziziye caddesi ve Rasathaneye inen Gündoğdu sokağının oluşturduğu ada içinde idi. Aziziye caddesi direkt denize, Gündoğdu sokağı ise, Rasathane’de soluklanarak, bir kolunu batıdaki Bokludere’ye, diğer kolunu, kuzeye uzatır ve kısa bir soluklanmadan sonra, genişler ve Rasathane caddesi olarak direkt denize inerdi. Kuzeye inen, Samsun’un “Şimdilerde kalmayan” denize dik inen o güzelim sokaklardan ikisi idi ve sokağın başından baktığınızda, denizin maviliğini görürdünüz. Bu sokaklar, adeta Samsun’a ‘cennettin izdüşümü’ özelliğini kazandıran güzelliklerdi, yoklar artık; hepsinin önünde devasa yapılar dikilmiş, deniz ile insanların ilişkisini kesmiş.
Öğleye yakın saatlerde, evimizin bu sokağından ‘türkülerle’, deli Rafet yuvarlanırdı. Saldırgandı. Eğer kızdırsanız, acımasız bir şekilde taş atar, Arnavut kaldırımından seken taşlar, bizlerden çok camları yakalardı. Bu nedenle, mahalleli, Deli Rafet’ten çok bizleri kollardı, kızdırmayalım diye. Ardından, hafif kırık, ince ruhlu Cinperi inerdi. Cinperi inmeye başlayınca, bazı genç kızlar da camlara inerdi. Çünkü Cinperi fal bakardı. Kızı, kadını, hatta bazen erkeği Cinperi’yi dört gözle beklerdi. 25 Kuruş alırdı. O’nu kızdırmazdık, çünkü bizleri çok severdi. Kibar, narin ve ince bir kırılgandı.
Eşeğin iki yanındaki küfelere Kızılcık ve de sebze yüklemiş köylüler Gündoğdu sokağının bir başka renkleriydi. Evine dönüş saatlerinde barakalarda oturan Roman Naneci geçerdi. Siyah takım elbiseli, beyaz balıkçı kazaklı yakışıklı bu adamın adı Naci idi ve biz çocuklar dört gözle beklerdik. Gazete kağıdı değil, bembeyaz kağıttan minik hunilerin içinde minik nane şekeri satardı ve 10 kuruş veren her çocuğa ismi üzerinden maniler okurdu. Naci mahallemizde en çok sevdiğimiz insandı. Akşamın karanlığında, başına geçirdiği kasketiyle, çiftlikteki meyhanelere koşardı. Günbatımında, Gündoğdu sokağında dönüşler başlardı. Sabahın ışıkları günü aydınlatmadan, kaçak kömür ve odun indiren kağnıların gıcırtıları yeni bir günün habercileri idi.
Evimizin o anlı şanlı neşeli Gündoğdu sokağının direk indiği Rasathane; Türkiye’nin sayılı rasathanelerinden idi. Tek olan Apartmanına ve apartmanın altındaki Bakkalına, fırınına ve hemen karşısındaki camisine ve de denize dik inen caddesine adını vermişti. Şimdi, o her şeye adını veren Rasathanenin ve bahçesindeki rüzgârın yönünü belirleyen ‘Rüzgâr Gülleri’nin yerinde yeller esiyor.
Rasathane fırını, benim gözdemdi. O fırından çıkmış simit ve de baston ekmeğin kokusu ve de Pazar günleri sevgili babamın yaptırdığı Samsun kapalı pidesinin kokusu…ah o kokusu, ah!!!…Sahi ne oldu o kokulara, ne oldu kentin sevdalı kokularına??? Rasathane apartmanının altındaki Rasathane Bakkalı ve Rasathane fırını aynı ailenindi. Epilepsi hastası, devamlı tebessüm eden, yapılı çocukları kasket kafasında, sürekli fırının önünde ayakta dururdu.
Gündoğdu sokağı o yıllarda Samsun'un en tepesindeki sokaktı; arkasında sadece SSK hastanesi vardı sonradan arka taraf mahalleleşmeye başladı, çok sonraları da TED koleji inşa edildi ve İlyasköy ve çevresi şenlendi. Tüm sokaklar bu sokağa T yapardı, çünkü bütün sokaklar ‘dediğim gibi’ buradan dik olarak denize inerdi, denize koşut Çiftlik caddesini aşarak.
Çarşambalı İbrahim’in büyüyüp apartman olmuş evinin önünde dikilmiş, Rasathane anılarım film şeridi gibi aklımdan geçiriyorum ve tekrar Kılıçdede mahallesi Mert sokağındaki 11 no’lu evin olduğu yere ve 1964’lere dönüyorum. Çarşambalı ev sahibimizin Dikbıyık’taki köy evine giderken ilk kez trene binişimdeki korkularım aklıma düşüyor. Neydi o, adeta birbirine bağlı evler? İşte o evler yürüyordu ve ben korkuyordum ve şimdi ise tebessüm ediyorum.
Çarşambalı İbrahim’in evinin ilk zemin katında oturduk. 2 yıl sonra geniş balkonlu birinci kata geçtik. Dediğim gibi balkon evin girişi idi ve doğu cephesini boydan boya kaplayan ‘İspanyolca veranda’, ‘İtalyanca Teras’ denen geniş bir balkonu vardı. Sevgili Annem Emine Çorbacıoğlu’nun sevgili komşuları hiç yalnız bırakmazlardı. Çok güzel yemek yapardı ve özellikle yeni evlilerin can dostu idi, çünkü onlara yemek yapmasını öğretirdi; ille de Ahmet Taka amcanın eşi Tenzile teyzeye…Üst katta inşaat kontrolörü çolak Mustafa amca ve Emine teyzeler otururdu. Kızlarının adı Makbule, oğullarının adı Turan ve Kamuran(Coni idi).
Hamdi Paşa sokağının girişinde apartman, bir tütün tüccarının evi idi. Ve Samsun’un sayılı yüksek yapılarındandı. Pazarlı Davut’un huysuz ve yobaz babasının kapıcılığını yaptığı bu apartmanda, ‘Radar’da’ görevli Amerikalılar otururdu. Evimizin hemen arkasında da, Amerikalıların, yatay ve uzun tek katlı açık yeşil yapı Amerikalıların lokalleri idi. Yukarı mahallelerden gelen çocuklarla birlikte, Amerikalıların bulunduğu bu yapıların önü akşam saatlerinde ve tatil günlerinde çığlık sesleriyle yankılanırdı. Çünkü Amerikalıların çocukları balkondan mahalleli çocuklara sakız atarlardı. Bu nedenle mahalleli bebeler sürekli ‘Coni sakız, Coni sakız’ diye bağırırlardı. Kamuran da…Üstelik Kamuran Amerikalı çocuklar gibi sarışındı ve mahallenin veletleri Kamuran’ı Coni diye çağırırdı. Deyiş, o deyiş; adı Coni kaldı. Coni 6. erkek kardeşimiz gibiydi, çünkü evimizden hiç çıkmazdı.
Amerikalıların kaldığı tütün tüccarının apartmanından sonra en boylu poslu ev bizim evdi. Gördüm ki; bu iki apartman daha da büyümüş, etrafındaki iki ve tek katlı tüm evler de büyümüş, fakat; DDY’larında çalışan Karslı ateşçi amcanın Mert sokağındaki çıplak yüzeyli tuğlalı evi ve Tek katlı bahçe duvarlarıyla çevrili Halukların evleri, adeta çocukluğumuzun anılarını taşırcasına hiç büyümeyerek günümüze dek gelmişlerdi ve de günümüz beton tarlasında çalı gibi duruyorlardı. Tütün tüccarının evi bile büyümek adına yapsatçılara teslim olmasına karşın, bunlar direnmiş ve teslim olmamışlardı. Hamdi Paşa sokağında ne Oflu Mustafaların, Muhammetlerin, ne Alaeddin Çalışkanların, Recailerin ne de Mert sokağındaki Aydın-Metin kardeşlerin, Faytoncu Bahri amcanın, titiz Bahriye teyzenin evi vardı artık. Yerlerini çok katlı beton yığınlarına bırakıp, geçmişin iç burkan hüzünlü anılarına konuşlanmışlardı hepsi.
Mert sokağı, Hamdi Paşa sokağı ve 56’lar çevresindeki çocukluk arkadaşlarımı aradım, sordum; Muhtarların bilebileceğini söylediler. Kılıçdede muhtarı ile de görüşmeli idim, fakat zamanım olmadı. Bahçelievler muhtarı Hamdi Paşa sokağın girişinde olduğu için o’na selam verdim. Muhtarın adı Yakup Koca, Trabzon kökenli, 1970’lerden beri buralarda fotoğrafçılık yapıyormuş. Kendisine özellikle Bayburtlu Aydın ve Metin kardeşleri sordum; babalarının Cumhuriyet meydanının yakınındaki eski Samsun surlarının kalıntısı ‘Bedesten’de eski elbiseler satan dükkanı var dedim, Faytoncu’nun oğlu Ulvi’yi dedim, Recai ve diğerlerini dedim, bir şey demedi, çünkü kimseyi anımsıyamadı. Bir tek Pazarlı Nermin ve kuzeni Alâeddin Çalışkanı tanıdı. Alâeddin’in halası ve Nermin’in teyzesi Suzan’ı tanıdı. Alaeddin’in babası Osman amca soğuk demirci idi. Sevgili Alaeddin bizden birkaç yaş büyüktü. Çok şık giyinirdi. Alaeddin mali müşavirmiş ve trafik kazasında yaşamını yitirmiş. Gerçekten çok üzüldüm.
Yakup Koca, uzun yıllar sonra buraya geldiğimi anladı. Çünkü; “40 yıl sonra arkadaşlarla 19 Mayıs Lisesi’nde buluşacağız” dediğimde; bildiğini, Nihat’ın da bunun için geldiğini söyledi. Nihat bizim Murat Tıkıroğlu’nun küçük kardeşi. Kardeşim Hüseyin Çorbacıoğlu’nun Lise’den arkadaşı. Muratların kökeni de benim gibi Arhavi. Evleri Yakup Koca’ya çok yakınmış. Tamam ben de bunun için geldim Murat benden 2 saat önce Samsun’a inmiş olmalı. Yakup Koca’ya Nazım amca, Murat ve Nihat’ın geleceğini birkaç gün önceden söylemiş. Nazım Tıkıroğlu, Murat ve Nihat’in babası. Samsun fuarının açılışında büyük katkısı olmuştu ve ayni zamanda fuarın ilk müdürlerindendi.19 Mayıs Lisesi Aile Birliğinin de Başkanlığını yaptı...Murat beni Ortaokuldan beri arkadaşım.
Mert ve Hamdi Paşa sokaklarını ve 56’lar çevresini, dahası çocukluğumun sokaklarını anılarımın eşliğinde hüzünlü-hüzünlü dolanmayı sürdürüyorum. O, çocukluk arkadaşlarımın hiçbirinin çığlığını duyamıyorum. O, çocukluğumun tek katlı bahçeli evlerini, sokaklarını ve alabildiğine geniş çayırlarını göremiyorum. O, misket(cicili), çelik çomak ve de Amen(köşe kapmaca) oynadığımız onlar(Aydın, Metin, Ali Riza, Ali Osman Biberoğlu, Muhammet, Müftü’nun oğlu Mustafa, Ulvi) neredeler şimdi? Bilmem belki de Amen oyunundan dönmemişlerdir.
“Amen Oyunu” uzun mesafeli kaçma kovalama kuralına bağlı köşe kapmaca, dahası kaleyi ele geçirme oyunu idi ve beşerli gruplarla oynanırdı. Köşe(kale) de elektrik direkleri olurdu. Kaçan ve kovalayan grup belli olunca, kovalayacak grup bizi görmeyecek şekilde gözlerini kapar ve direğe sarılır, 30’a kadar sayım yapılarak uzaklaşma süresi tanırdı. Ve süre bitince ‘Sağım solum, önüm arkam söbe, kaçmayan ebe” diyerek, kaçanlar uyarılır ve dayanıklılığa, zekâya, strateji ve taktiğe bağlı kaçma-kovalama başlardı. Kaleye bir bekleyen veya iki kişi bırakılır, diğerleri dağılarak kaçan beş kişiyi, nereye doğru kaçtıkları açık arazide göründüğü(sokak aralarına, evlere saklanmak yasaktı) için dağılarak kovalardı. En iyi koşucu ben, Ali Osman Biberoğlu ve Ali Riza idi, bunun için üçümüzün de aynı ekipte olmasına izin verilmezdi. İyi koşucuların ikisi aynı takımda ise, birine kale bekletilirdi. Kovalamaca saatler, hatta bazen akşam karanlığın dek sürdüğü olurdu. Koşuya dayalı saklambaç oyunu, doğrusu oyunla bütün atletizm çalışması idi adeta.

Samsun’da Kentleşme Politikaları;

Kusura bakmayın, anılarımla olguyu, ‘duygulandırarak’ sübjektif çizgiye taşıdım.
Şimdi Samsun’umuzun kentsel geçmişi ve geleceğine ‘duyguya yer vermeksizin’ mantıksal değinerek objektif bir bakış getirmek istiyorum:
Bir süre sonra, Lise caddesine ulaşmak için caddeye inerek 56’lara doğru yürümeye başladım. Daha zamanım var, Necile Gündüz Çokay’ın ofisinde saat 12’ye doğru buluşacağız.
56’lara varmazdan, sağdaki Dr. Kenan Yıldız’ın, solda kalaycının 2 katlı evlerinin olduğu yerlerde yeller esmiyordu, çünkü devasa apartmanlardan dolayı, yel esecek alan bulamıyordu.
Bir söylentiye göre; doğu yakasındaki mahallelerin Oflu kalaycısı, 2 katlı evi milli piyangodan çıkan para ile yapmıştı. Seyyar iken, evinin altına açtığı dükkânla ‘artık ben size değil siz bana geleceksiniz’ dercesine yerleşik kalaycı düzenine geçmişti.
Kalaycılar, mahallerin yürüyen ‘seyyar’ sanayicileri idi adeta. Bu seyyar sanayiciler genelde Romanlar olurdu, fakat bu yakada kalaycı Oflu idi. Kapları kalaylamak için önce küçük bir çukur açarlar, o çukuru kömürle doldururlardı. Bir tarafına da körüğün ağzı bağlanır, kalaycı yere oturur sağ ayağı sürekli körüğü körükler, sol ayağını hafif “L” yaptırır, elinde demirden maşa ateşte ısıttığı kabı, demir maşayla kavrayıp önüne koyar, kirli bakır kabı nişadırla iyici temizler ve ardından kalay çubuklarıyla kalaylardı. Kışın seyretmek iyi idi, fakat yazın o sıcağında çekilmiyordu.
Roman Kalaycıların çoğunda bağıran kadın olurdu. Arkasında erkek sırtındaki körükle gelirdi. Bizim Of’lu kalaycı kendi bağırır, körüğünü kendi taşırdı.
Mahallemizde yükselen sesler, mahallemizin renkleri idi. “Kalaycı, geldi, hanı, kalaycıııı”, “Bohçacı geldi, hanım, bohçacıııı”, “Aniya gevrek simiiiiiit(Günümüze dek kendini koruyan tek ses olan simitçi sesinde, asla simit sözcüğünü duyamazsınız; ancak, yırtık ve cırtlak ritimlerinden simitçi olduğunu anlarsınız. Yanı sesini hala geliştiremeyen simitçiler, anlaşılmaz sesleriyle anlaşılan tek seyyar satıcılardır.)”
Geceleri kaçak kömür ve odun indiren kağnı sesleri, odun kesicilerin sesleri, omzunda halka halinde uzun tel ile dolaşan lağımcı sesi, mahallenin hanımlarını pencereye döken ve yazmalarıyla(yaşmak) göz yaşlarını sildiren destancıların sesi( Özellikle 1961’deki kayıp kız 8 yaşındaki Ayla Özakar’ın destanı yıllarca ağlattı mahallelileri) ve mahallelerin siyah takım elbiseli bembeyaz boğazlı kazağıyla, elinde küçük hasır tabakta dizili, bembeyaz mini külahlarda nane satan ve her alan çocuğa İsmine göre mani okuyan Roman yakışıklısı Naci’nin beyefendi sessizliği yoktu artık.
Naci amca; zaman-zaman keten helva sattığı da olurdu. Çocukları sevindirmek için, bazı keten helvaların altına 5 kuruş koyardı. Çiftlikte kasketli haliyle meyhanelerde gözükürdü. Mahalle aralarında çok şık gezmesi o’nu şehir efsanesi yapmış ve hakkında doğruluğu şüphe götüren; Samsun’daki Amerikalılar için bilgi toplayan Ajan olduğu söylemlerine neden olmuştur. Bilmem belki de onlar hakkında bilgi toplayan istihbaratçı.
Tüm bu seslerin yanında, elbette ki; şam tatlıcıların, sirkecilerin, yoğuuuurtçuların, hamsicilerin-Balıkçıların, mısırcıların, falcıların ve dondurmacıların seslerine de rastlamadım. Evet, onlar da gitmişlerdi gizem ötesine…Şişe Naci, Amigo Naci, şarapçı Abdi(Orta Okuldan ağabeyimizdi. Bir ayağı aksardı. Çok zeki ve bilgili idi ve bizleri ders çalıştırırdı. Annesi ve babasını kaybedince kendisini de kaybetti. Kuzenim Sezai Çorbacıoğlu; Rasathane çevresinde isyan edercesine bağıra-bağıra vefat ettiğini söyledi), Deli Gürbüz, Deli Rafet, Deli metin, İspirtocu Gogo ve biraz kırık olan ve mahalleli kadınların fal baktırdığı, mahalleli biz veletlerin takıldığı falcı Cinperi de gitmişti…
56’ların o güzelim bahçeli kısa boylu evleri de tümüyle göçmüştü, dahası göçertmişlerdi. Onların yerine uzun boylu evler gelmişti. Elbette ki 56’lar ekmek fırını ve o sevecen Rizeli kardeşler Şemsi ve Servet Saroğlu amcalar ile onların yaygınlaştırdığı Ramazan pidesi ve kapalı pide ve de ekmek kokusu, Samsun kentleşme rüzgarına karışıp gitmişlerdi.
Yolumun üstünde, sol omzumda ürkekçe yükselen bir zamanların, DSİ mensuplarının görkemli ‘Su Apartmanı’ yeni apartmanlar arasında görkemini yitirmiş, sessizce geleceğini düşünüyor gibiydi. Samsun’un ilk dolmuşçusu Koreli’nin korna sesini duymak istiyorum, fakat ulaşım politikalarının karayolu ağırlıklı projeler sonrası pıtrak gibi biten karınca çokluğundaki yeni binek araçlarının gürültüsü buna izin vermiyor.
Gürültüler arasında DSİ 7. Bölge Müdürlüğü’nün önüne geldim. Gelir gelmez de sevgili babam Nihat Çorbacıoğlu’nun çok sevdiği Samsun DSİ 7. Bölge Müdürü Hasan Uğurlu amcayı anımsadım. 1971-81’de Samsun İli Ayvacık ilçesi Yeşil ırmak üzerinde inşa edilen su tutucu HES’in yapım sürecinde(Baraj. İşte buna değil, dereler üzerindeki HES’ciklere, yani Küçük Ölçekli Hidro Elektrik Santrallerine/KÖHES’e karşıyız) trafik kazası geçirerek, eşi Suat Uğurlu ile sevdiklerinden ayrılınca(1971) ailece çok üzülmüştük. Hasan amca, GES-İŞ Bölge başkanı ve bir dönem TİP İl sekreteri babamı çok severdi, çünkü işçileri çok severdi. Bu nedenle cenazesine, TİP İl başkanlığı yapmış Dr.Sulhi Kutucu ve rahatsız olmalarına karşın GES-İŞ Genel Başkanı Osman Soğukpinar amca ile TÜRK-İŞ Başkanı Seyfi amca(Demirsoy) da katılmıştı. Hasan amcanın adı sonradan baraja verildi. Hemen 18 km aşağısındaki baraja da(1975-82) sevgili eşi Suat Uğurlu’nun adı verildi.
Samsun Hasan ve Suat Uğurlu barajlarının öyküsü böyle. DSİ önünde anılarımı izlerken, Cemal amca, İnşaat mühendisi Selahattin Feyiz amca, babamdan sonra GES-İŞ Başkanı olan Kavaklı Sami Özdemir, Makine Mühendisi Saim Çakmak, Ahmet Taka amcalar yanımdan geçip gittiler.
DSİ 7. Bölge’nin karşısındaki Erkek Sanat Okulunun o güzelim doğa harikası çam ağaçları, büyük oranda çay bahçesine dönüştürülmüş. Kahroldum. 1946-47 öğretim döneminde Okul Müdürü Remzi Dönen ve öğretmenleriyle öğrenciler tarafından dikilmiş(Bu öğrencilerden biri de, Ankara’dan tanıştığım Trabzonlu Baran Özcan). Hayatta kalan çamlar, İlkadım Belediyesi öncülüğünde Kültür ve Tabiat varlıkları koruma kurulunca koruma altına alınmış(09/04/1996).
Erkek Sanat Okulu’nun bitişiğinde Ticaret Lisesi, onun bitişiğinde de Kız Enstitüsü, bunların da tam karşısında, en az Kumluk kadar değerli Koren Bahçesi…Evet “Koren” bahçesi diyorum, fakat burada da yerinde yeller esemiyor, çünkü Koren duvarı yıkılmış, içeri girenler burayı adeta beton bahçesine dönüştürmüşler ve rüzgara yer bırakmamışlar(Yazının 3. Bölümü, 19 Mayıs 2012 sonrası yayınlanacak).

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
GEZ-GÖR-YAZ
evesbere@mynet.com
GSM:0506 609 00 32

9 Mayıs 2012 Çarşamba

YILMAZ TAYYİP ERDOĞAN(YTER)

Nasıl da birbirlerini ödüllendiriyorlar

Halk arasında, ‘al birini vur birine’ diye bir deyim vardır ya; her 2
Erdoğan’da son günlerde söyledikleriyle, olguyu o noktaya taşıdılar.
Biri siyasetin başbakanı, diğeri ‘siyasetten soyut, doğrusu güldüşün sanatından soyut, komedinin başbakanı’

Siyasetin başbakanı Erdoğan diyor ki;

“28 Şubat soruşturmasıyla ilgili belli bir süreç işlemektedir. Ancak böyle bir dalga, iki dalga, üç dalga, dört dalga filan bunlar toplumun huzurunu da doğrusu kaçırıyor. Bundan bizler de ciddi manada rahatsızız. Yani atılması gereken adımlar atılır, biter, geçer. Ama bu dalgalar böyle arka arkaya geldikçe o dalgalarda kusura bakmasınlar ülke boğulur. Bu kadar bu iş bence uzatılmamalı”
Kafayı, darbelerle darp etmenin yansıması mı? Yoksa AKP’nin kırılma süreci mi başladı?
Doğrusu, 28 Şubat soruşturması uzadığında; kendisini mağdur edenlerin, askerler değil de 28 Şubat kararlarının altında Başbakan olarak imzası olan, hocası Necmettin Erbakan ve ekibini ortaya çıkaracağının korkusu mu?
28 Şubat postmodern darbesinin amacı, din üzerinden siyaset yaparak iktidar olmak isteyenlerin önünü kesmek iken, aksine, o grubunu içinden kopan ve ‘biz milli gömleği çıkarttık’ diyerek ‘Ilımlı İslamcı olduklarını savlayanlar tek başlarına iktidara geliyor.
İşin öfkelendiren yanı, bu grubun hala kendilerini 28 Şubat mağdurları olarak göstermeleri.
Bu duruş, düşündürücü ve ürkütücü değil mi?
Sorarlar adama; “Allah aşkına bu 28 Şubat, madem senin için yapıldı, iktidar nasıl oldun? ”
Şunları da ;
“ 28 Şubat soruşturmalarının uzaması ile ilgili şikayetinizle yargıya müdahale etmiş olmuyor musunuz?”
“Bu işin uzatılmasından rahatsız olmanıza karşın, Silivri’deki suçsuz insanların uzayan yargılamaları neden rahatsız etmiyor sizi?”
“Gerçek Ergenekoncu, derin devletin 1 numarası göstermelik olarak Tutukevi’nde dinlenceye alınırken, askerlerin terör örgütü suçlusu ve darbeci olarak Silivri’ye gönderilmesi konusunda aynı duyarlılığı neden göstermiyorsunuz?”
“ Milletvekili yaptığınız, eski paşa Şirin Ünal’ın; ülkeyi siyasiler iyi idare etmediği için asker darbe yapmak zorunda kalmıştır şeklindeki yaklaşımı neden öfkelendirmiyor sizi?”

“ Sayın Kılıçdaroğlu; Genel Kurmay Başkanlığı’nın e-muhtıra işlevindeki sert açıklaması nedeniyle; paşaları eleştirmesi karşısında; ‘Paşa benzetmesi iyi anlaşılmalı. Paşa benzetmesiyle hakaret Atatürk'e kadar uzanır' diyerek, Atatürk’e asıl siz hakaret ettiğinizin farkında mısınız?”
Başbakan Erdoğan devam ediyor;
"Orada yapılan benzetme talihsiz bir benzetme. Bu zat bütün kaleminden pislik akan bir zat olduğu için böyle şeyler yapıyor."
Şu anki askeri duruşu eleştiren bir gazeteci için böylesi bir ifadeyi nasıl kullanırsınız? Kendiniz başta olmak üzere, yandaşlarınız yazılı ve görsel basındaki köşelerinden askerlere yıllardır hakaret etmiyor mu? Böylesi saldırıları bırakın, görevde olan olmayan askerleri ‘Silivri’ye kapatan kim? Askerleri de ‘sizin-bizim’ şeklinde kamplara mı böldük?
“Bu terör örgütü uzantıları ikide bir bizim 'tek dil' ifadesini kullandığımızdan bahsediyor. Ben 4 tane kırmızı çizgimizin olduğunu söyledim: 1) Tek millet 2) Tek bayrak 3) Tek din 4) Tek devlet”
Bu açıklamanız sonrası ; “O gün orada ’tek vatan’ yerine tek dini söylemiş oldum. Bu bir dil sürçmesidir.” Derken, inandırıcı olduğunuzu düşünebiliyor musunuz?
“Benim ilkeler üzerinden, sayın Platini’ye de söylediğim gibi bize göre tüzel kişiler cezalandırılmamalı. Gerçek kişiler cezalandırılmalı. Siz tüzel kişileri cezalandırdığınız zaman, o tüzel kişilere gönül veren binlerce, onbinlerce, milyonlarca insanı cezalandırıyorsunuz.”
Başbakan olarak, bu yaklaşımınızla şikede adeta taraf izlemi vermeniz, rahatsız etmiyor mu sizi?
En önemlisi;
Son anda Galatasaray’ı şike sürecine katarak, önce karalayıp, sonra aklayan TFF'nin keyfi duruşu nedeniyle futbolumuzun UEFA ve FİFA'dan ceza alacağı hiç mi sizi düşündürtmüyor?

Ve komedinin başbakanı Erdoğan’ın söyledikleri ve duruşu;

Yılmaz Erdoğan’ın duruşu; "Dizilerde niye türbanlı kadın yok?" diye soranTuna Kiremitçi duruşu değil asla. Çünkü, Tuna’nın sorusu; Anadolu kadının kutsal “Başörtüsü”nü ‘modernize ettik savıyla’ Türbanlaştırarak , militanlaştırıp siyasi getirim aracına dönüştürenlere tokattı. Kendilerinde değil de, namusu salt kadında gören ve bu kutsal değerleri örtünmeye yükleyen, dinden geçinenlere bir tokattı.
Mizah için "Tehlikeli iştir; kellen gider" diyebilen Yılmaz Erdoğan’ın söylemlerini Tuna Kiremitçi çizgisine taşımak için kendimi çok zorladım, başaramadım. Çünkü, ardından; "Bizde günde beş kez ezan okunur ama filmlerde ezana yer verilmez" demesi, Yılmaz Erdoğan’ı, Tuna Kiremitçi’den ayırmama neden oldu.

Önce, Tuna’nın 19 Eylül 2011 günkü “Kelebek”te söylediklerinin kısa bir devamına yer verelim. Ardından Yılmaz’ın söylediklerine:
"Dizilerde niye türbanlı kadın yok?"
“Hakikaten niye yok?
Türbanlı kardeşimiz Esra Elönü şu cevabı vermiş:
"Reytingimiz yok be abi..."
"İyi de reyting için ne yaptınız?"
"Sizi dizilerde sadece idealize edilmiş azizeler şeklinde görmek
isteyen erkek egemen kafayla hesaplaşmadınız."
Tuna’nın bu ilginç yazısına 22 Eylül’de balıklama atladığını söyleyen Ertuğrul Özkök, “…, hadi gelin şöyle küçük bir ‘azize testi’ yapalım.” Diyerek, şu soruları ‘egemen erkekle birlikte kadınlara’ da yöneltiyor : “Dizilerde tecavüze uğramış türbanlı kadın da görmeye hazır mısınız? Dizilerde kocasını aldatan türbanlı kadın da seyretmeye hazır mısınız? Dizelerde sevdiği erkekle öpüşen türbanlı kadın da seyretmeye hazır mısınız? Dizilerde kötü, cinayet işleyen, hırsızlık yapan, arkadaşına kazık atan, gelinini arkadan bıçaklayan türbanlı kadın da seyretmeye hazır mısınız?”

Nerede durduğunu pek anlayamadığım, Cüneyt Özdemir, yani “5 N 1 K” programını zevkle izlediğim Cüneyt de, Özkök’ün abartılarına Malkoçoğlu gibi haykırarak ve şu soruyu yöneltti: "Ertuğrul Özkök utanmadan 'dizilerde neden türbanlı kadın yok?'diye soruyor. 20 yıl yönettiğin Hürriyet'te neden bir tane türbanlı kadın yok?”
Olmadı be Cüneyt. Birileri de bodoslama atlayıp birilerine;”Madem türban özgürlüğün evrensel simgesi, 20 yıldır yönettiğin karına da taksana” dese yanıtı ne olur?
Ertuğrul Özkök, Cüneyt Özdemir diyerek konuyu dağıttık biraz.
Ve sazı daha fazla zaman yitirmeksizin;
Siyasetten, toplumsal sorunlardan soyut komedinin Başbakanı Y.erdoğan’ın söylediklerini başlıklandıralım:
"Batıcı kafayla divan şiirini madara ettiler. Farsçayı, Arapçayı madara ettik-İngilizceyi, Fransızcayı, batı kültürünü, Amerika'yı kendi kafamızda yücelttik. Şimdi Farsça bir şiir okuduğumda bir lise öğrencisi seninle alay eder. Benim okuduğum liselerde öğretildiği gibi öğretiliyorsa divan edebiyatı hiç öğretilmesin-Toplum mühendisliği toplumsal değerlere büyük zarar verdi-Geçmişte yapılan devrimler en büyük darbeyi sanata vurdu- Mizah tehlikeli iştir; kellen gider- Türkiye'deki bir sette günde beş kez ezan için durursun, 'Aziz Allah' dersin, ama filmde duyulmaz . Bir yabancı buraya geldiğinde mutlaka bir İstanbul sabahı uyanıp ezanı çeker. Sen de Batıcı kafalı biri isen 'bunlar da bizi böyle gösteriyor' dersin. Gelişim olarak materyalist bir kampın ağırlığı söz konusu. Buradaki materyalizmin bizdeki karşılığı laikliktir. Bu iş din eşittir yobazlık denklemine kadar gitti-İran sinemasının kimlik oluşturduğu ve bizim bunu başaramadığımız doğru. Ama bizde olan bazı gelişmeler sebebiyle maalesef böyle oldu. Onlar bir tarihte toplanıp sözlüklerinin tamamını değiştirmediler. Dolayısıyla o geleneksel bağ kopmadı. Biraz bağnaz bir batıcılık kafası, halkın önüne sunulan yeni bir şeyler uğruna eskiyi tamamen çıkarmak, bir ağacın meyvesinin kökleriyle olan bağını kesmesi anlamına geldi ki, aslında en çok darbeyi de sanat yedi bu yüzden.”
Yılmaz Erdoğan, madara ettin bizi be. Zaman-zaman izlerdik seni. Son günlerde bir tuhaf oldun. Bir çeşit Sinan Çetin duruşu…
Başlıklar halinde yanıt vereceğim:
“ Divan Edebiyatı çok mu gerekli? Tamam, Osmanlı edebiyatının sanatsı yanı olduğu düşünülen dilini saklayalım. Hatta, yazdığım gibi Osmanlı Dil Enstitüsü’ kuralım, Topkapı’daki ‘dünyanın tarihsel DNA’ sini saklayan Osmanlı arşivini çözmek için. Fakat, tüm insanlara Farsça, Arapçayı neden zorunlulukmuş gibi dayatıyorsun ki? Farsçanın, Arapçanın, İngilizcenin, Fransızcanın, Ameri kancanın Türkçeyi, Kürtçeyi, Lazcayı ve diğer Anadolu dillerini madara ettiği niçin aklına gelmedi?- Toplumsal yapıyı şekillendirmek(toplum mühendisliği), dünyanın özgün değişimi ve gelişimine ayak uydurmaktır. Unutmayın, toplumsal mühendisliği aydınlanmanın bir aracı görmemiz gerekir, karanlığın değil-Ne demek; geçmişte yapılan devrimler sanata vurdu?- ‘Mizah tehlikeli iştir kellen gider’ diyerek bir yerlere doğru gönderme yapıyorsun, fakat aniden ‘o bir yerlerden’ korkuyormuşçasına, kutsal Ezan sesiyle, ‘o bir yerlere’ yakarıyorsun, ben sizdenim dercesine. Söyler misin, dizilerde 5 vakit ezan sesi istemekle neye işaret ediyorsun? Ezan sesinden kim nefret eder bu ülkede. Her dinin kutsal sesi etkin bir olgu olsa, ille de, günümüz Hıristiyan misyonerleri, dizi ve filmlerde ‘çan seslerine’ yer verirlerdi- İnsaf be; ne demek din eşittir yobaz denklemine gitti. İnan bunu dinden geçinenler bile söylememişti- Laikliği materyalizmle örtüştürmen büyük talihsizlik- İran sineması kimlik oluşturmuş. Unuttunuz galiba, ülkemde yapılan filmlerin ulusötesi ödüller aldıklarını. İnan şakasın. Daha dün Cannes’te Nuri Bilge Ceylan’la ödül almadınız mı? Bu ödülü, dinden geçinenlerin, yani Tayyip’in dualarıyla mı aldığını düşünüyorsun?
Haklısın; örneklediğin İran’da iyi şeyler oluyor, çünkü bize koşuyorlar, ama ülkemde iyi şeyler olmuyor, İran’a koşturuyorlar .
Senden ricam; verme bunlara katkı; gün gelecek sana da zarar verecekler.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32