27 Haziran 2012 Çarşamba

CHP'Yİ BÖYLESİ UCUZ KARALAMAK VE DE BUNA İNANMAK

Ödün vermez CHP'li Tuncay Özaslan; yıllarcı Ersis/Kılıçkaya Belediye Başkanlığı yaptı

CHP’Yİ MEHMET ZEKİ GÜNDÜZ ÜZERİNDEN KARALAMANIN BDAYANILMAZ BASİTLİĞİ
Dostlar; bugüne dek hiç ödün vermeyen ve de yılmayan biri olarak yaşantımı sürdürdüm ve çok şey kaybetmeme karşın, bu duruşumdan hep gurur duydum ve de asla vazgeçmedim.

Size, bu çizgideki bugün yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum.
Biliyorsunuz, yazılarımı, önceleri Doğan Medya grubuna ait ‘Onpunto’da yazardım, fakat demokrasi ve özgür düşünceden yana olduğu savlanan AKP iktidarının baskısıyla editör yardımcılığını da üstlendiğim ‘Onpunto’ kapanınca; abartılı bir şekilde çok yerde yazmaya başladım, daha çok kitleye ulaşmak için. Örneğin; Milliyetblog’da, Teknopolitikalar Şevket Çorbacıoğlu Blogger, Teknopolitikalar Şevket Çorbacıoğlu Blogcu, Nehaber , Artvin ve Biz haber sitelerinde…Buradaki yazılarımı, özellikle Milliyetblog veya Blogger’deki yazılarımı genellikle bana ait Face’lere de(Şevket Çorbacıoğlu-Yazan Mühendis ve İlet-Ki) taşımaya başladım.

Belli periyotlarda, Milliyetblog’daki yazılarım ‘yazım kuralları, ilkelerine uymadığım’ söylenerek, reddedilir, yazımı düzeltmemi isterlerdi, fakat asla yazılarımı beni uyarmadan silmezlerdi.
Fakat üzülerek belirteyim ki; Milliyetblogdaki son yazım olan " CHP'de iç savaş yerini Truva atlarına mı bıraktı?- Kemalizm’i zihninizden ve partiden, yani CHP’den sileceğiz " başlıklı yazım yayından kaldırmadı, yazıyı yazı yaşamından tümden kaldırdı, hiçbir uyarı yapmaksızın.

Süreç şöyle işledi ;

Yazımın başında yer alan; “Mehmet Zeki Gündüz ismini araştırdım; Beni pek tatmin etmeyen bir bilgiye ulaştım. Çünkü; güvenmediğim ve de TMSF operasyonu sonrası yandaş medya olarak yeni ...misyon üstlenen hormonlu renkli bir gazete yazarı, Mehmet Zeki Gündüz’ün Doğan şirketlerini denetleyen uluslar arası yeminli mali müşavirlik şirketi Pricewaterhouse Coopers’in başkan vekili olduğunu savlamış. Böylesi bir görevin, halka suçmuş gibi algılatılmaya çalışılması bir yana, bu görevin Mehmet beyi ve de CHP’yi nasıl zorda bırakacağını anlamış değilim.” içerikli ifademe içerlenmiş olacaklar ki(haklılar);Çimen Alganer adında gerçekten hanfendi bana telefonla ulaştı ve CHP’deki Mehmet Zeki Gündüz ile şirketteki M.Z.Gündüz’ün aynı kişi olmadıklarını bu nedenle yazıyı tekzip, Türkçesi yalanlayacakların söylediler.
Ardından; Çiğdem hanım bana aşağıdaki iletiyi gönderdi:

“Şn Şevket Çorbacıoğlu,
Bu sabah telefonda da ilettiğimiz gibi, hazırlamış olduğunuz haberde adı geçen Pricewaterhouse Coopers Vergi ve Mali Hukuk Hizmetleri Lideri Zeki Gündüz'den gelen yazılı açıklamayı ekte bilgilerinize sunarım.
Saygılarımızla,
Cimen Alganer
Media Supervisor
Capitol Ogilvy PR Worldwide Turkey, İstanbul”

Mehmet Zeki Gündüz beyin iletisi:

“Sayın Şevket Çorbacıoğlu,

http://blog.milliyet.com.tr adresinde yer alan “Kemalizm’i zihninizden ve partiden, yani CHP’den sileceğiz” başlıklı yazınızda isim benzerliğinden kaynaklanan bir yanlışlığı düzeltmek isterim.

CHP ile herhangi bir ilişkim yoktur ve yazınızda adı geçen Mehmet Zeki Gündüz ile sadece bir isim benzerliğimiz bulunmaktadır.20 yıldır görev yaptığım PwC Türkiye bünyesinde Vergi ve Hukuk Hizmetleri Lideri olarak çalışmalarımı sürdürüyorum. Hem şahsım hem de şirketim ile ilgili olarak kamuoyunda yanlış bir algı oluşmaması için yazınızın bu bilgiler doğrultusunda düzenlenmesini rica ederim.

Saygılarımla;
Zeki Gündüz
PwC Türkiye
Vergi ve Hukuk Hizmetleri Lideri”

Öncelikle şunu belirtmek isterim; Çimen hanım ve Zeki beye duyarlı ve seviyeli bilgi akışlarından ve duruşlarından dolayı kutlarım.

Önemli bir yanlışı düzeltmek gerektiğini düşünüyorum.
Bir kere Mehmet Zeki Gündüz bey ile ilgili yalan haberi ben kurgulamadım. Kurgunun tetikleyicisi Sabah gazetesinden Meliha Okur;. Çünkü bayan Okur, 20 Mayıs 2012 günkü köşesinde Mehmet Zeki Gündüz beyden söz eden yazısını şöyle bağlıyor: "Gandi"nin hard diski Mehmet Zeki Gündüz... Bu isme dikkat!.. Gündüz, hem iktisatçı, hem de siyasetçi. Kılıçdaroğlu'ndan, ABD ile ilişkilere ve ekonomiye ilişkin bakışınıdetaylı bekliyoruz...”
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/okur/2010/05/20/gandinin_hard_diski

Kurgunun tetikleyicisi Okur dedik, hazırlayıcısı belli değil fakat Medya Gündem adlı bir internet sitesi adeta bu işi üstlenmiş gibi. İşte, Medya Haber’in o Link’i:

http://www.medyahayat.com/haber.php?haber_id=19974

Ben sadece bu kurgunun yanlış ve anlamsız, salt Kılıçdaroğlu ve Zeki beyi karalamaya yönelik olduğunu ve böylesi duruşun değil ethik, ahlaki olmadığını vurgulamaya çalıştım.

İşin özü şu; Birileri Zeki bey ve başkaları üzerinden Kılıçdaroğlu’nu, Kılıçdaroğlu üzerinden de CHP’yi karalamaya çalışıyor.
O birilerinin de TMSF kaynaklı, Doğan Medya karşıtı yandaş medya olduğunu söylemekle yetineyim.
Çiğdem hanıma teşekkürler.
Sayesinde; PwC Türkiye Vergi ve Hukuk Hizmetleri Lideri Zeki Gündüz beyi dinledik ve inanın inandık.
CHP gençlikten sorumlu sayın Mehmet Zeki Gündüz beyi n tüm yaşananlardan sonra suskun kalması, bazı komplo senaryo yazarlarını beslediğini ve bu nedenle susmaması gerektiğini düşünüyorum.

Bugüne dek bine yakın makale yazdığım Milliyetblog’a kırgınım; hiç değilse beni uyarabilirdi.
Böylesi sorgusuz yargılanıp silinmem, Zeki beyler konusunda kuşkularımı tetiklediğini söyleyebilirim.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

26 Haziran 2012 Salı

KEMALİZM'İ ZİHNİNİZDEN VE PARTİDEN, YANİ CHP'DEN SİLECEĞİZ

Zeki Alçın CHP İl Başkanı Ankara

KEMALİZMİ ZİHNİNİZDEN VE CHP’DEN SİLECEĞİZ
Bu sözü CHP Gençlikten sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Zeki Gündüz söylemiş ve bu söylem yüzünden, CHP Gençlik Kolları ile CHP kriz ile çalkalanmaya başlamış.

Bu iletiyi alır almaz, Ankara CHP İl Başkanı Zeki Alçın'ı aradım.

Aramızda şu konuşma geçti:

"Başkanım, 'yıllardır birbirimizi tanırız, az çok hukukumuz var böyle bir yazı yazmazdan beni arayamaz miydin?' demeyesiniz diye arıyorum"

Siyasetçi yapaylığından soyut, her zamanki doğal sevecen yaklaşımından sonra ; " Şevketçiğim Konu nedir?" sorusunu sordu ve ben de konuyu ilettim;

" CHP Gençlikten Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sayın Mehmet Zeki Gündüz 'ün bir ifadesi yüzünden parti , özellikle CHP Gençlik kolları çalkalanıyormuş"

"Ne çalkalanması. Ankara İl Başkanı olarak bundan neden benim haberim yok? Ne demiş Mehmet Zeki bey?"

" 'Kemalizm’i kafanızdan ve CHP’den sileceğiz demiş' "

"Olur mu Şevketçiğim?! Böylesi bir ifadede bulanacak-ki asla bulunmaz- ve CHP Ankara İl başkanlığının ve de benim haberim olmayacak, ulusal basının haberi olmayacak. Yok böyle bir şey...Her şeyden önce saldırmak isteyenler bu olayı manşetlerine taşırlardı..."

Zeki Alçin'ı az değil, epey tanırım. Dürüst, yalan bilmez, siyaset oyunlarının yoksulu bir kimlik. Zaten siyaset oyunlarının yoksulu olmasa, siyaset dünyasında hak ettiği yere çok önceleri ulaşırdı.

Kim ne derse desin, beni Zeki Alçın ve Kemal Kılıçdaroğlu'na güveniyorum.

Şunu unutmayalım; Atatürk ilke ve devrimlerinin oluşturduğu ve tüm dünyanın kabullendiği evrensel felsefesini durağanlıktan kurtarmak, daha ileriye taşımak istiyorsak; bu evrenselliği ülkemiz ve dünyanın özgün gelişim ve değişimine entegre etmemiz gerekir. Bunun için de; lider erkini ve geçmişin değerlerini vazgeçilmez kılan ve statikleştiren tapınma tutkularından vazgeçmeliyiz.

Bu süreçlerde, elbette ki birtakım eksikler ve söylem boyutunda yanlışlar karşımıza çıkacaktır. Bu çizgideki yanlış bir söylemi, Atatürk felsefesiyle kimlik bulduğu CHP yapısını çökertti şeklinde yorumlamak yanlış ..

Düşünün;

CHP Gençlik Kurultayında sayın Kılıçdaroğlu gençlere; “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni ve Atatürk’ün Bursa Nutkunu sakın cebinizden eksik etmeyiniz “ diyecek, ardından Gençlikten sorumlu Mehmet Zeki Gündüz çıkıp; “ Kemalizm’i zihninizden ve partiden sileceğiz’ diyecek.

Olmaz böyle bir şey.

Böylesi bir olgu kurgu bence. ..Sıradan basit çamur atma kurgularından biri…

Doğru ise;

CHP Turan Feyzioğlu’nun Güven Partisi’ne hızla ilerliyor demektir.

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU

TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU

evesbere@mynet.com

GSM: 0506 609 00 32

24 Haziran 2012 Pazar

GÜNDEMLERİN EFENDİSİ İÇİN 2 YENİ GÜNDEM; SURİYE VE FENERBEHÇE


Eski Çanlar Bardak Oldu

GÜNDEMLERİN EFENDİSİ İÇİN SURİYE VE FENER GÜNDEMİ
Gündem üretim merkezinden gündemlerin efendisi için yeni gündemler:
Gündemlerin efendisinin, gündem belirlemede sakın uzman olduğunu söylemeyin, hata yaparsınız, çünkü onun ulus ötesi gündem belirleyici uzmanları var. İçerde de gündemcikler belirleyen yağdanlığı yüksek sınırsız ve kuralsız demokrasi avcıları...
Sıkıştıkları an ‘Gündem Üssü’ çalışmaya başlıyor ve gündem üstüne gündem belitlettiriyorlar. Şimdi de; Suriye ve Fenerbahçe üzerinden, gündemlerin efendisi için yeni gündem oluşturdular:
1-Suriye uçağımız düşürdü(İsrail’in düşürmediği ne malum. Suriye bile bizden sonra öğrendi olayı. Dağlıca’da verdiğimiz şehitleri iki gündür kimse tartışmıyor)
2-Fenerbahçe UEFA tarafından affedildi(tümüyle affedildiği ne malum. Ya FB’ye büyük ceza gelirse ne olacak? Ne olacağı var mı; ayrı bir gündem olacak).
Bana kimse çıkıp, özellikle Suriye ilişkileri konusunda “Bu kritik süreçte senaryolarla iktidarı karalamanın zamanı değil, ulusal dayanışmanın zamanı” demesin. Bu ülke bu iktidar ile her saniye kritikleri yaşıyor; onun yanlış politikaları savunacak ulusal dayanışmalar, en az iktidar kadar tehlikeli bir duruş olur.
Benim endişem; bu son iki yeni gündemle, siyasal erkin yapacaklarıdır.
Evet, endişem:
Türkiye’min kaderini belirleyecek, yeni bir yasanın TBMM’nden çıkarılması,
Laik Demokratik Cumhuriyet’i yok edecek ve İslam Cumhuriyet’ine zemin oluşturacak sürecin başlatılması.
Başlatıldı bile;
Tamamen Arapça, Fransızca, Farsça sözcüklerden oluşmasına karşın adına ‘Türkçe’ dediğimiz dil üzerinden Uluslar arası Türkçe Olimpiyatları’ düzenleyen cemaat; 10. yıla özel çıkarılan madeni bir liradan Atatürk resmi çıkarılarak 1 milyon adet basanlar ve parayı piyasaya sürenler, yavaş-yavaş insanları bir şeylere alıştırmanın ön çalışmalarını yapıyorlar adeta. Bunlar, böylesi boşluklarda Cumhuriyeti yıkmanın farklı ve de daha keskin oyunlarına girmezler mi?
Ülkemin ulusal değerlerinin veya kurumlarının İsrail’e veya bir başkasına peşkeş çekilmesi.
Okyanus ötesindeki de gelmediğine göre, tek başına cirit atmaya devam.
Soruyor insanlar;
Ordumuzun başına çuval geçirenlere, Ortadoğu’da ve Afrika’nın kuzeyinde Müslümanları katledenlere karşı suskunluğunu neden bozmadın da şimdi kahramanları oynuyorsun?
“Uçağımızın Suriye’de işi ne idi?
Bunu sordum, fakat bu soruyu anlamsız buluyorum.
Bölge, savaş bölgesi. Türkiye’yi yakından ilgilendiren ve de ülkemin geleceğini belirleyecek gelişmeler yaşanıyor. Böylesi durumda ülkemin askeri yan gelip yatacak değil, o da kendi istihbaratını oluşturacak. Bu doğal, fakat böyle aptalca ve de kuşku dolu bir şekilde değil elbette ki.
Siz ulusal dayanışma istediğiniz olayda, muhalefeti ve de kamuoyunu bilgilendirmeyi bırakın, muhalefet partileri ile dayanışma içinde ortak siyasalar üretmeniz gerekirken, küresel efendinin tetikçisi izlenimin veren gizemli ilişkilerle süreci işletemezsiniz. İşletirseniz başınıza bu gelir. Çünkü, yanınızda ABD varken, yanı başınızda Rusya olduğunu unutmayın.
Adama böyle hatırlatırlar…
Çık işin içinden çıkabilirsen…
Senin ne hakkın var, ülkemi tehlikeli bir düzleme çekmeye. Sen başındaki PKK belasıyla uğraşman gerekirken, Suriye ve Rusya’ya kafa tutuyor, İsrail ile, İran’a saldırma kurguları içinde siyaset yapıyorsun..
Hade be ordan…
Sözde uzman ‘Bölgesel savaş çıkabilir’ diyor.
Bu uzman, ya salak, ya malak, ya da…Yıllardır bölgede yaşanan savaş değil de nedir? Yok bu savaşa ABD ve Rusya ve de Küresel efendinin taşeronları, Almanya, Fransa, İtalya v.d. katılır demek istiyorsa, o’na bölgesel savaş denmez, onun adı ‘Üçüncü dünya savaşıdır “. Ömer Çelakıllar buna ‘Kıyamet Savaşı’, yani 21 Aralık 2012’de başlanacağı savlanan kıyamet başlangıcı diyorlar ki, sakın inanma, bu sorumluluğu hiçbir ülke üstlenmez ve de kıyamet mıyamet(kıyametin soyadı) kopmaz. 1996 da Yunanistan, Miragesiyle F16’ımızı vurduğunda ve 2 şehit verdiğimizde kıyamet kopmadı da şimdi mi kopacak? . Sadece, küresel efendinin ve efendiciklerin ekonomik sömürülerine endeksli bölgesel rant savaşına ‘Türkiye dahl edilerek’ savaşın alanı genişletilebilir ve Türkiye’ye Kandil ve çevresi verilerek, PKK İran’a doğru itilir ve de ardından büyük olasılıkla İran’a yapılacak saldırıda Türkiye’den zoraki söz alınır…
Gündemcikler de var; ulusötesi gündem üssünün Türkiye’deki taşeronlarının ürettiği gündemcikler gibi;
Örneğin: adı sık-sık gündemde olduğu için adını belirtmeye gerek görmediğim bakanımız kaynaklı gündem:
“Bir internet sitesinde mevcut bakanı öven, eski bakanlar Nimet Baş ve Hüseyin Çelik’i ise eleştiren “X Bakanıanlamak” başlıklı bir yazı yayımlanmış, Bakanlık Basın Müşavirliği de bu yazıyı bütün milletvekillerine elektronik posta ile iletmişti. Yazı doğal olarak milletvekilleri Nimet Baş ve Çelik’e de ulaşmıştı. Yazıda bir ilçe müdürünü bile görevden alamamakla, ‘attığı imzayı yalamakla’ suçlanan Baş, 330 Ak Parti milletvekiline gönderdiği mektupta “Baştan sona iftira, hakaret ve aşağılama dolu bu metnin içeriğine bir onur mücadelesi çerçevesinde cevap veriyorum….Bu krizi dün Radikal’in duyurmasının ardından konu Ankara gündeminin en üst sıralarına taşındı.”
"Yiyin birbirinizi!!" demek kolay, kolay olmasına da asla birbirlerini yemeyecekleri gün gibi ortada, çünkü X bakanın reis diye tanımladığı reis bunların döğer....Karşıtları için(Ar. Muhalefet) şu beklenti yanlış; bunlar birbirini yiyecek, ben aradan sıyrılacağım mantığı...Siz eğer İktidarın kendisini bitirmesini beklerseniz, ancak kendi bitmişliğini görürsünüz. Burada önemli olan, doğru politikalar ile, başta Reis olmak üzere, Mehmet Barlas'ın baldızı Nimet'i, intihalcı Ömer'i ve doğudan gelen irticacı Donkişot Hüsen'i iyi anlatmanızdır. Unutmayın, onlar asla birbirini yemez, sen dururken; sen yeter ki kendi kendini yeme ve yedirme...
Eee, bıktık aynı şeyleri yazmaktan ve de yaşamaktan…
Adamlar, göstermelik sanal gündemlerle bildiklerini okumayı sürdürüyorlar, biz yazıyoruz, birileri de aval-aval trenlere bakıyor.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
evesbere@mynet.com
GSM. 0506 609 00 32

23 Haziran 2012 Cumartesi

7 TEPELİ 7 KOCALI İSTANBUL'UN SİLUETİ YOK EDİLİYOR-1

İstanbul değil siluetini Martılarını da kaybedecek
7 TEPELİ MÜZELER VE ADALAR KENTİ İSTANBUL SİLÜETİ YOK EDİLİYOR-1
Tüm Anadolu insanına önerim, İstanbul’a geldiğinizde Kabataş iskelesinin karşısındaki ‘Sebil Çay Bahçesi’nde soluklanın ve o güzelim çaydan için, gezinizi ivmelendirmek istiyorsanız. Yıllar sonra ‘Sebil Çay Bahçesi’nde soluklanmak ve yıllardır Sebil çalışanı olarak Arhavililere o nefis çayını ikram eden Diyarbakırlı Mehmet Ataekin’in adam gibi adamlığı ise bir başka güzellikti..

İstanbul’a 1971’den beri giderim. Dahası, 40 yıldır İstanbul-Ankara arasında mekik dokumaktayım. Çünkü;1974’te de Ailece ‘tümden’ Çatalca’ya göçtük. Ve 40 yıllık İstanbulluluğum böylelikle kayıt altına alınmış olundu. Ender insanlardanım, çünkü 40 yıllık İstanbulluğun yanında 40 yıllık da Ankaralıyım; öncesi Samsun’a ait, yani çocukluğum ve gençliğim…
İşte bu İstanbul’a, 22/08/2011’in 15,30 saatinde,
‘Önceki gelişlerden farklı olarak’ ilk kez Ankara’dan özel olarak geldik
40 yıllık İstanbullu olmama karşın, dünyanın en, ama en varsıl doğasına ve tarihine 40 dakika bile ayırmamışım. Bu bir eksiklik değil, aymazlığın tarihe vurulan sorumsuzluk ve duyarsızlık damgasıdır. Anladığınız gibi bu gelişimizle bu duyarsızlığıma ve aymazlığıma son vereceğim.
Aslında bizi bu konuda tetikleyen Ececanımızdır. Çünkü; sevgili kızımız Ececanımızın ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisi ve okuduğu; ‘Bir Hürrem Masalı, Moskof Cariye Hürrem, Hürrem, Cariye’nin Kızı Mihrimah, Padişah Anaları, Cariye’nin Gelini Nurbanu’ kitaplarından etkilendiği için, ille de İstanbul’daki müzeleri ısrarla gezmek istedi. İkincisi, bu yıl Amcaları ve kuzenleriyle beraber olmak istemesi idi.
İstanbul’un buram-buram/yoğun Tarih koktuğunu bilirdim de, Üsküdar’ın bu denli tarih koktuğundan habersizdim. Bu tarihin en büyük düzlemi Üsküdar’mış.
46 yıllık iktidarında İstanbul’un tümüyle, Mimar Sinan’ın(Benim için dünyanın 9. harikasıdır) yeni bir mimari ve mühendislik anlayışıyla yenileyen Kanuni Sultan Süleyman’ın yapıtları karşılıyor, Üsküdar İskelesine inen inmez sizi. ‘ Üsküdar İskelesi’nden Mihrimah Camii avlusunu geçerek Cumhuriyet caddesine, oradan da Selvilik caddesindeki yeğen sevgili Özlem Kahraman’ın evine ulaştık.
Mihrimah Sultan Camii ve Çeşmesi, iskelenin hemen ayaklarının dibinde. Mimar Sinan'ın Kanuni Sultan Süleyman'ın Hürrem Sultan'dan kızı Mihrimah(Güneş) Sultan(1522-78) için yaptığı camidir(1547-48). Sinan'ın; külliyesi, yani caminin çevresinde kurulmuş medrese, kitaplık gibi yapıların tümü(bir çeşit fakülte) ile inşa edilen, bir adı da İskele Camii olan Mihrimah Sultan Camii Mimar Sinan’ın erken dönem eserlerindendir(Pardon, Mimar Sinan’ın Alibeyköy’deki 1554-62 yılları arasında inşa ettiği; ‘dünya su mimarisinin baş yapıtı olan 36 metre yüksekliğinde ve 257 metre uzunulğundaki, bir adı da Muallak Kemeri olan, Maglora Kemeri’ni de görün. Biz görmeye çalışacağız, ama zor). Kubbesi üç yanından yarım kubbelerle desteklenmiştir, ama ön cephede yarım kubbe yoktur. Üsküdar’da Mimar Sinan’ın bu ilk eseridir. Bundan sonraki 33 yapıtıyla İstanbul’da en çok Üsküdar’a yapıt kazandıran Mimar Sinan Güneş(Mihrimah) Sultana aşıktır, fakat Kanuni, Mimar Sinan yaşlı olduğu için bu olaya evet demez.
Cami kıyıya sıfırken şu an 200 mt içeride kalmıştır, yapılan dolguyla. Bu da boğazı nasıl boğazladığımızın göstergesidir.
Tayyip’ın da eseri var İstanbul’da. Örneğin takdir ettiğim Tüp Geçiş; Gama-Nurol konsorsiyumunun iskelenin yanında hemen inşa ettikleri Tüp geçiş iskelesi. Takdir etmediğim; yine iskelenin hemen yanı başındaki Üsküdar İftar Sofrası’ projesi. Bu Çadır iftar kültürü projesi Tayyip döneminde yoğunlaştı. Yüzlerce metre kuyruk ve yüzlerce çeşit insan. Çoğu kent yorgunu. Yoksul olanı, olmayanına dek; Ataesitine, oruçlu-oruçsuz inananına, sokak dilencisine ve evinde yemek yapmaktan üşenenlere ve de bedavaya gereksinimi olmayanların oluşturduğu böylesi kuyruk, senin benim paramla açılan iftar sofrası kuyruğudur. Dahası evine zor ekmek götüren çalışanların parasıyla… İşin doğrusu senin paran ve oyunla oynanan oyuna kanıyorsun ve siyasi rantla besledikçe besliyorsun(Bırakın, oy vermiyorum ve de sponsor ayaklarını, sponsor paralarının ve oyunun nereye gittiğini herkes biliyor). Eğer gerçekten yoksulu doyurmak istiyorsak kalıcı projeler geliştirmeliyiz. Samim insan kutsal ayda, duygu sömürüsü yaparak yoksulu aklına getirmez… Bir yandan her yıl böylesi sözde yoksul sofraları, öte yandan lüks otellerde verilen israf yüklü insaf yoksulu varsıl iftar sofraları…Bir Hükümet yetkilisi çıkıp, israf diyor, bir diğer hükümet yetkilisi süreci alabildiğine tetikliyor. İki yüzlülük ötesi bir şey; tıpkı Anadolu ajansında ve TRT’de yaptıkları ‘binbir surat’ duruşları gibi…
Gelelim İstanbul’un gizem yüklü akşamın çizgisel görüntüsüne. Yani; kenar çizgileriyle tek renk olarak beliren gizemli görüntüsüne(Fr. Siluet). Bu görüntü sizi adeta büyülüyor(du). Üsküdar Salacak açıklarındaki ‘Kız Kulesi’ karşısındayız. Akşamın karanlığı İstanbul’un gün ışığındaki karmaşasını ötelemiş, o sizi büyüleyen gizemli derin Silueti ile karşı karşıya bırakıyor. İstanbul akşamları bu gizemli görselliği sunmakta zorlanıyor. Çünkü ; devasa sermaye tapınaklarının yarattığı görüntü kirliliği, o kutsal cami ve minarelerimizin, tarihi yapıların yarattığı gizem ötesi görselliğin derin ufkunu daraltmak üzere.
Şimdi diyor ki kent beyi;”İstanbul’un siluetini bozan, bu görüntü kirliliğini yıkacağız”. Yıkacağız dediği, sermaye tapınaklarının katları. Sermaye imparatoru sana tapınağının katını yıktırır mı?! Böylesi görüntü kirliliğinin önüne geçmek için, 1/100.000 ölçekli planlarla karar alınmadı mı? Neden o ölçekli planları uygulamadınız? Yani bu ölçekli planlara, İstanbul görüntüsünün değişmemesinin notunu koymadınız mı? Kim inanın şimdi size, İstanbul için düşündüğünüz ‘Siluet ana plan’ınıza?! Yani siz şimdi, imar planında verilen yapılaşma hakları olan ‘yükseklik, binanın oturacağı en büyük alanında(TAKS) ve inşaat alanlarının toplamında(KAKS) kısıtlamalar getireceksin ha! Samim değilsin, çünkü bunu zamanında getirmediğin gibi getiren plan notlarına da uymadın ve İstanbul’a uydurdun…
Dünyanın önde gelen gayrimenkul geliştirme ve işletme şirketlerinden Trump International’ın, Doğan Grubu’yla birlikte Şişli’de hayata geçirdiği, sadece varsılların konuşlanabildiği yapı( İn. Rezidans) ve Trump Towers Mall, yanı ofis ve alışveriş merkezinden oluşan devasa yapı merkezinin açılışında Başbakan: “İstanbul finans merkezi olma yolunda ilerliyor. 39 katlı rezidans ve 37 katlı iş kuleleri İstanbul’a farklı bir hava kazandırdı. Gerek alışveriş noktasında gerek yaşam alanı olarak hem bulunduğumuz semt hem de İstanbul için tasarımıyla yeni bir dönemi başlatacak.20 Nisan 2012” demesi, benim için düşündürücü.
Böylesi yapılar gerçekten İstanbul’a ayrı bir tasarımla, farklı bir hava kazandıracak.
Bu tasarım;
Birincisi, İstanbul dünya finans merkezi yapmayacak, küresel efendilerin, küresel sömürü düzlemlerine sıçrama noktası yapacak.
İkincisi, İstanbul, tarihsel siluetini yok edip gizemli kent olmaktan çıkaracak ve 3. Boğaz köprüsü ile oluşacak devasa sermaye tapınaklarıyla, hiçbir güzel duyguyu yaşatmayacak görüntü kirliliği i yaratarak, İstanbul’u 7 tepeli bilim kurgu kenti haline getirecek.
Kız Kulesi’ni izliyoruz ‘Kız Kulesine giden motorların olduğu yerden. Böylesi etkileyici görüntüyü benim diyen yazar zor betimler. Tek kelimeyle muhteşem. İşte bu muhteşemliği sahildeki büfeler resmen kirletiyor. Özellikle basamaklı merdivenli alanın ilk büfesi adeta hurdacıların kulübesine dönüştürülmüş haliyle öylesine bir görüntü kirliliği yaratıyor ki…Bu büfelere akşamın serinliğinde giderseniz iftar vaktine dek asla çay içemezsiniz. Öteki cennet adına buradaki cenneti yaşatmıyorlar size.
28/08/2011, saat 13.00’te Üsküdar’ın Eski Mahkeme sokağındayız. 13 numaralı evin demirli penceresi dikkatimizi çekti. CHP ve Atatürk resimleriyle süslü pencere camları ve açık olan pencere önünde yaşlı bir teyze. Selamlaştık. Hoş sohbet ve kırgınlıkla harmanlanmış inadına umutlu bir öfke yansımasıydı bu. Bu bakışların sahibinin adı; Elmas Sandıkçı. Kastamonu- Çatalzeytin’li. Eskimahkeme sokağında adeta mahkeme kurmuş, yaşatılanları ve yaşatanları yargılıyor.
40 yıldır zaman-zaman yaşadığım İstanbul’da ilk kez Kız Kulesi’ne geçeceğim. Motordayız, saat 13. 56. Kız kulesindeyiz, saat 13.58… Kız yok, kulesi var.
Evliya Çelebi Kız Kulesi’ni şöyle anlatmış: “Deniz içinde karadan bir ok atımı uzak, dört köşe, sanatkârane yapılmış bir yüksek kuledir. Yüksekliği tam 80 arşındır(Bina ve Mimar arşini; 75.774 cm’dir). Sathı(yüzey) mesehası(uzunluğu) iki yüz adımdır. İki taraftan yerde kapısı vardır.”
Efsanelere konu ‘Kız Kulesi’, İstanbul Boğazı'nın Marmara Denizi'ne yakın kısmında, Salacak açıklarında, daha doğrusu Karadeniz’in Marmara ile birleştiği yerde küçük bir ada üzerinde inşa edilmiş(antik çağda yarım ada olduğu savlanır), Üsküdar’da Bizanslılardan kalan tek yapı olan Kız Kulesi M.Ö 2475 yıllarına kadar uzanan tarihi bir geçmişe sahiptir. Bazı Avrupalı tarihçiler buraya Leander(esas oğlan) Kulesi derlermiş.
Bugün görülen kulenin temelleri ve alt katın önemli kısımları Fatih devri yapısıdır.
İlk olarak Yunan döneminde bir mezara ev sahipliği yapan bu ada, Bizans döneminde inşa edilen ek bina ile gümrük istasyonu olarak kullanılmış. Çok eski tarihi geçmişi olan Kız Kulesi, bir zamanlar, Boğazdan geçen gemilerden vergi alınmak maksadı için de kullanılmış. Osmanlı döneminde ise gösteri platformundan, savunma kalesine, sürgün istasyonundan, karantina odasına kadar birçok işlev yüklenmiş. Asli görevi olan ve yüzyıllardan beri varlığı ile insanlara, geceleri ise geçen gemilere göz kırpan feneri ile yol gösterme işlevini hiç kaybetmemiştir. Geçmişten geleceğe en çok da düşlere yol göstermektedir Kız Kulesi. 2000 yılında restore edilerek, ekonomik getirim kulesine dönüştürülmüştür.
Kule’nin tavan süslemeleri boğazı betimliyor. Üçüncü Kat’ın kıyıya bakan yönünde mum yakılan, yani aydınlatma oyuğunun içine dikkatli bakınca karşınıza bir güzel kız yüzü ile karşılaşıyorsunuz. Bu benim dikkatimi çekti. Herkes hayretler içinde kaldı ve o katta büyük bir kalabalık oluştu.
Saat 15.07 Kız Kulesi’nden ayrılıyoruz.
Martı’nın kanadında İstanbul’u gezer gibiyiz. Doğrusu; GEZ-GÖR-YAZ etkinliğini martı kanadına yükledik ve geziyoruz, görüyoruz ve yazıyoruz.
İstanbul’un kendine özgü bir sesi vardı 1990’ların ortasına dek. Bu ses; İstanbullunun sessiz feryadının eşliğinde martı sesleriyle, boğaz geçiş motor ve arabalı-arabasız şehir hatları vapurlarının düdük sesiyle harmanlanarak boğazın kendine özgü sesini yaratırdı. Teknolojinin gelişimi geçiş motorlarının ve vapurların seslerine son vermiş. Martı sesleri özgür artık. Sabahları artık onun sesiyle uyanıyorsunuz ve bilinen rotanızla İstanbul’u değil, İstanbul’un karmaşasını yaşıyorsunuz.
İstanbul’un sessel simgesidir artık martı sesleri. 7 tepesi ve müzelerinde, Kız Kulesi, Minareler, tarihi yapılar ve tepelerinde uçuşan Martılar olsun İstanbul’un simgesi.
Martılar adeta boğaz vapurlarının, hata gemilerinin yön belirleyicileri. İlle de sabahları insanları işlerine taşıyan vapurların ve insanların. Özellikle sabah evlerinden alıp, akşamları evlerine martı sesleri taşır insanları. İstanbul adeta Martı’nın kanatları altında. Bütünleşmişler; Martı ve İnsan(Mar-İn). Mar-İn’ler İstanbul’un vazgeçilmez bir bütünün, olmazsa olmaz parçaları gibi.
Ramazan’dan dolayımıdır bilmiyorum, başlarında türban, gözlerinde Ray-ban gözlüklülerin sayısı bana çok geldi Üsküdür’da. Sanki İslam burjuvazisinin yansımaları. Başörtülü sevgili insanlarımdan öyle ayrıcalıklı bir duruşları var ki, adeta onları ‘başörtülerini modernize etmedikleri için’ ötekileştiren bir duruş izlenimi veriyorlar. Nedense modernize edilerek türbanlaştırılmış başörtüler bana daha karanlık geliyor, her ne kadar kendilerini pahalı giysilerle ve Ray-banlarla aydınlatmaya çalışsalar da.
Üsküdar’ın sokaklarındaki insan profilim salt bu değil, cübbeli ve sarıklı erkekler bu ‘sözde özgürlük aldatmacasıyla beslenen’ aydınlık Türkiye ile bağdaşmayan profili daha da zenginleştiriyor. Böylesi görüntüler Üsküdar’ın daha muhafazakâr olduğunu gösterir mi? Sokaklara baktığınızda kendi kendinize ‘Osmanlı yapılarının çokluğu insanları etkilemiş olabilir mi? Sorusunu sormazdan edemiyorsunuz. İlgisi yok, çünkü daha kapalı Sultanbeyli’de böylesi bir tarihi yapı olmamasına karşın benzer durumla karşılaşıyorsunuz. Fatih-Çarşamba ve Sultanbeyli profilinin indiği modern alan Üsküdar demek daha mı doğru olur? Osmanlılaşmanın indiği modern yerleşim alanı olarak da görebiliriz Üsküdar’ı. Fakat türbansı abartılarla Osmanlılık değil de değerlerimizin dinselliği araç edinmiş bir rantlaşmış yozlaşışıdır yaşanan görüntüler.
İşin özü, geçmiş dönemlerdeki yaşanmaları öylesine kullanıyorlar ki, adeta geçmişin hataları rehberleri olmuş. Uyanıklar da, tüm insanların ellerinde Sabah, Star. Zannediyorsunuz ki orta aydın sınıf bu gazeteleri okuyor, çünkü Sabah ve Star gazeteleri bir zamanlar orta aydın sınıfın gazeteleri idi. Ne yaptılar; TMSF aracılığıyla bu gazetelere el koydular ve yandaşlarına sattırarak yandaş medya yarattılar. Gazetenin başına da ikinci cumhuriyetçi sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı güçlüden yana düşünce satıcılarını ve dinci kimlikleri getirdiler. Benim bazı 20.yüzyıl çaylağım da hala eski Sabah ve Star olarak okuyor bunları ve bunların benzerlerini. Bu da, ilginç ve de aldatıcı sokaktaki insan profilini ortaya çıkarıyor…

Saat 15.07 Kız Kulesi’nden ayrılıyoruz. Saat 15.55 Beşiktaş’a geçiyoruz.
Beşiktaş’ı ben 40 yıl önce tanıdım. Barbaros meydanını turluyoruz o devasa toplar ve de kaykaycı gençler eşliğinde. Bazen takıldığım ve şimdi Cafe olmuş Teraslı Barbaros Kıraathanesine gösteriyorum uzaktan. Bahçeşehir Üniversitesi ve Şemsi Yastıman saz evini geçerek SGK konuk evine selam vererek Asariye caddesine giriyoruz. Sevgili Amcam Enver Çorbacıoğlu’nun oturduğu evi gösterebiliyorum, çünkü yıkılmamış daha. Fakat Asariye caddesinin hemen girişin solunda bulunan sevgili hala oğlu Celal Toraman’ın eniştesinin işlettiği bakkal dükkânı yok. Bir Güneydoğulu kardeşimiz işletiyordu dükkânı.
1971’denbu yana, ilk kez Yıldız parkına çıkacağım, tıpkı 1973’ten beri yaşadığım Ankara’da geçen yıl ancak tırmanabildiğim Ankara kalesi gibi.
Yıldız Parkı, nasıl ki Ankara’nın nefes alma odağı Papazın Bağı, Yıldız Parkı da, Beşiktaş ve Ortaköy’ün nefes alma odağı. İstanbul’un demiyorum, çünkü İstanbul’un nefes alma(Oksijen) odağı çok, ama bu nefes alma noktalarının nefesini kesmeye çalışıyor birileri.
Beşiktaş ilçesinde yer alan Yıldız parkını ve içindekileri nasıl anlatayım ki? Yıldız Parkı ,Yıldız Sarayı ve Çırağan Caddesi arasında yer alır. Çırağan Sarayı'nın karşısındadır. İçinde Malta köşkü, Şale köşkü ve Çadır Köşkü adı altında 3 tane köşk vardır. Lale Devri(1718-30) döneminde süsleme zevkine dayalı düzenlenen Çırağan alemleri sırasında çeşitli eğlencelere mekân olmuştur.
1925’te bir İtalyan işletmeciye verilen ve bir casino olarak kullanılan Şale(Fr. Chalet-Dağ evi) Köşkü, Atatürk’ün müdahalesiyle bu işletmeciden alınmıştır…
Siz en iyisi gidin görün. Anlatılmaz yaşanılır Yıldız Parkı. Ben geç yaşadım siz benim gibi geç kalmayın.
İsmail Ünal iyi işler yapmaya çalışıyor Beşiktaş’ta. Barbaros Kıraathanesinin karşısındaki Atatürk anıtını sevdim.
Çırağan caddesinde o devasa çınar ağaçları ve İsmail Ünal tarafından Atatürk anı tablolarıyla süslenmiş tarihi devasa duvarın eşliğinde Ortaköy’e yürüyoruz. Çırağan Sarayi’nin gezemiyorsunuz, el koymuş kent soyguncusu, ötele dönüştürmüş, ancak kalırsanız gezebiliyorsunuz. Zaman-zaman istasyon yaptığımız Beşiktaş Kız Lisesi yok. Kabataş Lisesi’ni gezmek istedik ancak öğrencisi iseniz gezebiliyorsunuz. Anlayacağınız kıyıya sıfır tarih yapılar insanlardan koparılmış-soyutlanmış. Kabataş Lisesi bir eğitim kurumu, o’nun özenle korunması gerekir, sözüm yok, fakat Çırağan sarayı vb. bir sınıfa açılması ve halktan sınıflara kapatılmasını hiç de doğru bulmuyorum. Ağzında sigara türbanlı BMW’’li çok güzel bir hanım bizi hayli düşündürdü…Yeni bir sınıf mı yarattık ne…
Ortaköy’deyiz. Yıllar sonra geliyorum. Gerçekten dinlence ve eğlence merkezi. Ortaköy kıyısı, Çiçek Pasaji’nin deniz görmüşü. Ortaköy Cami ve Ortaköy Muhteşemliğinde , boğaz köprüsü altındaki kafelerde dinlenmek gerçekten harika. Buradan boğazı izlemek istiyorsanız, benim gibi ötelemeyin gelin buraya, kahvenizi, biranızı veya rakınızı yudumlarken yudum-yudum yaşayın İstanbul’u veya bir fırt alın İstanbul’dan.
24/08/2011, saat 11.48 Eminönü’ye geçiyoruz, Boğazı ürküntü ile seyreyleyerek, çünkü boğazın güzelliğini boğazlayan o sermaye tapınakları üstümüze devrilecek gibi bet-bet duruyorlar. İronik bir korkuyla boğazın o eski görüntüsel varsıllığını arıyorsunuz….Haliç üzerindeki; Galata köprüsünün, Eminönü ve Karaköyü birleştiren gururlu duruşu insanı etkiliyor; özellikle gün batımı ve sonrası insanı adeta büyülüyor. Altın gibi parıldayan Haliç’in gerdanlığı adeta. Bu tümcemi; sakın Özal’ın dediği ‘Boğaz köprüleri boğazın incisidir’ tümcesiyle örtüştürmeyin, çünkü ben yıllardır söylediğim gibi; ‘Boğaz köprüleri boğazın incisi değil, sancısıdır’. Bu nedenle boğaz köprülerini, 16 km’lik Haliç üzerindeki Galata köprüsüyle karıştırmayalım.
Gülhane parkındayız, Ececan’ın yaşındayız. Nazım Hikmet Ran’ın ‘Ceviz Ağacı’ şiirinin; “Başım köpük-köpük bulut, içim dışım deniz-ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda-budak budak, şerham-şerham ihtiyar bir ceviz-Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında….” dizelerini beynimde dinleyerek Gülhane parkında gençler gibi geziniyor ve zaman kaybetmeksizin Topkapı Sarayı’na yöneliyoruz.
Ben İstanbul’u ne yaşamışım, ne de İstanbul’u biliyorum, çünkü; değil Osmanlı-Türkiye tarihinin, gezegenimizin tarihsel hafızası Topkapı Sarayı ve Müzesi’ne ilk kez gidiyorum. Siz, siz olun sakın buraları, dahası İstanbul’un tarihini görmeden İstanbul’u biliyorum demeyin. Topkapı Saray’ı ve Müzesi de yazılmaz, görülür ve yaşanır; gidin görün ve yaşayın. Topkapı Sarayı’nın içi dışı tarih…Dahası Sultanahmet Anadolu tarihinin gizemli düzlemi gibi…
Topkapı Saray ve Müzesi Osmanlı’nın tarihsel dokümanı olmanın ötesinde dünya tarihinin DNA’sı burada gizli bence. Bu nedenle ‘Osmanlı Dil Enstitüsü kurulmalı’ başlıkla bir yazı yazdığım aklıma geldi… Daha önce Kültür Bakanlığından çıkardığımız müze kartlarıyla çok ucuza, çok ama çok varsıl bir etkinlik yaşadık. Sadece Harem Dairesi ek paralı. 15 TL. Bunun nedeni de, ziyaretçi sayısını azaltarak tarihi objelerin deforme olmasını önlemekmiş, çünkü bu objeleri korumaya almak çok zormuş. Bir diğer eksik Topkapı Saray’ında bazı şeyler çok pahalı. Örneğin Magnet(Mıknatıs) burada 6 TL, dışarıda1 TL.
Yarın Tekrar geleceğiz, çünkü Sultanahmet’te gezilecek yer çok. Sultanahmet Köftecisi eski damak tadını yitirmiş. İkincisi Ramazan nedeniyle kapalı olması ayrı bir açmaz.
25/08/2011 Saat 11.15. İkinci kez Sultanahmet'teyiz. Yerebatan Saray'ı ve İslam Teknoloji Müzesini gezeceğiz.
Saat 12.57. Gülhane parkındayız. ‘İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’ bence Topkapı Müzesi kadar değerli.
Müthiş bir yer. Hangisini anlatayım ki? Girişteki ‘Yerküresi’ne kısaca değinen yazı şöyle: “Bu yer küresi Abbasi Halifesi Al-Ma’mün’un 9. yüzyılın ilk çeyreğinde büyük bir grup bilgine yaptırdığı haritayı taşıyor. Onlar Yunan öncelerinden tanıdıkları yeryüzü tasarımını geniş çapta doğrulttular genişlettiler ve büyük bir kısmını Matematik-Astronomik yolla kazanılmış enlem ve boylam derecelerinin sağladığı ağa oturttular.Harita kayıptı. 1984 yılında Topkapı sarayındaki bir yazımda bulundu. Bu, yeryüzü harita tasarımı gelişimini gerek İslam dünyasında, gerek Avrupa’da doğrudan doğruya ve dolayısıyla doğrudan etkiledi”
Öğrendik ki; müze İslam Kültür dünyasının 9-16. Yüzyıldaki altın çağında geliştirdiği ve bulguladığı(Arapça İcat ) 500’den fazla alet ve cihazların modellerini içermekte….Müzedeki model ve paneller İslam kültürünün tarihte bilim ve teknolojinin ulaştığı yüksek düzeye tanıklık etmektedir. Tüm bunlar bende ister istemez; 19 yüzyıldan sonra İslamiyet’in ‘Bilim ve Teknoloji’ yerine karanlık bir düzeye ulaştığını çağrıştırdı. Özellikle günümüz Türkiye’mde TÜBİTAK( Türkiye bilim Tetkik ve Araştırma Kurumu) ve TÜBA(Türki Bilimler Akademisi)’nde yaşananlar/yaşatılanlar. Ve ille de, TÜBİTAK’a özel sektörden bir yandaşı atamaları.
TÜBA olayında da iktidar tavrını belirlemiş. 651 sayılı kanun hükmünde kararname ile TÜBA üyelerini üçte birini hükümet, üçte birini YÖK atayacak. Peki hükümet kimde?O partide. Peki YÖK kimde? O partide (hade be oradan! Yök özerkmiş…). O halde TÜBA’ya atamaları dinden geçinenler yapacak. Dahası Siyasal İslam yapacak.
19. yüzyıldan sonra İslamiyet’in altın çağını bırakıp, neden karanlık çağa girdiği anlaşılmıyor mu?!
Müze defterine bunları değil, şunları yazdım: “Jacobus Golner(1596-1667) El Fergani’nin Astronomi kitabını ilk olarak 1669’da yayınladığı yazılı bilgi panolarında. Bence ‘yayınladı’ değil de ‘yayınlandı’ olması gerekir veya ölüm tarihinde bir hata var….Böylesi bir müze bizlere İslamiyet’in gerçek anlamda kutsallığını ve ne denli gerekli olduğunu göstermektedir. İslamiyet’in bilime olan katkısı ve bilimle örtüşen yüzünü de… Dahası İslamiyet’in aydınlık yüzünü gösteriyor. Ertuğrul Günay’ı kutluyorum. O’na fırsat veren AKP’yi de. Fakat TÜBİTAK ve TÜBA’da yaşanalar İslamiyet’in bilimle değil de, dinden geçinenlerin yüzünden siyasal İslamla örtüştürüldüğünü da yadsımamalıyız.
Benzer maddi hatalar çok fazla. Salt Kültür bakanlığında değil, tüm bakanlıklarda. Çünkü; ehliyetli kişiler yerine yandaş yetersizlere bırakılmış tüm kurumlar. Hata üstüne hata yapıyorlar(Bizleri yetersiz göstermek için içerdeki eski memurlar bunu bize yapıyor sesleri kulağıma gelmeye başladı). Son olarak yaşananlar; beni doğrular zannedersem; “Evliya Çelebi’nin doğumunun 400'üncü yıl dönümü nedeniyle düzenlenen kutlamalar kapsamında, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay Evliya Çelebi’nin doğum tarihinin '1611' yerine '1411' yazıldığını görünce yanındakileri uyardı(7 Eylül 2011)…”
Ertuğrul Günay, yaratıcı bir beyin. Doğaya, doğana ve tarihe duyarlı. Bu alanlarda iyi şeyler yapma konusunda da ısrarlı. Örneğin Ankara Hipodrom’unun olduğu alanı ‘Büyük Türkiye Müzesi- Türkiye Uygarlıklar Müzesi’ne dönüştürme projesini beğendim. İstanbul duyarlılığı daha ayrı. Öyle ki; Roma dünyanın tarihsel varsılı bir kent. Haklı olarak diyor ki sayın Günay; “İstanbul Roma’dan da varsıl, bu nedenle Adliye Sultanahmet’ten kalkacak, çünkü adliyenin altını kazsak oradan bir Roma çıkar….Dünyanın en uzun süreli İmparatorluğu İstanbul, ama biz İstanbul’u sanayi kenti haline getirmişiz. Adamlarda korumacılık duygusu birkaç yüzyıl öncesi başlamış, biz daha yeni-yeni bu duyguyu kazandık. Taksim kışlası’nı yıkmış adam, padişah sarayının arkasına stadyum yapmış…”

Johann Wolfgang Goethe(1749-1832), Jacobus Golıus(1596-1667), Eılhard Wıedemam(1852-1928), Joseph Von Hammer-Purgstall(1774-1856), Helmut Rıtter(1892-1971), İbni Rüşd’ü(Ö.1188 M) dünyaya tanıtan Joseph Ernest Renan(1823-91), Johann Jacob Reıske(1716-74), Eduard Sachau(1845-1930) gibi dünyanın en büyük Orientalistlerin(Müslüman doğu ile ilgili batı bilim dalı) yapıtlarında; İslam’da bilimin yüceltilmesi ve teşvik edilmesi, yabancı bilgiyi alıp benimsemenin aydınlık duruşu olduğunu anlatmalarını lütfen siz de bir düşünün. Bu bilim adamları acaba günümüz Müslümanlarının bilim duruşunu nasıl anlatırlardı?
Astronomi salonu, İslam rasathaneleri ve İslam dünyasının Ortaçağda bilimsel çalışmalarıyla bulguladığı aletlerle dolu. Örneğin, gök cisimlerinin yüksekliklerini ölçen aletler(Usturlap), Meridyen dairesindeki yükseklikleri ölçen çift bacaklı alet, İbni Sina tarafından bulunan evreni gözleme aleti, Astronomik yükseklik ve azimutları( Yön tarifinin yatay bileşeni. Ufuk açısı) ölçen aletler, Herhangi bir azimutla güneş ve ayın görünüşteki çaplarını ölçme aleti, yıldızlar arasındaki uzaklıkları ölçen alet ve de mühendislik-mimarlık, matematik-geometri, şehircilik bulguları, saat teknolojisi, Bomba ve kimyasal silah bulguları(Ez zerdkaşa 1374), Roket bulgusu(Osmanlı mühendisi Lageri Hasan Çelebi-1640), Torpido, Alev fışkırtıcı, Tank(14.yy) zırhlı araç bulgusu… TIP bulguları gerçekten İslam’ın bilimle nasıl bütünleştiğini, ondan korkmaksızın neler bulguladığını göstermektedir.
Soruyorum; 19.yüzyıl öncesi batının bilimde örnek aldığı Müslümanların, 19. yüzyıl sonrası bilim alanda bir bulgusu var mı? Ülkemde var; dinden ve yoksuldan geçinerek yoksul halkın oyunu bulguladılar…
Ve Arkeoloji müzelerindeyiz. Müzeleri, çünkü 1- Arkeoloji Müzesi(Ana bina). 2- Eski Şark eserleri müzesi. 3-Çinili köşk müzesi olmak üzere üç ana birimden oluşuyor. Müzenin koleksiyonunda, Balkanlar'dan Afrika'ya, Anadolu ve Mezopotamya'dan Arap Yarımadası'na ve Afganistan'a kadar, Osmanlı sınırları içinde yer alan medeniyetlere ait 1 milyonu aşkın antik eserler bulunmaktadır. Afroditinden, İskender Lahtine, Zeusundan, meusuna kadar her şey var bu dünyanın antik tarihsel DNA müzesinde..
Arkeoloji müzesi; Türkiye'nin müze olarak inşa edilen en eski binasıdır.19.yüzyılın sonlarında ressam ve müzeci Osman Hamdi Bey tarafından İmparatorluk Müzesi olarak kurulmuş ve 13 Haziran 1891 tarihinde ziyarete açılmış.
Bu nedenle dünyanın en varsıl müzelerinden biridir.
Herkes; Yeni Asur dönemi kral 3. Salmanassar(M.Ö: 858-824) ile resim çektiriyor gizliden gizliye…Yetmedi, Eski Babil dönemi(M.Ö:1894-1594) Mari kenti valisi Ruzur İştar ile resim çekindiler.
Çinili Köşk Müzesi ve Eski şark eserleri müzesini gezdik. Yerebatan sarayını gezdik, gezdik de gezdik. Yerebatan sarayında Muhteşem Yüzyıl özentili tarihi resimler çekindik. Bilmem daha nasıl anlatayım? Anlatmayacağım, yazmayacağım bu harika yerleri lütfen görün ve dönüşte de Eminönü’nde Balık ekmek yiyin.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
GEZ-GÖR-YAZ
evesbere@gmail.com
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

7 TEPELİ 7 KOCALI İSTANBUL'UN SİLUETİ YOK EDİLİYOR-2

Adanın en güzel yerinde Reşat Nuri Güntekin evi; yakışmış da

7 TEPELİ MÜZELER VE ADALAR KENTİ İSTANBUL SİLUETİ YOK EDİLİYOR-2
İstanbul Siluetini bozan sermaye tapınaklarıdır;
Eminönü’ndeyiz. Trabzon kökenli İstanbul doğumlu Erdal Keskinle tanışıyoruz; ada izmariti tutuyor. “Siz boğazın balığını değil, Norveç’ten ithal uskumru yiyorsunuz. 25 yıldır boğazın balığını yiyemiyoruz. Trol bütün balıkları bitirdi. Benim tutuğum ada izmariti daha leziz sizin yediğiniz ithal Norveç uskumrusundan…” diye bizi bilgilendiriyor. Öyle, böyle Eminönü’nde Norveç uskumrusuyla balık ekmek ritüeli yaşadık. Türkçesi, geçmişin vazgeçilmez alışkanlığını…
26/08/2011; Sabahın ilk saatlerinde, İstanbul uyandırıcıları martıların sesleri, sesinize eşlik ederek sizi vapurlara yönlendiriyor, sonrasında vapurlara yön gösterirken dalgalarla dans ediyor ve sizinle birlikte karşıya kadar süzülüyor. Martinin denizle dansını izleyerek; Beşiktaş’a, Kabataş’a, Üsküdar’a, Ortaköy’e, Kadiköy’e, Eminönü’ye, Karaköy’e, Haydarpaşa’ya, Çayırbaşı’na, Kınalıada’ya, Büyükada’ya ulaşmak için boğazdaki seyrinizle, boğazın her iki yakasını izleyebiliyorsunuz. Yani; Eminönü ve Karaköy’ü, Barbaros Hayrettin Paşa ve Üsküdar’ı, Beşiktaş ve Kuzguncuk’u, Ortaköy ve Beylerbeyi-Çengelköy’ü, Bebek ve Kandilli-Anadoluhisarı’nı, Emirgan ve Kanlıcay’i, İstinye Çubuk’luyu, Yeniköy ve Paşabahçe-Beykoz’u, Sariyer-Rümelikavağı ve Anadolukavağı’nı, Büyükada-Kınalıada ve Harem-Haydarpaşa-Çayırbaşı-Kadiköy’ü. Adeta cennet koridorunda ilerliyorsunuz ve cennetin balkonlarının doyumsuz görselliği müthiş tahrik ediyor sizi.
Martıların tek sıkıntısı, Karabataklar. Martılar genelde su üstünde balık avlayabiliyor, suya uzun süreli dalamıyor; fakat İstanbul denizinin üstü de altı da karabatakların, çünkü suyun altında uzun süre kalabildikleri için(Benim yaşadığım, Kronik subdural hematom olma olasılıkları zayif. Yani su altında fazla kalındığında basınçla, kafatası ve beyin zarı arasında su toplanmaz)müthiş avlanıyorlar, tıpkı İstanbul’un altını ve üstünü getiren birileri gibi…
Nedense kendi kendime ‘neden deniz taşımacılığı yaygınlaştırılmıyor?’ sorusu aklıma takıldı. Nedenini hepiniz biliyorsunuz, fakat ben bir kez daha tekrar edeceğim:
Ülkemiz bütçesinin büyük bölümü akaryakıttan alınan vergilerden oluşuyor. Yani dışarıdan bir kuruşa alıp halkımıza 100 kuruşa sattığımız akaryakıttan, petrolden. Bu yıllardır ülkemizde böyle. Bu nedenle fazla akaryakıt yakmamız gerekiyor, çünkü ondan para akar ve birileri yakıtlanır(doğru, deniz araçları deniz suyu yakmıyor, fakat unutmayın ki, siz bir sıradan deniz motoruyla, en az 10 aracı trafikten kaldırırsın, yani 10 aracı tasarruf edersiniz. Veya 5 km daha az karayolu inşa edersiniz). Birilerinin yakıtlanması (kâr demek istedim) için de çok, ama çok karayolu inşa etmemiz gerekir. Ülkemde o denli karayolu inşa edildi ki neredeyse dünyanın kıyısından aşağı düşeceğiz. Deniz, hava ulaşımı ve raylı sistem nedense ulaşım politikalarımızda az yer almaktadır. Düşünün İstanbul denizle çevrili ve biz hala boğaz köprüleri inşa ediyoruz. Göstermelik de olsa tüp geçişimiz inşa edildi, fakat ikinci ve üçüncü tüp geçiş değil de, neden ikinci ve üçüncü boğaz köprüsü??? Bunlar bana bile bir şeyler anlattığına göre, size de anlatmıştır.
Diyorsun ki; “ Türkiye coğrafi konumundan ötürü bir ‘Deniz Ülkesi’dir ve denizin avantajlarından faydalanarak, toplumsal düzeni kolaylaştırmak zorundadır. Ayrıca deniz taşımacılığı; karayolu taşımacılığından 7, demiryolu taşımacılığından 4-5 kez daha az maliyetlidir…” Yani demen o ki; “Deniz taşımacılığının gelişmesi daha az yakıt tüketilmesi, daha az altyapı ve bakım/onarım masrafı ile ülke ekonomisine olumlu yönde katkı sağlayacak. Bilindiği gibi Karayolu taşımacılığı pahalı olmanın yanında, çevre kirliliği de yaratıyor…İDO(İstanbul Deniz Otobüsleri) lux ve pahalı…” İyi de o zaman neden böylesi bir ulaşım politikasını uygulamaya koymuyorsun? İstanbul’a, deniz Otobüsleri üreten, Danimarka, Hollanda ve Norveç ‘deniz ülkeleri olmalarına karşın’ neden ürettikleri deniz otobüslerini kullanmazlar? Onlar kullanmazken, neden biz akaryakıt sarfiyatı çok ve pahalı olan bu aracı kullanıyoruz? Birileri, dahası Petrolun efendileri mi izin vermiyor?
Saat 11.07. Üsküdar’dan Kabataş’a geçiyoruz. Ve yıllar sonra Kabataş’taki Sebil Çay Bahçesi’ndeyim. Sevgili dayım Ziver Çorbacıoğlu’nun can arkadaşı Nürettin Özkara’nın, şimdilerde kardeşi Fevzi Özkara’nın işlettiği yer. Ankara’da Ulus’taki Lale kıraathanesi ne ise, Arhaviler için İstanbul’da Sebil Çay bahçesi o... Bu iki yer Arhavililerin vazgeçilmez istasyonları idi. Arhavi’den gelenlerin, Ankara’daki durağı Lale Kıraathanesi, İstanbul’da Sebil Çay bahçesi. 1971’lerden, 12 Eylül 1980’lere dek az istasyon yapmadık burada. Lale kıraathanesi eski ilgisini kaybetti, fakat burası( Sebil çay bahçesi) o eski coşkuyu olmasa da Lale kadar performansını düşürmedi.
Değişmiş. Sebil’in bahçesini her iki yönde daraltmışlar. Değişmeyen Mehmet Ataekin. 33 senedir Sebil’de. Sevecen, güleç yüzlü bir Diyarbakırlı. Kürt mu, Türk mu olduğunu bilmiyorum, ama insan gibi insan olduğunu duruşundan okuyabiliyoruz., her Diyarbakırlının sevgili davranışlara olan sevgili yaklaşımını da. Diyarbakır’da KHGM Bölge Müdürlüğü yaptığımı söyleyince bir akrabasını görmüş gibi sevecenliği fazlasıyla ışıdı yüzüne.…Kadriye ve Ececan pek çay beğenmezler, fakat Mehmet’in getirdiği çaydan 3’er bardak içtiler…Para almayı ısrarla reddetmesi, sanki yöresinden biriyiymiş yakınlığını duyumsadığını gösteriyordu. Doğrudur yöresinden biriydik biz…, çünkü ikimiz de doğuluyduk. İnsanların bazılarının hiç uğramadığı, uğratmadığı sevgi yöresinden…
Saat 12.41. Dolmabahçe saray kuyruğundayız. Büyük yığılmalar olduğu için, içeriden çıkan kadar kişi içeri alınıyor ve bu nedenle kuyruk oluşuyor. Bir saat 30 dakika, yani 1.5 saat sonra sıra bize geldi.
Dolmabahçe Sarayı'nın bugünkü alanı M.S. 1600’ler öncesine kadar Osmanlı gemilerinin demirlediği, Boğaziçi'nin büyük bir koyu idi. Geleneksel denizcilik törenlerinin yapıldığı ve süreç içinde bir bataklık hâline gelen bu koy 400 yıl önce(17. yüzyıl-M.S. 1600’lerde) doldurulmaya başlandı ve de padişahların dinlenme ve eğlenceleri için düzenlenen bir "hasbahçe"ye dönüştürüldü. Dolmabahçe adı da buradan gelmektedir. İşte bu doldurulmuş ‘Dolma’ bahçelerde yapılan köşkler ve kasırlar topluluğu, uzun süre Beşiktaş Sahil Sarayı adıyla anıldı…
Avrupa saraylarının anıtsal boyutlarına özenilerek yapılan Dolmabahçe'nin yapım emrini veren ve bitirten ise ‘19. yüzyılın sonlarına doğru’ Sultan Abdülmecit’tir. Avrupa mimari üsluplarının bir karışımı olarak, Ermeni Garabet Amira Balyan ve oğlu Nigoğos tarafından 1843-1855 yılları arasında inşa edilmiştir(Tüm bunları, sevgili bacanağım Cevdet Kahraman’ın kitaplığıma armağanı ‘Yurt Ansiklopedisinden’ yazıyorum, internetten değil, çünkü emeğe saygısızlık olan kopyala, kes yapıştırı sevmem)
Türk mimarisinde Batı tesirleri görülmeye başlandığı süreç 18. yy sonlarıdır. III.Selim(1761-1808) dönemi- Boğaziçi'nde Batı tarzında ilk binaları inşa ettiren padişahtır. Ayrıca; II. Mahmut(1784-1839), Topkapı Sahil sarayından başka, Beylerbeyi ve Çırağan bahçelerinde Batı tarzında iki büyük saray yaptırmıştır. Bu süreçte; Barok tarzı mimarı ve "Türk Rokokosu" denilen süsleme ile köşk, kasır ve sebiller inşa edilmeye başlanmıştır.
Saray, Abdülaziz'in son dönemlerinde, yüksek dereceli memurların usulsüz atanmalarına, görevden almalara, entrikalara ve rüşvetlere sahne olmuştur. Örneğin; padişahın, İmparatorluk borçları konusunda çıkar beklediğini açıkça ifade etmesi ile ordu ödeneğinden seksen bin altın talep etmesi tahttan indirilmesine sebep olmuştur.
Dolmabahçe Sarayı'nda Muayede(bayramlaşma) Salonundan sonra geçilen ve bu gün (Hususi Daire) adıyla tanınan bölümün denize bakan yönündeki dördüncü oda, Atatürk'ün hayata gözlerin kapadığı ‘küçük ve gösterişssiz’ tarihi bir oda olarak, bütün eşyasıyla bir müze halindedir. Bu oda, Abdülmecid ve daha sonraki Osmanlı padişahlarının kışlık yatak odasıydı. Hususi Dairenin iki büyük salonunu birbirine bağlayan koridor üzerindeki bu oda, iki kapılı ve dört pencerelidir. Oda'da Atatürk'ün yattığı bronz işleme bir ceviz karyola, gardırop ve komodin vardır. Oda, halılar, kanepe ve koltuklarla döşenmiştir. Duvarları, açık yeşil üzerine yıldızlar ve çiçeklerle süslü bir kağıtla kaplıdır. Ceviz karyola üzerende keten işlememe beyaz bir örtü, mavi bir yorgan vardır. Pencereleri atlas perdelidir.
Atatürk, Savorana yatında geçen rahatsızlık günlerinden sonra, 25/26 Temmuz 1938 günü saat dokuzu beş geçe, bu odada gözlerini yummuştu.
Atatürk'ün ölümünden sonra, Dolmabahçe Sarayı'nın bu tarihi odası, Atatürk'ün yatak Odası olarak, olduğu gibi korundu.
Hilafetin kaldırılmasıyla Abdülmecit Efendi beraberindekilerle(Ar. Maiyetiyle) Dolmabahçe Sarayı'nı terk etmiştir (1924). Boşalan saraya Atatürk üç yıl hiç uğramamış. Onun döneminde saray iki yönden önem kazanmıştır; yabancı konukların bu mekânda ağırlanmaları, kültür ve sanat bakımından saray kapılarının dışarıya açılması….27 Eylül 1932'de Bayramlaşma(Ar.Muayede) Salonu'nda Birinci Türk Tarih Kongresi açılmış, 1934'te de Birinci ve İkinci Türk Dil Kurultayları burada toplanmıştır. Turing kurumlarının dünya kuruluşu Alliance Internationale de Tourisme'nin Avrupa toplantısı Dolmabahçe Sarayı'nda düzenlenerek, sarayın turizme ilk açılışı sağlanmıştır (1930).

Cumhuriyet döneminde, Atatürk'ün İstanbul ziyaretlerinde ikametgâh olarak kullandığı sarayda, bana göre yaşanan en önemli olay; buncu gösterişli ve görkemli geniş kullanım alanlarına sahip olmasına karşın, Atatürk’ün gösterişsiz küçük bir odada kalması ve orada yaşamını yitirmesi.
Özellikle Dolmabahçe Sarayı’na görkemli görsellik kazandıran, Barok ve Rokoko nedir, o’na bir bakalım:
Barok; sözcük, Portekizce düzensiz inci anlamına gelen barroco’dan türemiştir. 1600'lerde Roma'da kilise etkisinde doğarak tüm Avrupa'ya yayılmış; Mimarlık, müzik, resim ve heykelin etkileyici temalar altında birleştirilmesi amacını güden bir sanat akımıdır.
Rokoko ise; Barok stilinden sonra ’17.yy ortalarında’ ortaya çıkan sanat akımlarına verilen addır. Barok stilinde kullanılan doğru çizgilerden meydana getirilen süslemeye karşı tepki olarak doğmuş olmasına karşın, barok stilin hatları gibi eğri büğrü çizgili motiflerden ibaret olup; Baroktan daha ince ve şekillerin kıvrımları daha zarif bir stildir.
Her iki bilgiye yer vermemdeki amaç, şu soruyu sormam içindi: “Benim o güzelim; İslam harfleri ile yapılan öğrenmesi oldukça zor olan, sıklıkla süsleme amacıyla kullanılan, tüm kuralları belli olan dünyadaki tek görsel sanat olan, “Hat sanatı”’mı neden kendimize özgü bir sanata dönüştürmedik? Ve uygar dünyayla bütünleşen varsıl ve de evrensel bir sanat çizgisine taşıyıp, Dolmabahçe sarayını, bu sanatımızla süslemedik(Fr. Dekore etmedik )?” O güzelim ‘Hat Sanatına’ Arapça yazı ve çizgilerle hat çekmeseydik, yanı sınırlamasaydık bunu yapabilirdik. Hatta, ‘hat Sanatı’ yanında, İslam’ın ortaçağ’daki bilimle olan bütünselliği içinde ‘çadır kültüründen soyut’ Osmanlı Mühendislik-Mimari sanatını, Cami ve sebillerle sınırlamaz Barok sanatının önüne taşıyabilirdik. Acaba, batı kökenli Kösem sultanlar, Hürrem sultanlar mı izin vermedi? Onlar acaba, Osmanlı’nın karanlığını, artıran ve besleyenler miydi?
Dolmabahçe Saray’ını eğer görmez iseniz, benim gibi yıllar sonrasının görme şansını yakalayamazsınız. Bu nedenle burayı görmeden hiç ama, hiş bir yere gitmeyin(Öteki taraf dahil).
Saat 16.15 Dolmabahçe Sarayı’ndan çıkıp Beşiktaş’a doğru yürümeye başladık. Saray Koleksiyonları Müzesindeyiz.
Saat 16.45 Beşiktaş’taki Denizcilik Müzesindeyiz…
Her iki müzede tek kelimeyle harika. İlle de yazmanız gerekmez, lütfen gezin ve görün.
Ben tekrar Dolmabahçe’ye girmek istiyorum:
Yaklaşık olarak 250.000 m²'lik bir alanda yer alan Dolmabahçe sarayı kendine has, belirli ekollere giren bir mimari biçemi olmamasına karşın Fransız Baroku, Alman Rokokosu, İngiliz Neo Klasizmi, İtalyan Rönesansı karışık bir şekilde uygulanmıştır.
Madem batı anlayışıyla çağdaşlaşma adına, toplumun ve tekniğin gelişmesi anlatılmaya çalışıldı, neden Hat sanatı ve Osmanlı mühendislik-mimarlık, dahası yapı sanatı geliştirilmedi?
Ben İstanbul’u gezdim ve İstanbul’un salt Eminönü-Karaköy ve Taksim olmadığını kendime gösterdim, siz de kendinize kentiniz İstanbul’u ve İstanbulları gösterin.
Bugün 28 Temmuz 2011. Üsküdar ve Sultanahmet arası bir yolculuk, ardından da Çatalca. Dün Büyükada’da idik. Bugün Ayasofya ve Sultanahmet’e ikinci kez gideceğiz
Tepeler kenti İstanbul, Üsküdar’da merdiven kente dönüşüyor adeta, çünkü Üsküdar’da özellik Cumhuriyet caddelerine dik inen sokakların çoğu merdivenli iniş yapıyor.
Ayasofya’nın önündeki zamansız çevre düzenlemesi Ağustos’un sıcağında çekilir gibi değil. Buna bir de; Güneydoğu kökenli gençlerin ısrarlı takipçiliği ve turist taşıyan otobüslerin pervasızlığı eklenince; insan çıldırıyor. Bu nedenle Ayasofya müzesini öteledik, yani o bölgeyi terk ettik, çünkü batık bir alan olmuş bu çevre. Hemen Ayasofya’nın batısındaki Yerebatan Sarnıcına indik.
Harika ötesi bir yer. Gizem ötesine taşıyacak gizemli bir kanal gibi. İçinde yüzen balıklar insanların dikkatini çekiyor. Tıpkı Urfa’daki balıklı göl benzeri batık bir göl içinde yüzen devasa balıklar.
Sarnıç biliyorsunuz, yağmur sularını biriktirmeye yarayan su deposu.
Yerebatan Sarnıcı’na gizemlilik katan, adeta kanal duvarı oluşturan sıklıktaki sütunlar. Tavan tuğla örülü. İçi boş bir silindirin üst yarısına benzer kubbemsi çatı sistemiyle oluşturulmuş. Biz buna mühendislikte tonoz deriz. Taşıma prensibi kubbe’ye benzer, farkı yükün sadece 2 duvar üzerine aktarılmasıdır. Tepesine yük binen tonoz açılıp genişlememesi için iki duvar arasına çelik gergi elemanı konur(beşik tonoz), buradaki ise; birbirini dik kesen 2 tonozun kesiştiği noktada oluşan çapraz tonozlardan(Haç şeklinde tonoz) meydana gelmiş bir çatı sistemiyle üzerine gelen yükleri karşılıyor.
Yerebatan Sarnıcı saraylara su sağlamak için I.Justinyen I. (527-565) devrinde yapılmış. 143 metre uzunluk ve 65 metre genişliğiyle toplam 9.800 metrekarelik bir alanı kapsıyor. Toplamı 336 adet 28 x 12 sıralı sütunlardan oluşuyor. Adını etraftaki bazilikalardan(Yan nefleri-yan geçit bulunan , galerili veya galerisiz kilise) aldığı söyleniyor.
Yormayın beni, gidin görün, çünkü görmeye değer bir antik yapı(Özellikle hala Ankara’da metro inşa edemeyenlerin gidip görmesini isterim).
İstanbul tarihi ve doğasıyla varsıl, fakat doğanıyla karman çorman.
İstanbul silueti, yani Osmanlı döneminin o güzelim minarelerin ve Bizans dönemi tarihi yapıların kenar çizgileriyle tek renk olarak oluşturdukları büyülü görüntülerini boğazdan izleyemiyorsunuz. Çünkü İstanbul o İstanbul olmaktan çıkıp Betonistan’a dönüşmek üzere. Sermaye tapınakları İstanbul Silüeti’nin yüreğine hançer gibi indirilmiş, bir değil, 100’lerce hançer darbesiyle İstanbul Silüeti düşmek üzere.
Yalı, yalı apartmanları, Göl Kuleler, Yeditepe kuleleri, yetmiyormuşçasına, devasa rezidanslarla ve dubleks villalarla çevrilmiş ‘Maltepe Sureyyapaşa, Sancaktep, Samandıra, İkitelli Başakevler, Ortaköy, Bebek , Beylikdüzü, Atakent, Avcılar, Esenyurt, Büyükçekmece, Küçükçekmece, Kandilli, Üsküdar, Çengelköy, Kanlıca, kısacası tüm İstanbul; Adapark, Batışehir, Bosphorus City, Bizim Evler,Brandium Residance, Crown, Deluxe, Elite City, Evera, Evviva Gümüş City, Exen İstanbul, Fuaye Sureyya Paşa, Kristal Şehir, Star Towers ve benzer projelerle İstanbul’un insanı ürperten büyülü ve etkileyici Silueti’ni bozdu. Durum bu iken birileri hiç çekinmeden; “Bizimle fena uğraşıyor olmalarına karşın, Başbakanımızın ifadesiyle Türkiye alan değil, veren el olmuş bir Türkiye’dir. Bu büyüklüğün en önemli altyapısını İnşaat-konut üretimini oluşturuyor. Önceki gün yine Başbakanımız 500 bin yeni konut hedefini tekrarladı…” diyerek İstanbul’u parsel-parsel yok ederken, Libya İsyancılarına el altında verildiği 200 milyon doları işaret edebiliyor ve bu paranın ne kadarının dağıtıldığını aklına getirmiyor. Asıl aklına getirmesi gereken olgu, bu konutların kimler tarafından alınabildiğidir. Bunlar yeni İslam burjuvazisi olmasın.
En önemlisi barınma sorunu olan insanlar mı, yoksa oy veren yandaşlara mı TOKİ aracılığıyla ev yapılıyor? Sorusu ise ayrı bir olgu.
İşte siyasi erk ve yağdanlıkları, İşte İstanbul…
İstanbul’un siluetini yok eden bir mantığın yeni bir çılgın projeye gereksinimi var mıdır? Siz söyleyin.
Ececanımız;İstanbul’un kamburu çıkmış diyor. Haklı…Dediğim gibi İstanbul’un sermaye tapınağı devasa yapılar adeta İstanbul’un 7 tepesine konuşlandırılmış kambur gibi…
İstanbul evlerinin 80’i geleneksel yapı teknolojisi ile inşa edilmiş(Teskere ve Betoniyor). Özellikle beton dökücüler çeyrek metreküplük teskere ve betoniyerle 300 dozlu beton karılması gerekir, yani metreküpünde 50 kglık 6 torba çimento. Çeyrek metreküpte ise 1, 5 torba. Betoncular 1, 5 torbayı dökmekten işçilik kaybı nedeniyle kaçınırlar. Çünkü bir torbanın yarısın dökecek, diğer yarısını aldığı yere koyacak, bu onun zamanın alır. Bunun için 1 torba veya zorlarsan 2 torba atar. Bu da beton dayanıklığının kimyasın bozar. Anlayacağınız İstanbul binalarının %80’idayanıksız. Bu nedenle o seni yıkmazdan, sen o’nu yıkmalısın. Güçlendirme projeleri hikaye. İstanbul’un tüm dokularını iyileştirmemiz gerekirken, ekonomik ve siyasi rantçıların İstanbul’u bozan dokusuna dokunuşu bana ve sana dokunuyor.
Yıllar sonra İstanbul’u böyle gezdim, böyle buldum; yıllar sonra gezecek olanlar ‘İstanbul çılgınlıkları sürdükçe’ acaba benim bulduğum İstanbul’u dahi bulabilecekler mi?(6 Temmuz 2011-Ankara)

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
GEZ-GÖR-YAZ
evesbere@mynet.com
evesbere@gmail.com
GSM: 0506 609 00 32

18 Haziran 2012 Pazartesi

BABALAR GÜNÜ BİR BABA BUNLARI SÖYLER Mİ?

Yaşam bu; dünün çocukları, bugünün babası, yarının dedesi,sonrası yolcu...

BABALAR GÜNÜNDE BİR BABA
17 Haziran 2012

Böylesi özel günlerin kapitalizmin ‘tüketim toplumunu kamçılayan’ özel günleri olduğunu vurgularız zaman-zaman. Doğrudur, fakat eksiktir. Bana göre dünya’da kutlanması gereken üç özel gün vardır; 1- Anneler Günü, 2- Babalar gün ve 3- Vatanın kurtuluş günü. Bunun dışında gün tanımam arkadaş.
Fakat, her üç günü de örselediler, özellikle Vatanın Kurtuluş Günleri olan ulusal günleri, 27 Mayıs Hürriyet gününü, ardından 19 Mayıs ve 23 Nisan günlerini…
Bugün ‘Babalar Günü’ imiş. Analar derken, kendi günümüz Babalar gününü unuttuk. Hiç önemli değil, önemli olan babalığı unutmamak, kendini unutmamak, kimliğini, kişiliğini, onurunu, erdemini, yoksulunu ille de anaları unutmamak, bunları anımsadığın noktada, insan olduğunu unutmaz, insanlığını sürdürülebilir çizgiye taşırsın.
Bir baba olarak, kişilik, onur, erdem…v.s. derken, aklıma geldi erken, Kürşat Tüzmen babalığı, güzel Aybike ve Yakışıklı Belgütay’ın babaları…
Bu günlerde, duygunun güzel olan her çeşidinin kaba saba, yani babaca şekillendiği bütünselleştiği ‘evrensel baba’ gibi değil de, duygunun iyi olmayan her çeşidinin bütünselleştiği “sanal baba” gibi sürekli manşetlerde. Özellikle ‘Babalar Günü’ olan bugün söyledikleri dikkatimi çekti(Keşke başka bir gün söyleseydi). Söylediklerini parçalı bulutlu sunacağım;
“Oğlum, fındık seks gücünü artırır. Ben her gün bir avuç fındık yerim… dedim. Fındık Tanıtım Grubu’nu kurdum. Sloganım, Öztürk Serengil’den ilhamla ‘Abidik Gubudik’ti. Ali Taran da aldı bunu, Aganigi Naganigi yaptı, bir-iki milyon dolar kazandı. Bari söyle, benim buluşumun üstüne sıçtın be!.... ODTÜ ’de ülkücüydüm. Devrimcileri dövüp dövüp atıyordum. İki ülkücü vardı: Biri ben, diğeri... İkimiz, 10 bin kişilik okulu sustaya çevirmiştik. Zafer Çağlayan diyor ya, “Eskiden tanışıyoruz” diye. O zaman ülkücüydü, şimdi “Kürt’üm” diyor; fark etmez, ülkücü türkücü... ODTÜ’den gider, Yükseliş’te onları dayaktan kurtarırdım(kesin bizden dayak yemiş olmalı ki, komünistleri orda da döver-döver pencereden atardım demedi. Anımsarım, İsmail Melih, canım şu katlı kavşak, gelir dayak yer dönerdi)… Canlı hedefler üzerinde çok çalışmamız olmuştur. Yok artık, siz de beni mafya lideri yaptınız! Çok iyi silah atarım. Bombalandık, tarandık, kurşun yaralarım var. Kimseye göstermedim ama size gösteririm. Kaç kere ölümden döndüm(büyük şansızlık..)…. Benim oğlan bana, “Ana sınıfı çocuğu’ diyor. ‘Yalan Dünya’daki Orçun gibi ayağını çarpıtıp “Babam doğuştan andropoz anne” diyor. Ben doğuştan andropoz adamım(bu sözü, sunucu ‘hiç olgunlaşmamış bir haliniz var’ deyince söylüyor)…….Yedi sene bakanlık yaptım(İşte benim ülkemin kaybettiği an, çünkü bu adam bu güzelim yurdumda 7 yıl bakanlık yaptı)…. Şimdi de Aydın Ayaydın ve oğlu Gökhan Ayaydın. Ulan erkekseniz… Kadınlarla dövüşmem, sevişirim. Zerre kadar erkekseniz, aşiretinizin olduğu Mardin’de ring kuralım. ( Aydın Ayaydın’ın “Mardin’de aşiretiz” sözleri üzerine) Hepsi gelsin, ben karşılarına tek başıma çıkacağım. Eğer onlar beni döverse kabadayı falan değilim…Dövüş benim sanatım, o zaman görürsünüz. İçimde bir kaplan var. Canı isterse dışarı çıkar, o an ikisi de yerdedir. Kaç dakika sürer? Beş-altı dakikada ikisi birden yerde…Annem Kasımpaşalı. Kasımpaşalıyız, bol paçalıyız. Başbakan’a diyorlar, aslı burada. Babam çok efendidir. Ama anne tarafımda yırtıcılık var. Annem dişi aslan ama ben kaplan doğdum…. Irak Petrol Bakanı Amir El Raşid de, Putin de bana ‘Dinamo’ dedi... Bir Superman, bir He-Man, bir de Tüzmen var. Ben sokaktan geliyorum. Dedem paşa ama ben sokakta yetiştim. Bana ‘külhanbeyi’, ‘kabadayı’ diyebilirsiniz. Yabancılar ‘Tiger’ (kaplan) derdi. Siz de Kür…Kaplan diyebilirsiniz…. iyi babalık yapamadım…”
Dedim ya, babalar günü bari bunları söylemeseydi. Babalar günü, çocuklarının babasının ağzına…… Ailenin aslında bu babaya sahip çıkması gerekir.
Uzmanlar uyarıyor; “Baba sevgisi çocuğunuzun kişiliğini belirler, baba figürü eksikse...ebeveynlerinin sevgisinden veya varlığından yoksun büyüyen çocukların kültür, ırk, cinsiyet ayrımı olmaksızın yetişkinliklerinde benzer tepkiler verip benzer sorunlarla karşı karşıya kaldıklarını belirtti… baba güçtür, güvendir, kişinin arkasındaki ağaçtır. Hayat şartları içinde çok zaman ayıramasa da babanın sevgisini ve desteğini çocuğuna mutlaka hissettirmesi gerekir.”
Ricam o ki, ailesi lütfen uyarsın ve durdursun, çünkü kendisinde olmayan, dahası yok etmek için savaş verdiği değerlerin; kişiliğin, erdemin, onurun, gururun ailesinde olduğunu düşünüyorum. Kendisi zaten yazık ediyor, ailesine yazık ve çevresine yazık. Tam bir ariza, aklını almış Ayaydınlar...Yazık, ülkeme, bu kişi bakanlık yaptı...Benim ülkem böylelerin egemen olduğu iktidarı hak ediyor mu?
Her ne ise; sevgili babam, servet bırakmadın ama, servetin ötesinde değerler bıraktın, her onurlu, erdemli ve yürekli baba gibi. Sana öykündüm ve babalık yapmaya çalışıyorum. Özledim be baba, o yoksulluk, ama onur ve erdem kokan senli günleri. Evet, gün gelecek, sırayla özletecek tüm babalar kendini.
Bilmem beni özleyen olur mu?
Nice nitel babalar günü dileğiyle, babalar gününüzü kutlarım. Tabii ki Tüzmen’in de…
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM. 0506 609 00 32

17 Haziran 2012 Pazar

BABALAR GÜNÜ KÜRŞAT TÜZMEN BABANIN SÖYLEDİKLERİ


Sevgili Babam

BABALAR GÜNÜNDE BİR BABA
Böylesi özel günlerin kapitalizmin ‘tüketim toplumunu kamçılayan’ özel günleri olduğunu vurgularız zaman-zaman. Doğrudur, fakat eksiktir. Bana göre dünya’da kutlanması gereken üç özel gün vardır; 1- Anneler Günü, 2- Babalar gün ve 3- Vatanın kurtuluş günü. Bunun dışında gün tanımam arkadaş.
Fakat, her üç günü de örselediler, özellikle Vatanın Kurtuluş Günleri olan ulusal günleri, 27 Mayıs Hürriyet gününü, ardından 19 Mayıs ve 23 Nisan günlerini…
Bugün ‘Babalar Günü’ imiş. Analar derken, kendi günümüz Babalar gününü unuttuk. Hiç önemli değil, önemli olan babalığı unutmamak, kendini unutmamak, kimliğini, kişiliğini, onurunu, erdemini, yoksulunu ille de anaları unutmamak, bunları anımsadığın noktada, insan olduğunu unutmaz, insanlığını sürdürülebilir çizgiye taşırsın.
Bir baba olarak, kişilik, onur, erdem…v.s. derken, aklıma geldi erken, Kürşat Tüzmen babalığı, güzel Aybike ve Yakışıklı Belgütay’ın babaları…
Bu günlerde, duygunun güzel olan her çeşidinin kaba saba, yani babaca şekillendiği bütünselleştiği ‘evrensel baba’ gibi değil de, duygunun iyi olmayan her çeşidinin bütünselleştiği “sanal baba” gibi sürekli manşetlerde. Özellikle ‘Babalar Günü’ olan bugün söyledikleri dikkatimi çekti(Keşke başka bir gün söyleseydi). Söylediklerini parçalı bulutlu sunacağım;
“Oğlum, fındık seks gücünü artırır. Ben her gün bir avuç fındık yerim… dedim. Fındık Tanıtım Grubu’nu kurdum. Sloganım, Öztürk Serengil’den ilhamla ‘Abidik Gubudik’ti. Ali Taran da aldı bunu, Aganigi Naganigi yaptı, bir-iki milyon dolar kazandı. Bari söyle, benim buluşumun üstüne sıçtın be!.... ODTÜ ’de ülkücüydüm. Devrimcileri dövüp dövüp atıyordum. İki ülkücü vardı: Biri ben, diğeri... İkimiz, 10 bin kişilik okulu sustaya çevirmiştik. Zafer Çağlayan diyor ya, “Eskiden tanışıyoruz” diye. O zaman ülkücüydü, şimdi “Kürt’üm” diyor; fark etmez, ülkücü türkücü... ODTÜ’den gider, Yükseliş’te onları dayaktan kurtarırdım(kesin bizden dayak yemiş olmalı ki, komünistleri orda da döver-döver pencereden atardım demedi. Anımsarım, İsmail Melih, canım şu katlı kavşak, gelir dayak yer dönerdi)… Canlı hedefler üzerinde çok çalışmamız olmuştur. Yok artık, siz de beni mafya lideri yaptınız! Çok iyi silah atarım. Bombalandık, tarandık, kurşun yaralarım var. Kimseye göstermedim ama size gösteririm. Kaç kere ölümden döndüm(büyük şansızlık..)…. Benim oğlan bana, “Ana sınıfı çocuğu’ diyor. ‘Yalan Dünya’daki Orçun gibi ayağını çarpıtıp “Babam doğuştan andropoz anne” diyor. Ben doğuştan andropoz adamım(bu sözü, sunucu ‘hiç olgunlaşmamış bir haliniz var’ deyince söylüyor)…….Yedi sene bakanlık yaptım(İşte benim ülkemin kaybettiği an, çünkü bu adam bu güzelim yurdumda 7 yıl bakanlık yaptı)…. Şimdi de Aydın Ayaydın ve oğlu Gökhan Ayaydın. Ulan erkekseniz… Kadınlarla dövüşmem, sevişirim. Zerre kadar erkekseniz, aşiretinizin olduğu Mardin’de ring kuralım. ( Aydın Ayaydın’ın “Mardin’de aşiretiz” sözleri üzerine) Hepsi gelsin, ben karşılarına tek başıma çıkacağım. Eğer onlar beni döverse kabadayı falan değilim…Dövüş benim sanatım, o zaman görürsünüz. İçimde bir kaplan var. Canı isterse dışarı çıkar, o an ikisi de yerdedir. Kaç dakika sürer? Beş-altı dakikada ikisi birden yerde…Annem Kasımpaşalı. Kasımpaşalıyız, bol paçalıyız. Başbakan’a diyorlar, aslı burada. Babam çok efendidir. Ama anne tarafımda yırtıcılık var. Annem dişi aslan ama ben kaplan doğdum…. Irak Petrol Bakanı Amir El Raşid de, Putin de bana ‘Dinamo’ dedi... Bir Superman, bir He-Man, bir de Tüzmen var. Ben sokaktan geliyorum. Dedem paşa ama ben sokakta yetiştim. Bana ‘külhanbeyi’, ‘kabadayı’ diyebilirsiniz. Yabancılar ‘Tiger’ (kaplan) derdi. Siz de Kür…Kaplan diyebilirsiniz…. iyi babalık yapamadım…”
Dedim ya, babalar günü bari bunları söylemeseydi. Babalar günü, çocuklarının babasının ağzına…… Ailenin aslında bu babaya sahip çıkması gerekir.
Uzmanlar uyarıyor; “Baba sevgisi çocuğunuzun kişiliğini belirler, baba figürü eksikse...ebeveynlerinin sevgisinden veya varlığından yoksun büyüyen çocukların kültür, ırk, cinsiyet ayrımı olmaksızın yetişkinliklerinde benzer tepkiler verip benzer sorunlarla karşı karşıya kaldıklarını belirtti… baba güçtür, güvendir, kişinin arkasındaki ağaçtır. Hayat şartları içinde çok zaman ayıramasa da babanın sevgisini ve desteğini çocuğuna mutlaka hissettirmesi gerekir.”
Ricam o ki, ailesi lütfen uyarsın ve durdursun, çünkü kendisinde olmayan, dahası yok etmek için savaş verdiği değerlerin; kişiliğin, erdemin, onurun, gururun ailesinde olduğunu düşünüyorum. Kendisi zaten yazık ediyor, ailesine yazık ve çevresine yazık. Tam bir ariza, aklını almış Ayaydınlar...Yazık, ülkeme, bu kişi bakanlık yaptı...Benim ülkem böylelerin egemen olduğu iktidarı hak ediyor mu?
Her ne ise; sevgili babam, servet bırakmadın ama, servetin ötesinde değerler bıraktın, her onurlu, erdemli ve yürekli baba gibi. Sana öykündüm ve babalık yapmaya çalışıyorum. Özledim be baba, o yoksulluk, ama onur ve erdem kokan senli günleri. Evet, gün gelecek, sırayla özletecek tüm babalar kendini.
Bilmem beni özleyen olur mu?
Nice nitel babalar günü dileğiyle, babalar gününüzü kutlarım. Tabii ki Tüzmen’in de…
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM. 0506 609 00 32

ARTVİNLİLER ASLA BÖLÜNMEZ

Tüm gerçeklerin söylendiği ve söylenmesi gereken düzlemi Genel Kurullardır

ANKARA'DAKİ ARTVİNLİLERİ ÇARPMAK TOPLAMAK ÇIKARMAK VE BÖLMEK
Artvinliler için böylesi 4 işlemli matematiksel tanımlı başlık atmak, 4 bilinmeyenli denklem tanımı ve çözümünden iyidir.
Yazıya madem matematik ile giriş yaptık: yaşamın gerçeğini de matematik ile ifade ederek asıl konulara doğru yol almaya başlayalım:
“ Her şey net olarak ortada iken; kimse, 4 bilinenli denklemi 4 bilinmeyenli denklem diye abartmaz. Ve ardından da bu 4 bilinmeyenli denklemi; varmış gibi, yok etme metodunu kullanarak çözmeye kalkmaz.”
Var mı 4 bilinenli denklem? Yok! Yazımızda da olmayanlara değineceğimize göre mahsuru yok…
Doğrusu;
Kimse aklından geçirmesin; Artvinliyi, kimse toplayamaz-çıkaramaz ve çarpıp bölemez. Çünkü Artvinli bir bütündür ve o bütünselliğini ‘var olma adına’ her zaman korumuştur.
Bu nedenle;
Sevgili Rasim Yılmaz’ın ‘Bölündük ey Artvinlim’ türküsüne kesinlikle katılmıyorum. Artvinli ne yerel bazda, ne de ulusal bazda böylesi bölünmüşlüğe izin vermez ve de vermemiştir.
İki grup veya iki birey arasındaki çekişmeyi, genel sorunmuş gibi algılatma adına Artvinliler bölündü demenin ve üzerinde, manifesto işlevinde öyküler yazmanın ve de bunu tüm ülke geneline yaymanın anlık duygusal duruş olduğunu söylemek isterim.
Bölünmüşlüğün kaynağı olarak, Artvin ve Artvinli sorunlarına çözüm getirici etkinlikler için gerekli düşündaşlığın olmayışından çok; Atatürk’ün evrensel felsefesine olan saygının ifadesi ‘ Anitkabir’e çelenk koyma’ yarışı gösterilirken, var olmayan bölünmüşlüğün derin sebeplerine inmek ve bunu yaygınlaştırmak bence talihsizlik olsa gerek.
İşte bu noktada ‘Demokratik Kitle Örgütü’ olmaktan çok-ki sosyolojik olarak D.Kitle örgütüdür, çünkü Artvinli de Anadolu’nun kitlesidir-, dayanışma ve yardımlaşma boyutunda hemşeri örgütü olan “Artvin Kültür ve Yardımlaşma Derneği(AKYD)” ve Kamu kurumu niteliğindeki bir başka Demokratik Kitle Örgütü olan Hemşeri Örgütü “Artvin Kalkınma ve Eğitim Vakfı(AKEV)” arasında, bırakın çekişmeyi, hatta kavgayı; büyük bir çatışma varmış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Yok böyle bir şey. Var olan; her iki yerel örgütlenmenin içindeki ‘en fazla birkaç kimliğin’, kendi doğrularıyla hareket ederek birbirlerine görece rahatsızlıklar vermesidir. İşin üzücü yanı; diğer yerel örgütleri kendi yanlarına çekmek için zorlamaları. Bu süreçtir Artvinlileri fazlasıyla rahatsız eden.
Bu yaşanılanlarda; salt Vakıf yönetimindekileri sorumlu göstermek ve Artvin Kültür ve Yardımlaşma Derneği yönetimini yaşatılanlardan soyutlamak taraflı ve haksız bir duruştur bence.
Belli zamanlarda işleyen bu gerilimli görece sürecin yarattığı olumsuzluğu kırmak hiç de zor olmasa gerek. Bunun için başta yapılması gereken, kendi doğrularıyla hareket edenleri besleyen duruşlardan vazgeçmektir. Olayların yaratıcısı olarak gösterilenler bu konuda kararlı bir şekilde uyarılmalıdır ve bu durumda; hizmetlerini Artvinlilere daha etkin bir şekilde anlatabilecekleri net olarak kendilerine vurgulanmalıdır. Böylelikle sanal gerilimin ortadan kaldırılacağını düşünüyorum.
Bu anlam veremediğim çekişmenin, özellikle Artvinlinin yıllara ötelenmiş özlemi olan “Artvin Evi”’inşasının bitimi sonrası abartılması. İnanın insanın aklına bazı senaryolar getirmiyor değil……
Senaryoların garantisi Artvinlilerin kişiliğinde ve kimliğinde gizlidir;
Birileri asla ‘Artvin Evi’ni kendi amaçları için ele geçiremeyecektir. Biri veya birileri asla ‘Artvin Evi’ni kendi taşınmazı imiş gibi kullanamayacaktır.
Kapitalizmin paylaşım ve bölüşümden uzak ‘bireyci çıkara özdeş’ bu mantığa hiçbir Artvinli izin vermez. Vermez, çünkü ‘Artvin Evi’ Artvinlinin Artvinli için ortaya koyduğu bir eserdir. Onda; emekle ve zekâ ile yoğrulmuş 50 yıllık özlemin kutsallığı gizlidir.
Bu olumsuz izlenimi, kırmak hiç de zor olmayan birlikter duruşla yaşam bulma olasılığına sahipken, hala bireysel doğrularının yarattığı yanlışların sahiplerini besleyen bir duruştan kendimizi soyutlayamıyor ve söylemler geliştiriyorsak, onlardan önce kendimizi sorgulamalıyız.
Bu noktada, Dernek ve Vakıf arasındaki özgeçmişe değinmek gerektiğini düşünüyorum.
Bunun için yaşadığım bir anekdota yer vermek zorundayım.
Vakfın kurucu üyelerinin saptandığı 1990’lar sürecinde, Dernek ve Vakıf ilişkilerinin nasıl olması gerektiği konusunda, değerlendirmeler asla tartışma çizgisine taşınmamıştı. Çünkü, Ankara’daki tüm Artvinliler, güçlü ve etkin bir dayanışma ve bunun için de, var olan dernek düzleminde vakıf kurulmasını zorunluluk olarak görüyordu.
Bir grup, Derneğin kapatılıp ve taşınmazların kurulacak vakfa aktarılmasından yana idi.Gerekçe olarak, aynı işlevdeki iki yerel hemşeri örgütünün, özellikle etkinlikler bağlamında birbirinin ayak bağı olacağı endişesi gösteriliyordu.
Bir diğer grup ise; derneğin 50 yıllık geçmişinin olduğunu, kesinlikle kapatılmaması gerektiğini, her iki kuruluşunun işlevlerinin ve özgörevlerinin ‘sosyal düzlemde’ farklı olduğunu, yasal yapılanmaları bağlamında birbirlerinin alanlarına girmelerinin söz konusu olamayacağını söyleyerek, derneğin kapatılmaması gerektiğini savunmaktaydı.
Yılını net anımsamıyorum. 1996 olsa gerek. Artvin Kültür ve Yardımlaşma Derneği Genel Kurulu’nu yapıyor. Dernek yöneticisi sevgili iki Artvinlim, Divan Başkanı olmamı istedi. Evet dedim. Genel Kurul Başladı. Beni Divan Başkanlığına önerdiler. Bir başka Sevgili Artvinli, saygın insan Ayhan Arifağaoğlu’nu önerince, Artvinlilik terbiyesi gereği ben çekilmek istedim. Ayhan ağabey istemedi ve benim divan başkanı olmamda hiçbir sakıncanın olmadığını söyledi.
Ve Genel Kurul süreci işlemeye başladı. Genel Kurulun en belirgin gündemi; ‘Dernek ve kurulacak Vakıf arasındaki ilişkiyi içeren’ madde idi.
Ayhan ağabey ve Arhavililer Vakfı Başkanı Ertan Giritlioğlu, Derneğin kapatılıp mallarının vakfa devredilmesiyle ilgili önerge verdiler. Ardından bu önergeye karşıt önerge geldi.
Divan başkanı olarak, her iki önerge sahiplerini ortak noktada buluşturmak üzere benim bir önerim oldu. Önerim şu idi: “Gerçekten, Artvin Derneğinin geçmişi 1950’ler dayanıyor. Tarihi bir yerel örgütlenme. Kapatılmaması gerektiğini düşünüyorum. Kimliği bir müze şeklinde korunsun. Üzerindeki taşınmazlar Vakfa devredilsin ve Vakıf, Dernek iç içe birbirini tamamlayarak yaşasınlar…” Bu önerim kabul gördü ve genel kurul kararları olarak tutanağa geçti.
Süreç içinde, vakıf kuruldu İki tüzel kişiliğin, özellikle Derneğin Vakfın önüne geçmemesi ile ilgili bir protokol imzalandı ve çalışmalara başlandı.
Nedense, sözünü ettiğim genel kurul kararı uygulanmadı-ki yasal olarak halen uygulanabilir-. Uygulanmanın ötesinde protokol bile dikkate alınmayarak, bize ayrılan bir odanın dahi kirası istenir oldu.
Bunun yanı sıra, Artvin Kalkınma ve Eğitim Vakfı’nın yayın organı olan ve önerimle adı “Atabarı” konan dergiyi bile “Bizim Atabarı” adı altında Artvin Kültür Ve Yardımlaşma Derneği yayınlamaya başladı.
Tüm bunlar, derneğin, Vakıf ile düşlediği ortak çalışmaları öteler oldu.
Hiçbir gün çıkıp, dernek ve vakıf arasındaki bu olayı gündemime almadım, bir çatışmaya meydan vermemek için. Fakat sevgili Rasim Yılmaz ve ardından sevgili Demir Akın, yüksek katsayılı bölünmeden ve de vakıf yanlışlarından yazılı olarak söz etmeye başlayınca ben de klavyenin tuşlarına yöneldim, ilk kez.
Söylememem odur ki,Vakıf ve Dernek arasında böylesi bir anlaşmazlık yaşandı, fakat yaygınlaştırılmadı ve huzursuzluğun kaynağı haline getirilmedi.
Bu sakinlik süreci , 2008 yılında Vakfın ‘Artvin Evi’ projesinin temeli atıncaya dek sürdü. Ve yavaş-yavaş suskunluk sesliliğe dönüşür oldu. Yani, özeleştiriden soyut suçlamalar getirilmeye başlandı. Ardından, birkaç kişinin bireysel hataları kendini göstermeye başladı; Artvin Evi inşası süresince artan dozda devam etti.
Bilindiği gibi;
“Artvin Evi Projesi’, 50 yıllık bir düş idi ve bu 50 yıllık düşü, 2008 dönemi Vakıf Başkanı Nuri Kemal Demirel ve Yönetim Kurulu üyeleri; Aydın Karasüleymanoğlu, Şevket Çorbacıoğlu, Cemal Kadioğlu, İsmail Baytan, Mühittin Alız, Raşit Osman Çavuşoğlu, Cemil Vural, Kemal Ocak, Tuğrul Balaban, Cengiz Dede, Demirhan Elçin, Tuncay Özaslan, Şinasi Toker, Turgut Balaban, Hasan Palaşoğlu, Tahsin Altun’un gayretli çalışmaları ve Artvin Milletvekilleri Metin Arifağaoğlu, Yüksel Çorbacıoğlu ve Ertekin Çolakların maddi ve manevi katkılarıyla, İsmet Acar, İlhan Adiloğlu, Mehmet Nazif Günal, Nuri Özaltun, Ali Tekin Çelik gibi Artvin’lilerin gururu işadamlarının maddi ve Manevi katkılarıyla, Artvinli dostlar ve başta Nadir Ataman olmak üzere tüm Artvinliler; “Artvin Evi” projesini tamamlayarak, Türkiye’de böylesi bir ilki başarmıştır. Ve TOKİ tarafından örnek ‘Karadeniz Evi Projesi’ olarak düşünülebilmiştir.
Öyle ki, her kentin Atatürk Kültür Merkezi(AKM)’nde yaptığı tanıtım günlerini biz Artvinliler olarak; “Artvin Tanıtım Günleri”ni “Artvin Evi”nde gerçekleştirerek, Türkiye’de bir ilke daha imza attık. Bu etkinliği özellikle istedik, çünkü etkinliğin Artvin Evi’ni tanıtacağını ve Artvinlileri ‘Artvin Evi’ne yakınlaştıracağını düşündük.
Artvin Evi’nin bulunduğu vadi bundan sonra ‘Kentlerin Kültür Vadisi’ olarak işlev üstleneceğini düşünüyoruz. Çünkü, Artvin Evi’, çevresi ve mekansal konumu, işlevi ile, tanıtım etkinliklerini yapıldığı AKM’den daha fazla kullanım alanına sahip olmanın yanında ulaşım kolaylığına da sahipti.
Etkinlik süreci içinde, dernek ve vakıf arasındaki gelenek halini alan eleştiriler abartılı olarak kendini gösterdi.
Örneğin, bir önceki yılda yapılan ilk ‘Artvin Tanıtım Günleri’ni 500 bin kişi ziyaret etmiş. Bir anda Ankara’nın nüfusunun ne kadar olduğu aklıma geldi. AKM etkinliği ile Artvin Evi’nde yapılan etkinlik arasında katılım bağlamında büyük fark olduğunu asla yadsımıyoruz, fakat bu fark, 500 bin katılımın getirdiği fark değildi. Böylesi devasa katılım, ürünlerini sergileyenleri holding sahibi yapardı. Katılımlarda, genellikle nicel yanında niteli yakalamak esastır. Artvin Evi’nde yapılan etkinlikte istenen niceli yakalayamadık, fakat 25 binleri aşan katılımla niteli yakaladık, çünkü stant sahiplerinin tümü mutluydu. Kısacası, kuru kalabalık yoktu.
Bu ve benzer çizgideki tartışmaları zaman-zaman Vakıf yöneticilerini ve de Artvinlileri rahatsız ettiği gibi, zaman-zaman da tebessüm ettirdi. Tebessüme neden; çelişkiler bütününde, trajik ve de komik bir tartışma idi.
Deniyor ki; “Vakıf yöneticileri Tekelci burjuva ile işbirliği yaparak Artvinliliği dışladı.” Son derece talihsiz bir yaklaşım. Burada, tekelci burjuva Artvinli işadamları oluyor. Ne zaman mı? Biz özdeksel katkı aldığımız zaman. Fakat, kendileri özdeksel katkı aldığında ‘Tekelci burjuva’ aniden ‘Hayırsever İşadamları oluyor’
Deniyor ki; “ Yöre örgütlerinin temel işlevi tüm ülke sorunları konusunda düşünce üretmelidir, çözüm geliştirmelidir… Vakıf bunu yapmamakta ve teslimiyetçi bir duruş sergilemektedir.”
Düşünce üretip, çözüm geliştirmeyi yadsımak olası mı? Biliyoruz ki, yöre-hemşeri örgütlerinin, önceliği; yörelerinin ve hemşerilerinin sorunlarını çözmektir. Siz eğer, yerelden ulusala, ulusaldan evrensele gitmek istiyorsanız, önce yerelin sorunlarını çözmek sorundasınız, çünkü yerel ulusalın, ulusallık da evrenselliğin parçasıdır, parçalardan bütüne gidilir, bütünden parçalara değil. Ki, vakıf olarak böylesi etkinlikler sürecini başlatmadığımızı özellikle belirtmek isterim. Doğru; Artvin Tanıtım Günleri’nde neden bu süreç işletilmedi. Size hak veriyorum, ama lütfen bana da şu soruyu sorma hakkı verin; “Birinci Artvin Günleri’nde kaç etkinlik yapıldı ve kaç kişi katıldı?”
Deniyor ki; “Bugün Vakıf ve Dernek arasında sıkıntıların özünde; vakfın yönetiminde yer alan arkadaşlarımızın bir kısmında egemen olan yönetim tarzı yatmaktadır”
Külliyen tek boyutlu böylesi eleştiriye katılmam asla olası değildir.
Sadece, vakıf yöneticilerini; açık olmamakla, katılımcı olmamakla, antidemokratik karar almalarla, hesap sorulamazlıkla, yenilik karşıtı olmakla, işbirliği ve koordinasyonsuzluktan uzak olmakla, güvenirli olmamakla, kaynakları etkin kullanmamakla suçlar ifadeler kullanırsan, ve 20. yüzyıl, 21.yüzyıl demagojisi ile çağdışılıkla suçlarsan bırak haksızlığı, önü alınmaz bir kavganın kapısını aralarsın. Çünkü, biliyorsunuz ki; karşı taraf olarak işaret ettiğiniz grupta ‘ömrü böylesi savaşlarla geçmiş’ birikimli insanlar var.
O ifade; ““Bugün Vakıf ve Dernek arasında sıkıntıların özünde; vakfın ve derneğin yönetiminde yer alan arkadaşlarımızın bir kısmında egemen olan yönetim tarzı yatmaktadır” şeklinde olsa, daha uzlaşıcı ve kucaklayıcı olmaz miydi? Daha barış kokmaz miydi.
Böylesi ifadenin altına, Artvinlilerin %90’ı imza atar. Nedeni; akılcı bir özeleştiri olmasıdır.
Diyorum ki; tüm bunlar tatlı çelişkiler, asla yaman çelişkiler değil.
Yaman çelişkiler bile Artvinlileri, ille de Ankara’daki Artvinlileri bölemez ve de bölmek isteyenleri de ötelemez.
Çünkü; bizi asla böylesi çelişkiler öfke boyutundaki kaba duygusallığa itemez de ondan.
Yazımı Demir Akın’ın “Son söz olarak şunu ifade etmek isterim. Yaşadığımız bazı sıkıntılar Artvinliler arasında bir bölünme olarak değerlendirmemelidir.” şeklindeki çok doğru ifadesi ile bitirmek isterdim.
Fakat , cümlenin devamındaki “…Bu küçük bir grup arkadaşımızla çok geniş bir topluluk arasında sadece bir yönetim tarzı farklılığıdır” biçimindeki ifadesi beni gerçekten, Demir kardeşim adına üzdü.
Kaçak bir duruş sergileyerek birilerinin küçük insanlar olduğunu vurgulamak, Artvinli için hiç de şık durmuyor, çünkü biliyoruz ki hiçbir Artvinli küçük değildir; bu ifadenizi anlamayacak kadar da çocuk değildir…
Yok bu bir cümle kurma hatası ise, o noktaya dek, kurulan güzel cümleleri de örselediğini belirtmek isterim.
Yazanın sonunda, sıradan bir kimliğin bile anlayabileceği, gizli tehditler ise, Demir kardeşimin bir başka üzücü yanı;
“’Ancak herkesin de yaşananları soğukkanlı ve dostane üslupla değerlendirmesi ve yaptıklarının kime hizmet etiğine dikkat etmesi gerekmektedir. Yaşadığınız gün için iyi olduğunu düşündüğünüz bir uygulamanın uzun vadede sizi sıkıntıya sokması kaçınılmazdır. Bunun için, o işin yapılabilirliğini ve sürdürülebilirliğini nesnel verilerle değerlendirmeniz gerekir. Bu yeteneğe tüm Artvinlilerin sahip olduğuna inanıyorum.” Ne demek?
Kime mi hizmet ediyoruz? Artvinliye…Bu konuda da alabildiğine iddialı, alabildiğine dikkatliyiz.
Bu uygulama bizleri sıkıntıya niçin soksun? Aksine; bu başarılı uygulamanın birilerini sıkıntıya soktuğunu düşünüyorum
Artvinlinin yeteneğinden kimse kuşku duymuyor. Yeter ki, her şeyden kuşku duyup, insanların kafaları karıştırılmasın.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Artvin Kalkınma ve Eğitim Vakfı II.Başkanı
evesbere@mynet.comGSM: 0506 609 00 32

15 Haziran 2012 Cuma

ÜLKEMİN YAPISINI DEĞİŞTİRECEK DÖRT HABER VE GÜNDEMLERİN EFENDİSİ ERDOĞAN






Ülke kaderini değiştirecek iki lider








TÜRKİYE’NİN YAPISINI DEĞİŞTİRECEK DÖRT DÖRTLÜK HABERLER VE GÜNDEMLERİN EFENDİSİ

Her dört haber, ülkemin demokratikleşme sürecini
İvmelendirecek işlevde haber . Bu dört haberin; demokrasinin geleceği adına evrensel işaretler veren özler taşıyor olması ilginç geldi bana, çünük özlenen bir durum.
Taraflar bu konuda ne kadar samimi?
Örneğin; Erdoğan ve Kılıçdaroğlu arasında ‘Kürt sorununu çözmeyi amaçlayan ‘ uzlaşımsı buluşmalar.
Örneğin; Kürt sorunu hakkında uzak duran Leyla Zana’nın, sorunun çözümünde Erdoğan’a güvendiğini söylemesi.
Örneğin; Başbakan’ın Fetullah çağrısı.
Örneğin; Ömer Dinçer’in, etnik dillere seçmeli diller grubuna alması…
1-CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Kürt sorunun çözümü için partisinin hazırladığı paketi, Başbakan Erdoğan’a sunmak için AK Parti Genel Merkezi’ne geldi. Kritik görüşme başladı… CHP’nin öneriler arasında, Meclis'te Toplumsal Mutabakat Komisyonu kurulması ve sivil toplum kuruluşları temsilcilerinin yer alacağı “Akil Adamlar Grubu”nun oluşturulması da var.
AK Parti, kendi düzleminde CHP’nin samimi olduğuna inandığımı önerilerini ne kadar ciddiye alacak ve değerlendirip kararını verecek? Gönül ister ki, tüm bunlar ‘Gündemlerin efendisi’ Erdoğan’ın yeni amaçları için bir zaman kazanma oyunu olmamasıdır.
2- Uzun zaman sessizliğini koruyan Kürt siyasetinin etkin isimlerinden Diyarbakır Bağımsız Milletvekili Leyla Zana ; “Erdoğan bu işi çözer dedi” .
Leyla Zana’nın neden bağımsız olduğunu biliyoruz(Ceza nedeniyle partili olamıyor). Benim kafama takılan, kendisini geri çekmiş olması. Acaba BDP ile aralarında bir uzlaşısızlık mı var? Bu nedenle söylemindeki samimiyet sorgulamaya açık
3-Başbakan Erdoğan'ın Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulacağını açıklamasının ardından Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer zazaca, Lazca, Abhazca'nın da seçmeli ders olacağını söyledi. Bu arada, Bakanlığın, 180 iş günü olan eğitim süresini arttırmak için çalışma başlattığı belirtildi.
http://www.kanalb.com.tr/haber.php?HaberNo=42148
Evet;
“Nosteneri Nena Lazca” seçmeli ders oluyormuş.
Sevindim, çünkü benim Lazcam gerçekten ‘Nostoneri nenayen(Tatlı bir dildir)’
İktidarın ender beğendiğim icraatlarından biri(Kimse AK Partili mı oldun? demesin. Eğer siyasette, karşı tarafı tümüyle yanlışlarsanız, sizde bir yanlışlık var demektir).
Bu nedenle diyorum ki;
Çocuklar seçin Lazcayı, öğretmenlik benden…Kurs bedava…
Laz dili dünya dilleri içinde en zengin dil... Bundandır ki fiil çekimleri bağlamında müthiş zengin;
Türkçede; 'Aşağı indim cümlesi' Lazcada tek sözcük; "Gebti'...
“Yukarıya doğru atladım” cümlesi; "e3ebükapi"...
Karşıdan geçtim" cümlesi “Golapti"....
Lazcayı öğrenen, müthiş bir dil öğrenmiş olur....
Nena 3küni(bizim dilimiz), nen skani(senin dilin)....Nostoneri nena( tatlı dil)...
Vuuu bere 3kimi, soti lazuri döbaramitare, jandarmak mendekonorasen( aman haa, çocuğum, sakın lazca konuşursun, jandarma seni alıp götürür) günleri anımsayınca, acaba demokrasi konusunda bunlar samimi mi, yoksa, demokrasiyi, dedikleri gibi amaçlarına ulaşmak için araç olarak mı kullanıyorlar?
Mehmet Sarı kardeşim; “Ben Türkçe’den vaz geçmem” deyince şunları yazma gereksinimi duydum:
“Türkçe'den elbette ki vazgeçme, geçersen zaten yok olur...Diller gizemli evrensel kültürel özelliklerdir. Bir dil ölünce, arkasında nice uygarlıkların öldüğünü düşündün mü Mehmet kardeşim?! Bugün birileri resmen Türkçe konuştuğunu zannediyor. Düşünün; insan uzuvlarının ve türk dil tarih kurumunun bulguladığı sınırlı sözcüklerin dışındaki tüm sözcükler Arapça, Farsça ve Fransızca...Şimdi buna ingilizce de eklendi...Örneğin esnaflar Türkçe tabela asmaz oldu;. Evet, konuştuğun türkçe'nin geri kalanı da Latince, İtalyanca, Ermenice sözcüklerden oluşuyor... Senin 'Temel' sözcüğün, yani bizüm Temel bile Türkçe değil, Yunanlı, Fizik sözcüğü, Fransızca...Sevgli Mehmet; Türkçe'den vazgeçmem diyorsun da, birileri Türkçe'den çoktan vazgeçmiş haberimiz yok; yakında bu konuları içeren kitabam çıkacak sana özellikle göndereceğim......Sen sen ol, Türkçeni öldürenlere savaş aç…Adam evine ekmek götüremiyor ‘Patiseraya gideceğim’ diyor....Ha ekmek deyince aklıma geldi; bildiğin Fırın sözcüğü var ya, işte o Fırın bile Fransalı(FOURNEAU).”

http://blog.milliyet.com.tr/laz-tarihine-arhavi-ozelinde-katki/Blog/?BlogNo=204700
4-Erdoğan, Türkçe Olimpiyatları'nın Arena'daki finalinde Fethullah Gülen'e seslendi:
Gurbet hasrettir. Hasretin bedeli, faturası çok ağırdır. Biz, gurbette olup, şu vatan topraklarının hasreti içinde olanları aramızda görmek istiyoruz...
Bu çıkışı, benim gibi sıradan birinin de kafasını karıştırıp, kimyasını bozdu;

En az 15 gün, en çok 45 gün 'Karanlığın Gülen yüzü'nü tartıştıracak...Aman siz siz olun, bu tartışma kalabalğında cebinizde ne var ne yok boşaabilir; cüzdana dikkat....
Bu gündem değişikliği karşısında ortaya çıkacak olası senaryoların başlıklarını sıralayayım:
1- Sona geldiler. İslam Cumhuriyet’ini ilan
Edecekler. Hümeyni benzeri bir manevi liderin gelme zamanı.
2- Erdoğan, başkanlık sisteminde Fetullahı yanına çekmek istiyor.
3- Fetullah'a meydan okuyor. Çünkü; Fetullah grubu 'Özel Yetkili Mahkemelerin’ kaldırılmasına şiddetle karşı; devlet bu mahkemelerle her an başıma bir şey getirir diyerekten.
4- AKP'de çözülme başlayabilir; Çünkü, Fetullahçılarla, Nakşiler arasında savaş şiddetlenir oldu.
5- Fetullah asla Türkiye'ye gelmez, çünkü o salt İslamiyet'e oynamıyor, tüm dünyanın manevi lideri olmak istiyor, yani küresel oynuyor. Onun içindir ki, 'Zaman-zaman yazılarımda belirttiğim gibi' Amerika'ya yerleştikten sonra; "La İlahe İllellah Muhammeden Resullah" demeyi bırakıp; "La İlahe İllelah" demeye başladı...Neden mi; İsevileri ve Müsevileri kırmamak için..
Mehdi'nin Dünyada olduğunu söyleyenler aklıma geldi nedense(Canım akıl çelen, Ömer Çelakıl prgramları...).
5-Erdoğan için, ömrünün az kaldığını söyleyen Cemaat, yavaş-yavaş Türkiye'ye gelme hazırlığı yaptığını anlayan Erdoğan, Fetullah'ın bir an önce gelmesini istiyor, çünkü hesabı görmek niyetinde, erken…
Bu konu vurgulamaya çalıştığım gibi; biraz değil hayli çetrefilli ve gerilimli bir süreç. Çünkü, Erdoğan’ın Özel Yetkili Mahkemeler’ konusundaki demokratik duruşunu, Fetullah grubu onaylamıyor. Salt bu değil, MİT ve Emniyet yapılanmalarında yaman çelişkileri var.
“Dört Dörtlük” haberler; istemim o ki, dört dörtlük çözümler getirir ve evrensel anlamdaki barışın temeli olan ulusal düzeydeki barış kurumsallaşma sürecine girer.
Doğrusu, fazla da umutlu olmak isterdim, fakat kendimine kadar zorlasam zorlayayım, o umuda ulaşamıyorum.
Evet, birileri “ümitli”, ben ve benim gibiler “umutlu”. İkisi arasındaki fark, inanın bir tek harf(İ ve U). “Bir harf için de böylesi evrensel bir süreci yok edeceklerini de zannetmiyorum” diyerek, umudumu canlı tutmak istiyorum.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

7 Haziran 2012 Perşembe

MUHTEŞEM HÜRREM SULTAN VE PADİŞAH ANALARI

Muhteşem Yüzyıl ne ki Muhteşem Hürrem Sultan dururken

Muhteşem Hürrem Roxalane ve o kadın Meral Okay;
İnsanların demokratik duruşlarının temel göstergesi, eleştirmek ve karşı olmaktır. Fakat karşı olduğumuz, eleştirdiğimiz birinin hiçbir doğrusunun olmadığını söylemek, demokratik duruşu örseler. Bilin ki, her yanlışın bir doğrusu, her doğrunun bir yanlışı vardır. Önemli olan bu doğruları doğrularınızla, yanlışları yanlışlarımızla birleştirip evrensel doğruyu ve yanlışı yakalamaktır.
Burada Fetullah Gülen’in söylediklerinden yola çıkarak ‘evrensel doğru olmasa da’ bir Osmanlı doğrusuna ulaşabiliriz.
Ne demişti, Fetullah Gülen hoca: "46 yıllık saltanat hayatında sadece1.5 yıl sarayda İstanbul'da kalmış. Bana çok dokundu bu. Bu küstahlar onunla alakalı film çevirdiler. Saygısızlar, terbiyesiz adamlar. Atalarını bu şekilde tahrik eden insanlar..."
Fetullah, abartının dozunu kaçırmış kaçırmasına, fakat asıl dozu kaçıran; ‘Muhteşem Yüzyıl’ın senaristi, sevgili Meral Okay’ın aramızdan ayrılması sonrası ‘Bilinen karanlık Gazete’nin ifadeleridir. O gazeteye göre; değerli sinema insanı ‘O kadın’ idi ve o gazeteye göre ‘ O kadın ölmüştü’ ve kocasıyla aynı kaderi paylaşmıştı.
Sinirlendim ve bende abarttım: “Muhteşem meral güle-güle. Sakın üzülme, muhteşem yobazların ve karanlığın gülen yüzlerin söylediklerine. Onlar karanlıklarında salya sümük yaşarken, sen ışıklar içinde kalacaksın hep.”
Abartılı, Gülen Hoca eleştirisinde doğruların olmadığını söylemek doğru olmaz. Benimkinde de…
Evet; Koca Kanuniyi sadece harem kavgası içinde göstermek ve de Hürrem’i bu denli sinir bozucu abartılarla işlemek yanlıştır…
Yunanistan’ın Parga kentinde dünyaya gelen, Rum, hatta İtalyan olduğu savlanan Pargalı İbrahim’i ‘olmamasına karşın’ Kanuni Sultan Süleyman’ın kız kardeşi Hatice Sultan ile evli olduğunun gösterilmesi vb aksaklıklar da, senaryo yazarı Meral Okay’ın zor durumda kalmasına ve eleştiriye neden olan eksikleridir.
Öyle ki, Hürrem için ilginç ötesi tarihi saptamalar mı, yoksa tarihi saptırmalar mı bilmiyorum ama ‘Meral Okay’ın’ eksikleri, hatta yanlışlarıymış gibi ‘Muhteşem Yüzyılın’ figürleri için müthiş şeyler söylenmeye /yazılmaya başlandı:
Örneğin;1521-22 yıllarında haremde bir Hazaryalı Müsevi olan hekim elini kolunu sallayarak dolaşıyormuş. Bu hekimin adı “Samuel Banbanaste”dir ve Şehzade Selim’in yakın dostu Yasef Nassi’nin babasıdır. Babasına hiç benzemeyen Selim Samüel gibi sarışındır . Annesi Hürrem kendisine hamile kaldığı zamanla Samüel’in saraydaki zamanı örtüşmektedir.
İşin en ilginç yanı; Hürrem’in aslında bir Hazaryalı Musevi olduğu ve bir başka Hazaryalının çocuğunu doğurmakla soyunu sürdürme planı yaptığının söylenmesi.
Hazar İmparatorluğu, Cumhurbaşkanlığı forsunda; ‘16 Türk Devleti*’nden 7.sidir, Osmanlı İmparatorluğu bu forsta ise 16.dır, yani sonuncusudur.
Osmanlı’dan sonra en uzun süre yaşamış(500 yıl) Türk devleti olan Hazarlar’a ait belge ve bilgi yok denecek kadar azdır. Nedeni Müsevi Türk olmaları. Aksine; batı yazınında Hazar İmparatorluğu’na ilişkin pek çok eser vardır.
Evet; Hazarlar Müslümanlık yerine Museviliği seçtiklerinden dolayı, doğrusu dinsel kimliği etnik kimliğin önüne koydukları veya koyduğumuz için ders kitaplarımızdan silmişiz.
Hazarlar(M.S 651-983); eski saygın güçlerini kazanarak soylarını ve devletlerini sürdürebilmek adına tek çarenin Osmanlı’nın gücünden yararlanma olduğunu düşünüyorlardı. Bu nedenle; zeki, ileri amaçları olan Türk milliyetçisi olan Hürrem’in, bir Hazaryalı’dan Selim’i doğurması ve Hazaryalı Nurbanu’yu oğlu Selim ile evlendirmesinin altında bu gerçek yatmaktaymış::)). Hürrem, amaçlarına ulaşamayınca yıkılmış ve genç yaşta yaşama veda etmiş.
Birilerine göre Hürrem asla bir Türk, Rus ve casus değildi. O bir İtalyan olarak ideal kadın, bir anlamda asrının Jeanne D’arc’ıydı. Hürrem’ dizide, cazgır ve seksi bir kadın, adeta bir yatak kölesi olarak sunmak hatadır. Hürrem, Aynı zamanda bir “kadın hakları” savunucusuydu da. Gencecik bakirelerin, kadınların satıldığı “Avrat Pazarları”nı kapattırmıştı.
Gerçekten, Hürrem ne idi. Anlaşılan Meral Okay’ın anlattığı Hürrem hiç değildi. Anlatılan Pargalı ise daha farklı bir kimlikti.
Tüm bunların getirdiği eleştireler karşısında Meral Okay Hürrem için pek bir şey demiyor, sadece senaryoya, dahası harem olaylarının kurgusu olduğun söylemenin ötesinde’ ve Pargalı eksikliğine değiniyordu:"Ben de çok şaşırdım, hiç bilmiyordum, Pargalı İbrahim'in asıl eşinin Hatice Sultan olmadığını. Öyküye çalışırken böyle bir bilgiye sahip değildim. Belgeleri kaynakları toplayıp çalıştığımda herkes gibi Pargalı'nın Hatice Sultan'la evli olduğunu biliyordum. Herkes öyle biliyor zaten, Senaryonun harem ayağı benim abartılı kurgumdur.”
Okay dizinin senaryosunun tarihi gerçeklerle uyuşmadığı yönündeki eleştirilere "Bundan tarih öğrenilmez, bu diziden tarih yaşanır. Önümüzdeki 2012 sezonunda hikayede benim kurgum yok. Kardeşler taht için kavgaya girecek, çok kanlı savaşlar yaşanacak... Ona ne diyecekler merak ediyorum, bunlar benim kurgum değil çünkü..."
Kardeş kavgalarını Okay da göremedi, çünkü benim kurgum yok diyen Okay, kendisi de olamadı; göçtü gitti aramızdan. Sanki gideceğini biliyordu…
Okay göremedi, ama biz Okay’ın arkasından yapılan hakaretleri gördük. Yani, ölünün arkasından kavga verilmesini ve de ölüye saygısızlığı. Bunların kitabında, kim olursa olsun, ölürse ölsün arkasından konuşulmaz, bu ölüye saygıdır ifadesi yok belli ki. Halbuki, Kur’an’ımızda var…

İsterdim ki, eleştirenler tüm doğrulara değinsin.
O doğrulara belli boyutlarda ben değinmeye çalışacağım:

Benim için, en başat-birincil doğru, Padişahların eşlerini Hıristiyanlardan seçme yanlışlığından ortaya çıkan doğrudur. O doğruyu kimse yadsıyamayız.
Eğer Osmanlı padişahları eşlerini Anadolu insanından seçse, harem ve saray entrikalarına zaman ayırmasa, belki de gezegenin egemeni Osmanlı olacaktı. Düşünün; padişahların eşlerinin ‘hemen-hemen’ tümü yabancı ve tümü de saray entrikalarında etkin. Bu sürecin artistleri padişahlar ise, aktrisleri de Şehzadeler doğuran padişah karılarıdır. Bunların başında da Hürrem Sultan gelmektedir.
“Muhteşem Yüzyıl” dizisini Hürrem karakterini kimimiz sevdik, kimimiz abartıl bularak öfkelendik.
Ececan Hürrem’i onaylayanlardan. Çünkü Hürrem ilgili tam 6 kitap okudu(Ben mi? Hiçbirini). İlk okuduğu kitap; Colın Falcones’in, ‘1 Hürrem Masalı’. Diğer 5 kitap, Dilek Altınyeleklioğlu’nun; ‘Moskof Cariye Hürrem’, ‘Cariyenin kızı Mihrimah’, ‘Cariyenin gelini Nurbanu’, ‘Hatice ve Pargalı’ ve ‘Altın Cariye Safiye’. Bilmem bunları okusam, acaba ben de Hürremci olur mu idim. Olmazdım, fakat benim için bile ‘Muhteşem Yüzyıl’ın muhteşem kimliği Hürrem Sultandır. Nedeni; Ececan’ın yazdıkları.
Ececan’ın Hürrem anlatısı:
Hürrem; “Alexandra Anastasia Lisowska adıyla, Rus bir papazın kızı olarak dünyaya açtı gözlerini. Lehistan’ın Ruthenya adı verilen küçük bir kasabada kelebekleri kovalayarak büyüdü. Buna büyümek denirse. Zira henüz 8 yaşındayken Tatar baskıncılar tarafından kaçırıldı. Anne ve babasını gözleri önünde öldürdüler. Nereye gideceğini bilmediği bir gemiye bindirdiler. Söylenceye göre Tatar baskıncılardan, Taçam Noyan ona babalık etti. Zamanla, onu baba bildi, zira Hürrem sultan olması için katetmesi gereken zorlu yolda Taçam Noyan saray dışından bulunduğu müdahalelerle ona daha çok yardım edecekti…
Osmanlı yolculuğu başladı. Aylarca karlı yollarda yürüdüler. Sonra bir yük gemisine bindiler.
Aslında öyküye 2 ayrı yol çizmiş tarih sayfaları.
Bir başka söylenceye göre Tatar baskıncılar Alexandra’yı Kırım Hanlığına verirler. Orada saray adabını öğrendi, hırçınlığı(vahşiliği) törpülendi. Kırım Hanının karısı Aybala hatunun kıskançlıkları ve Ay ananın gördüğü rüya nedeniyle Osmanlı Sarayına armağan edildi. Ay ana, Kırım Hanının anası, rüyasında bir kartalla güvercin gördü; Kartal Güvercini omzuna alıp zirveye, ulaşılmaz denilen yerlere ulaştırıyordu. Ona göre Kartal genç hünkar Süleyman, güvercin ise hırçın fakat güzelliğiyle dillere destan Rus kızı Aexandra idi. Biliyordu, Alexandra, Süleyman’a gelin olup, tahtına tacına sahip çıkacaktı.
Ay hatunun kızlarından biri Ayşe, Yavuz Sultan Selime erkek evlat veremeyen eşiydi. Üstüne aynı zamanda Kanuninin validesi olan Ayşe Hafsa Sultan(Nebahat Çehre) kuma gelmişti. Hafsa sultana asla kem gözle bakmayan Ayşe aksine onu bir bacı belleyip yol yordam öğretmiş valide sultanlığın kapılarını aralamıştı. Hafsa sultan bu nedenle Tatarlara olan vefa borcunu ödemek adına Alexdra’nın yükselişine yardım etmiştir(Dizide bu pek işlenmemiştir).
Tarihte öngörülen bu karmaşık- çözülmez yol bana göre Hürrem’in yolu değildi, o sarayda nice işkence görmüş, sonrasında Hafsa sultan tarafından da dışlanmış, Mahidevran ve Gülbahar hasekinin kızılcık sopasının tadını dahi bellemişti…
Alexandra esir pazarına düşmeksizin gemiden doğru saraya götürülmüştü. Saraya gitmemek için çok direnmiş fakat başka çaresinin olmadığını öğrenince, yemin etmişti; “Tahtına ve tacına ortak olmaya geldim Osmanoğlu, hazır ol !” diyerek.
Pargalı İbrahim, yani zamanın ‘Hasodabaşı’sı(1493-1536-Pargalı Damat İbrahim Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Frenk İbrahim Paşa ya da öldürüldükten sonraki unvanıyla Maktul İbrahim Paşa), hünkarın hoşuna gideceğini düşünerek, Alexandra’yı hazırlattı..Yıllar sonra itiraf edeceği gibi, adeta kendi celladını ve saray şeytanını kendi elleriyle yarattı…
Beyazlar giydi ve işte kefenim dedi Alexandra. Süleyman ilk gördüğünde tutuldu ona. Süleyman, haftalarca odasından çıkarmadı .Alexandra’yı sadece aşk ateşi değil; Alexandra’nın ona yaptığı taklitler, çaldığı sazlar, söylediği nameler, bakırın en büyüleyici tonundaki saçlarını savura-savura ettiği rakslar, gözlerini süze-süze söylediği ninniler Süleyman’ın benliğini esir almıştı adeta. Ne, Valide Sultan olan Ayşe Hafsa Sultanın(1479-1534 Yavuz Sultan Selim’in/1470-1520 hasekisi-gözdesi) zaman içindeki planları, ne Hatice sultanın(1496-1538) aşağılamaları ne Mahidevran Gülbahar Sultan’ın(1498-1580) dayakları hiçbiri Alexandra’nın yolunu kesemedi. Padişah ona bir kez yüzümüzü güldüren anlamına gelen ‘Hürrem’ adını takmıştı. Hürrem(1506-1558) konusundaki düşünceleri hep Hürrem lehine gelişmeye başladı. Hürrem Sultan, şanına yaraşır şeklide beş evlat verdi Kanuni Sultan Süleyman’a(1495-1566).
Bu denli zorluklar yaşayan Hürrem’in mükâfatı da nikâh oldu. Elbet, töreye ananeye karşı gelip “Âl-i Osman” düzenini bozma pahasına ilk evladı Mustafa’nın anası Mahidevran’ı hiçe sayarak, Hürrem’e nikah kıydı. Sırasıyla; Mehmet, Mihrimah, Selim, Beyazıt ve Cihangir’i dünyaya getirdi. Son evladı doğuştan hasta çelimsiz ve kamburdu, ısınamadı ilkin. Hürrem sütünü tez kesti. Mehmet, Mahidevran sultan tarafından henüz sancak beyi iken zehirlendi. Çiçek hastalığı denilip üstü kapatıldı. Fakat şehzade son nefesinde ‘sonradan selimin karısı olacak’ Nurbanu’ya, Mahidevran Sultanın onu zehirlediğini fısıldadı. Mehmet karısı Fülane hatunu karnı burnunda bırakıp geçti gitti bu alemden. Ama bunun öcü tez zamanda alında, Hürrem damadı Rüstem ile yaptığı planlar neticesinde Mustafa’nın ölüm ağını hazırlamıştı. Ama kader ona öyle bir oyun oynadı ki..Mustafa hazırlanan ölüm ağına baş celladın arasında yağlı ipek urganlar vasıtasıyla düşerken Cihangir bu olaya tanık oldu ve çok sevdiği ağabeyinin acısıyla yataklara düşüp tez vakitte hakka yürüdü.
Rüstem Hürrem’in ihtiyacı olan şeytandı. Bu şeytanı kızı Mihrimah ile evlendirdi. Ardından Hürrem o’nu Sadrazam yaptırdı “Âl-i Osman” başına.. Rüşveti tarifeye bağlamış bir düzenbazdı Rüstem.
Hürrem, yıllarca düşlediği planların çoğunu yaşama geçirmeden göçüp gitti yaşamdan. Ne beş evlat, ne Kanuni’nin büyük aşkı, dikilemedi Azrail karşısına. Kuluç hastalığı, yüksek ateş, zehirlenme…ne denirse densin bence Hürrem Sultan’ı kendi hırsı yiyip bitirdi.
Ececan’ın bu son söyledikleriyle, Hürrem’in ‘saray oyunlarındaki’ başarısızlığı nedeniyle öldüğü işaret edilmektedir. Zannetmiyorum, bu saray oyunları savaşının arkasında gizemli bir savaş olma olasılığı yok değil. Örneğin tarihteki görkemli Hazar İmparatorluğu’nun tekrar yaşama geçirilmesi veya Hıristiyan batı dünyasının Osmanlı’yı içerden vurması yatabilir. O böbürlenen, sözde tarihçiler neden bu iki boyutu es geçerler ki?
Bu noktada bir haklılığım ortaya çıkıyor. Topkapı saray’ındaki Osmanlı Arşivi’nin açılarak, milyonlarca belgelerin okunması gerekmektedir. Çünkü, o belgeler salt Osmanlı’nın ve Anadolu halkının DNA’sını değil gezegenimiz halkının tarihsel DNS’sını ortaya çıkaracaktır. Bunun için de acilen ‘Osmanlı Dil Enstitüsü’ kurulmalıdır:
http://blog.milliyet.com.tr/osmanli-devleti-nin-yalova-da-kurulmasi-ve-osmanli-dil-enstitusu/Blog/?BlogNo=193750
“Muhteşem Yüzyıl” dizisi aslında ‘Osmanlı’ tartışmasını da tekrar gün yüzüne çıkardı.
Bir grup diyor ki;
“Osmanlı tarihi Türk tarihi değildir-Osmanoğulları soyu ve aile kökenleri ile ilgili belge çok azdır(Topkapı saray’ındaki belgeler ne güne duruyor?!). Anadolu’daki Türk Devletlerinin, Osmanoğulları tarafından yıkılıp tutsak edilerek ‘Osmanlı yıkılıncaya dek’ devlet yönetiminden uzaklaştırıldıkları ve yok edildikleri ve yerlerine yabancı soylu ‘dönme ve devşirmelere’ getirdikleri sürekli gizlenmişti-Yeniçeriler, bu yok etme sürecinin eli kanlı esir satıcılarıdır. Ve de padişaha başkaldıran, dilediklerini tahta çıkaran kelle alan katillerdir-Osmanlı başkentlerindeki saraylarda ve çevresinde( Bursa, Edirne ve İstanbul) varsıl yaşam hakkı yabancı soy kökenli, devşirme ve dönmelere aitti.ye özgü’ . Osmanoğulları hanedanı, Türk soyu ile tarih boyunca ilintisiz kaldı. Türkler, Arap ile Acem kültürlerinin, ‘din, mezhep, tarikat’ gibi yabancı töre ve inançların çıkmazında bırakılmıştır(Bugünkü iktidar, işte böylesi bir yapıyı kurumsallaştırma peşinde. Arapça dersi neden kondu dersiniz?!).Bu, Türk düşmanlığı sürecini Fatih Sultan Mehmet( 2. Mehmet)’in başlattı – Bu yok etme süreci,Türk Ulusunun, bağrından çıkardığı “ Mustafa Kemal Atatürk ” ve onun kahraman arkadaşları sayesinde “gün ışığına “ kavuşmuş ve 622 yıl sonra Osmanlı Hanedanı’ndan Türk Ulusu bağımsızlığını kazanmıştır.”
Bu söylenenlere büyük oranda katılmak olası. Yalnız, olguyu salt Türk ırkına indirmek, Anadolu insanından soyutlamak, en az dinsel kimliği öne çıkarmak kadar tehlikeli buluyorum. Çünkü, bağımsızlığın kazanan salt Türkler değil, tüm Anadolu insanıdır; Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Gürcüsü vd ile…
Osmanlı Padişahları ve kimlikleri hakkında söylenenler;
“Osman Gazi (1258 /1326): Amcası Dündar Bey’i öldürterek ilk siyasi cinayeti işleyen padişah--Orhan Gazi(1288 /1359): 1324 /1360 arası padişah kaldı. Siyasal cinayeti yok. 3 evlilik yapmış. 1) Rum Halofira(Nilüfer Hatun. 1. Murat’ın annesi), 2) Bizanslı Teodora, 3) Bizanslı Asporce--1. Murat(1325 /1389): 1360 /1389 arası tahta kalmış ve oğlunu ve kardeşini öldüren ilk padişahtır. Bulgar Prensesi Tamara’dan doğma oğlu Savcı Bey ile kardeşleri olan, Teodora’dan doğma Halil ve Asporce’den doğma ibrahim’i öldürttü. Bulgar Marya (Gülçiçek hatun Yıldırım Beyazit’in annesi) ile evlendi--Yıldırım Beyazıt (1360 /1403): Padişahlığı 1389 /1402 arası sürdü. Kardeşi Yakup’u öldürttü. Süleyman, İsa, Musa, Mustafa, Mehmet ve Kasım adlarında 6 oğlu vardı. Mehmet kardeşi İs’yı, Musa da ağabeyi Süleyman’ı boğdurdu. .Germiyanoğlu Süleyman Bey’in kızı Devlet Hatun, Bulgar Olga(1. Mehmet’in annesi) ve Sırp Olivera olmak üzere 3 karısı vardı--1. Mehmet (1387/1421). Padişahlığı 8 yıl sürdü (1413 /1421). Kardeşlerini öldürttü. Ölünce yerine,Rum dilberi Veronika’dan doğan oğlu 2. Murat geçti--2. Murat (1402 /1451): Padişahlığı 30 yıl sürdü (1421 /1451). Taht’a geçince amcası Mustafa Çelebi’yi, küçük kardeşi Mustafa’yı ve diğer kardeşleri; Rum Veronika’dan doğma Ahmet, Yusuf ile Rum Anna’dan doğan Mahmut’u boğdurdu. 6 oğlu vardı. Yerine Fatih Sultan Mehmet(2. Mehmet, Mara Despina’dan olma oğlu) geçti--Fatih Sultan Mehmet(2. Mehmet 1430 /1481): Padişahlığı 35 yıl sürdü (1446 /1481). Beyazit ve Cem isminde 2 oğlu vardı. Rum Kornelya(Beyazit’in annesi) ile evlendi. Kundaktaki kardeşi Ahmet’i boğdurdu. Trabzon Rum kralı Kommen kızı Anna(Celm Sultan’ın annesi), Mora valisinin kızı Helen, Bizanslı İren diğer karılarıdır. Türk soykırımını başlatan padişah. Fatih, Türk beylikleri; Karamanoğulları ve Akkoyunlular ‘ı ortadan kaldırdı. Çandarlı Halil Paşa gibi değerli bir Türk büyüğünü Bizans’tan rüşvet aldığı gibi çirkin ve gerçekdışı bir gerekçeyle öldürmüştür--2. Beyazıt (1447/1512): Padişahlığı 1481/1512 tarihleri arası sürdü. Beti, Litiana, Katherin, Danileva ve Nina karılarıdır. Taht kavgasında kardeşi Cem İtalya’ya kaçtı, Papa’ya sığındı. 2. Beyazıt kardeşi Cem’i öldürülmesi için Papa Alexandre Borgia’ya 300.000 altın ödedi ve öldürttü(1595). Cem’in cesedi 1499 da Bursa’ya getirildi. Cem’in oğullarından Oguzhan, Ali ve Murat’tır. Oğuzhan’ı öldürttü(1483&). Murat Rodos’a kaçtı, Katolik oldu. Kanuni Rodos’u alınca o’nu ve çocuklarını boğdurdu(1522) --Yavuz Sultan Selim (1467/1520): Padişahlığı 8 yıl sürdü(1512 /1520). Babası Beyazıt’ı 1512’de zehirletip tahta çıktı. Ağabeyi Şehinşah’ın oğlu Mehmet ‘i, ağabeyi Alemşah’ın oğlu Osman’ı boğdurmanın yanında, hayatta olan Ağabey Ahmet’i ve Korkut’u ve Korkut’un oğlunu boğdurdu. Ahmet’in oğulları Süleyman ile Alaattin, Kahire’ye ( vebadan öldüler), Murat, Şah İsmail’in, Kasım ise Memluk Sultanı Gayri’nin yanına kaçtılar. Yavuz Mısır’a girince Murat’ı öldürttü. 2 ağabey, 6 yeğen, 3 de vezir öldürtmüştür--Kânuni Sultan Süleyman(1494/1566): Padişahlığı 46 yıl sürdü (1520 /1566 ). 6 kız kardeşi vardı, erkek kardeşi yoktu. Cem Sultan’ın oğlu Murat’ı ve onun oğullarını Rodos’u aldığında öldürttü (1522). Mahidevran’dan olma oğlu Mustafa’yı Hürrem ‘in oyunlarına gelerek öldürüh, tarih oğlunu öldüren 2. Padişah olarak geçti. Mustafa’nın oğlunu/torununu Amasya’da boğdurdu. Nikahlı karısı Rus papazının kızı Roksalan(Hürrem)‘dır. Hurrem , Kanuni Süleyman’a Mehmet, Cihangir, Selim ve Beyazıt adlı 4 şehzade dünyaya getirdi. Şehzadelerden Mehmet ve Beyazıt birbirlerine düştüler. Beyazıt İran’a kaçtıysa da orada 1561’de 5 çocuğu(Mahmut, Orhan, Abdullah, Mehmet, Osman) ile birlikte boğduruldu. Mehmet, Manisa sancakbeyi iken öldü. Cihangir’in de ölümünden sonra tahta 2. Selim (Sarı ve Sarhoş Selim geçti--Selim ( 1524 /1574): Padişahlığı 8 yıl sürdü(1566 /1574). Orduyla sefere çıkarmamış ve hiç cinayet işlememiş bir padişahtır. Kekeme ve alkolikti. Yahudi Raşel ile(3. Murat’ın annesi) evliydi. Bir hamam sefasında cariye kovalarken düşüp öldüğünü yazar tarihler. 7 oğlu 4 kızı vardı--3. Murat (1546 /1595): Padişahlığı 21 yıl sürdü (21 Aralık1574 /1595). 5 erkek kardeşini ( Süleyman, Mustafa, Cihangir, Abdullah ve Osman’ı ) hemen boğdurdu ve babasıyla birlikte Ayasofya’nın bahçesine gömdürdü(Neden Ayasofya acaba?). Sokullu Mehmet Paşa’yı boğdurdu. 100’den fazla çocuğu oldu. 49 yaşında öldüğünde 47 çocuğu sağdı. Karıları;Venedikli Bafo ailesinin adı bilinmeyen kızı(3. Mehmet’in annesi) , Polonyalı Mona, Macar Ninuşka, Rus Olga, Romanyalı Meridir--3. Mehmet (1567 /1603): Padişahlığı 8 yıl sürdü(1595 /1603). İlk işi 47 kardeşlerinin erkek 19’unu boğdurmak oldu. Osmanlı padişahları arasındaki kardeş öldürme rekoru ondadır(Bunları cennette düşünenler var mı acaba?). Korkusundan 16 yaşındaki oğlu Mahmut’u öldürterek(1603) tarihe oğlunu öldüren 3. Padişah olarak geçit ve 7 ay sonra öldü. İki karısı biliniyor; Yunanlı Helen(1. Ahmet’in annesi) ve İspanyol Violetta(Deli Mustafa’nın annesi)--1. Ahmet (1590 /1617): 14 yaşında sünnetsiz olarak tahta çıkan 1. Ahmet’in Padişahlığı 14 yıl sürdü (1603 /1617). Kardeşi Mustafa’yı “zararsız bir deli” olduğu için öldürtmemişti. Karıları tarafından en çok Padişah doğurulan dönemin Padişahıdır. Karılarından Rum Evdoksia(Mahfiruz Sultan); Genç Osman(2. Osman, Padişah), Mehmet, Süleyman, Beyazıt ve Hüseyin’i , Rum Anastasia(Mahpeyker Kösem Sultan) ise, 4. Murat(Padişah) ve Deli İbrahim(Padişah)’i doğurdu. Sadrazam Türk Derviş Paşa’yı öldürdü. ‘Kuyucu’ lakaplı Sırp kökenli Hırvat Murat Paşa adlı katili sadrazam yaptı ve binlerce Anadolu Türk’ünü katlettirdi--Mustafa(Deli Mustafa 1591 /1639).Tahtta kalabildi(1617) --2.Osman (Genç Osman:1604 /1622): Padişahlığı 4 yıl sürdü (1618 /1622). 1. Ahmet’in 13 yaşındaki oğlu. 6 erkek kardeşi vardı. Kardeşlerinden en büyük olanı Şehzade Mehmet’i 1621’de Lehistan seferine çıkarken öldürttü. Bir yıl sonra Yeniçeriler tarafından ‘tarihte ilk kez’ taht’tan indirilip, ırzına geçilerek öldürülen(Mayıs 1622) Padişahtır-- Mustafa(Deli Mustafa 1591 /1639): İkinci kez padişah oldu(1622/23). Padişahlığı 1 yıl 4 ay sürdü--4. Murat (1612 /1640): 11 yaşında tahta çıktı. Padişahlığı 17 yıl sürdü (1623 /1640). Kardeşleri Kasım, Beyazıt ve Süleyman’ı 1635’te boğdurttu. Ana baba öz kardeşi İbrahim’i sağ bıraktı. Osmanlı tarihinde ilk kez bir şeyhülislam’ı, Süleyman Efendi’yi o öldürttü.Çocuğu yoktu--İbrahim(Deli İbrahim1613 /1648): Padişahlığı 8 yıl sürdü (1640 /1648). Bu dönem de en çok Padişah doğurulan dönemdir. Örneğin:Rus kızı Nadya’dan olma oğlu, 4. Mehmet, Sırp Katrin’den doğan oğlu 2. Süleyman ve Polonyalı Yahudi Eva’dan doğan 2. Ahmet tahta çıkan kişilerdir. Yeniçerilerce öldürülen Deli İbrahim’in yerine taht’a 6 yaşındaki oğlu 4. Mehmet çıkarıldı-- 4. Mehmet (Avcı Mehmet1641/1692): 7 yaşında, sünnetsiz olarak çıktığı taht’ta 39 yıl kaldı(1648 /1687). Tarihte Babaannesini (Anastasia- Mahpeyker Kösem Sultan) ilk öldürten padişahtır. Karıları Rum Evamia ve Rum Gülnuş Sultandır(Padişah Mustafa ve Ahmet’in annesi). Yeniçeriler taht’tan indirdi -- 2. Süleyman (1642 /1691): Padişahlığı 4 yıl sürdü (1687/1691). 46 yıl bir odada ölüm korkusu ile yaşardı(Düşünün, Osmanlı’daki taht kavgalarını. Her an ölüm korkusuyla yaşamak, insanın kimyasını bozmaz mı? Deli değil denen biri bile ruh hastası olarak kendini gösteriyor ve oğlunu, annesini, babasını, babaannesini ve kardeşlerini öldürebiliyor. Onun için günümüz siyasilerinin bazıları bu denli olmasa da, acımasız olabiliyor. Örneğin, darbeciler geliyor korkusuyla. Ortamını bulsalar, kesin katliam sürecini işletirler ve adına da ‘Nizam-i Alem koyarlar ve demokrasinin içini irtica ile oyarlar. Suçsuz insanları, içeri doldurmak böylesi bastırılmış duyguların yansıması değil mi?)--2. Ahmet (1643 /1695): Padişahlığı 4 yıl sürdü (1691/1695). Deli İbrahim’in padişah olan 3. Oğlu. Polonyalı Yahudi Eva’nın oğlu 2. Ahmet’in; Giritli Rum Yeremiye’den İbrahim, Moralı Diyana’dan Selim adlı çocukları oldu.--2. Mustafa (1644 /1703): Padişahlığı 8 yıl sürdü (1695 /1703). 4. Mehmet’in (Avcı Mehmet’in) Rum Evamia’dan olma oğludur. Babası, dedesi, dedesinin büyük ağabeyi gibi tahttan yeniçerilerce indirildi. Sırp Mari(3. Osman’ın annesi), Rus Vera, Giritli Aleksandra(1. Mahmut’un annesi) ile evlendi. Oğullarından, Osman, Mahmut ve İbrahim’ adı biliniyor, diğerlerinin adları yok(Var elbet, fakat Topkapı Saray’ındaki arşiv açılmadığı için, yani belgeler okunmadığı için bilinmiyor) --3. Ahmet (1673 /1736): Padişahlığı 27 yıl sürdü (1703 /1730: Lale Devri) . Annesi Rum Evamia idi. Karıları Fransız Janet(3. Mustafa’nın annesi) ve Fransız İda(1. Abdülhamit’in annesi) .Lale Devri, saraylarda zevk ve sefa gecelerinin yaşandığı devir. Oysa, onbinlerce Anadolu genci ‘yağma amaçlı’ savaşlarda can vermekteydi. Ermeni Baltacı Mehmet adlı sadrazamın Rus Çariçe Katerina’ya bir yengiyi bağışlaması, bu dönemin bir başka olumsuz yanıdır. Lale Devri’nin padişahı, Arnavut Patrona Halil isyanı ile taht’tan indirildi, dahası isyanla devrilen 8. Padişahtır. Yeğeni Şehzade İbrahim’in katilidir --1. Mahmut (1696 /1754): Padişahlığı 24 yıl sürdü (1730 /1754). 2. Mustafa’nın Giritli Aleksandra adlı cariyesinden doğma oğludur. Fransız Julien, Sicilyalı Lili, Macar Maggi, Rus Olga gözde cariyeleriydi.--3. Osman ( 1689 /1757): Padişahlığı 3 yıl sürdü (1754 /1757). Tahta 56 yaşında çıktı. Sicilyalı Olivya ile Sırp Olga’dan 2 oğlu oldu. 3. Osman; 2. Mustafa’nın gözdesi Sırp Mari’den doğmuş ruh hastası idi ve Kadın cinsine karşı derin bir korku duyardı(İşte temel korku. Saray oyunlarındaki kadınların belirleyiciliğinde doğan korku. Bilmem, belki de bugün kadınların başını bağlayıp eve kapatmak böylesi bir korku geninin ürünü…). Yeğeni Mehmet’i boğdurduğu yıl öldü--3.Mustafa(1717/1774): Padişahlığı 17 yıl sürdü(1757 /1774). Babası 3.Ahmet, annesi Fransız Janet’tir. İlk işi 3.Osman’ın kundaktaki 2 oğlunu boğdurmak oldu. Cenevizli Annes(3. Selim’in annesi), Korsikalı Elsa, Köstenceli Emily, Polonyalı Mona, Gürcü Poli gözdeleriydi. Sadrazam Bahir Mustafa Paşa ve Sadrazam Yağlıkçızade Mehmet Emin Paşa’yı boğdurdu--1. Abdülhamit (1725 /1789): Padişahlığı 15 yıl sürdü (1774 /1789). 3. Ahmet’in Fransız İda’dan doğma oğludur. Fransız cariye Aimee(Nakşidil Sultan: 2. Mahmut’un annesi) , Bulgar Sonya (4. Mustafa’nın annesi), Macar Melina, Rum Meri, Venedikli Helen, Cenovalı Afro ona çocuk doğurmuş gözdeleriydi--3. Selim (1761/1808): Padişahlığı 18 yıl sürdü (1789 /1807). Şeyhülislam Ataullah’ın fetvası ve Nizam-i Cedit’e karşı çıkan Kabakçı Mustafa isyanı ile taht’tan indirildi--4. Mustafa (1779 /1808): Padişahlığı 1 yıl sürdü(1807/1808). Sofi, Flora, Glorya ona şehzade doğuran gözdeleriydi. 3. Selim’i ve çocuklarını öldürttü. Alemdar Mustafa Paşa tarafından taht’tan indirildi--2. Mahmut (1784 /1839): Padişahlığı 31 yıl sürdü (1808 /1839). Annesi Fransız Aimee’nin etkisinde kalarak, taht’tan indirilmiş kardeşi 4. Mustafa’yı ve onun 3 oğlunu öldürttü. Dindar bir Katolik olan annesi Aimee ( Nakşidil Sultan ) 1817’de öldüğünde, Başpapaz getirterek büyük bir tören yaptırdı. İstanbul Rum Ortodoks Patriği Grigorius’u Mora isyanı nedeniyle astırması, tüm dünyada hâlâ nefretle anılır. Fas’ın Fez kentine özgü bir başlık olan Fes’i yaygınlaştırması, büyük önder Atatürk’ün Şapka Devrimi’ne dek sürmüştür. Rus Yahudisi Leon’un kızı Suzi(Bezm-î-Âlem Valide Sultan. Kafkas kökenli Müslüman Gürcü olduğu da söylenmektedir. Merhameti ve hayırseverliğiyle ünlüdür Bezm-î-Âlem; dünya meclisi anlamındadır ), Çingene Besime(Abdülaziz’in annesi), Ermeni Maryam, Mısırlı Fatma,Tunuslu Furi,Yunan Nora, Rus Olga, Cenovalı Rozi, Romen Magda adlı cariyelerinden 14’ü erkek, 28 çocuğu oldu. Taht’a sadece 2 oğlu çıktı. 1826’da Yeniçeri ocağının binlerce askerini öldürten ve “Vak’a’yi Hayriye” diye bilinen olayın yaratıcısıdır(Özellikle düşünmenizi istiyorum. M. Türköne ismindeki bir günümüz iktidar teorisyeni, buradan esinlenerek, günümüz ordusunda da böylesi temizlik yapılmasını istemekte. Yetmedi, Orduya karşı, korkunç bir intikam ateşi içinde yandığını söyleyebilmektedir) --Abdülmecit (1823 /1861): Padişahlığı 22 yıl sürdü ( 1839 /1861). 2. Mahmut’un karısı Bezm-î-Âlem Valide Sultandan doğma oğludur. Batı’dan yüksek faizle borç alınan 19 milyon altınla Dolmabahçe, Çırağan, Beylerbeyi saraylarını yaptırdı. 4 oğlu da taht’a çıkmıştır; Ermeni Virjin’den doğma Abdülhamit, Fransız Vilma’dan doğan Deli Murat , Arnavut Sofi’den doğma 5. Mehmet ve Henriet adlı cariyesinden doğma oğlu 6.Mehmet Vahidettin -- Abdülaziz (1830 /1876): Padişahlığı 15 yıl sürdü (1861 /1876). 2.Mahmut’un Besime adlı gözdesinden doğma oğludur. Tahttan zorla indirilen 11. Padişahtır--5.Murat(1840 /1904): Padişahlığı 3 ay sürdü : 1876. Abdülmecit’in cariyesi Fransız Vilma’dan doğan oğludur. 3 ay kaldığı tahttan deli raporu alınarak indirilmiştir--Abdülhamit (1842 /1918): Padişahlığı 33 yıl sürdü(1876 /1909). Abdülmecit’in Ermeni Virjin’den doğma oğludur. Sadrazam Mithat Paşa’yı Taif’te boğdurdu. Taht’tan zorla indirildi. Hareket Ordusu’nun bastırdığ gerici ayaklanmanın mimarıdır--5.Mehmet(Sultan Reşat;1844 /1918): Padişahlığı 9 yıl sürdü (1909 /1918). Abdülmecit’in Arnavut Sofi’den doğma oğluydu. 65 yaşında tahta çıktı-- 6. Mehmet Vahidettin(1861/1926):Padişahlığı 4 yıl sürdü; Temmuz1918 /1922 arası. Abdülmecit’in Henriet adlı cariyesinden doğma oğluydu. 57 yaşında taht’a çıktı. 65 yaşında İtalya’da öldü. Tahta çıkar çıkmaz (30 Ekim 1918) Mondoros Ateşkesi’ni imzaladı. Çanakkale’yi geçememiş(1915) yenilmiş emperyalist güçlere seyirci kalmış ve Çanakkale’yi işgal ettirmiş(1918) Vahidettin, “ Osmanlı İmparatorluğu 15 yıl müddetle İngiltere’nin sömürgesi olmayı dilemektedir ” diyerek İngiltere’ye onursuz bir öneride bulunmuş(30 Mart 1919)son padişahtır.
Ve;
Kendisi için; 24 Mayıs 1920 tarihinde idam fermanı veren Vahidettin ile ilgili Mustafa Kemal Paşa: “ Padişahlık ve halifelik orununda (makamında) bulunan Vahidettin, soysuzlaşmış, yalnız kendini ve taht’ını güvenceye bağlamak düşü peşinde, alçakça yollar araştırmaktadır ” diyerek, Anadolu’ya geçti ve Ulusal Güç ile, yani Kuvayı Milliye ’ci yurtseverlerle ‘Kutsal İsyan ’ı başlattı. Son padişah Vahidettin, tüm engellemelerine karşın Atatürk ve Anadolu insanının durduramadı ve 17 Kasım 1922’de İngiliz zırhlısına binerek, işgal altındaki Osmanlı Hanedanı’nın başkentini İstanbul’u terk etti. Mustafa Kemal Paşa ’nın, yönetim biçimi Cumhuriyet olan bir Türk Devleti kurduğunu ve Anadolu Aydınlanma Devrimi ’ni başlattığını ölmeden gördü(Kaynak;Tarık KONAL’ın özgün çalışması)

Karşıt düşüncedekiler de şunları söylüyor:

Tarihçi İsmail Hami Danişmend’in ‘’İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi’’ adlı eserinin 5.cildinde; “Fatih’e kadar bütün vezir ve veziriazamlar Türk soyludur. Osmanlı tarihi boyunca 122 sadrazam yabancı soydan, bunların içinde Müslüman kavimler de var, 93’ü ise Türk soyundandır. Nişancı ve Defterdarlar ilmiye sınıfından gelirler, bu sınıfta devşirme olmaz. Kaptan-ı Derya’ların 57’si Türk, 57’si çeşitli kavimlerden. Şeyhülislamların 131’i yani tamamı Türk…” İfadeleri, Osmanlı türk’leri dışladı tezini çürütmektedir, yani;
iddia edildiği gibi “477 yıl boyunca türk soylu bir kişi bile devlet yönetiminde yer almamıştır’’ cümlesi doğru değildir.
Osmanlının merkez yönetiminde Avrupalıların cehennemi bir düşünce diye niteledikleri devşirme denilen yabancı kökenli Osmanlılar yer almıştır. Balkan topluluklarından belirli kurallara göre seçilen çocuklar Anadolu’ya getirilir ve Türk aile yanına verilirdi(getirilir miydi, yoksa esir alınıp anne, baba ve yurdundan koparılır miydi?). Türkçe öğrenen, Müslüman olan ve Türk terbiyesi alan çocuklar Acemi oğlan kışlaları ve Enderun’a(Saray Okulu) gönderilirlerdi. Burada askerlik, sanat ve idarecilik eğitimlerini tamamlayarak hizmete alınırlardı. Sokullu Mehmet Paşa böyle bir devşirme idi. Türkçe konuşurdu. Kurân ve Osmanlı Tarihi okumaya meraklı idi. Türk’ün Kızılelma’sına(Elma, mitolojiye göre meyvelerin atasıdır. Buradan yola çıkarak Türk mitolojisinde Kızılelma; Artan ülküler veya düşler bütününde Türk devletleri için bir hedefin ve amacın simgesidir. Dahası, ilerlemenin simgesidir. İstanbul Fethi’nden sonra ivme kazandı. Roma’daki Saint-Pierre Kilisesi’nin tepesindeki altın topun Kızıl elma olduğu söylenir )bağlı idi. Bu şekilde yetiştirilen devşirmeler, Türk soylular kadar kahraman veya onlar kadar hain idiler(Ne yani, Türklerin içinde hain mi vardı? Onlar hain değil, Anadolu insanı hain, gülerim buna).
Bu düşünceye karşı görüşüm; Osmanlılar için önemli olan Devlet’in dağılmadan devam etmesi idi. Nizam-ı âlem(Dünyaya düzen getirmek. Doğrusu; devletin yapısını bozmamak için, tahta geçen kimseye kardeşlerini katletme izni, hatta yükümlülüğü veren maddenin adı Fatih Kanunnamesi dense de, bu kanunun daha sonra konulduğunu iddia eder bazı tarihçiler var. Parantez içindeki bu açıklamalar bana ait-Ş.Ç) için bunu yapmışlardır. Orta Asya’daki Türk Devletleri tahtın varisi kardeşlerin kavgalarından dağılmışlardır. Her kardeş tahtta hak sahibi olarak etraflarına topladıkları onbinlerce insanla, birbirleri ile savaşmışlar, yalnız kendileri değil, o onbinlerin de ölümüne sebep olmuşlardır. Fesadı önlemek için başvurulan kardeş katli, toplumsal kurumların dengeye oturmadığı sürece her toplumda olmuştur. Tarihi olayları o zamanki mantık ve gerçeklerle düşünmek gerekir(Katılmıyor, katıla katıla gülüyorum. Anadolu insanının bir deyimi vardır ‘Kardeş gibi geçinmek’ Osmanlı bu deyimi bozdu her şeyden önce Osmanlının bu kıyam’ından esinlenen günümüz iktidarı, günümüz özgün yapısına uyarlıyarak bir nevi kıyam içindedir. Onları besleyen de, böylesi kafalardır)
Yabancı kadınlarla evlenmenin özünde; Osmanlının başka bir Türk ailesini tahta ortak etmeme düşüncesi yatıyor(Ne demek, ortak etmemek.? Şirket mi bu? Koca İmparatörluk). Kaldı ki, Hareme giren yabancı kadınların Müslüman Türk kültürüne dayalı ciddi bir eğitimden geçirildiklerini biliyoruz(Bu ifadeyi anlamak gerçekten zor. Niçin bir yabancı eğitiliyor da, Anadolu insanı eğitilmiyor?). Harem, tek idarecisinin padişahın annesi olduğu çok kesin ve katı kuralları bulunan yüzlerce genç kızın dönemin ilim anlayışına göre en iyi eğitimi aldığı, nihayetinde de devletin önemli kademesindeki görevlilerle evlendirildiği bir okuldur( İmparatorluk değil, adeta evlilik okulu. ‘Biri bizi gözetliyor’ programı daha kaliteli). Osmanlı’nın yapısı ırka değil dine dayandığı için her alanda din belirleyici temel öğe olmuştur(İtiraf bu. Hay çok yaşa, işte günümüz iktidarı da bunu yapmak istiyor…).
Padişah eşleri de sarayda aldıkları eğitimle Müslüman olmuşlardır(İmparatorluk değil, Müslüman yetiştirme akademisi:). Onların Müslümanlığını sorgulamak hiç kimsenin hakkı ve haddi değildir(Ilımlı İslam duruşu bu olsa gerek. Ülkedeki Müslüman tü kaka, devşirme Müslüman baş tacı). Birçoğu o kadar iyi Müslüman’dır ki dindaşlarının yararlanması içi cami mescit çeşme han hamam hastane imaret gibi sayısız hayır eserleri vücuda getirmiştir. Osmanlı, kendisini Müslüman ve Türk görür. Resmi dil Türkçedir. Orduda, bürokraside kuruluştan yıkılışa kadar Türkçe konuşulmuş ve yazılmıştır(Hayda, Osmanlıca konuşulurdu kardeşim, Türkçe, Arapça ve Farsça’dan harmanlanan, Osmanlıca). Osmanlı kendisini Devlet-i Ebed Müddet yani yıkılmaz devlet diye tanımlamıştır(Peki niye yıkıldı?).
Osmanlı, bilinen 2200 yıllık Türk tarihinin 622 yıllık bölümüdür(İşte bu bölüm iyi bir bölüm değildir). Cumhuriyet, onun devamıdır. Osmanlı’dan önce de Selçuklu vardır. Biz Osmanlıyı kabul etmiyoruz demek gülünçtür(kimse böyle bir şey demiyor, sadece hatalarından söz ediyor).
Cumhuriyeti kuran komutanlar, Atatürk ve arkadaşları gökyüzünden gelmedi. Onlar Osmanlı okullarında eğitim aldılar. Osmanlı ordusunda görevler, rütbeler aldılar(Ve sonunda ihanet ettiler mi demek istiyorsun. Eğer onlar olmasa idi, Osmanlı toprakları tümden yok olacaktı. İşte onlar, Anadolu topraklarını, insanıyla kurtardı).
Adını bilmediğim bu şahsın eleştirileri bana pek inandırıcı gelmedi. Ya yüzeysel düz mantıkla yanıt verdi, ya da söyleyecek bir şeyi olmayan insanın kara-kuru eleştirisib En doğrusu, olaylara din penceresinden bakması.
Ne demek, ırka değil dine dayalı devlet? Demek ki sen dine dayalı devlet anlayışını savunuyorsun. Savunabilirsin, İslam Cumhuriyet’ini de isteyebilirsin, bu senin demokratik hakkın.
Bu senin demokratik hakkın ise, o demokratik hakkı bende kullanmak zorundayım ve diyorum ki; “Ne ırka, ne dine dayalı devlet, insana, insan haklarına, demokratik özgür istence dayalı devlettir, çağcıl ve aydınlatmacı devlet, seninki karartıcı devlet.”’

Yeni bir dizi başladı. Dizi TRT’de yayınlanıyor. AKP’liKocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlığının katkılarıyla çekilen dizinin adı; ‘Bir zamanlar Osmanlı-Kıyam”
Dizi 27 yıl tahta kalan(1703-1730) lll.Ahmet dönemini anlatıyor. Dahası Lale devrini anlatıyor. Anadolu genci Osmanlıya ganimet getirmek adına can verirken, İstanbul’da zevk ve sefa gecelerinin yaşandığı dönem. Öyle ki;
“Bir lale bin altınaysa, bir nale(inilti) badihevadır(bedavadır)” atasözü, o dönemin, acımasız olan koşullarını dile getirir. ‘Ermeni olduğu savlanan’ Baltacı Mehmet’in Rus Çariçe Katerina’ için Viyana kapılarından dönmesi ve tarihte yaşanan, Arnavut Patrona Halil isyanı ile padişahın tahtan indirilmesi, bu dönemdedir.
Film’in ilk bölümünü seyrettim ve beğenmedim. Türkan Şoray’ın devasa oyunu gücünün yok edildiğini gözlemledim.
TRT’deki ilk bölümünün tanıtım parçasında şunlar yazıyor: “III. Ahmet’in tahtta olduğu, Osmanlı’nın Avrupa ile ilişkilerini savaş alanlarından diploması alanına kaydırma çabalarının yaşandığı bir dönemde geçmektedir. Her geçiş ve yenilenme dönemi gibi bu dönemde de, kışkırtmalara açık duran statükocularla ve yenilemenin iyileşme olduğunun farkında olan değişim yanlıları arasında kanlı bir hesaplaşmaya başka devletlerin istihbarat teşkilatları da fiilen katılır.”
Yani bu dizi de anlatılmak istenen; 17 ve 18. Yüzyılda bir grup batılıl anlamda yenilenme isterken, Osmanlılığı korumaya çalışan statükocular, yani var olanı korumaya çalışanlar buna karşı idi.
Müthiş bir kurgu , çünkü ‘var olanı koruyan ve kışkırtmaya açık duran’ diyerek, bugüne gönderme yapıyor. Bugün statükocu kim? Atatürk’ün, gerçekleştirdiği yenilenmeyi ve kurumlarını savunanlar. Batılı anlamda yenilenmeyi isteyen kim? Bugünkü iktidar. Siz buna inanıyor musunuz? Ne yenilenmesi, resmen batı trenine binip, doğuda inmek isteyen bir politika var. Doğrusu; Osmanlılğı geri getirmeye çalışanlar…Bugün baktığınızda, o günün statükocuları, bugünün yenilikçileri, o günün yenilikçiler de, bugünün statükocuları…

*:1-Büyük Hun İmparatorluğu(M.Ö. 220 Teoman kurdu/Mete'nin ölümünden sonra, Çinli prenseslerle yapılan evlilik sonra M.Ö. 46’da yıkıldı-M.S 216 da yıkıldığını kabül edenler de var)-2 Batı Hun İmparatorluğu(M.S 48/M.S 216)-3 Avrupa Hun İmparatorluğu(Kavimler göçüne neden olan 375’te kuruldu. Atilla 452’de ölünce 470’te yıkıldı. 454’te yıkıldığı da söyleniyor)-4 Ak Hun İmparatorluğu(420/562)-5 Göktürk İmparatorluğu(552/630)-6 Avar İmparatorluğu(563/803)-7 Hazar İmparatorluğu(651/983)-8 Uygur Devleti(744/840-9 Karahanlılar(940/1040)-10 Gazneliler(963/1183)-11 Büyük Selçuklu İmparatorluğu(1040/1157)-12 Harzemşahlar(1157/1231)-13 Altınordu Devleti(1236-1502)-14 Büyük Timur İmparatorluğu(1368/1501)-15 Babür İmparatorluğu(1526/1858)-16 Osmanlı İmparatorluğu(1299/1922).
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32