28 Şubat 2013 Perşembe

DİKTATÖR VE TÜRK TANIMI



        DİKTATÖR NASIL OLUNUR? TÜRK NASIL      OLUNUR?
     
      Önce, “diktatör nasıl olunur?”un tarifini alalım.
        Malzemeler:
        30 adet baş; dinden ve ırktan geçinebilen emperyal işbirlikçi
        500 gr.  eski politik danadan kuşbaşı
        2 yemek kaşığı yağdanlık
        Yarım  fincan demokrasi
        3 adet evrim karşıtı akademisyen
        1 yemek kaşığı küfürbaz
        1 çay kaşığı ezik
        1 adet iftiracı
        Yemeğin(yemenin) tadını bozan muhalefeti yok edecek olan çok adet komplocu
        3 tatlı kaşığı işkenceci
        3adet yetkisi azaltılmış ve yönlendirilmiş yargı, yürütme ve yasama
        Çok adet hukuksuzluk
        Ve karanlığın gülen yüzü
        İster beğenin, ister beğenmeyin bu benim; diktatör tarifim.
        Haklısınız; Papaz yahnisi tarifine benzedi.
        Kusura bakmayın, bugünlerdeki, PKK terör örgütü ile işletilen barış süreci ve bunun üzerinden yapılan Türklük tartışması Papazın Yahnisi’nden farksız.
        “Türk nasıl olunur?”un yanıtına gelince:
        Bakmayın siz; "Müslüman olmadan Türk olunmaz" veya “Namaz kılmadan Türk olunmaz.” diyen bunalımlara.
        Önce,  Partilerin Türklük tanımına bakacağız.
        Şunu belirterek konuya girmekte fayda var.
        Bilindiği gibi; 1982 Anayasası’nın  66. Maddesinde Türklük tanımı şöyle; “Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür”
        Bu tanım; AKP’nin oluşturduğu Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığındaki  bilim kurulu tarafından “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı  olan herkes din ve ırk ayırt edilmeksizin Türk” şekline dönüştürülmek isteniyor.
        Bu aynı zamanda AKP’nin Türklük tanımıdır.
        CHP’nin bu bağlamdaki çalışmasında  ise; "Anayasa'nın başlangıç ilkelerine dokunulmaksızın; Cumhuriyetin nitelikleri öz bakımından laik, demokratik, sosyal, insan haklarına dayanan bir hukuk devleti olarak korunmak istenmektedir.'Türklük' ibaresi yerine  düşünülen  'Yurttaşlık' ibaresi ırk, etnik köken veya dine dayanmayan hukuksal bir bağ içersin istiyor. CHP , parti içindeki farklı görüşleri ve dengeleri dikkate alarak , "Türk vatandaşlığı" ile başladığı vatandaşlık  tanımını , "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı" kavramıyla noktaladı.
        Daha geniş perspektifte;  Laiklik ilkesinin pekişmesi için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunlu olmaktan çıkarılmalı. Kadın-erkek eşitliği konusunda eşit temsil ilkesi anayasaya girmeli. Değişik din ve mezheplere mensup yurttaşların tüm hakları güvence altına alınmalı diyordu.
        Partilerde hemen, hemen netleşen Türklük tanım şöyle:
        AKP: Vatandaşlık temel ölçüt.
        Devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı anne veya babanın çocuğu doğumla vatandaşlık kazanır. Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir. Hiç kimse vatandaşlıktan çıkarılamaz.
        CHP:  Vatandaşlık - Türk Vatandaşlığı temel ölçüt.
        Türk vatandaşlığı; dil, din, ırk, cinsiyet, etnik köken, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebeplere bağlı olmaksızın herkesin eşitlik temelinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması anlamına gelir. Vatandaşlığın kazanılması ve kaybedilmesine dair usul ve esaslar kanunla düzenlenir. Vatana bağlılık ile bağdaşmayan eylemlerin mutlak biçimde zorunlu kıldığı haklı nedenler bulunmadıkça kimse vatandaşlıktan çıkarılamaz.
        MHP: Türk Vatandaşlığı temel ölçüt.
        Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür. Türk vatandaşı babanın veya Türk vatandaşı ananın çocuğu Türk vatandaşıdır. Vatandaşlık temel bir haktır, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir. Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.
        BDP: Vatandaşlık temel ölçüt.
        Türkiye vatandaşlığının kazanılmasında, kullanılmasında ve kaybedilmesinde, dil, din, ırk, etnik köken, kültür, cinsiyet, cinsel yönelim ve benzeri farklılıklar gözetilemez. Vatandaşlığa ilişkin esaslar kanunla düzenlenir. Hiç kimse kendi isteği dışında vatandaşlıktan çıkarılamaz.
        Vatandaş Şevket: Yurttaşlık; dil, din, ırk, cinsiyet, etnik köken, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri ölçütlere bağlı olmaksızın herkesin eşitlik temelinde Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşı olması anlamına gelir. Yurttaşlığın kazanılması ve kaybedilmesine dair usul ve esaslar kanunla düzenlenir. Vatana bağlılık ile bağdaşmayan eylemlerin mutlak biçimde zorunlu kıldığı haklı nedenler bulunmadıkça kimse yurttaşlıktan çıkarılamaz.
        CHP tanımıyla örtüşen ve insanı temel alan bir tanım.
        Madem; Türk ifadesi etnik anlamda değil, sadece yurttaşlık bağını ifade eden bir ifade ise, yurttaşlık ifadesini doğrudan kullanmakta da sakınca görülmemeli. Siz eğer, Türklük tanımında  Türk kimliğini belirleyici esas olarak alırsanız, yurttaşlığa hukuki bir çerçeve çizemez, Anadolu insanını bütünleştiren özünden uzaklaştırırsınız.
        Kısacası, Türklük bir ırktır ve asla yurttaşlık bağı olarak kullanılamaz.
Olguyu; evrensel özlerinden soyutlamamak için, şu gerçeklere de dikkat etmek gerekir:
        Biliyorsunuz, Batı 1000 yıla yakın süredir, Anadolu’ya “Türkiye” demektedir. Bugün, evrensel  ölçütlere uymadığı için ‘Türk’ sözcüğünü, yurttaşlık tanımında kullanılmasını istemeyenler, yarın, içinde ‘Türk’ var diyerek ‘Türkiye’ adının da kayıtlardan silinmesini ister ise, bu resmen ‘Türklüğü’ yok etmek olur ki, bunun adı, ırkçılıktır, kafatasçılıktır. Tıpkı Barzani’nin Kuzey Irak’ta yaptığı gibi.
         ‘Türk Cumhuriyet’i değil de, Türkiye Cumhuriyet’i diyoruz. Peki; Neden ‘Türk Yurttaşı’nda ısrarcıyız, niçin, ‘Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşı’ demeyelim.
        Atatürk’ün ‘Türk’ sözcüğü, Kurtuluş savaşı sonrasının özgün koşullarında bütünleştirici, kaynaştırıcı bir ulus yapısı inşa etmek içindi. Bana göre asla ayrımcı, ırkçı değildi. Eğer biz Atatürk’ün evrensel bu felsefesini, parçalanmak istenen ülkemin ve dünyanın bugünkü özgün koşullarında  daha bütünleştirici kılmak ve ileri taşımak istiyorsak, ‘ırk, etnik köken veya dine dayanmayan hukuksal bir bağ içeren Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşı’ denen bu evrensel ölçütlere evet demek zorundasınız.
        Atatürk’ün felsefesini tümden yok sayıp; “Osmanlı döneminde ‘Türklük tanımı’ olmazdan, 600 yıl ırkları bil fiil kardeşçe yaşattı,  İmparatorluğu genişletti. Bu nedenle Fransız ihtilalının  bize dayattığı milliyetçiliği kafalardan silmeliyiz, çünkü Osmanlı bu kafalar yüzünden yıkıldı.” diyor ve buradaki evrensel ölçütleri araç olarak kullanıyorsan, bunun adı, din ve Osmanlı milliyetçiliğidir ki, var olandan tehlikelidir. Buna asla evet denemez.
        Bilmeyen var mı; Bulgaristan’ın, Türklerin adlarını değiştirirken, salt biz değil, uygar devletlerin tümünün karşı çıktığını. Ne oldu? Vazgeçti. Ama ülkemde, değil kişi adı, Türkiye adı ortadan kaldırılmaya çalışılırken suskun kalanlar, en az yok edenler kadar suçludur.
        Eğer, bir kimlikler gezegeninde yaşıyorsak, hiçbir kimlik, bir diğerinin altı ve üstü olmamalıdır. Yani kimlik kimliktir, altı üst diye kategorize edemeyiz.
        Kimse Hitlerin üstün ırk düşüncesi taşımıyorsa, tüm kimlikleri bütünleştiren bir ‘Türkiye Cumhuriyeti’ ve bu Cumhuriyet’te yaşayan, Türkçe, Lazca, Kürtçe, Çerkezce, Hemşince, Gürcüce..konuşan, Türkçe eğitim gören ‘Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşı’ diyorum.
        Soruyorum, “Alman, Amerikan, Fransız..vatandaşı olan, farklı kimliklerin kaçı kendi dillerinde eğitim görüyor?”
        http://blog.milliyet.com.tr/genclige-hitabe-neden-birilerini-rahatsiz-etti-/Blog/?BlogNo=352885
        ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
        Teknopolitikalar platformu
        sevket-che@hotmail.com.tr
        evesbere@mynet.com
        GSM: 0506 609 00 32

25 Şubat 2013 Pazartesi

GALATASARAY ORDU'YU İKİNCİ YARI PERİŞAN ETTİ





GALATASARAY’ ORDUSPOR  MAÇINDA ASLANLARIN  MÜTHİŞ  KÜKREYİŞİ(4-2)

23. Haftanın son 90 dakikası, Ali Sami Yen Aslantepe Arena’da 25 Şubat 2013 günü saat 20.00’de  oynandı.
Galatasaray bugüne dek iç sahada Orduspor ile 10 kez karşılaşmış 8 galibiyet, 2 beraberlik almış. Yani hiç yenilmemiş. Dış sahada ise Orduspor ile 11 kez karşılaşmış 8 kez yenmiş iki kez yenilmiş. Biri 1984’te 3-0, diğeri bu sezonun ilk yarı maçında 2-0 yenmiş.
Ve bu Orduspor, deplasmanda hiç yenemediği Galatasaray karşısında, deplasmanda 2-0 galip.
Eğer yenilirse, Cuper’in Terim’e bu ikinci tokadı olacak.
Terim Semih yerine Gökhan Zan’ı Sabri’nin yerine Eboue’yi ve Riera’nın yerine Hakan Balta’yı 11’de sahaya çıkarmış.
Terim ilginç bir insan. Son haftalarda hatalı bir oyun sistemi ve de kadro seçimi var. En önemlisi, Hamit’te bu kadar ısrar etmesi.
Dakika 15, Muslera topu her zamanki gibi alçak uçuşta karşı tarafa göndermek istedi, bu top Selçuk7un aşıl tandonuna çarparak, önce Aşıl’ı, pardon Selçuk’u, ardından Galatasaray’ı vurdu. Durum 1-0.
Galatasaray bu dakikaya kadar ne oynadı, hiçbir şey oynamadı. Ne sistem olarak, ne de oyuncu olarak. Drogba Akhisar maçı sonrası dinlencede, Sneijder bir şeyler yapmaya çalışıyor. Maçın 30 dakikasında, Nizamettin’in harika şutunu, harika kurtaran Musler’a, maçın 44. Dakikasında takımının 2-0 mağlup olmasını önleyemedi. Hakan Balta, resmen Baltalık yaptı ve Stancu durumu penaltıdan durumu 2-0 yaptı.
Ferhat Öztorun, Hasan Kabze ve Stancu, üç eski Galatasaraylı olarak, 11 yeni Galatasaraylı Aslan karşısında aslanlar gibi oynuyorlar.
Bu maç, Galatasaray için önemli, çünkü birileri balans ayarı yapma savaşı içinde, GS arayı açmasın diye. BJK ve FB inadına kovalıyorlar. Dahası, bir şekilde maçlarını alıyorlar.
Ordu için de önemli çünkü, yenilirse düşme potasına girecek.
Ambrabat, Hamit ve Sneijder nedense defansa yardım edemiyorlar. Hamit, sanki Galatasaray’da mutsuz.
İkinci yarı, merak edilen bir yarı idi. Fakat, ikinci yarı, birinci yarıdaki oyununu soyunma odasına bırakıp, yeni bir oyunla sahaya çıkan GS adeta fırtına gibi esti. İlk yarıda sahada olmayan 11 resmen küllerinden doğmuştu. Drogba, Sneijder, Burak, hatta Hakan ve tümü müthiştiler.
Şu bir gerçek ki; büyük oyuncuyla, maç nasıl alınırın öyküsü idi 2. Yarı adeta.
Evet, Drogba ve Sneijder’in harika oyunu, Ordu’yu bitirdi.
Sistem mitsem yoktu artık. Her yenetenek, sahada kendi sistemini kurguladı, özellikle Drogba, Sneijder ve Burak. Başarı bu noktada geldi
Sneijder, 57’de öyle bir gol attı ki, ben bu takıma her zaman maç kazandırırım dedi. Soldan aldığı topu, sağına alarak müthiş vurdu ve durumu 2-1 yaptı. Bu maçın, kırılma noktası idi.
Ardından, pardon 10 dakika sınnra dakika 66’da; hiçbir varlık göstermeyen, sürekli orta sahada top kaybeden Hamit yerini Umut’a, Eboue’de yerini Sabri’ye bıraktı ve bir dakika sonra Burak topu filelere taktı. Drogba müthiş indirdi, Umut vurdu, dönen topu Burak tamamladı ve 2-2 oldu maç. 3 dakika sonra, yine Drogba indirdi, Burak vurdu durum 3-2 oldu.
78’de Drogba attı, Selçuk İnan öyle korkunç vurdu ki, bugüne attığı gollerin en şahanesiydi durum 4-2 oldu. Drogba başka ne yapsın ki.
Bu ara, ikinci devrenin başında Terim, ardından Hasan şaş tribüne gönderildi.
Drogba sadece Orduspor’u sakatlamadı, 84’te Baralı hastanelik etti. Baral’a geçmiş olsun. Adam tank gibi. Kim çarpar ise devriliyor.
Galatasaray bunun aynısın Samsunspor’a da yapmıştı. 2-0 geriden gelerek, maçı 4-2 almıştı. Tarihini bilmiyorum.
Bu maç sistimiyle, oyuncusuyla anlatılmaz, ancak sunucunun dediği gibi Belgeseli çekilir.
İşte bu ikinci yarıdaki  Terim, Orduspor maçında, Schalke maçındaki gibi benzer hataları yapmayınca, maçı farklı kazandı. 
Çünkü, Galatasaray farklı bir takım. 
Çünkü, Galatasaray’ın Fatih Terim’i var.
Çünkü Galatasaray’ın Ünal Aysal yönetimi var.
Çünkü, Galatasaray’ın, Sneijder, Drogba, Selçuk, Burak, Umut, Sabri, Eboue, Semih, Melo, Emre, Ambrabat..kısacası, iyi topçuları var. En önemlisi, güçlü ve kararlı taraftarı var.
34 yaşındaki Drogba için böylesine övgü yağdıranlar sövgü hak edenlerdir” diyen kişi, acaba şimdi ne diyecek?
Arkadaşlar, Drogba ve Snejder kendilerine verilen parayı Ordu maçında  ödediler. Galatasaray’a ödeme yapanlar sadece Drogba ve Sneijder değil, Melo, Burak, Selçuk, Riera, Eboue, kısacası tüm GS topçuları kendilerine ödenenleri iade ettiler.
Galatasaray, nasıl mı oynadı? GS müthiş oynadı. Önde. Drogba ve Burak harikalar yarattı. Snijder gerçek yerinde müthişti. Şaşırmayın, Real Madrit Drogba ve Burak’a servet teklif ederse.
Galatasaray: Muslera, Eboue(66 Sabri), Gökhan Zan, Dany, Hakan Balta, Hamit(66 Umut), Selçuk, Amrabat, Sneijder, Burak, Drogba(85 Riera)
Yedekler: Eray, Sabri, Aydın, Riera, Yekta, Emre Çolak, Umut
Orduspor: Fornezzi, Roversio, Ferhat Ö., Ferhat Ç., Nizamettin, Ali, Umbides, Yussuf (Dk.33 Şamil), Romero, Stancu, Hasan Kabze
Yedekler: Fevzi, Garcia, Atilla, Şamil, Abdülkadir, Müslüm, Barral
http://blog.milliyet.com.tr/galatasaray-i-yaktilar/Blog/?BlogNo=398844

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
sevket-che@hotmail.com.tr
evesbere@mynet.com
GSM: 05066090032

22 Şubat 2013 Cuma

IRK VE DİN MİLLİYETÇİLERİ CHP OLMASA KİMİ TARTIŞACAKLAR?


       IRK VE DİN MİLLİYETÇİLİĞİ VE CHP’Yİ ENİNE
      Dinden ve yoksuldan geçinenle ırktan ve yoksuldan geçinen arasındaki fark nedir?
         Fark olduğunu düşünmeniz olası mı? İkisi de milliyetçilik değil mi?
         “Türk’ün Türk’ten başka dostu veya Kürdün Kürt’ten başka dostu yok” ,  “Müslüman’ın Müslüman’dan başka dostu yok veya Hıristiyan’ın Hıristiyan’dan başka dostu yok”  düşüncelerini çağrıştıran böylesi sözler; ırk milliyetçiliği  ve f din milliyetçiliği değil de nedir?
        Milliyetçiliği eleştirirken İslami referanslarla konuşarak; ırkçılığı, İslami kurallarla mahkûm etmeye kalkarsan, birileri de çıkıp; “dini öne çıkararak din milliyetçiliği yapıyorsun, bunun adı da faşizmdir" demez mi?
        Gündemlerin efendisi, bu sefer milliyetçilik  boyutunda  yine gündemini belirledi: “’Bu süreçte kimse bizim karşımıza Kürtlükle çıkmasın, kimse bizim karşımıza Türklükle de çıkmasın. Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız’’
        R-cep gündem belirliyor, sen de balıklama atlayıp gündemini gündemine taşıyorsun. Yapma bunu, konuşsun kendi kendine. Sen ciddiye aldıkça, o sanal gündemlerle seni kendi zamanından alacak ve kendi zamanına tutsak etmeyi sürdürecektir. Verme o’na bu fırsatı. Lütfen biraz olsun sen gündem belirle.
        En azından; “ ‘Bu süreç’ diyerek, terör belasını def edinceye dek, milliyetçiliğin askıya alınmasını mı istiyorsun? İnsanlar birbirinin ırk üstünlüğünü gündeme getirmeleri, sürecin barışla sonlanmasında olumsuz etki yapar mı demek istiyorsun? Yoksa, ırk milliyetçiliğin yerine, din milliyetçiliği getirmektir amacın?” şeklindeki  sorularla o’nu  sorgula. Türk milliyetçiliğini yok ediyor suçlaması getirip, ırk milliyetçisi konumuna düşürme kendini.
        Dahası; onun çelişkilerini gündeme taşı ve sanal gündemlerin anlamsızlığını insanlara anlat, Türklük savunmasına geçeceğine.
        Evet; bu ne yaman çelişkidir ki, insanların gerçek gündemlerinin kimyasını sürekli  bozabiliyorlar:
        “Efendim, Menderes milli ve bağımsız ekonomi diyerek milliyetçilik yaptığı için idam edildi. Erbakan, milli ekonomi dediği için 28 Şubat darbesiyle uzaklaştırıldı. Milli ve bağımsız düşünen beyinleri ortadan kaldırmak için Kenan Evren insanları, işkenceden geçirdi, idam etti…Tüm bu darbeleri ABD hazırladı, milli ve bağımsız düşünen liderlerin, aydınların isimlerini darbecilere onlar verdi. Askere darbe yapması için akıl verenler şimdi İsviçre’de kayak yapıyor, boğazdaki yalısında veya köşkünde  havyarla kırmızı şarap içiyor” diyeceksin, ardından dönüp; “Milli görüş gömleğini çıkardım..Milliyetçiliği ayaklar altına aldım” diyen ve ‘Büyük Orta Doğu Projesi mi, Büyük Osmanlı Projesi mi, anlayamadığım’ BOP’ un eşbaşkanıyım söylemiyle ABD ile ortak hareket ettiğini vurgulayanı alkışlayacaksın. Bu yaman bir çelişki değil de nedir?

        Çelişkiler bitmiyor, aksine tüm hızıyla devam ediyor:

                AKP’li çıkıp; “Biz seninle eşit değiliz, elhamdülillah. Zaten ben seninle eşit olmak istemem. Biz bu ülkenin sahibiyiz, Diyarbakır'a giremezsiniz. Girebilmek için abdest alman lazım” diyerek, ırk milliyetçiliğini din milliyetçiliğine taşıyor. Ardından BDP’li çıkıp; “ Kafkaslardan, Boşnaklardan gelenler, siz bu ülkenin sahipleri değilsiniz. Haddinizi bileceksiniz…” diyerek Kürtlüğü  ırkçı boyuta taşıyor;  yetmedi, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) gibi bir oluşumu gündeme getirip, PKK’ya silah bıraktırma konusunda kamuoyu oluşturmak için, ABD heyetlerinin öncülüğünde Karadeniz gezisine çıkıyor..
        Bu işletilen çelişkiler süreci beraberinde barışsızlığın sürecini getiriyor. Öyle ki;  eğer, Kafkaslardan gelenler diyerek, Karadenizlileri işgalci ilan etmeseler, ABD’lileri öncü olarak Karadeniz’e göndermeseler, belki de bu barış süreci ‘Karadeniz’de’ işleyecekti.
        Gündem içinde gündem değiştirmek ise, ayrı bir becerileri.
        R-cep(Başbakan Tayyip Erdoğan);  “ Alevilik, din değil. İslam içinde bir kurum olarak görünüyor. Net bir tanımı yok. Biz geçmişte Ali’yi çok sevenler olarak görürdük ama bunların Hazreti Ali ile alakaları yok yaşam tarzı olarak.” diyebiliyor. Zaman kaybetmeksizin de, Başörtülü milletvekili” konusunda da önemli açıklamalarda bulunabiliyor. Edinilen bilgiye göre, Çevre Komisyonu Başkanı Haluk Özdalga’nın*gündeme getirdiği konuya ilişkin R-cep(Erdoğan), “Başörtüsü sabır işidir. Kuran bile 23 yılda indi. O zaman alkol bile aşamalı yasaklanmıştı; sorun bugün üniversitelerde çözüldü...Avukatlar artık başörtüsü ile duruşmaya girebiliyor…Başörtüsü bir haktır, doğuştan gelen bir haktır.” diyerek, gündem içinde gündem değiştirebiliyor.
        Doğrudur; ülkemde en yaygın siyasi anlayışın Milliyetçilik olduğu. Fakat bunu ulusalcılıkla, Atatürk Milliyetçiliğiyle örtüştürmemek gerekir. Irk temeline dayalı milliyetçiliğin özünde, Türk ırkının üstünlüğü ve tekliği yatmaktadır;  “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” deyişinde vurgulandığı gibi de yalnızlığı..
        Atatürk Milliyetçiliği(ulusalcılıkla aynı şeydir); tokat attığı emperyal saldırılardan korunmak, ayakta durmak için halkları/farklı etnik grupları kaynaştıran  genç Cumhuriyet ideolojisinin zorunlu öğretisidir. Dahası,  Atatürk Milliyetçiliği; farklı etnik gurupların aidiyet bağlarını koparmaksızın aynı düzlemde kaynaştırmanın adıdır. Buna göre, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşın, resmi kimliği  Türk’tür’. Burada, Türk üstün ırktır, sen kendine Kürt, Laz..diyemezsin dayatması yoktur. Sadece Kürt olsan da, kendini Türk olarak tanımlayacaksın ve Türkçe resmi dilin olacak, eğitimini Türkçe alacaksın. Asla, resmi kimliğin Türk diyerek kendini  Türk olarak göreceksin dayatması getirmiyor. Böyle algılayan ve algılatanlar seni; “Türklüğü dayatıyorlar, kendi kimliğini unutturmaktır amaçları” diyerek seni tetikliyorlar. Kanma buna.    
        Türkiye’de, ırk üstünlüğünü esas alan vahşi milliyetçilik yok diyemeyiz. Bu grupların tarihteki saldırılarını asla yadsıyamayız. Örneğin, Karşılıklı Türk, Ermeni kıyımlarını içeren 1915 Ermeni olayları**, Dersim saldırıları, Varlık vergisi, 6-7 Eylül saldırıları.
        Bunları, Türkçülüğü ve İslamcılığı 2002 yılına dek örtüştüren, hatta Türk İslam Sentezi teorisi bile ortaya atan sağ kesim yaptı. Özellikle 6-7 Eylül saldırılarının ‘Tekbir’ eşliğinde, sakallı- sarıklı cübbeli kimliklerin de katılımında yapıldığını unutmayalım. Fakat  bugün ırkçı milliyetçiliğe  eleştirinin dinci kesimden gelmesi düşündürücüdür. Çünkü, bu yaklaşım, din milliyetçiliğinin somut belirtisidir.
        Nedense, tüm bu ırkçı milliyetçi duruşlardan CHP sorumlu tutulur ve olgu Atatürk milliyetçiliğiyle örtüştürülür. Bugün de aynısı yapılmaktadır.
        Başbakan;  “Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış iktidarız” dediğinde, birileri; “ CHP ırkçılığı değil ama, Milliyetçiliği savunarak ‘Atatürk Milliyetçisi’ olduğunu söyledi.” suçlaması getirdi. Yani, onlara göre, CHP ırkçı  değil ama,  ‘Atatürk Milliyetçisi ‘dir ve bu suçtur. Yani  Mustafa Kemal Atatürk’ü benimsemek, resmen ülkemde suç. Evet,  CHP Irkçı milliyetçililerden tehlikeli; Atatürk Milliyetçisi.
        Sadece bu konuda değil, özellikle son zamanlarda  ‘ tek taraflı ve taraf olarak’ CHP tartışılır oldu.
        TRT’de ‘Enine Boyuna’ programını izliyorum. Yönlendirici (Moderatör diyorlar) İsmet Berkan. Konuşmacılar; Taha Özhan, Mustafa Karalioğlu ve Hatem Ete.
        Resmen, CHP’yi bir enine, bir boyuna çekiştirip duruyorlar.         Sözde tartışıyorlar. Peki, ‘Enine Boyuna’ gerçekten bir tartışma mı? Asla! Demokratik düşünceye, insan haklarına saygılı mı? Asla!
        Program resmen taraf. Bunu anlamak için tarafsız görünen taraflara bakmak gerekir. Gerekir mi? Gerekmez, çünkü İsmet Berkan hariç, üçü resmen AKP teorisyenleri ve de savunucuları. Ve de rövanşçı zihniyetin militanları.
        Tamam, tartışmacılar kişi AKP gibi düşünebilir, düşünmelidir de, çünkü demokrasi var diyoruz. Fakat aralarında hiç mi CHP veya bir başka parti gibi düşünen olmaz. Hep CHP’yi tartışma konusu yapacağınıza, hiç mi AKP’nin, MHP’nin, BDP’nin tartışılacak yanı yok? Hani demokrasi?!
        Darbeciler ve Ergenekoncular tartışılıyor. Konuşmaların her anında, CHP’nin darbeci geleneğinden geldiği vurgusu yapıp, suçlamayı Atatürk’ün Kurtuluş savaşı sonrasına taşıyorlar ve olayın ciddiyetini, inanırlığını bozuyorlar.
        Tamam, darbecileri geçmiş icraatlarıyla yakaladın, bunu itirazım yok. “Yakalama, yargılama” demiyorum, Şili de, İtalya da(15 bin kişi sorgulandı), İspanya da, çok sonrasının faşist askeri yöneticileri yargılandı, benim ülkem neden yargılamasın ki? İyi de, Kenan Evren faşizmini neden yargılamıyorsun. Ergenekon bütününde, Mehmet Ağar’ı, Korkut Eken’i neden yargılamıyorsun?
        Kenan Evren’e şükranların sun, Ağarlara, Ekenler teşekkür et, diğerlerini tutukla. Darbeciliği, derin devletçiliği yargılıyorum yalanıyla  darbeni kurgulayıp, kendi derin örgütlenmene git.. Bu sivil faşizm değil de nedir?!
        Nerede, 12 Eylül ve 12 Mart’ı destekleyen ırkçılar, din milliyetçileri, işadamları, gazeteciler? Neden salt 28 Şubatçılar ve 2002’den sonra ortaya çıkarılan darbeciler içerde?
        Hangi demokrat insan, faşizmin yargılanmasına karşı çıkar? Hangi demokrat, meşruiyetin işlevi demokratik dönüşüm sürecinin kazanılmasındaki arınma sürecine karşı çıkar?
        Yoo, CHP karşı çıkar, o darbeci geleneğinden geliyor. CHP belki darbeci geleneğinden gelebilir, fakat asla darbeciler tarafından beslenmedi. Aksine  her darbede darbe alan CHP ve Sol oldu.
        Amaç; Mustafa Kemal Atatürk’ün, Anadolu insanıyla oluşturduğu Evrensel felsefesini yok etmek olmasın? Irkçı milliyetçiliği, dinci milliyetçilikle harmanlayıp postmodern Türk İslam Sentezi bütününde yene Osmanlılığı gündeme oturtmak olmasın?
        Sözüm o’na, Irkçı milliyetçiliğin seçeneği, din milliyetçiliğiymiş. Hade be ordan!..
        Türkiye’nin sorunlarına, Güneydoğu Kürt sorununa, ne ırkçı milliyetçi, ne de din milliyetçiliği penceresinden bakabiliriz. Bu sorunlara, özgür istencimizi kullanarak, evrensel düşün serbestliğinde ve insan hakları bütünündeki eşitlikçi felsefeyle bakabiliriz.
        Bunun için de, Emperyallere attığı tokadın yorgunluğunu, yıpranmışlığını üzerinde taşıdığı noktada, o dönemin  özgün koşullarını içeren, etnik  çeşitliliğe dayalı, ulusalcılığın özü  Atatürk milliyetçiliği öğretisini(Fr. Doktrin)  daha ileriye taşıma gerekliliğini de öncelikle kabul etmeliyiz. O’nun kendine özgü katılığa sahip resmi ideoloji yaftasından kurtarmalıyız., Sorgulanamaz, tartışılamaz noktasından uzak tutmalıyız. Yani, dogma olmaktan kurtarıp  günümüz özgün gelişmeler dikkate alınarak  Atatürk Milliyetçiliği;  durağanlıktan kurtarılıp, tüm ulusları kucaklayan, onları eşit gören, Anadolu sevdasında kendini bulmuş, yurtseverlik çizgisine oturtulmalıdır.
        Resmi dil Türkçeyi esas alan, her dilde öğrenim hakkı tanıyan, tek kültür dayatmalarından kaçınan, uygarlığı evrensel koşul sayan, dini inançlara saygılı, fakat dinsel yaşam tarzı dayatmasından kaçınan bir anlayışın egemen kılınması evrensel zorunluluktur, gerçeğini aklımızdan çıkarmamalıyız.
        Soruyorum, İslamcı kendilerin milliyetçilikten, Milliyetçiler şamanist geleneklere dönerek İslamiyet’ten kendilerini soyutlayabilirler mi?
        Sağın; ırk esasına dayalı milliyetçi ve din milliyetçiliği dayatmasını yok edecek, barış ve kardeşliği, özgür düşünceyi, eşitliği esas alacak evrensel duruş, sadece ülkemiz için değil, tüm ulus devletler için kaçınılmaz gerekliliktir.
        *: Bir zamanların hızlı solcusu, asla sağın hiçbir seçeneğine ödün vermeyen bu şahıs TMMOB’nin kuruluş düzlemi olan, Türk Mühendisler Birliği Derneği üyesiydi. AKP’den milletvekili olunca, benden sonraki yönetim bunun üyeliğini düşürdü. Sayın Ertuğrul Günay, bu konuda bana sitemde bulununca; yönetimin bende olmadığını, yeni yönetimin bu hareketinin özünü bilmediğim için bir şey söyleyemeyeceğimi belirtmiştim. Atılmayı hak ettiğini şimdi anladığım için üzgünüm. Olacak işi değil, Bir daha seçilmek için veya bakan olmak için türban takacak kadar yağdanlık katsayımız yükselttik. Demek ki; biyolojik kolesterol değil de, siyasi kolesterol insanı böyle aşağılayıp, süründürürmüş.
**; Yıllar önce, para koleksiyonu yapıyordum. Erzurumlu çalışma arkadaşım Ali Gider. Bana  Osmanlı ve Ermeni paralı getireceğini söyledi. Her iki paranın da yanıkları vardı. “Nedir bu?” deyince; “Bu paralar, yanan Türk ve Ermeni evlerinden dedelerimiz toplamış” yanıtı beni hayli düşündürmüştü. Belli ki, karşılıklı bir katliam yaşanmış kanaatine vardım.
        ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
        Teknopolitikalar platformu
        sevket-che@hotmail.com.tr
        evesbere@mynet.com
        GSM: 0506 609 00 32


20 Şubat 2013 Çarşamba

ASLAN PANZER'E DIŞ GEÇİREMEDİ



BURAK’TA DUR DURAK YOK; GALATASARAY 1 SCHALKE 1
21 Şubat 2013 

Ve maç başladı. Maça başlayan, dahası fırtına gibi oyuna giren Schalke 04 oldu. Belli ki, Schalke 04’ün tek umudu, Şampiyonlar Ligi, çünkü Bundesliga’da işi bitik; bu nedenle burada Galatasaray’ın işini bitirmek istiyor.
Galatasaray 3. Dakikadan sonra kendine geldi. Galatasaray gibi oynamaya başlayan Galatasaray, 12 dakikada ödülünü aldı. Selçuk’un pasını, ceza yayı üstünde, müthiş alan Burak, müthiş vurarak Galatasaray’ı 1-0 öne geçirdi. Bu, Sergen Yalçın’dan sonra 4 büyüklerde oynayan Burak’ın şampiyonlar Ligi’ndeki 7. Golü idi.
Ne olduysa bundan sonra oldu ve 4-4-2  sistemiyle oyuna başlayan GS, yine sistemleri harmanlamaya başladı. Bir ara 4-4-2’den 4-5-1’e döndü, yani çift forvetten, tek forvete. Baktı olmuyor, geri 4’lü aksamaya başladı, kanatlar da çalışmaz oldu, bu sefer geriye yaslandı. Bundan cesaret alan Schalke 04 Galatasaray’a yaslandıkça, dahası yüklendikçe yüklendi ve birinci devrenin uzatmalarında golünü attı.Devre 1-1 bitti.
11 sene GS forması giyen Terim, ikinci devre, acaba formayı Eboue’ye verecek mi? Çünkü Sabri adeta  ilk kez sahaya çıkan genç oyuncu gibi heyecanlı ve telaşlıydı.
Hamit eski takımı Schalke 04 karşısında iyi idi. Drogba hazır değil, Sneijder biraz hazır gibi gözüktü. Melo ve Selçuk, özellikle Melo çok iyi idi. Riera fena değildi. Dany hatalı, Semih hatasız oynadı.
Galatasaraylı oyuncuların  ikinci yarı, çabuk düşünüp hızlı karar vermesi gerekir. Aksi taktirde bu iş burada biter.
Bitmedi, çünkü maç  1. Devredeki gibi 1-1 bitti.
İkinci yarı iyi oynayan bir GS vardı. İkili topları alan, önde basan, pres yapan ve atak oynayan bir Galatasaray ve iyi bir Sabri  izledik.
Terim’in hatası olmasaydı, biz bu maçı alırdık. Çünkü, birinci yarıda daha hazır gözüken Sneijder’i alarak yerine Ambrabat’ı koydu. Ambrabat, gerek Drgba’ya, gerek Burak’a  anında servis yapabilen bir yetenek. İki pas yapsa, biri muhakkak gol. Çünkü, ikili mücadellerde zayıf, ağır defansa sahip Schalke 04 her an hata yapabilirdi ve bu hatayı de en iyi Snijder değerlendirirdi.  Böyle bir oyuncuyu nasıl alırsın? Yerine oynattığın Ambrabat, kaptırdığı toplarla maçı az kalsın veriyorduk. İlk yarı. Sneijder’i  Riera’nın önünde oynatması, ikinci yarı hiç oynatmaması Terim’in büyük hatası idi. İlk yarı bir şutu üst direkten dönen Hamit ikinci yarı oyundan düştü.  Melo’da.. Fakat Selçuk ikinci yarı, Sabri’den de iyi idi.
Terim bir şeyi de yanlış yaptı. Son 10 dakikada Umut’u da oyuna alarak, 3’lü forvete döndü. Yani risk aldı, tıpkı Cluj ve Braga maçlarında olduğu gibi. Fakat karşısındaki takım Alman panzeri idi ve risk alırken daha dikkatli olmalıydı. Elbette ki, risk alacaksın başarı için, ama risk alırken de en az oyun sistemi kurgularkenki kadar özeni ve dikkati göstermek gerekir. Terim sistemi unuttu, sadece saldırdı, işte bu noktada korna bir yumruk alınabilirdi; çünkü, kaleci hariç 4’lü defans bile ataktaydı.
Terim’in yanlışlarından biri de; Schalke 04’ü üzerinde fazlasıyla durarak, abartması oldu. Bu topçuları olumsuz etkiledi. “Karşımızdaki Alman takım, daha dikkatli oynamamız gerekir” diyerek, Schalke değerlendirmesini kısa kesmeliydi, o uzun kesti ve topçularda uzunları kırmakta güçlük çektiler.
  22 yaşındaki İskoç hakem Willam Collum, taktir haklarını Alman takımından yana kullandı. Haklı davransa, en az Schalke’nin 2 oyuncusu kırmızı kartlıktı.

İşin özü, yazarın sözü şu ki; Galatasaray birinci yarıdaki Schalke’yi değil, ikinci yarıdaki Schalke’yi kesin Almanya’da yener. Üstelik golü atan Jhonson da sarı kart cezalısı.
Evet, ikinci maça kadar daha iyi olacak bir Drogba ve Sneijder ile tur atlayacağımıza inanıyorum.

Galatasaray'ın İlk 11'i: Muslera, Sabri(Dk. 83 Umut Bulut), Dany, Semih, Riera, Melo, Selçuk, Hamit(Dk. 65 Eboue), Sneijder(Dk. 46 Sneijder), Drogba, Burak
Schalke 04'ün 11'i: Hildebrand, Hoger, Hovedes, Matips, Kolasinac, Farfan, Jones, Neustadter, Draxler, Bastos, Huntelaar
Goller: Dk. 12 Burak Yılmaz (Galatasaray), Dk. 45 Jones (Schalke 04)
http://skorer.milliyet.com.tr/sevket-corbacioglu/galatasaray-sike-yapti-mi-avrupa-da-yapar-/BlogYazarYazisi/387379/default.htm

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
sevket-che@hotmail.com.tr
evesbere@mynet.com
GSM: 05066090032

ANKARA KENT POLİTİKALARINDA KATLI KAVŞAK MANTIĞI VE KUĞULU PARK




Ankara için altgeçitlere seçenek  kent içi ulaşım projeleri  ve Kuğulu Park: 

Kuğulu park; ‘Papazın Bağı’ ve ‘Güven Park’ gibi, Ankara’nın Çankaya’daki nefes alma odaklarından biridir. Bu üç odak da, katlı kavşak mantığı tarafından saldırıya uğradı, fakat asla kendilerini örseletmediler.
Çankaya Belediyesi, “Kuğulu Park”’ı yeniden projelendirdi ve kentliye sundu. Kuğulara, asırlık ağaçlara, dahası doğaya dokunmaksızın; İnsanlara, kuğulara, serçelere, güvercinlere, kısacası tüm doğanlara(canlılara), Çankaya Belediyesi Kuğulu doğasını sundu. Doğası ve doğanı daha da mutlu artık.
Küçük bir odak olsa da, Kuğulu’nun yeniden dizayn edilişinde kentliye ve doğaya saygı var, doğana saygı var, sevgi var, kente, kent bilincine saygı var, kent planlamasına, kent imarına saygı var, çevre bilincine ve Hukuku’na saygı var.. Ki bu anlayış, olanakları ölçüsünde, böylesi yeşil nefes alma odaklarını yaygınlaştırma savaşını sürdürüyor.
Çankaya Belediye Başkan Bülent Tanık’a ve çalışma arkadaşlarına ‘bu nedenle’ teşekkür etmek gerekir.
Ankara için kent politikaları, katlı kavşak mantığına sahip boş beyinlerin günde üç kez almaları gereken ilaç gibi olduğunu düşünüyorum.
Ve bu nedenle, Ankara kent politikalarıyla ilgili bilgilerimi tekrar etmek istiyorum:
Öncelikle şunu belirteyim. Ankara’nın ulaşım ana planından uzak, insan öncelikli olmaktan çok, taşıt öncelikli tüm katlı kavşakların-Altgeçitlerin kapatılması gerekir. Çünkü; katlı kavşak mantığıyla inşa edilen altgeçitler, kent içi trafiği, bir noktadan alıp, bir başka noktaya yığmakta ve de bu da yeni bir katlı kavşağı gündeme getirmektedir. Yani, planlamadan soyut, önlem içermeyen her yeni katlı kavşak, yeni bir katlı kavşağın doğum sancısı olmaktadır.
Çözüm; sayın Murat Karayalçı’nın başlattığı metrodur.
Çözüm; raylı sistemdir.

Çözüm; Sıhhiye’de başlayıp, Oran Sitesi zirvelerine dek uzanan, teleferik sistemli projedir.
Çözüm; bir zamanlar Ankara’da sayın Ali Dinçer tarafından uygulamaya konmuş ‘Tahsisli yol Projesi’nden esinlenilerek, İstanbul’da yaşama geçirilen Metrobüs projesidir. Bu proje ‘7 tepeli İstanbul’a oranla, Ankara bozkırı için büyük ulaşım kolaylığı sağlar.
Seçenek projeleri dikkate almayan Melih bey; Atatürk bulvarını, katlı kavşakla adeta kentiçi ulaşımından soyutlayıp ‘uluslararası  E- Karayolu Ağı’nın parçası haline getirdi.
Çankaya Belediye Başkanı sayın Bülent Tanık’ın, “8. İdare Mahkemesinin iptal kararı Danıştayca onaylanan ‘ Kuğulu Altgeçitleri’  kumla doldurulabilir” önerisine: “…bunca altgeçidi dolduracak kumu nasıl bulacaklarına gelince. Deniz kumu getireceklerini sanmıyorum. Bu aralar Deniz Baykal’a karşılar, o nedenle deniz kumu sıkıntı yaratabilir…Kendisine bundan sonra ‘Kumcu Başkan’ dememi hoşgörüyle karşılayacağını ve müsaade edeceğini düşünüyorum. Onlar da bana ‘Köprücü Başkan’ diyebilirler…” şeklindeki  Melih bey yanıtı, inanın hiç şık değildi. Kendi adına değil, kentim adına üzüldüm. Olguyu sayın Deniz Baykal benzetmesiyle anlatan Gökçek, anlaşılan katlı kavşak mantığıyla inceden ince Tanıkla alay ediyor. Ve kendince bir taşla iki kuş vurarak, CHP yönetimine de gönderme yapıyor.
Bu duruş; olaya ciddi bakılmadığının göstergesi. Lider kimliklerin konuşmalarını besleyen benzetmelerdir. Bu konuda yaratıcı olmak gerekir. Ciddiyetten yoksun sözüm o’na esprili benzetmeler, konuşmalardaki vurguyu örseleyerek kişinin zeka seviyesini açığa çıkarır…
Sayın Tanık haklı, altgeçitler  molozla kapatılamaz, kumla kapanır. Çünkü, ileriki nesillere, ulaşım politikalarındaki yanlışları gösterecek katlı kavşak k-anıtları olarak korumaya almanın en iyi yöntemi kumla kapatmaktır. Kum için denize kadar inmeye gerek yok. Birileri tarafından Kalecik-Kızılırmak çevresinde kapatılan  araziler kum yataklarıyla dolu.
İşin önemli boyutu; Kuğulu Alt geçitleriyle ilgili adli karar sürecinin uzaması.
Dava; ne zaman açılmış? 2006’da.
Ne zaman sonuçlandırıldı? 2008’de.
Danıştay ne zaman onayladı? 2011’de.
Dile kolay tam 5 yıl sürmüş.
Eğer, adli karar süreci hızlandırılmış olsaydı, bunlar yaşanmazdı.
Bu nedenle, diyorum ki, dava açmak için savcılığa yapılan başvuru anında, suç duyurusu yapılan inşaatın durdurulması gerekir.
İyi de, kentin acil gereksinimi projeler için de keyfi olarak savcılığa suç duyurusu yapılırsa…? Yine durdurulmalıdır. Ve en kısa zamanda savcı, ‘dava açılıp, açılmaması konusunda’ karar vermelidir. Savcı haklı nedenlere dayandırdı ve dava açılsın dedi. Bu durumda da, adli karar sürecinin hızla sonlandırılması ve de inşaatın devam etmemesi gerekir.
Sayın Gökçek, adli sürecin yavaş işlemesinden faydalanarak, davası süren kent projelerini bitirdi. Ve şu gerekçeye sarıldı; “Dava bitinceye kadar projeyi bitirelim. Biten projenin iptal  kararını mahkeme asla alamaz, alsa da uygulayamaz..”
Bugün ise, Kuğulu altgeçitleri için, ‘iptal kararı uygulanmalıdır’ diyerek tersini söylüyor…
Özellikle, Başkentimiz  Büyükşehir Belediye başkanının, projelere ciddiyet boyutunda özen göstermesi gerekir.
Melih bey sayın Tanık için “ ‘Kumcu başkan’ diyeceğim, hoşgörü ile karşılasın, o da bana ‘Köprücü Başkan’ diyebilir…” diyor. Bunda da samimi değil. Çünkü; sayın Tanık’ın yaptırdığı Atatürk heykelinin önünü ‘Halk Ekmek Fabrikası Tabelasıyla’ kapattığı gibi, 2000’de, SSK Genel Müdürlüğünün önündeki Atatürk heykelini de, yaya üst geçidi ile kapatmaya çalışmıştı. Tanık Kuğulu parkı, onararak kentliye sundu; bakalım onun için ne diyecek?
Tüm antikent duruşlarıyla mahkeme kararlarını hiçe sayarak ‘ bilim kurgu kentini çağrıştıran, uzay ahtapotu benzeri yaya üst geçitlerini Meşrutiyet ve Mithatpaşa caddelerine konuşlandırmayı sürdürmüş ve de karşı çıktıkları için Mühendis-Mimarlar geri zekalıdır ifadesi kullanmıştı. Tüm bunlar nedeniyle; TMMOB-İMO olarak yaptığımız basın açıklamasında kendilerine “Köprülü Melih Paşa ve Kanunsuz Sultan Melih Han”” benzetmesini içeren metni üst yazıyla medya mensuplarına dağıtmıştık. Üst yazıdaki imzam nedeniyle; Melih bey benzetmelere hiç de hoşgörü ile bakmamış ve beni mahkemeye verip tazminata mahkûm ettirmişti. Şimdi çıkmış, dalga geçercesine, kendisine ‘Köprücü Başkan’ söylenebileceğini ifade ediyor.
Benim Ankara, hiç hak etmiyor, katlı kavşak mantığını.
http://blog.milliyet.com.tr/papazin-bagi/Blog/?BlogNo=255702
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
Teknopolitikalar Platformu
sevket-che@hotmail.com.tr
evesbere@mynet.com
GSM:0506 609 00 32 

18 Şubat 2013 Pazartesi

İSTANBUL'DA 19 GÜN GEZİLERİ




2012’NİN  İSTANBUL’UNDA 19 GÜN GEZİLERİ
               
Tarih 11 Temmuz 2012, saat 10.30¸İstanbul’a gidişlerimizin bilmem kaçıncısı.
Seyran taksi’den Zekayi Kurnaz ile otogara gidiyoruz.  Benim alışılan gelen konuşmalarım başladı. Sivas-Suşehri’ndenmiş. 54 yaşında olduğunu söyleyince hemen kendi yaşımı sordum, 60’ın üzerinde olduğumu söyledi . Bu ikinci yaş vakası. Meğer Zekayi ile biz geçen yıl tanışmışız. Dahası geçen yılın Ağustos İstanbul gidişleri için  Ankara Şehirler arası Otomobil Terminali’ne, yani otogar’a o götürmüş bizi. Ben tanıyamadım, Kadriye ve Ececan tanıdı. Bilinen soruları karşısında yaşımı kasten büyük söylemiş. Her ne ise, çok daha genç olduğumu söyleyerek, gönül rahatlığıyla Nilüfer turizmle İstanbul’a doğru yola çıktık.
Üsküdar’daki  Cumhuriyet caddesini(eski adı Selmani Pak diyecektim ki, bu uzun caddenin üç adının olduğunu, dahası uzun caddenin üçe bölündüğünü fark ettim:
III.Sultan Ahmet Çeşmesi, yani Üsküdar İskelesi’ne dek olan yerin adı Selman-i Pak, Bülbülderesine dek olan kısmın adı  Cumhuriyet, Bağlarbaşı’ndan geçen kısma ‘Çamlıca caddesi’ni  kesen kısma  ‘Selvilik caddesi’ deniyor. Selvilik  caddesi’ndeyiz. Bahadır apartmanına girerken saatin 16’si idi.
 Araçlar Cumhuriyet caddesinde alabildiğine deli dolu gidiyor. Selvilik caddesi ise daha tehlikeli, çünkü, çift yönlü bu dar caddeye Cumhuriyet caddesinden gelen araçlar öylesine hızla giriyor ki, inanın yayaları ürkütüyor. Yolun sağı ve solundaki araçların park edişi tehlikeyi daha da artırıyor. Daracık tretuvardan indiğiniz an araç sizi kapabilir.
Okulların açıldığında bu Selvilik caddesi daha tehlikeli olduğunu düşünüyorum, çünkü bu caddesi üzerinde Halide Edip Adıvar Lisesi ve Hattat İsmail Hakkı İlköğretim Okulu var. Şu an her iki okul da; İstanbul Özel İdaresi’ne bağlı İstanbul Proje Koordinasyonu(İPKB) tarafından ‘İstanbul Sismik Riskini Azaltılması ve Acil Durum Hazırlık Projesi(İSMEP)’ kapsamında yapılandırılıyorlar. Yapılar hem güçlendiriliyor-ki çok doğru- hem de büyütülüyor. İnşallah, ideolojik liselere, yani, İ.Hatip Lisesine dönüştürülmez(ler).
Saat 18’de sahile indik. Dahası Salacak’taki Kız Kulesi’ne indik. Sahildeki geçen yıl gecekondu görünümlü büfeler kaldırılmış ve yerine daha estetik ve anlamlı ‘Kız Kulesi’ne benzer büfeler yapılmış. Sahilde Kız Kulesi’ni ve Topkapı, Eminönü, Süleymaniye’nin yarattığı gizemli İstanbul siluetini ılık akşam esintileriyle izlemek insanın ‘anlık da olsa’ Ankara kent yorgunluğunu alıyor. Fakat  başınızı hafif sağa doğru çevirdiğinizde, İstanbul’un gizemli simgesi Silueti’nin üzerine “Re-cep(imin)  ‘İstanbul’un modern Silueti’ dediği”  sermaye tapınak kulelerinin geldiğini görüyorsunuz. O an  Ankara yorgunluğunuz tekrar kendini gösteriyor ve bir anda kırmaya çalıştığınız umutsuzluk duygusu sarmalıyor,  sizi.
İstanbul’a iyi bakmıyorlar; aksine  her gelen İstanbul’dan bir şeyler alıyor, vermeksizin. Verdikleri nedir? İstanbul Boğaz Köprüleri, Katlı kavşaklar, Metrobüs hatları(bence, Melih Gökçek döneminde kaldırılan ve çok faydalı olan Ankara’daki eski tahsisli yolun kopyası(aynı proje aynı yıllarda İstanbul için de uygulanmıştı). Öyle bir kopya ki, deneyimli mühendisler dışlanıp, ideolojilerine uygun yetersiz kimliklere yetki verdiklerinden dolayı metrobus  köprüsünün çöküp ölüme neden olduğu, metrobus kapılarının perona uydurulamadığı yanlış uygulanan, doğru kentiçi ulaşım projesi ve alışveriş merkezleri(AVM) . İşte tüm bunlar İstanbul’un trafiğini öyle bir hale getirmiş ki, İstanbul’u yaşanılır olmaktan çıkarmış.

12 Temmuz 2012; Ayasofya Müzesi’ne gideceğiz.
İstanbul’u taramadan önce yazılı basını tarıyorum ve yine iktidar ve siyasilerin yarattıklarıyla sinirlerimi bozuyorum. İyi ki salt yazılısını izliyorum; ya görselini de izlesek, Ankara kış yorgunluğuyla birlikte, gerilimini de resmen yaşayacağız.
Üsküdar Cumhuriyet caddesi Abdülfeyyaz ve Karagazi sokağındaki  eski ahşap evlerin Tarihi yapı olarak değerlendirilmesi ve dokunulmaması bana yalandan tarihe duyarlılık olarak geldi. Çünkü, biliyoruz ki, bunlar nice tarihi yapıları yok ettiler ve yok ediyorlar, tarihi İstanbul Yarımadası’ndaki imar planları değişikliğiyle.
Saat 12:10. Eminönü’ye gitmek için Üsküdar iskelesine indik. Eminönü’ndeyiz ve saat  12:35.
 İBB’nin İstanbul tanıtım ve danışma birimleri faydalı birer oluşum. Sirkeci Gar’ının tam karşısındaki Ankara Caddesi’nden Ayasofya’ya tırmanıyoruz, üç Ankaralı olarak. Ezan vakti olduğu için, Ayasofya’nın açık olmayacağını düşündük ve bu nedenle Süleymaniye köftecisinin bitişiğindeki parkta bekliyoruz. Sıcaktan hiçbirimizin aklına gelmedi; 1935’ten beri buranın müze olarak değerlendirildiği. Kısacası, Tarih resmen sıfır, yani kaldık.
Parkta her ulustan ve inançtan insan var. Fakat, ülkemdeki farklı Müslüman figürleri en çok dikkati çekeni. Cüppeli ve sarıklı iki kişi, kara çarşaflı ve de peçeli iki kişi ile açık ara oturuyorlar. Bu iki grubun ortasında ayakta sigara içen, biri kot pantolonlu ve kıçının çatalı gözüken, diğeri hiçbir yeri gözükmeyen yazın o sıcağında cennete gitmek için cehennemi yaşayan yerleri süpüren bej pardösülü ağzında sigara 2 türbanlı bayan oturuyor, arkalarında da sadece başı açık hiçbir yeri gözükmeyen, simit yiyen 4 bayan..Bunları izlerken kendi kendime ‘acaba bu gruptan hangisi cennetlik…?” diye sordum, fakat hemen kafamda bir tepki sorusu belirdi; ’Allah bilir!”. Aslında doğru, doğru olmasına  da, bu kadarının da kulun bilmesi gerektiğini düşündüm( tepki vermeniz gerekmiyordu).
Dindar olduğunu kanıtlamaya çalışan bu sevgili insanlarımızın, kendi giyim formatları, dahası, militan ideolojik giyimden uzak uygar ve çağdaşı giyinen insanlara küs-küs baktıklarını, daha doğrusu tepkili duruş sergiledikleri dikkatimi çekti.
Bunları fazla kurcalamayayım, sinirlerim(iz) bozulacak.
Ne ise; Tarih dersimizin bütünleme  sınavına girdik ve geçtik. Doğrusu, Ayasofya’nın ibadete açık olmadığı aklımıza geldi, sürekli ibadete açılması için Ayasofya bahçesinde namazlı eylemler yapıldığını anımsayarak.
Giriş için kuyruğa takıldık. Karşıdan başında takke olan 3 sakallı  genç 12 yaşlarındaki çocuklara Ayasofya’yı gezdirmiş çıkıyorlar. Üç genç bebelere öyle bağırıyorlar ki, cinnet hali içindeler. Dahası birilerine duydukları öfkeyi çocuklara kusuyorlar. Bebelerin tümünün başı yerde, ürkek-ürkek koşuşturmaları beni fazlasıyla üzdü. Adeta, duygudan soyut tepkisizi robot gibi, ‘çocuksu dinamiklerinden soyut‘ takkeli kuvvetlerin etkisiyle mekanik davranıyorlardı.
 Benzer olayı birkaç gün sonra Üsküdar’da yaşıyorum. Cumhuriyet caddesi üzerindeki camii etrafı cübbeli ve sarıklı, kara sakalı şalvar pantolonlu adamların cirit attığı yer. Saat 10 sularında, caminin önünde bir son model BMW duruyor. Arabayı sarıklı biri kullanıyor. Arkada, sarıklı bebeler dikkatimi çekti. Direksiyondaki sarıklı arabadan iniyor, kendilerine bekleyen diğer sarıklılarla sarmaş dolaş oluyorlar. 4’ünün de yürüyüşünde bir zafer edası olduğunu gözlemliyorsunuz. Bir şeylere, dahası ayakta durmaya çalışan Laik Demokratik Cumhuriyet’e karşı olmanın gururu içindeler adeta. Bunu yüzlerinden okuyabiliyorsunuz. Arabadan inen, karşılayanlara çocukları getirdiklerini söylüyor. Heyecanla çocuklara yöneliyorlar. Çocuklar, ürkek gözlerle onları, onlar ise bir şey başarmanın tebessümüyle çocukları izliyor ve aynı gülümsemeyle de etrafa bakmayı ihmal etmiyorlar.
Sert bir el işaretiyle çocukları arabadan indirdiler. Öylesine ürkekler ki, başlarını kaldırıp etrafa bakamıyorlar.
Bu benim ülkem olamaz…

Böylesi kent profilini izleyerek Ayasofya’yı gezmeye başladık.
                Ayasofya;
 Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından M.S. 532 - 537 yılları arasında İstanbul'un tarihi yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş. Erken(kendini bir tarza oturtamamış anlamında kullanılır) Hıristiyan ve Ortaçağ mimarilerinde, eski kiliselerde binanın ana aksı yönünde devam eden koridorları/geçitleri bulunan(yan nef), galerili veya galerisiz Kilise(bazilika) planlı bir patrik katedralidir.
Ayasofya; İstanbul Fatih tarafından alınmasından sonra, dönüştürülmüş(1453). 1935 yılından beri ise müze olarak hizmet vermektedir. Mühendislik ve Mimari bakımdan, bazilika planı ile merkezî planı birleştiren, kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır.
Ayasofya’daki  “Aya” sözcüğü Yunancada  “kutsallık” anlamındadır. “Sofya” sözcüğü ise  “Bilgelik” anlamındaki ‘sophos’ sözcüğünden gelir. Dolayısıyla “Aya Sofya” adı “Kutsal Bilgelik” ya da "ilahî bilgelik” anlamına gelmekte olup, Ortodoksluk mezhebinde Tanrı'nın üç niteliğinden biri sayılır. 6. yüzyılın ünlü mimarlarından Milet'li İsidoros ve Tralles'li Anthemius'un yönettiği Ayasofya’nın inşasında yaklaşık 10.000 işçinin çalıştığı ve Jüstinyen'in bu iş için büyük bir servet harcadığı belirtilir. Bu çok eski binanın bir özelliği yapımında kullanılan bazı sütun, kapı ve taşların binadan daha eski yapı ve tapınaklardan getirilmiş olmasıdır(tapınak hırsızlığı bu olsa gerek).
Bizans döneminde Konstantinopolis Patriği'nin patrik kilisesi ve Doğu Ortodoks Kilisesi’nin merkezi olmuş bulunan Ayasofya, doğal olarak vaktiyle büyük bir “kutsal emanetler” koleksiyonunu içermekteydi.
                1453’de kilise camiye dönüştürüldükten sonra Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği büyük hoşgörüyle mozaiklerinden insan figürleri içerenler tahrip edilmemiş (içermeyenler ise olduğu gibi bırakılmıştır), yalnızca ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozaikler bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. Cami müzeye dönüştürülürken sıvaların bir kısmı sökülmüş ve mozaikler yine gün ışığına çıkarılmıştır.
Günümüzde görülen Ayasofya binası aslında aynı yere üçüncü kez inşa edilen kilise olduğundan ‘Üçüncü Ayasofya’ olarak da bilinir. İlk iki kilise isyanlar sırasında yıkılmıştır. Döneminin en geniş kubbesi olan Ayasofya’nın merkezî kubbesi, Bizans döneminde birçok kez çökmüş, Mimar Sinan’ın binaya istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir.
Ayasofya; sanat tarihi ve mimarlık dünyasının baş yapıtları arasında yer alır ve büyük kubbesiyle Bizans mimarisinin bir simgesi olmuştur. Ayasofya diğer katedrallere kıyasla şu özellikleriyle ayırt edilir:
Dünya’nın en eski katedralidir.
Yapıldığı dönemden itibaren yaklaşık bin yıl boyunca(1520’de İspanya’daki Sevilla Katedrali’nin inşaatı tamamlanana dek) dünyanın en büyük katedrali unvanına sahip olmuştur. Günümüzde yüzölçümü bakımından dördüncü sırada gelmektedir.Dünya’nın en hızlı (5 yılda) inşa edilmiş katedralidir. Dünya’nın en uzun süreyle (15 yüzyıl) ibadet yeri olmuş yapılarından biridir. Kubbesi "eski katedral" kubbeleri arasında çapı bakımından dördüncü büyük kubbe sayılmaktadır.
1930 ile 1935 yılları arasında yenileme çalışmaları nedeniyle halka kapatılan Ayasofya’da Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle bir dizi çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalar arasında çeşitli yenilemeler, kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi ve mozaiklerin ortaya çıkarılıp temizlenmesi sayılabilir.
Ayasofya Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği üzerine, Bakanlar Kurulu’nun 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı kararıyla müzeye çevrilmiştir. 1 Şubat 1935’te ziyarete açılan müzeyi Atatürk 6 Şubat 1935 tarihinde ziyaret etmiştir. Yüzyıllar sonra mermer zemindeki halıların kaldırılmasıyla zemin döşemesi ve insan figürlü mozaikleri örten sıvanın kaldırılmasıyla da muhteşem mozaikler tekrar gün ışığına çıkarılmıştır.
İstanbul’un fethinden sonra, derhal Ayasofya Kilisesi camiye dönüştürülmüş. Kordoba soylusu Pero Tafur  ve Florentine Cristoforo Buondelmonti  gibi Batılı ziyaretçilerin  betimlediği gibi Ayasofya tam bir harabe imiş. Fatih Sultan Mehmet adını değiştirmeksizin kilisenin derhal temizlenip camiye çevrilmesini emretmiş. İlk minaresi onun döneminde tuğladan inşa edilmiş. Minarelerden biri de sultan Bayezid II tarafından eklenmiş. 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman fethettiği Macaristan’daki bir kiliseden Ayasofya’ya iki devasa kandil getirtmiştir ki, günümüzde bu kandiller mihrabın iki yanında yer alıyor.
II. Selim döneminde (1566–1574) bina  yorgunluk ya da dayanıksızlık belirtileri gösterdiğinde, dünyanın ilk deprem mühendislerinden biri sayılan Osmanlı baş mimarı Mimar Sinan tarafından eklenen dış istinat yapılarıyla (payanda) takviye edilerek, son derece sağlamlaştırılmış. Binanın dört tarafındaki toplam 24 payandanın bir kısmı Osmanlı dönemine, bir kısmı Bizans dönemine aittir(bana göre bu payandalar Ayasofya’nın estetiğini tümden bozmaktadır. Günümüzde bu payandaların sitemli şekilde kaldırılıp eski gizemli görselliğine kavuşturulabilir). Bu istinat yapılarıyla birlikte, Sinan ayrıca, kubbeyi taşıyan payeler ile yan duvarlar arasındaki boşlukları kemerler ile besleyerek kubbeyi iyice sağlamlaştırmış ve binaya iki geniş minare (batı kısmına), hünkar mahfili ve II. Selim’in türbesini (güneydoğu kısmına) eklemiştir (1577). III. Murat’ın ve III. Mehmed’in türbeleri ise 1600’lerde eklenmiştir.
Ayasofya binasının içine Osmanlı döneminde eklenen diğer yapılar arasında mermerden minber, hünkar mahfiline açılan galeri, müezzin mahfili (mevlit balkonu), vaaz kürsüsü ve sayılabilir. III. Murat Bergama’da bulunmuş, Helenistik dönemden kalma (M.Ö. IV. yüzyıl), "bektaşi "ndan (İng.alabaster ) yapılma iki küpü Ayasofya'nın ana nefine (ana salon) yerleştirmiştir. I. Mahmut 1739’da binanın restore edilmesini emretti ve bir kütüphane ile binanın yanına (bahçesine) bir medrese, bir imarethane ve bir şadırvan ekletti. Böylece Ayasofya binası, civarındaki yapılarla birlikte bir külliyeye dönüştü. Bu dönemde ayrıca yeni bir sultan galerisi ve yeni bir mihrap yapıldı.
Ayasofya’nın Osmanlı dönemindeki en ünlü restorasyonlarından biri sultan Abdülmecit’in emriyle İsviçre İtalyanı olan Gaspare Fossati ve kardeşi Giuseppe Fossati’nin nezaretinde 1847 ile 1849 yılları arasında yapılmıştır. Fossati kardeşler, kubbe, tonoz ve sütunları sağlamlaştırdı ve binanın iç ve dış dekorasyonunu yeniden elden geçirdi. Üst kattaki galeri mozaiklerinin bir kısmı temizlendi, çok tahrip olanları ise sıvayla kaplandı ve altta kalan mozaik motifleri bu sıva üzerine resmedildi. Işıklandırma sistemini sağlayan yağ lambası avizeleri yenilendi. Kazasker İzzet Efendi'nin (1801–1877) eseri olan, önemli isimlerin  hat sanatıyla yazılı olduğu yuvarlak dev tablolar yenilenip sütunlara asıldı. Ayasofya’nın dışına yeni bir medrese ve muvakkithane inşa edildi. Minareler aynı boya getirildi. Bu restorasyon çalışması bittiğinde Ayasofya Camii 13 Temmuz 1849’da görkemli bir törenle yeniden halka açıldı. Ayasofya külliyesinin Osmanlı dönemindeki diğer yapıları arasında sübyan mektebi, şehzadeler türbesi, sebil, sultan Mustafa ve sultan İbrahim türbesi (önceden vaftizhane) ve hazine dairesi sayılabilir.
         İşin gerçeği şu: Ayasofya Osmanlı döneminde, gerçek mimari kimliğinden soyutlarcasına güçlendirmeler ile  estetikten uzak devasa bir yapı karmaşasına dönüştürülmüş, iç ve dış mekânlarıyla. Bu da; Osmanlı-Selçuklu tarihinin  Bizans ve antik İstanbul mühendisliği tarihi üstünde inşa edilmesidir.
                Bir antrparantez açmak istiyorum; “Kuzguncuk’ta dikkatimi çekti. Kilise ve Cami bir arada. İkisi de tarihi yapı. Yani iki dinin ibadethanesi bir arada. Ben, dinler arası diyalog buna derim. Dahası, inançlara saygı.. Ayasofya’nın yanında da Süleymaniye var olmasına karşın, neden bir zamanlar Ayasofya camiye dönüştürüldü. En azında şimdiki gibi Müze olarak bırakılabilirdi.”
         AKP İBB zabıtaları ve özel güvenlikçiler, CHP milletvekili Mahmut Tanal’ı ‘ Kentsel Dönüşüm eylemcilerine destek verirken’ tekme ve yumruklarla kafasını yardılar.
         Ne de olsa, sivil faşizmin ayak sesleri…Bizler politikalarımızı yeterli çizgiye taşıyamadığımız sürece daha çok dayak yeriz…
         Bu kişi ve kente saldıran  mantıktır, bugün İstanbul Çamlıca’ya, İstanbul’un her yerinde görülecek devasa cami inşa etmeye çalışan.
                İstanbul’un gizemli silueti salt minareler değildir, antik çağ ve Osmanlı uygarlığı ile birlikte, Osmanlı öncesi uygarlıkların tarihi yapılardır İstanbul’un siluetini oluşturan. Üzülerek belirteyim ki, bugün Osmanlı-Selçuklu mimarisi öne çıkarılmakta antik çağ ve sonrasının uygarlıkların mimarisi ötelenmektedir.
Bu bağlamda yapılan yenilemelerin( Fr.restorasyon), Osmanlı tarihi yapılarına zarar verdiğini gözlemliyoruz. Örneğin, Süleymaniye Camii'nde Mimar Sinan'ın mükemmel yankılanımı(Fr.akustik), yenilemede bozuldu. Ses, onlarca hoparlörle yayılabiliyor.
                Yapılması planlanan “devasa cami”nin projesini çizen mimar Hacı Mehmet Güner’in, “Ecdadın yaptığından da geniş kubbe kullanacağız. En az 6 minaresi olacak ve minareleri dünyadaki en yüksek cami olacak” sözleri, inanın mühendislik-mimarlık disiplini ve bilimini dikkate almayan algısızlık ve etiksizliktir bence.
Günümüz üstün teknoloji çağında, böylesi yapısallığı ve tasarımı  başarı diye gösterenlerin bu duruşundaki  asıl amaçlarının ideolojilerinin anıtsallaştırmaktan başka bir anlam taşımaz.
İBB’nin  bülteni dikkatimi çekiyor: “Boğaz’a teleferik; Zincirlikuyu-Altünizade-Çamlıca arasında hizmet verecek teleferik hattı ile 6 bin yolcu taşınacak.”
İstanbul, resmen bilimkurgu kentine dönüşüyor; kaosun hüküm sürdüğü bilimkurgu kentine…Düşünebiliyor musunuz; o güzelim boğazın üzerinden sürekli uçan tenekelerin seyretmesini…Aslında haklılar; Çamlıca’nın tepesine dünyanın en yüksek minareli devasa cami’ye nasıl ulaşacaklar. Adam resmen padişahlarla yarışıyor. İstanbul’a Süleymaniye’den ve diğerlerinden daha büyük cami yapılmalı ve adına da ‘R-cebül el-tayyip’ koymak gerekir(Çamlıca tepesine yapılacak Camii ile ilgili detaya yazının ilerleyen bölümlerinde yer vereceğim).
Ve son olarak; İstanbul’un simgelerinden biri olan, Kandilli’deki 57 dönümlük “Sevde Tepesi” de Suudi Arabistan Kralına satıldı.
1980’lerden bu yana bu alanın imara açılması, yargıdan ve Koruma Kurulu’ndan geri dönüyordu. AKP iktidarı bunu çözdü: Başbakanın başkanlığında bazı bakanların katılımında oluşan Boğaziçi İmar Yüksek Koordinasyon Kurulu aracılığıyla  Sevda Tepe’yi imara açtı ve Araba sattı. Bunun için de Sevda Tepesi dosyası Boğaziçi İmar Müdürlüğü’nde askıya çıkarıldı(26 Aralık 2012 haberi). Bu kararlar, bana göre Boğaziçi askıya alındı, dahası asıldı. Kim bilir bu karar kimleri yeni gemiciklerin sahibi yapacak.
İstanbul trafiği resmen insanı çıldırtıyor. Asıl çıldırtan ise; Fatih köprüsünün onarımı nedeniyle trafiğin tıkanmasının dahi 3. Boğaz Köprüsü’ne gerekçe gösterilmesi. Mantıkla birlikte hiç mühendislik ve kentleşme ve de ulaşım bilgisi yok ki bunu söyleyebiliyorlar. Yıllardır uyardık, ulaşım politikalarını kapitalistler ranta tahvil etmek için, özellikle karayolunu kullandıklarını. Yıllardır söyledik, yazdık; köprünün köprü doğurduğunu ve iki yakadaki yapılaşmalarla ulaşım sorunu yarattığını. Dinleyen yok; aksine bu dinlemeyenler çıkıp bir köprü kapanınca, gördünüz mu biz bunun için 3. köprüyü yapıyoruz fırsatçılığını gösterebildiler. Bakalım 4. köprü sonrası ne diyecekler!?…Eğer, siz karayolu trafiğini İstanbul’a akıtmasaydınız, yandaşların arazilerine özel köprüler yaptırmasaydınız, Avrupa geçişlerini Yalova ve İzmit körfez üzerinden Çanakkale, Gelibolu üzerinden yapsaydınız bunların hiçbiri yaşanmazdı(eğri otur doğru konuş; tüm bu hatalar AKP’nin hataları değil. AKP’nin hatası önceden eleştirdiği geçmişin ulaşım politikalarını abartarak yinelemesi).
Aklımız sonradan geliyor. İBB başkanı hemşerim Kadir Topbaş tam 24 gün sonra, Fatih köprüsüzlüğünün yarattığı ulaşım karmaşasına çözüm geliştirmeye başladı. O kadar kolaydı ki, çünkü boğazdaki deniz ulaşımını yoğunlaştırdığında çözüm beraberinde gelecekti. Yoğunlaştırmadılar, çünkü deniz ulaşımının sistemli bir şekilde ulaşım politikalarına entegre edilmesi ve sonuç vermesi işlerine gelmiyordu, çünkü boğaz köprülerinin gereksizliği açığa çıkardı, teleferik fantezisi önemini yitirdi. Çünkü, çünkü..çünküsü çok,ama anlayan yok.
Karayolları Genel Müdürü, insanlara tatile çıkın diyor,
Uzmanlar ise; bisküvi, limonata, yoğurt, ekmek, kraker, kısacası mutfağı yanınızda taşıyın ve çılbıra dönmüş trafikte yumurta ile çılbır yapın…
 İBB’nin, yani İstanbul Büyükşehir Belediyesi tanıtım broşürüne bakıyorum, sürekli Osmanlı tarihi yapılarının tanıtımı ve onarımı içinde olunduğunu gözlemliyorsunuz. Buna itirazım yok, fakat İstanbul tarihinin, Osmanlı ve Selçuklu tarihinden ibaret olmadığını gözardı edemeyiz. Nerde, antik çağ ve sonrası uygarlıklarının İstanbul tarihi?
Broşür’de bir dikkati çeken olay da, İstanbul’u adeta türbeler kenti gösteren, türbe tanıtım ve onarımları ile ilgili içerikler.
Fatih’e Eminönü’yü de katmışlar, yakındır İstanbul’u da katıp İstanbul’un adını “Fatih” yapmamız.
13 Temmuz 2012. Yine Topkapı’dayız. Saat 12.00.
Topkapı Sarayı’nın o devasa (en küçüğü 300 yaşında) çınarları deri değiştirircesine kabuk değiştiriyor; kabuklar kuruyup yaprak gibi dökülüyor. 16.yüzyılda çıkan yangında(1.avludan başlamış) bu görkemli ağaçların çoğu yanmış. Yanık halleriyle hala ayakta olan Çınarlar var; insanlar ‘yangının yarattığı’ oyuklarında resim çektiriyorlar(o insanlardan biri de benim. Ya yangın çıkmasa, ben hangi oyukta resim çektirir olacaktım acaba? Yangın sonrası Mimar Sinan yapılardaki bacaları geniş inşa etmiş.
“Bakanlık benden bıktı, ben de onlardan” diyerek,Topkapı Sarayı  Müze Başkanlığından ayrılan, meslektaşım Emeldar Ortaylı’nın ağabeyi  Prof. Dr. İlber Ortaylı Topkapı Sarayı Müzelerine çok şey katmış, fakat birilerine de katıp karıştırdığı için rahatsız olmuş o birileri. Yaş hattı gerekçesi bence bahane. İsteselerdi görevini uzatabilirlerdi. Sayın Ortaylı değil 7 yıl, en azından bir 7 yıl daha kalsaydı, Topkapı Müzesi’nin evrensel kimliğini daha da varsıllaştırırdı. Görevden ayrılması kendini gösteriyor, çünkü büyük bir sistemsizlik var. Geçen yıl ziyaretler daha düzenli idi. Ortaylı bu gerçeği; Topkapı Sarayı  Müzesi'nde  yönetimin yanlış olduğunu ve idare sisteminin düzeltilmesi  gerektiğinin altını çizerek belirtti.
Hoca, koca Topkapı Saray müzesinde 12 Küratör(Latince sözcük) var diyor.  Yani, Türkçesi;  sergi düzenleyen müze yöneticisi. Bu yöneticilerin 6’sı yaş sınırını hayli aşmış. Bunun için sayın Ortaylı, üniversitelerde sanat adına verilen derslerin de düzenlenmesi gerektiğini ve öğrenciler yetiştirmek gerektiğini ve  Ulusal Anıt(Abide-i Milliye)olarak gördüğü Topkapı Sarayı Müzesi'nin kadro yenilenmesi gerektiğini vurguluyor. Ödenek sorununun ise bir başka sıkıntı olduğunu, bünyedeki Müze dernekleri kapatılınca sergi düzenlemelerinin zorlaştığını özellikle belirtiyor.                                                                                        
Müze'de noksanların kapatılması gerektiğini  belirtti.  Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın kadro yetiştirmediğini hatırlatan İlber Ortaylı  1980 yılından beri müze asistanı imtihanının açılmadığını da sözlerine ekledi.
Topkapı Sarayı Müzesi'nde meydana gelen aksaklıklarla İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin sık-sık ilgilendiğini belirten Ortaylı, Kültür Bakanlığı'nın daha etkin olması gerektiğini açıklaması, bence İBB’nin kendi ideolojisi doğrultusunda Topkapı Sarayı Müzesi’ne kimlik vermeye çalıştığının işareti bence. çünkü Kültür Bakanı Ertuğrul Günay olguya biraz daha doğrularla bakan bir kimlik. Bence Ortaylı’nın görevden ayrılışına neden AKP parti yapısı ve İBB’dir, özellikle Kadir Topbaş.
Saray divan’ının gezmiyorum, çünkü geçen yıl gezdim. Bu nedenle Divan’ın önündeki açık alanda bekliyorum. Yorulunca da banka oturdum. Biri daha yanıma ilişti. Kendi kendine konuşuyor. Topkapı Saray’ını  pek zengin bulmadığını sövgüler eşliğinde mırıldanıyor. Benim Türkçe bildiğimi anlayınca, övgülere geçti. “Hayatımız hasar oldu, para çok, hayat yok” diyerek Kuzey Irak yönetimini eleştirmeye, Tayyip’e övgüler yağdırmaya başladı. Ben Tayyip; Suriye’ye kafa tutacağına, ABD yanında yer alacağına size sahip çıksın diyerek uyarınca bu sefer Tayyip’a saymaya başladı, Barzani ve Talabani ile birlikte… El sıkıştık “Gözümle, hayatımız hasaaar” diyerek uzaklaştı.
Osmanlı Sarayı’nın Üç bölümden  oluşuyor; “Birun(iç dairenin dışında kalan alan), Enderün(saray okulu) ve Harem(Padişah Evi. İç avluya bakacak mimariye sahip korunan yapı).
 Padişah Evi( Harem);
Topkapı Sarayı’nın genelini geçen yıl yazdım. Bu yıl sadece Harem bölümünü yazacağım:
Harem’i geziyoruz Kadriye Çorbacıoğluve Ececan Çorbacıoğlu. Ececan ikinci kez geziyor.
Harem gezilirken Hürrem sanki bizi izliyor veya izletiyor duygusuna kapılıyorsunuz ‘Muhteşem Yüzyıl’ abartısı yüzünden. Bu nedenle ne olur ne olmaz diye kendimizi koruyoruz.
Harem benim için, pek de o dönemini mimari ve mühendislik harikası değil, aksine basık ve sıkıcı dar mekânlara sahip. Baskı ve monarşizmin katı kurallarını ikinci kattaki demir kafesli pencerelerde görüyorsunuz.
Osmanlı-Selçuklu mimarisi resmen batı mimarisiyle harmanlanıp oluşturulmuş. Batıdan salt sütun mimarisi, yani taşıyıcı/karkas mimarisi alınmış. Tüm kapılar ve pencereler avluya açılıyor. Boğaza açılan pencerelerin tümü demir kafesle örülü. Dahası, Osmanlı tarihi yapıları önceki uygarlıkların yapıları üzerinde inşa edilirken batı mimarisini de örselemiş.
Devlet içinde yer edinmeye başlayan haremin İki temel fonksiyonu vardır. Birincisi Padişahın özel yaşamını sürdüğü ve eş bulduğu yerdir. Fatih'le birlikte şehzadeler yabancı hanedanlarla evlenmeyi bıraktıklarından bu çok önemli ve hanedanın devamı için vazgeçilmez bir fonksiyondur. İkincisi bir okuldur. Enderun mezunu devşirme gençlerle sarayda eğitim almış cariyelerin evlendirilmesiyle eğitime dayanan bir aristokrasi kurulmuştur. Padişaha ve hanedana bağlı bir aristokrasi yaratılmasını sağlamak için cariyelerin eğitilmesini sağlayan kurumdur.
Harem, Osmanlı Türkçesinde: korunan, mukaddes ve muhterem yer anlamına gelir. Ev, konak ve saraylarda genellikle iç avluya bakacak bir şekilde planlanan, kadınların yabancı erkeklerle karşılaşmadan rahatça günlük hayatlarını sürdürdükleri kısımdır. Burada yaşayan kadınlara da harem deniyor olması, İslamiyet'in bu bölümlere, özellikle hane kadınlarıyla belirli bir kan bağı dışında kalan erkeklerin (Arapçası, namahrem) girişini yasaklamasından kaynaklanır. Bir diğer anlatımla; Osmanlı’da harem, herkesin giremediği bir ortamdı. Sözcük olarak harem 'dokunulmaz, kutsal' anlamına gelir. Bilinenin aksine Osmanlı'da 'Harem-i Humayun', devlet adamları yetiştiren 'Enderun' mekteplerine paralel bir kurumdu.
Osmanlı haremine alınan hadım erkek hizmetçiler (tavaşiler) iki gruba ayrılmaktaydı: Ak Hadımlar ve Siyah hadımlar.
İşin özü; Harem yapısı, kadınlara yönelik despotizmin mimarisi.
Böylesi, içiçelik, dışarıdan soyut, salt avlulara bakan yapıdan amaç, kadınlara başka erkekler bakmasın, fakat padişah cinsel obje olarak gördükleri kadınlara baksın.
Kadını cinsel ve baskının tek objesi olarak gören düşünceleri günümüzde de takdir edenler var. Doğrusu, Osmanlı saray ideolojisini kurumsallaştırmak isteyen türbanlı rüküşün biri geçenlerde çıktı, ben arkadaşımı kocama ikram ettim diyebildi. Fakat yine de Harem öylesine aşağılanacak yer değil, yani cinsel kölelerin mekanı  değil, ama  cariyeler padişahların evlatlıkları olmadığı gibi burası da evlatlıkların okulu da değil. Doğrudur, padişahın beğenmedikleri evlendirilirdi, eğitim verilerek. Eee doğrayacak değildi ya, ikramda da bulunacak elbette ki…
 En iyisi bu konuda fazla bilgiçlik yapmayıp, ‘ değerlendirmesine belli bölümlerde katılmadığım Harem’i Prof. Dr. İlber Ortaylı hocadan okuyalım:
“Harem, Arapça "yasak" anlamındadır. Mahrem bundan türer; çoğumuzun avami(sıradan) bîr yanlış olarak düşündüğümüz "selamlık" karşıtı "haremlik" sözü de bu anlamda doğrudur; hatta Yemen gibi ülkelerde de kullanılmaktadır.
Topkapı Sarayı'nın en çok sözü edilen ama en yanlış bilinen yeri, Harem'dir. Sarayın ve bütün devlet protokolünün en başta gelen bölümüdür, çünkü padişahın evidir ve padişah evinin başında da valide sultan yer alır. Sarayın haremi iki yazımızın konusunu teşkil edecek.
Çok kişinin sandığının aksine Harem, Şark Müslümanlarına has bir kurum değildir, üniverseldir(evrensel). Yani zamanlara ve mekânlara yayılmıştır. Harem gibi uygulamaların görülmediği mîlletlerin ve hükümdarların da kadına daha saygılı oldukları söylenemez. Versailles Sarayı'ndaki XIV Louis, çağdaşı II. Mustafa ve III. Ahmed'i kıskandıracak kadar bol hatunlu, bol masraflı bir hayata sahipti.
Eski Çin'de, Hint'te, İran'da ve Bizans'ta, hatta Floransa senyörlerinin saraylarında harem ağası da, cariye de vardır. Osmanlı bu kurumun en son bilinen örneğidir. Bugün belki bazı petrol zenginlerinin saraylarında kadın kalabalığı olabilir; ama bu gelenekle ilgisi olmayan bir bidattir, yani sapmadır.
15. yüzyıl sonuna kadar Osmanlı padişahları çokeşli evlilik yapsalar da, komşu hükümdarların kızları tercih edilirdi. Orhan Gazi, Kantakuzenos'un kızı Prenses Karlofene, I.Murad ise imparator Bulgar Kralı İvan Aleksandr'ın kızı ile evlendi. Yıldırım Bayezid Han ise Kütahya Germiyan hükümdarı Süleyman Şah'ın kızı, sonra bir Bizans prensesi ve sonra Sırp despotunun kızlarından biri ve nihayet Aydınoğlu İsa Bey'in kızı Hafsa Hatun ile evlendi. II. Bayezid Han'ın annesi Dulkadiroğlu hanedanından Sitti Hatun'dur.
Son yıllarda şeceresi tartışılmakla birlikte, hanedandaki en son mavi kanlı prenses; Yavuz Sultan Selim Han'ın eşi ve Kanuni Sultan Süleyman Han'ın validesi, Kırım Hanı Mengli Giray Han'ın kızı Hafsa Hatun'dur.
Osmanlı hanedanın büyükannesi Hürrem Sultan, çocukları tahta çıkmadan vefat ettiği halde Kanuni Sultan Süleyman tarafından sultan unvanı verilen, Avrupalıların Roksolana dediği Ukraynalı zekî ve güzel bir kızdı. Diğer büyükanne de gene Ukraynalı olan Hatice Turhan Sultan'dır. I.İbrahim'in eşi, IV. Mehmed'in annesidir. Anlaşılan hanedanımız Türk-Ukrayna karışımıdır.
Saraya gelen cariyeler, ya Kırım Hanlığı atlılarının Ukrayna ve Polonya ovalarından toplayıp getirdiği esireler ya da Azak ve Kefe sancak beyi gibi görevlilerin satın alıp hediye ettikleri veya Akdeniz'deki Cezayir korsanlarının ele geçirdikleri güzellerdir. Venedik soylusu Bafo ailesinin kızı Safiye Sultan da bunlardandır. Bunlardan başka Kafkasya veya Akdeniz adalarındaki, Balkan dağlarındaki fakir fukaranın canları kurtulsun diye saraya gönderdiği veya esirciye verdiği genç kızlar hareme gelirdi.
19. yüzyılda durum çok değişti. Daha çok hanedana ve halifeye bağlılık duygusu ile Çerkez veya Dağıstan aileleri, hem de soylu kesimi, hanedana gelin verircesine kızlarını saraya gönderirlerdi. Örnek vermek gerekirse II. Abdülhamid Han'ın dördüncü kadını ve Ayşe Sultan'ın annesi Müşfika Kadınefendi, Abhaz beylerinden Ağır Mustafa Han'ın kızıydı.
Her topluluk gibi Harem'de de eşitsizlik vardı. Bu doğaldır. Güzelliği ve zekâsıyla temayüz edenler padişah gözdesi, ikbal ve giderek şehzade veya sultan annesi haseki olur, hatta günün birinde valide sultanlığa ulaşırdı. Hiç belli olmaz, kocası padişah ölünce Eski Saray'a gönderilmiş bir hasekinin, günün birinde oğlu padişah olunca Beyazıt'tan Topkapı'ya her karakol menzilinde ihtiramla selamlanıp, sarayda padişah tarafından eli öpülerek valide makamına ulaşması da mümkündü. Bu raddeye çıkamayanlar dışarıdan evlilik yapar, yani çirağ edilirlerdi. Asıl olan da buydu.
Sarayın enderundaki gençlerinin biruna çıkması, yani idarede görevlendirilmeleri gibi Harem halkı da kimi zaman padişahın gözdesi dahi olsa saraylılarla veya diğer görevlilerle evlendirilirlerdi. Harem'in kapısındaki "Hayırlı kapılar açan Allah'ım bize de hayırlı kapılar aç" ibaresi bunu gösterir.
Enderun ve Harem birlikte yönetici bir sınıf yaratan iki kurum, iki topluluktu. Talihi o kadar yaver gitmeyenler sarayda kalır, zekâ ve sadakati ölçüsünde harem kethüdalıklarına, hazinedar usta gibi bir memuriyete kadar yükselebilirlerdi. Nihayet bunu da yapamayanların basit hizmetçilikte kaldıkları da bir gerçekti. Geçmiş asırların korkunç hastalığı verem de haremdeki güzelleri tehdit edenbelalardandı.
Bununla beraber karamsar manzaraların yanında ilginç görünümler de vardır. Harem halkına yılda üç kat elbise verilir, makul bir yevmiye de buna ilavedir.
Sarayın yemekleri malum, bundan başka Osmanlı sarayı okuma yazma oranının hayli yüksek olduğu bir yerdir. Hatta bazı cariyelerin, hizmetinde bulundukları şehzadeler kadar düzgün imlası vardı. Hürrem Sultan gibi şiir yazacak dil ve edebiyat öğrenimini başarıyla tamamlayanları unutmayalım. Harem kadınları Osmanlı kültürünü, dil ve musikisini kapardı. Evlenip dışarıya çıkanlar halkın arasında saraylı hanım olarak bu kültürü etrafa yayarlardı.
Topkapı Sarayı Harem bölümünün, bugüne kadar ciddi bir rölövesi(bi yapının bütün boyutlarını ölçüp biçerek o yapının plan,kesit ve görünüşünü yeniden çıkarmaya deniyor.) ve mimari değerlendirmesi yapılmış değildir. 1960'larda bir bölümü restore eden Yüksek Mimar Mualla Eyüboğlu'nun eserinden ve yaptıklarından anlaşılıyor ki, Harem'e 19. yüzyıla kadar ilaveler yapılmış, bazı koğuş ve odalar da ahşap yapılarla ikiye bölünmüştür. Esasen Harem'in Topkapı Sarayı'na nakli de 17. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman devrine ait bir olaydır. Bu vakte kadar bugünkü Topkapı Sarayı, padişahların günlük hayatlarını geçirdikleri ve daha çok resmî büroların bulunduğu bir yerdi. Beyazıt'ta üniversitenin bulunduğu bölgedeki saray, padişahın evi ve haremiydi.
16. yüzyıldan sonra da sarayın mimarisi ile pek uyum teşkil etmeyen bu bölüm genişlemiş, hatta padişah evini teşkil eden birtakım bina ve köşkler sahile doğru yayılmıştır. Bugün bunların çoğu elimizde yok. Sepetçiler Kasrı ise padişah pavyonlarından sayılmaz. Sultan Abdülaziz döneminde bu bölgeden geçen demiryolu her şeyi altüst etmiştir. Demiryolu hattının kaldırılmasıyla, Sirkeci-Ahırkapı bölgesinin yeniden bir gezi ve restorasyon bölgesi olarak ağaçlandırılması düşünülmelidir.
Osmanlı Saray Haremi'ni uçsuz bucaksız koridorlar, sayısız odalar, çıplak cariyelerin yüzdüğü havuzlu sofalardan oluşan büyük bir mimari kompleks olarak düşünmek abestir. Harem bölümü aslında 16. yüzyılda oluşan yeni idari anlayışın mühim bîr aygıtı, bir önemli kurumudur. Ama aynı zamanda trajik bir mekândır.
Bugünkü Harem, sarayın Gülhane Parkı'na doğru eğimli arazisi üzerinde Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir. Şurası muhakkak ki, bütün saray gibi Harem bölümü de gayet sıkışık yaşanılan, ölçünün ve sert kuralların hükmettiği bir yerdi.
Harem aslında iki bölümden oluşur: Üst ve alt bölümler. Gözdelerin, yani ikballerin, hasekilerin oturduğu üst bölüme sarayın "Kuşhane Kapısı" denen orta avludaki kapıdan girilir. Burada Altın Yol üstünde ilk olarak darüssaade ağası ve ona bağlı harem ağalarının odaları yer alır. Esirciler tarafından Habeşistan'ın güneyinde avlanan zenci çocuklar ne gariptir ki Yukarı Mısır'daki Hıristiyan Kıptî manastırlarındaki rahipler tarafından ameliyatla hadım edilir ve haremlere sevk edilirdi. Sarayın bu kesimi onların muhafazasındaydı.
Yine üst katta, yani Harem'in saray avluları hizasındaki bu bölücünde I. Abdülhamit, III. Osman, III. Ahmet gibi padişahların odaları bulunur. Çinileriyle meşhur bu bölümde Veliaht dairesi de yer alır. Harem'in derin katına, Cariyeler Avlusu'ndan aşağıya "Kırk Merdiven" denen basamaklarla inilir. Burada iki tarafta koğuşlar bulunur. En alt sofada ise Cariyeler Hastanesi, Gasılhane ve Meyyid Kapısı denen -isminden de anlaşılacağı üzere cenazenin çıktığı- kapı yer alır. Harem, Gülhane Parkı'na doğru eğimli bir arazi üzerinde kurulduğundan Kuşhane Kapısı ile bu kapı arasında dik bir merdivenin bağlantı kurduğunu ve havalandırma deliklerinin de buna paralel olduğunu belirtelim.
Yetenekli veya yeteneksiz, güzel veya az güzel, sağlıklı veya sağlıksız olarak doğmuş olmanın ve zekâ farklılığının insan hayatını harem kadar etkilediği bir başka mekân yoktur. Enderunlular kadar olmasa da Harem halkının da eğitimi vardır; okuma yazma başta olmak üzere musiki, dikiş nakış ve adap erkân olmak üzere dışarıdakilere göre iyi eğitim görebileceği açıktır. Hiç kuşkusuz entrika düzeni kendine göre zengindir. Haremin sürekli politika ve entrika üretilen bir yer olduğu ise tartışılır. Bu özellik, yani Harem'in politik entrika merkezi olması bizim tarihimizde bir asrı kapsar. Yani Hürrem Sultan ile Kösem Sultan'ın büyük valide olduğu iki devir arası dışında; saray hareminin herhangi bir mahfelden daha politik olduğunu söylemek zordur.
Harem halkı yani cariyeler, ikbal denen gözdeler, hasekiler ve valide sultan, nihayet kalfalar ve ustalar gibi görevliler sınıfı dışında; hanedan üyesi olan sultanlar, şehzadeler, IV. Mehmet ve III. Selim gibi şimşirlik denen hapishaneye kapatılan eski padişahlar Harem halkını oluştururdu. 15. ve 16. yüzyılda Harem'de hiç de kalabalık bir nüfus yoktu. Vakıa ki şehzadelerin sancaklara gönderilmesinden vazgeçildi, kafes ve şimşirlikteki cariye sayısı da arttı.
Tarihçilerin verdiği rakamların mekânla uyuştuğu şüphelidir. Üstelik bunlar başka kaynaklarla da pek kontrol edilmişe benzemiyor. 18. yüzyıl için verilen 400 küsur rakamı fazla görünüyor. 19. yüzyıl için tekrarlanan Dolmabahçe ve Yıldız Sarayı'nın 600 küsur kişilik nüfusu da haremin konumu açısından yeniden gözden geçirilmelidir.
Harem bahtsız genç hayatların başladığı bir mekândır, talihi yaver giden kızlar en üst noktaya kadar tırmanır. Harem'de yaşam hiç de kolay değildi; halk arasında ağzını yaya yaya Harem'den bahseden insanların gerek burada yaşanan çetin hayatı, ama aynı zamanda buradaki yetenekli ve zeki kadınların yarattığı kültürel ortamı tanıyıp anlamadıkları ve tarihteki bir topluluğa bilir bilmez saygısızlık ettikleri çok açıktır.
Harem eğlencelik bir yer değildir, her şeyden önce bir evdir. Hiç değilse her ailenin evi kadar saygı gösterilmesi gerekir. Topkapı Sarayı'nın Harem dairesi önceden öğrenerek sessizce ve edeple gezilecek bir yer olmalıdır.”
BKG(Bilkent  Kültür Girişimi) katkılarıyla, Bilintur BKG ile Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü tarafından hazırlanan ve “TAV Havalimanları”nın ana sponsorluğunu üstlendiği “Harem-i Hümayun(padişah ailesinin, cariyelerinin, hizmetçilerinin ve hadim ağalarının kaldığı bölüm. Bir adı da, Darüsseade)Sergisi” Topkapı Sarayı Müzesi’nin II. Avlusunda yer alan Has Ahırlar Sergi Salonu’nda ziyaretçilere 13 Haziran’da kapılarını açmış. Amaç, Türkiye’de ve dünyada Harem konusunda oluşan eksik ve hatalı bilgilerin düzeltilmesi ve Harem’in hiç bilinmeyen yönlerinin gerçeğe uygun olarak anlatılması…
Tam bir ay sonra biz gezdik sergiyi.
Dört ana bölümden oluşan serginin ilk bölümünde “Padişahın Evi (Harem’in)” inşa dönemleri minyatürler, gravürler ve planlar eşliğinde anlatılırken, ikinci bölümde yine mimarideki hiyerarşik düzene uygun olarak Harem’in koruyucuları ve hizmetlileri olan haremağaları ve cariyeler teşkilatı anlatılmış. Üçüncü bölümde has odalıktan hasekiliğe ve nihayetinde valide sultanlığa yükselen padişah kadınları, kız ve erkek çocukları ile kız kardeşlerinden oluşan hanedan üyelerinin Harem’deki yaşamları, eğitimleri, hiyerarşideki yerleri vurgulanmış. Sergi, Harem’de günlük yaşamın, eğlencelerin ve geleneklerin yine başyapıtlarla ve görsellerle anlatıldığı dördüncü bölümle tamamlanmış.
16. Yüzyılın ikinci yarısına kadar veraset yoluyla, yani babadan oğula geçecek şekilde tahta çıkarlarmış. Fatih Sultan Mehmet çıkardığı kanunname ile  en güçlü olanın tahta geçme anlayışını getirdi. Bu süreç 16. yüzyılın ikinci yarısı ve 17. Yüzyıllarında işletilmeye başlandı. Süreç içinde; Osmanlı tarihinde padişahlığın babadan oğula geçmesi kuralı  “1. Mustafa”nın tahta çıkmasıyla(1617) farklı bir şekilde işletilerek  kardeşinin arkasından tahta çıktı.
Bu noktada, Osmanlı Veraset Sistemindeki Değişmeler:e göz atmak gerekir.
a)Osman(1299-1326) ve Orhan(1326-59) Beyler zamanında ülke hükümdar ailesinin ortak malı idi. b)I.Murat'tan(1359-99) itibaren ülke sadece padişah ve oğullarının sayıldı. c)Fatih Sultan Mehmet(1451-81) en güçlü olanın tahta geçme anlayışını getirdi. Ülke padişahın malı sayıldı (Kardeş katliyle amaç ülkenin birliğini sağlayarak bölünmesini önlemek ve en güçlü olanın başa geçmesi sağlamaktı.). d) I. Ahmet (1603-17 Duraklama Devri) döneminde yapılan değişiklikle Osmanlı Hanedanı içinde en yaşlı ve akıllı olanın padişah olması esası benimsendi.
Sonrasında devlet adamlarının  yetersizliği gündeme gelmeye başladı:
a) Devlet adamlarının pek azı makamlarının gerektirdiği tecrübe ve bilgiye sahip olması. b) Önceki devirlerdeki gibi devlet adamlarında tecrübe ve bilgiye bakılmadan rüşvet ve iltimasla devlet makamları dağıtılması. c) Rüşvetle göreve gelenler, verdiklerini geri almak için halka ağır vergiler yüklüyorlardı ve bu tutumlarıyla, ülkede hoşnutsuzluğa neden olmaktaydılar. d) Diğer yandan, görevin gerektirdiği yeterlikte olmadıklarından, işlerin aksamasına neden oluyorlardı. e)Sadrazamlar görevlerinde fazla kalamıyorlar ve azlediliyorlardı. XVII. yüzyılda bu göreve 61 kişi gelmiştir. bunlar içinde sadrazamlık görevinde dört saat kalanlar bile vardı. Hâlbuki bu zamana kadar geçen üç yüzyılda Osmanlı Devleti’nde 55 sadrazam görev yapmıştır. 17. yüzyılda göreve getirilen sadrazamlar ve diğer devlet adamları, getirildikleri görevlere uygun nitelikte değildiler. f) önceden ilmiye zümresi (ulema, ilim adamları) geleceklerinden emin oldukları için, kendilerini ilme verirler, adaletten ayrılmazlardı. duraklama döneminde kadılık, müezzinlik, müderrislik de satılmaya veya etkili kişilerin akraba ve çocuklarına verilmeye başlandı(günümüzü çağrıştırdığını yadsıyanın ta…daha net söylemle. AKP’nin iktidardaki duruşu).
Sancağa Çıkma;
Osmanlı’da şehzadelerin devlet yönetiminde tecrübe kazanması için çeşitli eyaletlere gönderilmesi ne zaman  kaldırıldı; işte o zaman Osmanlı  yeteneksiz devlet adamlarıyla doldu.
Şehzadeler belli bir yaşa gelince sancağa çıkardı. Sancağa gönderilen şehzadelere bu görevlerinde, lala adı verilen bilgili ve deneyli kişiler yardımcı olurlardı. Şehzadeler bu uygulama ile yönetimde deneyim kazanıyor ve devletin başına geçince bu deneyimlerden yararlanıyorlardı. İlk zamanlarda İzmit, Bursa, Kütahya , Manisa ve Amasya önemli şehzade sancaklarıydı.
  Sünnet Şenlikleri;
Önemli bir şenliktir. Kızlar ağasının şehzadenin sünnet çağına eriştiğini padişaha bildirmesiyle başlar. Padişah, sünnet düğünün süresini ve ayrıntılarını konuşmak için Harem’e gider  ve haber, haremdekilere, Bab-ı Ali divanına, İstanbul’a ve tüm imparatorluğa duyurulur. Haseki Sultan, Şehzade ve harem kadınlarına armağanlar dağıtılır, o gece saray bahçesinde Çin usulü fener alayı düzenlenir; cariyeler gözalıcı giysilerle dans ederek, cüceler ve hokkabazlar da çeşitli numaralarla padişahı eğlendirirlerdi. Daha sonra halkın ve yabancı konukların katılacağı ve günlerce sürecek şölen ve şenliklere geçilirdi. Şenllikler, Topkapı Sarayı merkez alınarak, At Meydanı, İncili Köşk, Yalı Köşkü, Alay Köşkü, Aynalıkavak, Dolmabahçe ve Kağıthane önlerinde şenlik hazırlıklarına başlanırdı. Şenliğin yapılacağı yerde saray erkanı ve yabancı konuklar için pavyonlar hazırlanır, rengarenk çadırlar kurulur, kadınlar için tahtadan cumbalı bölmeler yapılırdı. Şenlikler sırasında verilen şölenlerle halka sürekli olarak yemek sunulurdu. Bu şölenlere Müslüman, Rum, Ermeni ve Katolik okulları da davet edilirdi.
Şehzadelik;
Padişahların erkek çocuklarına, Sultan 1. Mehmet(Sal.1413-12) dönemine dek ‘Çelebi’, daha sonra ‘Şehzade’ denilmiştir.
Ekberiyet (en büyük) uygulamasına kadar okuma çağında yanlarına verilen Lala  ile eğitme başlayan ve sancağa  çıkan şehzadeler yıllar süren zorlu bir taht mücadelesi sonrası tahta çıkıp padişah olurlar ya da çıkamayıp ya tutsak hayatı yaşarlar ya da öldürülürlerdi. Taht mücadelesini en iyi olan kazanırdı.
Valide alayı;
Oğlu padişah olan kadın kadın ‘Valide sultan’ olurdu. Fatih’teki eski saray’dan, Topkapı sarayı Harem Dairesi’ne törenle gelirdi.
Valide Alayı, ilk kez, Sultan lll.Murat(Sal 1574-95) zamanında gerçekleştirilmiştir. Süreç içinde, zengin ve ayrıntılı bir tören haline getirilmiştir.
Cariyeler;
İmparatorluğun gayrimüslim halkından devşirilen fetihlerden esir alınmış ya da hediye olarak sunulmuş köle kızlar için Harem bir okuldu.
Harem;
17 ve 18. Yüzyıllarda Haremin çok kalabalıklaşması, büyük yangınlar ve padişahların, Harem’de kendilerine birer ‘Has Oda’ yaptırmalarının geleneksel hale gelmesiyle, yapılaşma devam etmiştir. V. Mehmet döneminde çıkan Harem yangını(1665) sonrası çok köklü değişikliklere gidilmemiştir.
Arapça, ‘girmesine izin verilmeyen kutsal yer’ anlamına gelen harem, Müslüman ülkelerde mahrem aile yaşantısını tanımlar. Aslında 2 farklı anlamda kullanılır, Harem sözcüğü. Birincisi, ‘Padişahın haremini’, yani kadınlarını, ikincisi; ailenin içinde yaşadığı mekânı ifade eder.
Harem Dairesi;
Osmanlı devletinin yönetim merkezi ve padişahların ikametgahları olan Topkapı Sarayı, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1462-78 yıllarında yapılmıştır.
Topkapı Sarayı Haremi’nde ilk kapsamlı yapı Kanuni Sultan Süleymen döneminde(1520-66) Haseki Hürrem Sultan’ın Topkapı Sarayı’na yerleşmesiyle başlamıştır..
Tandır;
Genellikle soğuk kış dönemlerinde büyük mekanları ısıtmak zordu. Tandır bu tip mekanlarda kullanılan bir ısınma aracıdır.
Arabalar;
Üst kısım biçim ve süslemeleri Osmanlı uslubu olup, teker ve yay siztemi İtalyan-Torine imalatıdır.
Kuşhane Mutfağı;
Harem dairesinde, Altın yoldan Kalfalar darisine çıkan merdivenin altındaki kapıdan girilen ve ‘padişah mutfağı’ ya da ‘Kuşhane Mutfağı’ adı verilen küçük mutfak. Özel gün ve gecelerde ve gerektiğinde padişah ve üst düzey hanedan mensuplarına hizmet ederdi.
Haremde Yaşam;
Harem hiyerarşisinin her kademesinde; eğitim, ibadet, günlük yaşamın en önemli olayları arasında yer alırdı.
İstanbul tarihi bir yarımada. İşte bu tarihi yarımadayı kısmen anlatmaya çalıştık.
Sözde bu tarihi yarımada’yı siyasal iktidar; İstanbul yerel uzantısı olan İBB aracılığıyla, ‘1/5000 ölçekli koruma amaçlı Nazım İmar Planı’ ile korumaya çalışıyor. Bu işe önce; 30.12.2011 tarihinde onanarak yürürlüğe giren Tarihi Yarımada (Fatih) 1/5000  ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı, Fatih 1/1000 Ölçekli Uygulama İmar Planı ile başladılar. Koruma değil, İstanbul’u siyasi ve ekonomik rantlarına eklemlendirmek, İstanbul’u salt Osmanlı tarihi ile öne çıkarıp, geçmiş uygarlıkların tarihini edilgenleştirerek ideolojilerine eklemlendirmek adına ‘Nazım İmar Planları’nı yaşama geçirmeye çalışmaktadırlar. Bunun önüne geçmek için TMM0B-Mimarlar Odası, bu planların iptali için dava açtı.
Ayrıca; Taksim Meydanı’nın kimliksizleştirilmesi ve insansızlaştırılması Projesi yargıda.
17 Ocak 2012 tarihinde İBB tarafından onaylanın ve 14 Şubat’ta askıya çıkarılan ‘Beyoğlu İlçesi Taksim Meydanı Yayalaştırma Projesi’ne ilişkin 17 Ocak 2012 onay tarihli 1/5000 ve 1/1000 ölçekli koruma amaçlı Nazım ve Uygulama İmar Planı Tadilatının yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle dava açıldı.
Taksim’de ne yapılıyor? Taksim yayaya açılıyor. Bu yaklaşım bence hiç eleştirilecek bir yaklaşım değil. Araç trafiğini bir şekilde kent merkezinden uzaklaştırıyorsunuz. Fakat, bu işin fakatı var. Taksim’deki tarihi 19. Yüzyıl kışlasını yıkıp, 21. Yüzyıl teknolojisiyle yeniden inşa etmenin anlamının anlayan var ise yanıma gelsin. Ben biraz anladım galiba. Ben geleyim kendi yanıma; belki bu kışla inşasıyla, yeni bir ticari merkezler oluşturacak. Yani açık alanlar ticari alanlara dönüştürülecek. Gezi parkı ve meydan olma kimliğini yitirecek  Taksim, resmen rant parkına dönüşecek. Böylesi bir proje, yerin altına aldığınız Taksim trafiğini alabildiğine yoğunlaştırmaz mı? Bu yaklaşım aynı zamanda Taksim’in tarihsel görselliğini yok etmeyecek mi?
Peki, İBB tarafından ‘prestij alanı’ ilan edilen ve ardından 800 milyon dolara Dubai Şeyhi El Maktum’a satılan, fakat hukuksal sorunlar nedeniyle satışı gerçekleşemeyen Şişli’deki 46 bin metre kare büyüklüğündeki İETT arazisi ne durumda? Bildiğim kadarıyla;  Belediye ile TMMOB Şehir Plancıları Odası ve İnşaat Mühendisleri Odası arasında hukuk savaşına neden olan “eski imar planı”, İBB Meclisi’nde oy çokluğuyla onaylandı. Böylelikle Levent’teki İETT araziyle ilgili plan değişikliğini iptal eden mahkeme kararını bozan Danıştay 6. Dairesinin verdiği karar doğrultusunda, 2006 yılında yüksek imar artışıyla yapılan plana geri dönülmüş  idi. Ondan sonrası meçhul!
Kimse Taksim’in kültürel merkez olarak yenilenmesine karşı değil. Siz  Beyoğlu’ndaki –Taksim’deki  tarihi  kültürel dokuyu yıkacaksınız, sonra çıkıp, buraları koruyoruz diyeceksiniz. Beyoğlu’nu ‘kentsel dönüşüm’ yalanıyla dönüştürüyoruz diyeceksiniz; hade be! Ben inşaat mühendisiyim. Nerede, kolektif dayanışma bütününde seçenek projelerin üretilmesi ilkesi?
Adamlar faşizan duruşlarıyla kentlere saldırıyorlar. Düne kadar polis saldırıyordu, şimdi güvenlik görevlileri gestapo timleri gibi, kentsel dönüşüm projesi kapsamındaki yıkımları protesto eden gruba saldırdı, polis seyretti(13 Temmuz 2012).
Cinsel tacizden aldığı 13 yıl hapis cezası kesinleşen 80 yaşındaki Hüseyin Üzmez; “Bana ceza verilecekse, şeriat kanunlarına göre verilmeliydi. Bu cezayı tanımıyorum. O yüzden İslam devleti kurulmalı.” Bunları diyen Üzmez’i üzmemek için Ankara’da M.Gökçek’in himayesinde yaşlılar bakımevi’nde kalıyor.
Bitmedi, Has Parti Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş; “Harun gibi geldiler, karın oldular, türbanlı cipliler” diyordu, şimdi Karunculara karışıyor, AKP’ye girmek için HAS partiyi kapatıyor. Belli ki, Abdullah Gül değil, Numan Başbakan,..
2012’nin 13 Temmuzunu bitirdik. İkinci kez Topkapıdayız. İnanın, İlber Ortaylı hocanın gitmesi düzensizliği beraberinde getirmiş.. Üsküdar, Selvilik caddesi ve Cumhuriyet caddesinin kesiştiği nokta müthiş tehlikeli. Özellikle, Selvilik caddesi çift yönlü ve gidiş gelişi yolunu ayıran orta kaldırım yok(Fr. Refüj), çünkü dar bir sokak resmen caddeye dönüştürülmüş. Eet; neden cadde denmiş, bilinmiyor. Cumhuriyet caddesinden kopan araçlar, hızla Selvilik caddesine girdiğinde, insanlar sağa-sola kaçışıyor.
İstanbul’un trafiği  öncekini artan bir yoğunluk içinde. Çünkü, Fatih köprüsünün bakımı nedeniyleTrafik, bozulmuş durumda. Nasıl bozulmasın ki, 10 yılda 300’un üzerinde AVM yapılan İstanbul’da.. Ne oldu AKP’nin 6 yıl önce oluşturduğu Trafik Komisyonuna?
Başbakan çıkıp, köprü geçişlerini köprü bakımı nedeniyle 2 ay bedava yaptık demesi, halkım rüşvete alıştı varsayımının göstergesi. Böylesi bir düşünce olmasa, başbakan böylesi bir rüşveti aklına getirmezdi.
3. Köprünün tanıtımı yapılıyor. Bu keşmekeşlik devam etsin, 5 sene sonra, 4. Köprüyü tanıtacaklar, ardından, 5, 6, 7. Köprü derken, boğazı tümden tek parça(İng. Monoblok. Arapçası, yekpare) betonla kapatacaklar böylelikle.
3. Köprü, 1875 mt uzunluğundaymış. Japonya’nın 1991’de yaptığı Akashikaikyo’dan sonra dünyanın 2. Büyük köprüsü. İçinden raylı sistem geçeceği için, bu kategoride birinci imiş.
Övünmeye bak. Köprü üzerinde, ikinci ulaşım yolu raylı sistem, oldu olacak köprüyü daha geniş yapıp, üzerine bir de su yolu bindirelim. Arkadaşlar, köprü üzerinde, geliştireceğiniz diğer ulaşım yolu, yine trafiği alıp karşı tarafa yığmayacak mı? Neden, bunu tüp geçişle yapmıyoruz ki. Yooo, köprü çevre yollarıyla, birilerinin arazilerine ulaşacak. Doğru, tüp geçişle de ulaşır. Hayır, ulaşmaz. Siz tüp geçiş trafiğini kente mevcut yolları metro ve benzeri raylı sistem ve metrobüs  projeleriyle varsıllaştırırsanız, üçüncü ve 4…köprülere ve doğayı yok etme kanalları olan çevre yollarına gereksinimin kalmaz.
Ulaşım dokusu bozuk, dolayısıyla sosyal doku da…Güney Doğu’dan getirilen çocuklar mafyanın elinde kenti kirletenlerin başında.
Nerede, devletin koruması. Devlet ne yapsın; hükümet duyarsızlığı bu konuda alabildiğine artmış durumda. SSK, Bağkur ve Emekli Sandığı “Sosyal Güvenlik Kurumu” adı altında birleştirilmeye çalışılıyor, çalışılmasına da, devletin koruma işlevi olan bu olguyu da, her şey  gibi özelleştirilmeye başlanmış. Özel yabancı sigortalar devrede. Bunlar mı, Güney Doğulu çocuklarımıza sahip çıkacak…
               
14 Temmuz 2012; Çatalca’ya gidiyoruz. Saat 17.38.
Sevgili Ömürcan’ın sözü kesilecek. Vay be, yaşlanıyoruz galiba. Baksanıza, daha dün sünnette kesilen Ömürcan’ın şimdi sözü kesiliyor. Sözlüsü Eda Otlatıcı, Çatalca’nın yerlisi. 1976’dan beri Çatalca’da olmamıza karşın ancak bir Çatalcalı kız alabildik. O’nu da Kardeşim Hüseyin Çorbacıoğlu’nun oğlu  Ömürcan  Çorbacıoğlu başardı.
3 saattir Çatalca yolundayız. Avcılara yeni ulaştık. E5, karayolu satıcılarının ticaret bulvarına dönmüş; sucu, kağıt helva, fındıkçı arabaların arasında müşteri arıyorlar. Çünkü, metrobüs yolu(Melih Gökçek’in kaldırdığı Ankara’daki Tahsis yol) çalışması nedeniyle trafik karınca hızında ilerliyor. İşte İstanbul’un her anı ayrı bir fırsat olduğu için, satıcılar E5 üstünde koşuşturup duruyorlar.
15 Temmuz 2012, Esat karşıtı, Suriye muhaliflerinin özgür Süriye Ordusu’nda görev alan kadın asker Thawaiba Kanafani, başını örtmediği için görevinden alındı. Düşünün, Esat diktasını devirmeye çalışanların ne kadar özgürlük yanlısı olduklarını. Resmen, radikal İslam Suriye’yi ele geçirmeye çalışıyor. Tıpkı, Mısır, Libya ve Tunus’ta olduğu gibi.
İlkyaz Çorbacıoğlu, Ececan Çorbacıoğlu ve Şebnem Çorbacıoğlu ‘Çatalca Erguvan Festivali’nde dilek balonlarını uçuramadılar. Önümüzdeki Ekim Kurban bayramına ötelediler. Bu ara bir hadise yaşadılar, fakat bu hadise olumlu bir hadise, çünkü ‘Hadise’nin konserine gittiler. Hepsi çok mutlu, çünkü ilk kez Hadise’yi izlediler.
17 Temmuz 2012. Pencereden, Çatalca ferhatpaşa Mahallesi’ndeki inşaatta çalışan ustaları izliyorum. Kalıpçı, demirci, duvarcı ve sıvacıyı. Biz Mimarlar ve mühendisler projeyi hazırlar, onlara teslim ederiz. Onlar, çoğu mühendisten iyi okur projelerimizi. Onlardır binaları bina(kurma) eden, yapılara yaşam katan. Onlar benim için ‘Tanrının kutsal ustaları’dır, çünkü insanlar için kutsal olan barınma mekânlarını onlar oluştururlar. Kalıpçı, demirci, duvarcı, kısacası yapı ustaları olmasa, siz projeyi hazırlasanız ne yazar, o’nu uygulamaya geçiremedikten sonra. Yılın 7 ayı çalışırlar ve Ekim ayında Trabzon’a, Kırşehir’e, Ordu’ya, Mardin’e, yani memleketlerine dönerler, çocuklarına aş, elbise olacak parayı götürmek için.  Ve 4 ay sonra, yapılar kurmak için, kentlere dağılırlar. Onun için onlara ‘Tanrının kutsal yapı ustaları’ diyorum.
Tam bunları izlerken, TV’den bir anons; ‘İstanbul’da; Amerika’daki 11 Eylül   ikiz kuleleri benzeri büyük bir patlama oldu’. Meğer Adnan Polat’ın Fulya’daki 152 metre yüksekliğindeki 42 katlı ‘Polat Towers’ın izolasyon çalışması esnasında, çeşitli yapı malzemelerin yanmasıyla, tüm cepheyi saran bir yangın çıkıyor. Ve üstün teknoloji donanımlı akıllı bina yanmaktan kurtarılıyor. Yani akıllı söndürme sistemi devreye giriyor ve cepheyi saran alevlerin içeri girmesini engelliyor. Meteroloji Mühendisler Odası Başkanı sevgili İsmail Küçük’ün kardeşi Metarluji Mühendisleri Odası Başkanı Cemalettin Küçük, TV7’de dış cephe kaplamalarındaki Polimer esaslı  yalıtım  malzemenin yandığını söylüyor.
18 Temmuz 2012, Çatalca’dan ayrılıyoruz. Önce Çatalca minibüsüyle Yeni Bosna’ya, oradan 82 ile Eminönü’ne, oradan da Üsküdar vapuruna.
Anketler, Tayyip’in oylarının %46’lara düştüğünü söylüyor. Birileri, oyların değil de Tayyip’in düşmesinin önemli olacağını düşündüğünü düşünüyorum, haberi okurken. Başbakan bir harika, korkutmuş dünya’yı. Baksanıza, namertlikle suçladığı Wall Street Journal bu kez Türkiye için ve de R-cep için methiyeler sıralamış. Tayyip ile dünyanın en güvenirli ülkesi olmuşuz da bihaberiz. Baksanıza, uçak gemileri(Amerikan’ın canım) Antalya’da. R-cep güçleniyor mu?  Suriye’yi alacak mı(daha Suriye sınırındaki PKK’yi halledemedik, Süriye’yi mi halledeceğiz):)
19 Temmuz 2012; Yıldız parkına gideceğiz, Deniz Müzesini gezeceğiz.
Ve, saat 13.33. Beşiktaş’taki Deniz Müzesi’ndeyiz. 61 yaşında olduğumu söyleyince, kapıdaki arkadaş beni mutlandırdı “Olamaz, çok genç gösteriyorsunuz, sizden para almamız gerekir” şeklinde yaptığı espriyle. Çünkü 60 yaşını geçenlerden para alınmıyormuş. Görevli arkadaşın söyledikleri beni daha da gençleştirdi.
Deniz müzesi, gerçekten bizleri ürpertti. Müthiş bir proje…
Sizi ilk; ‘Zırhlı Mesudiye Fırkateyn-i ve Zırhlı Hamidiye Fırkateyn-i ve Zırhlı Aziziye Fırkatyn-i’ karşılıyor. Abdülaziz tarafından(1861-1876) yaptırılan Aziziye Fırkateyn-i’nin boyu 91,4 metre, genişliği 16,9 ve derinliği 7,9 metre. 1862’de Glasgow’ daki bir şirkete yaptırılmış ve 1864’te denize indirilmiş.
150 yıl öncesinin objeleri bir harika; Kristal avize, ahşap oyma sandalyeler, deri koltuk, ipek halılar, kadife perdeler ilk göze çarpanlar. Bunun yanı sıra, Sultan Abdülaziz tuğraları, İstanbul’un Fethi ve Haliç’in ağzına gerilen zincir, donanma silahları v.s ile varsıl bir müze.
24 ayar altın varakla(yaprak inceliğinde yaldız) kaplı gemi armaları, gemi baş figürleri, gemilerde ve karargâhlarda kullanılan tuğralar ile gemilerin isim plaketlerinin içinde yer aldığı “Osmanlı Bahriyesinde Ahşap Sanatı”ını içeren sergi dikkat çekici.
En önemlisi; Atatürk’ün 17 Ocak 1938 tarihinde Celal Bayar’a yazdığı mektup: “Yeni 4 denizaltı gemilerimiz için bulduğumuz isimler şunlardır: 1-Saldıray, 2-Batıray, 3-Atılay, 4- Yıldıray. Bunların manalarını izaha bile hacet olmadığı kanaatindeyim. Manaaları esasen Türkçe olan bu kelimelerin kendisindedir, yani, saldıran, batıran, atılan ve yıldıran.”
Ve Mustafa Kemal Atatürk’ün Ölüm Raporu. 10 Kasım Nowenber 1938.
Hopalı Laz hemşerim ile tanıştım. Mustafa Uzuner. Üniversite mezunu, güvenlik görevlisi. Epey söyleştik.
Saat 17.00. Yıldız parkındayız. Şale ve Malta köşkünü gezdik. Nasıl anlatayım ki; tek kelimeyle  harikalar..Yıldız Porselen’e uğradık; o bile  ayrı bir güzellik. Epey şey aldık.
Yıldız parkı bana bakımsız geldi. İnşallah buralar yandaşlara peşkeş çekilmez.
20 Temmuz 2012. Sabah gazetelerini aldım. Selvilik caddesinden eve geliyorum.. Bayilerin ve Bakkalların en alt sırasında yer alan Zaman gazetesini, bazı apartmanların girişinde yer aldığı dikkatimi çekti. Terkedilmiş, kimsesiz evin önüne de bırakmışlar. Gazetenin, Garip-garip yetimsi  yalnızlığı dokundu, aldım birini eve götürdüm. Götürdüğüme pişman etti. Yetim falan değil, tam bir sinsi. Bu gazeteyi bedava dağıtanlar bu paraları nerden buluyorlar. Baktım; gizemli varsıl Zaman Car-car CHP’ye küfrediyor. Dahası, CHP’li seçmen tabanına. Başlık; “CHP’de değişim liste dışı.” Devamında; “CHP delegesi açılım yanlısı isimlerden desteğini çekti. Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’sinde değişime imza atan 60 kişilik anahtar listesinde alt sıralarda yer buldu. Adnan Keskin, Murat Karayalçın, Ercan Karakaş, Fikri Sağlar, Haluk Koç Gülsüm Bilgehan gibi isimler eski tüfekler en fazla oy alan parti meclisi üyeleri oldu.”
Bilinen gerçek şu ki; başta Murat Karayalçın olmak üzere, Ercan Karakaş v.d değişimi sürekli savunmuş kimliklerdir. Onların cebi ve beyni  dolar değil proje ve program doludur. Zaman’ın değiişmden yana dediği kimlik Muhammet Çakmak’tır. Muhammet Çakmak, ‘‘Kutlu Doğum haftası için konuşmasını hazırlayan bir Fetullah Gülen hayranı kimlik.
Muhafazakar kesime açılımın mimarı Bülent Kuşoğlu’da listeye giremedi.
Zaman’ın şu söyledikleri isi beni hayli düşündürdü; “Fetullah cemaatının siyasete karıştığına dair elimizde veri yok”
Fethi Paşa Koruluğu:
Saat 18.30; Fethi Paşa Korusu’ndayız. Buradan yürüyerek Kuzguncuk mahallesine indik. O ünlü ‘Perihan Abla Dizisi’nin çekildiği mahalleye. Karadenizliler, ille de Rizelilerin çoğunlukta olduğu yer. ‘PaşaLimanı Gıda Pazarı’nın önünde durduk. Sahibi Rizeli İdris Kabil. Bir zamanlar Milletvekililliği yapan Ahmet Kabil’in kuzeni. Şadan Kalkavanlar buralarda büyüdü diyor, hep Rizeliyiz burada diyor. Söyleştik, ayrıldım.
Paşalimanı(Öküzlimanı) soldan Üsküdar iskelesine çıkar, sağdan Kuzguncuk, Beylerbeyi ve Beykoz, daha ilerisi-içerisi ise Polonezköy.
Fethi Paşa Koruluğu(Kuzguncuk Koruluğu) bizim Ankara Papazın Bağı’nın benzeri, fakat en az 15 katı büyük bir nefes alma odaklarından bir tanesi.
 25 hektarlık bir alan.Üsküdar’ın kuzeyindeki bütün dik yamaçlarını kaplayan ve Kuzguncuk tepesine kadar ulaşan bir koru, Tophane Müşiri(Mareşal) Fethi Ahmet Paşa(1801-1858) aitmiş. II. Mahmud ve Abdülmecid devirlerinde valilik, elçilik ve nazırlık yapmış olan Fethi bey ölünce varisleri tarafından paylaşılmış, torunu olan Şevket Mocan da kendi payına düşen hisseyi 1958'de Belediyeye devretmiştir. Bu yüzden bir müddet de “Mocan Korusu” diye adlandırılmıştır.
Belediye zaman içinde korunun büyük bir bölümünü hissedarlardan istimlak suretiyle alarak 16 hektar kamulaştırılmıştır. Bu koruluktan hâlen özel mülkiyette bulunan Demirağ korusudur. Fethi Paşa korusu 1960-1980 arasında mülkiyet nedenleri ile çok bakımsız, perişan ve cangıl durumunda idi. Yabani böğürtlen ve sarmaşıkların kapladığı bu koruluğa girmek neredeyse olanaksızmış. Büyükşehir Belediyesi kamulaştırma(Ar. istimlâk) işlerini bitirdikten sonra 1985-1987'de koruyu bakım altına aldırmış, yabani ot ve sarmaşıkları temizletip içerisine gezinti yolları, koşu parkurları, seyir yerleri, kafeterya ve spor alanları yaptırarak halkın hizmetine
sunmuş.
Şu anda Koru Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğüne bağlıdır. Korunun çevresi tamamen duvarla çevrili olup, biri Üsküdar-Kuzguncuk arasında, diğeri İcadiye Mahallesinde olan iki kapıdan içeriye girilebilmektedir. Korunun sırta yakın yerinde eski bir köşkün temel izleri görülmektedir. Buradan aşağıya doğru da, farklı yüksekliliklerdeki havuzların birinden öbürüne akan sularla çağlayan oluşturan(Kaskatlı) havuz yenilenirken devrinde kullanılan malzemenin aynısı uygulanamadığından iyi bir yenileme(Fr. restorasyon) göremediği söylenmektedir.
Koru ağaç türleri bakımından çok zengindir. Her cinste çamlar, Meşe cinsleri, sakızağacı, akçakesme, at kestanesi, Trabzon hurması, yalancı akasya, dişbudak, porsuk ve nadide bir ağaç olan Japon kadife çamı ,korunun ağaç örtüsünü meydana getirmektedir(Kenthaber Kültür Kurulu alıntısı).
                21 Temmuz 2012: Saliseler hızında yıllar geçiyor. Doğrusu; Salise saniyeyi, saniye dakikayı, dakika saatleri, saatler günleri, günler haftaları, haftalar ayları ve aylar yılları tüm hızıyla kovalarken değerler değişiyor, her şey değişiyor fakat zaman hiç değişmeksizin, tükenmeksizin hızla koşuyor. Bunun için zamanla yarışmayın, zamanı yaşayın, çünkü her yeni bir zamanın kendine özgü güzelliği vardır.
Bu zaman içindeki yakın zamanda AKP nedense tükenmiyor, aksine tüketirken çoğalıyor, CHP yerinde sayıyor.
Onlar; “Biz merkezin dışındakilerde yoksulduk, merkezdekiler zengin, örgütlendik merkezi ele geçirdik ’ diyorlar ve sözüm ona dünün bazı solcuları  bunları destekliyor.
İşte onlar; merkezde yer aldıktan sonra doymaz oldular ‘hep bana Rabbena’lardalar Şimdi, merkezin dışındakilere zerre kadar dönüp bakmıyorlar. Her yerde onlar var. Her şey onlar da var. Bunlardan bir tanesi, Cumhuriyet caddesinde az kalsın yayayı eziyordu. Halk umurlarında değil halk onlara  vız geliyor, hız yapıyorlar, altındaki BMW veya Mercedes arabalarıyla, başı türbanlı, göz Ray Banlı kimlikler. Kırmızı, sarı umurlarında değil, her renk onlar için yeşil, istedikleri gibi geçiyorlar.
Üsküdar iskelesine gideceğiz, kırmızıyı yeşil gören türbanlı, Ray Banlı bayan  yayaların arasına daldı, dalar dalmaz ben de ona…Yanındaki, ceketli, kravatsız beyaz gömlekli sakallıyı yakalamaktı, kaçtılar…Başlarındaki türban at gözlüğü gibi sağını solunu göstermiyor, bu nedenle trafikte potansiyel bomba gibi hız yapıyorlar; trafik polisleri de bunlara selam duruyor.
İslam düşünürü, İhsan Eliaçık diyor ki; “Kapitalizme abdest aldırıyorlar. Aç ve hor bırakılmış dini çevrelerin doyma süreci henüz tamamlanmadı. Birgün dağılma ve kaçış günleri gelecek. İktidar partisinde rant ve yağma var”.
Gerçekten doymuyorlar ve de yüzsüzler. Land Rrover’li hatun er kişi, başındaki türban ve gözündeki Ray Ban yüzünden, tıpkı at gözlüğü takmış gibi, sağını ve solunu görmüyor. Ve, sağdaki bir yayayı dürttü,. Adaman tepkisi, benden beterdi;”Türbanlı…pu” derken.
Dün, HAS Parti’nin Genel Başkanı da, ‘Harun geldiler, Karun oldular. Jipli türbanlılardan geçilmiyor” dememiş miydi? Bugün AKP’ye gidiyor. İhsan Eliaçık kardeşim AKP değil de, CHP’den teklif alır mı dersiniz?
Üsküdar Anadolu Spor takımının binası Cumhuriyet caddesindeymiş. 3 senedir, ilk kez farkında oldum.
AKP’li İzmit(Kocaeli) Büyükşehir Belediyesi’ne haciz gelmiş. Meğer, seçim döneminde, öğrencilere bedava bilgisayar dağıtmış, ödeyememiş..
Nedensi İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun ‘suç ve çıkar örgütü oluşturmaktan’ gözaltına alınması aklıma geldi.
Saat, 14.20. 41 yıl sonra Beşiktaş Pazarı’ndayım. En son, çocuk yaşta sevgili yengem Şadiye Çorbacıoğlu ile gelmiştim, 1970’lerin başı. Türkiye’nin en ucuz pazarı diyebilirim. İstanbul’un,  ayrı bir rengi Beşiktaş Pazarı.
O ünlü, Beşiktaş çarşı devamı  Ihlamur kokulu  Ihlamurdere Caddesi’ni özlemişim. Gördüm ki; cadde yerinde duruyor, sevindim. Fakat, kent kokusuna karışan, o beyazımsı, sarı renkli  Ihlamur çiçeklerinin hoş kokusu yok, çünkü ıhlamur ağaçları yok.
Adı üstünde, dere yatağında inşa edilmiş. Binaların büyük bölümü 40-50 yaşlarında. Deprem felaketinin en çok hissedileceği bir cadde. Belli ki, bu dere yatağı ıhlamur ağaçlarıyla varsıl bir alanmış. Şimdi tek tük Dut ağacı var. O ıhlamurların bir kısmı 1980’lere dek taşımıştı kendisini. Yoklar artık. Beşiktaş Belediye Başkanı, yaya kaldırımlarına(Fr. Tretuvar) dikmiş, tekrar yaşatmak adına.
Ben Beşiktaş pazarında fazla oturmadım. Ihlamurdere caddesinde, geçen günleri anarak yürüyorum, bir aşağı bir yukarı, son aşağı yürüyüşte bir banka oturdum. İnsan görünümlerini izliyorum; mutlusu, mutsuzu, karamsarı, heyecanlısı, öfkelisi, umutsuzu, neşelisi, neşesizi, kendinden emin olanı; kısacası, anlık insan kişiliğinin yüze vurmuş görsel dansını izlerken, sıkılmaya başladım, çünkü sıkışmıştım. Sağımdaki bankta oturan beyefendiye döndüm, tuvalet yeri sormak için. Telefonla konuştuğunun görünce, tekrar insan manzaralarına dönüş yaptım. Beyefendinin konuşması bitmiyordu, çünkü uluslar arası bir konuşma yapıyordu. İster istemez dinlemek durumunda kaldım, çünkü banklar arası 2 metrelik bir mesafe vardı.
Bir sipariş alıyordu ve öfkeliydi. Anladığım kadarıyla, kendileri Türkiye’nin önemli bir Askeri birimin başındaydı ve şifreli konuşuyordu. Karşıdaki kişi de aynı işlevi üstlenmiş bir birimin sorumlusuydu. Bir silah siparişiydi bu. Silahları 3 gün içinde teslim alıp Ortadoğu’ya sevk etmesi gerekiyordu. Aksi taktirde, karşı tarafın istediği önemli materyali göndermeyecekti. Bu şekilde tehdit ediyordu, karşı tarafı. Ben o materyalin uranyum olduğunu anladım.
Para konusunda anlaşamadılar, silahların parası, göndereceği uranyumun çok altında olduğu için, aradaki Euro farkını, İsviçre frangı olarak İsviçre’nin Cenevre bankalarını yatırmasını söyledi. Hesap numarasını söylerken, sağa sola bakınarak sesinin tonunun düşürdü. Sağında ve solunda, kendi gibi kravatlı takım elbiseli iri kıyım adam belirdi. Sürekli adamı kolluyorlar.
Telefonunun değiştirdi. Yeni telefonunun kulağına yapıştırdı, ve verdiği siparişleri, not etmeye başladı. Sırtını bana çevirdiği için, rahat bakabiliyordum kendisine. Bir ara, kulağındaki telefonu bıraktı. Banka bıraktığı telefondan ses  gelmiyordu, fakat o yüksek sesle verdiği siparişin listesini yazıyordu. Sinirlendi, banktaki telefonu aldı; şöyle bir etrafını süzdü; kendinden emin, adımlarlarla bankın arkasında sakladığı, Pazar çantasını aldı ve yürümeye başladı. Pazar çantasında, neler yoktu ki. Naylon poşetler, Amerikan ve Nato bayrakları, Türk bayrağı, eski pompalı bisiklet kornası ve daha nice çöpler.
Adam, banktan uzaklaşır uzaklaşmaz, iri kıyım iki kişi hemen banka konuşlandılar. Biri bana dönerek; “Bu ne ki, dün Nasa yetkileri ile anlaşamadı, kıyamet koptu Ihlamurdere’sinde.”
Ececan Çorbacıoğlu ve Kadriye Çorbacıoğlu geldi. Ciğerciye gideceğiz. Yaşadıklarımı orda anlatacağım.
Yıllar sonra, Edirne’nin o ünlü ciğer kebabını, erbabından yiyeceğiz, yani Edirne’nin ünlü tava ciğerini(www.edirne tava cigeri.com).
Evet, Ihlamurdere caddesi’ndeki ‘Naci Ustanın Yeri’ndeyiz. “Edirne Selimiye’deki yerin tadını bulur muyuz?” sorusu aklımızdan geçmiyor değil. Tadı bulduk, fakat Edirne’deki Naci ustanın yerini bulmak olası değilmiş, çünkü kapatmışlar. Edirne’de o damak tadını yakalayamayanlar, Beşiktaş Ihlamurdere’deki Naci Ustanın Yerinde yakalayabilirler.
Naci Şahin ağabey rahatsızlanınca, oğlu Sinan Şahin Beşiktaş Ihlamurdere caddesindeki yeri işletmeye başlamış. Oraya kadar yetişememiş.
Fatih Çekirge ve Murat Çelik Ankara’da da Naci Usta’nın yerini açmak istemişler, fakat anlaşamamışlar.
Saat 17.45. Üsküdar’a dönüyoruz. Yeni iskeleden indik. Cumhuriyet caddesinden değil de, Sultantepe’ye çıkan ‘Mihrimah Sultan Camii’nin sağındaki dünyanın en uzun merdivenli sokağı diyebileceğimiz Yeni Dünya sokağından, yine Ankara’daki Başçavuş sokağı gibi Türkiye’nin en uzun caddesi  denebilecek Selvilik Caddesine ulaştık. Daha kestirme geldiği için sürekli burayı kullandık. 
AKP’li, toplam 31 milletvekili son 1 yılda; ne bir kanun teklifi, ne bir önerge, ne de kürsüde konuştu. Sadece el kaldırıp maaşlarını aldılar. Böylesi vekillerle, elbette ki istediği kararı alır ve istediği gibi at koşturur.
R-Cep istedi; İstanbul Ataşehir’de ‘Mimar Sinan Cami’ yaptırıldı. Açılışında; “Avrupa yakasında Süleymaniye ve Mimar Sinan’ın İstanbul’daki ilk eseri Şehzadebaşı Camii var, fakat bu yakada böyle bir Cuma camisi, bir Selatin camısı yoktu. Arzu ettik ki, bu yakada da bir tane Selatin Camisi olsun” demesi, Osmanlılık konusundaki tüm niyetleri açığa vuran bir konuşma idi.
Selatin Camisi demek, sultan ailesinin, sultanın yaptırdığı cami demek. Belli ki, modern zamanların sultanı R-cep ailesinin de bir camisi oldu artık.
Bu bir insanın kendisini sultan ilan etmesi değil elbette ki, fakat Osmanlı sultanlarıyla yarıştığının göstergesi.
Çünkü;
Çok geçmeden İstanbul Yarımadası’nın 7 tepenin sonuncusu Çamlıc Tepe’ye, Süleymaniye’nin bir kopyasını inşa ettirmeye karar verdi. Yetmedi Taksim’de de bir başka camii inşa edeceğini söyledi.
Ben değil, biz değil, bakınız elin adamı ne diyor:
İngiliz Reuters haber ajansı; Bazı muhafazakarlar bile ,Çamlıca’daki cami projesi “ucuz replika(kopya)dır diyen İngiliz ajansı, devamında; Modern cumhuriyetin kuruluş ilkelerinden laikliği yavaş-yavaş yok eden Recep, Türkiye’nin doğuya yöneliminin sembolü olduğunu söylüyor. Yetmedi, şu değerlendirmede bulunuyor; Avrupa tarafında Sultan Süleyman, 16. Yüzyıldaki Mimar Sinan’ın  Süleymaniye Camisi’yle şehre izini koydu. Şimdi birçok kişi Erdoğan’ın şehrin Asya tarafına kendi izini koymak istediğini düşünüyor.Geçen pazar günü Muhteşem Yüzyıl dizisiyle ilgili sözleri de hükümetin Osmanlı İmparatorluğu’nun üç kıtaya yayıldığı zamanki İstanbul’un  emperyal geçmişini kucakladığını göstermektedir.”
Benim halkım bu gerçekleri ne zaman görecek?
Ben dinden ve yoksuldan geçinenlerin, inançlarında halkla bütün davrandıklarını zannetmiyorum. Halk bunları için, sıradan basit kimlikler. Böyle olmasaydı, R-cebin açılışını yaptığı camide VIP(Veryimportant person-çok önemli kişi) bölümü oluşturmazlardı. Belli ki ülkemde cami cemaati ikiye ayrılıyor artık; 1-VIP’li ve JİP’li Müslümanlar 2- Yoksul Müslümanlar.
Bu yoksul Müslüman kardeşlerimin bir grubu, geçende Mecidiyeköy’de bir cafede çay içen Elif Ilgaz ve arkadaşlarına, ellerindeki taşları göstererek, “Oruç tutun, oruç tutun” diye bağırabiliyor.
“Batı bile Erdoğan’ı çözdü” diyerek, beklemeye geçmek duyarsızlığın devamıdır. Önemli olan, bu gerçekleri %50’ye dayanan kitlenin görmesi için politikalar geliştirmektir.
İktidar, dahası R-cep resmen Vakıflar Genel Müdürlüğü’nü ‘Osmanlılığa’ vakf ettirmiş. İstanbul’un sadece Osmanlı tarihini onarması, başkanlık sistemiyle Osmanlıya geçiş yapmanın savaşı içinde adeta.
Özellikle, halkın parasıyla halka iftar yemekleri verdirtmesi(bana kimse sponsorlar veriyor parasını demesin. Eğer öyle ise, bu sponsor yandaş müteahhit veya ticaret erbabı ise, ‘nasıl kazanıyor?’un sorgulanması gerekir.)
Bir haberle bu konudaki duyarsızlığımıza dikkat çekmek istiyorum: ““Geçen günlerde(2012’nin sonlarında) İtalyan arkeologlar, 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun başına geçen Hadrian’ın yaptırdığı 900 kişilik sanat merkezinin bugün Roma’nın en kalabalık kavşağı Piazza Venezia’nın sadece 18 adım altında olduğunu açıkladı. Son 80 yılın en önemli keşfi olarak görülen sanat merkezi için çalışmalar 5 yıldır sürüyordu ve şehrin üçüncü metro hattının kazılmasıyla ortaya çıktı.”
Bunu niye yazdım? Osmanlı’dan kalanların dışında hiçbir şeyi ‘tarihi eser’ saymayan izlenimi veren, Osmanlı hayranı  Murat Bardakçı, Bergama’daki Yortanlı barajı inşasında su altında kalacak ‘Allıanoı’  ‘çevrecileri pelteklikle  suçlayarak, kendi anlaşılmaz diliyle şunları söylemişti.: “…Boğaz’da inşa edilecek üçüncü köprüyü hedef alan patırtılar daha bitmeden, çevrecilerimize yaz aylarında yepyeni bir eğlence çıktı: Bergama taraflarında yapılan ama henüz faaliyete geçmeyen Yortanlı Barajı bahanesi ile Allianoi yaygarası! Çevrecilerimiz, Allianoi olduğu iddia edilen yerde birkaç günden buyana “Hayıııır!” çığlıkları atarak kendilerini dağlara-taşlara zincirlemekle ve dâva üstüne dâva açmakla meşguller.”        
Anlayın, İstanbul’da salt Osmanlı yapılarını yenileyen mantığı kimlerin beslediğini.
22 Temmuz 2012. Muratlara, yani  Ececan Çorbacıoğlu’nun kuzeni olan yeğenlerimiz  Murat Kahraman ve Deniz Kahramanlara gideceğiz. İkisi de Görsel basının önemli isimleri. Kutluyoruz onları.
               
                Saat 13.40. Murat ve Deniz Kahraman’ın Gayrettepe’deki evindeyiz.
                Saat 15.30. Etiler’den Rümeli Hısarı’na, ordan da Emirgan’daki ‘Sabancı Sanat Müzesi’ne geldik. Muhteşem bir Atlı köşk ve de muhteşem bir sanat duyarlılığı.
                Ben Ankara’nın orta derece bir semtin zemin katında yaşarken, Sabancılar, Emirgan’da boğazı seyreden Atlı Köşk’te ‘yaşıyor’u sorgulamıyorum; bu olguyu; benim yazgım ve onun yazgısı arasındaki farkın yaratıcısına havale ediyorum ve Sabancı’nın yarattığı ‘Sabancı Sanat Müzesi’ni alkışlıyorum.
                Müzede, uluslar arası kobra hareketinin en önemli yapıtlarını ilk kez sergiliyor.
                Kobra; Pariste 1948’de kurulmuş. Çeşitli Avrupa ülkelerinden gelen sanatçıların(yazar, şair ve ressam) kobra grubuna katılmış.
                Galerilerin sonuncusu ilgimi çekti, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türk Ressamları galerisini gururlar izliyorum:
                “Şevket Dağ(1876-1944)-Osman Hamdi Bey(1842-1910)- Şehzade Abdülmecit Efendi(1868-1944, Hanzade Sultan Portresi)-Halil Paşa(1852-1939, Pembeli kadın)- Feyhaman Duran(1886-1919, Hatmi Natürmort/cansız varlıklar, yani ölü hayvanlar veya nesneler, vazo, meyve, çiçek v.s)- Hüsref Zekayi Paşa(1860-1970)- Şeker Ahmet Paşa(1841-1907)- Süleyman Seyyid Bey(1842-1913)-Hüseyin Zeki Paşa(1860-1919, Yıldız Parkı)- Hoca Ali Rıza(1864-1930)- Hüseyin Avni Lifij(1886-1927)-Hikmet Onat(1882-1977, peyzaj İstanbul)- Mehmet Ali Laga(1878-1947)-Sami Yetik(1878-1945)-İzzet Ziya(1880-1934)-Halil Paşa(1852-1939)-Hasan Vecihi Bereketoğlu(1895-1971- İbrahim Çallı(1882-1960, Hamakta uzanmış kadın)-Nazmi Ziya Guran(1881-1937)- Fikret Mualla(1903-1967, sokak,mavi)-Cevat Dereli(1900-1989), Avni Ali Çelebi(1904-1993)-Hamit Görele(1894-1981)-Zeki Kocamemi(1901-1959)”
                ‘Sabancı Sanat Müzesi’nden 17.05’te çıktık, yola, gittik karakola(ne bu şimdi?)
                Arnavutköy’deki ‘Adem Baba’dayız. Kalamar, çoban salata ve mevsiminde  ızgara sardalye ve de mısır ekmeği nefisti.
                Bebek;
                Gerçekten, İstanbul’un bebeği ‘Bebek’teyiz.
                Bebek, beşiktaş ilçesine bağlı bir semt, Boğaziçi’nin Avrupa yakasındaki Rumeli Hisarı ile Arnavutköy arasında yer alan en güzel semt. Varsılların pahalı  mekânı.
                Adı ilginç  değil mi? Söylenceye göre, Osmanlı döneminde, Dahası İstanbul’un fethi esnasında II.Mehmed’in Rumeli Hisarı’nı inşa ettirirken, asayişi sağlamak üzere buraya Bebek Çelebi lakaplı bir bölükbaşı atar, Bebek Çelebi bu köye bir köşk yaptırmış. Ölümünden sonra semti onun adıyla anılmış, tıpkı Batı Bizans İmparatorluğu döneminde Arhavi adlı bir derebeyin, Doğu Karadeniz’deki Doğu Bizans’ın doğusundaki bir köye atanması ve bu köye süreç içinde  Arhavi adının verildiği söylencesi gibi.
                Bebek köyüne ilgi; III. Ahmet(1703-1730) ve sadrazam Neşehirli Damat İbrahim Paşa  zamanında yoğunlaşmış. Bu dönemde Bebek Bahçesi'nde, Varsıl mutluluk anlamına gelen  Hümayunabad Kasrı/köşkü( 1700’lerin başında Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından yapıldı, Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından yenilendi ve Abdülmecit tarafından da yıkılarak ve yerine Bebek Kasrı inşa edildi), Bebek Camii, mektep, çeşme, hamam, değirmen ve dükkânlar inşa edilmiş, semt kalabalıklaşmaya başlamıştır; 19. yy ortalarından sonra, Bebek köyü, dinlence yeri olmaktan çıkmış, eğlence mekanına dönüştürülmüştür. Bebek Camii’nin yanında, Mısır  Konsolosluğu'na (Ali Paşa Yalısı/Hıdiva Sarayı. 1700’lerde III. Ahmet zamanında inşa edilen saray, yalı olarak da anılır) doğru park olarak uzanan bölgede, 1908'den 1986'ya kadar Bebek Gazinosu bulunuyormuş. Sahilde ve sırtlara doğru Türkler, Rumlar, Yahudiler, Gürcüler, Ermeniler, İngilizler, Fransız ve Amerikalılar köşkler konaklar, yalılar yaptırmışlar. Amerikalıların 1863’te  Bebek sırtlarında Robert Koleji ve Arnavutköy Amerikan Kız Koleji  bile açma gereksinimi duymuşlar.
                Ve süreç içinde Bebek Köyüne ve Bebek  koyuna saldırılar alabildiğine yoğunlaşmıştır. Özellikle 1965  sonrasındaki Boğaz tepelerini ve korularını tahrip eden hızlı yapılaşma sırasında Bebek sırtlarının yeşili büyük ölçüde yok edilerek betonlaşmaya gidilmiştir. Yetmedi,  Bebek çok işlek bir yolla (İnşirah Yokuşu) Etiler'e bağlanmıştır. Güney'deki Küçükbebek, kuzeydeki Büyükbebek kesimine oranla daha yoğun bir yerleşmedir(Büyükçekmece, Küçükçekmece gibi). Akıntıburnu'ndan  Aşiyan’a  kadar olan sahil şeridinde pek az yalı kalmıştır, gene burada yoğun trafikli sahil yolu geçmektedir.
                Bir zamanlar, kötü havalarda teknelerin sığınmaya çalıştıkları ve bir dönem kalafat(teknelerin su almaması için fitillenip, ziftlenmesi) yeri olarak kullanılmış ‘balıkçı köyü’  Bebek köyü ve  Bebek Koyu bugün yatların, yelkenlilerin ve sürat motorlarının demirledikleri bir koy görünümündedir.
                İşte  Bu bebek gibi, Bebekten geçiyoruz ve moralimizi bozuyoruz. Çünkü, magandalar, adeta su kıyılarına çöken mandalar gibi yayılmış insanları izliyoruz. Denize giriyorlar. Gayri resmi, çünkü, adamlar çizgili pijamalarıyla, mangalı yakmışlar, bir yandan yiyorlar, bunalınca da pijamalarını çıkarıp donlarıyla denize giriyorlar. Sanki, duruşun, rahatlığın altında, buradaki mutlu azınlığı rahatsız etmek yatıyor. Bu görüntüleri, boğazın yalı ve köşkleriyle dizili tüm sahil şeridinde görebilirsiniz.
                Bir nevi işgal. İşgal bunlarla bitmiyor, içkisiz lokantalarıyla, insanların özgür yaşamlarına gem vurulmuş. Murat Kahraman, yemek yiyip denizi göremediğiniz yer olarak tanımlıyor buraları.
                 ‘Grandola’da’, günlük taze meyve ve sebzelerden yapımlaş enfes “Gelato Italıano Dondurması” yedik. Karışık meyve salatası, süt, gülaç ve yoğurtlu çikolata, kaymak, karameli dondurma, krem şanti, krokan, kağit helva ve karamel soslu. Canınız çekti mi, yoksa canınızı sıktım mı? Hepsi güzeldi, çocukluğumda, Samsun 56’larında ve Çiftlikte konaklayan, o üç tekerlekli, üzerinde “Lüks Dondurma” yazan kırmızı arabasında sattığı dondurmanın tadını, değil bunlarda, ‘Kahraman Maraş’ dondurmasında bulamadım. Yani, Samsun sakız dondurmasındaki tadı..
                Galatasaray Adası’ndan geçiyoruz. Geçmez olaydım. Katrilyon değerindeki ada 49 yıllığına birisi tarafından(Adnan Polat deniyor) kiraya verilmiş. Ali Sami Yen için de benzer şeyler söyleniyor. Bir söylentiye göre, birini(buna da Polat deniyor) iflasın eşeğinden bu satışlar kurtarmış. Belli ki Galatasaray’ı değil,  kişisel sarayını kurtarmış.
                Emirgan;
                Emirgan’ı da  görmüştük ya, o’nu da geçmeyelim:
                Emirgan; İstinye’den Rumeli Hisarı’na giderken sahildeki çay bahçeleriyle ve arkasındaki ‘İstanbul’un nefes alma odağı’ Emirgan Koruluğu(parkı) ile ünlü semt. Sarıyer İlçesine bağlı. Osmanlı mimarisinin örneklerini burada da görebiliyorsunuz. Örneğin; Şerifler Yalısı, Park içinde kafe olarak kullanılan köşkler.
                Yıldız parkı kadar olmasa da, hatırı sayılır bir büyüklüğe sahip Emirgan Korusu’nda,  sizleri tarihi devasa çınarlardaki sincaplar, yerdeki Laleler ve her yerdeki Papağanlar karşılıyor.  İçerisindeki Pembe , Sarı ve  Beyaz Köşk isimlerinde 3 köşk sizi cennetin izdüşümünde yaşatıyor adeta.
                Doğaldır ki, her güzelin ve varsılın  ismi merak edilir. Yoksulun adı kimin umurunda. Emirgan’ın adı da bir İranlı kale komutanının adından geldiği söylenir. IV. Murat İran seferi düzenler. Erivan kalesini kuşatır. Kali komutanı Emir Güne Han, hiç karşılık vermezden, kaleyi teslim eder. İran için vatan hainidir-ki doğru- İşte bu vatan hainine IV. Murat sahip çakar-ki bana göre yanlıştır. Hani derler ya; bugün sana, yarın bana; onun çin). Emir Güne'yi alıp İstanbul’a   getirdi ve o zamana kadar "Feridun Bey Bahçeleri" adıyla anılan bugün Emirgan'ın yer aldığı semti kendisine bağışladı. Bir başka söylenceye göre, buraya Fatih Terim, pardon Fatih Sultan Mehmet  zamanında Kırım hanlının çocukları, yani emirler gelermiş ve Emirlerin yeri Emirgah anlamından esinlenenler buraya Emirgan demiş. Oğlancı yeri anlamına gelen Emir Kun’dan geldiği de savlanır.  Her neyse, hangisini beğendiniz ise, adının oradan geldiğini kabul edin.
                Bebek’e saldıranlar, yani Bebek katilleri, Emirgan gibi yetişkine niçin saldırmasın ki. Emirgan’ın yeşil dokusu, gri acımasız gri dokuya, yani betonlaşmaya bırakmış. Sahil, tıpkı Bebek’teki gibi, pijamalı donlulara teslim. O devas çınarların altına yayılanlar, yeşil dokuyu da, görsel dokuyu da alabildiğine içine ederek bozmaktadırlar.
                Kanlıca;
                23 Temmuz 2012. Niyetimiz Kanlıca’ya gitmek. Önce, Kuzguncuk’a ve Beykoz’a gitmek adına Fehmi Paşa Korusu’ndan geçelim dedik.
                Yoğurdu ile ünlü, Kanlıca’dayız. Yoğurt yiyemedik, çünkü, Kanlıca, inanç sahibi insanlardan çok, yobaz sahibi bir ilçe. Ramazan ayı ya, her yer kapalı değil de, yoğurt ikram yerleri kapalı. Bunlarda hoşgörü yok. Herkesin kendi gibi düşünmesini istiyorlar, inançlara saygıları yok. Doğrusu  kendileri gibi herkes ucube.
                Kanlıca,  Anadoluhisarı ile Çubuklu arasında yer alır ve  İstanbul’un  Anadolu Yakası’ndaki  Beykoz  ilçesinin ünlü bir semtidir. I. Mahmut(1669-1754) zamanında oluşturulan Mihrabat Korusu ve yalılarıyla, dağ sularının akıtıldığı  çeşmeleriyle(Berberbaşı Ali Efendi Çeşmesi, Dutdibi Çeşmesi, Halepli Çeşmesi, Kavacık Çeşmesi, Mahmud Aziz Bey Çeşmesi, Mehmed Said Efendi Çeşmesi, Orta Çeşme, Baba Ali Çeşmesi, Berberbaşı Ali Efendi Çeşmesi, Çeşmesi)  ve hiç susmayan bülbülleri dinlemek için gelinen Bülbülderesi, en önemlisi süt tozundan yapılan ve pudra şekeri ile yenen yoğurdu-ki bana göre  pek de doğru değil, çünkü doğal yoğurt yok edilmiştir) ile ünlüdür. Bir ikincisi, Adı ile ilgili onlarca söylenceleriyle. Yoğurda, pudra şekerini fazla kaçırmayın, ağzınızın tadını kaçırırsınız
                Kanlıca'nın ismi konusundaki söylenceleri sıralıya cağım. Hangisi aklınıza yatar ise, o’nu doğru kabul edin:
                Osmanlı sultanlarından biri bir gün ‘İstanbul'un havası en temiz semtinin bulunmasın için her semte kanlı bir et astırır. Etin en geç bozulduğu yer burası olarak saptanmış ve adı Kanlıca olmuş.
                Köyde yetişen ve yoğurda özel tat veren otu yiyen, ineklerin sütü kırmızımtırak/kanlı gibi olurmuş, bundan dolayı köy Kanlıca olarak anılır olmuş.
                İstanbul’un fethinden önce burada yaşayan “Kanglı” adlı Türk boyundan geldiği de söylenir.
                Anadolu’dan Kağnıyla göç edenler, adına  ‘Kağnılıca’ demiş.
                Osmanlılar’dan kalma mezar taşlarının üzerinde köyün ismi “Kanlıcak” olarak geçer.
                Kanlıca iskelesinde yer alan, İskender Paşa Camii(1559-1560) tarihleri arasında bu camiyi yaptıran İskender Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ın vezirlerindendir. Mimarı Mimar Sinandır. Yanıbaşında oğlu Ahmed Paşa ile  birlikte yattıkları İskender Paşa türbesi yer almaktadır. Bununla birlikte bu türbenin hemen yanında, İskender Paşa döneminden kalma bir kütüphane bulunmaktadır.
                Kanlıca yalıları ile de ünlüdür. Bahai Efendi’nin yalısı on dokuzuncu yüzyılda yanarak yok olmuştur. Bu yerde İhtisap(hesap sorma) Ağası Kör Tahsin Efendi yeni bir yalı yaptırmıştır. Bu koyun solunda Hacı Raşit Bey Yalısı yer almaktadır. Türk-Yunan Antlaşmasının imzalahrığı, Tanzimat döneminin önemli paşalarından Ali Paşa’nın yalısı, Ali Paşa Yalısı,Saffet Paşa Yalısı. Yine Kanlıca koyunun sol tarafında yer alan Yağlıkçı Hacı Reşit Bey Yalısı, Prenses Rukiye Sultan Yalısı(1895), Bir botanik aşığı ve üç padişahın hekimliğini yapmış olan Hekimbaşı Salih Efendi tarafından yaptırılan Hekimbaşı Yalısı, Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı(1669), Türk müzeciliğinin kurucusu sanat adamı Osman Hamdi Bey’in babası  Halil Ethem İbrahim  Paşa’nın kendi adını alan yalısı, Müslüman olmuş bir Fransız Markisi’ne ait olan Marki Necip Bey Yalısı ile Necip Bey köşkü, 1900’lerin başında Mustafa Reşid Paşa tarafından yaptırılan, Manolya Yalısı(Bahriyeli Sedat Bey Yalısı), 1848 senesinde Mustafa Paşa tarafından satın alınan, şu anda yalnızca selamlık kısmı ayakta duran, Esat Bey Yalısı olarak da bilinen Zarif Mustafa Paşa Yalısı; 1895 yılında Yıldız Sarayı’nda görevli bir subay tarafından yaptırılan ve çok daha sonra Rahmi Koç tarafından satın alınan Nuri Paşa Yalısı; II. Abdülmamid döneminde yaptırılan Rıza Bey Yalısı ve son olarak da Kadri Paşa Yalısı, Kanlıca’yı tarihsel bağlamda varsıllaştıran Osmanlı yapılarıdır.
                Sezen Aksu’nun yalısının da bulunduğu söylenmektedir. Magazin ve televole zekalılar, Kanlıca’nın, Sezen Aksu buraya yerleşmesiyle ünlendiğin söylemesi, beni gerçekten üzdü. Bu bizim, tarihimize ve doğal güzelliklerimize olmayan saygının bir ifadesi benim için.
                Kanlıca ile ilgili olarak bir dönem çok güzel bir mesire yeri olan Kavacık’a da değinmek gerekmektedir. Kavacık isimli mesire alanı Körfezin yukarısında büyük İmrahor Sadık Ağa ve Hüseyin Ağa tarafından kurulmuştur. Buradaki Kavacık Çiftliği satın alınıp parsellenmiş, 1950 yılından sonra da Kavacık Mahallesi haline getirilmiştir.
                Otağtepe de Kanlıca’nın bir diğer tarihsel mekânıdır. Yıldırım Bayezid İstanbul’u kuşattığında otağ kurduğu yer Otağtepe olarak adlandırılmış ve burada aynı isimle anılan bir semt kurulmuştur. Günümüzde Otağtepe'de Tema Vakfı'nın geliştirdiği Doğa Kültür Parkı bulunmaktadır.
                Kanlıca, eskiden beri mehtabıyla ve düzenlenen boğaz eğlenceleriyle ünlüdür. Kayıklarla Bahai Körfezi’nden boğaza açılarak yapılan mehtap gezileri birçok romanın ve şiirin konusu olmuştur. Körfezin etrafında bulunan koru bülbül yatağı olduğundan, buradan denize dökülen dereye “Bülbülderesi” adı verilmiştir.
                Kuzguncuk;
                Üsküdar’ın bir semti. Paşalimanı(Öküzlimanı. Rumeli öküzlerinin Anadolu’ya taşındığı liman) ve Beylerbeyi arasında yer alır.  Elbette ki, İstanbul’un Anadolu yakasında. Kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda oluşmuş, Boğaziçi’ne açılan bir vadi içinde gelişmiş. Evliya Çelebiye göre Kuzguncuk adı; Fatih Sultan Mehmet( II. Mehmet 1451-1481) zamanında buraya yerleşmiş “Kuzgun Baba” adlı bir veliden gelmektedir. Bir başka söylenceye göre;  “Kosinitza” adının zamanla (M.S 6. yüzyılda) bozularak “Kuzguncuk” olmuş. Bizans çağındaki   bir başka adı ise; altın kiremit anlamına gelen  Hrisokeramos” olduğu ve bu adın da; II. İustinos( 565-578) tarafından yaptırılmış olan,çatısı altın yaldızlı kiremitlerle kaplı bir kiliseden geldiği yazılmaktadır.
                İstanbul’un Asya kesimindeki ilk Musevi yerleşim bölgesi Kuzguncuk’tur. Kuzguncuk’un Avrupa  Musevileri tarafından “Kutsal topraklara varmadan önceki son durak” olarak kabul edildiği ve herhangi bir nedenle vaat edilmiş topraklara gidemeyenlerin hiç değilse Kuzguncuk’a yerleşip orada ölmeyi ve gömülmeyi vasiyet ettikleri bilinir. Müsevilerin yanında, Rumlar ve Ermeniler’de bu bölgede varlıklarını sürdürmüşlerdir.
                Kuzguncuk sahilinde yer alan yalılardan günümüze kalan görkemli örnek,Fethi Ahmed Paşa Yalısı’dır. Yalının arkasında çam,çınar,köknar ağaçlarının çoğunlukta olduğu büyük Fethi Paşa Koruluğu  bulunmaktadır.
                Kuzguncuk’un köy içi dokusunu,bugüne dek geçirdiği yangınlardan kalabilen Osmanlı ve Hıristiyan, Musevi  tarihini içeren  sıra evler,tek evler,köşkler yavaş-yavaş  yok edilerek yerlerini beton yapılar yer almaktadır.Son dönemlerde Kuzguncuk’un tarihi dokusuna sadık kalınarak, eski evlerin restorasyonu hızlanmıştır. Kuzguncuk, yine de İstanbul’un geleneksel Boğaziçi   köylerinin özelliklerini bir ölçüde taşımayı sürdüren yerleşmelerinden biridir.
                İstanbul Yarımadası 7 tepeli bir kenti yüreğine basmış. 7 tepenin 7’sini de yediler bitirdiler. Son tepe, Çamlıca Tepesi’ne, R-Cep Sultan camisi inşa ediliyor.
                İstanbul’u yedi bitirdi dediklerimiz genellikle sağ iktidarlar ve sağın son alternatifi son iktidar(AKP iktidarı).
                Dünya’da başka 7 tepeli kent var mı. Var; Almanya’nın Bavyera eyaleti’nin 70 bin nufüslü Bamberg. İşte bu Bamberg’in tepeleri ve yapıları UNESCO tarafından ‘Dünya Mirası’ listesine alınmış. Bamberg bir İstanbul etmez, fakat İstanbul’un içine edenler, Bamberg’i acaba hiç dikkate aldılar mı?
                Bizde cadde ve sokak kültürü yok. Adlandırma hastalıklı davranış( Fr. Kompleks)var. Örneğin, Üsküdar’ın en işlek caddesinin üç adı var. Nedendir bilinmez; Mihrimah Sultan camii ve Mustafa Pervati türbesine inen kısmın adı ‘Selman Pak’, Orta kısmın adı ‘Cumhuriyet’, sonrasının adı ‘Çamlıca cad(Zannedersem Çamlıca’ya çıktığı için). Paşalimanı caddesinin adı, Kuzguncuk çarşı caddesi ve Şemsipaşa caddesi.
                İstanbul adeta Türbeler kenti. Tam 115 türbe var. Bunun 71’i Fatih’te, 25’i Eyüp’te, 11 ‘i Üsküdür’da, 4’ü Beşiktaş’ta(biri de üniversite öğrencilerinin bira şişelerini gömerek sakladıkları ve insanların türbe olarak belledikleri türbe olsa gerek), 1’i de Beykoz’da.
                Saat 17.00. Fehmi Paşa Korluğu’ndayız. Gerçekten, doğa tüm doğallığıyla karşınızda, çünkü, çalılar resmen vahşi orman görselliğini sunuyor size.
                Üsküdar’dan Beylerbeyi ve Beykoz kıyı boyunca yaya yol almanız, araç trafiğinden tehlikeli. Paşalimanı caddesin’den başlayarak, kıyı boyunca yürüyoruz. Sağ tarafımızı görebiliyoruz, Fethi Paşa Koruluğunu ve yol üstündeki evleri, solunuzu görmeniz olası değil, Güney Doğu aşiret konaklarıyla, kıyı yapıların(yayıar) ve yen yapılan yapılar yüksek duvarlarla çevrili; İstanbul7un Boğaz Aşireti, kamu iyeliğindeki kıyıları ve denizi insanlardan soyutlamış. Gerçekten, üzücü ve düşündürücü. Açık olan alanlara da, sözde park inşa etmişler, fakat orada da pijamalı donlu magandalar ve türbanlı tesettürlü bayanlar mangal ve masalarla işgal etmiş.
                İstanbul sende değil, birilerinde. Birileri İstanbul’u resmen gasp etmiş.
               
                25 Temmuz 2012.
                Günlük gazeteleri tarıyorum. “Aman, yazma; bizleri daha zor durumda bırakırlar” diyerek beni uyardıkları dramatik olay haber olmuş: “İnsanlık da, Sakin Çetin gibi öldü. Kanser hastası personelini sürgün eden AKP iktidarının SGK’u bir özrü bile çok gördü…Bugün bile ailesinden özür dilemek için mesai arkadaşları ailesini ziyaret ederken kurum yönetiminden hâlâ ses yok. Ölümcül bir hastalığa yakalanan personelini hastanede ziyaret etmeyen, hasta yatağında sürgüne gönderdiği Sakin Çetin’in en azından vefatından sonra, ailesine başsağlığı dahi dilemeyen bir kurum insani değerlerini kaybetmiştir.”
                Bu tayini kim yapıyor biliyor musunuz? Bakan Faruk Çelik’in SGK İnşaat Daire Başkanlığına atadığı ‘2 yıllık mektupla öğretim’ mezunu bir zart…
                Bu haberin devamında, çok, ama çok ilginç bir haber var: “Hafızlık eğitimine giden devamsız sayılmayacak…”   
                Sakin Çetin, kanser yatağında devamsızlıkla tehdit ediliyor, bir yobazın eğitimine giden zart devamsız sayılmayacak…
                Allah’ım, gör bunları..Bunlar bir de utanmadan namaz kılıyorlar….
                Geziyoruz, yazıyoruz; gezerken, yaşarken düşünmeliyiz..Eğer ülkemde turizm bağlamında en çok İzmir, İstanbul, Samsun, Konya, Trabzon, Bursa, Diyarbakır, Eskişehir, Edirne, Urfa, Kars, Erzurum, Arhavi ve Antalya ziyaret ediliyor, fakat Ankara ziyaretin sonların sonlarında, Birileri bunu sorgulamalı. Bu durumu birileri düşünmesi gerekmez mı? Doğru, denizi yok. İyi de, Bursa, Eskişehir, Edirne, Van(hadi Van golünü deniz diye düşünelim), Diyarbakır, Konya ve Urfa’nın denizi mi var? Tüm bu denizsiz kentlerin, Tarihi zenginlikleri var diyelim. Güzel de, Ankara’nın dünyanın en büyük Roma tapınağına sahip olduğunu, devasa tarihi bir kalesinin olduğunu, Ulus Semtinin neresine kazma vurursanız antik çağ tarihinin fışkırdığını bilmeyen var mı?! Yok, bu işin içinde bir bilinmeyen var. O bilinmeyen de, herkesin bilineni. İnsanlar Ankara kent saldırganı katlı kavşağı sevmiyor. Rant adına Ankara’yı parselleyen kimliği sevmiyor. Sinan Çetin seviyor. Sinan’ın neyi sevdiğini herkes biliyor; birileri de  Sinan’ı sevmiyor.
                Ankara’nın Anıtkabiri olmasa, hiç kimse ziyaret etmeyecek. Belki de Atatürk’ün felsefesinin ve de kurumlarının etkinliğini kırmak için, birileri bilerek Ankara’yı sevimsiz kılıyor. Bu nedenle, sanki birileri Ankara’yı gözden çıkarmış. O birileri de iktidar ve çevreleri. Ha babam, de babam, Ankara değerleri olan kurum ve kuruluşlar   İstanbul’a taşınıyor,. Örneğin İş Bankası bunların öncüsü oldu denebilir. O taşındı ya, R-cep Merkez Bankasını da düşünüyor taşımayı.
                Niçin taşımasın ki; İstanbul’a bunun için ikinci boğaz ve de 3. Boğaz köprüsü inşa ettiriyor. Eee, küresel efendi İstanbul’u ‘Kent Devleti’ne dönüştür dediyse, yapacaksın bunları.
                Evet, 2. Boğaz için değil de, 3. Boğaz Köprüsü için kamulaştırma başladı bile. Köprü bağlantı yollarının Silivri, Çatalca, Büyükçekmece, Arnavutköy, Başakşehir, Beykoz, Sariyer, Eyüp, Sancaktepe, Ümraniye, Tuzla, Pendik, ve Sultangazi için uygulama imar planları hiçbir yerel yönetime danışmadan “ulaştırma, denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı”’nca,  tepeden inme otoriten imar planlarıyla İstanbul 4. Boğaz köprüsünün önün açan, 3. Boğaz Köprüsü’nün kamulaştırmasına başladılar. Bu yerleşim alanlarında kimler arsa kapattı acaba. Hangi yandaşlara peşkeş çekildi buralar.
                İstanbul’u, Fatih ve Haliç köprülerinin onarımı adeta bunalıma soktu. Biz bu bunalımdan etkilenmedik.                 Etkilenmememizin nedeni, yerey ve merkezi yönetimin aldığı önlem değil, bizim aldığımız önlem. Şöyle ki, biz Üsküdar’da kaldık ve karşıya sürekli deniz araçlarıyla geçtik. İkincisi; kendi arabamızı kullanmadık, çünkü arabamız yoktu. Bunun da çünküsü var; biz ayak tabanımızın altındaki her coğrafyayı yazdığımız için transit geçişlerden kaçındık ve yaya geçişleri kullandık. Bunun içindir ki Şile’de 150 basamaklı merdiveni tırmanabildik. Araba olsaydı, tırmanmamız olası değildi.
                Kadriye Çorbacıoğlu ve Ömrü Uzunoğlu buluşacaklar. Biz de yanlarında olacağız. Ömrü Uzunoğlu sevgili kızım Ececan Çorbacıoğlu’na metemetiği(Ececan Matematik diyemedi uzun zaman) sevdiren, Giresun-Piraziz’li Matematik öğretmeni. İnanın Türkiye’nin matematiği en iyi anlatan hocası. Ececan Üniversiteyi onun sayesinde kazandı diyebilirim.  Oğulları, Özgür Uzunoğlu Boğaziçi’ni, Onur Uzunoğlu da Bilkenti bitirdi. Özgür Finans Bank’ın önemli biriminin müdürü. Onur da Yapı Kredi Bankası’nın.. Hukuk yüksek lisans sınavların kazanan Ececan Çorbacıoğlu da Ömrü Uzunoğlu hocasına çok şey borçlu.
                Üsküdar-Kız Kulesi’nde bir araya geldik. Kısa bir gezintiden sonra tam karşıdaki ‘Filizler Restaurant ve Kafe’de, hasretle birlikte açlığımız giderdik. Söyleştik, siyasetten, ticarete, İstanbul’a taşınmaktan, Ankara’daki dostlardan, mahalleden söz ederek, saatlerce konuştuk. Babaları Cemil Uzunoğlu’da telefonla bizlere(Ankara’dan) iştirak etti. İştirak ettiğine de pişman oldu. Çünkü, Ömrü hanımdan fırça yedi, nedeni şeker hastası olmasına karşın oruç tutması..
                Filizler Restauran’ttan boğazı adeta yukarıdan izler gibisiniz. Bu nefis yerde rakı içmeniz, dahası rakı yudumlayarak boğazı seyretmeniz yasak, İstanbul yorgunluğunu atmak, boğazın güzelliklerini yüreğinizde ve beyninizde tatmak çok görülüyor insanlara. Alkol yok. Fakat, en az Alkol kadar keyif verici maddeler içeren, kahve çeşitleri ve çay almak serbest. Eğer insanların sağlığını düşünüyorsanız, bunları da yasak edin veya sınırlayın. Yok amacınız, İslami kuralları işletmek ise, iyi de oraya İseviler, Museviler veya başka dinden insanların geleceğini lütfen bir nebze aklınıza getirin.
                Evet; Filizler Köfteistan bol köftenin ve tatlının yendiği bir yer. Adeta obezliğin eğitim merkezi. Doğrudur; çay içerek, kahve içerek boğazı seyredebilirsiniz, ama nereye kadar..AKP iktidarına kadar galiba..
                Baksanıza Üsküdar Belediyesi içkinin yasak edildiği sokakların haritasını çıkarmış. Bunu böbürlenerek anlatıyorlar. Restaurantlarda yasak bir yana, büfelerde ve marketlerde de satış yasağı getirmek üzereler. Adamları, resmen 4. Murat içki yasağını geri getirmişler ve çekinmeden “4. Murat’ın ruhu şad olsun” diyebilmektedirler. Resmen Osmanlılığın ilk adımları…
                 “Kötülüklerin ve Hastalıkların Anası Alkol” uyarı levhalarına rastlıyorsunuz. İyi de, alkol almayanların kolon kanserine veya akciğer kanserine yakalanmasına ne dersiniz? Bu  hangi kötülük anası acaba. Ya ‘homini gırtlak, pufidi kandil ve tumba yatak’ gidenlerin kalpten gitmesine ne diyeceğiz.
                Özal döneminin “iş bitirici, köşe dönücü, kolay kazanım” uygulamasını dinden ve yoksuldan  geçinenler daha da ileriye taşıdı ve siyasi erke sırtını dayayan oturduğu yerden para kazanan; “Homini girtlak, püfidi kandil,  tumba yatak” tiplemelerini sayısın artırdı. Bunlara postmodern insanlar diyorlar; bana göre boşmodern din tacirleridir bunlar. Bunlar hiçbir iş yapmazlar, tüm işlevleri parti kapısında beklemek ve…Örnek; çantacı HES’çiler. Adam, birkaç kuruş maliyetle, parti aracılığıyla HES belgesi alıyor ve 3-4 trilyona yatırımcı kuruluşa devrediyor. Bu homini girtlak gitmesin de kim gitsin
                Rezervasyon kartı verdiler “Filizler..” Tuzla’da bile şubesi varmış. Özellikle, R-cepgiller  için özel-güzel güvenli bölümler bile…
                Anlayacağınız, sadece İstanbul’un değil, insanın keyfinin içine de etmişler. Ayda bir kez, boğazın keyfini çıkaran insanların dinlence alanlarını ideolojik alanlarla kirletmişler; tıpkı insanların umudunu şans oyunlarıyla sektöre dönüştürdükleri gibi, alkolsüzlüğü de sektöre dönüştürdüler.
                27 Temmuz 2012; salatalığıyla ünlü Çengelköy’e ve Yoğurduyla ünlü Kanlıca’ya gideceğiz bugün.
                Buraları yarın gezeceğiz. Sıcaklar nedeniyle, erken eve döndük.
                28 Temmuz 2013. Saat 10. Nereye, ne tarafa gideceğimizi kararlaştırmış değiliz. Fakat bir şeyin bir yere gitmesini kararlaştırılan bir şey var; o da “Berta Köprüsü”. Evet, Artvin’in 750 yıllık Berta köprüsü, yapımı 14 yıldır süren ‘Deriner Barajı’nın suları altında kalacak. Bir barajın ömrü en az 50 yıl sürdüğüne göre, Berta, 80 metre su ve 50 metre balçık altında nasıl korumaya alınır ki, boğulur orda. Boğuldu da. Berta köprüsü, özenle sökülüp bir başka yere taşınabilirdi. Nasıl mı? Hasankeyf’i Ilısu barajı nedeniyle taşımayı düşleyenler, niçin Berta köprüsünü taşıyamasınlar ki?
                Aklıma yini Murat Bardakçı denen densizin sözleri geldi. “ İzmir'in Bergama İlçesi'nde bulunan Allianoi Antik Kenti'nin Yortanlı Baraj suları altında kalmaması  için bir ‘meramınızı 150 kelime ile sınırlı peltek bir Türkçe ile ifadeye çalışan’ grup sözde çevreci  doğa anarşisti savaş veriyor. Yıllardır toprak altında kalan yapılar, sular altında kalsa ne yazar”
                Saat 13’te Üsküdar’a indik. Beykoz’a gideceğiz-ki bu yaşıma ilk kez Beykoz’a gideceğim- Oradan da niyet Polonezköy’e gitmek.
                Halkımızla birlikte, halk otobüsündeyiz. Saat 13.18. 13.50’de Baykoz-Paşabahçe’de indik. Polonezköy’e nasıl gidebileceğimizi araştırdık. Polonezköy’e, ne dolmuş, ne de otobus var. Taksi gidiyormuş. O da anasının nikahını isteyince vazgeçtik. Düşünün Polonezköy’e ulaşım yok. Ya taksi, ya kendi araban. İlk kez, arabasızlık başımıza vurdu. Polonez köy’e giderdik gitmesine, fakat dönüşte araç bulma şansımızın olmadığını söylediler. Şunu belirtmek isterim, Polonezköy’ü kent içi trafiğinden soyutlamaları ve ulaşımı zorlaştırmaları düşündürücü geldi bana.
                İskele Cafe’ye indik; ‘Araf Zamanı’ TV dizisinin final sahneleri çekiliyormuş. Set ekibi ve oyuncular ‘İskele Cafe’de söyleşiyorlar. Çekimler biraz önce bitmiş. Denize ve karşı  tarafa birkaç kez deklanşöre bastık. İstinye’yi, Tarabya’yı, Beykoz’u, Kanlıca’yı, Emirgan’ı, Bebek’i, Anadolu Hisarı ve Rümeli Hisarı’nı İskele Cafe’den görselliyebiliyorsunuz. Doğrudur, daha çok Avrupa’yı izleme olanağınız var, burnunuzun yön verdiği ufuktan. Bu nedenle, burnunuzu dümen olarak kullanıp, Beykozu, Kanlıca’yı, Anadolu Hisarı’nı izlemeniz için, sağa ve sola dönüşler yaparak yeni yönler belirlemeniz gerekiyor. En güzeli, de 2 dakika’da bir, Emirgan, Bebek, Rumeli Hisarı’na yolcu taşıyan küçük motorlarını kalkışını izlemek. İnsanlar, farklı-farkıl. Kimi heyecanlı, kimi sakin, kimi mutsuz, kimi mutlu, kimi ikisi ortası çeşit-çeşit, yüz ifadelerini belirleyen maskeleriyle motora binme telaşı içinde.
                 Çayımızı içtik ve de Paşabahçe’den çekip gitmek için İskele Cafe’den kalktık. Giresunlular Vakfı’nın şirin bir yeri var. Bahçesinde şerbeti kıvamında hamur lokum tatlısı aldık, nefisti.
                Üsküdar’a dek, yürümeye karar verdik. Kıyıdan-kıyıdan gitmeye başladık. Araçta iken fark etmediğiniz gerçekleri görüyorsunuz.
                İstanbul’un en güzel yerleri kıyıları, yanı  boğazın kıyıları; üzülerek belirteyim ki, adeta bir metro tüneli gibi. Asırlık çınarlar, asırlık koruluklar, sağlı sollu yalıların ortasından geçen yol  sizi kıyıdan alıyor, çıkışı olmayan bir koridora sokuyor adeta.   Cumhuriyet sonrasının tüm evlerini yalı sınıfına sok ve demir kapılarla ör. tıpkı aşiret reislerinin kıyı konaklarına dönüştür, olacak iş mi? Kıyı yolunu genişletmek  ve boğazın kıyıları açmak için çınarları keselim, yalıları yıkalım demiyorum. Demek istediğim;  denize sıfır yalıları demir kapılı yüksek duvarlarla örüp,  buraları kamu iyeliğinden, doğrusu, boğazın görselliğini halktan uzak tutmayalım diyorum. Yapacağınız tek şey buradaki duvarları yıkıp kıyı metro geçişi vererek ve tek yön( gidişi dönüşlü) metrobus hattıyla  ulaşımı sağlamanız.
                Kanlıca’nın ‘Çınaraltı Büfe Cafe’de soluklanmaya karar verdik. Emirgan’ı, Bebek’i, Rümeli Hisarı’nı  izleyerek çay içmiyoruz,  bu işi Paşabahçe’de yapmıştık. Burada, yoğurt yiyoruz, Evet, yoğurt. Çünkü, Kanlıca yoğurduyla ünlü, ama o’nu da pudralamışlar. Birden fazla yemeyin, çünkü pudralı yoğurt gerçek yoğurttan sizi  soğutabilir.
                Yaa, Beykoz’un paçası, mısırı, Kanlıca’nın yoğurdu ve Çengelköy’ün hıyarı ünlü. Bu ünlülerden sadece yoğurdu tanıdık. Bir pudralı, bir pudrasız yoğurt aldım. Yanlış yaptım, önce pudrasız, ondan sonra pudralı almalıydım.
                Şunu söyleyeyim, Kanlıca yoğurdu, asla ve asla Ankara’nın Atatürk Orman Çiftliği Yoğurdundan iyi değildi.
                Hıyar ile Yoğurda taktım;
                Çengelköy’de bazı yörelerde badem denen salatalık yok, fakat hıyar çok. Kanlıca’da, yoğurt yok. Var da pudralısı var. Hıyar ve yoğurt denince, akla cacık gelir ya, Kanlıca ve Çengelköy sahilinde yürü, oradaki yoğunluk ve bakımsızlık, buralardan bir cacık olmayacağını gösterir size.
                Cacık denince, elbette ki sarımsak akla gelir. Sarmısaksız cacık düşünülmez. Sarımsak denince, bugün okuduğum bir habere yer verme gereksinimi duydum. Adam, Sakarya Üniversitesi  Adli Tip Anabilim dalı öğretim görevlisi. Diyor ki; “Peygamber efendimiz ‘soğan ve sarımsak yiyen mescidimize gelmesin’ buyurmuş. Sigara içenin de cenaze namazı  kılınmasın”
                Yorum yapmaya bile değmiz. Fakat nedense ucube aklıma geldi. Hani R-Cep; Karsta’ki İnsanlık anıtına ucube demişti ya, nedense, Afyon sucuklarının, İnegöl köftesinin anıtlarındaki ucubeliği görmüyor. Ben kendilerinden olsam; Kanlıca’ya yoğurt anıtı, Çengelköye’de hıyar anıtına izin verirdim. Zaman yok, çünkü 2 adımda bir Cami inşa etmekle yoğunlaşmışlar.
                29 Temmuz 2013. Bugun boğaz turuna katılacağız. 
                Üç yıldır, İstanbul’u  çarçabuk  geziyoruz. Korkudan. Evet, korkudan, çünkü ‘tekrar etmekte fayda görüyorum’; R-cep İstanbul’u Hong Kong benzeri bir Dünya finans merkezi yapıyor. Bunun için, Anadolu’daki, dahası Ankara’daki tüm değerleri İstanbul’a taşıyor. Baksanıza, Türkiye’nin uluslar arası yatırımları çekmesi, şirket evlilikleri ve satışlarıyla birlikte büyük ofis alanlarına gereksinim duymaktadır, pazarın genişletmek için. Bu ofis bölgeleri için de, İstanbul seçilmiştir. “Bunun neresi korkuya neden ki?” Diyebilirsiniz. Bunun korkutan yanı, küresel efendilerin sonunda İstanbul’u ‘Kent Devlet’in dönüştürüp, Bizanslılardan sonra, İstanbul’u Anadolu’ya kapatmaları. ‘İstanbul’a vize koyalım’ diyen, Rizeli(?) R-cep değil miydi? Bu nedenle, üç yıldır ayak tabanımın altındaki İstanbul coğrafyasını yazıyorum.
                Boğaz turuna katılmamızın ikinci nedeni, Karaya düştüğünüzde, İstanbul’da denize inemeyişisiniz, denize düştüğünüzde Karaya inemeyişiniz. Bu nedenle dün karada idik, bugün denizdeyiz.
                Fantastik amacımızda, İstanbul’un batırılan kıyılarındaki gün batımını izlemek  görsellemek.
                Beylerbeyi, Beykoz, Bebek, Emirgan, Anadolu Hisarı, Rumeli Hisarı, Paşabahçe, Çengelköy, Kanlıca, Kuzguncuk ve Üsküdar’ı denizden izliyoruz. Yalıların güzelliği müthiş. İlginç tarafı, Amazon nehrinin acımasız yırtıcısı Kaplanın su için kıyıya inen ve kendini suya bırakan sessizliği içinde, yalıların yaşlı sakinleri tek başına ve de bencil sessizliğiyle boğazın serin sularına kendisini bırakıyor. Siz ise, o’nu ve yalısını ancak uzaktan izleyebiliyorsunuz. Kara tarafından örülmüş duvarlar ile Halktan soyutlanmış kıyı yalılarını bir kısmı eğlence merkezine dönüştürülmüş, onları izliyorsunuz.
                Arhavili Turgut:
                Her şeyi gezen görür, okuyan değil. Okuyan öğrenir. Bugünkü Hürriyet’in “Hürriyet’te Ramazan” köşesinde, Okan Konurlap’ın(okonural@hurruyit.com.tr) “Karadeniz’li Turgut’un Küba’da ne işi vardı” yazısı ilginç geldi bana.
                Konuralp diyor ki; “Küba’nın Havana Limanı’na demir atan San Agustin adlı İspanyol Kadırgası’nda kürek mahkûmu olarak Karadenizli Turgut, Gelibolulu Hüseyin, Anadolulu Recep’le birlikte 44 Müslüman forsa bulunuyordu…16’ncı ve 17’nci yüzyıl Osmanlı- İspanya Deniz Savaşları’nı dünya edebiyatına en üst seviyeden sokan eser İspanyol edebiyatının da zirvesi kabul edilen “Don Quijote/ Don Kişot” romanıdır. 1575 yılında İtalya’dan gemiyle İspanya’ya dönerken gemisi Osmanlı denizcileri tarafından ele geçirilen, 1580 yılına kadar Cezayir’de esir olarak kalan Cervantes, romanında askerliğine ve esirliğine atıf yaptığı bölümlere yer verir....İspanyol denizcilik tarihi San Agustin adlı bir İspanyol Kadırgası’nın 1590’lı yıllarda San Francisco açıklarında battığını yazar. Aynı tarihlerde Küba’nın Havana limanı kayıtlarında da “San Agustin’le ilgili bilgiler var. Muhtemelen San Francisco açıklarında batan San Agustin, Havana Limanı’na demirleyen gemi. Ve ihtimal ki Akdeniz’deki deniz savaşları sırasında İspanyollara esir düşmüş 44 Osmanlı denizcisi bu gemideydi. Bu ihtimal Kübalı genç akademisyen Yana Brossard Reyes’in yüksek lisans tezine dayanıyor. Reyes’in “Osmanlı İmparatorluğu ile Küba Arasında Köprü Oluşturan Olaylar” tezinden okuyalım: “Küba topraklarına adım atan ilk Türkler ya da Osmanlılar forsalardı… Adaya Türk forsalarının geldiğini San Agustin adlı bir İspanyol kadırgasına ait kayıt defterinden öğreniyoruz. İspanyol kadırgalarında kürek çeken kölelerin adları, fiziksel özellikleri ve nereden geldikleri muntazam olarak tutulan kayıt defterlerinde yazılıdır. Mesela Küba’ya gelmiş olan, yukarıda adını verdiğimiz kadırgada 44 Müslüman forsa bulunmaktaydı, kadırganın defterine İspanyolca olarak şöyle bir kayıt düşülmüştür…Türkçenin telaffuz farklılıklarından ötürü, doğal olarak bu isimler oldukça deforme edilmiş olmalarına rağmen bazılarının anlamlarını çıkarmak mümkündür. Bunlardan bazılarının Midillili Hüseyin, Eğribozlu Ramazan ile Mehmed, Anadolulu Yusuf, Gelibolulu İbrahim, Anadolulu Recep, Hüseyin, Ali, Veli, İbrahim ve Karadenizli Turgut oldukları muhakkaktır. Esirlerin akıbeti hakkında başka bir bilgi yoktur.”
                Anadolulu Recep, Hüseyin, Ali, Veli ve arkadaşları Küba’da kalmayı başardılar mı? Yoksa batan San Agustin’de hayatlarını kaybedenlerden mi oldular? Kurtulanlardan, karaya çıkabilenlerden olsalar keşke… Diyelim ki San Francisco yakınlarında bir kasabada kendilerine yeni bir hayat kurmaya çalıştılar, başardılar ya da başaramadılar. Peki bu olasılıklardan hiçbiri olmamış olsa. Şöyle düşsel bir sona ne dersiniz: “Türk esirlerden bir kısmı yıllar sonra evine dönmüştür. Karadenizli Turgut bunlardan biridir, Arhavilidir. Arhavili İsmail, Turgut’un soyundandır.
                * Cervantes’in Türklere Esir Düşmesi ve Esaretinin Eserlerine Yansıması- Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi (OTAM) Sayı 3, 1992/ Prof. Dr. Ertuğrul Önalp
                * Osmanlı İmparatorluğu ile Küba Arasında Köprü Oluşturan Olaylar/ Yana Brossard Reyes- Yüksek Lisans Tezi/ Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Anabilimdalı
                Konuralp’ın  ilginç düşselliğini genişleteyim:
                16.yüzyılda Rus(Abaza) korsanları, Arhavi’nin Sidere köyünü basarlar. Esir aldıklar 40 yağız delikanlıyı, Akdeniz’de Büyük deniz filosuna sahip İspanyollara ve Cenevizlilere forsa yapmaları için satarlar. Arhavili Turgut da bunlardan biri olur. Belki de, Spagetti western filmlerin usta yönetmenleri İtalyan Corbucci kardeşler, Sergiı Corbucci ve Bruno Corbucci kardeşler, Sidere köyünden alınan ve Cenevizlilere forsa olarak satılan Çorbacı kabilesinin gençlerinden türemedirler.
                Bu denli ilginçliklerden sonra, ülkemin gerçek ilginçliklerine geçelim.
                Bir haber; “Ankara metro göçüğüne 6’şar yıl istenmiş. Peki ülkemde son 10 yıldır iktidarın yarattığı göçüğe kaç yıl istenebilir, acaba?”
                Boğaz gezisi devam ediyor. Resim çekmek için, sevgil kızım Ececan Çorbacıoğlu’na not almasını söylüyorum, çünkü tur gemisinde geçtiğimiz yerler anons ediliyor, kısa öyküleriyle.
                Aynen Ececan Çorbacıoğlu’nun notlarını aktarıyorum: “Boğaz turuna çıktık ailecek:) (Ececan sevinçli olduğunu belli etmek için koymuş bu gülücüğü)..Beylerbeyi sarayı, 1865’te Sultan Abdülaziz yaptırmış…Kuleli Lisesi; Sultan 2. Mahmut zamanıda kurulmuş…Üsküdar’dan Beylerbeyini seyrediyoruz…Küçüksu Kasrı, Abdulhamit yaptırmış…Fatih Sultan Mehmet köprüsünden ordan döndük..Anadolu Hisarı’nı gördük..Ortaköy Camii, Sultan Abdülmecit yaptırmış…Çırağan Sarayı ’18.00-19.00 arası’…Kısaydı be!:)..Üsküdar’da inmeyi unuttuk, Eminönü’ye gidiyoruz(galiba)…”
                Üsküdür’dayız. İstanbul’un da Ankara gibi Bülbülderesi var. Çavuşdere ve Bülbülderesi’nin ıslahı için ihale yeni yapılmış. Çünkü tabelalar yeni.
                Evet; 11 Temmuz 2012’de başlayan İstanbul gezisi, 30 Temmuz 2012’de son buldu.
                Seneye görüşmek üzere, İstanbul.
                ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
                GEZ-GÖR-YAZ
                sevket-che@hotmail.com.tr
                evesbere@mynet.com
                GSM: 0506 609 00 32