30 Mayıs 2013 Perşembe

BUNLAR; ALKOL VE SİGARADAN DAHA ÇOK ZARAR VERMEYE BAŞLADI İNSANLARA

      
  İNSAN İÇİN  ALKOL VE SİGARA MI, YOKSA                       BUNLAR  MI ZARARLI?
        Bunlar kim?
        Onlar.
        Onlar kim?
        Yok daha neler.. Onları da sen bil.
        Biraz düşün, kafanı çalıştır ve bul.
        Doğru, bulsaydın onları  getirir miydi bunları.
        Bunun için sen önce ‘onları-bunları’ değil, kendini bulmalısın, çünkü kendinde değilsin ve ‘oy, oy!’ diye inlerken hala  ‘oy(un)’  ile onları besliyorsun, bre koyun..
        Elbetti ki içki ve sigara insanlar için zararlıdır, fakat insanlara bunlar çok daha zarar vermeye başladılar.
        Evet, Doğana ve Doğaya fazlasıyla zarar verir oldular, 2002’den bu yana.
        Doğana zarar veriyor diye, önce sigara yasağı getirdiler; iyi yaptılar. Niçin iyi yaptılar? Düşünün, uzun yolculuklarda, uçak da, gemide ve otobüste resmen zehir soluyordu insanlar. Hata çok kısa yolculuklarda, yani asansörlerde bile zehir solutuyorlardı bir takım densizler. Fakat, tek başına araba kullanan veya parkta oturan ve de, alkolün içildiği yerlerde yasak getirmen ‘abartı boyutunda’ insanları strese sokarak, insanlara sigara ve alkolden fazla zarar verir oldu, onlar. Salt yemek yenen lokantalara yasak getir, ama; ayda yılda veya haftada bir kez, alkol alan ve sigara ile bunu keyfe dönüştüren insanlara sigara yasağı getirmen anlamsız, anlamsız çünkü alkol ve sigara keyfini bu mekanlarda her gün yaşamıyor, dediğim gibi, yılda, ayda veya haftada bir kez geliyor buralar, stres atmak için. Demem o ki. Sigarasız alkol da hiç keyif vermiyor. Hiç değilse, sigara içilen, içilmeyen şeklinde mekanları ikiye ayırmaya izin verilmeliydi.
        Burada, “Kapalı alanda sigara yasağına karşısın” diyebilirsiniz bana. Asla değilim, sadece Alkollü mekânlardaki sigara yasağının, abartı olduğunu vurgulamaya çalışarak, yumuşatılması gerektiğini düşünüyorum. Birde, özel ve kamudaki çalışma mekânı yapıların üst katları, özellikle teraslar, sigara içme alanları olarak kullanıma açılmalıdır diyorum.
        Bildim bileli, sinema ve tiyatro salonlarında sigara yasağına ses çıkarmayan insanlarımızın da, yukarıda işaret ettiğim kapalı alanlarda kesin sigara içmemeleri gerektiğini ve de uzun süre çalışma yapılan mekanlarda ‘yapıların son katlarının sigara içimi için ayrılmasını, tekrar vurguluyorum.
        Son olarak da, ‘Alkol Yasası ile’  Alkol yasağı getirildi. Bırakın onların sınırlama getirdik demelerine ‘getirilen’ resmen yasaktır. Batı normlarını uygulamışlar, doğrudur, batı normlarını uyguladılar, fakat kendi ideolojik normları da Altan-altan dayattılar. ‘Duman altı olduk’ diye bir deyim vardır; bunların zamanında böylesi ideolojik yasalarla, ‘ideoloji altı olacak’ gibi  insanlar.
        Nasıl olmasın ki;
        Baksanıza, Başbakan R-cep ‘Yeni alkol Yasasını’  dini referanslar vererek savunmaya başladı; ‘İki tane ayyaşın yaptığı yasa sizin için muteber oluyor da, inancın emrettiği nhiçin reddedilmesi gerekiyor”
        Bunun neresi batı normlarına göre Alkol Yasası hazırlamak? Bu resmen karanlık bir ideoloji normlarına göre hazırlanmış bir yasa, çünkü başbakan devam ediyor; “Fatih nesline anlamlı bir yasa armağan eden Meclis’i yürekten kutluyorum.”
        Yasa(k)lar, insanlara inanırlığı hissettirmelidir, ideolojiyi hissettiren yasa(k)lar, insanlara zarar verir; onların kimyasını bozar. Her iktidar, böylesi ‘Yasa(k)lar’ ı kendi ideolojisi ile biçimlendirir ise, doğaldır ki, insanları gerilime sokar.
        Yapılanlarla zarar verilmesini anladık, fakat söylenenlerle insanlara zarar verir oldular.
        Kendi ideoloji yanlıları bile böylesi söylemlerle karşı olmaları, hiç düşündürmüyor.
        İslamcı, türbancı yazar Nihal Bengisu Karaca bile söylenenlere karşı; “İki tane ayyaşın yaptığı yasa’ifadesini ‘gelişi güzel söylenmiş bir şey’  diyerek açıklamak zor, TBMM gelişigüzel konuşulabilecek bir yer değil.”
        Yine ayni İslamcı ideolojistlerden, ‘ Taha Akyol’un daha AKP’li oğlu’ Mustafa Akyol bile, böylesi söylemin ötekileştirme olduğunu ve asla kabul edilemeyeceğini, İhsan Dağı ise postmodern otoriterlik olduğunu söyleyebildiler.
        Şimdi size soruyorum; bu söylemler, şeriatla yönetilen İran karanlığına götürmez mi sizi? İnsanları gerilim içinde yasaya karşı gizliden gizliye tehlikeli ortamlara itmez mı? Bilin ki, dünyada alkollü araç kullanan insan sayısı en çok İran’da. Ülkemde en çok alkol tüketen kentin de niçin Konya olduğunu hiç düşündünüz mu?
        Bu nedenle; “Zinayı serbest bırak, alkolü yasakla” diyenlere ve de ille de Hurşit Güneş’in şu söylediklerine hak verdiriyor bana; “Başbakan önceki alkol yasasını "iki ayyaş yapmış" diyor. Şimdiki de dinin gereğiymiş. Öyleyse şeriata göre yasa yapma başlamış demek!”
        Notalı sorumdur; “Burada işaret ettiğin iki ayyaş Atatürk ve İnönü değilse, kimdir, çabuk söyle?”
        Tüm bunların, Alkol ve içkiden daha çok  doğaya ve doğana zarar verdiğini düşünüyorum. Yani tabiata ve insana.
        Taksim Gezi Parkına ve Taksim Yayalaştırma Projesi'ne karşı uzun süredir mücadele veren Taksim Dayanışması bileşenlerine yapılanlar, Emek sınamasına karşı çıkanlara yapılanlar ve de 3. Boğaz köprüsü ile 3. Havalimanı inşasında 3 milyon ağacın kesilmesi, doğaya ve insana ‘alkol ve sigaradan’ daha fazla zarar vermek değil de nedir?
        Onlar çıkıp; 1995’te (İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken) dönemin başbakanı Tansu Çiller'in 3. Boğaz köprüsü istemine karşı çıkarak: "3. köprü İstanbul için cinayettir. Kuzey bölgemizde kalan yeşil alanların imara açılarak katledilmesinden başka şey değildir. İnşallah bu cinayet bitmeden hükümet değişir." diyecek,
        Onlar çıkıp; ‘bir dönem dini kullandık’ diyeceksiniz,
        Onlar çıkıp, “…. Abi Ben 28 Şubat’tan çok net ders aldım. Biz bu insanlara kızıyoruz. Ama haklı yönleri de var. Biz ne istediğimizi tam somutlaştıramadık. Gayri ihtiyari belki ülkeyi geriye doğru taşıyabiliriz…Muhafazakarlığım, dindarlığım da Şahsıma ait bir olgu olarak kalsın istiyorum….. Biz böyle bir çizgiye gelmezsek, yolumuz yol değil…. Biz , ne kendimizi ne Türkiye’yi bir yere taşıyamayız… Ben,  Kendimi eksik hissediyorum…..” diyecek,
        Onlar çıkıp; "Birileri Taksim Gezi Parkı şöyle olmuş, böyle olmuş, orada gelip gösteri yapacaklar şudur budur vesaire. Ne yaparsınız yapın. Biz kararı verdik, biz orada tarihi yeniden ihya edeceğiz" diyecek,
        Ve ardından tarihi Emek sinemasını yıktıracak, ağaçları kestirecek, karşı çıkanlara biber gazı sıktıracak, darp ettirecek..
        Birileri de çıkar, Onlara; iki yüzlülükle ve makyavelistlikle, yani, amaca ulaşmak için her şeyi kendinde hak gören kişi suçlaması getirir.
        Demokrasinin ve demokratlığın neresine konuşlandırabilirsiniz, kentine ve kendine saldıran onları?
       
        Fetullah Hoca mı, Başbakan mı daha Demokrat?
       
        Taha Akyol’u oğlu Mustafa’dan daha az eleştirdiğim bir kimlik. Zaman-zaman değil de, zamanının %51’inde doğruları yansıtan bir kimlik. Son doğrusu; ‘Akil Adamlar’ olgusu karşısındaki duruşu.
        Sayın Akyol, geçenlerde köşesinde şunlara yer verdi:
        Sayın Bülent Arınç’ın ABD’de Fethullah Gülen’e gitmesi, ‘Gelmişken bir uğrayayım’ ziyareti değildi. Hatta Arınç’ın Amerika’ya gidişindeki asli sebebin Gülen’le görüşmek olduğunu düşünüyorum.
        “İşte Gülen'in AKP'den şikayetçi olduğu o 3 eleştiri; "Yolsuzluk, otoriteleşme eğilimi ve bürokrasideki fişlemeler." Öte yandan, www.gercekgundem.com 'un edindiği bilgiye göre yaklaşık 1,5 saat süren görüşmede Bülent Arınç da cemaatten beklentilerini sıraladı. Arınç'ın Fethullah Gülen'e, "Eleştirilerinizi medya üzerinden yöneltmeyin direk bize söyleyin" dediği öğrenildi.
        Çünkü ABD’deki resmi görüşmelerde Sayın Arınç’ın görev alanıyla ilgili konular yoktu. Başbakan’ın “Bana vekaleten ziyaret etti” diye açıklaması da,
        Arınç’ın Gülen’le görüşmek için gittiğini göstermiyor mu?
Bu görüşme için somut sebepler de mevcuttu: Cemaatle iktidar arasındaki gerginliğe ilişkin yaygın söylentiler ve yaklaşan seçimler gibi genel konulardan başka, Hocaefendi “siyasi gücün insanı kibirli hale getirmesini” eleştiren sert bir konuşma yapmıştı; isim vermemişti ama Samanyolu TV’de yayınlandığında talebelerinin de aklına gelen isim Erdoğan olmuştu. 
        Ben Gülen’in sadece “üslup” uyarısı yaptığını sanmıyorum.
        Hoca efendi başka neler söylemiş olabilir? Bu konuda Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın 17 Nisan tarihli “Basın Özgürlüğü” bildirisi bize bir fikir verebilir. Bu metni eminim, Hocaefendi görüp onaylamıştır. Bildiride basın özgürlüğü savunuluyor, “siyasi aktörlerin medya üzerine baskı yapmaları, medya sahiplerinin ticari çıkarlarını ön planda tutarak bu baskıyla uyumlu bir tavır içine girmeleri” eleştiriliyordu:
“Son yıllarda Türkiye’nin gerçekleştirdiği demokratikleşme çabalarının basın özgürlüğüyle bağdaşmayan gelişmelerle gölgelenmesi, uluslararası arenada Türkiye’nin imajını zedelemektedir...”
        Bildiride yasalarda basın özgürlüğünü evrensel düzeye çıkaracak yasal düzenlemelerin yapılması isteniyordu.
Gülen’in, Arınç’la görüşmesinde bu bildirideki gibi, “siyasi aktörlerin medya üzerine baskı yapmaları” konusunu açmamış olması mümkün mü?
        Hatta ben Gülen’in başka konulara değindiğini de sanıyorum.
        Cemaat çevresindeki gazete, dergi ve TV’lerde başkanlık sistemine yöneltilen eleştirilerin yoğunluğu dikkatinizi çekiyor mu? Akademik değerde eleştirel yazılar yayınlanıyor.
Yargı yönetiminde Başkan’a ve partisine çok fazla yetkiler veriliyor...
        Halbuki AKP 2007 seçim bildirgesinde ve 2011 referandumunda aksini, yani liberal bir anlayışı savunmuştu! Şimdi niye böyle?
        Martin Lipset’in ifade ettiği bir tür tabiat kanununu hatırlıyorum: “İktidar süresi uzadıkça daha çok güç eğiliminin artması!...”
        Gülen sistem konularına girdi mi, bilmiyorum. Ama iktidardaki otoriterleşme eğiliminin toplumun geniş kesimlerinde tedirginlik yarattığı bir gerçektir. Sistem konularına girmemişse bile bu yönde bir şeyler söylemiş olabilir.
        Sayın Akyol, bunları söylüyor. Bu yazılan ve söylenenlerden sonra siz karar verin, kimin daha samimim vede daha demokrat olduğunu.
        Ben mi? Ben karar verdim: Fetullah Gülen hoca.

        ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
        TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
        sevket-che@hotmail.com.tr
        evesbere@mynet.com

        GSM: 05066090032

28 Mayıs 2013 Salı

BOĞAZ 3.KÖPRÜ İLE BOĞAZLANDI

İSTANBUL’A 3. KÖPRÜ İLE 3. GERDANLIK TAKILMAMIŞ İSTANBUL’U DAHA HIZLI SÜREBİLMEK İÇİN 3. BOYUNDURUK VURULMUŞTUR
29 Mayıs 2013

3’üncü köprü maliyeti söylenenin üzerine çıkar ve de kesilen ağaçlar eski kömür ocaklarına taşınmaz ise davacı olacağım!

Bilindiği gibi, 3. Köprü’nün temeli ‘Sarıyer ayağı ile’  Mart 2013’te sessizce atıldı. Bu öncü temel idi.
Siyasi getirime(Fr.rant)* eklemlenmiş asıl temel ise İstanbul’un 560. Fetih yıldönümü olan bugün atıldı(29 Mayıs 2013). Bana göre bu köprü ve yol ideolojiktir, çünkü ihalesi de ‘İstanbul’un fetih günü olan’ 29 Mayıs 2012 günü yapılmıştı. Doğrusu, siyasi ve ekonomik çıkara eklemlendirilmiş bir köprü ve yol ihalesiyle karşı karşıyayız.
Ben de bugün, yani asıl temel atma töreni olan 29 Mayıs 2013 sonrası  dava temellerini atmayı ve yazımı yayınlamayı düşündüm.
Bilindiği gibi; Projeye, İtalyanlarla birlikte  Çinlilerin yanı sıra Japon ve Fransızlar da ilgi göstermişti. İtalyanlar daha fazla ilgi göstermiş olacak ki, ihaleye İtalyan şirketi Astaldi ortak oldu.
Evet, İstanbul Boğazı’na yapılacak 3. köprüyü de içeren Kuzey Marmara Otoyolu Projesi’nin Odayeri- Paşaköy Kesimi ihalesini, ülkemde HES’çiliği ilk başlatan  ve 2002 sonrası aldığı büyük ihalelerle(başta özelleştirme ihaleleri) dikkati çeken Ağrılı İbrahim Çeçen’in  “IC-İçtaş” ile İtalyanların ünlü “Astaldi” şirketinin kurduğu “ IC İçtaş-Astaldi” gelir ortakçılığı(Fr. Konsorsiyum)aldı.
Perde arkasındaki ortakları mı kim? O’nu da siz bulun. Aksi taktirde onlar beni bulur. Onlardan korkan onlar gibi olsun. Söylemek istediğim; onlar biliniyor da, elimde belge olmadığı için başımı belaya sokmayayım(Doğru haklısın, hırsızlığın belgesi olmaz da, bunlar belgesiz çalışmalarına karşın, hep ‘belgemi göster’ diyerek karşı tarafı suçlu ilan ederler).

“Ben de resim yapıp yazı yazıyordum. Sol yayınların söylemleri kulağa hoş geliyordu, sonra anladık ki kazın bacağı öyle değil. Biz de U dönüşü yaptık, serbest piyasa ekonomisiyle bugünlere geldik. Süleyman Demirel, Turgut Özal, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller ile çalıştım, fakat gelmiş geçmiş en çalışkan başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dır” diyen İbrahim Çeçen; ‘2007 yılında TBMM tarafından “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” ile ödüllendirilmiş bir kimliktir(siyasi erke sırtını dayayıp para kazanana devlet üstün hizmet madalyası verilen tek ülke benim ülkem olsa gerek).
İbrahim Çeçen müthiş adam. Fazla tanımıyorum, fakat genel başkanlığın ve genel sekreterliğin yaptığım mesleki kuruluşlara üye olmanın dışında hakkında fazla bir şey bilmiyorum.
Öğrendik ki; sayın Çeçen iş hayatına  çocukluğunda asker tartmakla başlamış(Güngör Uras’tan). Sayın Çeçen şimdi siyasileri tartıyor ve kazanıyor. Bir zamanlar, Süleyman Demirelleri, Turgut Özalları, Mesut Yılmazları, Tansu Çillerleri tartmış . Ve şimdi Recep Tayyip Erdoğanları tartıyor. Gelecekte kimleri tartacak dersiniz.
Tekniker  iken, hızlandırılmış eğitimle sonradan İnşaat Mühendisliği diploması alan Çeçen ile  benzer yanlarımız var. Birincisi, ikimiz de inşaat mühendisiyiz. İkincisi;  Çocukluğunda baskül ile asker tartan(büyünce 12 Eylül 1980 darbecilerini tartan) Çeçen gibi ben de çocukluğumda, mukavva kutuya doldurduğum lokumlu bisküvi ve memleketten gelen fındıkları mahalle arasında satarak para kazandım. Aramızdaki fark, onun nefes almaksızın kazanmaya devam etmesi, benim ise nefes alacak kadar kazanabilmem. Anlaşılan ben bazı değerleri iyi tartamamışım ki sürdürülebilir kazanmayı sağlayamadım. Doğrusu, asker ve siyasileri tartan, İbrahim Çeçenler ve sırıkta marul satan, sucuk satan Abdullah Güller, Recep Tayyip Erdoğanlar adam oldu, bizler olamadık; neden acaba?
Dalga mı geçiyorsunuz? Öğrenci iken, karikatür çizerek harçlığını çıkaran biri, nasıl olur da o yıllarda Ankara’nın en büyük işhanı ihalesini alır. Dahası bu işi almak için gereken teminat parasını nerden bulur? Ve diğerleri, Cumhurbaşkanı, başbakan olur?
Astaldi’ye gelince;
Astaldi bir İtalyan şirketi. Türkiye’de önemli ihalelerde var olan bir şirket. Kamuoyu o’nu; Yapım aşamasındayken depremde zarar gören ‘yapımını üstlendiği’ Bolu Tüneli'yle ilgili sorunlar için, İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi'yi devreye sokan, yani R-cep’in yakın dostu  Berlusconi ile yakın ilişkisi olan bir yapım şirketi.  Berlusconi, Astaldi’nin adeta Türkiye’deki tüm işlerin direktörü, çünkü Astaldi için defalarca devreye girmiş, başbakanla pazarlıklar yapmış. Hatta, AB kozunu kullanarak Bolu Tüneli için Bayındır A.Ş’nin sahibi Samsunlu Kamuran Çörtük’ü kastederek, Erdoğan'a "Başkası yüzünden Astaldi'yi de batıracaksınız"  diye  sesini yükselttiği de savlanır.
Astaldi’nin Türkiye’deki işlerinin bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
İstanbul-Ankara otoyolunun Bolu Dağı geçişini Bayındır Holding ile ortak yapımcısı, 350 milyon dolara mal olacak Gümüşova-Gerede otoyolunun yapımcısı,  Bodrum-Milas Havalimanı Dış Hatlar Terminali'nin "Yap-İşlet-Devir, pardon Devret" çisi(sözde 3,5 yıl işletecek ve sonra devredecek),
 Ankara Etlik Şehir Hastanesi(Astaldi- Türkerler ortaklığı) yapımcısı ve daha niceleri. Anlayacağınız, Astaldi ülkemin resmen Deli Dumrul’u.
Ve son olarak;
3. boğaz köprüsü ve "Kuzey Marmara Otoyolu Projesi"ni IC İçtaş ile üstlendi. IC İçtaş-Astaldi Ortak Girişim Grubu, ihalede yapım süresi dahil en kısa işletme süresini veren grup ortaklığı, 10 yıl 2 ay  20 gün ile.

İş,Yap-İşlet-Devret Modeli(YİD) ile verildi.
Güzergâhı 'Garipçe ve Poyrazköy ' olarak açıklanan projede hem maliyet hem de köprünün zemin kalınlığı artacak. Böylesi devasa bir proje maliyetinin 6 milyar dolar olduğunu, ek harcamalarla bu rakamın 6 milyar 250 milyon dolara çıkacağına siz inanıyor musunuz?
‘Mesleki açıdan konuya yabancı olan arkadaşların anlaması için’  bu olguyu açmak istiyorum: “IC İçtaş-Astaldi Ortak Girişim Grubu ‘bu işi ben 6 milyar 250 milyon + %5 fazlasıyla, yani 6 milyar 314 milyon 500 bin dolara yaparım, sizden 5 kuruş almam, yalnız 10 yıl 2 ay 20 gün köprüyü ve 100 km’lik yolu ben işletirim’ diyor”
Yapımcı firma ne zaman para ister? %5 sonrası yapılacak her imalatın parasını devletten alır. Örneğin 350 milyon dolara çıkacak  köprü üstündeki raylı sistem parasını.  Düşünün, köprü ve 100 km’lik yol keşfi kadar bir keşif artışı olduğunu. Bu demektir ki; 6 milyarlık köprü ve yol parasını devletten alacak demektir.
3. köprünün yapımını da içeren "Kuzey Marmara Otoyolu Projesi"ni, 3996 YİD yasası bütündeki hangi ihale usulü ile ihale edildi, acaba? Pazarlık usulüyle mi, Tüm istekliler arasında Kapalı teklif usulü ile mi, yoksa Belli istekliler arasında kapalı teklif usulü ile mi? Bu merak konusu.
İhaleler 4734 sayıl Kamu İhale Kanunu’na göre yapılır.
4734’un amacı; kamu hukukuna tâbi olan veya kamunun denetimi altında bulunan veyahut kamu kaynağı kullanan kamu kurum ve kuruluşlarının yapacakları ihalelerde uygulanacak esas ve usulleri belirlemektir.
İhale usulleri:
a-Açık ihale usulü; “Bütün isteklilerin teklif verebildiği usuldür.”
b- Belli istekliler arasında ihale usulü; “Uzmanlık veya yüksek teknoloji gerektiren işlerde , yapılacak ön yeterlik değerlendirmesi sonucunda idarece davet edilen isteklilerin teklif verebildiği usuldür.
c- Pazarlık usulü. “Açık ihale usulü veya belli istekliler arasında ihale usulü ile yapılan ihale sonucunda teklif çıkmadığı taktirde-İdare tarafından önceden öngörülemeyen ‘doğal afetler, salgın hastalıklar, savunma ve güvenlik gibi’ olayların ortaya çıkması üzerine, acil ihale gereksiniminin doğması- İhalenin, araştırma ve geliştirme sürecine ihtiyaç gösteren ve seri üretime konu olmayan nitelikte olması-İhale konusu mal veya hizmet alımları ile yapım işlerinin özgün nitelikte ve karmaşık olması nedeniyle teknik ve malî özelliklerinin gerekli olan netlikte belirlenememesi ve Doğal afetler, hastalıklar, savunma güvenlik durumlarındaki ihalelerde ilan yapılması zorunluluk olmayan, ihale usulüdür(idare istediğini çağırır)”
d- Doğrudan temin; “Gerekliliğin sadece gerçek veya tüzel tek kişi tarafından karşılanabileceğinin ve gerçek veya tüzel tek kişinin gereklilik ile ilgili özel bir hakka sahip olması-İlk alımı izleyen üç yıl içinde gerek duyulan yedek parça, ek malzeme veya hizmetin ilk alım yapılanın dışında başka gerçek veya tüzel kişiden temin edilememesi ve İdarelerin beş milyar Türk Lirasını aşmayan gereksinimleri ile. İdarelerin gereksinimine uygun taşınmaz malın alımı veya kiralanması şeklindeki ihale usulüdür.”
Peki; “ IC İçtaş-Astaldi”’nin aldığı ‘3. köprüyü de içeren 100 km’lik Kuzey Marmara Otoyolu Projesi’nin Odayeri- Paşaköy Kesimi ihalesini hangi ihale usulü ile aldı?
Belli değil.
Hane, şeffaflık…
Yap-İşlet-Devret modeli nasıl uygulamaya kondu?
Tüm bunların yanıtını bulmak için; Önce YİD’in ne olduğuna bir bakalım . Ve ardından YİD ihalelerini yapabilmek için, YİD ile ilgili 3966 sayılı yasada ne gibi değişikler ‘kimler tarafından’ yapıldığına bakalım:
Bildiğimiz kadarıyla YİD modeli ‘az gelişmiş veya gelişmekte olan’ ülkelerin sermaye ve teknoloji yetersizliğinde ortaya çıkmıştır. Yani YİD modeli; ileri teknoloji ve özdeksel(parasal) kaynak gereksinimi duyulan projelerin gerçekleştirilmesinde kullanmak üzere geliştirilen bir finansman modeli oluyor.
YİD modelinde, elde edilecek kar dahil yatırım bedelinin şirkete(veya şirket ortaklığına), şirketin işletme sürecinde ürettiği mal ve hizmetin idare veya hizmetten yararlananlarca satın alması suretiyle ödenmesini içerir.
AKP iktidarı, belli yatırım ve hizmetlerin yap-işlet-devret Modeli (YİD) ile yapabilmek için; “3996 Sayılı Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli(YİD) Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanunun Uygulama Usul ve Esaslarını değiştirdi. Yani 3996’nın Uygulama Usul ve Esaslarına İlişkin Karar ile söz konusu esasları yeniden düzenledi.
Bunla ilgili Kararı Kanunun 4 üncü ve 8 inci maddelerine göre 26/4/2011’de yürürlüğe koydu.
1994 doğumlu 3996 sayılı kanunun yeniden düzenlenmesiyle(26/4/2011)  getirilen yeni yaptırımlara göz atalım:
Madde 12’de; Başbakan ve Başbakanın belirlediği bakanlardan ve devlet planlama teşkilatı(DPT) müsteşarından oluşan Yüksek Planlama Kurulu(YPK) bu konuda görevlendirme usullerini, yani ihale usullerini belirler denmektedir. Her ne kadar, ihalenin hangi usul ile yapılacağının yetkisinin idarede olduğu vurgulanıyor olsa da; her şey Başbakan tarafından planlanmaktadır. DPT mı? Hak getire.
  İhale usullerini içeren 13. maddedeki Tüm istekliler arasında Kapalı teklif usulü,14. Maddedeki, Belli istekliler arasında kapalı teklif usulü ve 15. Maddedeki; Pazarlık usulü tanımları benim için net tanımlamalar değil. Bir esneklik var tanımlamalarda. Ayrıca, tüm ihale usullerinde kapalı teklif usulünün esas alınması kafaları karıştırmaktadır.
4. Maddenin ‘I’ bendinde Katkı payı ve “m” bendindeki “Talep Garanti” yaptırım ifadesi düşündürücü geldi bana;
İfadeye göre; görevli şirketin mal veya hizmetinin bedelinin, mal veya hizmetten yararlananlar tarafından tamamen veya kısmen ödenmesi mümkün olmayan yatırımlarla ilgili yapılacak görevlendirmelerde, mal veya hizmetten yararlananların tüketim ve kullanım miktarları da göz önüne alınarak belirlenen ve idare tarafından görevli şirkete tamamen veya kısmen ‘katkı payı’ ödemeyi ifade eder.
Ayrıca “m” bendinde; “Talep garanti; görevli şirketçe üretilen mal ve hizmetler için idare tarafından verilen garantiyi” ifade eder denmektedir.
YPK yetkisi yeni düzenlemeye göre Madde 5’te şöyle belirlenmiş; “ YPK, başvuru sonunda yetkili idareyi, yapılacak  olan yatırım hizmetleri, risk paylaşımı ilke ve esaslarını, katkı payı ve talep garantisi verilip verilmeyeceğini, verilecekse gerektiğinde bunlara ilişkin üst sınırları belirleyebilir ve bu doğrultuda idareyi yetkilendirebilir. Dedik ya, her şey Başbakan’ın 2 dudağı arasında biçim alıyor.
Talep garantisi ve hasılat paylaşımını içeren 42. Madde içeriğinin, Katkı payların saptanması ile ilgili madde 45’teki yeni düzenleme ile Madde 22’deki ücret ve katkı payının belirlenmesi ile ilgili yeni düzenleme ve de 36 maddedeki ücret belirleme yöntemlerinin yeni düzenlemesi yetersiz.
Ayrıca; ihtilafın çözümünü içeren 32. Madde’de; ihtilafın çözümünde Türk mahkemeleri geçerlidir denmesine karşın, tarafların hukuki anlamda çözüm getirecek hakemler aracılığıyla, yanı Tahkime de gidebilecekleri ifadesinde açıklık yoktur. Burada; İç (Ulusal) tahkime mi, Uluslararası tahkime mi gideceği belirtilmemiştir; her ne kadar; bu durumda ihtilafın esasına Türk maddi hukuk kuralları uygulanır dense bile.
Görevin devrini içeren 27. Maddedeki yeni düzenlemenin, bir başka şirket ve ortaklıklara  devir kolaylığı kafaları hayli karıştırmaktadır. Devir ölçütlerinde açıklık olmaması bu kuşkuyu daha da artırmaktadır.
3996 sayılı Kanunun 4. Maddesinin “L” bendinde, görevle ilgili  ihale şartnamesinin(Özel, teknik, idari usul ve esaslarını gösteren belge veya belgeleri içerir) gerekliliğini, madde 8’de de, Şartname içeriği belirlendiği ifade edilmektedir edilmesine de, özel şartnamelere nelerin konulacağı belirsizdir. Örneğin, Madde 8’in ‘ı’ bendinde; her türlü giderin kim tarafından karşılanacağı, “i” bendinde; süre uzatımı verilebilecek haller ve şartları, “j” bendindeki, ücret belirleme yöntemi, “n” bendindeki; katkı payı ödenip ödenmeyeceği ve katkı payı belirleme yöntemleri, “o) bendindeki; talep garantisinin verilip verilmeyeceği, verilecekse miktar ve süresi beni tatmin etmedi.
Özellikle 2002 sonrası kamunun geleneksel olarak varlığını sürdürdüğü alanlara yabancı özel sektörün özelleştirme ve yap-işlet-devret uygulamaları ile girmesi beni gerçekten endişelendiriyor.
En büyük endişem de; son düzenlenen ‘4. Yargı Paketi’ndeki ihaleye fesat karıştırma cezasının 12 yıldan 3 yıla düşürülmesinden kaynaklanmaktadır.
Şöyle ki;
“4. Yargı Paketi” nedeniyle, CHP önerge veriyor, fakat; sekiz tutuklu vekilin tahliyesini sağlanması ve Terörle Mücadele Yasası'nın kaldırılmasına ilişkin önerge reddediliyor,  Terör propagandası suçlarına "şiddet" kriteri getiren Terörle Mücadele Yasası(TMY)’nda değişiklik yapan tartışmalı maddeler aynen kabul ediliyor, öteki yandan; TCK'nın 235. maddesindeki "ihaleye fesat karıştırma suçunun 7-12 yıl olan cezası 3-7 yıla indiriliyor. Evet; ‘ihaleye fesat karıştırmaya’  T.C’nin 765 Sayıl Ceza Kanunu’nda, 10 yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasıyla veriliyordu. 5237 sayılı Kanun’da bu ceza 7-12 yıl olarak değiştirilmişti. Şimdi 3-7 yıl olarak değiştirildi. Belli Yargı paketi artıkça ceza da tümden kalkacak, çünkü  İhaleye fesat karıştırma suçuyla ilgili davalar artık ağır ceza yerine asliye cezada görülecek.
AKP iktidarı bu yaklaşımla, işine gelen önergeyi yasalaştırıyor, örneğin; YİD modeli ihale olmak üzere diğer tüm ihalelere kolaylık getirecek önergeleri yasalaştırıyor.
Bu nedenle; Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde yabancı şirketlerle yapılmış olan çeşitli imtiyaz sözleşmelerini YİD modeline çok benzetirim.
İstanbul’da Tramvay, Tünel İşletmeleri, Elektrik, Gaz İdaresi, Haydarpaşa Liman İşletmesi ve İzmir’de Liman İşletmesi, Göztepe  Tramvay İşletmesini yabancı şirketlere veren sözleşmeler bir çeşit, ayrıcalıklı sözleşmeler değil miydi? Yani Osmanlı’nın yabancılara tanıdığı ayrıcalıklı hakların resmi ismi olan Kapitülasyonlar? Latince anlamı, baş eğmek, teslim olmak.
İşte, ülkemde böylesi bir süreç işletilmektedir.
YİD uygulamalarındaki fayda ve zararlara bakarsak, faydadan çok ulusal değerlere zarar verdiğini gözlemliyoruz.
Yabancıların, 2002’den sonra 10’larca milyar dolarlık Kar ve dövizi ülkelerine taşıması.
Ülkenin stratejik ve doğal kaynaklarının bırakın  özel sektörümüz, yabancı sektörler tarafından kullanılması,
Dışsallık etkilerinin, yani küresel krizlerin ekonomik analizlere yansıtılamaması ve sonuçta yatırımın topluma olması gerekenden daha pahalıya mal olması,
Özel sektörün yüksek faizli kredilerle yatırımı gerçekleştirmeleri ve de daha fazla risk yüklenmeleri yatırımın daha pahalıya mal olmasına neden olmaktadır.
Yatırım ve işletme dönemlerindeki borçlanma maliyetlerinde anormal artışları olası YİD zararları olarak sıralayabiliriz.
Faydaya gelince, hiç gelmeyelim, çünkü birçok kişi değil birkaç kişi faydalanmakta ve de ülke değerleri birilerine teslim edilmektedir.
Bu gösteriyor ki; 2002 sonrası bir Post modern kapitülasyonlar dönemi süreci işletilmektedir.

3. Boğaz Köprüsü ve 100 km’lik Otoyol ihale süreci ile ilgili şu soruları sormak zorundayım:

“Yap-İşlet-Devret” modeli ile ihale edilen ve“ IC İçtaş-Astaldi”’nin aldığı ‘3. köprüyü ve 100 km’lik Kuzey Marmara Otoyolu yapım süresi(3 yıl) yeterli midir? Bu ortaklık, uluslar arası kaynak bulabilecek mi? Belli oranda özkaynak bulundurma zorunluluğu şartnamelerde var mıydı(Sözleşme diyelim)?
Bunun yanında, işletim süresi( 10 yıl 2 ay 10 gün)  kısa bir süre. 99 yıl da olabilirdi, 49’da, 29 da olabilirdi. Neden 10 yıl 2 ay 10 gün. İşletim süresi dolduğunda, işletim hakkının uzatılmasının bir yumuşatıcı yanı mı?
Projenin, köprüye ek olarak 414 kilometrelik otoyol yapımı içerirken, neden otoyol bağlantısı 100 km’ye düşürüldü? Amaç; yüklenici ve idare adına dengeli ve adil bir düzenleme mi getirmekti? Yoksa,  abartılı yatırımın ülke kalkınmasındaki, yani ekonomik büyüme dengesinin bozulacağı endişesinden  dolay proje iptaline gidildi? Böyle bir şey yok ise; 314 km’lik otoyol madem bir gereksinim idi, niçin bu karayolu demiryoluna dönüştürülmedi.
414 km’nin 100 km’ye dönüştürülmesi yatırımın gereksizliğini anlatmıyor mu? Bana göre 3. Boğaz köprüsü dahil, otoyol tümüyle gereksiz ve de petrol baronlarının işine yarayan bir projedir.

Anlaşılan; böylesi devasa iş ile ekonomik dengeleri bozacağından korkuldu. Veya  işi üstlenen olmadı.
Bir yerlerden edindiğimiz bilgilere göre, İstanbul’a yapılacak büyük kaynak isteyen Hava Limanı inşaatında ihale yapılmazdan önce şartnamelerin değiştirildiği ve “İstanbul Yeni Havalimanı YİD Modeli Çerçevesinde Yaptırılmasına İlişkin Görevlendirme Şartnamesi” ile ihale cazibesini artırmaya çalıştıklarını. Başbakan yüksek Planlama Başkanı(YPK) olmadı boşu boşuna. Nerede DPT? 3996 sayılı YİD Yasasını niçin değiştirdikleri anlaşılıyor.
İzmit Körfez Geçiş projesinde de benzer şeyler yaşanmıyor mu(kredi bulamamama).
İstanbul’a 3’üncü havalimanı ve Kanal İstanbul, yani ikinci boğaz inşasını bu koşulsuzluklarda yapmaları çok zor.
YİD Modeli üzerinden ihale edilir ve de ikinci boğaz 99 yıllığına yabancı yapımcı firmaya kiralanır ise, yakındır asıl İstanbul boğazını da satmaları. Ve böylelikle, boğazları yabancılara teslim etmiş oluruz.
Tüm bu endişeleri sıralarken; İstanbul'a ‘Karadeniz sahilindeki Yeniköy ve Akpınar köyü arasındaki 76 bin 500 dönümlük arazi üzerinde inşa edilecek 3. havalimanı ihalesi açık artırma ile yapıldı: İhaleyi alan Ortak Girişim Grubu(OGG), 25 yıllık kira bedeli olarak devlete 22 milyar 152 milyon euro + KDV ödeyecek. Yani yaklaşık olarak 26 milyar euro(3 Mayıs 2013).
Toplam yatırım maliyetinin de 10 milyar Euro olduğu söyleniyor Ve 'Toplamda yapılacak yatırım 90 milyar Türk Lirası'. Türkiye tarihininin en büyük ihalesini alan Limak-Kolin-Cengiz-MaPa-Kalyon Ortak Girişim Grubu bu rekor parayı nasıl ödeyecek?
Yani, ortak girişim grubu, tamı tamına bu iş için;36 milyar euro harcayacak; bunun 26 milyar euro’sunu devlete verecek, 10 milyar euro’bunu da inşa maliyeti için ödeyecek. Türk parasıyla  yaklaşık toplam; “90 milyar. Eski deyimiyle 90 katrilyon”.
En önemli soruları şöyle sıralayalım;
Birincisi, bu parayı OGG  nasıl ödeyecek, krediyi nasıl bulacak? Ve de 2018’e nasıl yetiştirecek?
Krediye bilmem, fakat ödeme, ihale bedeli 25 yıla bölerek eşit taksitlerle yapılacakmış. İnanın ben de girerdim bu ihaleye.
Bu havalimanına İstanbul’un gereksinimi var mıydı?
İhaleyi bir Türk OGG’nun alması. Neden yabancı ortaklık yok. Yoksa, para mı aklı…! Pardon;  Londra bankalararası para piyasasında kredibilitesi yüksek bankaların birbirlerine ABD doları  üzerinden borç verme işlemlerinde uyguladıkları faiz oranı olan Libor(London Interbank Offered Rate) faiziyle borçlanarak mı bulacaklar bu krediyi?
16 Mayıs 2013 günü ilginç bir süreç yaşandı.
Başbakan R-cep, Obama ile görüştüğü(16 Mayıs 2013) derecelendirme şirketi Moody’s, Türkiye’nin notunu yükseltiyor.
Bu, 3. Boğaz köprüsü ve 100 km’lik otoyol, 3. Havalimanı v.b  büyük projeler için kaynak yaratmaya yönelik bir derecelendirme(İng.rating)dir. Çünkü var olan bankalarımız böylesi devasa kaynağı bulması olası değil.
Hani sen ‘dün borç aldığın IMF’ye bugün borç veren ülke olmuştun’, neden dışarıdan para bulmaya çalışıyorsun? Büyük projelerini  kendi paralarınla finanse etsene.
25 yıllığına, yani çeyrek asır OGG burayı kendi işletecek, 25 yıl sonra ne olacak? Burası yoksa, OGG’nin evladiyeliği mi oldu?
Yılda 150 milyon yolcu sayısına nasıl ulaşacaklar?
Rekabet kurulu, işi alan OGG içindeki bazı ortakların benzer işletmeye sahip olmaları konusunda nasıl bir karar alacak?
Projenin yapılabilirlik(Fr. Fizibilite) raporlarına esas ölçümlemeler yapıldı mı?
İhale yöntemi, şartnameleri konusunda neden açıklık yok?
Sözleşme şartnamesi ve uygulama(teknik şartnamesi) OGG’na getireceği yaptırımları niçin açıklanmıyor?
Her iki ihalede de;
İhale şartnameler süreci  işletildi mi? İhale şartnamesi ve ekleri; sözleşme, özel şartnameler, teknik personel şartnamesi, projeler ve Teknik şartname konularında gerekli özen gösterildi mi? Sonradan; Şartname ve yasalara aykırı düzenlemelere, yani değişikliliklere gidilmeyeceğini söyleyebilir misiniz?
Yapımcı kuruluş, işi süresinde bitiremez, özkaynak bulamaz ise, sözleşme ve şartnameler bazındaki yaptırımınız ne olacak?

3. Boğaz Köprüsü İstanbul’a Takılan 3. Gerdanlık Değil, İstanbul’a Vurulan 3. Boyunduruktur:
Hangi iktidar olursa olsun, gelirini giderinin önünde koşturmak ister. Ekonomi dilinde buna; cari açığı kapatmak ve de ekonomik kalkınmayı hızlandırmak diyorlar.
Bu konuda herkesin farklı bir yoğurt yiyişi vardır.. Dolayısıyla AKP’nin yoğurt yiyişi de farklıdır. Bu farklılık, önceki iktidarlardan çok farklı ve yatırım yapmaksızın satmaya(özelleştirmeye) dayalıdır. Doğrusu, üretim yapmaksızın, üretilmişleri veya ürettirdiklerini satmaya yöneliktir.
Bu yöntemine, Yap İşlet Devret ile varsıllık katmaya başladı. Her iki olgu da aynıdır, çünkü ikisinde de hükümet yatırım yapmaksızın üretim yapıyor. Birinde salt satarak/özelleştirerek yatırım yapmıyor, diğerinde yaptırdığı yatırımı devrederek/işletme hakkını/üretim hakkını devrederek yatırım yapmamış oluyor. Her iki durumda da, ülke değil, ülke insanı değil, bir grup siyasi yağdanlık kazanıyor ve onların kazandığını halkın kazanmadıklarıyla toplayıp ikiye bölüyor ve sözde bireyin yıllık kazanımını artırıyor. Çekinmeksizin, siyaset arenasına çıkıp, halkımın yıllık gelir seviyesini artırdım diyebiliyor; oyun budur.
İşte bu AKP iktidarı,  gelir adına köprüleri ve otoyolları da özelleştireceğini söylemeye başladı. Bunun için de YİD modelini devreye sokuyor. Örneğin trafiği yoğun tüm karayollarını da satacak. Öyle bir süreç işletiyor ki YİD modeli ile inşaat yapanların sorumluluklarını, risklerini sıfıra indiriyor. Tüm riskleri devlete yüklüyor. Sözde, YİD modeli ile işi bitiren ortaklıklara işletim süresini 10 yıl gibi kısa tutuyor. Bundaki amaç, ben ülke çıkarını  önde tutarım izlenimi yaratmak. Yalan, çünkü 10 yıl sonra aynı firmaya işletim hakkını verecek, yani süresiz süre işletim süreçleri başlatacak. Piyasa ekonomisini umurunda değil. Bunlarınki piyasa ekonomisi değil, yandaşları için pırasa ekonomisi.
Şöyle ki; trafiği yoğun karayollarını satacak ya, burada işi sattığı kişiye para kazandırmak için, araçları tahmini sayacak ve ücreti devlet ödeyecek, Çünkü, Madde 42’deki 3996 sayılı Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret(YİD) Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanunun uygulama usul ve esasları Bakanlar Kurulu Kararı ile değiştirildi(11 Haziran 2011). Anlaşılacağı gibi, YİD yüklenicisine talep garantisi vermek için talep garantisi değişikliği’ yapıldı.
Böylesi bir ödeme, yani araç başına YİD’çiye devletin katkı payı ödemesi bir haksızlık değil mi? Bu gelir dağılımını tümden birkaç kişinin lehine değiştirmek ve diğer yüklenicilerle birlikte, birçok kişi(halkın) aleyhine değiştirmek değil midir? Lüks araçların geçiş ücretini, benim asgari ücretlimin ödediği Katma Değer Vergisi ile ödenecek. Hade be!!!
Bu yolu, köprüyü devlet yapsa daha karlı çıkardı benim halkım. Düşünün, YİD’çi ürettiğine hem faiz, hem de kâr koyacaktır.
Küresel sermayenin Türkiye üzerindeki iştahı neden ‘2002 sonrası’ bu denli artığı gün gibi ortaya çıkmıştır.
Yap-İşlet-Devret modeliyle, İstanbul'a 3. gerdanlık olacak dedikleri  3. Boğaz Köprüsü , bence gerdanlık değil de İstanbul’u ‘küresel sermaye ile birlikte’ istediği gibi sürmek için İstanbul’a vurulan  3. Boyunduruktur.
İstanbul’un en büyük sorunu ulaşım değildir, depremdir. Çünkü, uzmanlar; şiddetli bir depremde ölü sayısının 100 binlere yaklaşacağını ve 150 milyon tona ulaşacak enkazın oluşacağı söyleniyor.
Tüm bu felaketler dikkate alınarak, seçilen pilot bölge Zeytinburnu’nda İstanbul'un kurtuluş için 'Sıfır Can Kaybı' projesine öncelik verilmesi gerekirken, bu görevi üstlenen İstanbul Büyükşehir Belediyesi, merkezi yönetim ile birlikte İstanbul için 3 ve 4. Boğaz köprülerini ve de Kanal İstanbul gibi çılgın projelere öncelik tanımaktadır.
İstanbul'da göçecek nitelikte bina oranının yüzde 5 olduğunu söyleyen uzmanlar, hangi binaların yıkılacağının taramasını daha yapılmadığı söylenmektedir.

Uygar kentlerde, bilindiği gibi nüfus başına gerekli yeşil alan 14 metrekaredir, İstanbul’da bu rakam 7 metrekaredir. Çünkü, bu anlayış  Göztepe parkının olduğu yere ve Çamlıca’ya dahi cami düşünmektedir. 2020 yılında 20 milyon nüfusa ulaşacağı söylenen İstanbul'un yeşil alan gereksiniminin, İmar Kanunu'na göre, 280 milyon metrekare olacaktır. Fakat bu rakam böylesi yaklaşımla 2020 yılında ancak 50  metrekare yeşil alana ulaşabilir.
İstanbul dünya ticaret merkezi yapılmak isteniyor; sermaye tapınakları ‘Dubai benzeri’ kulelerle. Dünya ticaret merkezi olması çok zor, bu ‘Yap-İşlet-Devret’ benzeri ulaşım politikalarıyla, çünkü kent içi ulaşım sorunu var. Dünya ticaret merkezi İstanbul’un altında 9 km metro olduğunu, Londra, Paris ve New York’un altında 300-400 km metro olduğunu düşünün ve İstanbul’daki ulaşım politikalarını ölçülendirin.

“Kilometresi 15 milyon dolardan, 2 x 2 şeritli 78 kilometre uzunluğunda karayolu tüneli inşa edeceğiz ve İstanbul trafiğini rahatlatacağız.” Diyenler ya hesap bilmiyorlar, ya da ayrı bir hesapları var. Uzmanların dediğine göre, düşünülen; çapı 17 metre olan bir karayolu tünelinin veya çapı dokuz metre olan iki ayrı tünelin kilometre başına maliyeti 15 değil, en az 50 milyon dolarmış, ki doğrudur.
Metro’ya ağırlık vermedikten sonra, siz istediğiniz kadar Boğaz köprüsü, istediğiniz kadar tünel geçişler inşa edin, ancak taşımaclığın % 15’ine hizmet veren %90 oranındaki özel taşımacılığı besler, trafiğin sadece yüzde 8'ini oluşturan toplutaşım araçlarını(otobüs ve minibüsler) değil.

Otobüs Şöförü Hidayet’in Öyküsüyle Yazıyı Bitireyim:

Hidayet ölünce cennetin kapısında kuyruğa girer. Hemen önünde bekleyen adam pederdir. Kapıda bir melek beklemektedir.
Melek pedere sorar:
Hiç günahın var mı peder?
Peder; Aziz melek ben rahiptim. Tüm hayatım boyunca hep tanrıma dua ettim.Karıma ve çocuklarıma sadik kaldım. İnsanlara ve hayvanlara hep yardim ettim
Melek ; Çok iyi, bunları biliyorduk zaten. Al sana cennetin gümüş anahtarı der.
Ve sonra Hidayet'e döner. Senin hiç günahın var mı?
Hidayet; Ben de her zaman hayvanlara ve insanlara iyilik yapardım. Tanrıya dua etmedim açıkçası, inancım da zayıftı ve bir günahım vardı. Çok sert ve hızlı otobüs kullanırdım
Melek; Hidayet'e döner ve bunu da biliyoruz. Çok iyi al sana cennetin altın anahtarı, der..
Peder bu olaya çok sinirlenir: “Ben hayatımı tanrıya adadım siz de gidip bu adamı cennette benden üstün tutuyorsunuz, bu haksızlık değil mi?”
Melek; gülerek: “Koçum sen vaaz verirken  herkes uyuyordu ama Hidayet otobüs kullanırken herkes dua ediyordu

Skor farklı yani!  :))
 *: Arkadaşlar; Türkçe sözcüklerin bazılarının yerine  ‘kullandığımız sözcükleri’ Ayraç içinde belirtiyorum.
Örneğin, Ayraç(Yunanca, parantez) gibi.
Bu ‘birilerinin söylediği gibi’ bilgiçlik değildir, ki, asla okuyucuyu aşağılamak da değildir. Bundaki amacım; Türkçeyi yabancı sözcüklerden temizlemek. Çünkü ‘Biz Türkçe konuştuğumuzu’ zannediyoruz. Türkçemiz, üzülerek belirteyim ki, Arapça + Farsça ve bunların harmanlanmasıyla ortaya çıkan Osmanlı sözcükleriyle ve de Fransızca sözcükleriyle dolu. Bu sözcüklerin tümünü biz Türkçe zannediyoruz. Birilerine göre de; Türkçenin varsıllığı görülüyor. Aksine bu Türkçenin yoksulluğunu göstermektedir. Son zamanlarda, İngilizce’de eklendi, özellikle iletişim dili anlaşılmaz bir çizgiye oturdu. Bu yaklaşımım salt Türkçe için değil, Lazca ve tüm diller için de geçerlidir. Düşünebiliyor musunuz “Temel” sözcüğü bile Yunan sözcüğü. Tüm amacım, tüm dillerin ölmemesi, çünkü Küreselleşen gezegenemiz, küresel efendi tarafından .’Tek Dil’ ve ‘Tek Din’ düzlemine konuşturulmak istenmektedir.
Ülkemde, Ilımlı İslam proje yalanının bu amaçla işletildiğini söylemek isterim(10 Nisan 2013).
2 Nisan 2013 günkü yazım:
http://blog.milliyet.com.tr/3__Bogaz_koprusu_temelini_atanlara_seslenmek/Blog/?BlogNo=409876

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
evesbere@mynet.com
sevket-che@hotmail.com.tr
GSM. 0506 609 00 32


26 Mayıs 2013 Pazar

27 MAYIS DEVRİMİNE RUS, FRANSIZ VE AMERİKALILARIN BAKIŞI


ABD, FRANSIZ VE RUS GÖZÜYLE 27 MAYIS   DEVRİMİ-1

Geçen sene; “’27 Mayıs 1960  Devrimi’ bir darbe mi idi” başlıklı yazımı şöyle sonlandırmışım:
“Bunlar benim  ‘27 Mayıs 1960 Devrimi’ ile ilgili görüşlerim.  Her ortalama vatandaşın görüşü de bu doğrultuda.
Yadsınamayacak gerçek şu ki;  sayın Menderes’in ‘Yassıada’da başlayan’ ve talihsiz bir şekilde sonlanan yaşamı, sağ kesim tarafından siyasi ranta dönüştürülmüştür ve bu anlayış hala sürdürülmektedir.
“Sayın Menderes ve arkadaşlarının ‘belki de’ bu bağlamda kaderleri resmedildi. Dahası amaçlı olarak mağdur ve mazlum-ki öyledir-  gösterilip, yaratılan  duygusallığı gelecek nesillere taşımak ve  siyasi rant elde etmek için idam edildi” diyenlere sakın tepki duymayın. Çünkü,  sayın Menderes ve arkadaşlarının sadece idam edilişleri yazıldı ve  özellikle elleri arkadan bağlı sırtı dönük idam sehpasına götürülüşü görsellendi(Sevgili Annemin, rüyalarında yer alışı ve göz yaşlarına boğuluşu hiç aklımdan çıkmıyor). Asla, gizemli olduğunu düşündüğüm, perde arkası işlenmedi ve de işlenmiyor da…
Bu konuda bir de emperyallerin, yani Amerikalı, Fransız ve Rusların görüşlerine yer verelim;
Ama seneye(yazı hazır, belli olmaz birkaç gün sonra da yer verebilirim, fakat büyük olasılıkla seneye). Çünkü,  27 Mayıs 1960 Devrim’ine saldırılar, doğrusu ‘salt o iğrenç idam anlarını ve basit yargılamalarını işleyen ve olgunun arka bahçesinde olanlara değinmeyen  tek taraflı değerlendirmeler  seneye de devam edecek.”

Geçen yıl yazdığım yazının  bağlantısı( Link):
http://blog.milliyet.com.tr/27-mayis-1960-devrimi-bir-darbe-mi-idi-/Blog/?BlogNo=364691

Geçen yılın yazısında; 27 Mayıs 1960’ın bir “Devrim” olduğunu vurgulamaya çalışmıştım.
Evet;  bugün ’27 Mayıs 1960 darbesi’ olarak adlandırılan olgu bir devrim idi.
Çünkü;
53 yıl önce, anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışları ile meşruluğunu yitirmiş bir iktidara karşı direnme hakkı kullanılarak 27 Mayıs 1960 Devrimi gerçekleştirilmişti. Halkın, büyük kesiminin böylesi bir iktidardan kurtuluşunu sokağa dökülerek sevinç gözyaşları  ve coşkuyla günlerce gösterilerde bulunması, askerle bütünleşmesi 27 Mayıs’ın halk tabanındaki desteğinin en belirgin kanıtıdır.
Ülkemiz için bu yeni bir aydınlanma döneminin açılması demekti. Bu aydınlanma dönemi hazırlanan 1961 Anayasası ile kurumsal sürece sokuldu. Bu nedenle ’27 Mayıs’ Özgürlük ve Anayasa Bayramı ilan edildi.
27 Mayıs 1960 günün sabahı; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Atatürk devrimleriyle demokrasiye sahip çıkmak için giriştiği bu hareketi, tartışmasız bir “Devrimin”, öncü hareketi (Arapçası, ihtilal) olarak görmeliyiz. Askerle bütün bir direniş olarak, geniş halk hareketi  olarak  tanımlanmalıdır. Çünkü 1961 Anayasası başta olmak üzere getirdiği yeni ve çağdaş kurumlarla, 17 aya gibi çok kısa sürede özgür seçimlere gidilmesiyle, 27 Mayıs tartışmasız bir “devrim”dir.
3 Nisan 1963’te, ‘27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı”, ilan edildi. Fakat; 12 Eylül faşist darbesi; 1961 Anayasayla birlikte bu ulusal bayramı yürürlükten kaldırdı(Ulusal değerlerle birlikte, bayramların yok edilmesi 1980 faşist darbesiyle başlatıldı ve 2002’de alabildiğine yoğunlaştırıldı. Düşünün, bugün 27 Mayıs 1960 devrimine faşist darbe diyenler, 12 Eylül 1980 faşist darbecileri göstermelik yargılama ile aklarken, darbe senaryolarıyla, halkla bütün askerler karalanıyor).
Bunların yaptıklarından çok, CHP’nin duruşu rahatsız edici…CHP İstanbul Milletvekili Faik Tunay, İstanbul'un Fethi'nin yıl dönümü olan 29 Mayıs'ın resmi tatil olarak kutlanması için kanun teklifi vermesi(Olabilir. İstanbul’un Fethi evrensel bir süreçtir. Fakat aynı genç arkadaşımızın, ulusal bayramların içi boşaltılırken aynı duyarlılığı göstermesi gerekirdi).
27 Mayıs 1960 Devrim sürecine, bir de Amerikalı, Fransız ve Rus gözüyle bakalım;
Önce, kısada olsa,  özellikle ABD’nin Osmanlı ve  T.C ile olan tarihsel ilişkilerine bir bakalım:
Çoğu insanımız bilmez; ABD ile ilişkilerimizin Osmanlı döneminde başladığını.
ABD, dünya siyaset sahnesine  ‘ikinci dünya savaşında’ katıldığı bilinir. Aslında;  ABD dünya siyaset ve ekonomi sahnesine 18. yüzyılın sonunda(4 Temmuz 1776) bağımsızlık bildirgesi sonrası çıktı.  Bu süreçte; ABD Akdeniz havzasındaki devletlere büyük önem vermekte idi. Bu nedenle; bölgenin tek gücü olan ve üç kıtaya yayılmış Osmanlı Devleti ile ilgilenmeye zorundaydı.  Çünkü Ticaret gemilerini Akdeniz’e ve Afrika’nın kuzeyine çıkarmak istiyordu.
Böylelikle Osmanlı-Amerikan ilişkilerinin temelleri atılmaya başlandı.
Günümüzün dünya jandarmalığını üstlenmiş ve istediği devletlere her türlü ambargo uygulayabilen ABD ile İlişkilerde öylesi bir süreç yaşandı ki, bu süreç bugünkü ABD-Türkiye ilişkilerinin karşıtı bir ilişki idi. Çünkü Osmanlı, 1783-1793 yıllarında ABD’nin ticaret filolarına el koymuştu ve ABD yıllarca Osmanlıya vergi ödemek zorunda kalmıştı.
ABD, 1861-1865 yılları arasındaki ‘Kuzey-Güney Savaşı’ sonrası birliğini sağladıktan sonra hızla gelişip tarım ve endüstrileşme yolunda büyük ilerlemeler kaydedince,  ürünleri için topraklarının dışında Pazar ve hammadde aramak zorunda kaldı. Bu nedenle; Osmanlı Devleti, Amerika için küçümsenmeyecek bir dış pazar ve hammadde açısından yabana atılmayacak zenginlikte bir ülke olarak ABD’nin karşısına çıktı..
Ve sonrası herkesin bildiği  bir gerçek. Yani,  ABD; 1939’da başlayıp 6 yıl süren küresel askeri çatışmadan(2.Dünya savaşı)  sonra, dünya ticaretinin ve siyasetinin belirleyicisi, yani kürenin efendisi oldu.  Askeri, ticari ve siyasi tek egemendi artık ABD.
İşte, dün Osmanlıya vergi ödeyen ABD, bugün adeta ülkemden acısını çıkartırcasına vergi alan durumuna geçmiştir. 1950’den bu yanı, ülkemde ABD’nin izni olmaksızın, hiçbir toz ve tüy havalanamaz durumu yaratılmıştır. İstediğini istediği yere taşıdığı gibi, istediğini deliğe süpürebilmektedir.

1959’da Türkiye’ye gelip 1961’de ayrılmış ve olayları yakından izlemiş olan Amerikalı bilim adamı, Walter F. Weiker’in 1963’te kaleme aldığı ve Türkiye’de 1967’de yayınlanan “Amerikalı,  Fransız, Rus Gözüyle 1960 Türk İhtilalı’ yapıtından yaralanarak, daha doğrusu, buradan  alıntılar  yaparak 27 Mayıs 1960 Devrim gerçeğini anlatmaya çalışacağım:
“ABD, 2. Dünya savaşının sonunda önceki ilişkilerden farklı olarak Türkiye ile ilgilenmiştir. Amerika’nın bu ilgi bağlamındaki ekonomik ve askeri yardım programları Türkiye’de amaçlarından çoğuna ulaşmıştır. Bu bakımdan 1947 yılında Truman Doktrini’nin ilanından beri (1947-1963 yılları kastediliyor) Amerika’nın, 1952’de 500 binlik ordusuyla Nato’ya da üye olan Türkiye’ye yaptığı yardımların tutarının 3 milyar dolara yaklaşmış olması boşuna değildir.”
2012’ye dek yaptığı yardımları düşünebiliyor musunuz?!
 İşte bu ilgi; 2002’den sonra abartılı ve de düşündürücü şekilde süreçleşmeye başlamıştır. Özellikle; AKP iktidarıyla BOH’tan bir ilgi, yani, Büyük Ortadoğu Haritası bütününde,  Türkiye’ye olan ilgisini yoğunlaştırmıştır.
 Aslında bir başka söylemle Büyük Ortadoğu Projesi(BOP) ve o’nu tümleyen ‘Ilımlı İslam Projesi ile bizi yönlendirmeye  başlamıştır(demek ki biz bugüne dek ılımsız İslam ile kandırılmışız).
Amerikalı bilim adamı  Walter F. Weiker’e göre; “ ABD aynı zamanda Türkiye’nin dahili sağlığı konusunda da büyük çapta yardımlarda bulunmuştur( Dediği gıda olarak verdiği süt tozu ve Amerikan peyniri ise, her ikisinden de iğrendiğimi söyleyebilirim. Samsun Riza Nur İlkokulu’nda okurken süt kazanının içine, Çarşambalı Yaşar’ın ; Demokrat Parti İktidar’ında dağıttığı için demokrat denen kara lastiğini attığım için, Gülşen Onat hocamdan değil, müdürden  yediğim dayağı hiç unutmam). Atatürk ve kendinden sonrakilerin  Türk ulusunu siyasal ve ekonomik bakımlardan modernleştirmekte araç olarak kullandıkları otoriter hükümet biçimi(Bu ifade çok önemli. Otoriterdi, çünkü bazı karanlık güçler batılılaşmaya kâfirleşme olarak baktıkları için, halkı isyana yönlendiriyorlardı), ikinci dünya savaşından sonra bir liberalleşme dönemine girdi. 1950 yılındaki ilk serbest seçim, muhalefeti büyük çoğunlukla iktidara getirdi ve ‘doğuş halindeki’ ulusların hayatında çok az rastlanan bir olay-iktidar partisinin büyük bir uysallıkla, düzen içinde iktidarı devrettiği- görüldü(Evet, otoriterlikle suçlanan Atatürk ve İnönü döneminin hiç de otoriter düşünceye sahip olmadığı, aksine adı ‘Demokrat’ olan Menderes’in partisinden de demokrat olduklarının göstergesidir bu. Yani, zorunlu nedenlerle uygulanan geçiş döneminin otoriter duruşunda asla direnilmedi. Direnebilirdi de. Ve 1950 seçimleri tüm batıyı ve dünyayı  hayrete bırakacak şekilde serbest ve özgürlükçü bir seçim oldu ve 487 sandalyeden 416’sını DP kazandı. Acaba bugün, yani  önümüzdeki seçim CHP 550 sandalyeden, 500’ün alsa akp ne yapardı?)…1923 ile 1946 arasında hükümet politikasında, devletin her türlü ekonomik faaliyette yararlı ve ister istemez geniş bir çapta bir rol oynadığı görüşüne önem verildi. Bu süre içinde endüstrileşme hamleleri hemen-hemen sadece devlet tarafından yapıldı ve yine bu dönemde özel teşebbüs alanında çok az bir gelişme görüldü(Nasıl görülebilirdi ki? Toplum % 95’i ile yoksuldu ve girişimci sermayesi kimsede yok denecek boyuttaydı). 1946’da ortaya çıkan Demokrat parti; devletçiliğin yerini ekonomik Liberalizmin alması gerektiği görüşünü inatla savundu(Antidevlet anlayışının kendini gösterdiği yıllar). Devletçiliğin 1920’lerde ve 1930’larda gerekli olduğu hususunda yetkililerin çoğunluğu birleşmektedir…Atatürk’ün reformları yerleştirmek için yarattığı belli başlı kuruluşu C.H.P’dir. CHP Anadolu ve Rumeli’de İstiklal Savaşı’nı destekleyen “Müdafaai Hukuk Cemiyeti”’nin yerini almak üzere kurulmuştu(Halk Fırkası 1923 )….Kendini iç çekişmelerden çok, savaş çabaları gerisinde ulusu birleştirmeye adayan Müdafaai Hukuk Cemiyeti, dağınık kuruluşu içinde, yabancı istilacılara ve onlarla işbirliği politikası güden İstanbul’daki padişah hükümetine şu veya bu sebepten ötürü karşı çıkan Türk liderlerinin tümünü toplayabilmişti…..İstiklal savaşında Atatürk’e yakın işbirliği yapmış olan ve hemen-hemen onunla eşit üne sahip, ama toplumsal reformlar konusunda Atatürk’ten daha muhafazakar bir grup, istifa ederek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu(17 Kasım 1924). Bu partinin ömrü birkaç ay sürdü. Atatürk bunu, reformların hızla geliştirilmesini baltalayacak bir engel olarak gördü(İşte bu noktadır, sağlaşmanın odağında Osmanlı hilafet mantığının yattığı. Dahası Türkiye’de sağlaşma gizli Osmanlı yandaşlığında kendini bulduğu nokta).
Walter F. Weiker  bu noktada önemli bir şey söylüyor; “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası(İlerici Cumhuriyet Partisi)’nın kapatılışı(1924-1925), Türkiye’nin yetenek ve tecrübe sahibi liderlerinden çoğunun sürgün edilişi ya da emekliye sevk edilişi, C.H.P. iktidarının ikinci muhalefet partisinin ortaya çıktığı 1930 yılına kadar her türlü muhalefet kaygısından uzak bir döneme girmesine yol açtı. Gelenekleri silip süpüren reformların çoğu işte bu beş yıllık dönem içinde yapıldı. C.H.P. bütün gücünü, Laik, demokratik siyaset görüşünü, bu yeni fikirleri halka aşılama ve değişmeye karşı çıkabilecek her türlü muhtemel  engeli ortadan kaldırmaya adadı. Güçlerin tek yönlü harcanışı-Halkın çıkarlarının ve ihtiyaçlarının neler olduğunu araştırmak Türk politikacılarının hâlâ yabancısı oldukları bir şeydi- ve Terakkiperver Fırkanın kapatılışıyla en önemli grupların tutumlarını izleyebilme imkânı ortadan kalktığından C.H.P. kendi kendini aldatarak reformların Türk ulusu tarafından iyi karşılandığı ve geniş çapta benimsendiği inancına kapıldı.”
Weiker’in ‘İhtilalın Zemini’ bölümünün 11. Sayfasının ikinci bölümcesinde/paragrafındaki bu söylemi, ülkemizin hala değişmeyen  ve yazgı haline gelen siyaset yapma geleneğinin adeta özetidir. Çünkü, bölümcenin ‘C.H.P. kendi kendini aldatarak reformların Türk ulusu tarafından iyi karşılandığı ve geniş çapta benimsendiği inancına kapıldı’  cümlesi, resmen günümüzü tanımlamaktadır. Yani, AKP iktidarının ‘reform’ dediği değişiklikleri toplumun % 55’i karşı iken, toplumun %100’ü benimsiyor izlenimi yaratması gibi. Buradaki önemli gerçek, Atatürk döneminde, ‘Kurtuluş Savaşı’ ile kendini gösteren kaçınılmaz özgün koşulsuzlukların  C.H.P’yi öne çıkarması ve C.H.P. ile  karşıtları susturmasıdır.  Doğrusu; C.H.P aracılığıyla; Laik, demokratik siyaset görüşü doğrultusundaki yeni fikirlerin halka aşılaması ve değişmeye karşı çıkabilecek  olası engelleri ortadan kaldırılmaya çalışılmasıdır.  C.H.P’nin işletmek zorunda kaldığı bu sürecin; Anadolu’nun tarihten gelen ve katılıkla varlığını  koruyan özgün sosyal ve kültürel yapısını ötelemesi, yani Gelenekleri silip süpürüp reformları yaşama geçirmesi, sonrasının C.H.P’si için şansızlıktır. Çünkü, bu noktada; Osmanlıdan kalan özgün siyasi ve sosyal yapının, radikal reformlarla harmanlanması gerekirken, C.H.P. aracılığıyla tek boyutlu dayatılması, yeni bir Anadolu özgünlüğünün ortaya çıkmasını engellemiştir. Burada işleyen yanlış sürecin tek suçlusu Atatürk ve C.H.P’si değildir, karşıt grupların da bu  ‘yeni ile eskinin harmanlamasına’ şiddetle karşı çıkıp, Osmanlı siyasi yapısının devamını istemeleridir.  Özellikle  Terakki perver Cumhuriyet Partisi gizdeki amacının bunlar olduğu savlanmıştır. Atatürk ‘Nutuk’ta ; Terakkiperver Fırka kurucularını; Cumhuriyet düşmanlığı, saltanatçılık, halifecilik, İngiliz yandaşlığı, isyan kışkırtıcılığı ve vatan hainliği ile suçlar.  Bu duruş, Atatürk duruşundan daha etkin olmuş olmalı ki,  Hilafet’in tekrar geri getirilmesi konusundaki TBMM yetkisi  kaldırılmamış ve günümüze dek hala kendini koruyabilmiştir. Ve o hilafet mantığı  günümüze  dek taşınmıştır.  Eğer, muhalifler bu bağlamdaki katı duruşlarını kırabilseler , emperyal güçlerden ülkelerini kurtarmak için verdikleri  Kurtuluş Savaşı’ndaki silah arkadaşlarını ürkütmeseler  ve onlarla uzlaşabilseler-uzlaşıya yanaşsalar-, Anadolu için, batılılaşma(modernleşme) boyutundaki  yeni bir özgün sosyal ve kültürel yapıyı oluşturabilirlerdi.  Her ne kadar  liberalizm yanlısı olduklarını söyleseler de, tıpkı bugünkü iktidarının reformları kullandığı gibi , serbestlik(Liberalizm) anlayışını, Hilafet ve Osmanlıya dönüşün aracı olarak kullanmayı amaçlamışlardı.  Ve bunu  yaşattıkları olaylarla kanıtlamışlardır. Örneğin; Şeyh Said İsyanı’nın başlaması(Şubat 1925) ve ardından İnönü hükümeti nin, “Huzurun Sağlanması Yasası(Takrir-i Sükün)”adıyla  otoriter yasa çıkarması(Mart 1925).  Sonrasında; Mustafa Kemal Paşa’ya düzenlenecek ‘İzmir Suikastı’nın ortaya çıkarılması(Haziran 1926) ve   1927’de kapatılan, devrim mahkemeleri niteliğindeki  İstiklal mahkemelerini tekrar devreye sokulması. Tüm bunlar; önceki yere dönüş(İrtica), yani Hilafete dönüşün önünün almak ve bu bağlamdaki toplumsal  tepkileri tetikleme olasılığı olan  basını  ve muhalifleri susturmak için yaşama geçirilmişti. Daha net söylemle; önceki koşullara dönüş olan, Osmanlı saltanatını ve Hilafetini isteyen aşırı tutucu ve ilerlemelere karşıtı, toplumsal ya da siyasi bir hareketin önünü almak için yasalar ve Mahkemeler gündeme getirildi.  Uğur Mumcu'nun dediği gibi , savaş ve ihtilal gibi özel durumlarda isyancı, bozguncu ve karşı devrimcilerin yargılandığı anti-demokratik "infaz kurulları" olan  İstiklal mahkemeleri ve yasalar bir boyutuyla İdeolojiyi besleyen yapılanmalardı. Muhalifler bunun adını ‘Kemalist otorite’ diye tanımlayarak, günümüze dek taşıdılar. Bu karşıtlığı işleyenler günümüzde yeni bir otoriter süreci başlattılar .  Ve, 21. Yüzyıldaki günümüz iktidarı, ödün verdiği batı emperyalleriyle bütün hareket edip ‘Hilafeti kurumsallaştırma’ savaşı verme noktasına getirdiler, olayları. Öyle ki, 1954-1958 yılları arasında 238 gazeteci iktidara karşı yazılar yazmak suçundan mahkûm edildi. Günümüz Türkiye’sine bakıldığında AKP hükümetinin neden Menderes dönemini desteklediğini daha iyi
anlayabiliyoruz. Atatürk ve arkadaşları , salt zamanlarında değil ileriki zamanlar için de böylesi politik yapı tehlikesi gördüğü için, geçici  otoriter bir yapıyı korumuşlardır, ta ki 1946’lara dek.  Zaman-zaman,  belli süreç korunması gerektiği konusunda düşünceye kapılmak, günümüzü izlerken hiç de yanlış bir düşünce olmadığını söyleyebilirsiniz.)
F.Weiker, Atatürk dönemindeki modernleşme değerlendirmesi ile ilgili ise şunları söylüyor;
“1930 yılında Türk politikasının modernleşmesindeki en önemli olaylardan biri, Atatürk’ün en yakın arkadaşlarına kurdurduğu bir muhalefet partisi olan ‘Serbest Fırka’nın ortaya çıkışıdır(12 Ağustos 1930). Serbest Fırka, türlü renklerdeki muhaliflerin canlanarak içerisnde toplandıkları bir kuruluş haline geldikten ve 99 gün yaşadıktan sonra dağıldı. Bununla birlikte Terakkiperver Fırkayla Serbest Fırka’nın, 1946’dan sonra Türk politik hayatındaki acı çekişmelerde ön plana geçecek üç mesele ortaya çıkarmış olmaları manidardır(anlamlı). Terakkiperverler, reformların çok hızlı gerçekleştirildiğinden, laikliğin de gerektiğinden fazla zorlayıcı olduğundan şikâyetçidirler. SF ise daha çok siyasal ve bireysel özgürlük istiyor, aynı zamanda C.H.P.’nin ekonomide devlete fazla rol veren politikasına çatıyordu. Serbest F’nın uğradığı başarısızlık, Atatürk’ün 1930’lardaki reform politikasının tuttuğu yepyeni yönün temelini meydana getiren noksanları ortaya koymuş olması bakımından önem taşır. Serbest F. denemesi, önceki dönemlerde Türkiye’yi çok partili hükümete hazırlama çabalarının ne kadar yetersiz olduğunu ortaya çıkarmıştır. Siyaset alanındaki elit tabaka Cumhuriyet fikrini kabul etmiş ve bütün Cumhuriyet kurumlarına sıkı-sıkı bağlanmıştı. Fakat parti doktrininin aşılanışındaki sertlikle parti tahakkümünü kontrol edememe bir araya gelince, elit tabakanın bağlılığına, çok partili durumda gerekli siyaset ustalığının eklenmesini engelleyen bir sonuç doğurdu. Serbest F’nin başarısızlığı biraz da elit tabakanın, müsamahakâr bir  “sadık Muhalefeti”nin ihtiyaçlarına cevap vermeyişindendir… Bu elit sadece halka dikte etmeye çalışmıştı, serbest bir seçimde kazanmalarını sağlayacak şekilde halk desteğini kazanmak için halkın çıkarlarına hizmet etmesini bilmiyorlardı; ekonomik toplumsala kalkınmada gerçek hamleler yapmak için gerekli yoldan halkın enerjisini harekete geçirebilme yeteneğinden yoksundular. SF serüveni aynı zamanda geniş halk yığınlarının reformlardan etkilenmediğini ve daha eski muhalefet gruplarının ardı sıra gitmeyi nasıl olmuşlarsa, SF’da kümelenen gerici fırsatçıların ardı sıra gitmeğe de o derece hazır oldukları gerçeğini ortaya koymuştu”
Bu, Atatürk döneminde çok partili sisteme neden geçilmediğinin en somut tanımıdır. Hatta, 1946 döneminin de erken bir çok partili döneme geçişin tanımı…Fakat bunu demokratik bir doğru olarak görmeniz ne kadar yanlış olmaz ise,  Kurtuluş Savaşı’ndan yeni bir çıkmış yaralı bir toplumda, disipliner süreci işletmeden, erken başlatılan bir demokratik seçim ortamının gerici güçlerin yönlendirmesiyle, toplumu ideolojilerine eklemlendirecekler tezi de o denli yanlış olmasa gerekir. Şu ifade bu savı doğrulamaktadır; “SF’da kümelenen gerici fırsatçıların ardı sıra gitmeğe de o derece hazır oldukları gerçeğini ortaya koymuştu”
F.Weiker devam ediyor: “ 1930’larda üzerinde en çok durulan husus, elit  tabakaya demokratik hükümet tekniğini öğretmek ve halk yığınlarını modernleşmeye ikna edebilme aracı olarak şehirle köy arasında bağlantılar oluşturmaktı…Halk topluluğu merkezleri olarak(köylerde de halk odaları) kuruldu. Bunlar grup çalışma merkezleri olarak tarım ve dülgerlik konularında pratik bilgiler verdiği gibi, modern Cumhuriyetin esasına ve çıkarlarına uygun siyasal eğitim de sağlıyordu. C.H.P ise katı bir parti hüviyetinden daha  esnek bir kuruluş hüviyetine kaymış, ademi merkeziyeti sağlamak ve topluluktaki öteki öğelerle  ilişkileri geliştirmek için de büyük çabalar harcamıştı… Atatürk’ün 1938 yılında ölümünden sonra de durum hemen hiç değişmeden sürdü. Bununla  birlikte, Atatürk’ün halefi İsmet İnönü’yü Cumhurbaşkanı olarak C.H.P. içinde destekleyen Liberal unsurlar gittikçe artıyordu….gittikçe sabırsızlanan bir grup genç parti liderine cesaret verdi. 1946’da uluslar arası durum normal siyasete dönülmesine elverdiği anda,  muhalefet partileri serbest bırakıldı. Demokratik Parti de(D.P.) C.H.P. gibi Türkiye’nin dört bir bucağına nüfuz eden bir örgüte sahip oldu…Muhalefeti destekleyenlerin arasında Türkiye’nin en muhafazakar köylüleri, iş çevrelerinin büyük bölümü ve aydınların çoğu buluşuyordu. DP’nin ilk önderlerinin çoğu C.H.P. içinde değerli bir eğitim ve tecrübe kazanmışlardı. Partinin kurucusu, Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan, 1946’da C.H.P’ye başkaldırana kadar, bu partinin üyeleri ve milletvekilleri idiler…D.P, bütün saldırılarını C.H.P’nin tek parti devrinde empoze edip ikinci dünya savaşı sırasında artırdığı C.H.P. devletçiliği ve medeni özgürlük kısıtlamaları iddiaları üzerinde yoğunlaştırdı…Bununla birlikte her iki parti arasındaki çekişmelerin özü, devletçilikle serbest teşebbüsün, ya da tam siyasal özgürlükle kısıtlı siyasal özgürlüğün karşılaştırılmasından çok, bu fikirlerin Atatürk ihtilalının daha geniş çaptaki çatısıyla olan ilişkisi üzerine idi….Türkiye’nin o sıralarda-ve hala da- ekonomik kalkınmanın sayısız işlerini başaracak yeter sayıda tecrübeli müteşebbisten yoksun bulunduğu bir gerçekti…1946’ya kadar iş çevreleri CHP’ye düşman kesildiler ve DP’yi destekleyerek siyasete ağırlıklarını koyma fırsatından yararlanmaya baktılar. Siyasal özgürlük CHP zamanında kısıtlanmıştı, ama yetkililer bunun gerekli olduğuna inanmışlardı. Öteden beri demokratik olmayan etkenlerle hareket eden ve başlıca laiklik aleyhtarlarından meydana gelen grupları siyaset sahnesinden uzak tutmanın gerekli olduğu görüşü savunuluyordu.….CHP iktidarı otoriter olmakla birlikte asla totaliter değildi, ne var ki, toplumsal reformları hızlandırmak isteyenlerle istemeyenler arasında bir çatışma çıktığı zaman daima hızlı reform taraftarları ağır basardı. …”

Halk Fırkası(9 Eylül 1923) ve sonradan Cumhuriyet eklenerek Cumhuriyet Halk Fırkası (10 Kasım 1924), Terakki Perver  Cumhuriyet Fırkası(17 Kasım 1924),  Serbest Cumhuriyet Fırkası(12 Ağustos 1930), tüm bu partiler, demokrasiye geçişin sancılı kurumlardır. Eğer Atatürk Otoriter faşist bir yapıya evet diyen bir kimlik olsa, neden  parti kursun veya partiler kurdurtsun ki. Parti kurduruyor, kurdurttuğu parti ben senin devrimlerini ve düşünceni yıkacağım deyince Atatürk otoriter oluyor. Soruyorum,  Kurtuluş Savaşı’nın yarattığı özgün koşulsuzlukların devam ettiği süreçte kurmuş olduğunuz Cumhuriyet’i, modernleşme ve aydınlanma   sürecini korumak için siz ne olurdunuz ? Dahası,  Hilafeti geri getirmek isteyen ve de emperyallerin sürekli sizin açığınızı kolladığı anda, siz ne kadar özgürlükçü demokrat olabilirdiniz?
 Atatürk’ün bu koşuların getirdiği  otoriter duruşunu  batı asla totaliterlikle örtüştürmemesine karşın, bugün birileri Atatürk ve dönemini diktatörlük olarak tanımlamaları size düşündürücü gelmiyor mu?
DP’nin kuruluşuna amacına baktığınızda; özgür demokratik toplum yapısı istemi yatmaktadır. Buna kimsenin itirazı yok, hatta o dönemin CHP’sinin de. Fakat detaya indiğinizde, DP’yi kuranların birçoğunun Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurucuları olduğunu görüyorsunuz.
Kimler DP’yi istiyordu ve  kurdu?
Kuranların büyük kısmı için CHP’nin bir nevi okul olduğunu öncelikle belirteyim.
Aşırı Muhafazakar Anadolu insanı(Özellikle, kafirleşiyoruz diyen ve dedirtilen köylüler), CHP’ye karşı olanlar, Laik Cumhuriyete karşı olanlar ve hilafeti isteyenler, CHP’nin devletçiliğine şiddetle karşı olan ve yabancı sermayenin Türkiye’ye girmesini isteyen  yerel eşraf. Batı bile; serbest girişimin koşullarına yerine getirecek yerli burjuvazinin olmadığını, üzerine basa-basa söylerken, yerel eşrafın  ‘ ille de yabancı sermaye ve serbest girişim ‘direnişi, üzerinde durulması gereken konuların en önemlisi. Dahası , ülkenin kalkınamamasının ve de  bugüne gelinişin miladi...Bugün kalkınıyoruz söylemlerin, DP’nin ilk yıllarının da söylemi olduğunu unutmayalım.
Kurulan tüm partilerin-ki DP dahildir- programının açıklanırken "Parti, dinî düşünce ve inançlara saygılıdır" ilkesinin vurgulanmasıdır.Hatta bu durumu Atatürk Nutuk’ta  şu şekilde eleştirmiştir;
"...'Parti, dinî düşünce ve inançlara saygılıdır' ilkesini bayrak olarak eline alan kimselerden iyi niyet beklenebilir miydi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri cahilleri, bağnazları ve hurafelere inananları kandırarak özel çıkarlar sağlamaya kalkmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti, yüz yıllardan beri, sonu gelmeyen felâketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakârlıkların gerekli olduğu pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş miydi: Cumhuriyetçi ve yenilikçi olduklarını zannettirmek isteyenlerin, yine bu bayrakla ortaya atılmaları, din! bağnazlığı coşturarak, milleti, Cumhuriyet'e, ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi?
Günümüz siyasi oluşumlarının tıpkısının aynısı değil mi?
“DP Hükümetinin 1950 Mayısında kuruluşundan, 27 Mayıs 1960’da devrilişine kadar geçen on yılın en belirgin özelliği, Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasındaki, hiç durmadan artan kutuplaşmadır. İki parti arasında, 1960 yılında zirvesine ulaşan giderilmesi imkânsız husumet, Demokratların iktidara gelişinden az sonra başladı. Bellibaşlı iki meseleden biri dinin Türk hayatındaki rolü, öteki de siyasal özgürlüklerin sürdürülmesi idi. Ekonomik politikaların önemi bunlardan aşağı kalmıyordu” diyerek, ‘Demokrat Partinin yükselişi ve Çöküşü’ bölümüne giren  Amerikalı Walter F.Weiker söylemlerini şöyle sürdürüyor:
“ Laisizm alanında, 1949’da CHP, anne ve babalar yazılı olarak çocuklarının din dersi almalarını istedikleri taktirde, okullarda din eğitimi görmelerine razı olmuştu. Hâlbuki Demokratlar bunu değiştirerek, anne ve babalar çocuklarının din dersi almaların istemediklerini yazılı olarak bildirmedikçe bütün Müslüman çocuklarının din dersi görecekleri şekline getirdi. Yeni din liderleri yetiştirmediği taktirde Müslümanların ya toptan yok olacağı ya da cahillerin eline kalacağı şeklindeki esaslı itirazı önlemek amacıyla CHP, Ankara’da bir ilahiyat fakültesi kurulmasını, ayrıca imamların müstakil eğitim görmesini kararlaştırmıştı. Demokratlar İmam yetiştiren kurumların sayısını artırdıkları gibi bu kurumların muhafazakâr bir renk almalarına da göz yumdular. 1950’de azanın Arapça okunmasını yasaklayan, 1928 yılında konulmuş olan kanunu da kaldırdılar. Bütün Türkiye’de, derhal Türkçe ezan bırakıldı ve Arapça ezan okunmaya başlandı…Dinsel yayınların ortaya çıktığı görüldü. Çeşitle tarikatların kalıntıları yavaş-yavaş başını kaldırmaya başladı… bu tarikatlar içinde, mesela nur tarikatı gibi en belalılarına karşı da 1959-60 yılları arasında şiddetli bir sindirme politikası uygulandı. CHP’lilerin yapabilecekleri en somut eleştirme, belki de, hükümet fonlarının büyük kısmının şehir, kasaba ve köylerde cami yapmaya harcanmış oluşudur. Diyanet İşleri Müdürlüğünce yapılan bir tahmine göre, 1950 ile 1960 yılları arasında 5 bin cami kurulmuştur. Bu sayı Milli Eğitimi Bakanlığı tarafından verilen, aynı süre içinde yapılan yeni okul sayısına eşittir. Bir muhabirin değdi gibi, ‘….kıt mali kaynakları ele geçirmek için yapılan sessiz mücadele, Türkiye’de Laiklikle Müslümanlık arasında cereyan eden daha büyük mücadelenin sembolüdür.’
DP döneminin Laikliğe ihanet, dini istismar, ibadet özgürlüğünün ihyası(geliştirilmesi)  dönemi mi, yoksa yeni bir  ‘Modernleşmiş Müslümanlık’ döneminin başlangıcı mı olduğu konusunda Türkiye’de daha uzun yıllar tartışmalar sürüp gidecektir(Bu noktada şu antparantezi açmak zorundayım. Modernleşmiş Müslüman. Soruyorum, analarımızın, yanı Anadolu kadının  ‘görünen saçının perçemiyle o’na güzellik katan ‘ o kutsal başörtüsünü modernleştiriyorum diyerek türban karanlığına dönüştürenler ve bunu  ‘ılımlı İslam yalanıyla besleyenler’ bugün daha mı modern Müslüman yarattıklarını düşünüyorlar ?) ….İkinci önemli mesele, gerek uluslar arası, gerek Türk politika çevrelerinde en çok gürültü koparan ve en sonunda Menderes’in devrilmesine yol açan mesele, siyasal özgürlük idi. DP liderlerinin bazıları daha 1950’deki seçim zaferlerinin üzerinden çok az bir zaman geçtikten sonra, eleştirmelere karşı aşırı bir hassaslık göstermeye başladılar. 1953 yılından itibaren, en sonunda basın, üniversiteler ve muhalefet partileri üzerine şiddetli koyan seri halinde kanunlar geçirildi Meclisten. Pek tabii, bu kanunların hiç biri bu eleştirme müesseselerinin özgürlüğüne açıkça karşı değildi. Kanunların çoğu Atatürk ihtilalı çatısı içinde akla yakın gösterilebilecek bir çerçeve içine oturtulmuştu. Asıl önemli mesele bu kanunların uygulanmasının yorumlanışıydı.
Mesela, 1953’te yargıçların…., siyasi tayinlerin yapılabilmesini mümkün kılacak şekilde, pek çok yargıç makamının boşalması sağlandı…Profesörlerin siyasi faaliyette bulunmaları yasaklandı. Dinin propaganda aracı olarak kullanılmasını yasaklayan kanun, CHP’yi, dinin muhalefete karşı kullanılacağı korkusuna düşürdü.(Zannedsem DP bu kanunun kaldırınca  CHP böyle bir korku yaşadı denmek isteniyor) Ve yine 1953 yılının sonlarında hükümet, tek parti döneminde halk parasıyla gayri kanuni olarak kazanılmış olduğu gerekçesiyle CHP’nin bütün mal ve mülküne el koydu. 1954’de hükümete, yargıtaya başvurma hakkı tanınmadan memurları işten uzaklaştırma yetkisi verildi.. Seçim kanununda daha sık kısıtlamalar getirildi, devlet radyosunun siyasal propaganda aracı olarak kullanılması yasaklandı( Buradaki, yasaklama muhalefet için geçerli idi, aksine DP Radyoyu partizan emelleri için kullandı).  1955 yılında, yurt içinde konuşma yapmak için geziye çıkan CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek tutuklandı. İnönü’nün damadı, Metin Toker hapse atıldı. Ulus gazetesi ile birlikte 5 gazete kapatıldı. İstanbul’da 6-7 Eylül’de Rum azınlığa karşı girişilen saldırı(6-7  Eylül Kanlı Pazarı) hareketlerinin, Kıbrıs anlaşmazlığında görüşünü kabul ettirmek  amacıyla hükümet tarafından bilerek organize ettiği düşünülüyordu.1956 yılında aynı şeyler daha da fazla olmak üzere görüldü(Ne kadar benziyor günümüz iktidarına değil mi?). ..gazetelerin kapatılmasını, gazetecilerin hapse atılmasını mümkün kılan ikinci bir basın kanunun birincisine eklendi.  Genel seçimlerden önceki 45 günlük süre dışında siyasi parti toplantılar menedildi.. Aynı yasaklama her türlü seçim propagandasına da uygulandı ve polise, ‘gayrikanuni siyasi topluluklar’ üzerine ateş açma yetkisi verildi.. Bu kanuna dayanılarak, yurt içinde gezide bulunan Kasım Gülek vatandaşla tokalaştığı için tutuklandı. Üniversitelere müdahale edilmeye başlandı.
Yaklaşan 1957 seçimleri dolayısıyla, muhalefetin birleşik cephe kurmasına imkan vermemek için…koalisyonu meneden  bir kanun çıkarıldı. Bir ilde en çok oy alan partinin-oyların çoğunluğu olmasa bile- o vilayetin bütün milletvekillerini kazanmasını öngören yeni bir seçim kanunun da DP’nin seçimlerde zafer kazanmasını büyük ölçüde garantilemiş oluyordu…Milletvekillerinin bakana sorabileceği soruların sayısı azaltıldı…, basına haber verilmesi yasaklandı.
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR DÜZLEMİ
evesbere@mynet.com
sevket-che@hotmail.com.tr
GSM: 0506 609 00 32

ABD, FRANSIZ VE RUS GÖZÜYLE 27 MAYIS   DEVRİMİ-2


1958’den itibaren Türkiye düzenli bir hızla kaba  kuvvet politikasının eşiğine doğru itilmeğe başladı. 1957 seçimlerinin dürüst yapılmadığı suçlamaları, hükümetin seçimlerin genel sonuçlarını hiçbir zaman resmen yayınlamamsı yüzünden daha da önem kazandı. Cezaevlerindeki gazetecilerin sayısı günden güne artmağa başladı.
1959 yılın ilk ciddi kaba kuvvet hareketi görüldü…İnönü, Uşak’ta DP partizanlarının attığı taşla yaralandı. …İnönü dönüşte İstanbul’da da DP partizanlarınca  hedef alındı. Ve tüm bunlar basında sansürlendi.

1959 yılında geçen bir başka olayı da unutmamak gerekir. Bu yılın Şubat ayıda, Kıbrıs antlaşmasını imzalamak üzere Londra’ya giden Türk Delegasyonundan 15 kişinin öldüğü uçak kazsında Menderes sağ salim kurtuldu; kazadan kurtulması üzerine kör inançları olan birçok köylünün gözünde nerdeyse insanüstü bir nitelik kazandı. Böylelikle Başbakanın köylüler arasında zaten güçlü olan desteği daha da güçlendi ve bu destek Milli Birlik Komitesine, Yassıada’da Adnan Menderes’e ölüm cezası verip verilmemesi konusunda hayli düşündürdü( Kazada, 14 kişi yaşamını yitirirken; Rifat Kadizade, Şefik Fenmen, Melih Esenbel ve Adnan Menderes kurtulmuştu. Benim; politik duruşunu muhafazakarlıkla  yönlendiren köylüm, sadece Menderes7i erenler mertebesine çıkarıyor )..
F.Weiker, ‘Menderes Rejiminin Sonu’ bölümündeki değerlendirmeleri günümüz  iktidar duruşu ile birebir örtüşmektedir; “…Menderes’in en büyük gafı belki de, siyasal karışıklıkları bastırmakta orduyu kullanmış olmasıdır. Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’un, kendi kendini olduğu kadar Başbakanı da ordunun hükümete sadık kalacağına inandırmış olduğu anlaşılıyor. Bununla birlikte, olaylara doğrudan karıştırılmamış olsaydı bile, ordunun gittikçe kötüleşen siyasal durumun ortasında uzun zaman kayıtsız kalmayacağı belliydi…  İnönü ve birkaç milletvekili Kayseri şehrine gitmekte oldukları sırada,  yolları askerlerce kapatılmış, K ayseri valisi İnönü’nün bulunduğu kompartımana gelerek, Kayseri halkının kendilerine karşı galeyan içinde olduğunu bildirdi ve emri tebliğ etti. İnönü emri yırttı…İnönü kompartımanında otururken kalabalık gruplar halinde subaylar, askerler ve siviller gelerek CHP liderinin ellerini öpmüşler  ve o’na saygılarını  sunmuşlardı. . Subaylar, yolu sadece emre itaatsızlık yüzünden divanı harbe verilmemek için kapadıklarını İnönü’ye açıkça söylemişlerdi….CHP, TBMM’ine, yolsuzluk idialarıyla ilgili bir soru önergesi verdi. Eski bakanlardan sadece birinin yolsuzluk kazancı 7.500.000 TL olduğu iddia ediliyordu…. Samet Ağaoğlu’nun bir saat süren ve doğrudan doğruya İnönü’nün kişiliğini hedef tutan saldırıcı konuşmasını yaptı. Demokrat Parti’nin en partizan üyelerinden olan başkan TBMM başkanı bile İnönü’nün bu saldırılara cevap verme ve iddiaları  yalancı çıkarma hakkını tanımazlık edemedi; tecrübeli devlet adama ünlü konuşmasanı yaparak, ‘Eğer bu yolda devam ederseniz sizi ben bile kurtaramam’ dedi…., DP milletvekillerinden biri(meclis yasalarını ihlal ederek) tabanca çekti,  ama arkadaşları herhangi bir zarar vermesinin önüne geçtiler. Tabanca çeken DP’linin yerine,  kavga  çıkardı diye CHP’li milletvekili çıkarılınca, bütün CHP Meclis Grubu başta İnönü olmak üzere salonu terk etti. Önceden düzenlendiği besbelli bir  plana uygun şekilde, CHP salonu terk edişinden birkaç dakika sonra, Meclis oyuyla Tahkikat Komisyonu kuruluverdi….Tahkikat Komisyonu, DP’nin en partizanları olarak tanınmış 15 milletvekilinden meydana geliyordu. Komisyon, kurulur kurulmaz, memlekette bütün siyasi faaliyeti ve soruşturmasıyla ilgili her türlü yayını yasaklayan bir karar aldı. Bununla birlikte, Tahkikat komisyonunun resmen geniş yetikler veren Kanunun çıkmasıyla, çok kısa bir süre sonra, ayaklanmayı doğracak olay yaratılmış oldu…Yeni kanun ve İnönü’nün Meclis’ten  tardının(Türkçesi kovulma. Tart Fransızca ve Arapça bir sözcük) uyandırdığı tepkiler, 28-29 Nisan’da İstanbul ve Ankara Üniversitelerinde kanlı çatışmalara yol açtı….27 Mayıs İhtilalı 4 saat içinde tamamlandı. Stratejik noktalar ele geçirildi…27 Mayıs sabahı erken saatlerde TSK Türk ulusuna ve dünyaya bir mesaj yayınlayarak….”
27 Mayıs 1960 Devrimi’ni algılayabilmek için yaşanan süreçleri harmanlayarak tekrar gözden geçirelim;
20 Nisan 1957'de işçi sendikaları konfederasyonu ardından, 5 büyük sendika birliği daha kapatıldı. Aynı zamanda muhalif partilere karşı sert tedbirler alındı. Partilerin seçim dönemi dışında açık hava toplantısı yapmalarını içeren kanun çıkarılarak yasaklar getirildi. Kapalı yerlerdeki toplantılar Valinin veya  yörenin en büyük mülkî amirinin iznine bağlandı. "Hedef göstermeksizin ateş açmak" yetkisi getirildi. 1954 seçimlerinden sonra kendilerine oy vermeyen şehirleri cezalandırıldı. Kırşehir ilçe yapıldı. Malatya ikiye ayrılarak, bir bölümüne Adıyaman dendi.
DP; Orduya el attı; olası sıkıntıları aşmak amacıyla emekli Mareşal Fevzi Çakmak'ı 1946 seçimleri öncesinde 14 generalle birlikte milletvekili adayı gösterdi. 1946 seçimlerinden sonra CHP yönetiminden memnun olmayan alt rütbeli subaylar DP saflarına aldı.
1950 genel seçimlerini kazandıktan sonra, askerlerin tepkisi konusunda endişe duydukları için; Menderes hükümeti güvenoyu alır almaz, sadakatlerinden kuşku duydukları generallerle birlikte Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarını görevden alarak geniş çaplı tasfiye hareketi başlattılar. Belli süreçlerde bu tasfiyeler devam etti. Örneğin bir  Tasfiye sürecinin doğrudan nedeni olarak bir albayın darbe girişimini Menderes'e bildirmesi gösterilir(AKP iktiraının eylemleriyle örtüşmediğini söylemek çok büyük yanlışlıktır). DP’nin kendisini rahatsız etmesi normaldir, çünkü; İnönü'nün sınıf arkadaşı Abdurrahman Nazif Gürman, Genelkurmay Başkanıdır. CHP'nin baskıcı yönetiminden şikayetçi olanlar, DP iktidarıyla fazlasıyla rahatsız olmaya başladılar. 1957 Aralık ayında dokuz subay tutuklandı. Savunma bakanlığı geniş çaplı bir komplodan dolayı bu tutuklamaların olduğunu duyurdu(AKP iktidarı resmen Menderes icraatlarının kopyacısı, yani abartılı uygulayıcısı, çünkü subayların yanında paşaları da tutukladı. Bir fark var, DP döneminde askerler beraat etti.)
Ve;  27 Mayıs 1960  İhtilalin-Ki bana göre iki nokta hariç, 10 üzerinden 8  Devrim idi- düğmesine basıldı.
Olaylar, 27 Mayıs gününe dek beli süreçlerde devam etti.Ve bu olaylarda,  İstanbul Üniversitesi’ni basan polislerin açtığı ateş sonucu, Turan Emeksiz adlı öğrenci öldürüldü.
Bu süreçlerde başka  yaşamını yitirenler de oldu, fakat tümü kaza ölümleri olarak kayıtlara geçti. Örneğin, Teğmen Ali İhsan Kalmaz Ulus PTT binasını teslim alırken, paniğe kapılan askerin silahındn çıkan kurşunla yaşamını yitirmiş, TED İlkokul öğrencisi  Ersan Özey,  27 Mayıs’ı kutlarken Tankın üzerinden düşerek yaşamını yitiren  Lise öğrencisi Nedim Özpulat  ve   Harp Okulu öğrencisi Sökmen Gültekin’in de  ateş alan silahla  yaşamını yitirdiği söylenir.
Bu da 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin kanlı bir darbe olmadığının, aksine  totaliter sürece giren sivil otoritenin, meşruiyete dönüştürülmesinin, sivil asker bütünselliğindeki hareketi olduğunun göstergesi.
Elbette ki Menderes ve Arkadaşlarının idamı, bu özelliği tümden yok eden bir antidemokratik duruşla birlikte evrensel  insan hakları ihlalidir.
Yıllardır; bu idam olayı üzerinde çeşitli savlarda bulunuldu. Ve hala bulunulmakta ve 27 Mayıs’ı gerçekleştirenler içinde birileri bu konuda suçlanmaktadır;
Örneğin; ülkenin köklü yapısal sorunları çözülmeden kısa süre içinde yapılacak seçimlerle iktidarın sivillere bırakılmasını reddeden 14 subay grubu bunların başında gelmektedir.
TSK’ne mensup 38 kişiden oluşan ve Başkanlığını, hareketin lideri iken kalp krizi geçirerek ölen General Nejat Tacan’ın yerine Cemal Gürsel’in getirildiği Millî Birlik Komitesi(MBK), Ilımlıların başında gelen Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun yürüttüğü bir tasfiye sonucu, demokratik yaşama geçişe karşı çıkarak ordunun yönetimde kalmasını savunan 14 üyenin yurt dışına görevli olarak gönderilmesi ile(Fazıl Akkoyunlu, Rıfat Baykal, Ahmet Er, Orhan Erkanlı, Numan Esin, Orhan Kabibay, Mustafa Kaplan, Muzaffer Karan, Münir Köseoğlu, Muzaffer Özdağ, İrfan Solmazer, Şefik Soyuyüce, Dündar Taşer, Alparslan Türkeş.) üye sayısı 23'e düşmüştür.ve de askeri yönetimin geçici olmasını savunan grup yönetimi kesin biçimde ele geçirmiş oldu.
M B K çıkardığı ilk kanunla birlikte 1924 Anayasası'nın birçok hükmünü değiştiren geçici bir anayasal süreçle, 27 Mayıs 1960 harekatına ‘Devrim’ niteliği kazandıran ve uygar toplum yapısını kurumsallığa sokan yeni bir Anayasa hazırladı(9 Temmuz 1961) ve ardından  15 Ekim 1961'de yapılan genel seçimlerden sonra 25 Ekim 1961'de M B K'ne, dolayisiyle askeri rejime son verdi. İşte bu noktada, askeri rejimin sivilleştirilme süreci başladı ve  MBK üyeleri, yeni anayasa gereği kurulan Cumhuriyet Senatosu'nun ömür boyu "doğal  üye"leri oldular-ki bu askeri vesayeti başlatan ve hiç de demokratik olmayan bir sürecin başlangıcıdır- Bu sürece karşı çıkan  C.Madanoğlu’dur.
Madanoğlu için Amerikalı bilim adamı, Walter F. Weiker bakın ne diyor; “Bir dereceye kadar ilgi çekici olan ikinci kişi de Tümgeneral Cemal Madanoğlu’dur. Tam anlamıyla bir asker olan ve görünüşe göre kişisel politik ihtirası bulunmayan Madanoğlu, MBK’nin, on dört radikalı atan “Müdediller(Ilımlılar) kanadının lideri idi..Ordunun politikadan tamamıyla ayrı durması ilkesine bağlı kalan Madanoğlu, iktidar sivillere devredildikten sonra Tabii Senatör olarak Senato’ya giren MBK üyeleri arasında kendisine ayrılan koltuğu kabul etmemiştir. Gelecekte durumu belli olmamakla beraber, ordu politikada tekrar rol aldığı taktirde-ki kısa zamanda olacağa da benzemektedir-Madanoğlu adının yine geçeceğine şüphe yoktur(İsabetli bir tahmin, çünkü Madanoğlu böyle bir süreç yadı. Şöyle ki: Toplumsal ve siyasal huzursuzlukların artması karşısında, 1971 yılında ordu içinde alternatif çözüm yolları üretilmesine yol açmıştı. Sivil Kemalist, sol aydınlar ve Kemalist aydın askerler Doğan Avcıoğlu’nun öncülüğünde bir araya gelmeye başladı. Düşünce kaynağı D.Avcıoğlu’nun ‘Türkiye’nin Düzeni’ adlı kitabı, Yön Dergisi ve Devrim Gazetesi oldu. Sivillerden, İlhan Selçuk, Hasan Cemal, Uluç Gürkan ve İlhami Sosyal, askeri kanattan Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve emekli Cemal Madanoğlu bulunmaktaydı. Amaç, sosyalist askeri sivil yönetimdi. Fakat içlerinden bir generalin ihbar etmesiyle, askeri sağ kanat o ünlü “12 Mart Muhtirası”ni verdiler. Sol aydınlar bu muhtırayı yandaşlarının verdiğini düşünüp aldandılar ve çoğu göz altına alındılar ve Ziverbey Köşkü’nde işkencelere tabi tutuldular. Cemal Madanoğlu tutuklanarak yargılandı. Ardından, üç fidan; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edilerek, Menderes ve arkadaşlarının intikamı alınmış oldu…)
İktidarın sivillere bırakılmasını reddeden 14 subay grubunun başında Alpaslan Türkeş gelmekteydi. Alparslan Türkeş, bilindiği gibi; 14'ler ile ilişkisini sürdürdü. Çünkü;  yurt dışında sürgünde bulundukları süre içerisinde mevcut fikirlerini yaşama geçirmek istiyordu. Yani, Türkeş; sürgün yıllarında ülke hakkındaki düşüncelerini pratiğe geçirmek için yeni bir darbe zemini arıyor olmalı ki; Türkeş, milliyetçi çevreleri bir araya getirmek isterken, öte yandan, "İsmet'i asacağım" diyen ve 22 Şubat 1962-20 Mayıs 1963 darbe girişimcisi Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir - Fethi Gürcan ikilisiyle temas kuruyordu. Talat Aydemir'le anlaşamayıp darbeyi hükümete haber vermesine karşın yargılandı.
Amerikalı bilim adamı, Walter F. Weiker Türkeş için şunları yazmaktadır: “MBK’nin  üzerinde özellikle durulması gereken üçüncü sıması, hakkında çok yayın yapılan, çeşitli tartışmalara yol açan, Albay Alpaslan Türkeş7tir. Radikallerin lider olan bu zatın, kişisel politik ihtiras sahibi olduğu hemen herkesçe kabul ediliyordu ve on dörtler MBK’den uzaklaştırılana kadar, Türkeş, hemen-hemen her tarafta, C.Gürsel’in ardında ‘perde’ arkasındaki adam’ sayılıyordu…Turancılıktan yargılanan Türkeş’in Turancılığa duyduğu ilgi hala devam etmektedir….1957-58’de Türkiye7nin Washington Askeri Ataşeliğini yapan Türkeş, Mükemmel İngilizce konuşmaktadır. 27 Mayıs’tan az önce, Ankara’daki NATO Kara Kuvvetleri Kumandanlığı’nda bir göreve atanmıştır…Türkeş’in ihtilal öncesi faaliyeti hakkında dolaşan söylentilerden biri de, onun diğer bazı subaylarla birlikte ihtilalı ta 1956’dan beri hazırlamakta olduğu iddiasıdır…Türkeş konuşmalarında, Türkiye’nin her şeyden önce Atatürk’ün ulusu yönettiği döneme damgasını basan, özellikle halkçılık, Laiklik ve Devrimcilik alanındaki hızlı ve ‘hekimliğin sosyalleştirilmesi, toprak reformu ulusun kültürel kalkınması için’  zorlayıcı reform siyasetine dönmesi gerektiği şeklindeki görüşünü tekrar-tekrar belirtmiştir.”
Alparslan Türkeş’in ilginç ve gizemli bir geçmişi var; Kendisi gibi Lefkoşe doğumlu olan İzmit Milletvekili Hüseyin Sırrı Bellioğlu’nun yardımıyla Kuleli Askeri Lisesine geçici olarak kaydoluyor ve T.C vatandaşı  yapıldıktan sonra aslî kaydı gerçekleşiyor.
1944'te üsteğmen rütbesindeyken Nihal Atsız'la birlikte ""Irkçılık-Turancılık" davasından yargılanıyor, 1945 yılında Askeri Yargıtay kararıyla tahliye edilip 1947'de beraat ediyor. Ardından; 1955'de Harp Akademisi'ni bitiriyor ve de sonrasında  ABD'ye gönderiliyor ve burada Amerikan Harp Akademisi'ni ve piyade okulunu bitiriyor. 1955-1957 yılları arasında Washington'da NATO Daimi Komitesi'nde Türk genelkurmayı temsil heyetinde görev yapıyor. 1959'da Almanya'da Atom ve Nükleer Okulu'na gönderildikten sonra Albay yapıldı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı NATO şube müdürlüğüne getirildi. En önemlisi; 27 Mayıs 1960'dan kısa süre önce Elazığ'daki birliğinden Ankara'ya atandı ve Albay Talat Aydemir'in önerisiyle Milli Birlik Komitesi'ne (MBK) alınmasıdır. Darbeyi planlayıp yürütecek olan 37 kişilik MBK içinde yer aldı.
Darbe bildirisini 27 Mayıs 1960 günü radyodan okuyan bu boğuk ve ürkütücü sesin sahibi olan hırslı ve amaçlı radikal kimlik sanki gizemli bir güç sürekli bir yerlere taşımış.
Şu, yadsınamayacak bir gerçektir, gizli bir güç, birilerini sürekli bir yerlere hazırlar. Zannetmeyin ki bu hazırlanan kişinin yeteneğinden kaynaklı. Ülkemde öylesine yetenekler var ki, neden onlar değil de bunlar hazırlanır?
14’ler sürecinde Türkeş'in liderliğini kabul etmeyen Orhan Kabibay, Orhan Erkanlı, İrfan Solmazer üçlüsü Türkiye'ye(sürgünden) döndükten sonra 1965'te CHP'den, Muzaffer Karan her iki grubun da dışında kalarak TİP'ten meclise giriyorlar. Bu da gösteriyor ki; 14’ler içinde görüş birliği yok. Farklı ideolojilere sahipler. En radikalleri de; sonradan adını MHP yaptıkları, CKMP(Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi)’ye dahil olan, Alparslan Türkeş, Rıfat Baykal, Numan Esin, Muzaffer Özdağ grubudur. Ve MHP’ile başlayan sürecini biliyorsunuz. Burada dikkat edilmesi gereken;12 Eylül 1980 faşist darbesi yapıldığında tutuklanan Türkeş’in, ‘düşüncelerimiz iktidarda, biz içeride’ sözüdür. Bu da, ne denli radikal olduğu ve  böylesi  askeri darbeden yana olduğunun göstergesi.
Tüm bunlardan dolayı ve; "Biz bu harekete bir asayiş hareketi ve Ak Devrim dedik, 27 Mayıs bir ihtilâl değildir, bir ihtilâl olarak hazırlanmamıştır” ve de ; “ DP'lilerin suçlu olanları varsa onlar mahkemeye verilir. Haklarındaki hüküm ancak mahkeme kararıyla tespit edilir”  diyen Alparslan Türkeş’in;   Yüksek Adalet Divanı 'nda yargılanan Adnan Menderes ve arkadaşlarının idam edilmelerinin doğru olmayacağını vurgulayan-ki katılıyorum- ve sonradan  Milli Yol dergisinde yayınlanan mektubu bana inandırıcı gelmiyor.
Türkeş’in;  ihtilalı  1958-1959 yıllarında Talat Aydemir'den  öğrendiğini, sonradan ‘İsmet’i asacağım’ diyerek 27 Mayıs sonrası 2 darbe girişiminde bulunan ve asılan  bu Aydemir’in kendisine  hükümeti devirip Halk partisini, İsmet Paşa’yi getireceklerini, İsmet Paşanın büyük adam olduğunu söylemesi karşısında ,kendisinin de;  Atatürk gibi   ordunun politika dışı kalması gerektiğini, ayrıca da bir siyasî partiyi tutup onunla beraber olmayı diğer bir partinin iktidarına karşı hareket yapmayı da Türk Silâhlı Kuvvetlerinin şerefine uygun görmüyorum şeklindeki “Çok doğru söylemleri” ise  bana hiç inandırıcı gelmiyor. Çünkü; Talat Aydemir'e ret cevabı vermesine karşın  Kurmay Albay Faruk Ateşdağlı'nun teklifini kabul edip Elazığ'da bulunduğu 1958 yılında ordu içindeki gizli teşkilâta girmiş olması ve 27 Mayıs 1960 Devrim’ planın için; “Millî Birlik Komitesi, seçimlere kadar bir Kurucu Meclis'le birlikte                                                                                                                                                                                                                                                 teşrii(yasal) organı olarak görev yapacak, seçimlere Millî Birlik Partisi* olarak girecektir” demesi; en önemlisi, sonradan faşist ırkçılar tarafından katledilen. ADD’nin kurucusu, ’61 Anayasası’nın hazırlayıcısı Prof. Dr. Muammer Aksoy’un; ihtilal hukukunda idamlar hukukidir dediğini savlaması, benim aklımı tümden karıştıran bir Türkeş duruşu ile karşı-karşıya bırakıyor.
Yıllardır; din, ırk ve eski değerler(muhafazakarlık) üzerinden siyaset yapanlar, ‘Menderes’in idamını siyasi rant aracına dönüştürdüler ve oya tahvil ettiler. Özellikle, 27 Mayıs 1960 harekâtının, militan öncü kimliği Alparslan Türkeş’in Menderes üzerinden politikasını yadırgamanın ötesinde bana düşündürücü geldi. Düşündürücü gelen, yıllardır Amerikancılıkla suçladıklar ve Antiamerikancı duruşlarını milli görüşlerinin temel amacı getiren din üzerinden siyaset yapan ve de bugün iktidar olan siyasal erkin Menderes ve arkadaşlarının politikalarını örnek almaları ve idamları siyasi ranta dönüştürmeleri ve de Menderes’in yanına resimlerini koyup kendilerini demokrasi kahramanı ilan etmeleri…
Burada  üzerinde durulması gereken olgunun; günümüz iktidarının duruşu ile Menderes iktidarının duruşunun örtüşmesi. İnanın, her iki iktidarın eylemleri ve  politikaları müthiş benzerlikler taşıyor. İkisini birbirinden ayıran özellik,  bugünkü iktidarın Menderes iktidarına öykünürken, 27 Mayıs 1960  hareketine gelinceye dek yaşananları dikkate alarak politika ürettiği ve bağlamda  duruş sergilediğidir.
Bu duruştaki amaç; 1950-60 deneyimini kullanarak ömrünü uzatmaktır-ki karşıtların kuşku uyandıran duruşları bu sürecin sarkmasına katkıdır-
27 Mayıs 1960 Devrimi’ne darbe vuran Menderes olayından sonraki ikinci olay; 28 Ekim 1960’da askeri cuntanın altı Türk Üniversitesinden 147 öğretim üyesini** işten uzaklaştırdığına dair  Ankara’dan gelen  haber, gerek Türkiye içinde, gerek dışındaki akademik çevrelerde bir şok etkisi yaptı diyen F. Wieker’in değerlendirmesidir.
Walter F. Weiker , bu konuda şunları söylemektedir:
“ Yakın zamanlarda sivil hükümetlerin alaşağı edildiği öteki ülkelerde iş başına geçen askeri idarelerden ‘başka’ olduğu iddia edilen Türk askeri idaresinin karakterine, bu görünüşte keyfi hareket hiç de uygun düşmüyordu. Yaraya tuz biber eken tarafta, ihtilala yol açan düşüncesizce hareketlerin üniversiteler çevresinde yoğunlaşmış oluşuydu…1923 yılında Cumhuriyet’in ilanından bu yana ,üniversite muhtariyeti(özerkliği) üç döneme ayrılır. İlk on yıl içinde üniversiteler geniş bir muhtariyet sahibi idi. 1933 yılında hükümet yüksek öğretimi esaslı şekilde gözden geçirmeye karar verdi ve üniversiteleri sıkı bir kontrole tabi tutmaya başladı.. Üniversitelerin düzenlenmesi için atılan adımlardan biri, eski Dürülfünün’ün(Fen evleri-Üniversite) kapatılıp, modern İstanbul Üniversitesi’nin açılışı oldu. Fakültenin modernleştirilmesi, eski 151 profesörden sadece 59’ününn yeniden işe alınıp, Hitler rejiminden kaçan birçok Alman Profesörünün getirilmesiyle gerçekleşti. Her ne kadar hareket hukuken usule uygun idiyse de, 147’lerin kovuluşuna emsal teşkil etmiş olabilir. Bununla birlikte, işaret etmek yerinde olur ki, hükümet, açıkça devrim aleyhtarı hareketler veya beyanlar dışında(mesela Komünizm ve Turancılık) akademik özgürlüğe büyük saygı gösteriyordu. Üçüncü dönem, 1946’da Üniversiteler Kanunu’nun çıkışıyla başladı. Bu kanun Üniversitelere kendi rektörlerini seçme hakkını verdiği gibi, Üniversite Senatolarını ve fakülte üyelerini hareketleri veya fikirleri yüzünden yargılama hakkına sahip(yine fakülteler tarafından seçilen) Üniversitelerarası  Meclis’i yarattı…1948 yılında hükümet, Marksist görüşlere yanaşmakla suçladığı bazı profesörleri işlerinden uzaklaştırmak isteyince, kurnazca metotlara başvurmak zorunda kaldı ve Üniversitelerarası kurul Meclis profesörlerin işten uzaklaştırılmasını kuvveden fiile(tasarlanan şeyi gerçekleştirmek) çıkarmayı reddedince de, Ankara Üniversitesi Profesörlerinden dördünün bütçe tahsisat(ödeneği) kaldırıldı. 1946 kanunun, Üniversiteleri Alman sistemine göre-çeşitli konulardaki kürsüler çevresinde, kürsüyü işgal eden Ordinaryüs Profesöre ek ve onun altında bir fakülte kadrosu ile-düzenlenmişti. Kanuna, emirle emekliye ayrılma hükmü olmayışı da eklenenice, bu düzen pek nadir olarak bir  kürsünün boşalması dışında, terfi imkanlarını aşırı derecede sınırlandırıyordu. Alt kademedeki bir öğretim üyesinin terfi etmesi için ancak birisinin ölmesi gerektiği söyleniyordu ki, bunda büyük gerçek payı vardı…Durumun böyle olduğunu en iyi gösteren şeylerden biri de, Üniversite Profesörleri, akademik ve politik faaliyetler arasında asgari bir ayırım yapmaya bile zorlayamamalarıydı. Bununlar profesörlerin siyasetle uğraşmamları gerektiği söylemek istemiyoruz, ama edebiyat hocalarının gerçekten de derslerde, seminerlerde siyasetten söz etmeleri, adap sınırlarını da, hassas bir politik çevrede, basiret(ön görüş, sezgi) sınırlarını da aşan bir şeydi…Ama 1953’de, seçimler yaklaşırken, üniversitenin hükümeti gittikçe daha fazla eleştirmesi karşısında DP’lileri de etkilemiş ve düşüncelerini değiştirmiştir. …147’lerin kovuluşunun başlıca sorumlusunun 14’ler olduğuna genellikle inanılmaktadır. Her ne kadar bu hareketi MBK üyelerinin hemen-hemen tümü onayladılarsa da, kovulacak profesörlerin listesini hazırlamak v.b. ilk adım teşkil eden hazırlıklarda inisiyatifin(önceliğin) 14’lerin elinde bulunduğunu bizi inandıracak noktalar vardır. Ayrıca, Üniversite Senatosu, 147’lerin durumunu yeniden gözden geçirmek için onların dosyalarını istediği vakit, MBK’nin, bu dosyaları 14’lerin ‘Özel’ evrakıyla birlikte, onların atılışından sonra ortadan kayboyduğu cevabını vermesi dikkati çeker-syf 154….(Üniversite hocalarının siyaset dışında düşünülmesi, faşizan bir duruştur. Bu duruş; böylesi faşisan düşünceye sahip kimliklerin dayatmasıdır ve 27 Mayıs’ın devrimci çizgisini örselemiştir. Örseleyenler de 14’lerdir)”
27 Mayıs 1960 harekatına ‘Devrim niteliği kazandıran 1961
Anayasasının yapılış için Walter F.Weker şunları yazıyor:
“Türkiye’de 1961’de Liberal bir anayasanın ilanı, 20.yüzyılın manidar(anlamlı) siyasal gelişme örneklerinden birinde önemli bir dönüm noktası teşkil etmiştir…Anayasa bir yandan hükümete ve siyasal partilere azami manevra yeteneği sağlamakta, öbür yandan da, Menderes  rejimindeki gibi çok az bir oy farkıyla kuvvetin bir tek parti elinde toplanması yolunda girişilebilecek rekabeti önlemeye çalışmaktadır…1961 Anayasasını yapanlar da, kendilerinden öncekiler gibi, Batı Anayasalarını örnek aldılar. Türkiye’nin ilk Anayasası, 1876 Osmanlı Anayasası, 1831 Belçika Anayasası örnek alınarak hazırlanmıştır. Bu Anayasa  ‘Liberal, Monarşik(siyasal yetkinin babadan oğla geçişi) ve Fransızca yazılmış… Türkçeye adapte(uyarlama) edilen Belçika Anayasası, Türk şartlarına uygun düşmediği gibi, pratik olmaktan da tamamıyla uzaktı…1878 ve 1908 yılları arasında II.Abdülhamit tarafından rafa kaldırıldı, ancak 1908 Jön Türkler ayaklanmasıyla  yürürlüğe girebildi…Jön Türkler iktidarı kendi ellerinde tutabilmek için meclisin hükümranlığı(egemenliği) ilkesini çiğnediler…Hakimiyetin millete ait olduğu prensibini resmen ilk defa Atatürk, 20 Ocak 1920 yılında TBMM7inin kabul ettiği Anayasa Kanunun ile ilan etti. Ulusu yönetmek için gerekli bütün kudreti TBMM kendi elinde topladı; her ne kadar bu kuvvetlerin, Halife İstanbul’daki müttefik(anlaşmış, bağlaşık) işgalinden kurtuluncaya kadar onun adına kullandığı ifade edildiyse de,  TBMM’nin Halifenin yerini alışı daimiydi. 20 Nisan 1924 yılında TBMM tarafından yeni bir Anayasa kabul edildi. İşte 1960-61’de değiştirilen Anayasa bu Anayasa idi…1924 Anayasası ile bütün yetkileri TBMM’ne verilen Parlamenter bir Cumhuriyet kuruldu, ama adliye, tayin edilen görevlerini yerine getirmekte muhtardı(yetkili). Kişi hakları ve özgürlükleri, en Liberal Avrupa Anayasalarından alınmıştı. Daha sonraki yıllarda, Medeni Kanun, Ceza Kanunun, Ticaret Kanunun ve diğer kanunların esası bakımında Avrupa modellerinden yararlanıldı. Bu bakımdan, 1960’da, bilim adamlarının ilk işi, mevcut bütün Batı Anayasalarını incelemek oldu. Anayasaları geliştirilme seyri bir yıldan fazla sürdü ve bu süre içinde, ulusun bütün aydınlarının oyuna başvuruldu, referandum yapıldı ve bir sürü siyasal tartışma oldu. MBK7nin iktidarı alır almaz giriştiği ilk işlerden biri, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörlerinden yeni Anayasayı yazacak bir heyet tayin etmek oldu….MBK başkanı Gürsel, yeni Anayasa’nın tek odalı meclis yerine 2 odalı meclis sitemi, nispi seçim usulü(Oransal seçim usulü, partinin aldığı oranda milletvekili kazanması; günümüz sistemi), bir Anayasa  Mahkemesi gibi, Türk liderlerinin(Menderes hükümeti  hariç) yıllardan beri üzerinde anlaşmaya varmış oldukları  noktaları içine alacağını bildirdi.. Komisyon 2 gün içinde, bütün bu noktaları doğrulayan, aynı zamanda Anayasa’ya siyasal azınlıklar için insan hakları ve demokratik haklar sağlayan maddelerin de konulması teklifini ileri süren ilk raporunu verdi…En derin görüş ayrılığı, ihtiyatlı olmak bakımından ‘Kanuncular Grubu’ ile ‘Politik Grup’ diye adlandırabileceğimiz 2 grup arasında idi. Kanuncular grubu, kendi iddialarına göre Menderes hükümetinin Türkiye’nin demokratik politik sistemini değiştirmeye kalkışmasına imkan veren boşlukları dolduracak, imkan dahilindeki bütün koruyucu tedbirlerin ve kısıtlamaların Anayasa’ya alınması fikrini savunuyordu.. kanuncular, hangisi olursa olsun, iktidarı alacak siyasal partinin hareket özgürlüğünün sınırlandırılmasından yanaydılar. İki grubun en sonunda bir adım bile atamayacak şekilde çatıştıkları nokta buydu….Politik grup, kanuncuların ortaya attığı meselelerin hepsine karşı idi. Onlar hızlı bir toplumsal, ekonomik, ve politik kalkınma için gerekli dinamizmin sağlanması bakımında başlıca, 7iler görüşlü’ siyasal partilere dayanılması tezini savunuyorlardı.. Politik alandaki herhangi bir yeniliği engelleyebilecek her şeyden kaçınılması taraftarı olmalarına  rağmen, bir çoğunluk despotizmine karşı en önemli koruyucu tedbirleri(yani, 2 odalı meclis, nispi seçim usulü ve Anayasa mahkemesi) kuvvetle de desteklemekte de devam ediyorlardı.. Politik Grubunu düşüncelerinin önemli bir bölümü planlama fikri üzerinden yoğunlaştığından, bunlar politik olmayan daimi  devlet planlama teşkilatının kurulmasını teklif ediyor ve bu konuda CHP tarafından destekleniyorlardı… Sonunda politik grubu kontrolü ele geçirdi…T.C’nin 1961 Anayasası birçok önemli hususlarda 1924 Anayasasından üstündür. Medeni özgürlüklerin garantiye alınışında, en çok yardıma muhtaç grupların hayat seviyelerinin yükseltilmesi yolunda v.b. ileri adımlar atıldığı gibi, hükümet teşkili alanında da 2 odalı meclis,  gerek kanunların daha dikkatle gözden geçirilmesini sağlamakta, gerek bütün güçleri tekelinde bulunduran bir çoğunluğun yeniden despotizme yönelmesini önlemekte faydalı olabilir….Bununla birlikte yeni Anayasa sadece Türkiye için değil, hızla gelişmekte olan diğer ülkeler içinde ileride büyük önem taşıyabilecek başka bir mesele ortaya koymaktadır. Bu da Liberal Anayasaların hızlı bir toplumsal değişim için elverişli olup olmadığı meselesidir. Anayasayı hazırlayanlar arasında  politik grubun, kanuncular grubu karşısında kazandıkları zafer, kalkınma için gerekli siyasetin tayinini ve bu siyasetin sonuçlarıyla ilgili sorumluluğu hemen-hemen tamamıyla siyasal partilerin omuzlarına yüklemiştir…Nispi temsil usulünün yarattığı parçalanmanın ve Menderes tipi hakimiyetin tekrarını önleyecek diğer tertiplerin aslında daha felaketli bir sonuç doğurabilecek potansiyelde olup olmadığı sorusu ortaya atılmıştır. Bu soruya verilecek cevap, büyük ihtimalle ‘Hayır!’ olacaktır. Daha 27 Mayıs’tan çok önce, Türkiye’de  bütün siyasal görüş sahipleri ve askerler, eğer çok partili bir demokrasi sistemi muhafaza edilecekse bir takım değişikliklerin yapılmasının da zorunlu olduğu inancındaydılar.”
Bu son cümle, ‘Otoriter tek partili düzenin korunmasını savunan CHP’dir’ suçlamasın tümden çürütmektedir. Bu da, Türkiye’ye çok partili demokrasiyi getiren CHP’dir. Fakat DP dönemi bu tek partili hükümranlık(egemenlik) dönemini, iktidara gelişindeki söyleminin tersi kurumsallaşmaya gitmiştir.
ABD’nin, köy enstitülerden sonra en çok  şiddetle karşı olduğu ‘5 yıllık kalkınma planları’ 1961 Anayasası ile başladı. İşte bu 5 yıllık kalkınma planları günümüz AKP iktidarı tarafından kaldırılmak üzere.
27 Mayıs 1960 hareketine devrim özü katan, bu  1961 Anayasasıdır. İşte bu Anayasa’yı 12 Eylül 1980 faşizmi ortadan kaldırdı ve 1980 Anayasası’nı getirdi. O’nu da AKP iktidarı kaldırmaya çalışıyor, bakalım AKP’yi, doğrusu onun kurumsallaştırıp sivil faşizmin önünün açacak olan Anayasa’sını kimler kaldıracak?!
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR DÜZLEMİ
evesbere@mynet.com
sevket-che@hotmail.com.tr
GSM: 0506 609 00 32

ABD, FRANSIZ VE RUS GÖZÜYLE 27 MAYIS   DEVRİMİ-3


27 Mayıs 1960 Devrim’in örseleyenler, evrensel kimliğini indirgeyenlerin başında ‘On dörtle Grubu’ gelmektedir.


Amerikalı Bilim adamı, Walter F. Weiker bu konuda şunları söylüyor:
“İkinci buhran,  MBK radikal üyelerinin Kasım ayında uzaklaştırılışı pek de beklenmedik bir olay değildi, zira MBK’nin yaptığı en büyük gaftan, yani Ekim ayı sonlarında 147 profesörün atılışından herkes Albay Türkeş ile ondörtler’in öteki üyelerini sorumlu tutuyordu…bu temizlik hareketinin MBK’ne erken seçimlere gitme yolunu tamamıyla açtığına şüphe yoktur….Ondörtler ağzı laf yapabilen, zeki ve enerjik bir gruptu…üçü, Orhan Erkanlı, Numan Esin ve Muzaffer Özdağ yüksek öğrenim, hukuk ve mülkiye öğrenimi görmüşlerdi…Atatürk reformlarının sıkı bir merkezi kontrolle ele alınması ve askeri iktidarın daha uzun bir süre devamı taraftarı oldukları ileri sürülebilir. Buna rağmen, ondörtler’in bir blok halinde faaliyet gösterdiklerine dair elde kesin bir delil de yoktur….genç subaylardan bazıları eski rejimi andıran alışkanlıklar edinmeğe, yani Ankara’nın gece kulüplerine sık-sık uğramağa başlamışlardı….Ondörtler’in atılışında doğrudan doğruya rol oynayan olay, Türkiye Ülkü ve Kültür Birliği kurulması teklifidir. Bir çeşit süper Bakanlık şeklinde düşünülen bu kuruluş; Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Beder Eğitimi ve Vakıflar, Din İşleri, Basan ve Radyı Genel Müdürlüklerinin yerini alacaktı…gayeleri arasında şunlar vardı; Ulusun kültürünü, ilerici ve medeni Türk ulusunun bilincini artıracak ve ulusu bu gayelere doğru ilerletecek şekilde kuvvetlendirmek için bütün enerjisiyle belirli meseleler üzerinde çalışmak üzere harekete geçirmek…Kültür Birliği Direktörü, Adliyeden, Genel Kurmay’dan, Askeri mahkemelerden ve Üniversite rektörleri arasından alınan delegelerin tavsiyesi üzerine Cumhurbaşkanı tarafından, altı yıllık bir süre için seçilecek….Direktörün kabinede bir koltuğu olacak, ama kendisi hiçbir bakanlığa(başbakanlığa da) bağlı olmayacaktı. Direktör dilediği ve gerekli gördüğü her türlü alt kademe daireyi kurabilecek, temel meseleleri gün ışığına çıkarmak,  bu meselelerin halli için gerekli raporları hazırlayıp, Kültür Birliği’nin Danış Komitesine sunabilmek  üzere köylerde, şehirlerde, okullarda, üniversitelerde, fabrikalarda ve ordu içinde ‘sürekli irtibatı’ bulunacaktı….Ankara ve İstanbul’da, üniversiteli ve sivil  aydınlar bunu derhal ve kesin bir dille protesto ettiler..Bazı subayların gözünde Ondörtler bir çeşit kahraman oldular, hatta etkilerin kaybetmek şöyle dursun, sürgüne gönderilişlerinden sonra onlar hakkında adeta mistik(doğaüstü özelliğe yakın görme) bir duygu doğdu….Daha Ondörtler sürgüne gönderildikten birkaç hafta sonra, MBK üyeleri, Ondörtler’in aslında birer hain olmadığını, komitenin geri kalan üyelerinin onları ülkü arkadaşı saydıklarını söylemek lüzumunu  hissettiler…Varlıklarını güçlü bir şekilde halkoyuna duyurmak için, içlerinden altısı, Ottawa’dan, Delhi’den kalkıp Paris’e gelerek, 30 Ekim 1961’de orada toplandılar ve bir basın konferansı yaptılar. Son Türk seçimlerinde hiçbir partinin çoğunluğu kazanamayışı üzerinde yorumda bulunarak, bir grup adına konuşmuşlar ve ferdi demeç vermediklerini reddetmişlerdir; ‘Bunun böyle olacağını biz bir yıl önce söylemiştik. Tahminlerimiz doğru çıktığına göre, siyasi partilerde bulunan arkadaşlarımıza yeni teklifler yapmamız da normal olacaktır’ dediler…”
 Tüm bunlar;  27 Mayıs harekâtı tamamen ırk temeline dayalı bir faşizan kurumsallığa sürüklenmek istendiğini göstermektedir. Öyle ki, birliğin amaçları arasında  ‘Zararlı ideolojiler ile savaş’ ilkesi bunu kanıtlar bir işlevdir. Bu yaklaşım 27 Mayıs’ı devrim olmaktan çıkaran önemli etkenlerden biridir.  Bu yaklaşım sahibinin; Paris’teki toplantıya Delhi’den gelen ve   ‘daha önce Turancılıkla yargılanan Alparslan Türkeş olduğunu söylemeye, bilmem gerek var mı? Ondörtler olayının Menderes’in oylarını paylaşma savaşı olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun için de, geleneklerine bağlı, dinsel  değerlerle yaşamını biçimlendiren kesime kendilerini anlatmak için oluşumlara, örneğin köylere dek uzanan ‘Kültür Birliğini’ yaşama geçirmeye çalıştılar. İşte bu kesim Ondörtlere mistik özellikler yükler oldu. Yani,  bilinçsizce, Tanrıya ve yaşamın anlamına , mantık ve bilim yerine duygu vs ile ulaşmak isteyenlerin felsefi yaklaşımıyla(Mistik) baktılar  Ondörtlere. Bu yaklaşımlarıyla, günümüz iktidarını da beslemektedirler.

Amerika’nin “27 Mayıs’a” bakışını bir Amerikalı bilim adamından öğrendik. Fransa’nın “27 Mayıs’a” nasıl baktığını ele alamı:
1966 yılında Fransa’da Dijon Üniversitesinin Hukuk ve Siyasal Bilimler Fakültesi ile Siyasi Munasebetleri incelem merkezi tarafından, “Sosyal Birliği gerçekleşmemiş memleketlerde Ordu’nun askerlik görevi dışındaki rolü ve etkiler” konulu bir açık oturum düzenlendi…Türkiye7nin durumu Orta Doğu ülkeleri arasında incelendi. Bu konudaki raporu sunan kimliğin adı ‘E…’ diye belirtilen ama kimliği açıklanmayan Fransız ordusundan albaydı.
E…’nin sunduğu rapOr:
“ Türkiye sosyal birlik bakımından yetersiz bir memlekettir ve ordu işe karışmadan politik ve sosyal gelişmesini gerçekleştiremeyeceğe benzemektedir.
Mustafa Kemal Atatürk “Türkiye’nin asıl sahibi, asıl hakimi gerçek müstahsil olan köylüdür…Bu vatanın efendisi de, sahibi de odur” demişti(1 Mart 1922). Nitekim nüfusun % 80’i geçimini tarımdan sağlamakta ve %75’i köylerde yaşamaktadır. Fakat, 1953 yılı bir yana bırakılırsa, tarım milli gelirin ancak % 42’sini teşkil etmekte ve mahsul halkın beslenmesine yetmemektedir.
Bu milli ortalama nihayet nispi bir değer taşır, zira toprakların yüzde 80’i, geçimini tarımdan sağlayanların yüzde 22’sine, genel nüfusun ise yüzde 17.2’sine aittir ve milli gelirin üçte birinden fazlası nüfusun kırta birini teşkil eden bir azınlığın eline geçmektedir…Türk halkının yüzde 70’i okur-yazar değildir. 40 bin köylüden ancak 21 bin’inde okul bulunmaktadır…Sayıları hakkındaki tahminler değişmekle beraber yüz binden fazla olmadıkları anlaşılan ve kanun yasağına rağmen kendilerinden hala ağalar diye bahsedilen mülk ve itibar sahipleri, eşraf sınıfı, 40 bir köyün de sahibidir. Bunlar mahsullerini, dünya piyasalarına oranla daha yüksek bir bedel ödeyen Toprak Mahsulleri Ofisine satarlar. 1950’de 6 bin olan traktör sayısı 1960’da 45 bini yükselmiştir. Bu durumdan da ağalar faydalanmıştır. Devlet bankalarının, özellikle seçim önceleri pek cömertçe dağıtılan kredilerinden faydalananlar da onlardır….1946’da CHP’nin teşebbüs ettiği   toprak reformu, DP 1950’de gelir gelmez bir yana bırakılmıştır. Kanundan faydalanarak CHP’nin birkaç il’e dağıtabildiği topraklara sahip olan köylüler ise, DP zamanında Devlet Bankalarından kredi alamamışlardır. Köylü yine Osmanlı İmparatorluğu devrindeki durumuna düşmüş ve gittikçe artan faizleri ödeyebilmek için tarlalarını ve tarım araçlarını bir-bir elden çıkarmak zorunda kalan köylüler, mütegallibe(zorba) ağaların hâkimiyeti altında ücretli işçi durumuna inmişlerdir. Seçimlerde oylar, o bölgede sözü geçen ağanın göstereceği adaya verilir. ..Seçilen büyük çiftçi veya orta halli bir köylü olsun, hangi partiye girerse girsin daima aynı çıkarları, sadece ağanın çıkarlarını savunacak ve bu demokrasi rejimi devam ettikçe hiçbir sosyal devrim gerçekleşmeyecektir. ‘Sosyal demokrasi gerçekleşmedikçe, siyasal demokrasi var olmayacağına’ göre, Türkiye’nin içinde bulunduğu çıkmaz budur…21 Mayıs 1960 günü Harp Okulu Ankara sokaklarında sessiz bir yürüyüşle Atatürk’e bağlılğını gösteriyor. 19 Mayıs’tan, yani tam 41 yıldan beri ilk defadır ki Türk ordusu kışla ve kanun hudutlarını aşarak 27 Mayıs 1960 cumu günü bir hükümet darbesi yapıyor…Belirtilere göre bu müdahale zorunluluğu ve müdahaleyi hazırlama kararı 6 Eylül 1955’te alınmıştır…Bu 6 Eylül 1955’in  üzücü  olayları(Azınlıklara yapılan saldırı ve yağma), Yassıada’da okunan ve yalanlanmayan ‘Rum Patriği Athenagoras’ın Menderes’e yazmış olduğu 12 Eylül 1955 tarihi mektubu çok iyi anlatmaktadır;  ‘….Mevcut 80 kilisden 70’i yakılarak tamamen tahrip edilmiştir…Bunlar bir yerden işaret almışçasına Rumlara karşı dehşet verici surette tecavüze geçmişlerdir…’…6 Eylül 1955 günü, İslam taasubunun(bağnazlık) Atatürk’ün ölümünden 17 yıl sonra ne kadar canlı olduğunu ve Müslüman kalabalıklarını kendi dinlerinden olmayan bütün yabancılara, ama aynı zamanda zenginliğe karşı harekete geçirme gücünü göstermiştir…Halka Anayasa gereği olan hürriyetlerini iade etmekti amaç. Ordu demokratik bir iktidarı devirmemiştir, aksine eski iktidar tarafından kapatılan bir kapıyı, demokrasiye giden kapayı yeniden açmıştır…Feodlal tipte bir sosyal yapıyı korumayı asla düşünmeksizin, sosyal adalet temeli üzerinde bir Cumhuriyet’e götürecek reformlaraı gerçekleşütirmektir amaç…27 Mayıs sonrası 2 farklı görüş belirmiştir; ibiri üniversite mensuplarıyla Genel Kurmay çevrelerinin eğilimi, diğeri genç subaylar eğilimi(Bu 2 eğilim; genç subayların kalalım, Genel kurmay ve Üniversitenin kalmayalım, sivillere teslim edip demokrasinin önünün açalım  eğilimi şeklinde oldu…) olarak kendini göstermiştir…9 Temmuz 1961’de, yeni Anayasa için halkın onayını almak üzere yapılan referandum, seçmen kitlesinin hala eşraf hakimiyeti olduğunu ve sözü geçen yenilikleri benimsemediğin gösteriyor, çünkü seçmen kitlesinin yüzde 40’ı yeni Anayasaya ‘Hayır!’ oyu vermiştir…27 Mayıs günü akşamı alınan ilk tedbir, DP hükümetinin 1956’da kaldırmış olduğu sendika hürriyetinin yeniden kabulü oldu…15 Ekil 1961 seçimleri vesilesiyle anlaşılmazlıklar ve hayal kırıklıkları yeniden başlamıştır…27 Mayıs hareketinin sırtını CHP’ne dayayacağı çok söylenmiştir. Bu yorum kabul edilemez, çünkü sözü geçen bütün partilerin dışında orijinal bir harekettir…15 Ekim 1961 günü kayıtlı seçmenlerden %75’i oylarını kullandı, sonuç cesaret kurucu idi;…kubul edilen seçim sisteminin farklılığı yüzünden(Meclis için nispi temsil, senato için çoğunluk sistemleri), Millet Meclisinde CHP’yi, Senatoda DP’nin mirasçısı olan Adalet  Partisi daha fazla sandalye kazanmışlardı…Albay Talat Aydemir, 20 Şubat 1962’den  bu yana, emekliliğinden sonra  ikinci bir ayaklanma gerçekleştirdi, 20 Mayıs 1963’te.  Adamlarından üçü can verdi, ama karşı taratan da, meşru kuvvetlere bağlı 5 kişi öldürülmüştü. Başarıya pek yaklaşmışken boyun eğmesinde, 2 taraflı kayıplardan Aydemir’in duyduğu dehşetin herhalda rolü olmuştur…Yassıada’da Domokrat liderlerin yargılanması ve bunlardan Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun idam edilişlerine bir karşılık olarak, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan idam edildiler(Bu yorum ilginç; gösteriyor ki, askerin içinde hala Menderes yanlıları var…Bunlar ondörtler içnideki isimler olabilir mi?)…MBK tarafından girişilen ve ihtilalın esasını teşkil eden ilerici hareketin ömrü 6 aydan fazla olmamış ve cuntanın ‘radikal’ bilinen Ondör üyesinin uzaklaştırılmasıyla adeta geriye dönülmüştür. Nitekim o andan itibaren toprak reformu tasarısından, bankaların ve basının da millileştirilmesine yol açacak plan ve programdan vazgeçilmiştir(Ondörtlerin bazılarının amacı, milli demokratik devrim olabilir mi? Dahası, ırkçılıktan soyut milliyetçilik, yanı ulusalcılıkla solu harmanlayan bir nevi ‘Şevket Süreyya Aydemir benzeri’  Milli Demokratik Devrim… Bu sürecin içinde Albay Türkeş’i  var saymak olası değildir, çünkü Fransız Türkeş’in şu sözüne yer vermesiyle   bu olasılığı tümden kaldırıyor: ‘ Eski rejimin bozuluşu, 28 Nisan 1960 tarihinde, yani sessiz gösteri yapan üniversite öğrencilerinin üzerine DP hükümetinin ateş açtırması ile başlamadı. Birkaç yıldan beri  yıldan beri bazı subay arkadaşlarımızla aramızda, eğer memleketimiz komnizm için kolay bir av haline gelmesini istemiyorsak, sosyal mesellerin mutlak ele alınması gerektiğini konuşuyorduk,,,Halkın ezici çoğunluğu sefalet içinde inlerken, bir mutlular azınlığı lüks içinde yüzmekteydi.’ Türkeş’in bu ifadesi gösteriyor ki, demokrasi, toprak reformu ve sosyal adalet bahane, asıl amaç salt ordunun yapacağı darbe ile iktidarı ele geçirmek.. )…Türkiye’deki durum şöyle özetlenebilir: Büyük kitle hem cahil, hem fakirdir. Cahil ve fakir olmayan bir azınlık vardır. Ve bu Türkiye’de, cahil olmadığı halde fakir olan sadece Ordu ve Üniversite mensuplarıdır. Bir müdahale ancak ordudan gelebilir hükmünü işte bu durum açıklamaktadır..”
Bu değerlendirmeler; 27 Mayıs Devrimini meşrulaştıran doğru bir yorumdur. Fakat;Fransız öylesine bir yorum yapmaktadır ki, ‘bu koşullar ihtilal için yeterli koşullardır, fakat Türkler farklı boyutlarda ihtilal yapmaktadır’ gibi.
Burada ilginç olan,  yoksulların yine toprak ağası ve eşraf ağasından yana duruş sergileyen partiye oy vermesi…

Rusların 27 Mayıs’a bakışı:
1965 yılında Moskova’daki Sovyetler Birliği Akademisi’nin Asya Ulusları Enstitüsü “Modern Türkiye” adlı kitabının 27 Mayıs ve sonrasıyla ilgili görüşler:
“İkinci Dünya  Harbinin sona erdiği günlerde Türkiye büyük huzursuzluk içindeydi. Sınıf ayrılıkları, halk kütleleri arasındaki hoşnutsuzluklar azalacağına artiyordu. Halk partisi içindeki bir grup tüzüğün değiştirilmesini, serbest seçimlerin yapılmasanı teklif ettiler. Ancak teklifler parti kongresinde reddedildi. Bunun üzerine partiden istifa ederek Ocak 1946’da ileride Türkiye’nin kaderinde büyük rol oynayacak DP’yi kurdular… Aynı yıl yapılan mahallı seçim  neticeleri ilan edilince Adana, Bursa, Konya, Balıkesir gibi şehirlerde gösteriler oldu. O günlerde İnönü hükümetinin gayesi, rejimi askeri bir baskı altında da olsa korumak, dış politikada ise İngiltere ve bilhassa Amerika’ya dayanmaktı. Esasen Amerika harp sonrasında Türkiye ile özel bir şekilde ilgilenmeye başlamıştı. Gayesi Yunanistan ve Türkiye’yi Sovyetlere karşı ileri bir karakol haline getirmekti. Trüman doktrini ile de bu sağlanmış oldu. 12 Temmuz 1947 günü imzalanan anlaşma ile, Türkiye Amerika’dan 100 milyon dolarlık askeri yardım alacaktı. Anlaşmadan hemen sonra  Amerikan askeri şahsiyetleri gelmeye başladı. Ödevleri yeni hava alanları, askeri limanlar kurmaktı…Türkiye’de koyu bir Amerikan propogandası başlamıştı. Dış politikada Amerika ile tam bir görüş birliğine varılmıştı. 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimleri DP ezici bir üstünlükle kazandı…Ne var ki DP bu zafere büyük bir demagoji kampanyası sonunda halkı aldatara ulaşmıştı. DP’nin hükümet programı özel sektörün lehine olmak üzere devletçiliği sınırlamak, sözüm ona vergilerdeki adaletsizliği yok etmek, söz ve basın hürriyetini sağlaman ve aynı zamanda sol akımlarla mücadele etmekti…”
Görüldüğü gibi, Amerike 1947’lerde CHP’yi değil de, kendi politikalarına ‘Evet’  diyen bir DP7yi hazırlamış. 2002’de son olarak yazdığı ‘Sağ iktidar modeli’  senaryosunu ilk 1950’lerde  yazdığını gözlemliyoruz. Neden son senaryo dedim? Çünkü, Amerika Türkiye için yazdığı sağ senaryolarının son versiyonunun 2002’DE akp OLARAK SUNDU. Kesinlikle şunu belirteyim, artık sağ iktidar alternatifi senaryosu kalmamıştır.
1950 Menderes iktidarı ile 2002 Tayyip iktidarı öylesine örtüşüyor ki, insanın inanası gelmiyor. Ve ben bu nedenle AKP sağın son seçeneğidir diyorum.
Sovyetler Birliği Akademisi’nin görüşleri şöyle devam ediyor:
“ Kasım 1951’de DP hükümeti ‘mevcut iktisadi ve sosyal nizamın’ yıkılmasına çalışan insanların ağır cezalara çarptırılması için bir kanun kabul etti. Gaye ülkedeki solcuları sindirmek, yok etmekti. Öğretmen ve Profesörlerin politika ile uğraşmalarını, basında yazılar yayınlamalarını da yasak etti. Azınlıklar üzerinde baskılar kurmaya çalıştı. İktidar dincileri ve aşırı milliyetçileri destekliyor, kuvvetlendiriyordu. Özellikle Rumlara karşı beklenen hoşnutsuzluk semerisini 6-7 Eylül 1955’de verdi. Menderes hükümeti tarafından tertip edilen yağma sırasında İstanbul ve İzmir’de birçok Rum evleri, okulları, kiliseleri tahrip edildi. Menderes hükümeti devrinde dini propoganda da azami haddine ulaştı….Ankara Üniversitesi’nde bir İlahiyat Fakültesi kuruldu.. İlk ve Orta okullara din dersi kondu. Birçok şehirlerde İmam-Hatip Okulları açıldı…Hükümetin bu tutumu, irtica kuvvetlerini memnun etmişti. 1957’de Şeyh Said-i Nursi adında bir dini lider kendisine peygamber süsüs vererek vaazlara başladı.. Avrupa usülü giyimin karşısında idi. Kadınların çarşaf giymesini istiyordu. Bu dini lider yalnız kendi taraftarlarından değil, aynı zamanda DP’nin birçok ileri gelenlerinden ve iktidardan kuvvet alıyordu. Birgün Said-i Nursi vaazlarını kafi bulmayarak hükümete bir karşılıklı işbirliği teklif etti. 1957 yılında irtica kuvvetleri Bursa7da ‘dini hakların iadesi’ için cihad açalım parolası altında gösterilere kalktılar…Mürteci  hocalar, karşılarında olan kütleye devamlı hücum ediyorlardı. İleri gazetelere tehdit dolu mektuplar geliyor, din yolundan ayrılanların şiddetle cezalandırılacağı bildiriliyordu. Bu olaylar sonrasında 14 kişi yaralandı. Mürteciler milleti din yoluna döndürmeye, laiklikle mücade etmeye, hatta halifeliği tekrar ihyaya çalışıyorlardı. Bu yayınlar arasında sık-sık Pantürkist düşüncelere de raslanıyordu.
Lenderes’in sözde basın ve söz hürriyeti, Müslümanlığın devletin resmi dini olarak ilan edilmesine kadar geldi. Ama memleketteki ilerici güçler bu tutuma karşı çıktılar…1950 yılından sonra Türkiye’deki aydınlar seslerini duyurmaya başladılar. İlk olarak dünyadaki demokrasi taraftarlarının desteği ile ihtilalcı bir şair olan Nazım Hikmet’i hapisten çıkarılması sağlandı. Aynı tarihlerde işçi hareketleri artmaya, sendikalar gelişmeye başladı.. Birçok şehirlerde Türkiye’nin NATO’ya girmesini önlemek için beyannameler dağıtılıyordu.,,,1954’te yapılan yeni seçimlerde halkın büyük bir kısmı katılmadı. DP iktidarda bulunuşundan faydalanarak seçimleri daha farklı kazandı. Seçimlerde Çoğunluk sisteminin kaldırılması, Nisbi seçimin kabul edilmesi, Senato’nun kurulması, üniversite muhtariyeti ve grev hakkı isteniyor, devlet düzeninin bozulduğu, rüşvet salgının artığı ve hatta DP ileri gelenleri arasında bile rüşvetin alıp yürüdüğü iddia ediliyordu. Halk menfaati ile bağdaşmayan iç politika yüzünden gittikçe zayıflayan DP son çare olarak seçimleri zamanıdan önce yapmak yolunu tercih etti ve 1957’de çoğunluk sistemi syesinde de yine oyların büyük kısmını alarak iktidarda kaldı… Bu arada 1957 yılında Amerika’ya karşı çıkan işçi hareketlerini destekleyen Vatan Partisi’nin lider Hikmet Kıvılcım ve 48 arkadaşı tevkif edildi.. Vatan Partisi Türkiye’nin bağımsızlığını savunuyor, ağır sanayinin kurulmasını, yabancı sermayenin memlekete sokulmamsını, toprak reformu yapılmasını, Ortaçağ Derebeyliği kalantılarının ortadan kalkmasını istiyordU. Ve ülkede 1957 ile 1960 arasında bütün ülkede iktidara karşı bir direnme başladı. Buna karşı Menderes Vatan Cephesi buluşuyla kudretini artırmak istiyordu. Ama hiçbir şey Menderes iktidarının devrilmesine mani olamayacaktı….İhtille müteakip iş başına gelen MBK 18 ay iktidarda kaldı ve bu arada 200 kadar kanun kabul edildi. MBK’nin önemli kararlarından biri, dinin politikaya alet edilmesini yasaklamasıydı….Aradan çok geçmeden komite içinde 2 grup doğdu. Biri yüksek rütbeli subaylardan kurulu mütedil(ılımlı) gruptu, diğeri ise özellikle genç subaylardana kurulmuş ve ülkede beklenen reformların bir an önce yapılmasını talep eden gruptu. Mütediller en kısa zamanda iktidarın siyasi partilere teslim edilmesini , genç grup tersini düşünüyordu. Ama bu grubun yanıldığı çok önemli bir husus vardı. Bu genç subaylar ‘Büyük Türkiye’ meydana getirmek ve Türkçe konuşan bütün milletleri aynı bayrak altında toplamak istiyorlardı…Bu onların sonunu getirdi ve MBK7dan ‘ondörtler’ olarak tasfiye edildiler,,,,”

Rusları değerlendirmesi de, Menderes iktidarı ile AKP iktidarı arasındaki benzerlikleri işaret etmesi bağlamında, Amerikan ve Fransız değerlendirmesinden farksız…

Evet;
27 Mayıs 1960 Devrimi, gerçekten halkla askerin  bütün olduğu bir “Devrim” idi ve  Türkiye’nin o güne dek değil, bugüne dek(2012) en demokratik Anayasası’nı yapmıştı.
Bu 1961 Anayasası; Sosyalizmin önünü açtı, bu bağlamda, başta partiler olmak üzere irili ufaklı dernekler kuruldu, hak ve özgürlükler alabildiğine genişletildi. Şu bir gerçek ki,12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, 27 Mayıs anayasası ile verilen haklar ve özgürlüklerin geri alınması, solun ve aydınların ezilmesi için yapılmış 27 Mayıs 1960 Devrim karşıtı faşist darbelerdir. Ülkemde bu iki faşizan hareketi hala solcuların yaptığını savlayan enbesiller var. Ve bunlar bugün, 1980 faşist Anayasası’nı daha geriye götürmenin kurgusu içindeler, yeni Anayasa çalışmalarıyla. 27 Mayıs öncesi Menderes döneminde  demokrasi çiğnenmese, insanların özgür istencine, düşüncelerine darbe vurulmasa, üniversiteler  ve üniversiteli gençler susturulmasa, siyasal haklar gasp edilmese, basın susturulmasa ve iç  savaş körüklenmese 27 Mayıs hareketi olmazdı. Eğer; 1961 Anayasası tüm işlevleriyle işlerlik kazansa, dahası uygulansa, CIA güdümünde, MİT ve Konrgerilla örgütlenmeleriyle derin -karanlık devlet oluşturulmasa, Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş  ve Necmettin Erbakan tüm bunlara zemin hazırlamasa; 12 Martlar,12 Eylüller ve 28 Şubatlar yaşanmaz ve bugünün siyasal iktidarı oluşmazdı. Şu bir gerçektir; 12 Mart ve 12 Eylül Süleyman Demirel’i, Alpaslan Türkeş ve Necmettin Erbakan’ı kurtardı, 28 Şubat ise üçünü de siyaset sahnesinden silerek, teslimiyetçi, antikapitalis ve anti Amerikancı dinden ve ırktan geçinen sağın son seçeneğini iktidara taşıdı.
Sevgili Ececanım sana söylüyorum; ülkem sen anla:
“Bu yazı, askeri darbelerin ne olduğunu, özellikle ’27 Mayıs 1960’ askeri harekatinin ‘Darbe’ mi, ‘Devrim’mi olduğunu anlatan ve askerin hiç de ‘Bekçi Murtaza’ olmadığını anlatmaya çalışan bir yazıdır. Yani; ülkesini,  siyasal , sosyal , ekonomik ve kültürel alanda düşünebilen bir sen-ben olduğunu gösteren yazıdır.
Bugün askeri aşağılayan, sorgusuzu sualsiz ‘Silivri Toplama Kampında’ toplayan AKP iktidarı, kendinden olan askeri  milletvekili yapan iki yüzlü duruşu bile, askerin her alanda düşünebilen bir sen-ben olduğunun kanıtıdır.
Tüm amaçları;  Menderes dönemi yanlışlıklarını kullanarak  ve 1961 Anayasası’nın tüm izlerini silerek  ‘Kendi Anayasaları’ ile ulusal ve evrensel değerleri yıkıp, İslam Cumhuriyeti kurmak tır.


*: "Bizim görüşümüz bugün başsız kalmış bir DP'li vatandaş kitlesi var. Mademki ileride demokrasiye dönmekten bahsediyoruz,, bu DP'li vatandaş kitlesini toparlayalım,organize edelim, sonra da seçime gidelim. Ben öyle zannediyorum ki bu şeklide hareket edersek seçimi kazanabiliriz ve bu seferde seçim kazanmış iktidar olarak işe devam ederiz. İşte bizim düşüncemiz buydu(Tüm amacı; Menderes ve iktidarını siyasi ranta dönüştürmek; idam umurunda değil-ki idam sağ oluşumların için büyük siyasi rant ortamı yaratmıştır)"
**: Tembel, yeteneksiz veya rejim düşmanları oldukları iddiasıyla 147 öğretim üyesinin üniversiteden atılmaları üzerine üniversite rektörleri Turhan Feyzioğlu, Sıddık Sami Onar, Fikret Narter ve Suat Kemal Yetkin istifa ederek, MBK'nin tasfiye hareketini protesto etmişlerdir.

Ord.Prof. Ekrem Şerif Egeli, Ord. Prof. Ali Fuat Başgil, Ord.Prof. Recai Galip Okandan, Ord.Prof. Mazhar Şevket İpşiroğlu, Ord.Prof. Ratip Berker, Prof. Tarık Zafer Tunaya, Prof. Takiyettin Mengüşoğlu, Prof. Sahabattin Eyüboğlu, Prof. Yavuz Abadan, Prof. Bülent Nuri Esen, Prof. Aziz Köklü, Prof. Emin Bilgiç, Prof. Hasan Eren, Prof. Zafer Baykoç, Prof. Nusret Hızır, Prof. Tevfik Berkan, Prof. Memduh Yaşa, Prof. Mina Urgan, Doç. İsmet Giritli, Doç. Adnan Benk, Doç. Mukbil Özyörük, Dr. ihsan Ünlüer, Doç. Haldun Taner, Asistan Özer Ozankaya... gibi çeşitli ilim dallarındaki çalışmaları ile tanınan 147 öğretim üyesine ancak 28 Mart 1962'de çıkarılan kanun ile üniversiteye dönme imkânı sağlandı.
 http://blog.milliyet.com.tr/27-mayis-1960-devrimi-bir-darbe-mi-idi-/Blog/?BlogNo=364691


ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR DÜZLEMİ
evesbere@mynet.com
sevket-che@hotmail.com.tr
GSM: 0506 609 00 32