22 Temmuz 2013 Pazartesi

ŞAFAK ÇIKTI TAM BİR TA...YAĞDANLIK


ŞAFAK SEZER’İN DURUŞU VE POLO DAYI
22 Temmuz 2013

“Gezi Parkı olaylarının önder sanatçılarından Şafak Sezer, dün akşam AK Parti İstanbul İl Başkanlığı'nın iftarına katıldı. Sezer, masasına gittiği Başbakan Erdoğan'dan özür dileyip elini öpmek istedi. 5 dakika süren sohbete Sezer'in oyuncu arkadaşları ile Emine Erdoğan da dahil oldu.”
Geçen yıl  sevgili Kazım Şat’tan öğrendim; çok sevdiğim ve adeta biz genç mühendis ve mimarlara kararlı ve ödün vermez  onurlu  duruşu öğreten,  mesleğimizi sevdiren nüktedan insan Polo dayının, o  sevimli çocuğun babası olduğunu. Yol Su Elektrik Genel Müdürlüğü(AKP tarafından kaldırılan KHGM)  köprüler Dairesi başkanlığında çalışırken belli periyotlarda Bolu, Çorum, Yozgat gibi çevre illere biten işleri teslim almaya giden komisyonda görev alırdık. Polo dayı da zaman-zaman böylesi kabullere katılırdı. Nüktedan bir insandı. Anlattığı fıkralar ders niteliğindeydi. Ben rastlamadım, fakat bazen yanında o sevimli çocuğu da getirirmiş.
  Polo dayı, iyi ve de sıkı bir devrimci idi. CHP’yi de  Devrimciliğin düzlemi olarak görürdü. İşçi statüsünde olduğu için, aktif siyaset yapabiliyordu. Polo dayı, özü sözü bir yürekli asla yalpalamayan bir duruşa sahipti. Atatürk’ün antiemperyalist duruşunu simgeleştiren emperyallere attığı Kurtuluş tokadına hayrandı ve bu bağlamda onun için Atatürk’ün devrimleri evrensel felsefenin temel kaynağı idi. Bu nedenle; CHP’de politika yapmanın gerekliliğini vurgulardı sürekli. Dahası, ‘Yerelden ulusala, ulusaldan evrensele giden’  Atatürk’ün evrensel felsefesinin daha ileriye taşınması gerektiğini de…
Polo dayı kimdi? Polat Sezer.
O çocuk kimdi? Şafak Sezer.
Şafak Sezer’in  Gezi Halk Hareketindeki duruşu, ‘Polo dayının çocuğu  bu işte!.’ dedirtmişti bize.
Fakat son duruşu, herkesi çok üzdü, öyle ki, başbakanın karşısındaki o diz çöküşü ve yakarışı içimizi acıttı, ama asla umutsuzluğa itmedi. Yalnız, çok üzüldük, çünkü o çok saydığımız devasa insan, Polo dayı senin o durumuna çok öfkelenmiş  ve  mezarında ters dönmüştür.
Ne oldu da, Gezi Parkı aktivistliğinden pişmanlık  duydun;  gökten vahi mi indi, yoksa yerden başına bir şey mi indirildi?!
Ne oluyor beyler, Şafak Sezer değişiyor, Gezi Parkı projesiyle ilgili mahkemenin iptal kararı değişiyor(Bölge İdare Mahkemesi 6. İdare Mahkemesi’nin aldığı yürütmeyi durdurma kararını kaldırdı), fakat başbakan değişmiyor ve  ‘tencere tava çalanları ihbar edin’ korkutmacalarıyla  bildiğini okuyor, korkum ülkemin canına okuması…
Her yazıma konuşlandırdığım, fakat bundan sonra son paragraflara alacağım “Gezi Parkı Halk Hareketi” yorumumla yazıma sonlandırmak istiyorum:
Gezi Parkı Halk Hareketinin iki önemli haykırışı var;
[[ Birincisi; 31 Mayıs 2013 tarihine dek hep birkaç kişi düşündünüz, konuştunuz ve birçok kişiyi dinlemek zorunda bıraktınız, artık birçok kişi olarak düşüneceğiz ve konuşacağız ve siz birkaç kişi bizi dinleyeceksiniz;  bunun için yarattığınız ‘korku psikolojisini kırdık’ ve düşünce düzlemlerine indik.
İkincisi; 31 Mayıs 2013, Türkiye’de ve dünyada 20. Yüzyılın egemen ideolojilerinin sonlandığı ve ‘dünyanın özgün gelişimi ve değişimini dikkate alarak, farklılıkları bütünleştiren, evrensel barışı esas alan’ 21.  Yüzyılın ideolojisinin başlangıcıdır.
21. Yüzyılda, artık birkaç kişinin düşüncede, siyasette, ticarette, bürokraside ve medyadaki egemenliği bitiyor, birçok kişinin, yani halkın etkin ve belirleyici olacağı sürece girildi. Bu sürecin düğmesine de Türkiye’de basıldı.  Brezilya’ya yansıyan sürecin Türkiye’de daha da güçlenmesi ve evrensel mesajını yaygınlaştırması  için, ülkemdeki ‘CHP’lisinden,  AKP’lisine, MHP’lisine, İP’lisine,  BDP’lisine, kısacası sağ-sol tüm oluşumlardaki siyasi payandaların, Gezi Parkı Halk Hareketi’nde paydaş olması gerekir. ]]
http://evm.blogcu.com/dursak-da-yuruyunleriz/13871909
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
evesbere@mynet.com
sevket-che@hotmail.com.tr
GSM: 0506 609 00 32

20 Temmuz 2013 Cumartesi

ÇORUMLULAR, HİTTİLİLER VE BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK'ÜN ONLARA BAKIŞI


       ÇORUMLULAR-HİTİTLİLER  VE ATATÜRK
       20 Temmuz 2013
        Sık-sık kullandığımız bir deyimdir: “ Senin yaptığını Çorumlu yapmaz ” deyimi. “ Asıl senin yaptığını Çorumlu yapmaz ” şeklinde yanıt vermeyeceğim; doğru yanıt bana göre: “ Çorumlunun yaptığını sen yapamazsın ”, çünkü Çorumluya bıraksan,  atalarımızın, yani günümüz Hitit antik kentinin yolunu kesin yapardı. Bu nedenle  deyimi değiştirmek gerekir: ” Senin yaptığını Hititli yapmaz ” şeklinde. Doğru. Senin yaptığını Hititli asla yapmazdı. Ama sen tutturdun ile de ben yapacağım diye. Peki ne oldu? Nerede; M.Ö. II. binde Anadolu’nun, hatta dünyanın en büyük siyasi varlığı olan Hitit Devleti’nin başkenti Hattuşa’ya(Boğazköy) ve Alacahöyük’e giden yol? Evet, Dünya tarihinin en büyük tarihi dokularına ulaşacak yolun yok. Onun için bu yolları Kesin Hititli yapardı, çünkü o, bundan tam 4 bin yıl önce senin bugün yapmaya üşendiğin nice şeyleri yapmış; bunun için “Gel , gez ve gör “:
        Haber göndermiştik Hititli atalarımıza: “ Bir maniniz yoksa torunlarının, torunlarının, torunlarının torunlarının…….torunları olarak 4 Haziran 1995 günü geleceğiz  diye. Büyük-büyük Dede’ lere gitmek için, Seyranbağları İlköğretim Okulu’nun öğretmen, öğrenci ve velilerinden oluşan tüm torunlar beş otobüse doluştuk. Fakat  Boğazkale- Hattuşaş çıkışında yolun gerçekten bozuk olduğunu gördük. Gerçekten Manileri varmış. Gelmeyin diyememişler utandıkları için. Utanması gerekenler Hititliler değil, Hititlileri seçimden seçime hatırlayan siyasetçiler. Buradaki uygarlıklar binlerce yıl önce düşünmüşler yolu. Çünkü; Anadolu ’ da ilk defa Romalıların sistemli yol şebekesini yaptığı bir bölgedir,Hattuşa bölgesi. Öyle ki kavşak noktası bile oluşturmuşlar..Ankara ’ dan-Amasya- Kavium ’ a , Sinop ’ tan Tuviuz-Zile ’ ye geçen yollar bu tarihi bölgeden ayrılmaktaydı. Bundan dolayı Hititlinin/Çorumlu ’nun yaptığını kimse yapamaz. Sen hala; “ Senin yaptığını Çorumlu yapmaz ” diye Atalarınla alay et..
        Tüm öğretmenler Ececan ’ a odaklı. Başta Türkçe öğretmeni Serap hanım, Beden Eğitimi Öğretmeni Zafer bey, Matematik öğretmeni Leyla hanım, muhasebe öğretmeni Ali Gültekin ve Fen Bilgisi öğretmeni Nevzat Çalışkan sürekli Ececan’a takılıyorlar, çünkü Torunların en küçüğü o. Nevzat Beyin kızı Neslihan Ececan ’ dan hiç ayrılmıyor. İnşaat Mühendisleri Odası Ankara şube muhasebecisi Faruk Öksüzler’in kızları Başak ve ablası sürekli Ececanla beraberler. Ececan ’ ın bir özelliği kendinden büyüklerle arkadaş olması. Yaşıtlarıyla pek arası yok, çünkü anında görüntü verebiliyor. Bu nedenle yaşıtları da pek Ececan ’ a yanaşamıyorlar.
        Niçin bu geziye katıldık? Ebetteki görmek için. Doğrudur, fakat görmekten çok; Anadolu'daki ilk medeniyetin kurulduğu, Dünyada ilk yazılı barış anlaşmasının yapıldığı, ilk kez organize devletin kurulduğu, yontma taş ve Cilalı taş çağı insanlarını barındırdığı, bünyesinde sayısız uygarlıklara ev sahipliği yaptığı ve M.Ö.10.yüzyıla kadar süren büyük bir imparatorluk olan Hititleri konuk eden, tarihi Ulusal park olup, UNESCO tarafından 1986 ’ dan bu yana dünya tarihi miras Listesi’nde yer alan uygarlık platformunu yerinde yaşamak, hissetmek için bu geziye katıldık. Üstelik; bu evrensel varsıllığı nedeniyle Büyük Önder Atatürk ’ ün özel ilgi alanına girmişti Hititler. Evet Atatürk; Hitit dilinin ve sanatının incelenmesinde bilim adamları kadar katkı verenlerdendir. Atatürk, 1930'ların başında Türk Tarih Kurumu'nu kurarak Türkiye'de Hititlerin ve Anadolu'da yaşamış eski uygarlıkların araştırılmasının önünü açtı. Atatürk 1930 – 1933'lerde Anadolu'nun eski tarihi ve arkeolojisi konularında yetişmeleri için Avrupa ve Amerika'ya öğrenci gönderilmesini sağladı. Ünlü Hititolog Sedat Alp ve ünlü arkeolog Ekrem Akurgal bu dönemde yurtdışına gönderilen öğrencilerden ikisidir. Atatürk 1935 yılında Alacahöyük kazılarının başlamasına da ön ayak oldu. Nazi rejimi altındaki Almanya'dan Sümer, Asur ve Hitit dili uzmanlarının Türkiye'ye davet edilmeleri yine Atatürk zamanında oldu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi 1936 yılında Atatürk tarafından açıldığını hepimiz biliyoruz.
        Öncellikle bu yöre ile ilgili genel bir perspektif çizmek istiyorum, Kültür Bakanlığı kaynaklarına göre:Çorum ilinin 82 km. güneybatısında Boğazkale/Boğazköy ilçesinde yer alan Hattuşa ve Çorum’a 45 km, mesafede Hattuşa’nın kuzeyinde yer alan Alacahöyük v.b Ören yerleri (Antik Kent) M.Ö. 6000 yılından beri yerleşim bölgesi..M.Ö. 2000’de Mısır, Babil gibi Yakın Doğu’nun süper güçlerinden biri olan Hititlerin önemli yerleşim alanları idi. Hattuşa ise Hititlerin başkenti idi. Bölge M.Ö. 6000’de, ilk tunç Çağı’nda ve Asur Ticaret kolonileri çağında da yerleşim görmüş. 1650’den 1200’e kadar, Anadolu’nun büyük kısmını ve hatta Suriye’nin kuzey kısmını içine alan İmparatorluk Hattuşa’dan yöneltilmiş. Hattuş’a, temeli taş, üstü kerpiç 6 km’lik anıtsal bir surla çevriliymiş. Çeşitli kapılar, kentin farklı mahallerine girişi sağlıyordu. Tüm bu kapılar aslan, sfenks(Mısırlılar çağından kalma kadın başlı aslan vücutlu heykel veya Yunan mitolojisinde, geçen yolculara bir takim bilmeceler sorarak bilmeyenleri yuttuğuna inanılan efsanevi yaratık. Bu da; Çorumluların binlerce yıl önce doğu ve batı kültüründen faydalandıklarının göstergesi..) ve tanrı betimli kabartmalarla süslüydü. Özellikle Hititliler hattuşa’da on binlerce çiviyazılı tabletin bulunduğu arşivler, 1915’de Hitit dilinin çözülmesiyle, Hitotoloji bilim dalının doğmasına neden olmuştur.  Bırak; ‘senin yaptığını Çorumlu yapmaz’ lafını. Çorumlunun bu yaptıklarını sen yapabilir misin acaba?!..
        Saat 12.30. Alacahöyük’teyiz: Boğazköy’ün 34 km. kuzeyinde, Çorum’a 45 Ankara’ya ise 210 km uzaklıkta olan Alacahöyük M.Ö. 4. bine kadar giden bir yerleşimdir. Anadolu Uygarlıkları Müzesi’nde saklanan paha biçilmez altın, gümüş ve bronz heykeller burada bulunmuştur. Yerel bir müzeye sahiptir. Sfenskli kapısı yerinde durmaktadır. Ören yeri ağaçsız, dolayısı ile gölgesizdir. Yaz güneşi altında gezmek çok zor, zor olduğu kadar tehlikeli. Bu nedenle gözümüz sürekli Ececan ’ da. Milli Park içinde kamp ve piknik alanı düzenlenmesi kesin gerekli. Evet Tarihi Milli Park, fakat nefes alacak tek noktası yok. Kızgın güneşin altında tarih olmak da var.
        Tarih kitaplarında Anadolu’nun tarihi dokusuyla ilgili en çok yer alan, anımsadığım kadarıyla Hitit tarihi ile ilgili olan resimlerdir. Özellikle eski tunç çağına ait altın ve gümüşten geyik heykelleri, sistrumlar(ibadette kullanılan ve ortasından geçirilmiş madeni çubuklarla ses çıkaran saplı kasnak seklindeki çalgı) ve Güneş Kurslarıdır. Tüm bunlar 140 yıldır kazı yapılan Alacahöyük’ten çıkmıştır.
        En dikkati çeken ve insanları evrensel hayalin bilinmez girdabına iten Güneş Kursu’dur. Hitit Uygarlığı ve sanatının sembolü sayılan bu nesne, tüm gezegen insanımızı etkileyen gizem ötesine savuran bir görüntüye sahip. Bilinmeyenler denizinde yüzmek için ille de antik Hitit  dilini bilmeniz gerekmiyor. Antik Hitit bilgilerinin izlerini sürmek için, antik bilgiye de gereksiniminiz yok. Çünkü çocukluğumuzun Tarih kitaplarındaki  başta güneş kursu olmak üzere heykeller size adeta bu gizemli dünyanın anlatıcıları gibi canlı anlamlar yüklü. Sanki güneş sistemimizde bilinmeyen ve de keşfedilmeyen evren’in uygarlıklarını barındıran, tüm gezegenlerin ötesinde bir başka gezegenin habercileri gibi gizemlilik yansıtıyor insanlara. Hititler böylesi gizemli bir gezegeni kil tabletlere resmettiği söylenmektedir, tarihçiler tarafından.  Önümüzdeki süreçlerde bazı sapkınlar, dahası gizem ötesi fantezi avcıları, daha, daha kendini gizemli bir zamana taşıyanlar gizemin bilinmezliğini merak edenleri etkileyip bu bağlamda cemaatlerde oluşturabilir. Çünkü bana göre Tüm Hitit heykelleri ve yapıtları; olayların birden fazla yaşandığının, yani tarihsel bir döngünün habercileri gibi gizemli duruş sergiliyorlar. Soğuk, kararlı, kendinden emin ve de uygarlık ukalası bakışlarıyla. Dokunsan Gizemli antik bilgi yüklüklerini boşaltacak gibi duruyorlar. Bilim insanları da zannediyorum bu antik bilgilere ulaşmak için-ki Hititoloji dilini daha 20.yüzyılda çözebildiler- 200 yıla yakındır savaş veriyorlar. Özellikle Atatürk’ün Hitit kültürünün ve dilinin incelenmesi için gösterdiği duyarlılık benim çok dikkatimi çekmektedir. Acaba diyorum, Atatürk böylesi antik bilginin varlığını mı sezinlemişti, yoksa bildiği konu da bilgi verme yetkisine sahip değildi de, gereken ipuçlarını vererek, güneş sistemine yakın geldiği gezegene tekrar döndü mü!?(Bu da benim bilimkurgu fantezim). Şaka maka ama insan şu soruyu da sormadan edemiyor: Tüm gezegeni çepeçevre sarmış olan kültürlerin, mitlerin, efsanelerin kökenindeki ortak özellikler, insan, evren ve astronomiyle ilgili derin ve gerçek bilgileri mi gizliyor? Kim çözecek bunu. Olguya bilimsel yaklaşılmaz ise; Dinden ve gizem ötesinin sırlarından geçinenler, bu mitleri(yaşamı açıklamaya çalışan tanrısal anlatı) ve efsaneleri kullanarak sektör oluşturabilirler; tarikatlar, bağışlar, Kitaplar, CD’ler v.b yaklaşımlarla.
        Güneş kursu, güneşi sembolize eden dairesel biçimin etrafına yerleştirilmiş elemanlardan oluşur. Bazılarının üstünde ses çıkarması için sallanan parçalar, kimisinin üstüne barışı sembolize eden geyik figürü, kimisine ise üremeyi sembolize etmek üzere kuş, ağaç figürleri vardır. Genellikle tunçtan yapılır. İşte bunların en seçkin örnekleri Alacahöyük’te bulunmuştur. Tarihçilerin dediğine göre; Hitit’lerin sembolü haline gelmesine karşın,  Anadolu’nun en eski uygarlığı olan Hattilere ait bir eserdir. Çok ilginç olanı ise; Hatti Kralları öldükleri zaman güneş kursu ve benzeri 4- 5 sembolle birlikte gömülmeleridir. Ama asıl ilginç olanlar ise; kursların, evreni temsil ettiği yorumların yapılmasıdır. Eskiden astrologlar tarafından yıldızların birbirlerine göre konumlarını belirlemekte kullanıldığı, daha sonra bu amaçla başka araçlar geliştirilince törensel bir nesneye dönüştüğü v e Ortadoğu uygarlıklarında hükümdarlığın simgesi olan “alem”lerin atası kabul edildiği de savlanır.
        Türkiye’mizde; Ankara Üniversitesi’nin simgesidir. Ankara’nın’nın Sıhhiye Meydanı’nda büyük bir heykeli yapılmıştır ve bu heykel şehrin sembolü olmuştur. Ankara Büyükşehir Belediyesinin amblemidir. Fakat 1994 yılında Ankara’nın başına bela dikilen kişi, önce heykellerin içine tükürdü, daha sonra “Biz Hititli miyiz?(ki asla Hititli olamaz, Kipti belki) diyerek gizemli boynuzlarını,  pardon abuk-sabuk, Cami’nin de kutsiyetini bozan bir ucubeyi; Ankara amblemi olarak kente dikiverdi(15 Ocak 1995). Eğer bu adamıın erkenden dikmezlerse ağzını; Ankara değerlerine saldıracaktır. Düşünün önümüzdeki seçimi de kazandığını…
        Alacahöyük’te 100 yıla yakın bir süredir kazı yapılıyor. Şu ana kadar ‘ancak’ yüzde 15’i kazıldığı söyleniyor. En önemli ve günümüz yaşam teknolojisin ilgilendiren bulgu; 3300 yıllık Barajın ortaya çıkarılmasıdır. Bu görkemli Hitit barajı, Hitit çivi yazılı belgelerinin desteğiyle, Hitit Kralı Tuthaliya tarafından M.Ö. 1300 yıllarında yapıldığı söyleniyor. Bulgularla Alacahöyük’te tarihi kültürler çeşitli evrelere ayrılmış. Birinci kültür evresi olarak adlandırılan üst katlarında, Friglerden başlayarak Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine kadar uzanan kalıntılar ortaya çıkarıldı. İÖ 1200'lerde bir Frig yerleşmesi olan Alacahöyük’te o döneme ait yolların, kaldırım döşemelerinin ve yol boyunca sıralanmış taş temelli evlerin kalıntıları bulunmuş. İkinci kültür evresine ait daha alttaki yapı katlarında, İÖ 2000-1300 arasındaki Hitit dönemine tarihlenen büyük bir kentin kalıntıları dikkat çekicidir. Bu kent, Hititler'in başkenti Hattuşa'ya çok yakındı. Kentin giriş kapısını, kadın başlı ve aslan gövdeli heykellerin (sfenksler) beklediği görülür. Kalıntıları günümüze kadar ulaşan surlar, surların güneyindeki Sfenksli Kapı, sokaklar, su kanalları, fırınlar, kaldırımlar, yapılar ve tapınak-sarayın kalıntıları bize burada gelişmiş bir kentin varlığını gösterir. Alacahöyük’te üçüncü kültür evresi olarak adlandırılan dönem, İÖ 3000-2000 arasındaki Erken Tunç Çağı'ndan kalma dört yapı katının kalıntılarını içerir. Bu yapı katlarında ortaya çıkarılan 13 kral mezarında, çeşitli madenlerden silahlar, süs ve kullanım eşyası, güneş kursları, geyik ve boğa heykelcikleri bulunmuştur. Bu buluntular bize, o dönemde yörede güçlü bir prensliğin ve çok gelişmiş bir maden işleme sanatının var olduğunu göstermesinin yanında, gizem ötesine bizleri taşıyan ve kafalarda belirli belirsiz soru işaretleri yaratan evredir. Dördüncü kültür evresinin yapı katları ise, İÖ yaklaşık 3500-3000 arasındaki Bakır-Taş (Kalkolitik) ve Erken Tunç çağlarına tarihlenir. O çağlarda buraya yerleşen insanlar, Alacahöyük’teki ilk yerleşmeleri kurmuştur. Bu yerleşmelerin varlığını, taş temeller üzerine kurulmuş kerpiç duvarlı ve saz damlı ev kalıntıları, çeşitli çanak çömlek, özellikle içi boyalı toprak kaplar ve ayaklı meyvelikler göstermektedir. Bu katlarda ortaya çıkarılan silah ve kullanım eşyalarının çoğu taştandır.
        Şu baraj’a kafam takıldı, İnşaat Mühendisi olarak. Bu konuda biraz bağırıp, çağırmak istiyorum. Çünkü Tarihi ve doğa değerlerimize sahip çıkamadığımız gibi var olanları da iyi pazarlayamıyoruz: 3 bin 200 yıllık bir baraj İtalya'da, Fransa'da ya da herhangi bir başka Batılı ülkede ortaya çıksaydı yer yerinden oynar, belgeseller çekilir, turizm patlaması yaşanırdı. Dünya büyük bir gösteri merkezine dönüştü. Bizim burada kazanılan paralardan payımızı alabilmemiz için pazarlama işini iyi yapmamız gerek. Anadolu'da kurulmuş ve Anadolu'ya hakim olabilmiş ilk krallık. Zengin Eski Doğu kültürünün batıya geçişindeki kayıp halka. Zamanının  en büyük askeri ve politik gücü. Mısır'ın güçlü  Firavunlarının en zorlu rakibi. Yakın Doğu'nun çehresini daimi olarak değiştirmiş 3500 yıllık bir medeniyet. Hitit İmparatorluğu, Hititler..Aslında kapsamlı bir Hitit belgeseli bu bağlamda hazırlanamaz mı?!(Bende 1995’in bu sıcağında amma da şeyler istiyorum. Hitit Güneş kursu mu, yoksa güneş mi başıma çarptı!!??) Yakın Doğunun dönüm noktalarından ve tarihteki ilk yazılı barış anlaşmasına sebep olan Büyük Mısır Firavunu II.Ramses ile Hititler arasındaki Kadeş Savaşı, Eski çağların en büyük aşk hikayelerinden biri sayılabilecek Hitit Kralı III. Hattuşili ve Kraliçe Puduhepa'nın evliliği, Yakın Doğu ve Anadolu'yu silip süpüren veba salgını, saray entrikaları, Hititlerin cenaze adetleri, Eski Yunan panteonunun(Bir kültürün tüm tanrıları) öncüsü Hitit tanrılar panteonu, Hint- Avrupa dilinin ilk yazılı örnekleri Hitit yazıtları, v.s ler böylesi belgeselin müthiş malzemeleri. Gizem ötesi avcılığı ve bilimsellikten uzak dinden geçinmelerle bu malzemeleri yok ediyoruz. Büyük bir pazarı yok ediyoruz. Dahası Bizim yaptığımızı gerçekten Çorumlular asla yapmaz..
        Hattuşa(Boğazköy):
        Saat 13.30 başkentteyiz. Hayır, Ankara’ya geri dönmedik. Çorumluların-Hititlilerin başkenti Hattuşa’dayız. Eski  kapılar beni hep hayal dünyamı tetikleyen nesneler olmuştur. Hele o kalın devasa gövdesinde taşıdıklar küpe narinliğindeki Demirden tokalarla çalındıklarında kendine özgü yapıya yakışan görkemli sesiyle açılması, başka dünyalara açılan kapılarmış gibi etkilemiştir beni hep. İşte böylesi bir kapının ağzındayız. Ececan: “Anne, Baba bu taş ayslan bizi yey mi?” Aslanı tanımıştı Ececan, ama Hititlerin  Aslanlı Kapısı olduğunu bilmiyor. Biz sanki biliyoruz da. Taş olsa da insan ürküyor. Kendini bir anda bilimkurgu platformunda hissediyorsunuz. Özellikle kazılar sonrası antik taşlarla işaretlenen yerleşim alanlarının görünümleri, gizemli gezegenlerden birilerini bekliyor izlenimi vermeleri insanı heyecanlandırıyor.
        Aslanlı kapı; Yukarı Şehrin güneybatı kesiminde güney surunun iki görkemli kapısından biri olan Kapı.Hattuşa'nın diğer büyük şehir kapılarında olduğu gibi bu kapının da asıl kapı odasının iki yanında 15 x 10 m. boyutlarındaki dörtgen planlı  kule muhteşem bir görüntü veriyor.
        Kapı adını, dışta pervaz bloklarına işlenmiş iki aslan heykelinden alır (baş, göğüs, ön bacaklar). Ön Asya'da aslan koruma ve bezeme amacıyla sıklıkla kapılarda kullanılan bir motiftir. Hattuşa'da da bu kapı dışında çeşitli tapınakların girişinde ve kral sarayının kapılarında aslan heykelleri kullanılmıştır. Hattuşaş (Boğazköy) Çorum'un Sungurlu ilçesinin 22km güneydoğusundaki Boğazkale ilçesinin (Boğazköy) 4km doğusundadır. Şehir kuzeyden güneye doğru 300m yükselir. Kuzeyde kalan kısma "Aşağı Şehir" güneyde kalan kısma "Yukarı Şehir" denir. Çivi yazısı ile yazılmış büyük bir Hitit arşivi bulunmuş. Hattuşaş'da M.Ö. III. binden itibaren yerleşim görülmektedir. Bu dönemdeki yerleşmenin Büyükkale ve çevresinde olduğu tespit edilmiştir. M.Ö. 19. ve 18. yüzyıllarda Aşağı Şehir'de Asur Ticaret Kolonileri Çağı yerleşmeleri görülmektedir ve şehrin adına ilk kez bu çağa ait yazılı belgelerde rastlanmıştır. Hattuşaş'ın M.Ö. 18.yy'da Kuşşara kralı Anitta tarafından tahrip edildiği ortaya çıkan yazıtlardan çözmüş, tarihçiler. Belgelere göre hemen bu tahripten sonra yaklaşık M.Ö. 1700 yıllarında yeniden yerleşime açılan Hattuşaş 1600'lerde Hitit devletinin başkenti olmuştur; kurucusu Kuşşara kökenli olan I.Hattuşili'dir.
Hitit Devletinin başkenti olan Hattuşaş dönemin mimarlık ve sanatının odak noktası olmuşt. Hattuşaş sözcüğü Hattus sözcüğünden yani Hatti insanlarının verdiği orijinal addan geliyormuş. Çok geniş bir alanı kapsıyor. Uzun zamandan beri yapılan kazılarda Burada daha fazla kültür evrelerine rastlanmış. 5 kültür katı ortaya çıkmış. Bu katlarda Hatti, Asur,Hitit, Frig, Galat, Roma ve Bizans dönemlerinden kalma kalıntılar bulunmuştur. Kalıntılar Aşağı kent, Yukarı Kent , Büyük Kale (Kral Kalesi), Yazılıkaya'dan oluşmaktadır. Burada bulunan kalıntılar Kral Sarayı, iki katlı Arşiv Yapısı (3500 çivi yazılı tablet bulunmuştur.) , Hitit Dönemi'nden kalma dört tapınak , anıtsal kapılar (Kral Kapısı, Sfenksli Kapı, Aslanlı Kapı, Poternli Kapı ve Batı Kapısı), Tanrı "Teshup" 'un tapınağı bulunmaktadır.
        Hatuşaş'ın "Yukarı Şehir" olarak bilinen kesimi 1 km² den daha büyük bir yüzölçüme sahip, eğimli bir arazidir. İşte buradan aşağılara baktığınızda, Hattuşa’nın ne kadar geniş bir alana yayıldığını görürüsünüz. Budur insanı gizemli hülyalara salan. Her an uzay araçları, kazı sonrası işaretlenen alanlara ineceklermiş gibi içten-içten heyecanlanıyorsunuz. Bu alan M.Ö. 13. yüzyılda Geç İmparatorluk Çağında şehrin gelişmesine sahne olmuştur. Yukarı Şehir'in geniş bir bölümü yalnızca tapınak ve kutsal alanlardan oluşmaktadır. Yukarı Şehir geniş bir kavis halinde onu güneyden çeviren bir surla donatılmış olup, sur üzerinde 5 kapı mevcuttur. Şehir surunun en güney ucunda ve kentin en yüksek noktasında bastion ile sfenksli kapı yer almaktadır. Diğer dört kapıdan güney surunun doğu ve batı ucunda karşılıklı Kral Kapısı ve Aslanlı Kapı yer almaktadır.
        Hattuşaş’taki Büyükkale'de yapılan kazılar M.Ö. 13.-14. yüzyılda Hitit krallarının saray yapılarını ve bunları koruyan sur sisteminin özelliklerini gün ışığına çıkarmıştır. Giriş kapısı güneybatıda olan kalenin surları, sandık duvar tekniğiyle inşa edilmiştir. Büyükkale'de bir bütün halinde saray yapısı görülmez, kazılar sonucunda ortaya çıkan farklı boyutta ve türdeki yapılar, anlaşılmıştır. Yine mabedin doğu kısmında tabletlerin bulunması burada bir arşivin olduğunu da ortaya koymuştur.
                Yerkapı, Sfenksli Kapı:
        Şehrin en güneyinde ve en yüksek noktasında Yerkapı bulunur. Batıdan Aslanlı Kapı'dan, doğuda Kral Kapı'dan geniş bir yay çizerek şehrin en yüksek kesimine ulaşan sur burada yapay olarak yığılmış toprak setin üzerinden geçer. Bu setin üstünde tam ortada Sfenksli kapıyla kesintiye uğrar..
        Yerkapı adını, Hattuşa'da bugün hala içine girilebilen tek poternden(anadaolu uygarlıklarının kalelerinde, gizli geçit olarak kullandıkarı tünel) alır. Bu tünel yapay toprak set yığılmadan önce bindirme tekniğinde yapılmıştı: Bu teknikte uzun taş bloklar bir alttakinden biraz öne çıkarılarak üst üste koyulur; en üste ortaya ise kilit taşı olarak sivri bir blok yerleştirilir. Böylece sivri üçgen biçimli bir tonoz oluşturulur.
        Yerkapı yokuşunu tırmanırken, arkanızdan gelenler arka korkunuzu, önden gidenler var ise ön korkunuzu giderebilir. Ama önde siz yürüyorsanız, tepenizde bir Hitit uygarlığının gizemli bir görüntüsünün belirme korkusundan kendinizi asla alamazsınız. Yığma toprak setin dış tarafındaki yüksekliği yaklaşık 35 metre, uzunluğu 250 metre ve tabandaki genişliği yaklaşık 80 metredir. Yamaç burada, şehre bakan taraftan farklı olarak özenli bir işçilikle taş döşeme ile kaplıdır. Döşemenin her iki yanında, setin üzerine çıkan dik merdivenler bulunur. Bu merdivenler, setin savunma amaçlı olmadığını açıkça göstermektedir. Zaten 35° lik bir eğime sahip bu döşemeyi, kondisyonu iyi savaşçıların koşarak çıkması hiç de zor değildi. Ayrıca düşman sura buradan değil, batı ya da doğuya doğru birkaç metre ileriden hücum ettiği, Yerkapı setinin üzerinde ortada Sfenksli Kapı yer alır. Diğer büyük şehir kapıları gibi bu kapının iki yanında kuleler bulunmaz. Kapı bir kulenin içinden geçer. Sfenksli Kapı adını, kapı pervazlarında bulunan dört Sfenks'ten alır. Sfenksler aslan vücutlu, insan başlı karışık yaratıklardır. Hititler bu karışık yaratık tasvirini, sfenksin kral tasviri olarak görüldüğü Mısır'dan almış olabilirler. Ancak Hitit sfenkslerinin yumuşak yüz hatları, Mısır'dakilerin aksine dişi yaratıklar olarak tasvir edildiğini gösterir…
        Çorum tarihi ile müthiş ötesi bir platform. Senin değil de, Çorumlunun/Hititlinin yaptığını tarihte hiç kimse yapamaz diyorum… Özellikle beni ilgilendiren boyutu, Hitit yapı tekniği..Yedi metre genişliğinde sur temelleri ve ayni yükseklikteki surlar gerçekten müthiş bir teknik. Temeller taş örülü, üzeri kerpiç, tuğla ve ahşap yapı malzemeleri kullanılarak inşa edilmiş. Hititli atalarımız böylesi zengin yapı malzemesi kullanırken biz 4000 yıl sonra, yörede sadece ahşap ve kerpiç ilkelliğinde köy konutları inşa ettiriyoruz kırsal insanımıza. Daha doğrusu Hititlerin  torunlarına. 12. gezegenden bizi izleyen Hititlerin yüreği sızlıyordur kesin. Evet Hititlerin mimarı kültürü ile bizim kültür arasındaki farklılık düşündürücü. Bu kentin rekonstrüksiyonunu, yani, Hattuşa kentinin tümünü veya  bir parçasının ya da burdaki bir yapının özgün biçimiyle yeniden inşasını gerçekleştirmeyi bu mantıkla zor başarırız gibime geliyor.
        Çorum bu köklü evrensel tarihi ile kesin canlandırılmalıdır.
         Çoraplıkaya:
         Ve dönüş başladı. Güzel ve heyecan verici bir gezi oldu. Geçmiş uygarlıkların izlerini ve onların torunlarını izlemek güzel. Saat 14.30. kayalı Boğazda piknik yapmak için hazırlık yapıyoruz. Herkes çimenlere attı kendisini. Kadriye tedirgin, çünkü taze tezekler o’nu bayağı rahatsız ediyor, özellikle kokusu. Tam ortasındaki derede bir grup arkadaş serinliyor. Tezeğin sahipleri gözüktü; kocaman hoştayn inekler, hepsi de koca-koca memeliler. Birileri  bar-bar bağırıyor, ineklerin uzaklaştırılması için, çünkü  korku yeni bir tezek kokusu. Çobanlar koşa -koşa geldiler. Mustafa dayı, öylesine sevimli bir ihtiyar ki,  adeta Nobel babanın siyah sakallısı. Sürekli gülüyor. Torunu Yusuf yanında, bir sopaya çenesini dayamış bizleri izliyor. Resimlerini çekerken verdikleri poz beni, hem sevindirdi, hem hüzünlendirdi. Mustafa dayı resimleri çoğaltıp çoğalmayacağımı sordu. Bir hafta sonra gönderdim bile. Tabiî ki eline geçip geçmediğini bilmiyorum.
        Herkes gibi bende derede serinledim. Ayaklarımı ve çoraplarımı yıkadım. Ayaklarımı çimenlere, çoraplarımı da hemen yanı başımızdaki kayalara serdim, kurusunlar diye. Ececan’a , Kadriye’ye ve gezidekilere: “Bu bölgenin her tarafı tarihi dokuyla bezeli. Baksanıza, şu kayanın üzerindeki tarihi çoraba..” Bir anda herkes kayalara doğru bakmaya başladı. Birileri çoraba doğru gitti: “Yahu bu birinin çorabı. Yeni yıkamış. Islak daha..” “Olur mu, Hititlerin çorabı. Demek ki hala kurumamış..” Kadiş çorabı tanıdı, Ececan da : “Baba bu senin çoyaplayın..” Epey güldük..Bölgenin adını da koyduk “Çoraplıkaya”
        Saat, 17.00. Çoraplıkaya’dan; Hititlerin torunu Mustafa dayı ve torununa el sallayarak ayrılıyoruz. 04/06/1995 sabahı başlayan ve 04/06/1995 akşamı biten gezi; herkesi mutlulukla birlikte gizem ötesine taşıyan güzel bir gezi idi.
        Yazının güncellemesi 10/06/2006’da, yayına ise  20 Temmuz 2013’te kondu.
        ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
        TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
        evesbere@gmail.com
        sevket,che@hotmail.com.tr

        GSM: 0506 609 00 32

19 Temmuz 2013 Cuma

TMMOB DEĞİL TÜRKİYE YOK EDİLİYOR


        TMMOB  VE HALKIN SİVİL DENETİMİ BİTİRİLDİ


        Her konuşmanın başında demokrasi yanlısı olduklarını söyleyenler; Gezi Parkı aktivizmine etkin katılımda bulunan TMMOB ve bağlı odaların yöneticilerini göz altına alarak İstanbul Emniyet Müdürlüğünün bodrum katında alıkoydular, ardından zaman kaybetmeksizin, TMMOB ve bağlı odaların yetkilerini ‘gece baskınıyla’ önemli ölçüde ortadan kaldırdılar.     Bilindiği gibi, TMMOB, Taksim Gezi Parkı’nda ‘gericiliğin simgesi’ Topçu Kışlası inşa etmesine karşı çıkan Taksim Platfomu’nun en güçlü payandasıydı, çünkü; gerici projeyi yargıya götürüp iptal ettiren TMMOB’dir.
        Sen misin benim gibi düşünmeyen ve beni denetlemeye kalkan; ben de seni ortadan kaldırırım:
        Bu ortadan kaldırışı gerçekleştirirken TMMOB’nin kuruşluna ilişkin 1954 doğumlu 6235 sayılı yasayı değiştirerek yapmıyor; ‘köy kurnazlığıyla ’, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 8.maddesine (I) bendindeki değişiklikle  şöyle bir yaptırım getiriyor; ‘ Harita, plan, etüt ve projeler idare ve ilgili kanunlarında açıkça belirtilen yetkili kuruluşlar dışında meslek odaları dahil başka bir kurum veya kuruluşun vize ve onayına tabi tutulamaz, tutulması istenemez. vize veya onay yaptırılmaması ve benzeri nedenlerle müellifler ve bunlara ait kuruluşlar(Proje sahipleri ve onların proje ofisleri demek istiyor) büro tescilleri iptal edilemez veya yenilemesi hiçbir şekilde geciktirilemez. Müelliflerden Bu hükmü ortadan kaldıracak şekilde taahhütname talep edilemez.
        TMMOB ve bağlı odaların yetkileri verilen ilgili kuruluşun adı ‘Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bünyesindeki ‘Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü’dür. Bu kuruluş, ‘Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kuruluşuna ilişkin 2011 yılında çıkarılan Kanun Hükmündeki Kararname’nin 12 maddesine göre oluşturulmuş birim. Birimin yetkileri arasında; mesleki yeterlilikleri ile kuruluş yeterliliklerini değerlendirerek bunlara tescil ve yeterlilik belgeleri vermek de var.
        TMMOB olarak demiri tavında dövememenin eksikliği burada karşımıza çıkıyordu. O gün, yani 2011’de TMMOB işlevini yüklenecek ‘Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü’ için tepki koymak gerekirdi. Bu tepkiyi, salt TMMOB değil, ilgili bakanlıklarda benzer Meslek Odaları’nın işlevlerini üstlenen benzer birimlere karşı eylemsel duruş sergileyerek, Tabipler Odası, Barolar Birliği Ticaret ve Sanayi Odaları,  Eczacılar Odası v.b odalar bütününde yaygınlaştırmak gerekiyordu. Üzülerek belirteyim ki, öngörüyü yakalayıp, bugün yapılmak istenen, o gün yapılmalıydı. Ne yazık ki, o gün çoğu AKP iktidarının sanal demokrasi duruşunu alkışlıyordu.
        Anlaşıldığı gibi TMMOB’de gezi kurbanı. Artık ülkenin geleceğini ilgilendiren projelerden TMMOB’nin haberi olmayacak, sorunlu gördüğü projeleri yargıya götürerek etkili denetim işlevini yerine getiremeyecek. Evet, mühendis ve mimarların mesleki yeterliliklerinin denetimi ve Harita, plan, etüt ve proje vize ve onayı yetkisi artık katı, otoriter, yani faşist rejimler özgü uygulama ile bağımsız meslek kuruluşu değil, bağımlı birim sayesinde AKP iktidarı üstlenecektir. AKP diyorum, çünkü gelen  herhangi iktidar, sivil topluma ait olan bu alana müdahale etmekten anında vazgeçecektir. Düşünün, Kanal İstanbul projesi, olası 4. Boğaz köprüsü, su havzalarının yapılaşmaya açılması, boğazın talanı(Tayyip’in imam hatipten arkadaşı Aziz Torun yasak olmasına karşın bir yalıyı yıkıp yenisini inşa etmesi gibi) hızla sürecektir.
        En önemlisi; 2 milyon 513 bin ağacın, 236 hektarlık mera, 60 hektar kuru tarım, 2 hektar fundalık ve 660 hektarlık göl alanını yok edeceği için; sulak alanların doğa, çevre ve yaşam açısından korunmasını taahhüt ettiği ve de altına imza attığı(1994) Ramsar(İran’ın Ramsar kentinde 1971’de imzalandı) sözleşmesine ters düşülmesine karşın TMMOB projenin iptali için dava açamayacak. Projesiz inşa süreci devam edecek. Biliyorsunuz, kendisini Türkiye’nin ve İstanbul’un sahibi sanan R-cep, havadan parmağıyla göstererek proje yerlerini belirliyor; bu nedenle 3. Boğaz köprüsü projesinin hazırlanmadığı savlanır oldu, ben buna olasılık tanımıyorum, bu olsa-olsa, kuş yolu, su havzası bahanesiyle, arsa kapatan yandaşları için parmakla güzergah belirlemektir bunun adı. Unutmayın Kanal İstanbul projesi sonrası Çalık grubunun 400 bin m2’lik, çok-çok AKPE üst yöneticisinin karısının  Çalık’tan fazla arsa kapattığını. V.b proje talan ve yalanlarıyla TMMOB öncülüğündeki sivil denetimden artık rahatlıkla kaçırılabilecek ve kentlerin, dahası ülkenin talanı alabildiğine yoğunlaşacaktır.
Ben Şevket Çorbacıoğlu, bir inşaat mühendisi olarak AKP gibi düşünmüyorum, fakat Jeofizik Mühendisi Şevket Demirbaş, AKP gibi düşünebiliyor; ”TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Şevket Demirbaş, Alanya Belediye Başkanı Hasan Sipahioğlu’nu ziyaret etti. Demirbaş; Alanya Belediyesi’nin yapılaşma konusunda zemin etüdü, Jeoloji ve İnşat Mühendislerinin multidisipliner olarak çok güzel koordineli çalıştıklarını  söyledi. Yapılan çalışmalar sonucunda çok sağlıklı ve düzgün binaların ortaya çıktığını belirten Demirbaş, Alanya Belediyesi’nin uygulamalarını her zaman her zaman başka belediyelere örnek olarak gösterdiğini söyledi..” Demokrasi gereği saygım var lafını bende çok kullanırım, fakat her zaman kullanmamak gerekir, örneği Şevket’in yağdanlıklı duruşu  durumlarında. Bir kere, Demirbaş Jeoloji ve İnşaat mühendislerinin alanına girmek için byle konuşmamalıydı, çünkü Alanya’daki yapılaşmadan, en sıradaki insan bile şikayetçi, nedeni deprem bölgesi Alanya’da temel seçimleri deprem yönetmenliğine son derece aykırı olması. Tanık oldum. Sıvılaşmaya müsait  bir zemine sahip Alanya’da radye temel esas alnması gerekirken tekil temeller üzerinde yapıların yükseldiğini görüyoruz, fakat Manavgat bu konuda daha duyarlı.
Siz nasıl Şevket Demirbaş gibi düşünebilirsiniz. Düşünün; 3. Boğaz köprüsü, Anadolu ve Avrupa yakasında toplam  245.12 ağaç kesiliyor ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, hiç utanmadan yerine 5 kat fidan dikilecektir diyebiliyor. İyi de, kes, kes ve yapılaşmaya aç bitir orman dikim alanlarını, sonrasında nereye dikeceksin; örneğin, Ankara Atatürk Orman Çiftliği’nin %40’a yakını yok edildi, yani1937 yılında 55 bin 539 dekar olan arazi, 33 bin 256 dekara düştü, özellikle 1994 sonrası, katlı kavşak döneminde. sadece başbakanlık binası yapılacak diye 10 bin ağaç kesildi.
        Kesin söylüyorum, TMMOB böylesi Şevketlerin elinde olsa, bugünkü darbeyi almazdı.
        Tarım ülkesini saman ithal eden ülke haline getirenlerden, dünyanın en saygın ekonomi dergisi Amerikan Forbes, Gezi eylemlerinden sora gündeme oturan ‘Gezi Parkı’nı, Türkiye’ye gelmek için 10 neden arasında ilk sırada gösterdiğinden dolayı   turizm şirketleri gezi parkı özel turları düzenlerken, Amerikan’ın desteğindeki gezi parkı eylemleri turizmi baltaladı yaygarası koparanlardan her şey beklenir.
        Esnafa İstanbul Beyoğlu’nda kan kustururken, dönüp;  “Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Kredi ve Kefalet Kooperatifleri Birlikleri Merkez Birliği(TESKOMB)” adlı kuruluş aracılığı ile esnaflar gezi eylemleri nedeniyle perişan oldu diyerek, esnafı, Gezi aktivistleriyle karşı-karşıya getirmeye çalışanlardan her şey beklenir.
        İktidarları döneminde, tüm ulusal değerleri özel sektöre satan ve bu nedenle özel sektörün dış borcunu %460 artıranlardan(2002’de 43 milyar dolar, 2013’te 240 milyar dolar) her şey beklenir.
        Gaz sık emrine uymadığı taktirde tehdit aldığı için ve bu nedenle eylemcilerden intikam alan psikopata dönüşen polise polisliği tiksindirenlerden, ülkeyi kalkındırdım, eğitim seviyesini yükseltim derken, İzmir’in Aliağa’sındaki köyü okulsuz bıkanlardan her şey beklenir.
        Oruçlarını yandaşlarının 5 yıldızlı otellerinde, özel hurmalarla açan, kuzu tandırla devam edip, kaymaklı künefe ve altın  çilekle kapatanlardan ne beklersiniz.
10 kuruşluk iftar yemeklerini, hayırsever hırsızlara 10 liraya sattırarak ‘iftar sektör’ünden her Ramazan trilyonlar götürtenlerden ne beklersiniz.
        “ Bugün Laik dünyanın gençleri sokağa çıktı, yarın obur gün Müslümanlar da çıkar..” sözü ile Türkiye’deki laikleri gayrimüslim ilan ederek  en tehlikeli sözünü söyleyen Can Paker gibi bir zamanların Soros açık toplum vakfının militanını akil insan ilan edenlerden ne beklersiniz.
        Türk sporuna çağ atlatacağız derken  şikeyle, dopingle, ırkçılıkla Türk sporunu örseleyenlerden ve ulusal takıma seçilecek sporcuları gezi parkı duruşuyla saptayanlardan
85 yıllık  Balıkesir Gazi İlkokulu’nu İmam Hatip Ortaokulu yapan ve müdürlüğüne Milli Görüş Derneği eski şube başkanını atayanlardan ne beklersiniz.
        Ve dinden geçinirken,  yoksuldan da geçinmek adına, yoksula,  nohut ve bulgur göndererek yoksulun oyunu da çalanlardan ne beklersiniz…
        Gezi aktivistlerini mobeselerden saptayıp evlerinden toplayan, fakat gezi aktivistlerini öldürenleri tespit edemeyenlerden ne beklersiniz.
        3621 sayılı Kıyı Kanunu ve uygulama yönetmeliğine göre; “Kıyılar, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır. Kıyı ve sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yarı gözetilir. Kıyı, herkesin eşitlik ve serbestlikle yararlanmasına açık olup buralar  yapılaşmaya açılamaz.” denmesine karşın, kıyıları yerli yabancı kuruluşlara satmayı bırakın, kıyı kaldırımlarını satarak, kıyıları halka dar edenlerden ne beklersiniz..
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU

GSM: 0506 60900 32

6 Temmuz 2013 Cumartesi

SİSİ İLE MÜRSİ FAŞİZMİ YARIŞIYOR; KAYBEDEN HALK OLACAK


MISIR’DA SİSİ DARBESİ MURSİ DARBESİNİN ÖNÜNÜ AÇMIŞTIR

İnadına her yazımda kullanacağım “Demokrasi Ve Evrensel Barış Bandım”:
[[ Gezi Parkı Halk Hareketinin iki  önemli haykırışı var, benim de bir önemli  haykırışım ..
Birincisi;  “31 Mayıs 2013 tarihine dek hep birkaç kişi düşündünüz, konuştunuz ve birçok kişiyi dinlemek zorunda bıraktınız, artık birçok kişi olarak düşüneceğiz ve konuşacağız ve siz birkaç kişi bizi dinleyeceksiniz;  bunun için yarattığınız ‘korku psikolojisini kırdık’ sokaklara indik.”
İkincisi;  “31 Mayıs 2013, Türkiye’de ve dünyada 20. Yüzyılın egemen ideolojilerinin sonlandığı ve ‘dünyanın özgün gelişimi ve değişimini dikkate alarak, farklılıkları bütünleştiren, evrensel barışı esas alan’ 21.  Yüzyılın ideolojisinin başlangıcıdır.”
21. Yüzyılda, artık birkaç kişinin düşüncede, siyasette, ticarette, bürokraside ve medyadaki egemenliği bitiyor, birçok kişinin, yani halkın etkin ve belirleyici olacağı sürece girildi. Bu sürecin düğmesine de Türkiye’de basıldı. Brezilya’ya yansıyan sürecin Türkiye’de daha da güçlenmesi ve evrensel mesajını yaygınlaştırması  için, ülkemdeki ‘CHP’lisinden,  AKP’lisine, MHP’lisine, İP’lisine,  BDP’lisine, kısacası sağ-sol tüm oluşumlardaki siyasi payandaların, Gezi Parkı Halk Hareketi’nde paydaş olması gerekir.
Bu bir sokağa inişten çok, 21.yüzyılın düşüncelerine inişti, inmeye de devam edeceğiz.
Benim Haykırışım:  “Hormonlu renkli yazılı ve görsel basın; pıtrak gibi biten, çok dağıtılan, fakat çok satılıyor diye yutturulan,  az seyredilen;  cemaatin yazılı ve görsel basını  gibi olmasa da benzer duruş sergilemektedir. Şöyle ki;  korku psikolojisiyle nedeniyle  siyasal erkin yandaş medyasıyla örtüşen anlayışlarına yer vermekte, gezi parkı halk hareketini aşağılayan haberlere öncelik tanımaktadır. Bu nedenle  ben 31 Mayıs 2013 gününden bu yana, hormonlu renkli basını, okumuyorum,  dinlemiyorum , sevdiğim dizileri izlemiyorum ve de ürünlerini  satın almıyorum, yani bu ilgimi dondurdum, askıya aldım, ta ki ‘demokrasi ve evrensel barışı’ ilke edinmiş halkın tepkisini ciddiye alacağı güne dek. Sizin özgür istencinize, gem vurmak değildir amacım, ben böyle yapıyorum, siz bilirsiniz. ]]
Deniyor ki; “Ekonomik ve demokratik  büyümemizi, istemeyenler, halkı sokağa döktü…Sandık demokrasinin vazgeçilmez simgesidir, Özgür iradenin simgesidir. Sandık bizi iktidara getirerek, ülkemizin milli iradesini belirledi, Mısır’da da Mursi’ye yapılanlar aynı şeylerdir..”
Söylenenlere katılmıyorum.
Çünkü;
1-Ülkenin demokratik yapısını güçlülüğünü; toplumsal hoşgörü ve çoğulcu anlayıştan soyut salt ekonomik büyümeyi esas alarak tanımlayamazsınız. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde ekonomik büyüme ülke kaynaklarının satışına bağlıysa, bilin ki böylesi ekonomik büyüme,  ülkenin ulusal kaynakları bitinceye dek devam eder ve birçok kişiyi(Toplumu) dışlayarak iktidar çevresindeki birkaç kişiyi varsıllaştırır.
2-Ülkenin demokratik yapısının güçlülüğü; Seçmen tabanından soyut, parti elitlerinin delege yapısında belirlenen adayları TBMM’ine taşıyan ‘seçim sandığı’ esas alınarak tanımlanamaz. Özellikle demokrasisini geliştiren ülkelerde, demokratik büyüme, birkaç kişinin işine yarayan sandık demokrasisi ile sınırlandırılamaz. Oluşan demokrasi, birçok kişiyi(toplumu) dışlar ve iktidar çevresindeki birkaç kişi için işletilmiş olur. En önemlisi, delegasyon sistemiyle sınırlandırılmış bireyin özgür iradesinin sınırlı işleyişinde beliren ulusal  istenç(milli iradesi)  tüm toplumun iradesi değil, iktidarın seçmen iradesidir.
Bu evrensel ölçütleri dikkate almadığınızda; demokrasiyi toplumun genelinden soyut sandık demokrasisi ile sınırlayarak milli iradeyi, iktidar partisinin seçmen iradesine indirgersiniz. Süreç içinde,  azınlığın çoğunluğa veya kısmi çoğunluğun kısmı azınlığa egemen olma süreci işler ve beraberinde ‘yetki bende’ faşizan duruşuyla , toplanma ve gösteri hakkını  yok ederek; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni(AİHM) ve o’nu tümleyen  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni(AİHS) karşınıza alır,  askeri darbe  yapıldığında da demokratik ülkeleri suskun bırakırsın.
Mısır’da yaşananlar bunlardır ve Türkiye bu yaşananları iyi okumalıdır; aksine bildiğini okumaya devam ediyor ve Taksim eylemlerini çapulcu Vandalların eylemi diye es geçen yandaş medya, Tahrir’deki Müslüman Kardeşler kökenli Muhammet  Mursi karşıtlarını Taksim çapulculuğuyla, 30’u aşkın kişinin yaşamını yitirdiği Mursi yandaşlarının Adeviye meydanında toplanmasını demokrasiyle örtüştürüp naklen yayınlamaktadır. Yetmedi; “Diren Hamas(İslami terör örgütü)-Diren İhvan(Müslüman Kardeşler adlı İslami terör örgütü) pankartlarıyla halkı sokağa döktüler.
Tahrir’deki milyonlarca insan, Müslüman Kardeşlerin üyesi Mursi’nin kurumsallaştırmaya çalıştığı  sivil diktaya karşı çıkmış, özgür iradenin, ulusal iradenin salt bir grup için işletilemeyeceğini, herkesin özgür yaşamaya, düşünmeye, laik kalmaya, ülke gelirlerinden pay almaya hakkı olduğunu , sivil darbeye geçit vermeyeceklerini haykırmışlar-tıpkı Gezi Parkı Halk Hareketi’ndeki gibi, asker darbe yaparak,  demokratik bu evrensel haykırışı susturmuştur.
Evet, Muhammet Mursi sivil faşizmi, Abdulfettah El Sisi askeri faşizmi ile aklanma sürecine sokulmuştur.
Gerek Taksim’i, gerekse  Tahrir’i  çok iyi değerlendirmelisiniz; “Benim yanlışlarım da olabilir diyerek” gerçeklerden kaçamazsınız.
http://blog.milliyet.com.tr/taksim-sendromu-yasanirken-bor-madenlerinin-taksim-edilmesi--tarimin-koyluden-alinmasi/Blog/?BlogNo=420050

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
sevket-che@hotmail.com.tr
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32


5 Temmuz 2013 Cuma

MISIR'DAKİ SİVİL FAŞİZMİ NAKLEN VERENLER GEZİ PARKI AYDINLIK HAREKETİNİ ES GEÇTİ



MISIR’DA MURSİ, SİVAS’TA MADİMAK,               ARHAVİ’DE KAMİLET     VADİSİ, ÜLKEMDE           İKTİDAR, KÜFREDEN      AKİL ADAM =              GÜLDÜŞÜN ÇORBASI
                6 Temmuz 2013
               
                İnadına her yazımda kullanacağım “Demokrasi Ve Evrensel Barış Bandım”:
                [[ Gezi Parkı Halk Hareketinin iki  önemli haykırışı var, benim de bir önemli  haykırışım ..
                Birincisi;  “31 Mayıs 2013 tarihine dek hep birkaç kişi düşündünüz, konuştunuz ve birçok kişiyi dinlemek zorunda bıraktınız, artık birçok kişi olarak düşüneceğiz ve konuşacağız ve siz birkaç kişi bizi dinleyeceksiniz;  bunun için yarattığınız ‘korku psikolojisini kırdık’ sokaklara indik.”
                İkincisi;  “31 Mayıs 2013, Türkiye’de ve dünyada 20. Yüzyılın egemen ideolojilerinin sonlandığı ve ‘dünyanın özgün gelişimi ve değişimini dikkate alarak, farklılıkları bütünleştiren, evrensel barışı esas alan’ 21.  Yüzyılın ideolojisinin başlangıcıdır.”  
                21. Yüzyılda, artık birkaç kişinin düşüncede, siyasette, ticarette, bürokraside ve medyadaki egemenliği bitiyor, birçok kişinin, yani halkın etkin ve belirleyici olacağı sürece girildi. Bu sürecin düğmesine de Türkiye’de basıldı.              Brezilya’ya yansıyan sürecin Türkiye’de daha da güçlenmesi ve evrensel mesajını yaygınlaştırması  için, ülkemdeki ‘CHP’lisinden,  AKP’lisine, MHP’lisine, İP’lisine,  BDP’lisine, kısacası sağ-sol tüm oluşumlardaki siyasi payandaların, Gezi Parkı Halk Hareketi’nde paydaş olması gerekir.
                Bu bir sokağa inişten çok, 21.yüzyılın düşüncelerine inişti, inmeye de devam edeceğiz.
                Benim Haykırışım:  “Hormonlu renkli yazılı ve görsel basın; pıtrak gibi biten, çok dağıtılan, fakat çok satılıyor diye yutturulan,  az seyredilen;  cemaatin yazılı ve görsel basını  gibi olmasa da benzer duruş sergilemektedir. Şöyle ki;  korku psikolojisiyle nedeniyle  siyasal erkin yandaş medyasıyla örtüşen anlayışlarına yer vermekte, gezi parkı halk hareketini aşağılayan haberlere öncelik tanımaktadır.         Bu nedenle  ben 31 Mayıs 2013 gününden bu yana, hormonlu renkli basını, okumuyorum,  dinlemiyorum , sevdiğim dizileri izlemiyorum ve de ürünlerini  satın almıyorum, yani bu ilgimi dondurdum, askıya aldım, ta ki ‘demokrasi ve evrensel barışı’ ilke edinmiş halkın tepkisini ciddiye alacağı güne dek. Sizin özgür istencinize, gem vurmak değildir amacım, ben böyle yapıyorum, siz bilirsiniz. ]]
                “ Yazı başlığımın, dünya ve Türkiye gündemiyle ne ilgisi var?” diye sorarsanız, küserim ve yalnız şu kadarını söylerim; “özellikle ülkemde yaşananlar ‘Güldüşün Çorbasıııı’.” Düşünün, öylesine güldüşün, yani güçlü insan Mustafa Balbay’ın deyişiyle ‘M-izah’ malzemeleri var ki, Aziz Nesin üstat, aramızdan erken ayrılmasa yapıtlarıyla Nobeller Nobeli alırdı.
Güler misin, ağlar mısın? En iyisi ‘tebessüm ederken’ düşünmek:
                Uzun zamandır ‘Güldüşün çorbası ‘damak tadını ötelemiştik. Bu nedenle,  arşivimdeki menüleri sıralamaya devam ediyorum:
                Eğer bir ülkede, işkence yapan, doğayı ve doğanı koruyan duyarlı insanların çadırlarını sabaha karşı yakan, fırtınayı fırsat bilip Arhavi-Kamilet vadisini bekleyen insanlar vadiyi terk edince, iş makinelerini gecenin bir yarısında vadiye sokan, biber gazı sıkan, insanları kışın ortasında havuza döken(Tekel işçileri Abdi İpekçi parkındaki havuza döktüklerini unutmadık; düşmanları Akdeniz’e, Ege’ye dökercesine) polis değil de, mukavemet etti diye insanlar yargılanıyor ise, topluma barış getirmesi için seçilen 60’lıklar, yani ‘Akil Adamlar’’dan son anda seçilen  vakitlisi, Gezi Parkı Halk Hareketinin  doğaya ve doğana duyarlı insanlarına ana-avrat küfrediyorsa, tuz koktu, kar çürüdü demektir.
                İşte,  kokuşmuşluğun ve çürümüşlüğün ‘Güldüşün Çorbası’ boyutundaki yansımaları’:
                1-Emperyalist Küresel efendi ‘Arap Baharı’ diyerek yıllardır beslediği diktatörleri yenilemeye başladı, önce Irak, ardından Tunus ve ardından Libya, en sonunda da Mısır’da diktatörleri değiştirdi. Suriye’de de diktatörü değiştirmek için savaş veriyor. Fakat, kapital adına gösterdiği kendi diktatörlüğü hiç aklına getirmiyor. Diğer emperyalist Rusya olayları izliyor, suskun, çünkü bu hareketin emperyal bölüşüm özelliğini bozmak istemiyor. Türkiye’m ise, bu bölüşümden pay beklerken sıranın kendisine geldiğinin  işaretini veren Taksim protestolarını algılamamakta direniyor ‘ Taksim gezi parkı aktivistlerini’ aşağılamaya devam ederek.
                Ve düşündürücü olanı; Arap Baharı sırasında, Mısır’da Hüsnü Mübarek’in devrilmesiyle sonuçlanan Tahrir protestoları bu sefer seçimle iktidara gelen Mursi'nin siyasi kariyerinin sonunu getirmesi.
                Mursi’nin seçimle iktidara gelmesinden bir yıl sonra yönetimden memnun olmayan yaklaşık üç milyon Mısırlı  geçtiğimiz pazar gününden beri   ülkenin dört bir yanında sokaklara dökülmüştü. Mursi’nin vaatlerini yerine getirmediği ve ülkeyi kendi çıkarları doğrultusunda yönettiği düşüncesi ile gerçekleştirilen eylemlerde yer-yer yaşanan şiddet olaylarında bugüne kadar 16 kişi hayatını kaybetti.  Mursi liderliğindeki Müslüman Kardeşler partisinin laik ordu ile karşı karşıya gelmesine neden olmuştu.
                İşin güldüşün boyutu; Laik Türkiye ordusunun komutanlarını  tutuklatan ülkemin iktidarının  demokrasi için devreye girmesi ve de  dün ‘Arap Bahari’ ürünü Mursi’yi ve Mısır ordusunu  alkışlarken , bugün çark ederek halk hareketini onaylaması, fakat Ordunun müdahalesinin demokrasiyi yok edeceği için, küresel efendilerden yardım istemesi.
                Bir düşündürücü boyut; pıtrak gibi biten cemaat kanallarının ve bazı TMSF hormonlu kanalların, radikal İslamcı Müslüman kardeşlerin Tahrir meydanı karşıtı Adeviye Meydanı'na topladığı Mursi yandaşlarının direnişini naklen vermeleri. Biliyorsunuz, Gezi Parkı eylemlerine hiç yer vermemişlerdi. Neymiş efendim, ordu darbe yapmış, Tahrir meydanına o insanları ordu mu taşımıştı? Aksine Adeviye meydanına tıpkı Kazlıçeşme ve Sincan’a taşınan kitle gibi Müslüman kardeşler kitleleri taşıdı ve Mısır’ı iç savaşın eşiğine getirdi.
                Şu sormaların tam zamanı; “ Sen ülkemin laik ordusunun komutanlarını tutuklamadın mı? Sen, Gezi parkı aktivistlerini, Vandal, çapulcu, terörist ve vatan haini ilan etmedin mi? Sen, radikal  İslamcı örgütün  Hizbullah üyelerini serbest bırakmadın mı? Sen Kürt açılım yalanıyla, Türk-Kürt İslam Cumhuriyeti’ni için iki uluslu toplum yaratma politikalarını topluma dayatmadın mı? Sen, ülkenin ulusal değerlerini çıkarların için satmadın mı? Sen demokrasi amaçlarımın aracıdır demedin mi?”
                Ve ilahi sen; çıkmışsın Mısır’da demokrasi elden gidiyor diyorsun ve bizleri güldürüyorsun, güldür-güldür giderayak..
                2-Bir yetkili çıkıp; 2 Temmuz 1993 tarihinde yakılan 35 canımız için bir tek söz etmedi.
                Senin ki de laf mı?!
                Sivas’ta 35 canı katleden canilerin avukatları nerede? AKP’de milletvekili, yani TBMM’inde. Hatta bazıları bakan. Sen şimdi dersin ki; “Bunların acaba vicdanları hiç sızladı mı?” Bunları bırak, 35 canı yakan alevler üzerinden onları TBMM’ine taşıyan oy verenlerin vicdanı sızladı mı? Sızlamaz, çünkü onlar   Maraş’ta katlim yapan Ökkeşleri  de TBMM’ine taşımıştı.

                3- Vakitli, vakitsiz öten bir akil adem. Adı; Hasan Karakaya; karar-kara söylemlerini sürdürüyor. Gezi Parkı aktivistleri için sövgüler sıralamış: “Ulan köpekoğlu köpekler, ulan pz..ler”. Bu Trakyalı susak ağız, bir de Karadenizli  Fiziken bunun tostoparlağı ‘sözde türkücü’ bir şebek var(İsm. Çürüt)olanı da ağza alınmayacak küfürler etmiş. Nerde mi? Ankara’da tüketim toplumunu tetikleyen Alışveriş Festivalı(Türkçe katlı kavşak Türkçe bilmediği için, adına ‘Ankara Shopping Fest’ koymuş, reklam panaolarınada.)’nda. Ben kesin Kadir abi bunları döğer dedim, fakat Kadir’de tık yok.
                 4- Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı; seviye belirleme sınavı(SBS)’nin yapılmayacağını, dersanelerin ise özel okullara dönüştürüleceğini söyledi.
                Eğitim seviyesini seviyesiz hale getiren SBS politikalarının sahibi, ülke eğitimini imam kültürüne endekslemek istemesi, iflas etti. İflas etti etmesine de, ülkeyi tüccar gibi yöneteceğim mantığını ‘dershaneleri özel okula dönüştürme projesi ile’ sürdürüyor.
                5- Camiye ayakkabı ile girdiler, içki içtiler diyen kişiyi ‘Diyenet’ yalanladı. Öğrendik ki, sık-sık görüşme hasretini çektiği Obama ile, kendisi camiye ayakkabıyla girmiş.
                Ülkemin savcı ve yargıçlarını, pardon imamlarını göreve davet ediyorum.
                6- İkinci kez TBMM Başkanı seçilen Cemil Çiçek; “Tutuklu vekilleri Meclis’te isterim”
                Çiçek, çiçek gibi açılmasını bahara bağlıyorum; ama neyin baharı? Onu da siz bulun, fakat bahar başına vurmuş olacak ki, bahar başından hiç korkmuyor(Canım, BOH’un eş başkanından, yani Büyük Ortadoğu Haritası’nın başkanından). 7- Tuzla’daki Denizcilik Fakültesi(kazandığım halde gitmediğim okul, bin-bir pişmanım)’nden mezun olan kaptanlar, Bakan Yıldırım’ı işaret flamalarıyla karşıladı. Her flamanın denizcilik dilindeki anlamı bir kelime idi.
 (D)elta, (I)ndia, (R(omeo, €cho, (N) ovenmbre, (G)olf, (E)cho, (Z)ulu, (I)ndia yan yana gelince ilk harflerden; “Diren Gezi” yazısı çıktı.
                Siz ben tam anlınızın çatısından öpüyorum. Evet, artık her kesimden insanlar Mübareklerden korkmuyor. Korkan işaret bekleyicilerin, yıllardır biriktirdikleri pompalı tüfeklerine dikkat.
                7-Artvin'in Arhavi ilçesinde bulunan Kamilet Vadisi'nde HES projesine karşı nöbet tutan köylüler yoğun fırtına ve yağmur yüzünden dün gece evlerine gidince sabaha karşı iş makineleri cennet vadiye girdi. Olayı duyan köylüler ise ayaklandı. Olay yerine ulaşan jandarma eşliğinde iş makinelerinin vadiden çıkarılmasını isteyen köylülerin gergin bekleyişi sürüyor.
                Ey 60'lık a-kıl insanlar görün  olan aklınızı da kimlere  sattığınızı; cennetin izdüşümü Arhavi yok ediliyor suskunsunuz, zaten sizi susasınız ve de bazen kusasınız diye seçmediler mi?!
Sizler gayri resmi olarak Allah korkusunu iptal etmişsiniz;
Korkum yanlışlıkla cennete gönderilmeniz ve orayı da HES'lerle cehenneme dönüştürmeniz:):(
                ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
                GÜLDÜŞÜN ÇORBASI
                sevket-che@hotmail.com.tr
                evesbere@mynet.com               

                GSM: 0506 609 00 32

4 Temmuz 2013 Perşembe

TEKNİK ÖĞRETMENLERİ MİMAR-MÜHENDİS, EBELERİ DE DOKTOR YAP


TEKNİK ÖĞRETMENLER MÜHENDİS YAPILMAKLA NE AMAÇLANIYOR?
3 Haziran 2013
Bu yazı asla Teknik Öğretmen’ kardeşlerime karşıt bir duruş değildir, ben köy kökenliyim ve öğretmen kökenliyim. Öğretmenlikten sonra Mühendislik Lisans eğitimi gören bir kişi olarak, Teknik Öğretmenin  öğretmen olarak kalmasından yanayım. Çünkü;  Teknik Öğretmen kardeşlerimin kendi alanında ve eğitim gördüğü disiplin formatında  daha sağlıklı hizmet verir ve başarılı olur düşüncesini taşıyorum.

İmam Hatiplileri- ki asla İmam Hatip mezunu kardeşlerime de karşı olan biri değilim; karşı olduğum olgu, onları dinden geçinenler tarafından araç olarak kullanılmasıdır-  devreye soktular, yani onlara tüm alanlarda eğitim hakkı tanıdılar, olmadı, bari Teknik Öğretmenlere bu hakkı verelim ve  bir kısmını belki mühendis mimar olarak kazanır, TMMOB gibi devasa bir örgütü de ele geçiririz dediler. İşte getirmek istedikleri düzenlemenin özdeki amacı bu.
ÖSYM tarafından  "Teknik Öğretmenler İçin Mühendislik Tamamlama Programlarına Giriş Sınavı" düzenlemesi getirilmektedir.
Teknik öğretmen arkadaşlarımız, meslek liselerindek öğretmen açığını kapatmak için açılmış olan ‘Teknik Eğitim Fakülteleri’nden mezun olan arkadaşlarımız, Teknik Eğitim Fakültelerinin sayı ve kontenjanlarının artmasıyla bu fakültelerden mezun olan arkadaşlarımızı  istihdam etmeleri  zamanla azaldı.  Azaldı, çünkü siyasi rant adına her köşe başında Teknik Ğeitim Fakültesi açıldı ve buralara, özellikle son 11 yılda, düşük puanlı öğrenciler doldurulmaya başlandı. Aşırı derecede mezun vermeye başladı. Sonunda söz konusu fakültelerin öğrenci alımı durduruldu, çünkü 2015 yılında kapanacak. Bu falültenin yerine Teknoloji, Turizm, Tasarım ve Sanat Fakülteleri kuruldu-ki doğru bir yaklaşım- Ama işin içine siyasi rant tekrar devreye girdi ve Teknik Öğretmen arkadaşları  mühendis yapmaya karar verdiler. Amaç, istihdam sorununun çözmek. Yalan, amaç yandaş mühendis ve mimar kazanmak ve TMMOB’yi ele geçirmek.
Madem senin amacın istihdam sorunu çözmek, Teknik öğretmen arkadaşlarımızı, öğretmen açığını kapatmak adına ülke genellinde değerlendir. Madem senin 130 bin öğretmen açığın ve Teknik öğretmen arkadaşla bu açığını kapat.  Hatta 80 bin Teknik Öğretmen arkadaşı pedagojik eğitim sürecinden geçirerer sınıf öğretmeni, branş öğretmeni, örneğin teknoloji öğretmeni yap. Yok, maliye bakanlığı bütçe durumlarına göre izin vermiyor, bu nedenle 360 bin öğretmen fazlalığımız var dıyorsan, 80 bin   kardeşimizi mühendis ve mimar yapınca nasıl istihdam edeceksin, onlara maliye bakanlığından vizeyi nasıl alacaksın?
İkincisi; Mühendis olmak isteyen teknik öğretmenlerin iki yarıyıllık bir tamamlama programına tabi tutulacağını açıklıyorsun. Ve bunun için de; Tamamlama programına katılabilmek için ÖSYM'nin yapacağı sınavdan en az 50 alanı. programa alacak ve mühendis-mimar yapacak mısın, tıpkı bir zamanlar Tekniker kardeşlerimin 1 yıllık eğitimden sonra mühendis yapıldığı gibi ve senin son olarak İİBF(İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi)’ini hiç ciddiye almaksızın, bazı arkadaşları vergi müfettişi yardımcısı yapman gibi.
Mühendis, mimar olmak veya başka bir lisans eğitimi sahibi olmak bu kadar kolay mı? Hangi biçimlenmeden, lisan eğitiminden geçildiğini bilmiyor musun? Yakındır, Sağlık meslek Yüksem Okul mezunu kardeşlerimizi de doktor yapman, Adalet Meslek Yüksek Okulu mezunlarını Avukat yapman, ..Oh ne ala, böylelikle TMMOB’yi, TÜRMOB’u, TTB’yi, TBB’yi ele geçirmen.
Doğrudur; "Yeni yasalar, yönetmelikler, genelgelerle yapılan düzenlemeler, meslek alanlarımızı itibarsızlaştırıldığı, niteliksizleştirildiği ve meslek odalarımızın yasal konumlarının zayıflatıldığı. Fakat burada asıl amaç ‘yukarıda vurguladığım gibi’, TMMOB ve o’na bağlı Odalardaki nicel-nitel yapının bozularak, 500 bine ulaşmış bir eğitimli örgütlülüğü ele geçirmek ve de TMMOB’yi ideolojilerinin payandaları haline getirmektir.
Bir mühendis teknik öğretmenlik yapabilir, fakat bir Teknik Öğretmen asla ‘4 yıllık lisans eğitiminden geçmeksizin’ mühendislik ve mimarlık yapamaz. Var olan Mühendislik ve mimarlık fakültelerinden mezun arkadaşlar için ‘sertifikalı eğitim süreci başlatıldığı noktada’ bu sevgili kardeşlerimizi yarım 2 sömestri ile nasıl mühendis-mimar yaparsın? Yaptım diyelim, yüzbinlerce Lisans ve lisans üstü eğitim görmüş Mühendis, mimar ve Peyzajcı 100 bine yaklaşan kardeşlerimiz istihdam dururken bu 80 bin mühendise nasıl iş bulacaksın?
Kel alaka belki, fakat gerçeği anlatması için önemli bir vurgu:
Afyonkarahisar Din Eğitimi Şube Müdürlüğü’ne vekaleten atanan İbrahim Özkul, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenleri ile bir araya geldi. Özkul burada yaptığı konuşmada, şu ifadeleri kullandı:“Daha önce İmam Hatip Lisesi Müdürlerine söylemiştim; Sizler Milli Eğitim Müdürlerinin başdanışmanısınız. Sizler de okul müdürlerinin başdanışmanısınız. İdari yetki olsun ya da olmasın. Okul müdürü bir adım atacak, size soracak. Müdürler kusura bakmasın. Müdürler de var burada. Bundan sonra işler ve işlemler, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenlerinin kontrolünde gerçekleşiyor ve gerçekleşecek. Bunu Ankara da böyle istiyor. Bunu Valilik de böyle istiyor. Bunu Milli Eğitim Müdürü de böyle istiyor. Biz de böyle istiyoruz. Allah da böyle istiyor.”
Bilmem buna yorum yapmaya gerek var mı?
İdeolojisini desteklemek için kurgulanan bir oyunun yavaş-yavaş uygulamaya konması. Düşünün; mektupla öğrenim görmüş imam Hatip kökenli kimliği SGB'ye inşaat dairesi başkanı yaptılar ve tüm demokratları sürgün ettiler, bakanın emriyle; öyle ki kanser olan bir mühendis kardeşimiz bu sürgünde vefat etti...Bunları kimler ayakta tutuyor biliyor musunuz? Sınırsız ve kuralsız demokrasi avcısı, sözde solcu postmodern liboşlar...Gün gelecek, tüm din dersi hocalarını müdür yapacaklar, bu postmodern liboşları da posa gibi atacakları gerçektir...
Üzüldüğüm nokta; bu postmodern liboşların ‘Teknik Öğretmenlerin Mühendis yapılması’ mitinginde, TMMOB bayrağının altında olmaları.
Sen; mektupla  öğretim almış, birinin SGK’da daire başkanı olmasına seyirci kalan, hatta onun kanatlarına altına girenlerin TMMOB bayrağı altına girmelerine şiddetle karşıyım.

http://blog.milliyet.com.tr/haydi-muhendisler--guvenli-gelecek-adina--15-mayis-ta--ankara-tren-garinda/Blog/?BlogNo=306355
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
GÜLDÜŞÜN ÇORBASI
sevket-che@hotmail.com.tr
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32