25 Ekim 2013 Cuma

EŞİM, KIZIM VE DOSTLARIM İKİNCİ KEZ YAŞAMIMI KURTARDI

EŞİM, KIZIM VE DOSTLARIM İKİNCİ KEZ BENİ YAŞAMA DÖNDÜRDÜ
KRONİK SUBDURAL HEMATOM ÖLDÜRÜR MÜ?

‘ Ben değil eşim ve kızım ölmemem içim inat etti.’

Bu, ikinci kez ‘yaşam bir hevestir ilk ve son nefestir’ özdeyişimi hatırlamam. Aslında bu özdeyişi-ki sayılırsa- ilkini 22 ağustos 2010 da anımsadım. Bu tarih özdeyişimi ilk bulguladığım tarihtir.
Evet, bu ikinci ‘kronik subdural hematom’ (KSH) adlı hastalık, beyin zarı ile kafatası arasında meydana gelen bir kanamanın yarattığı su toplanmasıdır. Ve bu suyun beyni zorlaması ile hafıza kaybı şeklinde kendini gösterir(detayı aşağıda açıklayacağım). İlkinde bu rahatsızlık daha şiddetliydi çünkü çapı daha büyüktü. Ve kanamamanın artışıyla biriken suyun beyne teması daha da fazla olmuştu. Şiddetli baş ağrıları dayanılmaz noktaya gelmişti. İkincisinde ise minik bir kanama gerçekleşmiş ve durmuştu. Fakat bu kanamalar aylık periyotlar halinde devam eden kanamalardı. Ama beni ‘eşim ve kızım’ ilk ayında doktora götürdükleri için, operasyon çok kısa sürmüş ve 2 saat sonra ayağa kalkmıştım. Önceki gibi geciktirebilirdim, eğer eşim ve kızımın aşırı ısrarları olmasaydı. Çünkü aynı rahatsızlıktan kuşkulanan ve bu nedenle ‘benim evet dememe neden olan’ eşimin ve kızımın sonu gelmeyen ısrarları resmen beni yaşama döndürmüştü.
Şu bir gerçek k; İlkinde de ikincisinde de eşim Kadriye Çorbacıoğlu ve kızım Ececan Çorbacıoğlu, onları yalnız bırakmayan kuzenlerim(kardeşlerim İstanul’da ve Samsun’da oldukları için haber verilmesini istememiştim) Hurşit Çorbacıoğlu, Yüksel Çorbacıoğlu, yeğenlerim Şefik Çorbacıoğlu ve Erhan Çorbacıoğlu yaşama dönmemde büyük katkıları vardı. Evet; 17 Ağustos 2010 da şiddetli baş ağrılarına öfkelenmiştim ve asla doktora gitmek istemiyordum çünkü o güne dek baş ağrısı için bir aspirin bile almamıştım. Bu direncim ve inadımı, yani aynı anlamsızlığı 20 Ekim 2013’te de gösterdim. Eşim ve kızım beni yine zorla Hacettepe’ye taşımış ve kuzenim Hurşit’e haber vermişlerdi. Adeta onlar ölmemem için direniyorlardı. İşin bir diğer ilginç yanı bir önceki doktorum Prof.Dr.Mustafa Berker’in ikinci seferde de nöbetçi olması ve beni ameliyat etmesiydi. Önce Allah ve onlar sayesinde ben bir kez daha yaşama dönüyordum. Yaşama dönüşümden dolayı sevinenlere seviniyorum, fakat üzülenlere asla kızmıyorum, çünkü ben bu denle anlamsız direniş nedeyli kendime kızıyordum.
Gerçekten ‘Yaşam bir hevestir, ilk ve son nefestir’ Bu hevesi tatmak için, yaşamı sevmek ve o yaşamda sevilmek gerekiyor. Ben, beni pek seven olmadığını düşündüğüm için yaşamım üzerinde fazla durmuyordum. Eşim ve kızım, kardeşlerim, dostlarım ve akrabalarımın beni sevdiğini yadsıyamam. Fakat sosyal ve siyasal duruşum nedeniyle, çevremdeki insanlar konusunda kuşkularım yok değildi. Bu da benim kuşkulu yanımı gösteriyordu. Hem çevremdeki insanlar benim bu kuşkularımı adeta yüzüme vurdular ve umutlandırdılar.
İlgisini esirgemeyenler ve beni mutlandıranlar;
Kardeşlerim; Hüseyin-Aysel Çorbacıoğlu, Niyazi-Sevinç Çorbacıoğlu, Suat-Nurhan Çorbacıoğlu,Servet-Cevdet Kahraman.
Yeğenlerim; Şebnem Çorbacıoğlu, Ömürcan Çorbacıoğlu, Barış Çorbacıoğlu, İlkyaz Çorbacıoğlu , Arda Çorbacıoğlu, Atacan Çorbacıoğlu, Erhan Çorbacıoğlu, Şefik Çorbacıoğlu, Ozan Çorbacıoğlu, Arda Çorbacıoğlu, Lütfi Çorbacıoğlu, Aynur- Burçak Çubukçu.
Kuzenlerim; Hurşit-Suna Çorbacıoğlu, Nafiz- Ferüze Çorbacıoğlu, Adnan- Emine Çorbacıoğlu, Mehmet-Asiye Çorbacıoğlu- İsmet Çorbacıoğlu, Yüksel-Serpil Çorbacıoğlu, Akdoğan-Ayşe Çorbacıoğlu,Şahin -Fatma Çorbacıoğlu, Nevin Ataselim, Namık-Leyla Çorbacıoğlu, Koray Çorbacıoğlu, Fikret-Şaziye Çorbacıoğlu, Güler Kurdoğlu.
Amcam, Avni Çorbacıoğlu ve eşi Şaziye Çorbacıoğlu.
Dayım; Abidin Çorbacıoğlu ve Halam Nadire Çorbaıoğlu.

İlgisini esirgemeyen ve ben mutlandıran dost ve tanıdıklar;
Servet Alparslan, Aydın Muradoğlu, Kemal Özbıyık, Kamil Paksoylu, Haluk Demir, Sema-İlker Giritlioğlu, Prof.Dr.Ataç Baykal, Ahmet-Hatice Çelik, Bahar-Mehmet Çelik ,İsmail-Yurdanur Bayram, Fikret-Hatice Bayındırlı,Ömrü-Cemil Uzunoğlu, Güllizar-Tahir Güngördü, Fidan-Salman Kartalkanat, Ömer Zübeyde Ayırtman, Kazım Şat, Aytekin Lukumci, Selahattin Pervane,Yusuf Bulut, ,Sabriye Tuncer, Mehfaret Gültepe, Cüneyt Can,Nuri Kemal Demirel, Muharrem-Canan Uğur, Zübeyde Ateşli, Gülten Toprak ve kızı Ilgın Arda.
Ve yine eşimin öğretmen arkadaşları; Aslıhan, Zeliha, Beril,Gülşen, Ayhan,Leyla, Nazife, Fatma Deniz, Ezgi, Birsen Fatma, Aysun, Semra, Gülsüm, Aysun Hanımlar, Devrim, Mahmut Bey.

Kızımın Hocaları; İsmet Sayhan, Faruk Özeroğlu, Deniz Aleaddinoğlu.
Avukat Arkadaşları;
Nazlı Hilal İpek, Gürhan Ergin,Eren Dündar,İmge Göklü,Gülşen Ardahan,Ünal Bal.
Akademisyen arkadaşları;
Burcu, Merve, Fulya, Gülce, Aybüke Hanımlar.
İlk KSH da şu espriyi yapıyordum,’yanlışlıkla cennete gitmişim, geri çevirdiler’.
KHS adam öldürmez, öldürenler dünyayı cehenneme çevirenler.
KHS‘nin neden ortaya çıktığı konusunda, farklı şeyler söylenir. Prof.Dr.Mustafa Berker insanın aldığı darbler, suyun altında beyni oksijensiz bırakmak/basınç, sigara, alkolden söz eder.Bunlara ben son derece uygunum . Tüm bunlar birikip elli yaşından sonra ufak bir uyarı ile ortaya çıkabilir.
2010’ dan sonraki bir buçuk yılda rutin baş ağrılarım, son bir ayda dayanılmaz ağrılara dönüşmüştü. Bu nedenle Prof.Dr.Mustafa Berker’e gittik ve o da, bu hastalığın bir daha ortaya çıkmasının mümkün olmadığı ve baş ağrılarının sinüzit ya da migrenden olabileceğini söyledi. Fakat yine de emin olmamız için bayramdan sonra bir tomografi çektirmemizi salık vererek son derece temkinli davrandı.
Bu yazıyı sevgili Aydın Muradoğlu kardeşimin, ‘yeni bir konu yarattı kesin bu yaşadıklarını tekrar yazacaktır’ diye espri yapmasının üstünden zaman geçmeksizin gerçekten yazıyorum. İnsan bir saniye içinde ölüyor. Ya ayağı kayıyor kafasını çarpıyor ya bir yerden düşüyor, ya da itiliyor ve ölümle sonuçlanıyor. Ve tüm bunlar bir saniyede de oluyor. Fakat insanın kendi kendisini öldürmesi uzun zaman alabiliyor tıpkı benim yaptığım gibi.
Hayatı fazla ciddiye alan biri değilim, ölümü de.Beni bu nedenle ölüm asla korkutmamıştır; mistik ötesi bir dünya, belki de bir başka gezegende yeni bir sınav ya da paralel evrende aynı insanlarla tekrar yaşamak…
Hacettepe hastanesinde seyrek de olsa kirli yüzler ve başlar çoğalmış. Hadi türbanı bırak, Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanı ya da genel müdürü kirli yüzlerle adeta TC’yi protesto edercesine dolaşmaktadırlar..
Çok önemli bir konuya değinmek istiyorum; hastanelerin yoğun bakım ünitelerine bu ünitede çalışanların direk cennete gönderilmeleri gerektiğini düşünüyorum.
Yoğun bakıma uyandığımda, gözümü açtım sağımda solumda her yanımda ölümle pençeleşen insanlara tanık oldum adeta sizi travmaya sokuyor. Hemşire doktor ve diğer personel, bu sevgili insanların tüm ihtiyaçlarını; giderecek bakımları yapıyorlar ve onlara sürekli sevgili davranıyorlar bu hizmeti verenler bana göre özel insanlardır ve bunlar sevgili sabırlı,yürekli ve dayanıklı insanlardır. Onları kutluyorum ve cennete havale ediyorum.
‘Subdural hematom’ beyin yüzeyinde kan birikmesidir. Lazcadaki adı, sevimli ve tuhaf anlamına gelen ‘sefali’dir.
Nedenleri
Subdural hematomlar genellikle şiddetli kafa travmaları neticesinde gelişirler. Kafa travması sonucu gelişen subdural hematomlara akut(hızlı) subdural hematom adı verilir. Akut subdural hematomlar tüm kafa travmaları içerisinde en ölümcül olanlarından birisidir. Kanama hemen beyini doldurur ve beyin dokusuna basınç yapar. Bu durum genellikle beyin dokusunda hasar oluşturur ve ölüme neden olur.
Subdural hematomlar ayrıca özellikle yaşlılarda olmak üzere çok hafif kafa travmalarından sonra da oluşabilirler. Bu tip subdural hematomlar günler ve haftalar boyunca fark edilmeyebilirler ve bu tip subdural hematomlara “kronik subdural hematomlar” adı verilir. Hangi tip subdural hematom olursa olsun, beyin yüzeyi ile beyini çevreleyen zar (dura mater) arasındaki küçük ve ince toplardamarlar yırtılır ve beyin ile zar arasında(veya beyin zarı ile kafatası arasında) kan birikir. Yaşlılarda zaten beyin küçülmesine bağlı olarak bu damarlar gerilmiş vaziyettedirler ve çok daha kolay koparlar.
Belirtileri
Konuşmada bozulma-Denge ve yürümede güçlük-Baş ağrısı-Sersemlik veya uyuklamak-Bilinç kaybı-Bulantı ve kusma-Uyuşukluk-Sara krizi-Görmede bozulma-Güçsüzlük.
En büyük problem akut subdural hematomlar olup, bunlarda ölüm ve sakat kalma riski yüksektir. Subakut ve kronik subdural hematomlarda sonuç genellikle iyidir ve kan temizlenir temizlenmez belirtiler ortadan kalkabilir. Bazen hastanın normal fonksiyonlarını geri kazanabilmesi için bir rehabilitasyon sürecine gereksinin duyulabilir.
Subdural hematomdan sonra yüksek oranda sara krizi olasılığı vardır fakat bu durum ilaçlarla kontrol altına alınabilir. Sara krizler hematomun oluştuğu dönemde oluşabileceği gibi aylar ve hatta yıllar sonra bile ortaya çıkabilirler(Kaynak:Doç.Dr.Hakan Tuna).
Hani derler ya; İnsan kendi kendisinin doktorudur, ben adeta kendi kendimin Azraili olmaya çalışıyordum, öldürmeyen hastalığımla.
‘Benim Kronik Subdural hematom’um öldürmez, insan kendi kendini öldürür , ben bunu ikinci kez başaramadım…’

http://blog.milliyet.com.tr/yasam-bir-hevestir--ilk-ve-son-nefestir/Blog/?BlogNo=260298

Şevket Çorbacıoğlu
Teknopolitikalar Platformu
evesbere@mynet.com
sevket-che@hotmail.c

19 Ekim 2013 Cumartesi

GALATASARAY SÜPER LİG'DE BEN DE VARIM DEDİ



GALATASARAYLI  SNEİJDER’İN   SİNERJİSİ      KARDEMİR’İ ERİTTİ
      19 Ekim 2013

      Galatasaray  Mancin’i ile ilk yenilgisinden sonra ilk yengisini de aldı.
        Başta sorayım; “  Mancini takımı tanımaya çalışırken tanımaz hale getirip ligden koparır korkusunu hepimiz yaşıyoruz değil mi?”
                                                                          
        Anladığım kadarıyla,  Mancini sihirli lambasından cininin çıkarmaya çalışıyor. Çünkü, kendi sahasında açık farkla alacağı maçta, nedense süper defans ağırlıklı bir takım çıkardı. Bruma ilk 18’de bile yok. 4-4-2 mi, 4-3-2-1 mi, anlayan varsa oyun kurgusunu bana söylesin. Bir kere takımın kanadı adeta yok edilmişti.
        Kısacası, Mancini maç öncesi şok etti, umarım  maç sonu da alacağı başarılı sonuçla  bizi şok eder, aksini düşünemiyorum.
        Geçen sezon, kendi sahamızda yaşadığımız 1-3’lük Kardemir Karabük felaketini aklıma bile getiremiyorum!
Efsaneler Anılıyor da Ayhan Akman’ın 2 oğluyla anılması hoşuma gitti. 2 sarışın oğlu da bana geleceğin Ayhan Akmanı gibi geldi bana.
        Galatasaray maça, fırtına gibi değil de, Burak fırtına gibi başladı. Kanatları Sabri ve Burak ile kullanmaya çalışan Galatasaray başarılı olamadı..
        İlk yarı, Sneijder bile iyi idi, Burak gibi ve maçın 40.30’unda golünü bile attı. Drogba Sneijder’e, o da kaleye geri dönen topa bencillik yapmayan Burak tekrar Snijder’i gördü ve takımını 1-0 öne geçirdi.
Karabük’ün en iyisi eski Galatasaraylı Uğur Uçardı.
        Burak bugüne dek oynadığı 153 maçta 101 gol atmış, özellikle son 4 yılda..Fakat 100’ler kulübüne girememiş, çünkü 97 golü var.
        İkinci yarı göreceğiz takımı, dahası takımı tanımaya çalıştığını söyleyen Mancin’i takımı ne kadar tanıdığını gösterbilecek mi?
        İkinci yarı, Galatasaray değil de Karabük atak başladı. Özellikle 49’da İlhan Parlak’ın şutunu Semih Kaya kale çizgisinden çıkarmasıydı, topu içerden çıkarmal zorunda kalırdı GS. Bu düz mantık değil, dümdüz mantık, fakat bir realite. İşte 3 dakika sonra Mancini’nin defans kurgusunun iflas ettiğini gözlemledik. Evet, 527de Akbala şutunu Muslera kurtarıyor, top geri geliyor, Akbala ayağa kalkıyor benim defans üçlüsü yok ortada ve tekrar vuruyor; 1-1..
        Bundan sonra, tek başlarına savaş veren bir Drgba ve Sneijder’i gördük sahada; ille de Sneijder.
        Maçın 82.12’dsinde 30 metreden öylesine bir mermi sıktı ki Karabük’e, tam anlının ortasından vurdu; 2-1..
        Hani, bir yıldız takımı tek başına kurtarır ya, Sneijder işte geçen seneden beri bunu yapan Drogba gibi bunu yaptı ve takımı değil, Mancini’yi ipten aldı.
        Galatasaray ve Karabük arasındaki son 10 yılın sonuçları:
        13 Nisan 2013 Karbük 0 -Galatasaray 1
        16 Kasım 2012 Galatasaray 1- Karabük 3
        14 Ocak 2012 Galatasaray 5- Karabük 1
        21 Eylül 2011 Karabük 1- Galatasaray 1
        5 Mart 2011 Galatasaray 0- Karabük 0
        1 Ekim 2010 Karabük 2- Galatasaray 1
        22 Aralık 2004 Galatasaray 3- Karabük 0
        10 Nisan 1999 Galatasaray 2- Karabük 0
        31 Ekim 1998 Karabük 0-  Galatasaray 3
        9 Mayıs 1998 Karabükspor 2 Galatasaray 3

        Hakemler: Mustafa Kamil Abitoğlu – Volkan Narinç, Asım Yusuf Öz
        4. Hakem: Özgüç Türkalp
        Galatasaray:Muslera Xx, Sabri Xx, Chedjou Xx, Semih Xx, Hakan Balta Xx (Dany Dk. 78 X), Melo Xx, Ceyhun Xx (Aydın Yılmaz Dk. 69 X), Selçuk Xx, Sneijder Xx, Burak Yılmaz Xx, Drogba Xx
        Yedekler:Ufuk, Umut Bulut, Yekta, Engin Baytar, Emre Çolak
        Teknik Direktör:Roberto Mancini
        Kardemir Karabükspor:Waterman Xx, Erkan Kaş Xx (Pedersen Dk. 85 X), Mabiala Xx, Sebastien Xx, Uğur Xx, Yiğit Xx, Hakan Özmert Xx, İlhan Parlak Xx (Erdem Dk. 58 X), İshak Doğan Xx, Lua Lua Xx, Akpala Xx (Furkan Dk. 81 X)
        Yedekler:Bora, Gökhan Ünal, Emre Özkan, Beykan
        Teknik Direktör:Tolunay Kafkas(Eski GS’li oyuncu)
        Goller:Sneijder (Dk. 41 Ve 83) (Galatasaray) Akpala (Dk. 52) (Kardemir Karabükspor)
        Biz nedense çok tezcanlıyıyız-ki başta ben-, hiç sabır yok, karşı tarafa hiç zaman tanımıyor, eleştiriyoruz. Biraz da ikili standı seviyoruz. Dahası, bazı şeyleri ya anlamıyoruz, ya da anlamamzlıktan gelip bir şeyleri tetkilemeye çalışıyoruz.
        Evet, Mancini’yi Juve maçında göklere çıkardık, çünkü İtalyan devi Juventus çizmesinden 1 puan çıkardık, 2-2’lik sonuçla. Mancini, maç sonrası ‘Bu benim takımım değil, Fatihi’in takımı, o bu sonucu aldı’ hoşgörüsüyle Terim’e saygı ifadesinde bulundu ve biz bunu saygısızlıkla yorumlayarak ‘bak Terim’e laf atıyor’ diyebildik. Her ne ise; Juve maçından sonra, Akhisar Belediyespor’a Manisa 19 Mayıs statında 2-1 yenilince, Mancin’yi tefe koyduk ve Terim olsa bu maçı alır yorumları yaptık.
        Manci’nin bir diğer hatası, tek forvetten çok forvete geçerek, Ersun Yenal ile yarışması. Biliyorsunuz, Ankaragücü ve Gençlerbirliği takımlarını çalıştırırken çok forvetli kurguyla çok farklı galibiyetler aldı ilk 12 maç ondan sonra, güüüm..Barcelano kaç forvetle oynuyor, sıfır..Demem o ki, takımı ofansıf oynatmak için forvet sayısının önemi yok, önemli olan orta saha ve ileri uç arasındaki iletişim.
        Biz niçin böyleyiz? Kardeşim, Galalatasaray 6 yabancı kuralı ve sakatlar yüzünden 18 kadro bile kuramadı ve 16 kişi ile takımı kurgulamak zorunda kaldık. Manci’nin o maçta bir tek hatası vardı, Sabri’yi oyundan alması ve Umutu’u, Bruma’yı  ve Emre Çolak’ı oyuna sokmaması(doğru hatalar üç oldu). Bir hata da, Tugay Kerimoğlu-ki futbol yaşamı Mancini kadar karizmatik- takımı hiç tanımayan Mancini’ye oyuncu sokmada müdahale etmesi gerekirdi. Bunu en iyi Derwal ile çalışan Mustafa Denizli ve Piontek ile çalışan Terim yapıyordu. Nedense bunlar teknik direktör olunca yardımcılarına ‘kendileri yapmalarına karşın’ müdahale izni vermemeye başladılar.Bence, yardımcı kareyi tamalayan kimlikler olmaktan çıkarılmalı ve teknik direktöre, karışmak değil fakat yardımcı olabilmeliler.
        İşin özü, ben Mancini’yi şimdi değil, ikinci yarıdan sonra  ‘olumlu olumsuz’ eleştiririm..
        Aysal eğer Bülent Tulun’a bu denli ödün vermemeli. Terim gitti, Tulun Terim7in yerinde resimler vermeye başladı. Lütfen Aysal biraz daha değil, Tulun konusunda çok daha dikkatlı ol.
        Kim kusura bakarsa baksın, yayıncı kuruluşun programı çok yavan ve de FB yanlısı duruş sergiliyor. Derin futbol ve Telegol benzeri itici bir program olsun istemiyoruz, fakat bu denli de tutucu ve taraf bir yayın futboldan soğtuyor, üstelik yaıncı kuruluş. Uyarılmış “ Toroğlu ve dizginlenmiş Ahmet Çakarlara gereksinim var” demiyorum, farklı ve etkileyici yorumculara gereksinim var Tümer Metin ve hele ki Hakan Şükür ille olmuyor.
        Kim ne derse desin Sneijder bana göre faydalı, yalandan da olsa çok koşuyor, Burak gibi top beklemiyor.
        Fakat bugün yalandan koşmadı, gerçekten koştu..
        Acaba Terim, Snijder’i  böyle niçin oynatamiyordu?
        http://blog.milliyet.com.tr/galatasaray-geri-sayima-karabuk-te-basladi--kaldi-5-mac/Blog/?BlogNo=411443

        ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
        ŞUTLUYORUM
        sevket-che@hotmail.com.tr
        evesbere@mynet.com
        GSM: 05066090032


SAMSUNSPOR BALIKESİRSPOR'UN FLAŞINI BOZDU

SAMSUNSPOR PTT 1. LİG’İNİN FLAŞ TAKIMI BALIKESİRSPOR’UN FLAŞINI PATLATTI
19 Ekim 2013

Samsunspor Balıkesir maçı dahil  4 maçta 7 puan çıkarabildi.
Maçlara son Balikesirspor maçıyla başlayalım:
Balesirspor Samsunspor’dan bir yıl sonra  1966’da kurulmuş ve 1967-68 sezonunda 2. Lige kabul edilmiştir. 1974-75  sezonu 2. Lig Beyaz Grup şampiyonu olarak o zamanki adı 1. Lig olan Süper Lig’e  yükselmiştir.1975-76 1. Lig'de mücadele ettiği ilk sezonunda, takım ilk devreyi 4. olarak tamamlamış; fakat sezon sonu BJK ile verdiği küme düşmeme mücadelesini kaybetmiştir. Bundan sonra düşüşe geçen Balıkesirspor, 2001’de Amatör kümeye kadar düşmüş ve  burada  5 yıl oynadıktan sonra, 2005-2006’da tekrar profesyonel 3. Lige çıkarak, adeta küllerinden doğup, bugün, yani 2013-14 sezonunda PTT 1. Ligi’nde açık ara önde gitmektedir.
Samsunspor,  Balıkesirspor’da (1969-71)  top koşturan ve Sarı İhsan Özbek’i (1971-73) transfer etmesi o yıllarda futbol gündemine oturdu. Sarı İhsan daha sonra,  Gündüz Kılıç tarafından Beşiktaş’a (1973-75) transfer edildi. Takım kaptanı Sanlı Sarıoğlu ile   anlaşmazlığının ardından BJK’den ayrıldı.
Tarihte, Balıkesirspor ile Samsunspor ilk…3/9/1967 de 1967-68 sezonunun maçında karşı karşıya geldiler. Malatyaspor, Taksim ve Kasımpaşa küme düştü, İzmirspor şampiyon, Samsunspor ikinci, Balıkesirspor üçüncü oldu ve Özkan Sümerli, Atay Aksulu, Ahmet Suat Özyacılı, Necmi Pereklili, Faruk Özak(Bakan-İnşaat mühendisi meslektaşım) ve Barbun Ziya(Karadeniz Ereğlisi’nde kavga ettiğim Ahmet Ziya Genç) kadrosuyla Trabzonspor da 6. Oldu. Ayrıca Erman Toroğlu’nun oynadığı Ankara Güneşsspor 10., Arhavili İlyas Karadeniz’in oynadığı Toprakspor da 12. Oldu.
3 Eylül 1967 yılındaki ilk Samsunspor ve Balıkesirspor maçının kadroları:
Samsunspor: Yervant Balcı(Galatasaray’dan gelmişti)-Coşkun Sapmaz-Şener Vural-Cengiz Güngör(Köylü)-Rifat Usta-Yalçın Aytüner-Yücel Acun-Yılmaz Yurttaş(Gozgoz yılmaz)-Ahmet Kargı-Sami Tali(Rüzgarın oğlu)-Orhan Katipoğlu
Balıkesirspor: Sefer Türker( 19 gün önce, yani 10 Ekim 2013’te vefat etti. Baba Sefer lakaplı kaleci  Balıkesirspor’un tarihindeki ilk kalecisi) -Kadir Gürsoy-Mücahit Menekşe-Akın Aksaçlı-Kalim Güvenal-Fuat Seyrekoğlu-Gündüz-Nevzat Kırceylan-Fuat Güvenal-Coşkun Ehlidil-Yaşar Aslanoğl
Maçı Rifat Usta’nın 6. Dakikadaki  golüyle Samsunspor 1-0 kazandı.
Ptt 1. Ligi’nin 9 haftasının 1lk maçı Samsun 19 Mayıs Stadyumu’nda 19 Ekim 2013 günü oynandı.
Maçın ilginç yanı, Her 2 takımın kalecisinin soyadının Şahin olması ve de Balikesirspor kalecisi Ahmet Şahin’in eski bir Samsunsporlu olması. Maç adeta Ahmet Şahin, Soner Şahin ve Samsunspor’dan Umar, Ekigho ve Balıkesirspor’dan Karikarı ile Lalavela adlı siyahi oyuncular arasında geçmesi. Samsunspor’un siyahileri bu maçın ilk yarısında daha iyi idiler, özellikle Umar olanı.
Samsunspor daha atak görünen Lider Balıkesirspor karşısında, defans ve orta blok da daha üstün gözüktü, 20. Dakika sonrası da ofanstaki üstünlüğünü eline geçiren Samsunspor maçın 23.13’te Musa Sinan’ın 30 metreden şutu ile 1-0 öne geçti..Bu Musa Sinan’ın 3. Golü idi. Maçın 30.13’ünde Ekigho %100 pozisyonu eski takım arkadaşı Ahmet Şahin’e teslim etti.. Devre’nin bitimine az bir zaman kala Balikesir’in golcüsü(5 gol) Muhammet Reis müthiş bir frikik attı, Soner Şahin’de müthiş çıkardı.
Ekigho, Samsunspor’da adeta doktorasını yapıyor, fakat bu maçta Umar doktorasını çoktan bitirdi izlenimini verdi, çünkü çok harika idi.
İlk yarı Samsunspor’un 1-0 üstünlüğü ile sona erdi.
İkinci yarı, sahnede birinci yarıdan üstün şahaaaneee bir Samsunspor ve taktiksiyen Hüseyin Kalpar vardı.
Evet. Lider Balıkesirspor, birinci yarıdaki gibi rakip sahada çok oyuncuyla bulunmasına karşın, çok hata ve hiç pozisyon bulamamasından dolayı, Kalpar’ın defansa çekilmiş görünen kontrataklı oyun kurgusuna teslim oldu.
Balikesir’in en büyük hatası  ‘takımın en golcüsü’ ve bu maçta da en atak oyuncusu Muhammet Reis’i oyundan çıkarması oldu.
Dakika 62.55’te sonradan oyuna giren Serkan Çalık, eski Samsunsporlu Burak Çalık’tan kaptığı topu, Arif Şahin’e, o da Ahmet Şahin’in solundan Samsunspor’un 2. Golü olarak filelere gönderdi. 76 da Ekigho yine bir %110’luk pozisyonu gol ile sonuçlandıramadı. Dakik 86.12’de kendisi gibi sonradan oyuna giren Serkan Çalık’ın soldan aktardığı topu ile Turgay Gölbaşı skoru tayin etti; 3-0.
Samsunspor, ligin flaş takımı ve lideri farklı yenerek şampiyonlukta büyük avantaj sağladı. Galiba Samsunspon Süper Lig yoluna girdi.
Maçın adamı, taktiksiyen Kalpar ile, müthiş oyun zekasına sahip Umar idi.
Stat: 19 Mayıs
Hakemler: Hüseyin Sabancı,Serkan Akarca, Emre Suna
Samsunspor: Soner Şahin, Cemil Adıcan, Fatih Kılıçkaya, Murat Akyüz, Şaban Özel, Erdem Şen, Musa Aydın, Musa Sinan Yılmazer(88 Taha), Umar Aminu( 80’de Turgay Gölbaşı), Arif Şahin(83 Serkan Çalık), Adnan Güngör
Balıkesirspor: Ahmet Şahin, Caner Arıcı, İsmail Dinler, Rıza Efendioğlu, Serhat Akyüz, Aykut Çeviker( 46 Mustafa Atakora Lalawele, Muhammet Reis(62 Ali), Ertuğrul Arslan, İlhan Depe, Kwame Karikari (71’de Burak Çalık)
Goller: 24. Dk. Musa Sinan, 63.Dk. Arif, 87.Dk Turgay(Samsunspor)
Eğer 3 Kasım 2013’teki 10’uncu maç olan Bucaspor deplasmanından 3 puan ile döner ise, Samsunspor  Süper Lig’e  döner.

19 Ekim 2013 tarihindeki son maçlarını gelince ise;

1461 Trabzonspor maçı:
6 Ekim 2013 günü oynan PTT 1. Lig’inin 8. Maçı, balçık sahaya sahip Akçaabat Fatih Stadyumu'nda oynandı. PTT 1 Lig maçları kaliteli maçlar, sıradan maçlar değil. Böylesi maçların da kaliteli sahalarada oynanması gerekir; eğer ki futbolun gelişmesini istiyorsan.
Maçın ilk 45 dakikasında gol sesi çıkmazken, ikinci yarıda 1461 Trabzon 87. dakikada Oktay Demircan’ın attığı gol ile öne geçti. Maç böyle bitecek derken, geldiği günden beri ortalama futbolu aşamayan, yılların deneyimi Musa Aydın, ceza sahasına indirilen topa müthiş vurarak yaşamının en güzel golünü attı.
Futbol tarihimizde başarılarıyla Samsunspor’un çok önünde olan Trabzonspor taraftarı, nedense Samsunspor’a yine de tepkili. Maçın 35. Dakikasında hangi akıllı rahatsız olduysa Samsunspor’un pankartını polise indirtmek istediler. Bu son derece yakışıksız bir talimattı. Seyirci de haklı olarak o pankartı indirmedi. Trabzonspor taraftarının sıkıntısı, kendisinden 3 yıl önce  Samsunspor’un süper lige çıkması ve Avrupa’da Samsunspor’un Trabzonspor’dan daha başarılı olması(Balkan şampiyonluğu canım..Hiçbir Anadolu takımının başaramadığı Balkan kupasının sahibi olması).
Samsunspor’da ikinci yarı Musa Yılmazer’in yerine giren Burhan iyi kumaş. Bir diğer iyi kumaş Canberk neden oynatılmaz, anlamış değilim.
Bu takım haftalardır forvetsiz oynuyor. Umar bekleneni altında. Adiloviç ve Ekikgho bu takımı 19 Ekim 2013 günkü, Samsunda oynanacak 9. Maçta  Balikesirspor  karşısında başarılı kılacağına inancım tamdır.
Stat: Akçaabat Fatih
Hakemler: Murat Türker, Nurettin Çiçek, Barış Yüksektepe

1461 Trabzon: Bora, Oğulcan, Mustafa Akbaş (Dk. 46 Alim), Aytaç, Göksu, Gökhan, Barış (Dk. 75 Mehmet Sıddık), Savaş, Oktay, Yakubu, Taha (Dk. 59 Mustafa Tiryaki)

Samsunspor: Soner, Cemil, Fatih, Murat, Şaban, Erdem, Musa Aydın, Musa Yılmazer (Dk. 67 Burhan), Umar (Dk. 78 Serkan), Arif (Dk. 56 Taha), Adnan

Goller: Dk. 87 Oktay (1461 Trabzon), Dk. 90 +4 Musa Aydın (Samsunspor)

Kırmızı kart: Dk. 90 Atilla (Samsunspor)

Aydınspor 1923 Maçı
Ziraat Türkiye Kupası’nda Aydınspor 1923 PTT 1'inci Lig temsilcisi Samsunspor’u 3-2 yendi.
Stat: Adnan Menderes

Hakemler: Tolga Kadaz (xxx), Tolga Atsan (xxxx), Tunahan Ertem (xxxx)

Aydınspor 1923: Kazım (xxx)- Uğur (xxx), Ahmet (xxxx), Emre (xxx), Seçkin (xxxx) (Dk.64 Sadullah xx), Sefa (xx) (Dk.46 Umut xx), Gürkan (xxx) (Dk.78 Savaş x), Hakan (xxxx), Altan (xxxx), Erdi (xxx), Mümin (xxx)

Samsunspor: Atilla (xx)- Ozan (xx), Fatih (xxx), Ercan (xxx), Taha (xx), Turgay (xx), Halil (xx) (Dk.60 Sabri xx), Doğan (xxx), Arif (xxx) (Dk.70 Enes xx), Serkan (xx), Haluk (x) (Dk.39 Burhan xx)

Goller: Dk.3 Hakan, Dk.27 Ahmet, Dk.98 Savaş (Aydınspor 1923), Dk.47 Fatih, Dk.88 Turgay (Samsunspor)
Tek kelimeyle yazıklar olsun…
Aydınspor bir zamanların Süper Lig’de kök söktüren takımı; düşünün Türkiye’de FB’yi 6-0 yenen tek takım. Bu takım, amatör kümeye düşünce onun yerine kurulan Aydınspor 1923 onun renklerini ve armasını aldı.
İlk maçı 3 Kasım 1968’de yapmışlar ve maçı kendi sahasında 2-kazanmış ve Samsunspor 1968-69 sezonunda Boluspor7un önünde şampiyon tamamlamış ve süper lige çıkmış. Konyaspor, Kastamonuspor ve Beylerseyi küme düşmüş, İzmir Ülküspor ve İstanbul Galata kıl payı kurtulmuş. O sezon, Toprakspor, Hacettep ve Feriköy hayli idialı takımlarmış. Aydınspor da iddialı takımlar arasında olmasına karşın, o sezonu 9. Bitirebilmiş.
Samsunspor: Yusuf Şimşek-Şener Vural-Cengiz Güngör-Coşkun Sapmaz-Rifat Usta-Yalçın Aytüner-Abidin Akmanol-Hamdi Tezol-Adem Akarsu(Orhan Katipoğlu)-Yücel Acun
Aydınspor: Ekrem Yargıtay(Gültekin Erbilge)- Nihat Fırat-Ömer Şenışık-Savaş Yarbay-Oktay Yüksel-Ahmet Özbaş-Musa Muro, İbrahim Ünal-Hüseyin Mevlüt-Erdoğan Adalıoğlu-Faik Aktar-

Eski Aydinspor ve Samsunspor arasındaki ilginç sezon 1975/76 sezonudur ; 1975-76 sezonunda gerçekleşmiş iki maçın ilkini Aydınspor 2-0 almış(28 Aralık 1975), ikinci maçı  Samsunspor 2-1 kazanarak (6 Mayıs 1976), o sezon 1 puan farkla Samsunspor Aydınspor’u geçerek Süper Lige çıkmış( 43-42 puan)..


Gaziantep Büyükşehir maçı:
Öncelikle şunu belirteyim; Fatih Terim’in Bruma’yı oynatmaması gibi, Hüseyin Kalpar’ın da Canberk’i oynatmamasını anlamıyorum ben..
PTT1. Liginin 7. Haftasında(29 Eylül 2013) Gaziantep Büyükşehir Belediyespor'u konuk eden Samsunspor son dakikada bulduğu gol ile sahadan 2-1 galip ayrıldı.
90.Dkikadan sonra ilginç şeyler yaşandı:
90. dakikada Erdem Şen’in ceza sahası içinde rakibi Malon’a yaptığı hareketi hakem Yaşar Kemal penaltı noktasını gösterdi. Penaltıyı kullanan Serdar topu ağlarla buluşturdu. 1 - 1
90+3. dakikada Canberk’in ceza sahasına yaptığı ortada Fatih kafayı vurdu ve kaleci Onur topu tokatladı. Kalecinin tokatladığı top Erdem Şen’in önüne düştü ve topu ağlara gönderdi. 2 - 1
Galatasaray’in atom karıncası Suat Kaya’nın çalıştırdığı Gaziantep Büyükşehir Belediyesi iyi top oynuyor. Ekigho’nun sakatlığının geçip acilen dönmesi gerekir, çünkü Haluk hiç dönemiyor, yani ağır.
GBB’sinden Serder Deliktaş % bin gollük  pozisyonu değerlendiremedi.
Samsun’da, ne Musalar(Aydın ve Sinan olanı), ne de Umar  Amino iyi, bir tek Murat Akyüz ve Adnan Güngör  iyi..33’te Abdullah’ın müthiş şutunu, Soner müthiş çıkardı.
36 yaşındaki Deumi, 18 yaşındaki bacak kadar Umar çocuğuna faul yaptı, sarı kart yok, 67’de % birmilyon kere penaltıyı vermedi ve Samsunspor’u bir golden etti.
Ve 3 haftada 7 puan kaybeden Samsunspor Musa Aydın’ın serbest atışına kafa atan Murat Akyüz(32 yaşında), topu da filelere attı; 1-0. 77’de Serdar yine boş kaleye atamadı. Bu sefer Musa Aydın aynı derecede gol kaçırdı.
Oyuna Canberk’i  ancak 75’te aldı ve oyuna hareket geldi, ama golü yiyen Samsunspor oldu; goller kaçıran, Serdar; Erdem Şen’in neden olduğu penaltıyı gole çevirdi ve 1-1 oldu. Ardından beklenmedik bir gol geldi, hem de Canberk’in ortasına, penaltıya neden olan Erdem Şen’in vuruşuyla.
Bu ara Eski Galatasaraylı Erhan Şentür(24 yaşında) öyle güzel bir frikik attı ki 86’da, Soner aynı güzellikte kurtardı.
Beyler; Rizespor, İBB ve Ankarspor maçlarındaki hakemleri lütfen bir izleyin..
Stat: 19 Mayıs
Hakemler: Yaşar Kemal Uğurlu, Özgür Fatih Kalaycı, Muharrem Yılmaz
Samsunspor: Soner, Cemil, Fatih , Murat Akyüz, Şaban, Taha (Erdem Şen Dk. 46), Adnan, Musa Aydın,
Umar, Musa Sinan Yılmazer (Canberk Dk. 75), Haluk Türkeli (Arif Dk. 46)
Yedekler: Atilla, Turgay, Serkan Çalık, Ercan
Teknik Direktör: Hüseyin Kalpar

Gaziantep Büyükşehir Belediyespor: Onur Bulut, Cihan, Ercan, Ramazan (Roman Dk. 85 ), Deumi, Erkam , Kenan (Malon Dk. 81), Ahmet Devret, Abdullah (Erhan Dk. 64), Vedat, Serdar
Yedekler: Ahmet, Ferit, Ali, Onur Kalafat
Teknik Direktör: Suat Kaya
Goller: Murat (Dk. 74), Erdem Şen (Dk. 90+3) (Samsunspor) Serdar (Dk. 90 Pen.) (Gaziantep Büyükşehir

Boluspor Maçı:
Samsunspor ve Boluspor ilk kez; 16/10 /1966’da 1966-67 sezonun Samsun Şehir stadında karşılaşmaşlar ve maçı Samsunspor Aydın Gündoğdu’nun 71. Dakikada  attı gol ile 1-0 kazanmış.
Samsunspor: “Erol Özen-Coşkun Sapmaz-Rifat Usta-Yalçın Aytuner-Yılmaz Yurttaş-Ali Kandil-Aydın Gündoğdu-Ziya Dengiz-Ahmet Kargı-Orhan Katipoğlu”
Boluspor: “Ertuğrul-Mete Akyüz-Ayhan Çelen-Birol Ertan-Suat Yakutlu-Ridvan Ertan-İlker Berkofçalı-Yıldırım Benayyat-Nihat Dinçer-Emin Palazoğlu”
O sezon, Davutpaşa küme düşmüş, Bursaspor 1, Samsunspor 2, Kütahya 3, Adana Demirspor 4, Şekerspor 5, Galata 6, Kocaeli 7, Trabzonspor 8, Konya 9, Kayseri 10, Beylerbeyi 11, Boluspor 12, Ankara Güneş 13, Toprakspor 14 Kasımpaşa 15. Olmuş ve Davutpaşa 16. Olmuş.

22 Eylül 2013 günü ,PTT 1. Liginin 6. haftasında Boluspor deplasmanında puan arayan Samsunspor, 30. dakikada penaltıdan gelen gole engel olamayınca eli boş dündü.
Samsunspor'da Denizlispor maçında sakatlanan golcü futbolcu Ekigho Ehiosun'un 1 ay, Eldin Adiloviç'in ise 3 hafta sahalardan uzak kalacağı için Samsunspor bu süreçteki maçlarına çok dikkat etmeli.
Boluspor maçında; iyi oynayan Samsunspor, iyi puan alan Boluspor oldu. Ben Samsunspor’u Boluspor’dan daha şanslı buluyorum.

Stat: Bolu Atatürk
Hakemler: Mustafa Öğretmenoğlu, Mustafa Sönmez, Recep Yıldırım,
Boluspor: Atacan, Cemil Vatansever, Zlatkov, Sercan, Hakan, Fatih Şen, Alican, Alp, Orhun (Dimitrov Dk. 71), Emrah, Emre (Çağrı Dk. 85)
Yedekler: Fırat, Sinan, İlyas, Dixon, Onur
Teknik Direktör: Ali Beykoz
Samsunspor: Soner, Cemil Adıcan, Fatih Kılıçkaya, Murat, Şaban (Canberk Dk. 32), Erdem, Musa Aydın, Musa Sinan (Arif Dk. 64), Umar (Serkan Dk. 46), Adnan, Haluk
Yedekler: Atilla, Turgay, Ercan, Taha
Teknik Direktör: Hüseyin Kalpar
Gol: Hakan (Dk. 24) Boluspor,
http://blog.milliyet.com.tr/futbolu-siyasallastiran-kim-/Blog/?BlogNo=425978
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
ŞUTLUYORUM
sevket-che@hotmail.com.tr
evesbere@mynet.com
GSM: 05066090032

15 Ekim 2013 Salı

DOĞAYA VE DOĞANA DOST OKTAY EKİNCİ DOSTLUĞU BOZMAYA HAKKIN YOKTU


ÇEVRECİLİĞİN VE ÇEVRENİN  EFENDİSİ OKTAY EKİNCİ DE ARAMIZDAN AYRILDI
“Mimarlar Odası eski genel başkanı ve akademisyen Oktay Ekinci’yi (61) aramızdan ayrıldı. Beyin kanaması nedeniyle Alman Hastanesi’nde bir süredir tedavi gören Ekinci dün akşam saatlerinde(14 Ekim 2013) solunum ve kalp durması sonucu yaşamını yitirdi. Ekinci en son 13 Ekim’de Cumhuriyet gazetesinde çıkan yazısında hastane odasından gördüğü boğaz manzarasının nasıl tahrip edildiğini yazmıştı. 1992 yılından beri Cumhuriyet’te düzenli olarak yazan Ekinci “ÇED Köşesi” ile özdeşleşmişti.”
Oktay Ekinci, ışıklara yolculuğunu erken başlattı ve yanlış yaptı, çünkü Türkiye’nin o’na daha çok gereksinimi vardı.
Biz sevenler, o’nu kaybetmedik, o özellikle; kentleşmeye ve çevreciliğe  verdiği katkılarıyla, doğaya ve doğana duyarlı beyinlerde öylesine yer etti ki, o’nu asla kaybettirmez bize .
Cumhuriyet gazetesinin ‘Olaylar Ve Görüşler’ köşesine  aynı yıllarda ‘yazılarımızla’  konuk olmaya başladık.TMMOB bütününde deki görevlerimiz nedeniyle  kesişen zamanlarımız oldu.Tanımı zor müthiş bir kişilikti ve müthiş de bir  zeka idi.
O, Muğla’dan İstanbul’a göçtü ve Cumhuriyet’e çok daha yakın oldu; öyle bir yakınlık ki, Cumhuriyet adeta Oktay Ekinci’nin “ÇED Köşesi” ile anılır oldu.
Zaman-zaman telefonlaşırdık. Son olarak  Köy Hizmetleri Diyarbakır Bölge Müdür iken bir arada olduk:
2002’nin kavurucu Ağustos sıcağında Lice kırsalındayız. Telefonum çaldı,  etkileyici sesini hemen tanıdığım Oktay Ekinci idi karşımdaki. Kesin Gazete için bir şey isteyeceğini düşündüm, çünkü araç telefonundan değil benim telefonumdan arıyordu. Diyarbakır’da olduğunu söyleyince şaşırdım. Asıl kendisinin şaşırdığını söyledi, çünkü Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin davetlisi olarak, Diyarbakır’a geldiğini, 3 gün süren kentleşme sempozyumu için burada olduğunu ve yarın döneceğin söyledi. Başkanın masasındaki, Diyarbakır 8. Bölge Müdürlüğü’nün yayın organı “Köy Hizmetler Dergisi” dikkatini çekmiş, dergiyi açar açmaz beni görünce şaşırıyor. “Haydaa, dün Ankara’da idi,..” diye kendi kendine mırıldanınca, başkan , evet 2 ay  önce atandığımı, dağ taş kırsal kesimi gezerek sorunları yerinde izlediğim için beni ziyaret edemediklerin ve  böyle güzel bir dergi çıkardığımı söylemiş..
Ekinci’nin tüm bunlara sevindiğini telefondaki sesinden anlayabiliyordum. Yarın döneceğini, görüşmek istediğin söyleyince, hemen Diyarbakır’a dönüş yaptık. Saatlerce  Diyarbakır’ı konuştuk, tartıştık ve özellikle benim burada olmama çok sevindiğini belirtti. Onun bir Diyarbakır aşığı olduğun o gün öğrendim. KHGM dergisini de yanına alarak ‘Çed’ köşesinde işleyeceğin söyleyerek vedalaştık.
Bu sayın Ekinci ile son bir araya gelişimizdi. Telefon görüşmelerimiz devam etti, fakat sık-sık İstanbul’a gitmeme karşın, dahası bir ayağım İstanbul’da olmasına karşın ‘işlerinin yoğunluğu nedeniyle de’ bir araya gelemedik.
Ve bundan tam 4 ay önce, Faruk Soydemir kardeşime Olgunlar’da rastladığımda, Ekinci ile ilgili söyledikleri beni şoke etmişti. Faruk Soydemir, Oktay Ekinci’nin yönetim kurulu başkanlığı yaptığı dönemlerde de  Mimarlar Odası’nda Genel Sekreterlik görevini üstlenen arkadaşımızdı. Oktay Ekinci’nin rahatsızlığının özünü öğrendiğimde şaşkınlığım ve üzüntüm daha da arttı. Faruk’da çok üzgündü. Nasıl görüşebileceğimi sorduğum da aldığım yanıt beni umutsuzluğa da itti, çünkü sayın Ekinci ile görüşmeyi hastalığı engelliyormuş.
Yıllar önce(29 Mart 2002); Cumhuriyet gazetesinde hazırladığı, ''Türkiye'nin Geleceğine Bakış'' dizisine “Örgütlü Mühendis ve Mimarlardan korkuluyor” başlığıyla verdiğim röportajda şunları söylemişim, sevgili Oktay Ekinciye: “Yeni lider, yeni siyasi kimlikler deyince hep malum örgütlülükler içindeki isimler akla gelmekte ve onlar öne çıkarılmaktadır..Ekonomik ve siyasi rant anlayışının günümüzün olumsuz yapısının kurguladığını ve kurumsallaştırdığını, bunu kırmadığınız sürece, bu yapıda ancak birilerinin siyasi geleceği parlatılabilir. Asla ülkenin geleceği parlatılamaz, şansı yükseltilemez..Niçin TMMOB gibi 250 bini aşmış entelektüel örgüt disiplini içinden siyasi yeni kimlik aranmaz. Çünkü örgütlü mühendis ve mimarlardan korkuluyor. Bu nedenledir ki merkezi yapı karar alma süreçlerinde TMMOB ve benzer örgütlülüklere yeterince yer vermez. Birilerinin siyasi geleceği değil, ülkenin geleceği önemlidir. Bu nedenle büyük olaylara küçük adamlarla bakmayan, solu, salt sol içinde değil, toplum içinde örgütleyen birlikter anlayışı egemen kılmaya çalışan kişileri değil, projeleri öne çıkaran, projelerin altına değil, projelerle imza atmayı ilke edinen ve lider erkine tapınma yaklaşımından uzak, tabandan tavana toplumsal uzlaşı temeline dayalı anlayışın kurumsallığı ulusal bir zorunluluk olarak görülmelidir.''
Sayın Ekinci’ye 2008’de DSP’den  İstanbul adaylığı teklifi geldiğinde, tüm sol partilerin ortak adayı gösterilirse aday olabileceğini söyleme yürekliliğini gösterebilen dosdoğru bir insandı. Bu beni hem gururlandırdı, hem de İstanbul adına umutlandırdı. Evet, İstanbul adına umutlandırmıştı, çünkü Ekinci gibi kimlikler  bu ülkenin gereksinimini aşmış, zorunlu kimliklerdir. Bu nedenle; Ekinci’ye yapılan bu teklifin geç kalınmış ve de yetersiz bir teklif olduğunu düşünerek; “Sözü fazla uzatmanın anlamı, özdeki anlamı bozmaktır. Benim; Türkiye’nin geleceği adına, İstanbul adayım Oktay Ekinci’dir.” diyerek, yazımı şu tümce ile bitirmiştim:
“ Değerlerini bulamayanlar, değersizlere teslim olurlar !!!!”
Nitekim öyle oldu ve sol bu öneriye sıcak bakmayarak İstanbul değersize teslim edildi.
Konumunu asla siyasi ranta tahvil etmeyen Oktay Ekinci sol için bir şanstı. Sol o şansı kullanamamıştı.
Yazımdan sonra sayın Ekinci şu iletiyi göndermişti ve her şeyi anlatıyordu: “Şevket arkadaşım, yazına teşekkür ederim. Bakalım Soldan nasıl bir yanıt gelecek? İyi dileklerimle(Oktay Ekinci-07/12/2008).
Solun o gün yaptığı doğru değildi, ya ‘doğaya ve doğana aşık’  dost insan Ekincinin yaptığı..
Güle-güle ‘Çevreciliğin’ ve çevrenin efendisi. Gerçekten yaptığın doğru değil, inan çok üzdün sevenlerini; çevreyi öksüz bırakmaya hakkın yoktu.
http://blog.milliyet.com.tr/oktay-ekinci-nin-adayligi/Blog/?BlogNo=148719
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
GÜLDÜŞÜN ÇORBASI
sevket-che@hotmail.com.tr
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

14 Ekim 2013 Pazartesi

KURBAN BAYRAMI SEVİNCİ VE PUKİYA İLE MURU3Xİ

KURBAN BAYRAMI SEVİNCİ VE PUKİYA İLE MURU3Xİ  ÜZÜNTÜSÜ
       14 Ekim 2013
        Öncelikle; nice nitel bayramlar dileğiyle herkesin kurban bayramını kutluyorum:
       
        Köy kökenliyim. 7 yaşına dek, Artvin-Arhavi. Derecek(Sidere) köyünde büyüdüm. İlk okula, köyüm Sidere’de(Derecik) başladım. Öğretmenim, dahası o zamanki söylemle Muallim’im, Lütfü Bayramın amca idi. Aslında kendisi eğitmendi(Okuma yazma bilen ve Öğretmen açığını kapatmak için görevlendirilen). Eski adı Sider olan Derecik köyü, Arhavi’nin en büyük köyü idi ve  çevre köylerden de öğrenci geldiği için, Eğitmenle birlikte  öğretmen kadrosu zengindi. Fehmi Kepenek, Miktat Genç ve Alaattin(?) okulumuzun muallimleri idi.
        Çok fiyakalı deri çantam vardı. Amcam Şefik Çorbacıoğlu Avukat olduğunda, son kullandığı çantasını, sevgili babaannem Asiye Çorbacıoğlu okula getirmiş, vermişti bana. Herkesin, bezden heybe çantaları varken, benim çift gözlü deri çantam olmuştu. Çanta’nın içinden çıkan, silgi ve kurşun kalemler beni sevindirmişti, fakat bu buruk bir sevinçti. Hala o buruk sevinci yaşarım. Neden buruk sevinç? Çünkü, oderi çanta sonrası üzülmüştüm, niçin diğerlerinde yok diye. Sonrasında da onlarda olmadığı için utanmış ve tekrar eski kara önlük(okul forması)bezinden yapılmış, omuza asılan bez heybe çanta-ki Lazca Çança derdik- ile okula gitmeye başlamıştım. Okula gitmelerim uzun sürmedi; ilk sömestrin yarısında hastalanmış ve o yıl hiç okula gidememiştim. Ertesi yıl da Samsun’a göçmüştük.
        Sevgili  babaanem Asiye Çorbacıoğlu’nun bizleri kışın omuzunda odun ile okula götürmesinin de anılarımdaki yeri günümüz bağlamında çok anlamlıydı. Babaannem; yol boyunca sürekli ‘Berepe çkimi, Lazuri moiparamitomtn Türküli iparamıtit, Jandarmak mendegorenan(Çocuklarım sakın Lazca konuşmayın, Türkçe konuşun, Jandarma alır sizi götürür). Bu 1958’li yıllar benim, aynı zamanda Türkçe konuşmaya, dahası öğrenmeye başladığımın miladi idi.
        Unutamadığım köy günlerimim en başında Kurban bayramı günleri gelir.
        Kurban bayramının hazırlıkları Arife günü yapılır, bayramlık elbiseler, ayakkabılarla(kara lastik) birlikte kurbanlık da hazırlanırdı. Bilmem, belki de kurbanlığı ahırda tutmamayı uygun gördükleri için, sabahın erken saatinde, Dut ağacına bağlı öküz veya inek karşılardı bizi, avluda. Kurbanlık büyük baş ise kiler olarak kullanılan Serentinin ayaklarına, yani kolon şeklindeki silindirik ayaklarına bağlamazlardı, çünkü her an Serenti’yi yıkabileceği  düşünülürdü. Önünde ot, ardında, tezek olurdu ve sürekli ‘adeta bir şeyler hissedercesine’ bağırırdı. Kurbanlığın bağırmalarına(Bagen dediğimiz üstü hayvan yemlerinin, altı hayvan barınağı  ahırının bulunduğu yerden de) Pukiya(temiz) ve Muru3xi(yıldız) karşılık verirdi.
        Kurban ritüelini bize asla izlettirmezlerdi ve mahalleye bayramlaşmaya gönderirlerdi. Mahalle dediğimiz akrabalarımızın 100 ile 500 metre arasındaki  mesafelerde konuşlanmış evleri idi. 
        Her kurban sabahı, bir travmadır yaşardım. Evet; bembeyaz Pukiya’yi ve Kıpkırmızı Muru3xi’yi de kesecekler korkusuyla yataktan fırlar, avluya koşardım; dut ağacına onların birinin bağlı olmadığını görünce sevinirdim.
        Ramazan bayramları yanımızda makara ipliği, Kurban bayramında da, fındık dallarından kesip yaptığımız daldan kanca taşırdık.
         Makara ipliğine el öpmelerden topladığımız, delikli 1 kuruş ve 2,5 kuruşları dizerdik. Ben ve sevgili kuzenim Çinka Sevim 5, 10, 25 kuruşları asla almazdık, çünkü onlar deliksiz olduğu için ipe dizemezdik. Diğer kuzenim Mehmet, çek yazsalar dahi kabul ederdi(doğru o zaman çek yoktu), çünkü bizden hayli büyük ve uyanıktı.
        Kurban bayramı aracımız ise, et toplama aracı fındık dalından kancaydı. Lazca adı keti idi. Daha doğrusu, fındık dallarını yere eğen ve fındık toplamamızı sağlayan, Kokari’nin küçüğü  idi. Kokarı genellikle, Kızıl ağaçtan alınan çatal şeklinde birleşik iki daldan bir tanesinin birleşim yerine yakın yerden kesilmesiyle elde edilen ahşap kanca idi. Bizim elimizdeki de bunun mimimalize edilmişi idi. Ve ben buna “kokaristeyi keti(Kanca gibi çubuk)’  derdim(aslında bu yazıda uydurdum, onun kesin bir adı vardır).
            İşte bu Kokaristeyi  keti’nin uzun tarafına ‘küçük parçalar halinde bize verilen’ kurban etlerini(Xorçileri) dizerdik(Bo3/çonamtit), tıpkı olta ile, yani Lazcası ‘On3aponi’ ile tutulan Alabalıkların dizilmesi gibi.
        Ve sabahın erken saatlerinde, ‘kokariler elimizde, kara lastikler ayağımızda, biz giderdik kurban etine’. Yolda bize gelen kuzenlere rastlardık, ellerinde kısmen et olan kokarilerle, çünkü onlar bizden önce mahalleyi dolaşırlardı. Lütfişi, Gurculişi, Reşadişi, Tahsinişi, Hikmetişi, Nüsretişi, Ziyaşi, Nurişi, Maksudişi, Muhammedişi, Gerdanişi, Esmeşi, Saidişi; kısacası tüm akraba evlerini dolaşırdık. Bazı kurbanlarını başında kedi ciğer bekler gibi beklediğimiz olurdu, çünkü kurban kesici çok yavaş olduğu için kesim bitmemiş, bazılarında da dağıtım bitmemiş olurdu..
        Eve yorgun ve bitkin, üstümüz et kokar vaziyette gelirdik. Üstümüzü değiştirirler ve sevgili babannemiz getirdiğimiz etlerden yaptığı kavurmaya mısır ekmeğini bandıra-bandıra doyasıya yerdik.
        Kurban eti topladıktan sonra, kurban kesmiş kadar sevinirdim sevinmesine de, bir dahaki kurban bayramı aklıma düşer ve  sıranın  Pukiya ve Muru3xi gelir düşüncelerine kapılırdım.
        Nice nitel bayramlara.
        http://emlakansiklopedisi.com/wiki/geleneksel-karadeniz-evleri
            ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
         GÜLDÜŞÜN ÇORBASI
         sevket-che@hotmail.com.tr
         evesbere@mynet.com     

         GSM: 0506 609 00 32

10 Ekim 2013 Perşembe

HAMİLİ KART YAKINIM VE KEVREN İLE MAĞAR GİBİ KATMERLİ FAŞİSSTİR SAKIN BALYOZ VURMAYIN R-CEBE LAZIM

HAMİLİ YAKINIMDIR BALYOZ VURMAYIN DAVA TAŞINI GEDİĞİNE KOYANA KADAR MÜCADELE EDECEĞİZ 
10 Ekim 2013
Balyoz davasında Yargıtay 9. Ceza Dairesi 361 sanıktan 237’sinin cezalarını düzelterek onadı. Sanıklar arasındaki 3 kadından 2'si beraat etti. Orgeneraller Çetin Doğan, Halil İbrahim Fırtına, emekli Oramiral Özden Örnek ve MHP’li milletvekili Engin Alan’ın da aralarında bulunduğu 237 sanık hakkındaki 13 yıl 4 ay ile 20 yıl arasında değişen cezaları düzeltilerek onandı. Cezaları onaylanan Çetin Doğan, İbrahim Fırtına, Özden Örnek, Bilgin Balanlı, Ergin Saygun, Engin Alan’ın rütbeleri sökülecek, er statüsüne düşürülecekler. İlk darbe suçu içtihatı oluşturuldu. Yani karar, başta Ergenekon ve 28 Şubat davası olmak üzere darbe davaları için örnek niteliği taşıyor oldu(9 Ekim 2013).
Başta şunu belirteyim, Yargıtay’ın bu kararı adil değil. Niçin olmadığı defalarca yazıldı, hatta bende bile yazdım, aşağıdaki linkte bulacağınız gibi.
Bana ilginç gelen olgu, Yargıtay kararında adeta ‘Hamili kart sahibi yakınımdır’ mantığının işletilmesidir…Evet; beraatı onananların arasında Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özel’in öğrencisi 13 kişi de var. Korg. Abdullah Dalay, Tuğg. Ali Aydın, Tümg. Halil Helvacıoğlu, emekli Tuğa. Ahmet Türkmen, Hâkim Albay Cumhur Eryüksel, emekli Korg. Tevfik Özkılıç, avelsan Genel Müdürü Ömer Faruk Ağayarman, Hâkim Yarbay Tülay Delibaş v.d..
Bir başka dümdüz ve de güldüşün çorbası mantığına bak; “Adli hatalar olabilir, eleştirilmesi gerekenler, hakimler değil, kararlardır. Çünkü o hakimlerin üçü, başta 9. Ceza dairesi başkanı olmak üzere, tetkik hakimi ve bir üye, 2010 referandumundan sonra Yargıtaya gelmiş isimler değildir.”
İnsaf ki, ne insaf! Ben dümdüz mantıkçı, Yargıtayın kaç üyesi var ve bunlar bu görevlere ne zaman getirildi?
Yargıtay başkanı Ali Alkan; doğrudur, 26.05.1997 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilmesi, fakat aynı kişinin; Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca 14.09.2009 tarihinde Yargıtay Onüçüncü Hukuk Dairesi Başkanlığı’na seçildiğini ve bu görevini sürdürürken 07.05.2012 tarihinde de Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca Yargıtay Birinci Başkanlığı’na seçildiğini uçan kuş bile biliyor. Yin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Hasan Erbil 2001 yılından beri Yargıtay üyesi iken, Cumhurbaşkanı tarafından aday gösterilerek 21 Mayıs 2011 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına seçilmiş. Yargıtay birinci başkan vekili Abdülkadir İlhan 25.07.2005 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilmiş, Yargıtay Üçüncü Ceza Dairesi Üyesi iken, Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca 12.11.2012 tarihinde Birinci Başkanvekilliği’ne (Ceza) seçilmiş. 19.07.2004 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilen Mahmut Bilgen, Yargıtay Yirmiüçüncü Hukuk Dairesi Başkanı iken Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca 07.05.2012 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanvekilliği’ne (Hukuk) seçilmiş. 10.09.2003 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilen Mehmet Ekmekçi, Yargıtay Beşinci Ceza Dairesi Üyesi olarak görevini sürdürmekte iken, Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca gösterilen adaylar arasından, Cumhurbaşkanı’nca 05.05.2011 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilliğine seçilmiş. 24.02.2011 tarihinde Yargıtay üyeliğine seçilen Aydın Boşgelmez, Yargıtay Beşinci Ceza Dairesi üyesi iken, 03.06.2011 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanınca Yargıtay Genel Sekreterliğine seçilmiştir.
Bu gerçekler dikkate alınmıyor ve yargı bağımsızlığı savunuluyor.
Bence Yargıtay’ın bu kararı, yandaş köşe yazarlarından, yandaş avukatlara ve de bazı AKP’li siyasetçilerin de kimyasını bozduğunu düşünüyorum.

Alınan karara bir bakarmısınız; “Balyoz cezaları kesinleşince aralarında orgenerallerin de bulunduğu tüm muvazzaf ve emekli subayların rütbeleri geri alınacak. Hüküm giyen tüm askerler “er” statüsüne inecek. Haklarında hükümler kesinleşen ve ceza alan emekli/muvazzaf subaylar sadece rütbelerini kaybetmeyecek; aldıkları tüm devlet üstün hizmet madalyaları ve nişanlar ile kılıçları da geri alınacak. Kararla birlikte, hüküm giyen muvazzaf subayların ise TSK ile ilişikleri kesilecek. Ailelerinin yaşadığı lojmanları boşaltmaları gerekecek. Ceza hükümleri onananlar, askeri tesislerden yararlananamayacaklar. Hem kendilerinin, hem de ailelerine verilen askeri kimlikler alınacak.”
Bu karar bana, Mümtaz’er Türköne’nin 29 Ekim 2009 Tarihinde Zaman gazetesinde kaleme aldığı yazısındaki " Ordudaki kurumsal yapıya son vermemiz ve yeni bir ordu kurmamız lâzım.Bizim bir Nizam-ı Cedit ordusuna ihtiyacımız var.” sözlerini anımsattı.

Yargıtay’ın gerekçeli kararlarından önemli bulduğum iki bölüme değinmek istiyorum.
Birincisi; "Dijital delillerin ele geçirilmesinden sonra kolluk veya adli makamlar elinde değiştirilmiş olduğuna ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Dairemizce de izlenen arama işlemlerine ilişkin kamera kayıtları ve delillerin başkaları tarafından bu mahallere konulduğuna ilişkin savunmaların soyut bırakılmış olması karşısında delillerin sanıklar dışındaki kimseler tarafından bu mahallere konulmuş olduğuna dair savunmalar dosya kapsamına ve hayatın olağan akışına uygun görülmemiştir" ifadesi kullanıldı. Gerekçede, Hükme esas alınan dijital delillerin hayatın olağan akışına, akla ve mantığa uygun bulunduğu, böylelikle de hukuka uygun deliller olarak hükme esas alınmalarının isabetli olduğu neticesine varıldığı” ifade edildi. gerekçede, ‘bu nedenlerle dijital delillerin mevcut halleriyle hükme esas alınamayacağına ilişkin temyiz itirazlarının yerinde bulunmamış, dosya kapsamı karşısında hükme esas alınmasında bir isabetsizlik görülmemiştir’ "
İkincisi; “..Dava konusu olayda, hükümeti cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etme eylemini gerçekleştirmek üzere, bir kısım sanıkların önceden gizlice ittifak etmiş olduklarının dosya kapsamından anlaşılmaktadır..”

İyi de, bu gerekçeler, niçin 237 sanık için geçerli de, 124 sanık için geçersiz ve de beraatlarına karar veriliyor? Bu ayrım nasıl gerçekleşti?(Hamili kart olmasın!?)

“Başbakan Tayyip Erdoğan, “Bu dava iğne ile kuyu kazılarak bugünlere ulaştı. Dava taşını gediğine koyana kadar mücadele edeceğiz” dedi.Başbakan Erdoğan, “Andımız olarak bilinen metnin yazarı Reşit Galip Türkçe ezan zulmünün mimarlarındandır. Ayrıca insanları kafataslarına göre sınıflandıran sözüm ona bir bilim insanıydı” dedi.”
Resmen sıkıntılı..Fakat resmen de; Cumhuriyet’i tüm değerleriyle savaştığını belli edecek kadar da kendinden geçmiş.
“Dava taşını gediğine koyana kadar mücadele edeceğiz” deyişi kendisine ait değil. Çünkü kendisinin özgün bir ifadesi yoktur bugüne dek: ‘ananı da al git’ özgün ifadesinin dışında. Sürekli alıntı çalıntı boyutunudaki çalışmasının ürünü olan ve kendisine ait olmayan bu özgün deyiş siyasi ve edebi rehberi Necip Fazıl Kısakürek’in “Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil!” ifadesinden tırtıklama.
Necip Fazıl’a göre değil, fakat R-cep’e göre “Dava taşını gediğine koyana kadar mücadele edeceğiz” demenin anlamı; Atatürk’ün evrensel felsefesini sonlandırıp, uygar Cumhuriyet ışığını kesinceye dek olmasın?
Her şeyi bir yana, İslamiyet’te bir ölüye hakaret var mı?
Türkçe ezan zulmü çıktı şimdi ortaya. İyi de, ortaklık yaptığın Kürt milliyetçilerinin ezana zulmetmelerine neden suskun kalıyorsun? Resmen ezanı Kürtçe okuyorlar- ki doğru yapıyorlar-.
Anladınız değil mi Menderes’i neden son zamanlarda sevdiğini ve Menderes’i Menderes yapan Celal Bayar’ın adını bile anmadığını? Anlamadınız ise anlatayım; Celal Bayar şiddetle ezanın Türkçe okunmasından yana idi, Menderes değildi; yani zulmeden bir Celal Bayar vardı onun için..Kimse çıkıp da, Türkçeye asırlardır zulmedildiğini söylemiyor, çünkü Türkçe diye konuştuğun dil %90 ile Arapça sözcüklerden oluşuyor.
Aşağıdaki yazımın ilk paragrafı düzeltildi: “‘Terör suçlaması getirebilmek için’ somut kanıt bulamayınca, bir delinin işlediği Danıştay Cinayetine ortak edilerek; Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Ordu Komutanı Hurşit Tolon, Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Doğu Perinçek, Prof. Dr’lar; Mehmet Haberal, Fatih Hilmioğlu v.d’nin yargılandığı ‘özel yetkili mahkemelerinde görülen’ Ergenekon davası gibi Balyoz davası da yozlaştırıldı. Benim için, her ikisi de intikam yüklü ‘yoz bir yobaz kurgusundan’ başka bir şey değildir.”

http://blog.milliyet.com.tr/balyoz-mu-yoz-mu-/Blog/?BlogNo=424962
Bu yazı Can Dündar’ın sitesinde de, aynı yanlışparagrafla yer aldı:
http://www.candundar.com.tr/_v3/index.php#!%23Did=23525
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
GÜLDÜŞÜN ÇORBASI
sevket-che@hotmail.com.tr
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

7 Ekim 2013 Pazartesi

AKİF BEKİ İŞİN BEKİNİ ÇIKARDINIZ..

AKİF BEKİ, BU İŞİN BEKİ ÇIKMAYA BAŞLAMADI                 MI?
                Dememe o ki; Ertuğrul  Özkök de gider yerine  sen ‘Akif  Beki’  gelir ise, bu işin beki çıkmaya başladı:

                Görüyorum ki, Ertuğrul Özkök’ün hemen yanı başında yazmaya başladın. Belli ki Ertuğrul Özkök de yolcu.
                Yakındır, Abbas’ın yolculuğu sonlandırıp, Ertuğrul’un otağına konuşlanması. Gerçekten Beki, buraya seki seki konuşlandı, zeki zeki yazılar yazdı ve baş yazarlığı hak etti.
                Ertuğrul Özkök’ün hemen soluna, konuşlanmış yazın; biri dürtse Ertuğrul otağına düşeceksin. Orta yerden ayırdığın yarı biryantili saçınla harika bir poz vermişsin, liseli aşığın sevgilisine sunacağı resim gibisin. Dahası, 1960 ların cikletlerinden çıkan artıst gibi..
                Canımı acıtan; bu modern duruşunla, insanları tuzağa düşürüp karanlığa çekmeniz..Canlı yeme bayılan bukalemunsu duruşunuzu da ortaya koyuyor.
                Soruyorum; “Sıtma konusunda araştırma yapan akademisyen Türk vatandaşı  Elif Yavuz’un Radikal İslamcılar tarafından Nairobi’de katledilişine değil de; Mısırda yaşamanı yitiren Radikal İslamcı Esma için göz yaşı döküp Rabia selamı verdin mi?..Beni sorarsan, ben ikisi için de üzüldüm, fakat asla Rabia selamı vermedim.
                Son yazını okudum; Gezi Halk Hareketi’ne gönderme yaparak; “Obama’dan bir de çapulcular çıkışı bekliyorum’ başlığıyla, Thomas Friedman üzerinden ‘ demokrasi sadece sandık demek değildir’ tezini çürütmeye çalışyorsun, çürüdüğünü fark etmeksizin. Gerçekten ‘çapulcu’ derken, çaputçu yanınızı ortaya koyduğunuzun farkında değilsiniz.
                Yakındır, Ertuğrul’un otağına konuşlanman. Kusura bakma, okuyamayacağım seni, çünkü bu işin Beki çıktı;  Abbas yolcu, çünkü artık Hürriyet okumayı bırakıyorum. Bırakıyorum, çünkü artık Milliyet, Star, Sabah, Hürriyet’i okurken Zaman ve Vakit  okuyorum gibi olmaya başladım.
                Her şeyi ele geçirdiniz, fakat Anadolu insanının onurunu erdemini ve bağımsızlık duygularını ele geçiremiyeceksiniz..
                Haklısın, o  Ertuğrul Özkök ki, bugüne dek hizmetlerini esirgemediği kimliklere, bugün çıkıp bizim gibi karşı duruş sergiliyor ve sorguluyorsa, sen orayı hak ettin, Bekir, pardon Beki kardeş; ah bir de yazmayı öğrenebilsen. Hiç de Ertuğrul gibi elastik değilsin, doğrusu; biçim katsayın, yani flambaj katsayın düşük. Evet, doğru, senin burkulma katsayın düşük,  sen AKP’nin rijitisin., dikkat et, kiriş kolon bileşimindeki etriye sıklaştırmasına sahip olmadığın(ız) için, aniden de kırılmanız yakındır(bunların ne anlama geldiğini, ele geçirmeye veya kapatmaya çalıştığınızTMMOB’ye bağlı  inşaat mühendislerine sorabilirsin)..
                Sıra sende Ertuğrul Özkök.
                Ertuğrul Özkök, bunları yazmakta geç kalmadın mı?
                -İran, Batı’ya açılırken, Türkiye Batı’ya ve Batı’nın en önemli kurumlarına kapanıyorsa...
Ters giden bir şey var demektir.
                -İran, yıllardır içeride tuttuğu insan hakları savunucusu muhalifi, bir gecede kayıtsız şartsız serbest bırakırken, Türkiye’de 17 yaşındaki gençler, sırf sokağa çıkıp gösteri yaptığı için 17 yıl hapis istemi ile içeri atılıyorsa...
Ters giden bir şey var demektir.
                -CNN’in Christian Amanpour’u, canlı yayında, İran’da serbest bırakılan kadınla rahat rahat konuşup, rejimde bir şeylerin değiştiğini söylerken, Türkiye’de Başbakan’ın danışmanı ile canlı yayında münakaşa edip yayını kesiyorsa...
Ters giden bir şeyler var demektir.
                -Türkiye, Dışişleri Bakanı’nın ağzından, “Suriye helikopterini NATO sınırına tecavüz etmekle” suçlarken, aynı Türkiye El Kaide’yi Avrupa’nın sınırına getirmişse...
                Ters giden bir şey var demektir.
                -Türkiye, Afganistan’da Taliban ve El Kaide ile savaşan NATO güçleri içinde yer alırken, aynı El Kaide’yi kendi toprağında besleyerek, yanı başında bir Peşaver’in oluşmasına izin veriyorsa...
Ters giden bir şey var demektir.
                -Dünya, Suriye’de barışçı yoldan bir çözüm ihtimali doğduğu için sevinirken, Türkiye, bu barış ihtimaline üzülüyorsa...
Ters giden bir şey var demektir.
                -Bütün Türkiye, herkesi ilgilendirecek bir demokratikleşme paketini destekler ve sevinçle beklerken, bu paket, kapalı kapılar ardında, tek bir kişinin iki dudağı arasına emanet ediliyorsa...
Ters giden bir şeyler var demektir.
                -AK Parti sözcüsü, “Bu pakette Kürtleri, BDP’yi, Alevileri, Hıristiyan azınlıkları ilgilendiren maddeler var” deyip de ülkenin küçümsenmeyecek bir bölümünde oluşmuş “hayat tarzı endişelerini giderecek” tek kelimelik düzenlemeden, halkın büyük bölümünün inancını kaybettiği Yargı’da en küçük reformdan söz etme ihtiyacı duymuyorsa...
Ters giden bir şeyler var demektir.
                -İran’da bir yıllık “yeniler” ülkeyi dünyaya açmaya çalışırken, Türkiye’de 10 yıllık “eskiler” ülkeyi dünyaya kapatmaya uğraşıyorsa...
Ters giden bir şey var demektir.
                -Bir ülkede, demokratikleşme paketi tartışılırken, en basit gösteriler eziliyor, en masum itirazlar susturuluyor, yüzlerce gazeteci, aydın işinden kovuluyorsa...
Ters giden bir şeyler var demektir.
                -Bir ülkede, Mısır’da ölen bir kız çocuğu için neredeyse ulusal yas ilan edilirken, Nairobi’de ölen bir Türk kızı için küçücük bir Fatiha bile fazla görülüyorsa...
                Ters giden bir şeyler var demektir.
                Ters giden nedir biliyor musun sayın Özkök; bizler bunları söylerken, bizleri eleştirirken kaybettiğiniz zamanların geri gelmeyeceğidir.
                Siz o zamanları öldürdünüz, biz Anadolu insanlarına bizim zamanlar yeter.
               
                Başbakan; " Tencere ve tava ile devrim olmaz" diyerek, Gezi olaylarına göndermede bulunuyor.
                Ben de Başbakana "Demokrasi ve Evrensel Bandım" ile  bir göndermede bulunacağım:

                [[ Gezi Parkı Halk Hareketinin iki  önemli haykırışı var, benim de bir önemli  haykırışım ..
                Birincisi;  “31 Mayıs 2013 tarihine dek hep birkaç kişi düşündünüz, konuştunuz ve birçok kişiyi dinlemek zorunda bıraktınız, artık birçok kişi olarak düşüneceğiz ve konuşacağız ve siz birkaç kişi bizi dinleyeceksiniz;  bunun için yarattığınız ‘korku psikolojisini kırdık’ sokaklara indik.”
                İkincisi;  “31 Mayıs 2013, Türkiye’de ve dünyada 20. Yüzyılın egemen ideolojilerinin sonlandığı ve ‘dünyanın özgün gelişimi ve değişimini dikkate alarak, farklılıkları bütünleştiren, evrensel barışı esas alan’ 21.  Yüzyılın ideolojisinin başlangıcıdır.”  
                21. Yüzyılda, artık birkaç kişinin düşüncede, siyasette, ticarette, bürokraside ve medyadaki egemenliği bitiyor, birçok kişinin, yani halkın etkin ve belirleyici olacağı sürece girildi. Bu sürecin düğmesine de Türkiye’de basıldı.              Brezilya’ya yansıyan sürecin Türkiye’de daha da güçlenmesi ve evrensel mesajını yaygınlaştırması  için, ülkemdeki ‘CHP’lisinden,  AKP’lisine, MHP’lisine, İP’lisine,  BDP’lisine, kısacası sağ-sol tüm oluşumlardaki siyasi payandaların, Gezi Parkı Halk Hareketi’nde paydaş olması gerekir.
                Bu bir sokağa inişten çok, 21.yüzyılın düşüncelerine inişti, inmeye de devam edeceğiz.
                Benim Haykırışım:  “Hormonlu renkli yazılı ve görsel basın; pıtrak gibi biten, çok dağıtılan, fakat çok satılıyor diye yutturulan,  az seyredilen;  cemaatin yazılı ve görsel basını  gibi olmasa da benzer duruş sergilemektedir. Şöyle ki;  korku psikolojisiyle nedeniyle  siyasal erkin yandaş medyasıyla örtüşen anlayışlarına yer vermekte, gezi parkı halk hareketini aşağılayan haberlere öncelik tanımaktadır. Bu nedenle  ben 31 Mayıs 2013 gününden bu yana, hormonlu renkli basını, okumuyorum,  dinlemiyorum , sevdiğim dizileri izlemiyorum ve de ürünlerini  satın almıyorum, yani bu ilgimi dondurdum, askıya aldım, ta ki ‘demokrasi ve evrensel barışı’ ilke edinmiş halkın tepkisini ciddiye alacağı güne dek. Sizin özgür istencinize, gem vurmak değildir amacım, ben böyle yapıyorum, siz bilirsiniz. ]]

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
                GÜLDÜŞÜN ÇORBASI
                sevket-che@hotmail.com.tr
                evesbere@mynet.com               

                GSM: 0506 609 00 32

4 Ekim 2013 Cuma

ANKARA KATLI KAVŞAĞA TESLİM


“DERELER KENTİ BAŞKENT” PROJELERİ VE  CİDDİYET
Ankara’nın ‘Dereler Kenti’ olduğunu yazdım sürekli.
Çünkü;
Ankara çanağı dediğimiz sıhhiye’ye yıllar önce, Çankaya, Ayrancı ve Dikmen’in yeşil yamaçlarından dereler akardı; Kavaklıdere, Hoşdere, Bülbülderesi, İncesu, Bent deresi ve Dikmen Deresi… Cennettin izdüşümü izlenimi veren, gök gümüşi çizgiler halindeki tüm bu dereler yok edilerek kanalizasyonlara verildi. Korkum o ki, bir gün o dereler isyan edip, Ankara kentini Sıhhiye çanağına sürüklemesi.
Bunun ilk sinyalini verdi de;
Biliyorsunuz; 22 Haziran 2012’de Ankara Metrosu inşası         çalışmalarının yapıldığı İnönü Bulvarı’nda göçük meydana geldi. Göçüğe düşen Kadir Sevim adlı kişi yaşamını yitirdi.
Murat Karayalçın’dan bu yana metro’ya tek çivi çakamayan Ankara Büyükşehir bu görevini yakın zamanda  merkezi yönetime devretmişti. İşin düşündürücü yanı;  Melih Gökçek’in göçük sorumluluğunu; “Metronun Ulaştırma Bakanlığına devredildiğini bilmeyen bir tek deve kuşu kaldı…” diyerek üzerinden atan  alaycı  rahat tavrıdır. Anımsayın; üstün teknolojili araç olan  ‘Köstebek’ ile  bulvarların altında metro tünelleri açtığını övünçle Ankaralılara açıkladığını.
 İlginç ve de daha da düşündürücü yanı Kadir Sevim’in cesedinin 1 km sürüklenmesi. Sürüklenmesine neden; metro yapımı esnasında Dikmen Deresi’nin direkt kanalizasyona bağlanmasıyla oluşan balçık.
Evet, Ankara’nın dereleri böylesine yok edildi.
Bu derelerin birkaçı yerüstüne çıkarılabilir. Kavaklı Dere, Hoş Dere , Dikmen Deresi ve Bülbül Deresi 1970’lerin ortasına dek Sıhhiye’de birleşerek açık akardı. Süreç içinde kanalizasyona bağlanarak üzeri kapatıldı. Diyorum ki(bu da benim çılgın projem); motorlu araçların aktığı Çankaya’dan, Dikmen ve Ayrancı’dan  ‘bu derelerin biri ‘akıtılamaz mı, dünyanın ilk kent içi şelaleleri gibi? Veya Sıhhiyeden, Hipodroma dek uzanan, üzerinden sandalların seyrettiği bir suyolu yapılamaz mı?
Bunu gerçekleştirmek için de;  Londra’dan sonra dünyanın en eski ikinci metrosu olan İstanbul  Taksim-Karaköy Tüneline(1875) benzer  tüneller ‘Yap-İşlet’ yöntemiyle inşa edilerek ve de  bunun yanı sıra ‘öteden beri önerdiğim’ “Telefirikllerle, Çankaya, Dikmen ve Ayracı trafiği azaltılabilir, kalan trafik  de  yan cadde ve sokaklara  aktarılabilir.
Bu proj önerimi; bugün Ankara çayını, Kızılırmakla takviye edip Türizme kazandırmayı düşlemekten daha kolay bence.         Ki doğru bir proje. Esin kaynağının  da; Yalçın Bayer’in köşesinde 3 gün devam eden; ‘Depremler ve Dereler’ başlıklı yazım olduğunu düşünüyorum:
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/7943909.asp
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/7948236.asp
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/7952058.asp
Birincisi , böylesi proje yıllardır Ankara için yapılan savurganlığın yanında, en faydalı savurganlık olur. İkincisi, Göksü Parkı, Dısneyland , Demir kafes ,Gökkuşağı, Ulus meydanının yıkılmasından , Güven Parkına devasa dönme dolap,  Mogan-Eymir Göllerinin 42 km’lik vadi kanal ile birleştirilmesi projelerinden  çok fazla maliyeti olmaması gerekir. İlle de İstanbul için düşünülen ‘2. İstanbul Boğazı’ projesinden…
Vurgulamaya çalıştığım;
Doğal yatakları yer altına itilmiş Ankara Derelerinin ortaya çıkarılmasıdır, Mogan ve Eymir Göllerinin birleştirilmesi gibi doğal göllerin yapaylaştırılması değil. Mogan ve Eymir  gölleri zaten doğal kanallarla birbirini beslemektedir ve bu kanallar doğal işlevini yitirmiştir. Siz Mogan ve Eymir’ie doğal konumlarını kazandırmalısınız, aksine  su eko sistemini bozacak yapay  müdahalelerden kaçınmak zorundasınız. Mogan ve Eymir iki ayrı göl olarak daha varsıl bir doğa görselliği yaratmaktadır; bunu yok etmeye hakkımız yok.
Var olan ve düşünülen diğer projeleri  ‘Ankara’nın proje ciddiyetini betimleyen’ kısa öyküleriyle sıralayalım:
Kızılay merkez olmak üzere, Sıhhiye’den Kuğulu parka kadar olan alana(Atatürk Bulvarı) eski canlılığını kazandırıp hareketlilik getirmek için, maliyeti çok yüksek fibrobeton(Lif katkılı dış etkenlere dayanıklı beton) kullanılarak binaların dış cepheleri  Osmanlı-Selçuklu yapı cephelerine dönüştürülmek istenmektedir.  Gizdeki amaç bu. Yani, Cumhuriyet ‘in Başkentinin kimliğini değiştirmek. Kısacası; yapıların dış cephelerini de ideolojilerine eklemlendiriyorlar. İnsanı düşündüren taraf, bunun için örnek yapı olarak, aydınlanma mekânı Üniversitenin seçilmesi. Üstelik bu Üniversite mühendislik ve mimarlık eğitimi veren ‘’Gazi Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi’. Üzücü yanı, Üniversite rektörlüğünün buna izin vermesi.
Siz eğer, edilgenleşen ve önceki görkemli işlevini yitiren Kızılay ve Atatürk Bulvarına canlılık getirmek isteseydiniz,  Sıhhiye’den Kuğulu Park arasındaki katlı kavşaklarla Atatürk Bulvarını otobana dönüştürmezdiniz. Ve Mithatpaşa ve Meşrutiyet caddesini  yayalardan soyutlarcasına  uzay ahtapotlarına benzeyen yaya üst geçitleriyle, Kızılay’ı bilim kurgu kenti ne benzetmezdiniz. Sokakları, kenti yaşanmaz kılan otopark mafyasına teslim etmezdiniz.
Çünkü; böylesi kent içi ulaşım politikası insanların Kızılay ve Atatürk Bulvarı’nda dolaşımını zorlaştırmış ve kent merkezi dışındaki AVM’lere itmiştir. Bugün Kızılay ve çevresinde, kent dışındaki AVM’lere bedava insan taşıyan servisler yaygınlaştırıldı. Bundandır ki, yıllardır bekledikten sonra açılan Kızılay AVM yeterince ilgiyi görmemektedir. Kızılayın simgesi gökdelen atıl bekletilmektedir. Büyük oranda kamu kurumlarının da kent dışına taşınması, Kızılay ve Atatürk Bulvarı’nı daha da yoksullaştırmıştır. Siz bu süreci; yapılardaki dış cepheleri  Osmanlı-Selçuklu dış cephelerine dönüştürerek durduramazsınız. Bu kent belleğini silerek Cumhuriyet Ankara’sını yok etmektir.
Kızılay ve çevresinin yok olan kimliğini kazandırmak, hareketlilik getirmek isteyen ve bu nedenle SSK  İş hanının  bulunduğu alanı projelendirmeye çalışan Çankaya Belediyesi Büyükşehir Belediyesi tarafından engellenmiştir.
Dısneyland projesini yaşama geçirmek  istenmesinin yanında Jurassic park’a dönüştürdüğü  1. Derece Sit alanı Güven Parkı’ndaki Cumhuriyet simgesi ‘Güven Anıtı’nı yıkıp yerine  150 metreye yakın devasa bir dönme dolap  düşünülmektedir.  Ayrıca kentin her tarafına Osmanlı-Selçuklu  mimari tarzda dev saat kuleleri gündemde. Bilmem Atatürk Orman Çiftliği saldırılarını anlatmaya gerek var mı?
Kızılay’da gerçekleştiremediği meydanı inşa etmek için , kazma vurduğunuz yerde antik tarihin fışkırdığı Ulus’ta günümüze dek gelmiş tarihi yapılar yok edilecektir.
Milli Kütüphane’nin karşısındaki  ‘Gökkuşağı ’ ve sonunda yıkılmak zorunda kalınan ve halkın ulusal servetini milyon dolar zarara uğratan Eskişehir yolu üzerindeki devasa demir yığını ile, Gölbaşı girişinde ormanlık alan yok edilerek yolun soluna inşa edilen gizemli yapı grupları kentin ve kentlinin parasını keyfi harcayan ‘kentleşmeden ve kent biliminden soyut‘ ucube projelerdir.
Bunun yanı sıra;  Maltepe Pazarı zorla boşaltılarak yerine 15 milyon dolar yatırımla  hizmete açılan(2008) Maltepe Alışveriş Merkezi (AVM), ünlü markaların müşteri azlığı gerekçesiyle taşınmasının ardından semt pazarı olarak hizmet vermeye başladı. Ardından   branda  çatısı çökerek büyük felaket  müşteri olmamasından dolayı yaşanmamıştır. Benzer plansız yaklaşımla, Cebeci Stadyumu’na da AVM ve Rezidans düşünmektedir .
Dikmen’de heyelana açık eğimli  yer altı sularının olduğu alanlardan Akpınar mahallesinde  yüksek yapılar kaymaya başlamıştır. Buna neden; zemin özellikleri dikkate alınmaksızın yapılaşmaya yönelik planların Büyükşehir Belediyesince onaylanmasıdır. Hala; Büyükşehir Belediyesi, planlama ve altyapı yetkisine sahip olmasına karşın, yetkinin ve sorumluluğun Çankaya belediyesinde olduğunu savlaması düşündürücüdür. Yani, Büyükşehir imar planlarını onaylamasına karşın,  hiç  çekinmeden  bölgeyi Çankaya  belediyesinin imara açtığı ve yüksek yapılara izin verdiği söylenebilmektedir. Biliyoruz ki, Büyükşehir bu bölge için kentsel dönüşüm başlatmış idi, fakat arsa sahipleri ve yapsatçıların baskısıyla bu süreç durdurulmuştur. Böylesi bölgelerde kesin parsel bazında zemin etüdü zorunluluğu getirilmeden yüksek yapılaşmalara izin verilmemelidir.
Karakusunlar’daki  Çankaya Belediyesi’ne ait parkların Meclis’te alınan ‘Bölge Parkı’ kararıyla Büyükşehir Belediyesi sorumluluğuna devredilmesi ve bu alanların imara açılması, Çankaya Belediyesi’nin hizmetlerini baltalamak değil de nedir.
Ankara Büyükşehir Belediyesi ‘ithal ağaç için’ göstermelik bir halk oylaması düşünüyor(25 Haziran 2012). Amaç, yıllardır ithal etiği ağaçların yanlışlığına halkı ortak edebilmek  ve  Ankaralı istedi demek için-ki gecekondu bölgelerinden otobüslerle taşıyacağı insanlarla bu oylamayı gerçekleştirecektir–
Burada şu önemli sorular akla geliyor ;  “ Ülkemin 20.7 milyon hektarlık orman alanında ağaç yok mu da ithal ediliyor?  Bu ithal ağaçları kim ithal ediyor ve bugüne dek ithal edilen ağaçların bakımını üstlenen ve yağmurlu gün sulama yapan şirket kimin?”
 ‘Ankara Shopping Fest’, Türkçesi  ‘Ankara Alışveriş Etkinliği’  başlatıldı. Bu proje; tek kelimeyle Başkent’e yakışmayan, son derece arabesk ve de  Arap kültürüne öykünerek gerçekleştirilmiş bir organizasyon. Uygar  kent kültüründen soyut,  kenti yaşanmaz kılan bir etkinlikle  sıradan bir semt pazarını andıran organize kalabalıklar oluşturuluyor.
Gölbaşı’ndaki Mogan ve ODTÜ alanı içinde  Eymir  gibi doğal  göller varken, Melih Gökçek, kente gereksiz  özdeksel yük getiren Göksü yapay golü inşa ettirdi. Bugün Göksü parkı; kirlilikten geçilmiyor. Ve şimdi  Melih bey Eymir Gölünün bakımsızlığından şikayet ederek orayı ele geçirmek için halk oylaması yapacağını söylüyor.
Melih Gökçek bey; Ankara’nın iki doğal gölü 42 km’lik vadi kanalla şeklinde birbirine bağlamayı tasarlamaktadır.  Böylesi bir proje her iki gölün doğal görünümünü ve su eko sistemini resmen yok edecektir.
Mogan ve Eymir gölleri; akarsuyun  taşıdığı kum, kil ve çakıl ile kendi önünü kapatarak ‘tektonik hareketlerin oluşturduğu’ çukurlarda birikmesiyle oluşan (Alüvyal set gölü) göllerdir; tıpkı Bafa, Köyceğiz ve Uzun göller gibi. Her ikisi de birbirine tektonik hareketlerle  oluşan kanallarla bağlı. Bu kanallar tıkanarak süreç içinde her iki göl sığlaşarak küçülmeye başlamış. Eğer Göksü’ye yapılan harcamalar bu iki gölün kurtarılması için yapılsa, bu kuş cenneti iki göl dünyanın en güzel ve de ilginç nefes alma odağına dönüştürülebilirdi.  Bu iki göl  motorlu araçlara kapatılarak, bisiklet ve atlı arabalara açılmalıdır; su eko sistemlerini ve doğal görünümlerini bozmamak için.
Kent içi ulaşım politikalarıyla örtüşmeyen, salt araçları bir noktadan bir sonraki noktaya  zıplatan ‘Katlı Kavşaklar’ ve alt geçitler, bugün kentlerin ulaşımını adeta zorlaştırmış durumda. Bir katlı kavşak, ikincisini, ikincisi üçüncüsünü gerektiriyor, tıpkı boğaz köprüleri gibi. Mühendislik disiplininden yoksun inşa edilen bu Katlı kavşaklar ve alt geçitlerde; alt yapı yetersizliği nedeniyle yağmurlarda su birikmesi nedeniyle dalgıçlı  kurtarıma süreçlerinin yaşandığı bir gerçektir.
Bilindiği gibi, toplu taşıma araçları için kentin ana caddelerinde ayrılmış  olan ve  kent içi trafiğinden daha hızlı akan bağımsız yol  işlevindeki ‘Tahsisli yol’; sol belediyecilik zamanında, yani Ankara Belediye Başkanı Ali Dinçer döneminde(1978-1980) Dikimevi-Beşevler arasında yapıldı ve yıllarca kentin yükünü taşıdı. İstanbul büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, bu projeyi esas alıp günümüz ulaşım teknolojisinden faydalanarak ‘İstanbul trafiğine büyük soluk aldıran Metrobüs hattı inşa etmeye başladı. Bu proje, mühendislik ve kent  bilimi isteyen ulaşım politikaları bütününde yaşam bulur. Fakat, Ankara Büyükşehir Belediye başkanı, mühendislik bilimi ve disipilinin ölçütlerini hiç dikkate almaksızın, asfalta çizdirdiği şeritlere körüklü otobüsleri koydurtarak, kimsenin akınla gelmeyecek bir kent ulaşım politikaları ucubeliğini(Körbüs) gerçekleştirdi. Bu proje, kent ve kentli için hiç proje üretememenin bir göstergesidir bana göre. Evet, bu uygulama; hizmet ve yatırımları kentlinin gereksinimlerine ve önceliklerine göre saptayan ulaşım politikası( program, plan ve projeye dayalı) demek olan ’yerindelik’ ilkesinin karşıtı ‘yerindesizliğin’ ta kendisidir. Bu anlayışı, günümüz Ankara Belediyecilik anlayışına sokan  kişidir Melih Gökçek.
Kendi ideolojik gettolarını oluştururcasına, Sincan, YeniKent, Etimesğut ve Keçiören’e hizmet yağdıran anlayış, nedense Ayrancı, Çankaya ve Dikmen, hatta Kızılay bölgeleri için işletilmemektedir. Sincan, Keçiören, Etimesğut ve Yeni kent yollarının ve Belediye otobüslerinin son derece  yeni olmasına karşın, Çankaya, Ayrancı, Esat, Dikmen otobüsleri hem az hem de eski, yollar ise adeta  köstebek yuvası.  Büyükşehir Belediyesi Ulaştırma Koordinasyon Merkezi’nin(UKOME) aldığı kararla; Çankaya Dikmen Bölgesi sakinlerinin kullandığı 140, 155 ve 201 numaralı otobüsleri servisten kaldırılması her şeyi anlatıyor bence.  
Kentsel Dönüşüm Projeleri, çağcıl kentleşme siyasalarından uzak, Kentsel Paylaşım Projeleri izlenimi vermektedir. Büyük bir çoğunluğu  yoksul ve dar gelirli olan ‘Ankara’nın ilk gecekondu bölgesi ’ Hıdırlıktepe-Atifbey  semtleri,  en büyük kentsel dönüşüm alanı olmasına karşın bu bölge insanının resmen evsizleştirmektedir, çünkü buralarda,  ‘al kap-yap sat’ işlevi üstlenen TOKİ’ye alan açan ve de gecekondu sakinleri için  kaç konut yapılacağı belli olmayan bir  proje anlayışı  uygulanmaktadır.
İktidarın yapsat şirketi TOKİ’nin, 8140 konut projesinin, ancak 7 yılda 3400’ünü bitirebildiği için  ‘Kuzey Ankara Kentsel Dönüşüm Projeleri’ ile halk mağdur edildi. Öyle ki; hak sahiplerinin ‘Kuzey Ankara Kentsel Dönüşüm Projesi Mağdurları Derneği’ adı altında bir dernek kurmak zorunda kaldı. Ve en önemlisi; Kuzey Ankara Projesi’nden çok önce gündeme gelmiş olan Doğukent Projesi ötelendi.
Görüntü kirliliği yaratan  gecekondu kuşakları kaldırıldı kaldırılmasına, fakat bu sefer, kirliliğin yerini  beton kirliliği yaratan rant kuşakları aldı. Bu rant kuşağı, Ankara çanağındaki hava akışını engelliyerek, bedava dağıtılan kalitesiz kömürlerin yarattığı hava kirlilğini Ankara çanağına çökertmiştir. Kısacası, Ankara her geçen gün, kömür katkılı TOKİ sayesinde zehir solumaya başlamıştır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk’ün istemiyle Herman Jansen’in belirlediği iki aks planı( Cebeci-Bahçelievler ve Kavaklıdere- Dışkapı aksları)  doğrultusunda yayılmayı öngörüyordu. Ankara Kent planlaması siyasi ve ekonomik rant bütününde keyfi imar anlayışlarıyla belirlenerek ‘özellikle’ 1994 sonrası bozulmada İstanbul ile yarışır oldu.
1990’lara dek Ankara’ kent yaşamının kolay olduğunu söylerdik, salt karda ve yağmurda değil  şimdilerde Ankara’da da 4 mevsimi  yaşamak, tıpkı İstanbul’daki gibi zor.
Ankara’nın evrensel simgesi  ‘Hitit Güneşi’, ısrarla ‘anlamsız olmanın ötesinde’ komik simgeye bıraktı.
Yeşil alanlar, imar planları dikkate alınmaksızın kullanılır oldu. İlkin, Atatürk Orman Çiftliği’ne saldırıldı:
Cumhuriyetin Atatürk’e teşekkür armağanı olan, tamamen sazlık ve bataklık  52 bin dekarlık bu alanı Atatürk iyileştirmeye alarak, Ankara bozkırının insanlarına için adeta tarımsal ‘hatta endüstriyel’  eğitim odağı oluşturdu. Bu bataklığı; hayvancılığa, bahçeciliğe, fidan üretimine ve bağcılığa uygun duruma getirdi. Tarımsal amaçlı endüstri tesisleri, örneğin bira fabrikası kurdurdu. En önemlisi, muhteşem bir doğa oluşturarak, Ankara’nın gelecekteki nefes alma odağı yarattı.
İlk adı “Gazi Orman Çiftliği” iken 1 Nisan 1950’de kanunla, “Atatürk Orman Çiftliği” adını alan bu doğa harikasını büyük önder 1937’de hazineye bağışladı, bira fabrikasını da Tekel'e verdi. Çiftliğin yönetimi “Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu”na devredildi(13 Ocak 1938), 1950’de de Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'na bağlanarak tüzelkişiliği olan bir kuruma dönüştü.
Ve ardından yağma dönemi başladı.
  Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu'na, Çimento Fabrikası, kömür depoları, trafolar, süt, şarap ve meyve suyu üretim tesislerine, spor tesisleriyle konut kooperatiflerine, meyve-sebze haline, üniversitelere, Ankaray depolarına, Şehirlerarası Otobüs Terminali'ne, Ordu Evi'ne ve çeşitli turistik tesislere ya parça parça tahsis edilerek ya da bölünüp satılarak denebilir ki devlet eliyle yağmalandı(Oktay Ekinci)
2002’den sonra, A.O.Ç’nin yüreğine  Başbakanlık konutu konuşlandırdı; zaman kaybetmeksizin otoban geçirildi.  Otobanın açılışı; adeta, ben senin ‘Kurtuluş Destanının içinden yol geçiririm ’ dercesine, 30 Ağustos Zafer Bayramında yapıldı. Başbakanlık konutunu da, Atatürk  ve Kurtuluş savaşı’na göndermelere yapmak için yine bir 30 Ağustos’ta yaparlar ise şaşırmayacağım.
Sonrasında, 10 yıldırı oısrarla direttikleri;ODTÜ arazisi içinden yol geçireceklerini tekrar söylemeye başladılar.
Evet; Katlı kavşak; kentiçi ulaşım politikalarındaki yanlışlıklarıyla; ODTÜ ve Atatürk Orman Çiftliği’ne saldırmayı sürdürüyor. Doğrusu; Ankara’nın, ekosistemini bozarak,  ekolojisi, ideolojileri adına yok edilmek istenmektedir, adeta intikam alırcasına.
Özellikle ODTÜ ile fazlasıyla hedef haline getirlmiştir. Biliyorsunuz yakın zamanda, Ankara Büyükşehir Belediyesi ile, Kızılırmak suyu tartışmasında, katlı kavşak ODTÜ’nün 50 yıllık yerleşkesindeki  yapıların kaçak olduğunu söyliyerek  yıkmak istemiş, idare mahkemesi izin vermeyince, ODÜ’den yol geçirme izni verin, davayı bırakayım tehdidinde bulunmuştu. Halbuki  ODTÜ   yönetimi;1993-94 yıllarında onaylarak  kendi  İmar Planı’nda yer verdiği ‘doğu aksından geçecek “iç çevre yolu” olan ‘Anadolu Bulvarı’na 1990’da evet diyerek ‘Ankara Nazım İmar Planı’nda yer almasına izin vermişti. Öyle ki; Ankara Nazım Planı 2023”de yer alan söz konusu yolun statüsü, alınmış olan  sit alanı kararı nedeniyle, Anadolu Bulvarı’nın devamı olan ve “Ankara Nazım Planı 2023”de yer alan söz konusu yolun statüsü “Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu” ve “Ankara Tabiat Varlıklarını Koruma Komisyonu”nun görüşlerine ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın onayına tabidir.
 Çünkü; “Ankara Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu”, 1995 yılında ODTÜ arazisinin bir bölümünü  doğal ve arkeolojik sit alanı olarak belirlemiştir. Ankara BŞB bu sefer; 2007’de “Ankara Nazım Planı 2023” önerisine eklediği   ODTÜ kampüsünü doğu batı yönünde ikiye bölen kestirme yol isteminde bulundu. Bunun üzerine ODTÜ; 2007’de iptal davası açmıştır. Dava ilk önce bölge mahkemesinde ve Ankara BŞB’nin mahkeme kararını temyiz etmesi üzerine de Danıştay’da ODTÜ lehine sonuçlanmış ve Kampusu ikiye bölecek olan bu ikinci yol önerisi iptal edilmiştir.
İnatla bu hemzemin yolu geçirmek isteyen Ankara BŞB 2008’de aldığı kararla, 1994’te kabul edilmiş olan ‘ODTÜ İmar Planı’ yerine ‘Koruma Amaçlı İmar Planı’ hazırlanmasını talep etmiştir.  Bunun üzerine ODTÜ, başta TMMOB olmak üzere  konuyu ilgili kurum/kuruluş temsilcileri ile tartışmış ve 1/1000 ve 1/5000 ölçekli ‘Koruma Amaçlı İmar Planı’  hazırlayıp, öneri Üniversite Yönetim Kurulu tarafından benimsendikten sonra  onay için Çevre ve Şehircilik Bakanlığına sunulmuştur.  Artık söz konusu yolun ODTÜ arazisi içindeki kısmı ile ilgili izin süreci ancak ‘ODTÜ Koruma Amaçlı İmar Planı’ onaylandıktan sonra gündeme gelebilecektir. Ayrıca soruna çözüm getirmek adına;  ODTÜ’nün iptal ettirdiği  hemzemin yola(Ve Ankara Bulvarının devamına), ‘kentin ulaşım sorununa uzun vadeli çözüm olmayacağını da vurguluyarak ‘ yüzeyde herhangi bir kazı yapılmadan inşa edilecek bir tünel olması koşuluyla ‘bir çatışmanın önünün açmamak için ’ planda yer vermiştir.
Fakat katlı kavşak, bunda ısrarcı olmuş ve hemzemin yol ODTÜ’den geçirmek için yerel ve merkezi güçleri kullanarak çatışmanın zeminini hazırlamaktadır.

Kısacası, Ankara’nın A.O.Ç ve ODTÜ ormanlık alanları yok edilme sürecine sokuldu. Binlerce ağaçlar kör baltalarla katledildi, katledilecek. Kalanları da motorlu araçlar yok edecek. Çünkü;  bilindiği gibi atmosfer kirliliğinin % 60’ını meydana getiren benzinli ve dizel motorlu araçlardan çıkan egzoz gazları, atmosfere pek çok zararlı gaz ve parçacık halinde madde bırakmaktadır. Bunların başında ise Kurşun (Pb), Nikel (Ni), Civa (Hg) ve Kadmiyum (Cd) gelmektedir. Süreç içinden bu materyallerin A.O.Ç ve ODTÜ ormanlık alanlarını yok edeceği nasıl düşünülmez
Ve hiç çekinmezden; “Sıfırdan kurulan bir şehir olarak Ankara için düzgün planlar yapılmış olsaydı(anlayın Atatürk dönemini eleştirildiğini), bu planlara uyulmuş olsaydı, Ankara bugün dünyada örnek başkent olacaktı, Ama biz asla umutsuz değiliz. Şehirlerimizin çehrelerini değiştirdik..” Evet, Ankara’nın çehresini değiştirdiler, TOKİ çok katlılarıyla ve katlı kavşaklarla ve de nefes alma odaklarını yok ederek; betonlaştırdılar. Onlar faşizmin rengi  gri’nin dostları,  özgürlüğün simgesi renklerin dansı gökkuşaklarının düşmanı. Öyle ki, gökkuşağı renkleriyle boyanan merdivenleri, ‘tıpkı A.O,Ç’deki ağaçları gecenin bir vaktinde kestikleri gibi’ gecenin bir vaktinde griye boyadılar.
Yetmedi ki; kamu yararı ötelenerek, salt seçkinlere ve de seçilmişlerin kullanımına açmak adına; AOÇ halkın ulaşamadığı bir alan haline getirilmeye çalışılmaktadır. Evet, Ankara 1 nolu Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu, AOÇ’de ‘1. Derecede Doğal ve Tarihi SİT Alanı’ şerhini kaldırarak ‘Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı’ olarak tesciline karar verdi. Amaç; AOÇ’de, mülkiyeti Tütün, Tütün Mamulleri, Tuz ve Alkol İşletmeleri A.Ş’ye ait arazi üzerinde, TBMM Eğitim, Arşiv ve Kongre Merkezi yapmak.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma(TVK) Genel Müdürlüğü diyor ki(Ocak 2013): “AOÇ’de yer alan parsellerin üzerinde yapıların bulunması, bitki dokusunun insan eliyle oluşturulan yapay bir çevre olması nedeniyle “1. Derecede Doğal ve Tarihi SİT Alanı” özelliği taşımamaktadır. Bu nedenle SİT şerhi kaldırılarak, parselin ‘Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı’ olarak tescili için Bakanlık onayına sunulmuştur.”
Anlaşıldığı gibi; TOK’nin eski başkanı, şimdinin Çevre ve Şehircilik Bakanı kendisine bağlı TVK’ya, yeni bir SİT kriteri bulgulattırarak,  ‘ulusal değerler bütünündeki Tarihi ve Doğal değerlere’ yeni bir saldırı süreci başlatmıştır.
Katlı kavşak ‘kent saldırganı’ da devrede. AOÇ’de “Hayvanat Bahçesi ve Temapark” projeleri varmış. Bunları uygulayabilmesi için Kültür Bakanlığı tarafından, 1. Derece Tarihi ve Doğal SİT alanı olan AOÇ’nin satatüsü değiştirilerek, 1.sınıftan 3. Sınıfa düşürüldüğü söylenmektedir. Öyle ki; bunu gerçekleştiren  Turizm Bakanlığına bağlı Tabiat Varlıkları Kurulu  üyelerinin, ABD’nin Orlando kentinde yapılacak olan(19 Ocak 2013) bir haftalık mesleki tetkik gezisine katıldığı ve  gezi masraflarının Ankara Büyükşehir yönetimince ödendiği savlanmaktadır.
Kısacası, merkezi ve yerel yönetim AOÇ ile ilgili keyfi kararlar alabilmektedir.
“Asıl amaç; Atatürk felsefesi ve kurumlarını yok etmek” diyenlere hak vermemek olası mı?
Bitmedi;
 DDY arazisine Cami inşa ediliyor, Ankara Ticaret Odası(ATO)’nın bulunduğu alan rant adına büyütülüyor, yani mühendislik, mimarlık ve kent planlaması biliminden soyut imar planları hazırlanıyor. İşin üzücü yanı; v.b durumlar için ideolojik bir belediye bütçesi hazırlanarak, bu bütçeyi oy aldıkları alanlara kaydırması.
Düşündürücü boyut ise; başkenti yaşanılır olmaktan çıkaran böylesi bir belediye hizmetlerinin, nasıl ve kimler tarafından organize edildiği bilinmeyen; Dubai’deki Al Ain şehrindeki “LivCom Uluslar arası Yaşanabilir Toplumlar Ödül Yarışması”nda “Ankara’ya BM’den onaylı En Yaşanabilir Kent Ödülü” almasıdır. Daha da düşündürücü olanı; Büyükşehir Belediyesi’nin Liv Com isimli organizasyona sponsor olduğu savıdır.
Ve, kent bilinci ve kültüründen yoksun birileri çıkıp; “Ankara için her şeyi yaptı, bir Okyanus getirmediği kaldı; koca İzmir’de 3 AVM var, duramadım Ankara’ya döndüm, İzmir hakkından ancak Gökçek gelir; işte Ankara, işte örnek belediyecilik”  içeriğinde twit’ler atabiliyorsa işimiz çok zor…
Zor, çünkü; bilinçsizlik ve soyutluktur Ankara’yı her seçimde katlı kavşak anlayışına teslim eden.
Soruyorum; Dünyadaki tüm başkentler, uluslar arası fuar merkezi iken başkentimiz adeta katlı kavşakların ve AVM’lerin merkezi haline getirildi. Ankara’nın her yanları beton kokmaya başladı. Atatürk Kültür Merkezi’ne neden bu bağlamda uluslar arası boyut kazandırılmaz ki?
Doğal sit alanları; ODTÜ  ve Atatürk Orman Çiftliği’ni yok edenler, niçin Ankara bozkırını yeşillendirmiyor; tarım başkenti haline getirmiyor?
Yukarıda belirttiğim gibi, Ankar ULUS’un kazma vurduğunuz yerinden fışkıran antik tarih ve de var olan antik roma yapıları(Augustus tapınağı, Roma hamamları) ve Osmanlı Selçuklu yapıları ve Eski Ankara evleri niçin uluslar arası düzeyede tanıtılmaz ki?!
En önemlisi; tekrar ediyorum, neden Ankara derelerinin birkaçı günyüzüne çıkarılmaz ki?

Ankara’m;
Nice uygarlıkları konuk eden
ve hala Yüreğinde saklayan,
Boz bulanık bozkırım.

Ankara’m;
Kuva-ı Milliyecilerin, Seğmenlerin Kızıl Yokuşu,
Ulusal Kurtuluş Savaşımın destansı düzlemi,
Boz bulanık bozkırım.

Ankara’m;
Atatürk ve Anadolu insanının odağı,
Timurların, Yıldırımların otağı,
Boz bulanık bozkırım.

Ankara’m;
Devasa ormanların ve akan derelerin,
Cennet esintisi,
Boz bulanık bozkırım.

Ankara’m;
Uygarlığın başlangıcı,
 Cumhuriyet’imizin ve zaferin Başkenti,
 Boz bulanık bozkırım.

Ankara’m;
Keçiören’im, Çankaya’m, Ayrancı’m,  Dikmenim
Ve bağlarım.
Boz bulanık bozkırım.

Ankara’m;
Ulusum,
Kalem, Hacı Bayramım, Hacettepe’m, Anafartalar’ım,
Boz bulanık bozkırım.

Ankara’m;
Ulusum,
Atatürk’üm,TBMM’im
Boz bulanık bozkırım.

Ankara’m;
Kızılayım,
Yüksel caddem, Karanfil ve Konur sokağım,
Boz bulanık bozkırım,

Ankara’m;
Kızılayım,
Sakarya’m, Gökdelenim, Güven Park’ım
Boz bulanık bozkırım.

Ankara’m;
Çankaya’m,
Atatürk Bulvarım, Kuğulu park’ım
Boz bulanık bozkırım.

Ankara’m,
Bozkırım,
Aydınlığımsın, umudumsun,
Asla boz bulanık bozkırım olmayacaksın.
http://blog.milliyet.com.tr/ankara-derelerini-yeryuzune-cikarmak/Blog/?BlogNo=395079
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
evesbere@mynet.com
GSM:0506 609 00 32