29 Mayıs 2017 Pazartesi

BEŞİKTAŞ 3.YILDIZINI TAKTI GALATASARAY VE FENER 3.LÜK İÇİN YARIŞIYOR


GALATASARAY  VE  FENERBAHÇE ŞAMPİYONLUK İÇİN DEĞİL 3.LÜK İÇİN YARIŞIRLARKEN BEŞİKTAŞ ŞAMPİYON OLDU; ALKIŞLIYORUM..

29 Mayıs 2017

Türkiye Spor Toto Süper Lig 2016/2017 Turgay Şeren sezonu 29.5.2017 20:00 günkü 33. Maç:

Alanyaspor: 2 Galatasaray: 3

Vallahi de, billahi da; Galatasaray  ve  Fenerbahçe şampiyonluk için değil 3.lük için yarışmaları futbolumuzun adrenalinin düşmesidir. Çünkü Galatasaray ve Fenerbahçe yarışı futbolumuzun en coşkulu ve yüksek  atmosferidir. Bu atmosferin düşüşü futbolumuzu adeta edilgenleştiriyor.

Galatasaray,Tudor’ ve hakeme karşın üst-üste 3 maç aldı.

Tudor’a karşın, çünkü takımın sahadaki beyni Sneijder’i oyundan alıyor ve takım top tutamaz pas veremez hale gelerek orta sahayı düşürdü ve Alanyaspor golünü attı. Hakeme karşın, çünkü Galatasaray’ın % bin penaltısını vermedi. Birkaç dakika sonra, Alanyaspor’a %bin penaltı olmayan pozisyonda  penaltı verdi ve Alanyaspor’a golü attırdı.

Galatasaray ilk yarı ve ikinci yarını ilk yarım saatinde orta sahayı yöneten, top tutan, kanatları iyi kullanan ve önde çoğalan görüntü verdi, ta ki Tudor devreye girinceye dek..

Geçen hafta Semih Kaya 200’üncü maça çıkmıştı. Haftaya Muslera da 200’üncü maçına çıkardı.

Yemin ediyorum; Galatsaray son 3 hafta iyi futbolu Tudor sayesinde değil, futbolcular sayesinde oynuyor..

Şunu erken söylemekte ve uygulamakta fayda var. Seneye Galatasaray Tudor ile ancak Karabükspor performansını yakalar. Tudor kaliteleri bir takımı şampiyon değil, belki düşmekten kurtarır. Galatasaray gibi takımları başarılı kılabilmesi için rastlantılara veya ani ego değişimine gereksinim var. Yani; sahada Tudor egosunu değil topçularını koşturmalıdır.

Bu çizgide şunu belirtmek isterim: Sneijder ve Robin van Persie bana göre hiç de etik davranmıyorlar. Siz bir sezon taraftara çim yoldurun. Son 6 maçtır, harikalar yaratın, daha fazla tatil yapmak için. Çünkü, 3. olan takım tek eleme oynayacak Avrupa kupalrında, 4. olan takım ise 2 eleme oynayacağı için sezonu erken açacak ve de oyuncular daha az tatil yapacak. İnsaf be, sizler 3.lük için değil de şampiyonlul için yarışmalıydınız. Ben olsam sizleri cezalandırırım.

Bruma’ya gelince; Bruma her geçen gün fiyatını artırıyor.

Semih Kaya düzelir gibi, fakat defansta karşı forvetlere çabuk değil..Semih Gümüş, harikalar yaratıyor, Tudor ise dünyasını karartıyor, zamansız oyundan alarak. Ben görüyorum, o görmüyor; Semih Gümüş’ün  oyunda kalınca daha da iyileştiğini. Yasin Öztekin için de aynı şey geçerli. Bu maçta hiç oynatmadı..

Galatasaray yöneticileri; lütfen Tudor’a dikkat, rehabilitasyona hemen başlayın..

Stat: Alanya Bahçeşehir Okulları Stadyumu      

Hakemler: Halil Umut Meler-Mustafa Emre Eyisoy-İlker Takpak



Aytemiz Alanyaspor: 1 Haydar Yılmaz-21 Fabrice N'Sakala-31 Georgios Tzavellas-89 Lamine Gassama-94 Darko Lazic 79'-2 Isaac Sackey -7 Efecan Karaca-10 Emre Akbaba-23 Daniel Joao Santos Candeias 66'-78 Antenor Junior Fernandes da Silva Vitoria 77'-99 Vagner Silva de Souza Love    

İlk 11 Değeri : 15.550.000 EUR

Yedekler: 37 Zdenek Zlamal-3 Berkan Emir 66'-4 Birol Parlak-16 Guy Michel Landel-24 Emre Nefiz 79'-88 Taha Yalçıner-91 Cenk Ahmet Alkılıç 77'  

Çalıştırıcı: Safet Susiç

Galatasaray: 1 Fernando Muslera -3 Ahmet Çalık-14 Martin Linnes-26 Semih Kaya-55 Sabri Sarıoğlu-8 Selçuk İnan-10 Wesley Sneijder 61'-20 Bruma-27 Tolga Ciğerci-11 Lukas Podolski 90'-18 Sinan Gümüş 61'  

İlk 11 Değeri : 68.500.000 EUR

Yedekler: 67 Eray İşcan-22 Hakan Balta-23 Lionel Carole-7 Yasin Öztekin-16 Garry Rodrigues 61'-30 Josue 61'-9 Eren Derdiyok 90'  

Çalıştırıcı: Igor Tudor

Stat adları:

[[ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın stadyumların adındaki "Arena"ya dün tepki gösterip değişmesi için talimat verdiğini açıklamasının ardından, stadyumunun adını ilk değiştiren Galatasaray oldu. Pazartesi'den itibaren Türk Telekom Arena’nın adı Ali Sami Yen Spor Kompleksi Türk Telekom Stadyumu olacak.]]

Madem, Cumhurbaşkanımız Erdoğan statlardaki "Arena" adını kaldırın demiş. Acaba diyorum; statlardaki "Atatürk" ve 19 Mayıs adlarını kaldırın diyen kim!!!???

Cumhurbaşkanımız demezden önce adını değiştirmiştim; “Ali Sami Yen Aslantepe Türk Telekom Stadı” diye. Bakın GS yazılarıma göreceksiniz..

Cumhurbaşkanımız madem Türkçe konuşulsun istiyor; sadece uzuvlarımızın Türkçe olduğu ve tamamı , Arapça, Farsça, Osmanlıca, Fransızca ve İngilizce sözcüklerden oluşan Türkçe'yi temizlesin!!!

Ridvan Dilmen: “"G.Saray UEFA kazandığında Fenerlilerin %90'ı sinirden ağlamıştır"..Ridvan Dilmen  zaman-zaman doğru laflar ediyor..



Türk futbolunda yarım kupa öyküleri:

1958 yilinda galatasaray ve fenerbahcenin 1-1 berabere kaldigi, o zamanlar uzatmalar olmadigi icin menderesin ikiye böldürüp, iki spor kulubune de yarisini verdigi basvekil kupasi.

Bu kupalardan bir tanesi de Trabzonspor Müzesi’nde sergilenmektedir.

Kupanın bulunduğu cam muhafazanın üzerinde; "1957-1958 türkiye amatör futbol şampiyonası'nda idmanocağı ile ankara havagücü takımlarının puan ve averajları eşit olması nedeni ile paylaşılan şampiyonluk kupası" yazısı yazmaktadır. kupanın enteresan bir hikayesi, hikayenin içinde de enteresan bir ayrıntı bulunmaktadır.

Yarım kupanın hikâyesini önce, Trabzon Futbolu’nun önemli isimlerinden Hantal İbrahim’den dinleyelim:

"...Trabzon’da grup şampiyonluğu yapılıyordu. grup şampiyonu olmuştuk. Türkiye şampiyonasını da Trabzon’a  aldılar. Ankara Havagücü, Bursa Güvenspor, Kütahya linyitspor ve İdmanocağı olmak üzere dört takım vardı finallerde. İlk maçımız linyitspor'laydı. linyitspor'un hocası da Trabzonlu meşhur Taka Naci'ydi. Maçtan önce “Fazla atmayız, 3-4 tane atarız size” dedi. Maçı 5-1 kazandık, hem de rahmetli Celal oyundan atılmasına ve 10 kişi kalmamıza rağmen. İkinci maçımız Bursa Güvenspor'laydı. Polat sakatlandı çıktı. Çıkanın yerine de oyuna adam almak yoktu o zamanlar. 67 yılına kadar resmi maçlarda oyuncu değiştirmek yoktu. Sadece kaleci sakatlanırsa yerine başkasını koyabiliyordunuz. Gerçi 11'i zor tamamlayıp sahaya çıkıyorduk o da ayrı mesele. Bursa Güvenspor'la golsüz berabere kaldık. Havagücü maçı da 0-0 bitti. Havagücü'nün ikinci maçı bizim 5-1 yendiğimiz linyitspor'la idi. maçı 5-0 kazanırsa onlar şampiyon olacaktı. 4-0 kazandılar. Bugünkü şartlarda biz daha fazla gol attığımız için bizim şampiyon olmamız gerekiyordu ancak o zamanlar öyle değildi. iki takımın da dört puanı vardı, gol averajı da eşitti. Tarafsız saha Giresun’da bir maç daha oynayalım dedik. Ancak bu fikir kabul görmedi. O zamanki federasyon başkanı ikinizi de şampiyon ilan edelim dedi. Ama kupayı nasıl yapacaktık onu bilen yoktu. Futbol ajanı Osman Turan vardı. Aynı zamanda sanat okulunun da torna tasfiye öğretmeniydi. Verin bana kupayı ben hallederim dedi. Aldı kupayı gitti. Biraz sonra kupa ortadan bölünmüş şekilde geldi. Sonra kura çekildi. Kupanın yazılı tarafı bize, diğer tarafı Havagücü'ne verildi..."

Ve yarım kupa hikâyesinin belki de en dikkat çekici ayrıntısı. Trabzon Futbolu’nun adını Türk futbol tarihine yazdırmış önemli ismi Ahmet Suat Özyazıcı, o turnuvada da futbolcu olarak forma giyiyordu, ama tek bir farkla, düşünüldüğü gibi Trabzon ekibi İdmanocağı'nda değil, kupanın diğer yarısının gittiği Ankara Havagücü'nde. kendisi o dönem askerlik görevini yaptığından Ankara Havagücü takımının futbolcusuydu. kaderin cilvesi, kendisi yıllarca futbol oynadığı İdmanocağı'na karşı forma giydi bu turnuvada, ve yine kaderin bir cilvesi mücadele ettiği turnuvanın ikiye bölünen kupasının bir parçası o dönem oynadığı, diğer bir parçası da yıllarca oynayıp efsanesi olduğu takıma gitmiş oldu.

Yarım kupanın hikâyesini Ahmet Suat Özyazıcı anlatıyor:

"Grup maçlarında son maçımızı oynuyoruz. Rakibimizi 3-0 yenmemiz halinde İdmanocağı şampiyon olacaktı. biz en az 4-0 yaparsak şampiyonluğa ortak olacaktık. bursa temsilcisi ile oynadığımız maç 3-0 devam ederken ben taç atışı için son dakikalara doğru koşarak topu almaya gittim. o sırada İdmanocağı başkanı ve hepimizin başkanı diyelim Rıfat Dedeoğlu ağabeyimiz bana bağırarak "ne yapıyorsun? sen Trabzonlusun, biz şampiyon olmalıyız" diye bağırdı. maçın son dakikasında gol atarak maçı 4-0 tamamladık. biz de Ankara Havagücü olarak şampiyonluğa ortak olduk. iki takımın şampiyonluğu belirlemek için Trabzon’da*** final maçı oynayalım talebi federasyonca ret edilerek iki takıma yarımşar kupa verilmiş oldu."

Emre Belezoğlu’na göre; sporcular üstün zekaya sahipmiş. Belezoğlu’na göre aynı suçtan yıllarca hapis yatan Tanju Çolak geri zekalı mı idi, yoksa uyanık suçlu mu?

Haberi okuyun ve karar verin:

Emre Belözoğlu'ndan kaçakçılık açıklaması(26 May 2017 | 09:32)

Kaçakçılık soruşturması kapsamında dün bilgisine başvurulan Emre Belözoğlu, bu sabah TRT Spor canlı yayınına katıldı. Başakşehir'in tecrübeli futbolcusu Emre Belözoğlu, otomobil kaçakçılığı soruşturması kapsamında bilgisine başvurulduğunu açıklayarak TRT Spor canlı yayınında açıklamalar yaptı:

"Dün sosyal medya yankılanıyor. Bizi hemen yerin dibine sokuyorlar. Bir kaçakçılık operasyonunda ne müşteki ne tanık hiçbir sıfatta değil, sadece bilgime başvuruldu. Ayrıca Ozan Tufan, Volkan Şen ve Tayfur Havutçu'nun da bu kaçakçılık çetesiyle bağlantısı yoktur. Sporcular üstün zekaya sahiptirler. Araştırmadan bir şey satın almayız. Kaçakçılık çetesiyle görüşmüşlüğümüz, bir bağımızın olduğu konusunda hiçbir gerçeklik payı yoktur. Galeriden bir araba alıyorsunuz, galeriye gittiğiniz zaman 3. sahibi oluyorsunuz."

Bunlar Bruma’yı Burma yapıp birilerine yedirecekler:

Cenk Ergün'den Bruma açıklaması geldi!

Galatasaray Sportif Direktörü Cenk Ergün'den son dakika Bruma açıklaması geldi. Cenk Ergün, "Leipzig dahil olmak üzere başka kulüplerin de ilgisi var. Biz oyuncumuzu satmak istemediğimiz için belirlediğimiz bir bonservis ücreti de yok" dedi.

Dursun ve ekibi gerçekten çok yetersiz ve sinir bozucu:

TFF'nin Uyuşmazlık Çözüm Kurulu tarafından haklı bulunduğu için G.Saray'ın 30 Haziran'a kadar 2.9 milyon euro ödemek zorunda olduğu Olcan Adın'ın acıması yok... Tecrübeli oyuncu kendisiyle temas kuran G.Saraylı yöneticilere, "Önemli olan para değil, yaşadığım aşağılanma" diye rest çekti. Bunun üzerine G.Saray'ın avukatları Olcan'ın avukatlarıyla temas kurarak en azından bu paranın taksitlere yayılmasını teklif ettiler.

Bir maskaranın diğer maskarayı nasıl eleştiriyora örnek(25 Mayıs  2017):

A.Ç'dan Volkan Demirel'e: 'Maskara oldun':

"Haftanın skandalı Volkan Demirel"

Volkan Demirel'e de seslenen A.Ç, "Volkan Demirel futbol hayatının sonuna geldin. Fenerbahçeliler dışında diğer taraftarlara son derece antipatik, sevimsiz imaj bıraktın" diyerek tecrübeli kaleciyi eleştirdi.

"Plajda palet ile penaltı atmaya çalışan komedyen gibiydin"

Başakşehir karşısında penaltı ve Türkiye Kupası finalinin kaçması nedeniyle Volkan Demirel'in penaltı atışını plajda palet ile penaltı atmaya çalışan komedyene benzeten Ç. şunları söyledi: "Sözüm ona rakip futbolcunun konsantrasyonunu bozmak, tahrik etmek, iyi penaltı atmasını engellemek için su içiyorsun , manasız bir şekilde davranışlar sergiliyorsun. Topun başına geldiğin o an plajda palet ile penaltı atmaya çalışan komedyen gibiydin, maskara olacak şekilde bir penaltı attın. O gece senin kariyerinin kırıldığı anlardan biridir."

A.Ç’mi kim. Çakar, çakmaz  Ahmet Çakar  canım..

Ve Galatasaray adası yıkıldı:

İstanbul Kuruçeşme açıklarındaki Galatasaray Kulübü’ne ait Suada, sabah saatlerinde yıkılmaya başlandı..Galatasaray Adası’nın yıllardır kiracısı olan ve Galatasaray Genel Kurulu’nun aldığı tahliye kararına uymayarak tesisten çıkmayan Mehmet Koçarslan’ın parseli ile Galatasaray Kulübü’nün parselindeki yapılaşmanın da imara aykırı olduğu gerekçesiyle tarihi adada 1980’de kurulan her şey yıkıldı.

Bu M. Koçarslan, katliamın yapıldığı REİNA’NIN SAHİBİ. İspanyolca, kraliçe anlamına gelen Reina küçük kızının adı. İsmai Amerikalı arkadaşı koymuş. Adam 1958 doğumlu. Mesleği kömürcülük. Bu zat Galatasaray adasının da ele geçirmişti ve GS bu adamı buradan atamıyordu. Çünkü Şafak aşireti mensubu idi ve arkasında aşiretten beslenen siyasiler ve sonrasında  AKP vardı.. İyi oldu..

Galatasaray Adası yıkılmadı, Kadir Topbaş’ın koruması altında Adayı adeta, deniz üstünde gecekondu’ya dönüştüren işgalci, eski kömürcü Mehmet Koçarslan’dan kurtardı....Kadir Topbaş buna çoktan yapmalıydı..

Gelelim Kadir Topbaşa. Aaaa, o da ne! Benden önce Hıncal Uluç gelmiş. Ben de İmar yasası ve kentsel yapılaşmada kirlilikler boyutunda sorular soracaktım.. Artık söz hakkı Hıncal ağabeyin:

Şimdi benim Kadir Topbaş'a bir sorularım var?.

1- Reina'da kaçak inşaat yapıldığı Boğaziçi İmar tarafından kaç yılında tespit edildi?

2- Neden hemen yıkıma girişilmedi de, yıllar süreceği bilindiği halde, mahkemeye verilmekle yetinildi?.

3- Reina belediyeniz tarafından kaç defa mühürlendi?. İşgalci kaç defa mührü kırarak, yani devlete kafa tutarak, işine devam etti?. Siz niye seyirci kaldınız?.

4- Ayni işgalcinin Suada'yı hem açık, hem kapalı alan olarak büyüttüğünü, böylece hem Anayasa'yı, hem İmar Yasası'nı ihlal ettiğini belediyeniz kaç yılında tespit etti?.

5- Neden hemen yıkıma girişilmedi de, yıllar süreceği bilindiği halde, aynen Reina gibi mahkemeye verilmekle yetinildi?.

Oysa Boğaz öngörünüm bölgesinde bir gazetecinin bahçesine arabasını çektiği köşenin üzerine çektiği birkaç metrekarelik tahta yağmurluk gibi şey, hem de yıkma ekiplerinin peşine TV kameraları takılarak yıktırılmıştı.

Bu perhiz ve lahana turşusu ayrımı, işgalci lehine, hem de iki önemli yerde, hem de yıllarca neden yapıldı?.

6- Ada'ya koyduğunuz mühür kaç defa söküldü ve Ada tek gün aksamadan haksız kazancına nasıl devam etti?. Devlete meydan okumaya bir kez daha neden seyirci kaldınız?.

7- Galatasaray kulübü yönetiminin, Ada, işgalcide kalsın diye tüm uzatma çalışmalarına rağmen, Danıştay'ın "Yıkım kararını onaylaması ve Galatasaray Kulübü Başkanı Dursun Özbek'in 'Karar Düzeltme' isteğini de reddetmesi"yle, 21 Şubat 2017'de, yıkım kesinleşti. Bugün 24 Mayıs 2017.. Yani yıkım kararından bu yana tamı tamına 3 ay geçti..

Reina bile yıkılırken Ada neden hâlâ dokunulmaz duruyor?.

8- Ada'yı kim yıkacak?. Kimin talimatı ile yıkacak?. Ne zaman yıkacak?.

Reina'yı siz yıktığınıza göre cevap belli.. Peki Ada niye hâlâ, Boğaz'ın içinde bir çirkinlik anıtı olarak duruyor?. Bir talimat da orası için mi bekliyorsunuz?.

9- Reina'yı mekânın sahibi Ferit Şahenk geri istiyordu, yıktınız. Ada'yı, mekânın sahibi Galatasaray kulübü adına, Başkanı ve yönetimi her nedense(!), işgalci de bırakmak istiyor.

Onun için mi siz de üç aydır görmezden geliyorsunuz?.

10- İstanbul'u siz mi yönetiyorsunuz, patronlar mı?.

Mehmet Koçarslan GS’in başını daha çok ağırtacak gibi: Galatasaray Spor Kulübü’nün üyelikten çıkardığı ünlü iş adamı Memet Koçarslan ile ilgili bugün mahkemeden flaş bir karar çıktı. İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi, Koçarslan'ın üyelikten çıkarılma kararının yürütmesini durdurdu.

Bursaspor ve Rizespor gerçeği:

Galatasaray  ve  Fenerbahçe şampiyonluk için değil 3.lük için yarışırlarken Beşiktaş Şenol Güneş ile ikinci kez şampiyon oldu; alkışlıyorum..

Burada, antrparantez açmalıyıyız: “ Futbolumuz her geçen gün irtifa kaybediyor. Nedeni, dinden geçinenleri futboldan da geçinmeye başlamaları. Bakın bunların beslediği takımlara hepsi ligin zirve hesabı yapan veya rahat takımları; Başakşehirspor, Kasımpaşa, Alanyaspor, Rizespor, Akhisarspor, Kayserispor ve Osmanlıspor. Süper Lig’de bu sayılarını artıracaklar. Seneye Erzurum Belediyespor’u Süper Lig’e çıkarılabilir. Çıkarıyorlar da, Örneğin Yeni Malatyaspor..

En önemlisi Süper Lig’de oynayan takımları düşürmüyorlar. Bunun en somut örneği, ligde kalması mücizelere kalmış Rizespor düşmeme noktasına, ligden düşmesi mücizelere bağlı Bursaspor’un düşme noktasına geldiğini görüyoruz. Rizespor, Osmanlıspor’u Ankara’da yeniyor, Bursaspor kendi sahasında Gençlerbirliğne yeniliyor ve Bursaspor’un ligde kalması mücizelere taşınıyor.

Bu bir operasyondur. Bursaspor 2009-2010’da sözde Fetullah sayesinde şampiyon olmuş. Şampiyon yapan Ertuğrul Sağlam FETÖ’cü imiş. Önce O’nu enterne ettiler, ardından Bursaspor’u, üst-üste 5 maçı kaybettirerek, ardından bir grup taraftara futbolcuları dövdürerek ‘bir mücize olmaz ise’ enterne ediyorlar..Korkum, Galatasaray’a bu suçlamalar nedeniyle saldırmaları seneye daha belirgin olarak, çünkü Turgay Şeren sezonunda bu operasyonu büyük oranda gerçekleştirdiler..

Ve, böylelikle Süper Lig’deki sayılarını artırarak 3 büyüklerin dukalığına son verecekler. Amaç bu..

Bu sezon için Başakşehir şampiyon olur veya kupayı alır demiştim olmadı. Süper Lig şampiyonluğuna, TFF Başkanı ve  eski BJK Başkanı Yıldırım Demirören izin vermedi. Kendisine pahalıya mal olabilir..

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU

ŞUTLUYORUM

evesbere@mynet.com

evesbere@gmail.com

sevket-che@hotmail.com.tr

GSM: 0506 609 00 32

28 Mayıs 2017 Pazar

KENTİNE SAHİP ÇIK KENDİNE SAHİP ÇIKMAK İSTİYORSAN

KENTİMİZE SAHİP ÇIKMAK KENDİMİZE SAHİP ÇIKMAKTIR..
[[ Gürültü kirliliğin yaratan jet egzozlu araçların plakasını alın ve 153'e, 155'e bildirin..Sokağınıza belediye toplu taşım aracı koymuşsa belediyeye dava açın çünkü yasal değil. Uzay ahtapotu yaya üst geçitlerin yerine yer altından yaya geçiş galerileri açılması için imza toplayın..]] Benim sevgili arkadaşlarım ve güzel aileleri. Özellikle Ankaralılar ve de Türkiye'nin en uzun sokağı Çankaya- Başçavuş sokağının sakinleri sizlere sesleniyorum:
Biliyorsunuz kenti yaşanılmaz kılan kirliliklerin başında "Gürültü kirliliği" geliyor. Kenti çekilmez kılan, insana travma yaşatan "Gürültü kirliliği"..Bunu yaratanlar; eski araçlarıın egzozlarına jet egzozu takarak kişiselleştiren, farklılaştıran, moda deyimiyle modifiye eden çakal sürüleri. Bunların birkaçını anladıkları dilde derdest ettik fakat bir değiller ki, pıtrak gibi çoğalmışlar. Bunların yanında traktörden bozma jet egzozlu dolmuşlar ve de kebapçı kurye motorlar..Gerçekten bunlar kentlerin baş belası sancıları. Salt bunlar mı? Değil elbet. Bunları denetlemeyen, denetlemediği gibi sokaklara ' Çankaya-Başçavuş sokağı gibi' toplu taşım araçlarına(Dolmuş) açan Belediye başkanları da var.
Jet egzozlu bu araçların plakalarını alıp özellikle 153'e bidirmenizi rica ediyorum. Özellikle 153 diyorum çünkü ilgileniyor. Ne kadar çok şikayet olursa zorunlu ilgilenme gündeme geldiğini unutmayın..
İkincisi, sokaklara cadde işlemi yapıp 'Çankaya- Başçavuş sokaktaki gibi' Toplu taşım aracı dolmuşlara açan Belediye'yi mahkemeye verin ki aynı konuda açılan çok dava nedeniyle yasal olanı yerine getirsin. Şuna dikkat edin; sokak sakinlerinden imza topluyorlar dolmuşların kalkmaması için-Ki bunlar sahte imzalı istemler-, bunu engelleyin.
Üçüncüsü; geçenlerde, önceki Yenimahalle Belediye Başkan yardımcısı sevgili kuzenim Hurşit Çorbacıoğlu telefon etti; "Senin dediğin noktaya geldi. Uzay ahtapotu diye tanımladığın demir yiğini yaya üst geçitlerini Melih bey yıktırıyor.." Evet, kentlerin bir başka kirliliği görsellik. Biliyorsunuz Ankara Melih Gökçek tarafından demir yiğini yaya üst geçitleriyle dolduruldu. Demir yığınları adeta Bilim kurgu filmlerini çağrıştıran uzay ahtapotu görünümünde idiler. 2001'de yaptığım bir basın açıklamasında bu üst geçitlerin yıkılmasını istemiş, bunların yerine aynı yerde alt yaya geçitlerini önermiş ve eleştirmiş ve de kendisine uygulamalardaki yasa tanımaz duruşu nedeniyle Kanunsuz Sultan Melih Han dedim diye tazminata mahkum etmişti. Siz asla bu duruma düşmeksizin, bulunduğunuz yerdeki şimdi yıkılan üst geçitler yerine alt geçitler yapılması için imza toplayın.
Evet;
KENTİMİZE SAHİP ÇIKMAK KENDİMİZE SAHİP ÇIKMAKTIR..
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
sevket-che@hotmail.com.tr
GSM: 0506 609 00 32

evesbere@mynet.com

27 Mayıs 2017 Cumartesi

ARHAVİ SİDERE GEZMELERİ VE DE BİR SENATÖRÜN ANILARI


ARHAVİ VE SİDERE’DE EYLÜL GEZİLERİ VE GEÇMİŞİN ÖZLEM YÜKLÜ ANILARI(4 GÜNLÜK ARHAVİ GEZMALARI) VE DE SENATÖR RECAİ KOCAMAN ANILARINDA ARTVİN VE ARHAVİ’NİN SİYASİ DOKUSU
Arhavi gezmaları değil, sanki yazmaya başlar başlamaz akmaya başlayan satırlarla, satır kadar keskin olmasa da roman tadında Artvin-Arhavi öyküsü:
Yağmur, yağmur, yağmur, yetmezmiş gibi bir de Umut Çorbacıoğlu yeğenimin Yağmur’u..Yağmurlar berekettir, yeşillik ve doğa güzelliğidir, fakat Umut’un Yağmur’u güzelliklerin en güzeli en harikasıdır. Allah analı, babalı, dedeli ve neneli nice uzun yıllar ve güzel yıllar versin.. Fakat, doğayla bütün  Yağmur da bir ara verse de Umut’un Yağmur’unu doya-doya sevsek. Gittiğimiz an uyuyordu, Şahin amcası çocuğu rahat bırakmadı, güzel Yağmur, sonunda yağmurlu ve de mahmur-mahmur kalktı, salona geldi: “Yahu sizin hiç uyuyan Yağmur’a saygınız yok mu; yağmurun, o evrensel ritimdeki sesini dinleye-dinleye,  uyuyan Yağmur’u uyandırmaktan hiç mi çekinmezsiniz..” Evet, Yağmur’umuzu sevdik, ertesi günü, bol  Yağmurlu olarak yola koyulduk.. Tam; 14 yıl sonra 4 gün kalarak doya-doya da olmasa Artvin’in Arhavi’sini yaşadık. İşte; Köyüm (Derecik)Sidere’den ilk kente inişimin ve de  çocuksu düşlerimin efsanevi Arhavi’sini  ve de Sidere’sini yarım asır sonra yaşamanın öyküsü size:
Görünce doğasını,
Kesilir insanın nefesi..
Bilin bakayım neresi?
Arhavi'mizin SİDEREsi..
Köyüm Ahavi’nin Sidere’sinde  Yıllar Sonra Olmanın Mutluluğu:
14 yıldır Arhavi  ve de doğduğum köy Sidere’de olmak bana gençlik ve çocukluk günlerimi yaşattı. Doğrusu anımsattı. Bu demek değildir ki memleketime 14 yıldır gelemedim. Geldim gelmesine de, inan sadece acı da ve tasada.. Bir yakınız sizden ebediyen ayrılınca, yani evrenin sonsuzluğuna göçünce, biz memleketten göçenler, günü birlik, ebediyete göçenlerimize, göçtüğü toprak anaya el sallayarak, ötesi dünyasında güzellikler bulmasını dileyen ritüellerimiz için memlekete gelir ve en geç ertesi günü yeni memleketimize geri döneriz. Tasadan başka hiçbir şey yaşamadığımız için ne gençlik günümüzü ne de çocukluk günümüzü aklımıza getiririz.
Sevinçlerde ve üzüntülerde yaşadığımız hüzünlü memleket yolculukları, asla memleketin doğasını ve doğanını yaşamak değil, anlık hüzünleri ve sevinçleri yaşamaktır, hızla.. Genelde, zorunlu beklenmedik ayrılışlarla  hüzünler yaşıyoruz, yeni yaşamın kutsal birlikteliklerindeki sevinçleri öteliyerek..
Bu hüzünlü gidişlerin birinde  kuzenim Hurşit Çorbacıoğlu " Bu hüzünlü gidişler ne kadar daha devam edecek?" diye sorunca "Bizler götürülünceye dek" yanıtını verdim. Nereye? Sidere Taşköprü karşısındak Zeni denen yerdeki Çorbacıoğlu kabristanı’na..Evet, bizler ebedi yolculuğu yaşamadan bu sevinç ve hüzün yüklü memleket gelip gitmelerini yaşayacağız..
Eskiden memleket ayrılığına gurbetçilik diyorlardı ve memleket özlemi ile yüklü idi. Şimdilerde olgu tersine döndü. Dahası her yer memleket oldu, gurbetçilik öldü. Öldü çünkü, artık gurbet ellerinde kazanılanlar gurbette tüketilir ve de memlekette kazanılanlar/çocuklar gurbette büyütülür oldu. Yani; memleket özlemini kurumsallaştıran memleketten göç başlar ve eş ve çocuklarda gurbet diyarlarına taşınır. Artık bizler için gurbet memleket, memleket olmuştur gurbet..
Bu konuda direnç gösterenler; Ankara-Siteler’de 1950 sonrası mobilyacılık yapmaya başlayan; Suhuletli(Küçükköy, Kamparnalı(Dikyamaç), Kalavartili(Başkköy), Papilatlı(Arılı) vd dağ köylüleri olan, çalışkan, sanatkar ve yürekli Orçayililerdir,.Onlar evlerini gurbete taşıma konusunda 1990’ların başına dek direndiler. Erkekler ancak bir-iki aylığına kışın memlekete gider özlem giderirler, 10 ay Ankara’da mobilya sanatı icra ederlerdi. Veya ahşap doğramacılık, ender olarak da inşatlarda, kalıp ve demir ustlığığı yaparlardı. Asla düz işçilik yapmaz hepsi kalifiye işçilerdi. Babam Nihat Çorbacıoğlu Adana’da amcam Enver Çorbacıoğlu ile Teknik Atölye ve Teknik Şöför Okulu açıyorlar. Hatta büyük sanatçı Yılmaz Güney’e ehliyeti kendilerinini verdiğini söylerlerdi. Türkiyen’in sayılı inşaat firmasının sahibi olan Ahavili Kazim Turnaoğlu amcanın Adana’daki bitmeyen enerjisini övgülerle anlatırdı sevgili babam Nihat Çorbacıoğlu; belinde keser kalıpçılıkla başlamış inşaatçılığa ve bugünkü seviyesine gelmiş..
Vesselam kısa kelam; inşacıydalar ve de sanatçı ve usta idiler; süreç içinde de dünyanın saygın kuruluşları haline geldiler. Örneğin Nürettin ve Ali Riza Çarmıklı grupları, Dünyanın 4. Büyük barajı olan Atatürk Barajı inşaatını yapan ATA İnşaat Ertuğrul Kurtoğlu, Nürettin Özaltunlar, Kazim Turnaoğlu, Anadolu Hava Yollarının kurucusu Nafiz Çorbacıoğlu, Bayındır A.Ş ortağı Yavuz Batum, Özka Holding sahibi ve Tekfen ortağı, Kamparnalı(Dikyamaç- Burada Yaşam Tarzı Muzesi kurdu)) Naim Özkazanç, Bir zamanlar vergi rekortmenleri arasına girmiş olan Ali Özkazanç İnşa, Ankara- Aydılıkevleri kuruluşunda yer alan Kamparnalı Ali İhsan Akşirin ve Hasan Tahsin Akşirin kardeşler(5 kardeş)..
Ve de, Suhuletli(Küçükköy) Naci Aydın ve Mehmet Aydın kardeşler’in sayesinde Ankara Siteler’de Mobilyacılığa başlayan Orçayiler. Mehmet Aydın’ın kurucuları arasında yer aldığı “Siteler Mobilyacılar Kooperatif”’i genellikle Arhavili ustalarla ünlendi. Örneğin;  1963’den itibaren modüler mutfak üretimine başlayan, 2001’de ev mobilyaları üretimine giren ve dünya markası halina gelen; Başköylü(Kalavarti) Osman Kababulut ve  Ali Riza Kababulut kardeşlerin Lazonni mobilya..Kamparnalı(Dikyamaç) Metin Karakan Sedir Moble, Yakup Karakan Elif Moble, Küçükköy(Suhulet)’li Necdet Kılıç Lalezar moble, Papilatlı(Arılı köy) Ali İhsan ve Osman Özkosif’in Oskar moble(Kemal Özbiyik  kardeşim teşekkürler)..
Tümü Artvin-Arhavi’nin onur abideleridir. Bu insanlar ‘iğneyle kuyu kazarcasına’ kazandılar, kazandırdılar, arkalarında siyasi veya finansal güç yoktu, arkalarında, erdemli sanatları-ustalıkları ve yürekleri vardı. Siyasi güce sırtını dayıyarak şirketleşen, hatta holdingleşen Arhavililer de çok, fakat yer vermeye gerek görmedim. Çünkü onlar, onlar gibi doğaya ve doğana saygısız kimlikler değildi..
Sidere;
Evet, tam14×365 gibi uzun günler sonra; Arhavi ve köyüm Sidere’ye geldim. Doğrusu geldik; kızım EcecanÇorbacıoğlu ve sevgili eşim Kadriye Çorbacıoğlu ile. 1 saate 22 Eylül 2016günü 20:30’da hareket edip 21:30’da, yani 1 saatte Trabzon’da olan biz ancak, 3 saatte Arhavi’ye gelebildik...Saat, 13 Eylül’ün ilk saati olan 01:00..Sebgili kuzenim Fikret Çorbacıoğlu be sevgili eşleri Şaziye hanımın evindeyiz. Saģ olsunlar bu saate dek bizi beklemişler. Bir de yemek hazırlamazlar mı. Fikret’in karşılıksız cömertliğinin vazgeçmez sayısız yansımalarından biri. Fikret, yanlış iğneden dolayı sağ ayağı %70 işlevini yitirmiş.Çok erken aramızdan ayrılan Sevgili ZiverÇorbacıoğlu dayım, oğlu Fikret’e ayağından dolayı Timürlenk, yine aramızdan çok-çok erken ayrılan yeğeni ve sevgili kuzenim Osman Çorbacıoğlu’na da gözlerinden dolayı Yıldırım Beyazit derdi, çünkü çok haşarı ve yenilgi kabul etmez yapıları vardı. Osman çok erken yaşta aramızdan ayrıldı. Fikret Çorbacıoğlu o yapısını hala sürdürüyor. Cezaevi  ve sosyal yaşamı serüvenlerle dolu. Cezası dolma aşamasında firar ve Van’da yaktığı cezasını doldurma. Doğunun büyük aşiret mensuplarıyla tanışma ve onlara kendisini sevdirmesi ve saydırması. Bu nedenle güçlü bir çevreye sahip. Bu çevre kendisine son derece saygılı. Bu saygıyı genelde yaptığı iyiliklerden kazanmış. Bir kere, son derece naif  ve yufka yürekli ve de yürekli..Olmadıkyerlerde iyilikleri karşınıza çıkabiliyor. Evet; Olmadık yerde,’ismi’ kurtarıcı olarak karşınıza çıkabiliyor.
Kuzenim Yakup Çorbacıoğlu birileriyle tartışıyor. O birileri Van ve çevresindeki Bayram aşiret reisi Mustafa Bayram’ın yeğenleri. Ortamhayli gerilmiş. Yakup’un soyadını öğrendiklerinde, Fikret Çorbacıoğludevreye giriyor; “Sen Fikret ağanın yakınıysan, biz senden..falan filan işte..” tripleriile karşı taraf, beklenmedik şekildeaman duruşu gösteriyor ve oryam yumuşuyor..
Sıra bende: Ankara’da bir trafik kazası yapıyoruz. Dahası zil ve zurna gibi sarhoş bir kişi bize çarpıyor. Ben de bize çarpana çarpıyorum; ortalık karışıyor. Güçlü iken suçlu çıkıyoruz.Örselenen ve telefonu kırılan adam sivil polisçıkıyor. Ekip, çağrılıyor, bizi ölüme götürecek kişı götürüleceğine beni götürmeye çalışıyorlar. Ekip başı Çorbacıoğlu dendiğinde direkt “ Fikret Çorbacıoğlu’nun  nesisin?” diyor, yanıt verince, darbeliye dönüp; “Kardeşim sen haksızssın, vaz geç, zararlı çıkarsın..” Meğer, Fikret ekipler amirinin kardeşini yıllarcahapiste korumuş..
İkincisi; Hacettepe’deki, Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryakioğlu’nun projesi olan Ankara Evleri’ni geziyoruz.  sakinlerden aksakallı biriyle konuşuyoruz. Konuşunca eskilerin, Hamamönü’nun namlı biçkini olduğunu anlıyorsunuz.
Kızı, Rize- Meslek Yüksek okulunu kazanmış. Altındağın namlılardan, Ulucanlı Hasan Acar’a o yöreden tanıdığının olup olmadığını soruyor. O da Fikret’in adını veriyor. Hasan Acar, Ulucan ve Ulus’un namlılarından. Hasan söyleyince; Fikret kız çocuğu okulunu bitirinceye dek sahipleniyor.. İşteFikretimiz bu. Peki hatası yokmuydu? Elbet vardı, fakat hatalarında da kendine özgü doğruları ve asalet vardı..
Benim, Fikretler’den yana şansım çok. Örmeğin; Fikret Saruhan, Fikret Bayındırlı, hepsinin de benim yaşamım da yeri olan  Fikretler. Samsun’da, yaşamın gerçeklerini Fikret Saruhan ağabeyden öğrendim; kavga etmeyi, dayak yemeyi, efendi olmayı, korkusuzluğu..Ankara’ya geldim, Gazi üniversitesi’ne başladım, en terörlü yıllarda, sokak yapılanmasının kıyısından köşesinden tutarken Fikret Bayındırlı tuttu elimden, çıkardı çukurdan ve İnşaat Mühendisi olmamı sağladı. Fikret Çorbacıoğlu’nu anlattım..
Kuzenim Fikret, derin-derin öksürürken ben de derin- derin bunları ve de; içki, sigara ve oyun masalarındaki zamanların yarattığı tahribatı düşündüm..Kesin pazartesi günü kendisini onarıma almak için  Trabzon’daki hastaneye teslim olacağını ve sağlıklı bir şekilde tahlie olup Faruk’a da bu konuda cesaret vereceğinin sözünü Verdi. Ben de; “Bizler belirli yaşı yakalama başarısını elde emiş kimseleriz. Bencillik içerse de bugüne dek kendimiz için yaşadık. Doğrusu; Kendimize bilinçsizce fazladan hatalı zamanlar ayırdık. Bundan sonra çocuklarımız için, yakınlarımız icin zaman ayıralım, çünkü yaşam ortalamasını yakalasak bile az zamanımız kaldı.” bilgiçliğinde(ukalalık) bulundum..
Ateş almaya gelmeyip kalmaya geldiğim memleketimde karşılaştığım ilk nesne bana gençliğimi anımsatıyor.
Gerçek öykü elbet yaşananların yazılmasıdır.Eğer ben yaşadıklarımı tekrar yaşarcasına yazıyorsam gerçek öyküyü inşa etmiş oluyorum demektir..
Bayramın ikinci günü sevgili kuzenim Mehmet Çorbacıoğlu ile köye çıkmaya karar verdik. Ececan ilk kez köyümüz Sidere’yi algılayacak. Ben de uzun zamandır gençlik ve çocukluk günlerimi anımsayacağım. İlk anımsatan Kwa3inci(taş köprü) “Kemer taş köprü” oldu. Kemer Taş Köprüyü es geçerek, Sidere köy meydanına doğru yöneldik. Meydanda durduk sevgil murtar Hüseyin Çağ yoktu, Şener ile selamlaştık. Nedense soğuk durdu. Anlamadım..
İlk Okula başladığım Sidere İlk Okulu beni hüznünü kavrayamadığım mutlu anı anımsattı. Yeni ekmek dediğim(Ağan Koval), dahası ‘o dönem’ beyaz adamların yiyebildiği beyaz ekmek(K3em3ud) sevinci. Anımsadığım kadarıyla köyümüz gurbetçılerinden birinin vefatı nedeniyle yaşanan bir an..Eğitmen Lütfü Bayramın ve Alaattın Kasap öğretmen, bahara hoş geldin diyen Nisan güneşinin eşliğinde okul bahçesine çıkardı. Güneşin zor da olsa ısıttığı bahçede koşuşturmaya çalışırken masalar üzerine yığılmış beyaz ekmekler bizleri daha da ısıttı. İçi kaşar dolu beyaz ekmek dağıtıyorlardı. O anki sevincimi ve mutluluğumu yaşar gibiyim İlk Okulumun bahçesine bakarken..
Son 2 yılda büyük acılar yaşayan kuzenim Adnan Çorbacı’nın evine yöneldik. Adnan, önce annesi Meliha Çorbacı teyzeyi, ardından sevgili kızı Şükriye’yi sonrasında da babası Mehmet Çorbacı amcamı toprağa verdi. Anlatılması zor acıları yaşadı… 
Adnan yoktu, karşı mahalleye geçmiş bayramlaşmak için. B,Adnan’ın evin karşısındaki bir diğer kuzenim Savaş Çakar ve sevgili eşi Meral-ki o da kuzenim- evine geçtik. Terasta oturduk, İzzet ikram söyleşi ve de bayramlaşma ve anılara geçiş. Savaş arka bahçeye güzel mini bir alabalık çiftliği kurmuş, Bir nevi kendi gereksinimini sağlayacak Asya tipi üretim tarzı  ilginç bir tesis.. Sevgil Adnan geldi sevgili eşi İnci ile. İkisi de büyük acılar yaşadılar, önce Adnan annesi Meliha teyzeyi kaybetti, ardından canından çok sevdiği ilk göz ağrıları sevgili kızları Şükriye çok genç yaşta aralarından ayrıldı derken dnan babsı Mehmet amcayı da toprağa verdi. Yaşam’ın en acımasız girdabından çıkmanın, dahası anlatılması zor olguları yaşamalarına karşın, diğer çocuklarının geleceği için acıyı kabullenmeleri, yaşama tekrar dönmeleri ben kendi adlarına sevindirdi..Çayımızı ve ikramımızı ve anılarımızı tazeledikten ve de resimler çekindikten sonra karşı mahalleye, dahası doğduğum ve büyüdüğüm mahalleye doğru yola çıktık.
Önce, Zeni ve Kemer Taş Köprüdeki aile mezarlığına yöneldik, taş köprü’yu geçince. Önce babaanneme, Amcam Enver Çorbacıoğlu’na dualarımızla selam verdik hüzün bahçesinde. Ardında; yengem Feraye Çorbacıoğlu’na, kuzenim Sevim Çorbacıoğlu Hatinoğlu’na, sevgili Annem Emine Çorbacıoğlu, babam Nihat Çorbacıoğlu’na, yengem Şadiye Çorbacıoğlu’na, dayım Hasan çorbacıoğlu, dayım Abidin Çorbacıoğlu, yengem Surriye Çorbacıoğlu, kuzenim Osman Çorbacıoğlu, yengem Nazire Çorbacıoğlu ve de sevgili ağabeyim Necati Çorbacıoğlu’na hüzünlü bahçelerinde huzurlu olmaları dileğiyle Fatiha’mızı okuduk ve her zamanki gibi acı ve tatlı atmosferi yaşam bahçemize döndük anlık hüzünlerle..Evet; ilk durağımız, Avni Çorbacıoğlu amca idi, yoktu, çarşıdaymış..Hemen yakınındaki Sevgili Babaannem’e uğradık. Büyük oğlu sevgili Enver Çorbacıoğlu  amcamı yanına almış özlemle bizi, özellikle ‘7 yaşına dek koynunda sakladığı’ beni bekler gibiydi. Elinde, her No3a(çarşı, yani Arhavi) dönüşü getirdiği K3em3kudi(Beyaz ekmeği) bana uzattı ve aniden gizem ötesi zamanda kayboldu. Babaanneme, amcama ve kabristandaki diğer akrabalara dualarımızı okuyarak Zeni(düzlük)’deki yeni kabristana uğradık. Sevgili Annem, Babam, dayılarım, yengelerim, kuzenlerim ve sevgili ağabeyim bizler her zamanki duygu yüklü, özlem yüklü karşılamalardaydılar. Dualarımızla konuştuk ve de ayrıldık. Onlardan ayrılış değildi bu, çünkü gönlümüz ve kalbizle onlardan sonsuza dek ayrılmayacağız.. 
Geçmiş köyüm anıları tekrar film şeridi gibi dönmeye başladı:
Kwa3inci bizlerin adrenal köprüsü gibiydi.  Çay toplama molasından sonra yüzdüğümüz, en yüksek noktasından ağabeylerimiz, Necati, Mehmet ve Necati Çorbacıoğlu, Adnan Çorbacıoğlu, Nafiz Çorbacıoğlu, Sezayı Çorbacıoğlu, Vedat Durmuş, Hasan Gerdan,  Turan Yazıcı’den esinlenerek atlama egzersizleri yapmamız..Bereket fındıkları toplamasından(Omlesuyu)sonra, serbest piyasa ekonomisini ülkemde ilk kez uygulamaya koyan(diğer esnaflardan findığın kilosuna fazla para veren ve fındığı nereden topladığımızi sorgulamayan kişı:) Hüsnü Gürkan’a sattıktan sonra, yine ülkemde ilk kez beyaz ekmek arası kaşar ile sandviç yapan fırıncı Fahri Gerdan’dan koval-Kçem3udi( Yeni ekmek-Beyaz ekmek), kaşar peyniri, Hüsnü Gürkan’dan karpuz ve üçüncü(yeşil yazılı)sigarayi alıp Kwax3inciye(Taş köprüye) koşmamız, soğusun diye karpuzla yüzmeye başlamamız, ekmek-kaşar ve karpuz yendikten sonra, yüzmek ve de ardından elle kayaların altından balık yakalamak, balık zannedip kayaların altındaki, folyo(balık yuvası) içinden yılan çıkarmalar aklıma geldi..Tüm bu otantik etkinliklerde kuzenim Akdoğan Çorbacıoğlu’na rastlanılmazdı. Zaman-zaman babası Nusret Çorbacıoğlu amcamın dükkânında görürdük.. O çok çalışkandı.. Hepimizden önce üniversiteye başladı ve hepimizden önce bitirdi..
Fındıklıklar; hepsinini ayri-ayri öyküsü sinmiş köklerine, tebessümle beni izliyor, geçmişimin düşleri..Cibaxat(Ciba dağı olsa gerek) kendi fındıklığımız, kuzeyinde Nusret amcaların , güneyinde Nevin Çorbacıoğlu Ataselim ablamın fındıklığı ve çay bahçesi, batısında, büyük babaannem, dahası Osmanlı dönemi mühendislerinden Kör Hüseyin(Köyde ‘İncilen’ derlermiş, yani İngilizce; civil engineer : inşaat mühendisi. Büyük dedem; Sivas-Divriği yol çalışmasında dinamit patlıyor ve kör oluyor, padişah da maaş bağlıyor) Fatma Çorbacıoğlu’nun kabilesi Patuşilerin(Ali Riza Çağ’ların) ve doğusunda Dadaliş düzi.  Dadadaliş adı, zannedersem Lazca’daki; oyuncak anlamında gelen “Dadala”’dan, ya da, gül anlamındaki  “Dadali”’den gelmektedir. Kumar ağacı gülleriyle dolu”Dadaliş düzi adeta sahipsiz olduğu için buraya gelir ve yaban fındığı veya  Baxuşı Txiyi dedikleri çok iri fındık ya da ceviz toplamaya gelirdik. Diğer bahçeler girmezdik çünkü sahipleri belli ve daha fındıklar toplanmamıştı. Çünkü omlesuru(bereket fındığı toplamak) o zaman yapılırdı.
Samsun’a ilk geldiğimde Türkçe’yi zor konuştuğum için ünlüleri dyemediğim için Fındığa da findük derdim. Annen sana ne getirdi? sorusuna “Findük getürdi” dediğimi için arkadaşlar dalga geçer, yüzüm kızarır bu nedenle konuşmaktan çekinirdim. O fındığı artık kimse getiremiyecek ve de bereket fındıkları toplayamayacağız. Fındık bahçelerinden geçerken bunları anımsadım..
Fındık ve Çay;
Evet; fındık ve de fındık bahçelerini anımsadım. Fındık bahçeleri, çay bahçeleri öncesinin kutsal bahçeleri gibiydi. Çay bahçeleri sonrası kutsiyeti örselendi. insanların Adem ve Havvası bilinir(??) de, bitkilerin Adem ve Havvası bilinmez. örneğin Çayın günümüzden 4753 yıl önce(M.Ö. 2737) bir Çin İmparatoru(Shen Nung)’nun su içtiği fincana 2 yaprak düşüyor ve suyun tadı değişişiyor. Bunun araştırılması ile içtiğimiz  çay bulunuyor. Ülkemize kimin getirdiği tartışmalı. Birileri, 1940’lardaki Rusya ziyaretinde İsmet İnönü şemsiyenin içine sakladığı tohumlar Türkiye’de çay ekimi başladığnğ söyleyenler var. Bunun yanı sıra; 1878’de II. Abdulhamit(31 Ağustos 1876 – 27 Nisan 1909) Batum’u Ruslara verince orada yerleşmiş Hopa ve Arhavili Lazlar, tekrar memleketlerine dönerken çay tohumu getirip 1880’ın başında çay ekimi yapmışlar fakat sürdürememişler. Bir başkası da; Osmanlı döneminde 16. yüzyıldan itibaren çay yaprağına rastlandığını, fakat genelde; güzellik malzemesi olarak kullanılan çay yaprağı, 1839'da Tanzimat'ın ilanından sonra başlayan dönemde çay yavaş yavaş kahvaltılarda boy göstermiş. Sözde her alanda modernleşmeyi getiren Sultan İkinci Abdülhamid, döneminde çay tarımına geçilmiş. Sözde, Uzakdoğu'dan ithal edilen çay tohum ve fidanları İstanbul, Bursa ve Selanik gibi yerlerde ekilerek yetiştirilmeye çalışılmış. İyi de, her şey de modernleşmeyi getiren II. Abdülhamiıt modern çay üretimine başlatmamış, yaygınlaştırmamış?! Doğu Karadeniz'de çay yetiştiği bilinmesine rağmen bölgede üretimin artırılması yoluna gidilmemesi ve Bursa, İstanbul ve Ankara’da çay yetiştiriciliğine çalışılması çok ilginç ve düşündürücüdür. Bir başka sav ise; Rize'ye çayı 1912'de, Rize Ziraat Odası Reisi  Hulusi Karadeniz getirdiği savıdır. Batum ile Rize'nin iklim koşullarının benzemesi nedeniyle, 1912'de Rize'ye tohum getirmiş. Ancak Birinci Dünya Savaşı'nın(1914-18) çıkması ve Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşa girmesi çay tarımı girişimi yarıda kalmış. Savaş sonrası; Hulusi bey Dışişleri Bakanlığı'na ve Halkalı Ziraat Mektebi hocalarından Ali Rıza Bey'e (Erten) çay üretimi için bigiler aktarmış. Böylelikle Hulusi Karadeniz ve Ali Rıza Erten'in gayretleri modern çaycılığın kurucusu Zihni Derin ile cumhuriyet hükümetinin çay politikasının ilham kaynağı oldu. İşin özü; modern çay üretimi  1923’ten sonra başladı. 1924 senesinde Rize yöresinde çay, fındık ve turunçgiller üretimiyle ilgili özel bir kanun çıkarıldı ve Çay Araştırma Enstitüsü kuruldu. Enstitünün kurucusu olan Zihni Derin aynı iklim özelliklerine sahip olan Batum'dan getirttiği çay fidanlarıyla Enstitünün bahçesinde ilk çay fidanlığını kurdu. Fidanların bir kısmını da deneme üretimi için halka dağıttı. Fakat toprağı az olan yöre halkı, geleceği belli olmayan bu ürüne fazla rağbet etmedi. 1938 senesinde Ziraat Vekaleti Çay Organizatörlüğüne getirildi. Bu vazifesi sırasında Batum'dan getirttiği iki ton çay tohumu ile enstitüye bağlı üç fidanlıkta çay fidanı üretimini sürdürdü. Devletin bölgeye gösterdiği ilgi 1935'ten sonra da devam etti. “Bizzat İsmet İnönü Rize'ye giderek yetkililerden bilgi alır. Ankara'ya dönüşünde çay meselesi ile ilgilenilmesi için direktif verir.” Ardından çayla ilgili ilk zirai teşkilat 1938'de Rize merkez kazada kurulur.
 “İlk açılan çay bahçeleri, mısır tarlalarında değil, çalılık, fundalık ve kızılağaçlık halindeki arazilerde kurulmuştur.” Böylece halkın temel besin maddesi olan ve henüz ikame edilemeyen mısırla çay bahçeleri yan yana bulunacak ve çay tarımı mısır tarlalarına ek bir tarım kolu olarak bölgede yerleştirilecekti. 1938 yılında işe başlayan Rize'deki Çay Teşkilatına başlangıçta güven duymayan halk çay ekimine yanaşmamıştır. Ancak devletin teşvik ve özendirmeleri ve “çay tarımının kazançlı bir sektör olarak gelişmeye başlamasıyla birlikte güvensizlik ortadan kalkmış ve Rize merkez kaza civarında geniş çay tarlaları kurulmaya başlanmıştır.
1940 senesinde çıkarılan bir kanunla çay üreticilerine bazı maddi kolaylıklar getirildi ve üretilen çayların devlet tarafından satın alınacağı garanti edildi. Bu özendirici tedbir ve teşvikler üzerine yöre halkı çay üretimine yöneldi.
Yani; İsmet İnönü döneminde..Dahası; 1947’de açılan ilk çay fabrikasının açılışında öncü İsmet İnönü’dür. İsmet İnönü çay üreticiliğini ilk örgütleyen, bireysel girişimlerle yol alındıktan sonra ilk fabrikalaştıran kişidir.
Çay bir şekilde kim tarafından getirildiği bilinir de, fındığın kim tarafından vgetirildiği, dünyada üretim birinciliğinin nasıl Türkiye’nin elinde olduğu bilinmemektedir.
Tanrı’nın insanlara bağışı beş kutsal meyveden biri “Fındık(Txiyi)”:
Fındık, Çay gibi Karadenizlidir. Doğrusu karadeniz kökenli. Fındık Akdeniz, Ortadoğu ve Avrupa ülkelerine Doğu Karadeniz'den götürülmüş ve adıyla birlikte yayılmıştır. Türkçemizdeki fındık adı; Yunanca "funduki"’den gelmektedir. Anadolu Türkleri fındığı Arap etkisi ile "bunduk" ve bundan değiştirerek "fındık" şeklinde adlandırmış diyenler de var. Her şeye Arap damgası vurmak tutkusu. Hatta biliyorsunuz bunların bazıları; Lazların kökeninin de Arabistan’dan geldiğini savlayanlar var...Bazıları da; Çay gibi fındığın da Çin kökenli olduğunu ve  Çin yazılı kaynaklarında bundan 4854 yıl önce(M.Ö. 2838)  Çin' de yetiştiriciliğinin yapıldığı ifade edilen fındığın Tanrı' nın insanlara ihsan eylediği beş kutsal meyveden biri olduğunu savlayanlar var. Benim bildiğim tüm hak dinlerin kutsal kitaplarında adı geçen 5 kutsal meyve; incir, hurma, üzüm, nar ve zeytindir.. Olsun benim için fındık ve Çay da yöremin, özellikle Doğu Karadeniz’imin kutsal bahçeleridir, tıpkı kutsal altın post kadar değerlidir.
“Altın Post”; Lazistan(Kolhis)’da dır. Yunan mitolojisinde zenginliği ve iktidarı sembolze eder. Yunan mitolojisinde Truva Savaşı'ndan önceki yıllarda yaşamış kahraman bir grup olan Argonotlar bu postu ele geçirmek için, Kral Ayet’in, güçlü Lazistan(Kolhis) krallığına, uzun ve çok zor bir yolculuktan sonra varırlar. Kral ağır koşullar ileri sürerek “Altın Post”u Yunanlılara vermeye karar verir. Kralın kızı Media(Laz ismi Mediha-Meliha buradan gelmektedir), postu bekleyen korkunç ejderhayı uyutur ve Yunanlılar “Altın Post”u ele geçirmeyi başarırlar..
“Bu anlatılanların  ne ilgisi var, Arhavi gezmeler bütünündeki anılarla” diyebilirsiniz. Arkadaşlar benim gezi yazı tarzım bu. Ben; ‘Gittim, gördüm, yazdım” değil, gidip gördüğüm yörenin geçmişindeki anıları da, yaşanmışlıklarını benin yaşanmışlıklarla anlatmayı tercih ederim. Bu nedenle; 14 sene sonra Arhavi’ye gelmem adeta muhteşem oldu izlenimi veren yazıma lütfen tahammul edin..
Devam ediyorum:  Özellikle fındık yöremde bereketi simgeler. Çocukluğumuzun bereket fındıkları(Omlesuru)dır.  Ceviz’in de hakkını yememek gerekir. Lazistan’da devasa gövdesiyle Kızılağaç ve çam ağaçlarına kafa tutan Ceviz ağacı. Hatta ıhlamur ağaçlarına değinmemek olmaz . İlle de; Ceviz sanki düşünen bir meyve benim için. Kabuğunu kırdığınızda, gizemli beyin kıvrımlarından oluşan Ceviz meyvesi bana konuşacakmış gibi gelir. Doğrusu; ceviz meyvesinin kıvrımları arasına sanki gizemli sözler barındığı gibi gelir bana. Beni Lazistan’ın, doğası ve doğanıyla(canlı) kutsal bir bölge, efsaneler düzlemi olduğunu düşünürüm hep.  Böylesi yörenini çocuğu olmaktan hep gurur duydum. Dahası; Anadolu’m salt Avrupa ve Asya arasında değil, Şarkı, Garbı, Cenübu ve Şimalı ile kutsal karenin ta kendisidir ve Lazistan da, onun, Samsun’dan Sochı’ye dek  kutsal kıyıdaşı komşusudur....
Antik Çağ' ın büyük tarihçisi Herodotos (MÖ 490-425), eserinde(Heredot Tarihi) fındığın Karadeniz' in doğusunda yetiştirildiğini yazarken, antik Çağ' da fındığın yağının nasıl çıkarıldığını da tarif etmektedir. Milattan önce 372-287 tarihleri arasında yaşamış olan Yunanlı filozof Theophrastos fındıktan "Pontus cevizi” diye söz eder. Fındık; Uygurlar tarafından bilindiği ve hatta kutsal ağaçlardan sayılmaktadır. Fındığın uluslararası ticaret malı olarak satışını gösteren ilk yazılı belge 1403 yılını taşımaktadır. 1900 yıllarında fındığın tek üreticisi ve dışsatımcısı Türkiye' dir. Cumhuriyet döneminde fındık konusu ciddiyetle ele alınmış, bu konuda  çeşitli çalışmalar yapılmıştır. 1925 yılında çıkarılan 407 sayılı yasa ile Rize de fındık yetiştiren iller arasına alınmıştır; yine 1925 yılında çıkarılan 552 sayılı yasa ile Aşar Vergisi(Tarım ürünlerinden Osmanlı döneminde alınan %10 vergi) kaldırılmış, bunun yerine fındıktan % 8 vergi alınması şartı getirilmiştir.
1927 yılında çıkarılan 6207 sayılı hükümet kararnamesi ile fındık fidanlarının ihracatı yasaklanmıştır………Mustafa Kemal Atatürk, 1 Kasım  1937 tarihinde TBMM' ni açış konuşmasında; "Önümüzdeki yıl içinde, fındık başta olmak üzere diğer belli başlı ürünlerimizi de ilgilendiren birlikler kurulmalıdır." direktifini verir.  28 Temmuz 1938 tarihinde Giresun' da Fındık Tarım Satış Kooperatifleri Birliği (FİSKOBİRLİK) kurulmuştur.
İşin özü; fındık da, Çay da, hatta mısır 1923 sonrası, yani Ataürk ve İnönü dönemlerinde(Cumhuriyet) çiftçinin vazgeçilmez tarımsal ürünü haline getirilmiş.
Fakat özellikle Turgut Özal döneminde Çay ve Fındık bahçelerine saldırılmaya başlanmış, 2002 R.T.Erdoğan döneminde ise yoğunlaşmıştır.
Özal dönemini, dahası; çay yerine kivi ve somon üretimini öneren Maliye ve Gümrük Bakanı Adnan Kahveci’yi, “Çaya alternatif: Kivi ve Somon üretimi(31 Temmuz 1991)”  yazımla Cumhuriyet gazetesinde eleştirmiş ve eleştiriye Prof. Dr. Tahsin Tokmanoğlu’da katılarak- yanıt vererek bir tatışma başlatmışlardı. Ben çay bahçeleri sökülerek kivi ekiminin alt yapaısız ve de Pazar sorunu nedeniyle verimli olmıyacağını, kadim ürün mısır, narenciye ve fındık üretiminini iyileştirilmesini istemiştim. Tokmanoğlu genelde benim haklı olduğumu yazmış, fakat Adnan Kahveci bana; “ fındığın, mısırın, narenciyenin eski konumuna getirilmesi hu- susundaki görüşlerine katılamayacağım. Çünkü bunlann dünya pazarlanndaki fiyatlar bellidir. Bunlardan ne kadar yüksek verim elde ederseniz edin, bunlarla Karadenizlinin zengin edilmesi artık mümkün değildir…” yanıtını vermişti. Dikkate alınmamış ve çay bahçeleri sökülerek  kivi üretimi alabildiğine yoğunlaşmıştı,. Ve bugün gelinen nokta ‘dediğim gibi’ pazarlama yapılamadığı için verimli olamamıştı. Şimdi kiviler sökülmeye ve çay bahçelerine dönüştürülmeye başlandı. Somon üretimi ise hiç başlanamadı..
  
Günümüzde de; Doğu Karadeniz fındık bahçeleri de çay bahçeleri gibi ölüyor, öldürülüyor. Omlesuru(bereket fındıkları toplama) yapamayacak çocuklar. Gerçi çocuk da kalmadı ki fındık bahçeleri arayalım. Önce Kivi üretimiyle çay bahçelerine saldırdılar, 2002 sonrasının AKP iktidarı da fındık bahçelerine saldırmaya başladı. Doğu Karadeniz’in tarımsal ürünlerine saldıran AKP en çok oyu buradan nasıl alıyor anlamış değilim.. Dünyada en büyük fındık üreticisi Türkiye’de günlük fiyatlar büyük tartışma konusu. Birçok fon ‘ülkemizi es geçip’  Gürcistan, Bulgaristan gibi ülkelerde fındık için çiftçiye destek sağlıyor. Türkiye’den Gürcistan’a kaçak fındık fidesi götürülüyor. Türkiye’de dekar başına verim düşerken, rakipler verimliliği ikiye katlıyor.
Gurcistan deyince Batum aklıma geldi. Hemen yanıbaşımızdaki Batum. Geçmek istedik. FETÖ yanlıları, Zekeriya Öz ve diğerleri orada görülmüş, giriş de zorlaşmış geçemedik Batum’a. Aklımdan geçirmedim değil; “Şu Batum bizim olsa, bana göre Artvin asla iç göç vermezdi. Çocukluğumda anımsarım; Köyüm Sidere’nin Cami meydanından her hafta başı ve hafta sonu ‘Kompile’ dediğimiz servis aracı Murgul Bakır İşletmesi’nde çalışanları getiriri ve götürürdü. Büyüklerimizden duymuştum eskiden Batum bizimken(1921’e dek) köyden gruplar halinde Batum’a gidilir ve kış ayına dek çalışılırmış. Temelli gidenler de olmuş. İşte bu Batum bizde kalsa, insanlarımız da bizde kalır göç etmezdi.
Sidere deyince aklıma bir de şu köy isimleri gelmedi değil. Sidere, Derecik yapılmış ve ben bugüne dek Derecikliyim diyene rastlamadım. Amaçlı ve inadına yapılmış, yani Lazların kullandığı adlara resmen saldırmışlar; Türkçe olsun Laz olsun. Düşünün adeta Lazlar kullanıyor diye. Örneğin Ardeşen’de Türkçe olan Ortaköy’e “Ortaalan” demişler, Armutluk köyüne de “Şendere”..Ardeşen ile Arhavi köy adları örtüşüyor da: Arhavi’deki “Pilarget”, Ardeşen’de; Pelegivat, Pilergivat(Akkaya) köy adları hemen-hemen ayni. Dahası; Ardeşen Cibistas mahallesinin adı; Arhavi, Sidere köyündeki “3ukavlat”  adıyla aynı..
En stratejik ürünleri arasında yer alan fındığımızda fiyat tartışmaları bitmiyor. 2009 yılından sonra  ‘Yeni Fındık Stratejisi’ gereği taban fiyat açıklanarak destekleme alımı uygulamasına son verildi. Fiyat serbest bırakıldı. Bu geçişi fındık baronları kararı olumlu karşıladı. Çiftçinini zararı umurlarında değildi. İşin ilginç yanı; çiftçiyi umursamayan AKP’yi sandıkta çiftçinini umursamasıydı.  Birçok üretici fiyatların düşük olduğunu gerekçe göstererek ‘devletin destekleme alımlarıyla yeniden oyuna dahil olsun’ istiyor. Üretici ve fındık baronları(ihraçatçıları canım..Düşününü fındık kabuğu ihracatıyla Cüneyt Zapsu denen bir zat trilyoner olmanın yanında AKP kurucu üyesi, Recep Tayyip Erdoğan’ın danışmanı olmuş zat..ABD’ye ‘Bu adamı süpürmeyin, biraz daha kullanın’ diyen enteresan gizemli kişilik. BİM/Birleşik Mağazalar A.Ş mağazalar zincirinin kurucusu ve sahibi ve de Kürt. Fındık üreticisi Karadenizli yapamamış, o Uluslararası Ağaç Yemişi Konseyi başkanı olmuş bir fındık baronu)  arasındaki fiyat kavgası, ülkemin  dünya fındık piyasasındaki payını azaltmaya başladı. 15 yıl önce yüzde 85’ini yönettiğimiz pazarda artık payımız yüzde 60’larda..Pazarlarımızı yitirmeye başladık. Verimliliğimizi de..Bizle rekabet eden ülkeler dekar başına 200 kilogram verim alırken, bizdeki verim   100 kilogramın altında. Böyle devam edersek tekel konumumuzu kaybedeceğiz. İtalya, İspanya’da fındık üretiyor. Şili bile  üretime Başladı.
Bunu bırakın; dünya ABD bademine yöneldi. Kilogramı 5.5 dolar. Türk fındığı ise 9.5 dolar. Fındık tekelini elinde bulunduran ülkem  badem ithalatını % 65 seviyesine çıkardı. İtalya Ulusal Çiftçiler Konfederasyonu (Coldiretti), ülkeye ithal edilen tarım ürünleri arasında, Türk fındığı, zerzevat ve meyvelerini “en tehlikeliler” listesine aldı. Evet; Coldiretti, “En tehlikeli 10 gıda” listesini açıkladı. Türk fındığı ilk sırada
Ayrıca Türk fındığının, Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkeler arasında en fazla endişe yaratan tarım ürünü olduğu da öne sürüldü.
Dünya fındık üretiminin yüzde 75’ini, ihracatının yüzde 70’ini elinde bulunduran Türkiye’de fındık bahçelerinin yenilenmesi gerektiğini söyledi.
Dünyada fındık üretiminin sadece yüzde 4’ünü gerçekleştiren ABD’de yıllık ortalama verimin 1 dekarda(10 Ar, 918,393 m²)  yaklaşık 240 kg olduğunu, Türkiye’de ise 80-100 kg arasındadıe. Yaşlı köklerden çok fazla verim alamıyoruz. Yenilenmesi lazım. Çin de fındık üretmeye başlamışlar. Şili, Arjantin, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Gürcistan’da fındık üretmeye başlamışlar. Ayağımızın altındaki halı çekiliyor. Dolayısıyla biz kalitemizle, verimliliğimizle onlarla rekabet edebilmeliyiz. Bakım o denli önemli ki; Nusret Çorbacıoğlu ve Ziya Çorbacıoğlu amcaların tarlaları bizden en %30 fazla ürün alıyorlardı, çünkü bahçeye bakıyorlardı. O nedli bakımlı idi ki bahçeleri; ne ağaçta, ne de yerde fındık bulamadığımız için amcamların bahçesinde asla omlesuru(Bereket fındığı toplamak) yapmazdık.
Aklımızdan çıkarmamız gerekir. Bilindiği gibi; Ukrayna'nın Kiev ilinin Pripyat şehirinde bulunan Çernobil reaktörünün 26 Nisan 1986’da  4 numaralı reaktörü patlamasıyla, yüksek oranda radyoaktif madde taşıyan bulutlar; Karadeniz dağlarımızın eteğinde bulunan fındık ve çay bahçelerimize yağmurlarını radyasyon olarak bıraktı.. Düşünün; Sinopta ve Mersin’de yapılmaya çalışılan Nükleer santrallerin tüm reakörlerinin patlamasını. Bırakın Karadeniz’imizi, Akdeniz’imizi ve Anadolu’muzu, tüm Karadeniz havzasını hayaletler platformuna dönüştürür..
Eğer, çocukluğunuzun büyük kısmı  köyde geçmişse; yıllar sonra göreceğiniz her nesnenin, her canlının; dağların, derelerin, kemer köprülerin, çelik halatlı ahşap köprülerin, karmatelerin(değirmenlerin), çayluxepeşi(çaylıkların), Txepunanın(fındıklıkların), m3xul kalasap ve kukuna’nın(Armut cinsleri), noxeninin(patika yol) Kazonlinin(Araba yolu)   sizde bir anısı olduğunu anımsarsınız: Kazonlide inkoz-minkoz oynadığınız, taş köprü deresinde yüzdğünüzü veya olta ile veya elle  balık avlamaya çalıştığınızn, fındık ve çay topladığınız, başkalarının, doğrusu amca, dayı, hala ve teyzelerinin bahçesinde incir, elma, armut ve karayemiş çaldığınızı, sigara içtiğinizi ve de benzer haşarilikleri..
Eğer Taş köprüden karşı geçer geçmez sağa dönerseniz veya doğru devam edip Cıba3ata(Ciba dağı olsa gerek) doğru devam ederseniz 3utsidere’yi, yani  Küçüksidere’yi gezmiş olursunuz.
Burada bir antrparantez açmak istiyorum;
[[ Küçüksidere bence yanlış tanımlama: Sidere köyünü Sidere deresi güneyden kuzeye ikiya bölüyor, derenin batısında kalan  Küçüksidere, doğusunda kalan yer Ditsider.. Eğer burada nirengi noktası, yani referans alınan Sidere deresi ise  Büyüksidere, derenin batısında kalan bölgedir. Fakat burada Sidere deresine Taşköprü’de katılan Ciba3at deresi referans alınarak Cibağat’ın doğusunda kalan bölge de katılarak Ditsider denmiş. Aslında bana göre bu nedenle Ditsider, 3ütsider, 3ütsider de, Ditsiderdir..Her ne ise, bölge savaşı, dahası Ditsider ve 3ütsider savaşları başlatmak istemiyorum:)..]]
Çütsider’i ben, patıka yollarda gezmek isterdim. İsterdim çünkü, patika yolları geçerken ille de daci gandxuşi(yabanıl dikenli çilek) dacepe(dikenleri)’lerden korunurken çocukluğumu yaşarım. Dahası; geçmişin anılarınının tıpkısını yaşar gibi  doğayı soluya-soluya, çocukluk patikalarımda yürümek var ya, işte o insanı özlemle yüklü hüzünlenmelere taşır..
Sağolsun, 7 yaşına dek beraber büyüdüğümüz kuzenim Mehmet Çorbacıoğlu bizleri patıka yavaşlığında gezdirdi mahalleyi ve anıları tazeledi..
İnceşiler(Ali Durmuş) de yoktu. Ali Durmuş(Hala oğlu) görmek isterdim.. Rauf ve Metin Altan kardeşler evlerinde idi, bayram kalabaklığı. Bayramlaştık ve özlem giderdik.
Rauf ve Metin Altanlar’ı görmek elbet çocukluk ve gençlik anılarını zengilleştiren köy yaşamı akla gelir ve özlem yüklü anılar deryasına sürükler sizi.. En güzeli de sevgili Babaları Şevket Altanlar amcanız. Nami diğer; Şevket cümad(Amca). Şevket amca, köyümüzün, saygın kimliklerindendi. Diyebilirim ki köyümüzün gazeteye abone tek kişi idi. O dönemlerde, gazete Arhavi ilçesine 2 gün sonra gelir ve insanlar radyo da dinlemiyorsa, 2 gün sonrasının haberleri okunurdu. Yeğenlerinini katkılarıyla 2 gün sonrsının gazetesi her zaman ceketinin sol dış cebinde bulunurdu.  Atatürk ve Cumhuriyet sevdalısı idi. Ceketinin sol dış cebinde bulunan gazete Ulus gazetesi idi. Süreç içinde Ulus yerini Cumhuriyet gazetesine bıraktı, çünkü Ulus gazetesi kapanmıştı. Köy halkı ondan haber alırdı,. Dahası zaman-zaman komşuları gelir, radyo dinle gibi Şevket amca’nın gazete okumalarını dinlerlerdi. Zafer ve Son Havadis gazetesi de okunurdu, fakat köyüm Sidere’de daha çok Cumhuriyet okunurdu. Cumhuriyet’e saygı fazla idi. Öyle ki; 1950’lerde köy meydanında topluca Cumhuriyet gazetesi ile poz verilmiş resim bile var. Resimde, gazeteyi tutan köyümüzün gizemli sevimli ve de kızdırıldığında atarlı insan Vahit Yaşar, dayım Hasan Çorbacıoğlu, amcam Nusret Çorbacıoğlu, Kazim Bayar, Lütfi Bayramın, Hilmi Çalıkyılmaz, Nazım Bayar, Hamdi Özdemir, Remzi Civelek, Rasim Gürkan(köyümüzün çoğu gencini Galatasaraylı yapan. Ben Samsun’dan Galatasaraylıydım..) amcalar ve Burhan Bayram’in ve Ali Riza Çağ ağabeyler etrafında unutulmaz bir devasa özde bir resim....
Akif Yazıcılardayız. Sevgili ağabeyim Necati Çorbacıoğlu’nun komşusu ve canciğer kuzu sarması arkadaşı sevgili Akif Asılyazıcı’nın evindeyiz. Maaile bayramlaştık. Elbet karşılıklı değişik, dahası yabancı yüzleri tanıdık, o değişik yüzler çocuklarımız ve torunlar..Yaaa, yaş erdi kemale(olgunluğa), boy-boy çocuklar ve de torunlar erecekler inşallah cemale(güzelliklere)..Akif kardeşim ve ailesiyle görüşmek çok güzeldi, fakat asıl güzel olan A. Asılyazıcı kardeşimin, geleneksel otantik taş dolgu evini yıkmaması ve Sidere evi mimarisini korumaya alması idi. Asılyazıcı kardeşimin bu asil duruşunudan dolayı kutluyorum. Köyüm Sidere’de korumaya alınmış tek taş dolgu ev..
Ali Kadiyiş amca ve Dursun Çağlara geçmeye hazırlandık ki Yaşar Çağ kardeşim geldi, selamlaşma derken, Dursun Çağ-Yaşar Çağ ve Ayhan Çağların evine, dahaı Ali Kadiyiş o3ori(eve)’ye geçtik.
Bir anıma yer vermek isterim: [[ Memleketime, yani Arhavi-Sidere'ye uzun zaman gidemediğim ve yakınlarımı göremediğim için sürekli üzülürdüm. Sadece günübirlik üzüntülerde memlekete gidip, sevdiklerimizi toprağımızda toprağa verip geri dönüşler yaşadık. Gerçekten 14-15 senedir memlekete gidemedim kalma bağlamında. Hiçbir yakınım göremedim, sevdiklerimi de. Bunlardan biri de sevgili Dursun Çağ idi.. Dursun; çok sevdiğimiz, çocukluk fenomenimizdi. Dürüstlüğün, saflığın, çalışmanın, emeğin ve gücün sembolüdür Dursun..Sevgili Annem Emine Çorbacıoğlu'nun çok sevdiği bir insan,,. Annemin; komşusu ve akrabası. Kuzenim ağabeyim Nafiz Çorbacıoğlu’nun da  süt kardeşi…Sevgili kuzenim Ulviye Çorbacıoğlu'nu bayram kutlaması için aradım. Emine Durmuş halamla konuşturdu, ellerinden öperim diyebildim ancak.. Dursun da yanındaymış. Benimle görüşmek istemiş. Görüştüm. Bu benim yaşamımdaki en mutlu ve de en etkileyici bir görüşme idi ve hüzün dolu özlem yüklü idi de. Bana sitem etti dursun; "Sore si, mutvamulu. Mundez moğtaye. Emineş bere!?(Nerdesin sen? Neden gelmiyorsun. Ne zaman geleceksin, Emine'nin çocuğu!?""
İnanın çok etkiledi. Söz Dursun ağabey, seneye geleceğim ve ilk seni göreceğim..Onunla görüşmek, konuşmak dünyanın en büyük bayramı oldu benim için..]]
13 Eylül 2016’da sözümü tutabilmiş ve Akif Asılyazıcı’lardan, Dursun’un kaldığı eve gelmiştim verdiğim sözü yerine getirmek için..Üzüldüm, çünkü Ayhan Çağ, Dursun’un evde olmadığını söyledi. Kimbilir, hangi akrabasının evinde, çekingen ve suskun elleri karnını üstünde tebessüm ederek duruyordur..Dursun ağabeyle yine görüşememiştim..  
Ali Kadiyiş deyince bir çocukluk anım daha yanıma geldi, “Beni de anlat” dercesine:
En büyüğümüz 10 yaşında. Artık büyüdük, kimse bize kızmaz, çünkü kızamazlar, başta Hasan dayım olmak üzere çoğu ışıklarla yıldızlara göçtü. Bu nedenle sigaracıların  isimlerini söyleyebilirim; Mehmet Çorbacıoğlu, Hasan Gerdan ağabeyler ve sevgili ağabeyim Necati Çorbacıoğlu. Ağabeyim Necati’nin ayrılmaz parçaları Metin Altanlar ve  Akif Asıyazıcı ve de süt kardeşi Ahmet Çorbacıoğlu  da olabilir. Omlesuyu yapmışız. Yani ürünü kaldırmış fındık bahçelerinden kalmış olan bereket fıdıklarını toplayıp Camii meydanındaki en uzak bakkal Hüsnü Gürkan amcaya fındıkları satıp, ağan koval(yeni ekmek) ve kaşar peyniri alarak İşon(İlerideki) ontule’ye(tarla’da) gelmişiz. Ekmek ve peyniri yedikten sonra sigara içmeye karar verdik. Ada’da ve Kwaxinci(Taş köprü’de) içemeyiz, çünkü orası büyük ağabeylerimizin mekânı. Üstelik yol üstü olduğu için duman bizi ele verebilir. İşon(ileriki( ontule’de(tarla’da) veya Ali Kadiyiş txi3epunas(fındıklığında) içeceğiz. Bir nevi üyükbabalarımızın yaşadığı tütün yasağı dönemini yaşıyor gibiyiz. Sigara almaya karar verdik. İyi de sigarayı kim alacakt? Ağabeyim Necati ben alırım dedi. Yalnız, köyün orta yerinde tüccar terzilik yapan dayım Hasan Çorbacıoğlu’na dikkat etmek gerek. Aksi taktirde, ince fındık dalından yaptığı sopasın tatmak zorunda kalırsınız, köy meydanında ne işiniz var diyerek..Osmanlı döneminde medresesi ile ünlü köyümüz Sidere-ki o taş yapı medreseler yakın zamana dek ayaktaydılar- 1975’lere dek ; sağlık ocağı, İlk Okul ve Orta Okul, bir terzi, bir tüccar terzi, bir toptan zahireci, tuhafiyeci, 4 bakkal, bir fırın, bir yorgancı, bir berber, iki kahveanesi, camisi, konukevi   olan büyük bir köydü..Bitmedi, ayrıca; Trapanı/orak, arguni/balta, bur3uli/balta ve orak karışımı keski aleti vb tarım aletleri yapan demirhanesi(Demir3ana) vardı. Sigara’yı alırken, Hasan Çorbacıoğlu dayıya yakalanmamak için Hüsnü Gürkan’dan değil, köyün hemen girişindek Nusret Çorbacıoğlu amcadan alması tenbih edildi ağabayim Necati’ye. Ağabeyim; “Ali Kadirişi 5 tane sigara istiyor” diyerek yeşil yazılı üçüncü sigaralarını aldı. Sigarayı sigara ile ve de ciğerlerimizi de yakarak sigaraları bitirdk. Tekrar almaya karar verildi. Kimdi bilmiyorum, fakat giden Hasan dayı korkusundan, Hüsnü Gürkan’dan değil de yine Nusret amcadan Ali Kadiriş için tekrar sigara isteyince; “Ziya Çorbacıoğlu amca, sigara isteyeni; “Ulan keratalar, Ali Kadiyiş için sabah sigara almadınız mı? Yoksa siz kendinize mi…” diyerek yakalıyor. Hikmet Çorbacıoğlu ağabey, Cevdet Çorbacıoğlu ve Zeki Gerdan ağabeyi çağırıp sigaracıyı teslim ediyor. Her üçü aniden karşımıza çıkıp yakaladılar bizi..Onlar ağır abiler ve güzel abilerdi. Bize bir daha sigara içmeyin uyarısında bulunarak birer Harman sigarası tüttürdüler ve de gittiler..
Ali Kadiriş(Çağ) amcanın evinde ayrıldık ve Sert Ali Amca Ali Çorbacıoğlu’nun evine geldik, fakat Amcaoğlu Ali Riza Çorbacıoğlu yoktu. Hala oğlu Muzaffer Gerdanlar da yoktu. Sabri Çorbacıoğlu amca’nın evine geldik. Kuzen Mustafa Çorbacıoğlu ve Halit Çorbacıoğlu eski taş dolgu evleri yerine betonarme güzel bir ev yapmışlar. Efsane ve de otantik Sidere taş evlerini korumalarını isterdim.. Halit ve eşi karşıladı bizi. Kısa da olsa özlem giderdik, bayramlaştık. Ececan ile hemen terası fırladık ve  müthiş terasından Sidere köyünü görselledik. Ve Nevin Çorbacıoğlu Ataselim’in evindeyiz. Ciba3at fındık bahçemize selam vererek Nevin ablanın, dahası  eniştem Mustafa Ataselim ve ağabeyi saygın insan Seyfettin Ataselim amcanın evi resmen yenilenmiş ve gökyüzünün mavisi ve doğanın yeşiline cennetin salıncağı gibi konuşlanmış..Gaz Üniversitesi’nden arkadaşım Sezai Gerdan, eşi yeğenim Ayşe(Nevin ablanın kızı), sevgili kızlar ve oğlu, aramızdan erken ayrılan sevgil kuzenim Sevim Çorbacıoğlu Hatinoğlu ve Mustafa Hatinoğlu’nun kızları yeğenim sevgili Neşe Hatinoğlu Sayar, eşi ve çocukları ve diğer güzel insanlar bayramlaştık ve özlem yüklü anıları yaşadık, Ciba3at’ı soluduk, ciba3at deresinin çağıltısını dinledik, dünyanın en güzel manzaralı resimler çektik ve geta3ane(tereyağıyla tavalanmıış köy peyniri), Laz böreği, Laz baklavası yedik, ördekleri, tavukları ve kazların birlikter yaşamını seyrettik.. Vee, 7 yaşına dek avlusunda koşuşturduğum, ilkokula ilk adımımı attığım,  Muu3xa(Yıldız) ve Pukiya(Tertemiz)’yi otlatmaya götürdüğümüz, avlusunda kuzenim Mehmet ile kavga ettiğimiz, fındık ayıkladığımız, fındık toplamak için Ciba3at’a gittiğimiz, çay toplamak için İşonontule(ilerideki tarla) gittiğimiz, düder, Luprincon(Pirinçli Lahana), kap3onm3kud(hamsili ekmek), Lazutışm3uk(mısı ekmeği) Lazböreği ve burma yediğimiz, getasüledsinden şuka( fielik bahçesinden salatalaık) kopardığımız, Ramazan’da ağlayarak kendimizi zorla sahura kaldırdığımız, avlusundaki; m3xul kukuna, m3xul kalasapi, Luxi(İncir), Ur3en(üzüm), m3ko(kara yemiş) ve mjol(dut) yediğimiz, kışın tavlın3a(at kılından kapanların yapıldığı tuzak tahtası) ile kuş yakaladığımız, karayemiş ağacında kalışım ve hala efsane olarak anlatılan Allah’tan sünnet söylencesine neden olan karayemiş ağacı üstünde yaşadığım evdeyiz. Ev, kuzenim tarafından çok odalı ve 3 katlı devasa eve dönüştürülmesine karşın bana çocukluğumun evi gibi görünüyordu ve ben avlunun ucundan tarlamızın uç noktasını gözlüyorum ve heyecanlıyım. Önce sırtındaki sepet, ardından sevgili babaannem Asiye Çorbacıoğlu belirince, kerkel(susuamsız simit-Ececan çocukluğunda çıplak simit diyordu) ve K3em3ud(beyaz ekmek) geliyor sevinciyle durduğum yerden zıplar gibi oldum.. Ben bu düşler içindeyken, sevgili kuzenim Mehmet Çorbacıoğlu, yeğeni Ececan Çorbacıoğlu ve eşim Kadriye Çorbacıoğlu’na şato gibi evini gezdiriyordu..Terasında resim çekinmek için çağırdıklarında, düşlerimle birlikte idim ve  aceleyle babannemin sepetindeki kerkelleri alarak yanlarına gelirken düşlerimin 13 Eylül 2016’ya çarparak dağıldığını duyumsadım..
Ve bir günü daha devirmek için; 13 Eyül’ü yavaş-yavaş bitirerek, Arhavi’ye dönüşle 14 Eylül’e doğru yöneldik..
14 Eyül bizi, müthiş yağmuruyla konuk etti. Göğün gizemli baraj kapakları açılmışçasına yağan bu yağmur, beni çocukluğuma bir kez daha  taşıdı:
En hoşuma giden; dersten arta kalan ve de okul tatillerinde Amerikalı folkorik kahramanları işleyen İtalya çizgi romanlar olan, ille de Tommiks, Teksas, Kinowa, Kaptan Swing, Zagor,  Tex ve Amerikan çizgi romanı Pekosbil, Red Kit ve de Tarzan okumaktı. Bunlar, o günlerde; günümüzün, Bilgisayarlarda basit programlarla düzenlenmiş bir oyun türü olan zaman çalıcı, ders aksatıcı  atarileri ve video oyun konsolu PlayStation gibi idi biz keratalar için..Evet; hepimizin çocukluğuna damga vuran Amerikan ekolü, Amerikan ve İtalyan çizgi romanları idi. Örneğin; arkadaşları; Sevgili Suzi, Konyakçı, Doktor Salasso olan Tommiks (Capitan Miki), Arkadaşları Rodi isimli ergenlik çağındaki bir erkek çocuk ve Profesör Oklitus olan Teksas (Il Grande Blek-Çelik Bilek), Kinowa, Tex, Zagor, Kaptan Swing, Tombraks  ve Pekosbil ve de Tarzan. Ben en çok western tarzı ve başlıca arkadaşları Kit Carson, oğlu Kit Willer olan Tex Willer (Teks) ve Pekosbil’i severdim. Sonradan, Tex’in oğlu Kit’de, büyüdü ve willer olup yuvadan uçarak, yani babasından ayrılarak “Kıt Wıller” adıyla kendi  çizgi romanını oluşturdu. Evet; Amerikan folklöründe(Fr.sözcük. Halk Bilimi..) bir efsane kovboy olan silah değil de kement kullanan Pecos Bill’i de severdim. Renkli idi ve de baskıda renk süzümünün- ayrımının en güzel olduğu dergilerden biriydi. Daha doğrusu; renkli tek çizgi romandı. Yine bir Amerikan çizgi romanı olan Tarzan ve sevgilisi Jane. Kitap; beyaz ırkın üstünlüğü gibi bir tema ırkçılıkla suçlanmasına neden oldu. Bu nedenle  Naziler de Tarzan’dan nefret ettiler. Beyaz ırktan bir kahramanın siyahlarla işbirliği yapıp onların fikirlerini almasını kabul etmediler. “Alman gençliğini soysuzlaştırıyor” diye yasakladılar. Yasaklayan sadece Hitler değil, Türkiye’de Asim Gür’de yasakladı. Asim Gür Sidereli ve  Halam kocası. Oğlu 3oytom(Ğoytom; ne anlama geldiğini, niçin dendiğini kimse bilmiyor) Kemal Tarzan kitabının yasaklamasına neden oldu..Kemal bu kitaba aşıktı. Her zaman, her terde, hatta sınıfta ders kitabının arasında bile okurdu. O denli etkilendi ki Tarzan’dan, Bir gün Tarzan gibi bağırarak ağaçtan ağaca atladığını gördüler, bir de yerde inlerken.. Çünkü Kemal Gür kuzenım Tarzan’ı taklit etmek için ağaçtan ağaca atlarken yere çakılmış ve kırılmadık kemiği kalmamıştı. Asım amca bu nedenle Tarzan kitabını Kemale yasak etmişti..
Tarzan çizgi romanının filmleri yapılmaya başlandı(1918). ilk Tarzan olan Elmo Lincoln da dahil olmak üzere Frank Merril, Louise Lorraine, Gene Pollar, James Fierce, Buster Crabbe, Johnny Weismüller,  Lex Barker,  Gordon Scott, Dennis Miller,  Ron Ely, Mike Henry, Miles OKeefe, Christopher Lambert ve son olarak da Joe Lara Tarzan’ı sinemada canlandıran aktörler. Çocukluğumun Tarzanlarını şöyle sıralayabilirim; Johnny Weismüller, Lex Barker,  Gordon Scott, Steve Reves(Sergio Corbucci yönetmenliğinde 1961’de Romulus-Remus filminde Herkül Tarzana duellosu izleniminde Gordon Scott ile oynadı, ama Tarzan olmadı) idiler..
Yasakllara devam. TİP Samsun İl Sekreteri olan Babam Nihat Çorbacıoğlu, çizgi romanlarına  karşı idi, fakat tatilde okumamıza karşı değidi, ama Tenten’i tatilde de okumamızı istemezdi. Sonradan öğrendik ki, Dünyanın en tanınmış çizgi roman kahramanlarından Tenten’in, Kaptan Haddock, Profesör Turnesol ve köpeği sevimli Fındık ile yaşadığı maceraları Sol karşıtı imiş. Hatta; Sovyetler Birliği’ni sürekli kötülediği için SSCB’inde yasak edilmiş. Çizeri; Belçikalı Herge(Georges Remi) faşist biri olduğu için, Belçika’nın işgali sırasında Naziler ile işbirliği yapmakla suçlanıp tutuklanmış.
Karikatür Dergisi’nden tanıdığım  Tevfik Yener  Çakmak ağabey(1950-10 Şubat 2017). Dahası; Mart 1997-Mayıs 2001 yıllarında; ben “Güldüşün Çorbası” köşemde Özgür Arhavili adla yazarken, “Karikaturist Anekdotları” köşesinde yazan, Tevfik Yener Çakmak ile Karikatür dergisinin sayfalarında  4 yıl beraber olduk. Kendisi; yazar olmaktan çok çizer olarak çizgi roman ve onun tarihine, ille de Tommiks, Teksas vb çizgi roman tutkunu ve emekçisi idi. 10 Şubat 2017’de erken yaşta ışıklara yolculuğunu başlatarak sevenlerinden ayrıldı. Yener  ağabey, Banu Avar‘ın, bu tür çizgi romanların batı, özellikle ABD’nin kültürel emperyalist  saldırısı olarak, kültürümüzü erezyona uğrattığın söylemesine  tepkisini anımsıyorum. Teksas ve Tommks ve benzer çizgi romanlarına Banu Avar bakışı şöyleydi:  “Ben çocukken moda olan çocuk dergileri vardı: Teksas, Tommiks… O dergilerde Kızılderililer her zaman kötü adamlardı ve iyi adamlar hep Amerikanlardı. ABD, buna benzer şeyleri 60-70 yıldır yapıyor ve işin en önemli noktası da şu ki, bunları bilinçli olarak üretiyor. Şimdi de aynı şeyi, çocukların çok düşkün olduğu “play station”larla, türlü bilgisayar oyunlarıyla yapıyor. Bu da psikolojik operasyonun bir başka boyutu…”
Benim de, belli argumanlarında  katıldığım tepkileri ben şöyle harmanladım:
“Teksas”  ismi; Türkçe uydurma bir isimdir. Teksas çizgi romanın asıl ismi Grande Blek‘tir. Yani; benim çocukluğumunda bildiğim; “Çelik Blek”. Teksas olarak da Amerika’da geçen bir macera olarak Amerikalıların çizgi romanı biliyordum. Değilmiş.   İtalyan çizgi romanı imiş ve  Amerika’yı sömüren ingilizlere karşı mücadele eden kahramanları işliyormuş. Bu yanıyla,  ciddi anlamda anti emperyalist  bir harekatmış. Düşünün, günümüz emperyalist efendi Amerika’yı kurtaran antiemperyalist harekat..Emperyalist sömürüden kurtarılan ülke dünyaya nasıl emperyel efendi olur?!
Tommiks ise bir rangerdır, yani sialhlı devriye-korucu.  Tommiks de Türkçe uydurma imiş. Asıl ismi Capitano Miki. Bu da  Amerikan değil Italyan çizgi romanı. O da, sistemle çatışan, düzen karşıtı, İngiliz  sömürgecilerle uğraşan antiemperyalist bir kişilik. Düzen ve sistem karşıtı, çünkü Tommiks sistem içindeki kötü niyetli rangelerla da mücadele eder. Kızılderili dostaları vardır.
Leman dergisinde bir ara; Çelik Blek, Rodi ve Profesör Oklitus'un 'devrimci üç özelliği' temsil ettiği söylenmiş. Buna göre; Blek yüksek ahlaklı ve gözüpek savaşçı, Profesör Oklitus bilimsel metotları hayatına rehber edinmiş kişiyi ve küçük Rodi de gençliği temsil ediyormuş.. Bir TRT   belgeselinde, Mehmet Ali Birand'ın 32. Gün programında Can Dündar, "Marshall yardımından sonra Türkiye'de yükselen Amerikan hayranlığının bir uzantısı olarak, Amerikan bağımsızlık mücadelesinin çizgi-romanlar yoluyla Türkiye'de işlenir olduğunu" söylemiş..Kimileri de, bu ikinci hipotezden yola çıkarak, Teksas çizgi-romanının, Amerikan kültür emperyalizminin bir parçası olduğunu ileri sürerler.
İtalyan yapımı olmakla birlikte genelde Amerikan kültürünü tanıtan ve o kültürü olumlu bir bakış açısıyla yansıtan bir çizgi romandır. Bu bakımdan Türkiye'de sağ görüşe uygun geldiği düşünülebilir. Ancak Emperyalizme karşı olan temaları işlediği için sol görüşe de uygun düşen yönleri vardır. Soğuk savaş yıllarında ve Türkiye'de büyük sağ-sol çatışmalarının yaşandığı bir dönemde gençler arasında çok ilgi gören bu çizgi romanın kültürel açıdan gençlik üzerinde ne gibi bir rol oynadığı ilginç bir araştırma konusu olabilir.
Vesselam uzun kelam;  özellikle İtalyanların çıkardığı ve Amerikalı otantik kahramanları işleyen çizgi romanlar Western(Batısal-Kovboy, yani sığır çobanı romanı) türü çizgi romanlardır., Vikipedi’de şu betimleme yer almış; “ABD'nin Atlantik kıyısından içerilere, batıya doğru göç sırasındaki olaylarla başlayan yaşam tarzı ve kültürü. Western kavramı Vahşi Batı kavramının oluşumunda yer sahibidir..Bu kültür ABD vatandaşlarının giyimlerinden, edebiyatına ve hatta politikalarına bile bir tavır olarak yansımıştır. Western kültürü, güçlünün ayakta kaldığı, ancak aynı zamanda fedakarlığın ve azmin her zaman üstün geleceğini vurgular. Amerikalıların kullandıkları deri çizmeler, büyük tokalı kemerler, kot pantolonlar, şapkalar, balon etekli elbiseler, uzun çuha paltolar, kunduzdan yapılmış kalpaklar bu kültürün birer parçalarıdırlar.”
Dahası; serüven filmlerinin en tanınmış çeşitlerinden biri olan kovboy filmi olan Westerenler, yani kovboy filmlerin senaryoları bu bölgenin tarih olaylarını, folklorunu içeren öykü ve romanlarından kurgulanır. Kovboy filmlerinin, içerik düzeyindeki temel yönelimleri(izdemleri) şunlardır: Göçmenlerin bilinmedik, yeni bir kıtaya ayak basışları, kıta içlerine yayılmaları, bu yayılış sırasında Kızılderililerle, doğayla uğraşıları, yeni topraklara yerleşme sorunları. Bağımsızlık savaşı, içsavaş, altına hücum, el değmemiş toprakları açma; gecekondu kasabaların, gecekondu çiftliklerin kurulması; kıtanın iki yakasını birbirine bağlama çabası. Kovboy filmlerinin başlıca öncü kişileri (pioneer'ler), Kızılderililer, kovboylar, yasadışı yaşayanlar, haydutlar, yasayı simgeleyen şerif, vb.dir. Bununla birlikte kovboy filmlerinin kalıplaşmış, az ya da çok yozlaşmış örnekleri de vardır. Bu filmlerde bir yanda kovboy ("oğlan"), atı, sevgilisi ("kızı"), yardımcısı ("delisi"), bir yanda onun karşısına çıkan "kötü adam", haydutlar, Kızılderililer vardır. Çevre ise; çayır (prairie), çöl, çiftlik, dağlar, kasaba ve  ‘bar’dır. Olaylar çoğunlukla kötüler; Kızılderililerin, haydutların çiftlikleri, posta arabalarını, yağmalamaları, soymaları, at hırsızlığı, sürüleri kaçırma ve iyilerin; karşı duruşu, kötülerle tabancayla, yumrukla hesaplaşması, at üstünde kovalamacası.. Her filmde olduğu gibi iyiler kötülere yine üstün gelir. Tüm bü süreç Amerikan kovboy filmlerinin ve çizgi filimlerinin kalıplaşmış formatları idi..Bu format sonraları daha ciddi ve gerçeklere dayanan, tarihsel, psikolojik, sosyolojik derinlik kazanan ürünlere de rastlanır. örneğin John Wayn filmleri; Alamo fedaileri(1960), Batının Devleri(1969) vb filmler.
İşte, Konusunu Amerikan Folklorundan alan ve doğal olarak da ilk kez ABD'de üretilmeye başlanan Western filmleri başından beri Avrupalılar tarafından çok sevilmişlerdi. Bu bağlamda, Amerikan kovboy öykü ve romanlarından ve de filmlerinden öykünülerek 1960'lara doğru, özellikle İtalyanlar tarafından;  ("spagetti western", "makarna western") filimlerine benzer filimler yapılmaya başlanmıştır. Tanınmamış, doğrusu; Hollywood’un 3.sınıf oyuncuları Spagetti Westernlerle ünlü oldular; Clint Eastwood ve Lee Van Cleef), bazıları da ABD'de yıldızları söndükten sonra bu filmlere geçiş yaptılar (örneğin: Stephen Boyd, John Ireland, Broderick Crawford, Jack Palance ve Joseph Cotten vb). İşin doğrusu; John Wayne’nin oyun gücünde  beliren adalet, babacanlık ve diğer erdemlerle sembolleşen klasik western Amerikan pop kültürünün yerini spagetti westernler ldı. Aldı, çünkü; sinema tarihinin en başından bu yana klasık westernler varlığını korumasına rağmen, 60’lı yıllardaki dünyadaki gelişim ve değişimlere değişimlere ayak uyduramaz hâle gelmişti. Artık kimse Amerikalıların, Kızılderilileri katleden John Wayne’yi kahraman olarak görmek ve abartılı folk(Halk) ve de popüler kültür ürünü olan kahramanlık hikâyeleriyle ilgilenmiyordu.
İtalya’da bu spagetti western filmlerin öncüleri arasında Sergio Leone yanında Sergio Corbucci ve Bruna Corbucci kardeşler de vardır, Bu ikilinin siyasi tabani olan western filmleri de bulunur. İtalya’da bazı kişilere sorduğumda bu kardeşlerin Anadolu-Karadeniz’den geldiklerini söyleyenler oldu..Diyorum ki; Corbucci, Çorbacı mı? Çünkü; İtalyanca’da Corbucci diye bir sözcük yok.. İşte bu Çorbacılar, pardon İtalyanlar, Amerikan kovboy filmlerinden esinlenerek Spagetti Westwern filmler yaptıkları gibi, yukarıda değindiğim, Spagetti Western  çizgi romanlar yayınlamışlardır..
Neden bu kadar uzattım? Doğru; Arhavi ve Sidere ile ne ilgisi var? Kim ne derse desin, benim gezi yazıları formatı, tarzı da bu..Belki Arhavi ile ilgisi yok ama; Sidere ile ilgisi çok. Tatile geldiğim Sidere köyündeki evimde yaz yağmurunun, çatıdaki enstrumanı kiremitlerle çıkardığı sesler eşliğinde, Tommiks, Teksas, Tex, Kinowa vd çizgi çizgi romanlarını okumak benim vazgeçilmez tutkumdu..
Aslın Amerikan ve sonradan İtalya, Almanya ve Fransa’da da yaynlanan western çizgi romanları, ABD öncülüğündeki  kapitalist sömürü politikalarının ürünleri. Bir çeşit, ABD’nin, ülkemiz okullarında dağıtılan ve zorla içirtilen ve yedirilen süt tozu ve peyniri işlevli nesneler. Bu nesneler aracılığıyla sömürdükleri ülkeleri özgün toplumsal ve sosyal sorunlarından soyutlamaktaydılar. Yıllar sonra bunların yerini Aptal kutusu TV programları ve bigisayar oyunlar yer aldı. Örneğin; “Biri bizi gözetliyor, Survivor(Sörvayvır), Atariler ve playStationlar..
Biz, ben demeliyim. Evet, ben; kitap arası spagetti çizgi roman(Tex, Tommiks, Kınowa, Teksas vd..” okumadım. Tatillerde, sinema önlerinde, örneğin Samsun Yıldız sineması önünde Teksas, Tommiks vd fasikülünü 25, cidini 200 kuruşa okudum. Sinema öncesi ara sıcaklar gibiydi..
Sinama önlerinde, spagetti western çizgi romanlar değil de, toplumbilimsel, ruhbilimsel kitaplar ve öykü ve romanlar okutulsaydı 25 kuruşa, ülkemizde bugün dinden geçinenler iktidarda olmayacaktı. Olmayacaktı çünü, birilerine Tommiks, Teksas vb okutulurken, birileri falaka ile çocuklara anlamını bilmedikleri Arapça dualar ezberletiyorlardı. Size soruyorum; benim diyen dinciye sorun Fatiha ve diğer duaların anlamını yemin ediyorum bilmezler. İşte ülkem bu bilmeyenlerin elinde çağdaş değerlerini yitiriyor..
Karikatür dergisinden tanıdığım Cihan Demirci’nin Yener Çakmak ağabey için yazdıklarıyla bu konuyu sonlandıralım: “Ömrünü çizgiye, çizgi romana ve onun tarihine adamış bir güzel ağabeyi, iyi yürekli bir kovboyu Yener Çakmak'ı bugün ömrünü verdiği semti Kızıltoprak'tan uğurladık... Şu işe bakın ki Kızıltoprak'taki aynı camide yıllar önce Yener Çakmak ağabeyle birlikte annesini uğurlamıştık. Bugün onu uğurladık... Tom Miks'in, Çelik Bilek Teksas'ın, Zagor'un, Mandrake'nin, Mister No'nun, Kızılmaske'nin gözleri yaşlıydı bugün... Kızıltopraktaki caminin avlusu öylesine doldu taştı ki, bu da Yener Çakmak'ın yıllarca biriktirdiği "insan sevgisi"nin eseriydi. Tertemiz bir yürekti Yener Çakmak, bu kirli ve değer bilmez ülkenin çok uzağında Uzak Batı'da yaşadı hep. Hangi cenazede "Apartman Sakinleri" çelengi görebilirsiniz, Yener abinin cenazesinde vardı. Kızıltoprak'lı dostları ciddi bir sayıda oradaydılar, çizer, yazar, gazeteci dostları, arkadaşları sahaf dostları, kitapçı dostları, pek çok camiadan arkadaşları bu "mütevazı" yüreği, çok sevdiği Fenerbahçe bayrağına sarılı tabutuyla sonsuzluğa uğurladılar... Çizgi dolu ruhuna sevgiyle(10 Şubat 2017)...”

13 Eylül 2016 günü köyüm Sidere(Derecik) gezmeleri bitince, Arhavi dönüşü başladı. Amacımız  14 Eylül Arhavi’sini yaşamak..
Kardeşim Hüseyin Çorbacıoğlu kahvaltıya davet etti. Kardeşim’in dünürü ve damat adayı ve de sevgili eşi Aysel Çorbacıoğlu, sevgili kızı sevgili yeğenim Şebnem Çorbacıoğlu, damat olacak çocuk duruşundan bellidir derler ya, işte ondan bir adet sakin ve de terbiyeli Burak Tan ve sevgili anneleri ile nefis kahvaltı; seyir Teras’ta. Beraberlik, Arhavi’yi panoromik görsellemek ve de enfes hizmet güzeldi. Son derece cana yakın ve konuk sever Murat Özbayrak(Piroğlu) işletiyor. Öneriyorum..
Ordan sevgili halamız Nadire Çorbacıoğlu’nun elini öpmeye gittik. Sevinmez mı?! hem halam, hem bizler sevinç içindeydik. Yengem Veciye Çorbacıoğlu, Amcamız Avni Çorbacıoğlu ve yengemizle özlem giderdik. Kuzenimiz Faruk Çorbacıoğlu, sevgil eşi özleyiş, dünya güzelleri 19 Mayıs Üniversitesi öğrencileri Burcu ve Duygu ve yakışıklı Zivercan ile güzel anlar yaşadık..
Ve büyük amcamız Şefik Çorbacıoğlu. Hukukçu. 3 erkek kardeşin en küçüğü; Enver Çorbacıoğlu, Nihat Çorbacıoğlu ve şefik Çorbacıoğlu. Aslında 5 kardeşler.  Şevket çorbacıoğlu dedemin ilk eşi Asiye Çorbacıoğlu(Çeliğişi)’den 3 erkek çocuğu olur. Ağabeyi Hukukçu Hafız Hurşıt vefat edince, dul kalan eşi Zekiye Çorbacıoğlu(Hacibektaşilerden)’nu ailenin parçalanmaması ve yoksulluk nedeniyle  Asiye Çorbacıoğlu tarafından kendi eliyle kendine kuma seçiyor ve  Fatma Çorbacıoğlu Gerdan ve Nadire Çorbacıoğlu dünyaya geliyor…En büyük oğlu Enveri de, kumasının kızı Şadiye Çorbacıoğlu ile evlendiriyor ve ailenin parçalanmasınını önüne geçiyor..Bölük pörçük bu değinmeler aslında romana konu yaşanmışlıklar..Yoksulluk alabildiğine etkili. Bu nedenle ancak tek çocuğu okutmaya karar veriyorlar. Enver amcam ilkokul’dan sonra Orta Okula veriliyor, fakat okumuyor. Babam Nihat Çorbacıoğlu’nu da göndermiyorlar, çok istemesine karşın. Amcam Şefik Çorbacıoğlu’nu da okutmak niyetinde değiller, çünkü yoksulluk engel. Okuldan soğutmak için; babam Nihat çorbacıoğlu ile aynı sınıfta olan amcam  bir yıl sınıfta bırakıyorlar, çok çalışkan olmasına karşın..
Amcam Şefik Çorbacıoğlu yılmıyor. Okumaya kesin kararlı ve de okuyor da. Ama nasıl?
Nasılını amcamdan dinleyelim:
Amcam için sadece şunu bilirdim; Arhavi’nin Sidere köyünden, Hopa Ortaokulu’na dek, yaklaşık 15 km’lik yolu her hafta sonu, eskimesin diye ayakkabıları elinde gittiğini ve  okula yaklaşınca giydiğini....”. Hukuk eğitimini bitirinciye dek yaşadıkların pek bilmezdim. Bildiğim kadarını gurula anlatmamın ötesinde, okuma olanağına sahip gününmüz öğrencilerini uyarmak için ‘sürekli’ tekrar ederdim. Ayakkabı öyküsü; yoksul köylü çocuklarının  nasıl okuduklarının simge öyküsüdür; tüm Anadolu çocukları için. Ve de Köy Enstitülerinin ne denli gerekli bir süreç olduğunun da kanıtıdır.

 İlkokulu bitiriyor. Ortaokul; yaklaşık 15 km uzaklıktaki Hopa!da. Hopa Ortaokul müdürü Mustafa Aksoy. Amcam ceketsiz geliyor okula, çünkü ceketi yok. Ruza dedikleri yakasız gömlek(hakim yaka-Rahip yaka) giyiyor. Müdür uyarıyor. Yine ceketsiz. Uyarmayı bırakıyor, çünkü Fatma halamın ceketsi giyeceğini Zekiye Babaane cekete dönüştürüyor ve okula gitmeye başlıyor. Mutludur artık ceketi ver. Hafta sonları Sidere’den Hopa’ya giderken sevinçten dere taşlarında seke-seke karşıya geçiyor ve okula yakın yerde ktaplarınını yanına koyduğu modvalusunu(ayakkabısını), eski kumaşlardan yapılmış, fındık toplarken de kullandığı heybe çantadan(3an3a) çıkarıp giyiyor. Bir gün taştan taşa sekerken ayağı kayıp dereye düşüyor. Islanıyor. İlk işi; derenin içinde otururken heybesine bakıyor, kitap ve defterler ıslandı mı diye.. Eylül, Ekim ve Kasım sonrası başlayan soğuk, ardından gelen tipi ve kar, zorunlu ve  zor Hopa’da kalışlar Mart’a  dek devam ediyor ve okul süresince Hopa’ya yürüyüşler başlıyor..

Yıl; 1939.  Ortaokul bitiyor. PTT sınavına giriyor, memur olmak için. Yanında Mustafa Özen var. Sınav’da ona yardım ediyor. Özen kazanıyor, amcam sıfır alıyor. Belli ki Özen torpilli. Bu nedenle Başbakan İsmet İnönü’ye mektup yazıyor.  Sonuç alınamıyor. Sidere’ye dönüyor ve Babaannemin köyü Ortaköy’de öğretmenliğe başlıyor, 15 yaşında. Öğrencileri 17-18 yaşında. 2 Ay sonra mezun olduğu Sidere İlkoulunda öğretmenliğe başlıyor. Öğrencileri arasında; Ramiz Gürkan, Fahri Karaman, Mustafa Ataselim var..En çalışkan öğrencisi Fahri Karaman..
Köyde 1 sene kaldıktan sonra Zonguldak’a kaçıyor, çalışmak için, 1942’de. Büyük bir deprem yaşıyor. Pencereden atlarken camlar vücudunu parçalıyor.. 1845’ten 2016’ya kadar varlığını 171 yıldır sürdüren Kuleli Askeri Lisesi 15 Temmuz 2016 darbe bahanesiyle AKP hükümetince, OHAL kapsamında çıkartılan KHK (Kanun Hükmünde Kararname) ile kapatıldı. İşte bu Kuleli Askeri Lisesi, 2. Dünya savaşı nedeniyle daha güvenli bölgeye, dahası Konya’ya taşındı. Yan, 1941-1947 yıllarında Konya’da eğitimini sürdürür. Köydaşı emniyetçi Hasan Gençyılmaz’ın yardımıyla Konya Kuleli Askeri Lisesi sınavına giriyor. Boyu 1.67 olmasına karşın, yanlışlıkla 1.57 yazılıyor ve sınavı kazanmasına karşın eleniyor..
Liseyi okumaya karar veriyor ve Samsun’a geliyor. 18 yaşında askere alınmak isteniyor. Samsun 19 Mayıs Lisesi müdürü Turan Güven ve Fransızca öğretmeni Melih Dizer(Atasagun) çalışkan olduğu için askere göndermiyorlar. 100 mt Atletizm Karadeniz birincisi oluyor. Yazları, Sinemataşı ve Kurugökçe köylerindeki amcaların yanında tütün dizerek harçlık kazanır..Lise bitince Kayseri’ye gider ve  Rizeli Orhan Veli  kendisini Nafia Müdürlüğüne işe alır.  Puantorluk yapmaya başlar aylık 160 TL almaktadır. Liseden arkadaşı Sivas-Zaralı Selahattin Solakoğlu’ hukuka başlamıştır ve ona harçlık göndermeye başlar...Askerlik avrakları tamamlanmadığı için, İstanbul’a  Selahatti Solakoğlu’nun yanına gider ve Hukuk fakültesine başlar. Amasya’da Lise olmadığı için Samsun 19 Mayıs Lisesi’nde okurlardı. İstanbul’da açılmış Amasya yurdu’nda bu nedenle kalma olanağı buldu. Sonra eve geçti bir grup arkadaş. Muhterem Nur mahallenin en güzel kızıydı ve amcamın arkadaşı olmuştu. Bize onu koruduğunu söyledi..Birgün mahalleye Muhterem Nur; 1927 yılında, Erzurum’un İspir İlçesinin Kızılimaret köyünde doğan ve köyünde okul olmadığı için 16 km uzaklıktaki İspir’e, amcam gibi  çarıklı ayaklarıyla yürüyerek giden ve İstanbula göçtükten sonra Yeşilçam’ın vazgeçilmez jönü olan Eşref Kolçak ile girdi. Muhterem Nur artist olmuştu ve mahalleye vedalaşmak için gelmişti. Amcam da vedalaşmaya hazırlanıyordu, çünkü ;1950’de başladığı İstanbul Hukuk Fakültesi’ni derece ile 1954’te bitirmiş ve askerlikten sonra Arhavi’ye dönecekti. Amcam Arhavi’de Recai Kocaman Hopa’da avukatlık yaptılar. Amcam mesleğini 2010 yılına dek sürdürdü..İkisi de CHP’de politika yaptılar ve Artvin’de bir grup meslektaşlarıyla aydınlanma sürecini başlattılar..Recayi Kocaman amca, üniversite mezunu olma koşulu nedeniyle  okumuşlar meclisi diye tanımlanan senato üyesi(13. yasama yılı) seçilmesinde(14 Ekim 1973-14 Ekim 1979)  büyük katkıları oldu. Asla TBMM’ine giremediği, dahası milletvekil olamadığı  konusunda kendini rahatsız hissetmedi. Aslında biri senatör, diğeri milletvekili olabilirdi, fakat amcam milletvekilliğini değil de milletin vekilliğini tercih etti..Yıllar sonra; 4. çocuğu Yüksel Çorbacıoğlu hem hukukçu hem de 14 Kasım 2002 seçimlerinde 22. dönem  milletvekili olarak TBMM’ine girdi…
Arhavi’ye gelip, birkaç gün kaldığınızda, doğaldır ki yaşanılmışlıklar bir film şeridi gibi gözleriniz de süzülürken okumaya  yazmaya başlıyorsunuz Aklınıza geleni değil, ele avuca gelen önemli anılara yer verme gereksinimi duyuyorsunuz.  Bence yanlış değil. Aksine bir anılar demetini anılaştırmak isteyenler için gereklilik. yeter ki kendinizi atalete sokmayın..
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
Sevket-che@hotmail.com.tr
evesbere@mynet.com
GSM: 0506 609 00 32

CHP VE BİR SENATÖRÜN SİYASİ ANILARI(RECAYI KOCAMAN)

Siz bu yazıya; roman tadında öykü diyebileceğiniz gibi ‘Deneme’ de diyebilir ve anılar demeti de..

 [[ Yıllar sonra Recai Kocaman amcanın anılarını içeren bir dosyaya değineceğim. Dosya, Küçükesat Dörtyol’da Sarraflık yapan  Artvinli hemşerim Resul Özkılıç tarafından getirildi bana. Dosya’ya göz geçirdiğimde Senatör seçilmesinde benim de bir şekilde katkım olduğunu gördüm ve hem duygulandım hem de sevindim. Tam 43 yıl önce yazı yazdığım gazeteler ve dergiler karşımdaydı. Bunları ve kendisine katkısı olan belgeleri ve de  çalışmalarıyla ilgili diğer dökümanları saklamış Recai Amca..]]
Ve yıllardır aradığım 2 şey vardı. Birincisi; sağ üst köşesinde, gazetenin iddialı olduğunu işaret eden “Güneş daima Doğu’dan doğar” bantlı, 2 sayfalık bağımsız siyasal gazete “Doğu Gazetesi”, ikincisi; İstanbul ve Ankara Arhavililer Derneğinin çıkardığı 1973 yayınları “Arhavi Dergileri”.. İlle de “Doğu Gazetesi”
13 Ocak 1973 doğumlu Doğu Gazetesi’ni H.Fehmi Kocaman ve Ali Kocaman çıkarıyor. Değil, Artvin genelinde, Doğu Karadeniz genelinde çıkarılan gazetelrin en etkilisi. Kimler yazmıyor ki; Laz Alfabesi’nin hazırlayıcısı Edebiyet Öğretmeni Sidereli Fahri Karaman. Yazılarının yanında, ileti niteliğinde güzel bant deyişleri var: Örneğin; 29 Ağustos 1973 günkü Doğu Gazetesi’nde; “İzlenim. Ancak Oldu: ‘Çıplak Görünüş’ modası gittikçe yayılıyor. Bugüne kadar modaya uyamayan artık sevinmelidir F.K.” bandı. Aynı günkü  gazetesindeki “Durum” köşesindeki  yazısının adı da; “Yel esiyor”.. Ali Kocaman “Yümrük” adlı  köşesinde yazıyor. Besim Nebioğlu,  Osman N. Özbayrak ve benin gibi konuk yazarlar..
Gazetelerinin arasında; üstünde, Recai Kocaman  Artvin- Ankar senatörü Ankara notu olan ve  Samsun’daki Atatürk heykelli 10 kuruşluk T.C posta pulu ile gönderilmiş “Arhavi Postası gazetesi de var. Gazete’nin fiyatı 100 krş. Sahibi sevgili kuzenim Sevim Çorbacıoğlu Hatinoğlu’nun kayınpederi ve aynı zamanda Arhavi Belediye Başkanı Rüştü Hatinoğlu. Gazete tek sayfa ve 1964 doğumlu . Gazete 20 Şubat 1976 tarihli ve  yazı işleri müdürü de Mustafa Yıldız. Rüştü Hatinoğlu amca “Beklediğiniz Bu muydu?” başlığı ile, Recai Kocaman amcaya mektup  içerikli ‘ o dönemin seviyeli eleştirisi ‘ şu yazıyı yazmış: [[  1973 genel seçimlerinde Artvin Senatörü olarak seçilen hemşehrimiz sayın Recai Kocaman  ve diğer millet vekilleri İlimiz seçim bölgesi kazalarını kalabalık bir araba konvoyu ile dolaşarak ayni kafile Arhavi’nin köy semtleri yol güzergahını dolaşarak boy göstermeleriyle kalmamış, yüzlerce tabanca mermileri ile dereleri çınlatarak şamatalı olarak Arhavi’den meclise gitmek üzere uğurlanmışlardır..Ne yazık ki, beklediğimizi bulamadığımız gibi sessizliğe de bürünmüştür. Ayrılışındaki tabanca sesiyle sukute(sessizliğe) uğrayan hemşehrimizin son zamanlarda TRT bültenlerinde muhalefetin hedef tahtası olan başkanımız sayın Demirel’e saldırmakla sesini duymuş olduk. Cumhuriyrt tarihimizde meclislerde dolayısıyla Arhavi’li temsilciler bulunmuştur. Bunlardan Cemal Kazancıoğlu’nun(Mehmet Cemal Kazancıoğlu ya da Cemal Alper:1897 Arhavi, Artvin-6 Şubat 1954; Askerî Tıbbiye mezunu. Artvin Halkevi Başkanlığı, TBMM; 1944-46 VII. Dönem Çorum milletvekilliği, 1946-1950 VIII. Dönem Çoruh-Artvin  Milletvekilli) Arhavi sağlık merkezinin yapımını programa almış bir hizmet eseri mevcuttur. Rahmetli Mesut Güney(14 Mayıs 1950 genel seçimleri Demokrat parti Çoruh-Artvin milletvekili Mesut Güney: Arhavi Bucağının şimdiye kadar ilçe haline getirilmemesi ve bu bucağa bağlı Pilarget Köyünün Hopa'ya bağlanması önergesini veren kişi) önce tam teşkilatlı adliye, akabinde ilçemizin kaza olmasını sağladığı gibi bugün geçimimizi kısmen karşıladığımız çay ziraatının bölgemize teşmilini(içine alması) sağladılar. Arhavi Murgul yol güzergahının açılması bu devreye rastlamaktadır..1954 DP  listesinden seçilen merhum Hüseyin Yaşar Gümüşel(1914 Arhavi, Artvin - 14 Kasım 1973. Hukukçu. PTT çalışanı. TBMM X. ve, XI. Dönem Artvin Milletvekili) de Ulukent Balıklı orman yoluna tahsisat çıkararark bugün işletmeye açılan ve  fidanlık yetiştirme tatbikatı uygulanmaktadır. Çevremize hatırı sayılır akar sağlayan tarihi Balıklı orman yoluyla Kavak, Çifteköprü, Ortacalar nahiyesi geçidi de  bu meyandadır(bu aradadır). Arhavi Ziraat Bankası’nın kuruluşu da Hüseyin Yaşar Gümüşel’in eseridir...1960 ihtilallerinden sonra Arhavi’den meclislere üye gönderilmedi. Ve fakat hiçbir şey yapmadı iddiasında bulunduğunuz milletvekillerimizden Sayın Osaman Sabit Avcı ve Mustafa Rona devrinde yapılan hizmetleri sıralıyorum: “Arhavi’nin hemen her köyü temiz içme suyu, İlkokulları, köy ve mahalle şebeke yolları yapımı, 19 pare(parça) köye enerji sağlanması, kasaba çevresi Kapisre dere ıslahı yapılmak suretiyle binlerce dönüm arazinin kazanılmasına, Kasaba muhitinin sıhhatını bozan sıtma mikrobu bataklıkların kurutulmasına kabili istifade(kullanmaya elverişli olmayan) olmıyan bu ıslah bölgesinin arsa haline getirilmesine derevasyon kanalı yapılması süretiyle sağlandığı gibi Kasabamız bir balıkçı iskelesinden kurtarılarak moderin bir şehir haline gelmesi bu devrelere raslanmamaktadır..1960’dan 13 yıl sonra mecliste milletimizi ve dolayisiyle Arhavilileri temsil etmek hakkı size nasip oldu. Şimdi sizden  sormak hakkımız değil mi?..Bahsettiğimiz geçmiş temsilcilerden daha az mı kabiliyete sahipsiniz? Yoksa seçim bölgeniz dolayısıyla Arhavi’nin sizce bir sorunu derdi yok mu? Malumunuz olan ve geçmişte emeğinizi inkâr edmediğimiz Kağıt Fabrikasısını hiç hatırladınız mı? 1974 programına alınmış ve ödeneği bulunan Balık barınağı ne oldu? Tüm halkımızın emeğiyle meydana getirilen Lisemiz çift tedrisatla idare ediliyor, buna ait Lojman idare binaları önceden Maarif Bakanlığınca planlanmıştı, halende beklemektedir..Bukabil(olabilir) hizmetleri yürütmek için Mecliste temsilci olarak bulunmanız yeterlidir. Kaldı ki mensubu bulunduğunuz parti de 10 ay gibi hatırı sayılır müddetle iktidar olmuştur. Seçmenleriniz olarak dile getirdiğim hizmetler için sizi ve arkadaşlarını meclise gndermiştir. Muhalefet için çatlak sesler çıkarmak için değil kardeşim..Hemşehrilerimizin yüzüne görünebilmeniz için dostça uyarımızı kabul edilmesini bekliyoruz..”
Bir diğer yazının başlığı da “Ruh sağlığı”. Yazan; Dr. İsmail  H. Kasap..
Anımsadım; yazılarımı Nevin ablamın eşi, çok sevdiğim eniştem Mustafa Ataselim’in köy meydanında ‘köyümün güzel insanlarına’ okuması benden çok eniştemi mutlu ediyordu. Genelde; Türkiye Büyük Millet Meclisinin I. döneminde İkinci Grup'ta(muhalif), Lazistan milletvekili olarak yer alan Ziya Hurşit ile başladığını düşündüğüm ve Adnan Menderes ile devam eden Süleyman Demirel ile güç kazanan ‘genelde’ sağ siyaset yanlısi köyümün esnafı, çiftçisi; politikacıyı radyodan dinlerken ki dikkatini benim yazıma vermeleri gerçekten CHP’ye dikkatlerinin yoğunlaştırdığının göstergesiydi. Hoşuna gitmeyenler de vardı. Başta  bazı yakınlarım. O gün gazetedeki yazımı eniştem yorumlıyarak okumuş, dinletmiş yorumlar yapılarak herkes evine dönüyordu. Sürekli Kwa3inxi(Taş köprü)’den giden Ziya Çorbacıoğlu amcam, o gün benim gittiğim Xipeş3inci(ince köprü) yolundan gelmeye başladı. İnce köprü; devasa kızılağaç(T3omu) tomruğunun silindirik gövdesinin köşeli hale getirilmesi sonrası derenin iki tarafındaki taşlara sabitlenen dar bir kalastan oluşuyor. Amcam önde, ben arkada ince köprüden geçiyoruz. Amcam mırıldandığını hissediyorum. Köprü sonrası mırıldanma netleşti; “Doğu gazetesi’nde yazı yazıyormusun. Sevindim. Yalnız koministçe imiş..” Amcam Menderesçi idi, Menderes sonrası da, Demirelci oldu. Sülalemin %80’ni sağ eğilimli idi. Bunun nedenlerini, yani böylesi sosyolojik duruşu nedense çözemedim, ki Arhavi genelinde de sağ önde idi. İşin özü; Lazların büyük bölümü sağ eğilimliydi. İlle de Doğu Karadeniz’in..Ben bu yapıyı Ziya Hurşit’e bağlıyorum değil de, onun Atatürk ve CHP ile olan ilişkilerinin Ziya Hurşit Bey 1892 Hemşin doğumlu  bir siyasetçi.. Babası Kadı Hurşit Efendi, Rize'ye yerleşen Kürdoğlu ailesine mensup olduğu söylenir. Kurtuluş Savaşı'nda da mücadele emiş ve Trabzon delegesi olarak Erzurum Kongresi'ne katılmış. Türkiye Büyük Millet Meclisinin I. döneminde İkinci Grup'ta, Lazistan milletvekili olarak yer aldı. Atatürk ağabeyi Faik Bey(Günday)'i de Sivas'a vali olarak atadı. Meclisin II. döneminde milletvekilliğine aday gösterilmedi. Gösterilmedi çünkü; ikinci Grup, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Mustafa Kemal Paşa'ya muhalif, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin muhalefeti konumundaki ve sağ yapıdaki  milletvekillerince oluşturulan meclis grubu. 1922-1923 döneminde etkin olan grup, 8 Nisan 1923'te yapılan İkinci Meclis seçimlerinde parlamento dışında kalarak etkinliğini kaybetmiştir. Ziya Hurşit, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yerine 17 Kasım 1924'te kurulmuş olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası(İlerici Cumhuriyet Partisi)'nın Karadeniz yöresinde teşkilatlanması için uğraştı. Partinin ilericilikle ilgisi aksine gerici bir parti idi. Atatürk’un eski silah ve dava arkadaşları olan Kâzım Karabekir, Rauf (Orbay) Bey, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Refet (Bele) Paşa ve Adnan (Adıvar) Bey’in öncülüğünde, 17 Kasım 1924’te kurulmuş. Parti tüzüğünde cumhuriyet ilkesinin, liberalizmin ve demokrasinin benimsendiği belirtilirken aynı zamanda dini inançlara da saygılı olunduğu açıklanmış. Atatürk Nutuk'ta bu durumu "dini siyasi çıkarlara alet etmek" olarak yorumlamıştır. Rauf Orbay'ın parti kurulmadan önce cumhuriyet ile ilgili eleştirileri ve parti kurulduktan kısa bir süre sonra bazı rejim muhaliflerinin parti etrafında toplanması ile beraber dini duyguların propaganda olarak kullanıldığı Şeyh Said İsyanı'nın patlak vermesi sonucunda parti kapatılmıştır. Günümüz iktidarı bu yapının devamı olduğunu söyleyenleri ne kadar yalanlıyabiliriz ki?! Ziya Hurşit’in Partisi kapandı siyasetten soyutlandı ve de  14 Haziran 1926 tarihinde, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'ya İzmir'de yapılması planlanan suikastın tetikçileri arasında yer aldı. Planın gün yüzüne çıkmasının ardından tutuklandı ve İzmir'e gelen İstiklâl Mahkemesi tarafından yargılandı. İdam cezasına çarptırılan Ziya Hurşit Bey'in cezası, 14 Temmuz günü İzmir'de infaz edildi..Yapılan suçlamaya göre Ziya Hurşit'le birlikte hareket eden "Gürcü" Yusuf, "Laz" İsmail ve "Çopur" Hilmi’de idam edildiler. Yargılanların çoğu Karadenizli idi:
1- Ziya Hurşit Bey (1892, Hemşin - 14 Temmuz 1926, İzmir), Türk siyasetçi. 2- Laz İsmail  3- Gürcü Yusuf 4- Ahmet Şükrü Bey (d. 1875, Kastamonu) - (ö. 13 Temmuz 1926), Türk siyasetçi. 5- Hafız Mehmed (1874 Sürmene - 13 Temmuz 1926 İzmir) 6- İhsan Sağlam (1876, Trabzon - 29 Mart 1949) 7- Filibeli Hilmi (1885; Şavşat, Artvin - 26 Ağustos 1926, Ankara) 8- Ahmet Faik Günday (d. 1883, Hemşin, Rize) - (d. 25 Nisan 1967), Türk siyasetçi. 9- Zeki Kadirbeyoğlu (1884; Kelkit, Gümüşhane - 9 Temmuz 1952), Türk siyasetçi. 10- Münir Hüsrev Göle (1890, Bayburt - 22 Ağustos 1955), Türk siyasetçi.11- Trabzonlu Naciye Nimet Hanım.12- Sürmeneli Keleş Mehmet.
 Ardından tek partili süreç başlıyor. İsmet İnönü döneminde çok partili döneme geçiş. Beraberinde; Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ve yerine kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensupları Celal Bayar ve Adnan Menderes önderliğinde Demokrat Parti’yi kurdular. Ve sonrasında 1960 devrimi ve de Adnan Menderes’in idamı. Adalet partisi’nin kurulması ve günümüzde gelinen nokta..
Laz Ziya Hurşit’in ve Laz ismail’in  ve Menderes’in idamı, özellikle Doğu Karadeniz halkını etkileyen, yönlendiren, kısacası sağ ideolojiye yaklaştıran süreçler..
Onun için onlara göre, CHP’li herkes, Atatürkçüler Moskof ve de komist idi. Bu duygularla söyleniyordu bana fakat yazım da hoşuna gitmiş gibiydi..”Amca komunist yazı nasıl oluyor. Ben bilmiyorum. Sadece, ülkenin gerçeklerini dile getirdim. Yıllardır Menderes-Demirel, yani sağ iktidarda gelinen nokta belli. Bir kez de CHP’yi deneyin diyedir yazdıklarım. Komistlikle ne ilgisi var..” Amcam belli ki; birkaç gün öce, Hopa ilçesindeki bir camide namazdan sonra vaaz veren Artvin Müftüsü Abdullah Özbek’in; “Düzen değiştirmek isteyenler komünistir. Sizlere düzen değiştirmek üzere rey istemeye gelenlere rey vermeyiniz..” sözlerinden belli ki hayli etkilenmişti. Ağabeyi Ali Çorbacı(Sert Ali) amcam da AP İlçe yönetimindeydi. Ve ben yzdıklarımla doğal olarak komünist idim; Bülent Ecevit’in düzen değişikliğne katkı veren yazılar yazdığım için. Söylemlerim amcamı  biraz değil epey ikna etmiş gibiydi, fakat kendini zorlıyarak şunu söyledi; “CHP tek başına 27 yıl iktidarda idi..” demeye başladığı anda sözünü kestim; “Amca, o zaman bir tek CHP vardı. Demokrat Parti, Adalet Parti, Milli Nizam Partisi, MHP v.d partiler CHP’den doğdu, bu partilerin yöneticileri o dönem CHP yöneticileri idi. Yani; CHP o zaman Atatürk, İnönü ve arkadaşlarıyla iktidarda yalnız değillerdi. Bu nedenle sorumluluk ortaktır. Salt Atatürk ve arkadaşları sorumlu gösterilemez. Ne zamanki çok partili dönemi İnönü ve arkadaşları başlattı, o zaman herkes kendi partilerini kurdu ve 1950’den sonra hep onlar iktidarda..Ecevit ‘Su kulananın, toprak işleyenindir’ derken doğru söylüyor. Yöremizde, ille de Doğu Karadeniz’de(Lazistan diyemiyorsunuz, yasak) özellikle Arhavi yöresinde ağalık düzeni yok. Var olanlar da Osmanlı döneminin kalıntıları idi, ayıklandı. Dahası köy halkı dayanışma boyutunda önünü aldı. Böylelikle köylerdeki bir tek aile egemenlikleri 1920’lerde kırıldı. Sizlerin söylencelerine göre bu bizim köyde de yaşanmış. Elbet Güney Doğu’daki ‘Ağa Şıh yapılanmasındaki abartılı feodal düzen değildi, Doğu Karadeniz’deki düzen.  Çünkü Güney Doğu’da bir ağa’nın 40 köyü vardı ve ezdikleri topraksız köylü maraba(20.yüzyılın son köleleri. Gönlüm 21. yüzyılda bu bize özgü son köleliğin bitmesi..) düzeni egemendi. Onların kaderini, ağanın iki dudağından çıkan sözler tayın ederdi. İşte Ecevit ‘Bu düzen değişmelidir’ diyor. Kötü demiyor.” Amcam ikna olmuştu, bir müddet sessiz kaldı. Oturduğu yerden ayağa kalktı ve 2 metreyi aşkın boyu ile mısır tarlasını yara-yara ilerlerken çıkan seslerin eşliğinde; öteki yazımın ne zaman çıkacağını sordu. Eve gelmiştik. Şadiye yengem, “Ziya si giçinit do majura vabiçinit..Şevketçkimi si yeyi?(Ziya seni tanıdık, ötekini tanımadık..Şevketim sen misin?” deyince, Nüktedan biri olan Ziya amca; “ Bardisteri(Hayvan yalı mısır saplarının dizildiği direk) koçik(adam), ontulez(tarla) meşaxtuyi(girince) şuka(salatalık) vanaxiyen( çalamayan) mabore(Benim)”.. Gülüştük. Ziya amca biraz yukarıdaki evine yönelirken, Şadiye yengeme dönerek; “Haberek(bu çocuk) didokayı(çok güzel) çarums(yazıyor).. Komom3ondu(beğendim), hamuk(bu) ha3isküle(bundan sonra) kayışerepi(iyi şeyler) çarasen(yazacak)”.. Doğu gazetesi elimde, üniversite sınavlarına hazırlandığım odaya, yarın gazeteye vereceğim elle yazdığım yazının başına geçtim..
Daha önce Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir yazımı güncelliyerek Doğu Gazetesine yetiştirmek istiyorum.
Yıl 1973. Üniversite sınavları iptal edilmişti. Ben bu nedenle Cumhuriyet gazetesinde ilk yazımı yazıyorum “Üniversite kapılarında sefilleri oynadık” başlığıyla:
 [[Üniversite kapısında sefilleri oynadık…
17 Nisan 1973-Cumhuriyet
Müspet fikir ve düşüncelerin hürriyeti sembolleştirdiği dünyada yaşıyoruz. Fikir ve düşünceler dünya Türkiye’sini pozitif yönde geliştirmek için mücadele göstermektedir. Bunlar bir gerçek; fakat aynı fikir ve düşünceler şimdiye dek Türkiye'ye öyle bir eğitim sistemi getirmeliydi ki, kifayeti ile ben o eğitim sisteminin bir mahsulü olarak, Üniversite kapılarında beklememeliydim. Bekleyen sadece ben miyim? Hayır! Benim gibi nice arkadaşlar, aynı gerçeğin savunucusu olarak, üzüntü içinde başıboş dolaşmakttadırlar. Bizler acaba kabiliyetsiz kişiler miydik? Yoksa şansız mı. Belki kabiliyetsiz olduğumuz için üniversite giriş imtihanında yeterli tam puanı alamadık. Peki neden bize, orta öğretimi bitirdiğimize dair başarı diploması verildi?! Düşünce hacmimizin yeterliliği bize ancak bu kadar söyletebiliyor.. Fakat bir hususa önemle değinmek istiyoruz: “Mevcüt eğitim sistemi ancak üstün kabiliyetli öğrencileri yetiştirebilmekte, normal bilgi kapasitesine sahip öğrenciler ise özel dersaneler tarafından yetiştirilmektedir.” Bu husus ne derece doğru olduğu, eğitim görevlileri tarafından tartışma konusu teşkil edebilir.. Bize göre eğitim sisteminin en büyük çıkmazını özel dersaneler yaratmaktadır. İlim ve kültür yuvalarunın gölgesinde ticaret yapılmasına son verilsin artık!!
Bazılarımız Akademi kapılarında sıra bekledik. Üzülerek söylüyorum. Taşradan gelen bizler çile doldurup  sefilleri oynadık..Üniversite ve akademiler her sene talebe yığını karşısında yeni tüzükler uygulamaktadır. Bu sene Ticari İlimler Akademisi’ne ön kayıt yaptıran bir atay, elindeki puan kartını vermek mecburiyetinde bırakıldı. Buna istinaden başka akademilere ön kayıt yapma olanağı ortadan kaldırılmış oldu. Puan tasnifi yapıldığında, bir şansızlık olacak ki, kayıt olduğumuz yer yer kendi puanımıza düşmüyor, olmadığımız yer kendi puanımıza düşüyor. İşte bu gibi haller, bizleri üniversite kapısında çile doldurttu. Tüzük ve yönetmeliklerin okula girmeyi şans haline getirmesi bizler için en büyük dezavantaj teşkil etmiştir..Şevket ÇORBACIOĞLU Lise cad. Hisar APT. No:88 SAMSUN ]]
Bu yazıdan esinlenerek “Doğu Gazetesi’nde” “Gençliği Nereye Götürüyorsunuz” başlığıyla 1973’un Temmuzun’da bir yazım yaynlandı: [[ Bir milletin en köklü müessesi olan eğitim sisteminin Türkiye’de ne denlei çelişkiler içinde bulunduğunu 1972-1973 dönemi Üniversite girişi merkezi sistem imtihanında yapılan yolsuzlukla daha açık bir şekilde anlamış bulunuyoruz. Zaten gençlik sorunlarını çikmaza götüren bir sistemde bu şekilde(soru çalarak) yapılan son suistimal zannımca hadiseleri nihayi haddeye(işleme durumuna)  getirmesi istikballeri daha da körletmekte ve daha kuvvetli itimatsızlık mefhumu(Kavram) yaratmış bulunmaktadır. Milletin sosyal faaliyetlerinin kökenini teşkil eden eğitim sistemin şerefsizlerce ticarete alet edilmesi endişe ve hüzün vericidir.
Her seneye oranla talebe yiğini artmakta, kontenjan sabit kalmaktadır. Bu tek yönlü gelişmeye müsteniden(dayanarak) Üniversite kapıları kısık ve kesik, yarım tahsilli gençelerin şuursuz izdihamı haline gelmekte ve getirilmektedir. Bu hadiselerin müsebibi(Sebep olma) olan kişiler kendilerini müspet(olumlu) varlık olarak görmeleri memleket umumiyesi(geneli) için zorluklara devam teşkil ederek çıkmazlara yöneltmek anlamını taşır. Hadiseler bir tarafın bilerek diğer kesimin ise sağduyusuzluk yaratmasından ileri gelmektedir. Bu beyanda her iki taraf suçlu durumunda bulunmaktadır. İlk suçlu olarak karşımıza bay “siyasilerimiz” çıkmaktadır. Mevcüt iktidarın çoğunluğunu sağlayabilmek için ileride memlekete derin uçurumlar açacak şuursuz vaadlerde bulunmaktadırlar. Sen de ikinci(geniş halk yığını) suçlu olarak bu seçim vaadlerine alkış tutup onu tasvip ederek en büyük hatayı izlerken neden bihaberdin?!
Her bakanlığın yasalara uygun bir prensip düzeyi vardır. Eğitim Bakanlığı eğitimle, Adalet Bakanlığı adalet mekanizmasıyla ilgilenir. Seçim zamanlarında bir Orman Bakanlığı’ndan okul istenir ve o da bunu yerine getirise o okullarda ATATÜRK ilkelerine bağlı gençlik değil, Orman ilkelerine bağlı kereste yetişir.. Bu memleketin acaba hiç teknik elemana ihtiyacı yok mudur? Hopa ve benzeri ilçelere Lise açılacağına teknik eleman yokluğu çekilen şu güzelim vatan için memleketin gerçek payandasını teşkil edecek olan Tekniker ve Teknisyen okulları ve zirai fen okulları açılmış olsaydı daha müspet hareket olmaz mıydı?!
Bireysel kalkınmanın menfi gelişmesi altında ezilen toplum, bu gelişmeyi yeniden kabul eder ve öncülerini sandık başında kayırırsa bu gibi hadiseler az biledir..Bir asalak teşkil eden Lise mezunu gençler hakkında hangi devlet sorumlusunun müspet önerileri var? Halk olarak sizler neler tasavvur ediyorsunuz? Bu sosoyal bozukluklar içinde gerçeği göremeyen toplum ebediyen mahf olmaya mahkümdür. Bir an önce gençlik konularına kendinizi meyledip çareler aramaya düşünün be gençlik bugünkü tutarsızlığını seçim zamanlarında boş ve loş nutuklar atan o güzelim “siyasetçilerimizden” kazanmıştır. Bu düzen anlayışı birkaç çıkarcı zümrenin tekeline bırakılırsa genç dimağlar(beyinler) ebediyen hızaya gelemeyip çürümeye terk edileceklerdir.
Karadeniz gerçekten bir sosyalizasyon(toplumsallaştırma) görüntüsüne haizdir(uygun). Ağalık düzeni tam anlamıyla ortadan kaldırılmış bir eşitlik sağlanmıştır. Bu, Karadeniz halkının müspet fikirlerin etrafında bilinçlenmesinden meydana gelmiş bir olaydır. Rğer kendilerini ağalık düzeninin koruyucusu olan partinin zarfından(safından olacak) kurtarabilirlerse, sağduyunun gerçek bilinç düzeyine erişip memleketin refah yollarını daha da aydınlatabilirler. Her şeyden önce bu merhaleye vakf olmamız için gençlik sorunlarına daha yakın ilgi duyup onlara geniş mefküre alanlarını açmaktan çekinmeyelim..]]
 ‘Klasik Liseler yerine teknik Liseler açılsın’ alt başlıklarıyla oluşan bu yazımda, özellikle Doğu Gazetesi’ndeki, “Seçim zamanlarında bir Orman Bakanlığı’ndan okul istenir ve o da bunu yerine getirise o okullarda ATATÜRK ilkelerine bağlı gençlik değil, Orman ilkelerine bağlı kereste yetişir.. Bu memleketin acaba hiç teknik elemana ihtiyacı yok mudur?” demem  dönemin etkin politikacısı  ve Orman Bakanı  şimdi aramızda olmayan sayın  Osman Sabit Avcı’yı hayli üzmüş ki, CHP’de politika yapan amcam hukukçu Şefik Çorbacıoğlu’na sitem ederek “Yeğenin Rusya’daki Poli Teknik Okullarından esinlenmiş galiba ” benzeri eleştiride bulunmuştu. Büyük dedem Kör Küseyin Poli Teknik Okulu sonrası Mühendis olmuş. Köyde ona “İncineli” derlerdi, yani İngilizcesi; Civil Engineer; İnşaat Mühendisi)”. Kör olmasının nedeni; Sivas- Ankara- Diviği yol inşaatında çalışırken, dinamit patlıyor. At üstünde olması kurtarıyor. 1938 yılına dek devletten maaş aldı.
14 Ekim 1973 senato ve milletvekili seçimleri için, şimdi aramızda olmayan Ali Kocaman’ın çıkardığı “Doğu Gazetesi”’nde “Adalet Partisi’nin öyküsüne hoşgörü” başlğıyla kısa bir yazı dizisi de hazırlamışım:
“29 Ağustos 1973 AP Öyküsü’ne hoşgörü-1”:
Geniş halk yiğininin hoşgörü zihniyeti siyasi kompleks(karmaşa) haline dönüşüp, müspet öneriler gerisinde, ferde aşırı bağlılık göstermektedir. Hür demokrasinin sosyo-ekonomik gelişmesinin ilmi ve teknolojik yöntemlerine-siyasi kaprisin şahsi kapris haline dönüşmesinde-benimseme duygusundan uzak alternatifler çizmekte ve kendi özgür iradesine gem vurmaktadır. Özgür insan, kendi fikri gelişmesini, değişen koşullar ve varsayım(şarta bağlı)’lar karşısında değişebilen insandır.. Siyasi ortamlarda sözü çok edilen “Hoşgörü” kavramına bu yönde yeteri kadar ilgi duyulmamaktadır.
Kısa dikkatten sonra, sizlerden biri olarak milli anlayışımızın kökli gelişmesine mihrak teşkil eden unsurlara ve partilerin-Bilhass AP’nin-nasıl kısır döngü(hep aynı yere varma) yarattıklarını kökeni ile basit bile olsa anlatmaya çalışacağım:
1973’ün şu dönemlerine seçim ortamı ile girmiş bulunuyoruz. Hazmettiğimiz gibi, seçimin siyasi pazarlaması birçok demagoji(Laf ebeliği-halk avcılığı) ve polemiklerle(kalem tartışması) açılmış bulunmaktadır. Hemde kıran-kırana..Vatan, millet Sakarya sloganlarının bırakıp; şeref, namus ve iffetten bahsetmeye başladılar bile..
Kendini partiler yelpsazisnde görmeyip, kitle partisi olarak gören, AP Genel Başkanı ve saflarındakiler, büyük hedef olarak gördükleri “CHP” camiasına son anda kurdukları stratejik kesimlerle ağır hucumda bulunmaktadırlar. AP bu stratejik unsurları her ne hikmetse son anda hazırlayıp kamu kesimine duyuruyor. Savımın(iddia) anlaşılacağı kadarı ile AP kendini tek kurtarıcı olarak görmekte ya da öyle olmak istemektedir.. Aynı zamanda “Bize karşı olanlar Cumhuriyet’e de karşıdır” demekle Cumhuriyet’in tek savunucusu olduğunu ve diğer partilerin namevcutluğunu iddia etme anlamını taşır. Bu çok partili dönemi kapatıp tekrar tek partili döneme geçmek değil midir?
Oy menfaatine yönelik hareketle ilkelerini devam ettirdikleri, 1950’ler DP’sının “Türk Milleti” tek parti ve milli şef yönetiminden bezmişti. Partimiz ona kendi kendini yönetmenin umudunu verdi ve yılların CHP’sini ezerek iktidara geldi” gibi, tutarsız sloganını kabul edip, yine tutarsızlığı senelerdir CHP tarafından savunulan tek partili döneme geçme anlamını taşıyan sözleri parti sadetine(konusuna) sığdırıp halkı gerçek dişi beyanlarla avutmak doğru mudur? DP(Demokrat Parti; Adnan Menderes’in partisi)’nin ölü küllerini oy sağlayabilmek için karıştırmaktan vaz geçsin artık..
Arınmış partının Lideri sayın Bülent Ecevit; “AP(Süleyman Demirel Menderes sonrası kuduğu Adalet Partisi)’nin sosyal ve ekonomik alanda söyliyecek sözü kalmamıştır. Onun için özellikle bu konuda susumaktır. Rejim konusunda kendini savunamıyacak durumdadır. O bakımdan bu seçim kampanyasını daha çokk iftira üzerinde kuracağı anlaşılmaktadır” demiştir. Gerçekleri yansıtması yönünde çok değer taşıyan bu söz, düşünülmesi gereken bir sorudur. 12 Mart olaylarından kendini ak çıkarmak için. Ne yaptığını, ne söylediğini bir partiye yönelik gerçek suçlamadır. AP karşılıklı fikir teatilerinden(tartışma) ziyade, demogaji unsuru taşıyan isnatlarla(suçlama) CHP’ye her zamankinden aşırı bir hız ve saçmalıklarla yönelip ona karşı bir gürüh(hoşa gitmeyenlere karşı topluluk) yaratma sancısı içindedir.
İşte bir örneği:
AP grubu adına konuşan eski çalışma bakanı Seyfi Öztürk özellikle sayın Ecevit’i hedef alan meslis konuşmasında;
“1 Eylül 1973 AP Öyküsü’ne hoşgörü-2”: Sayın Ecevit’in ziyaret edip konuştuğu yer Türk Danışma Derneği’dir. her partili ve dertli önce burayı ziyaret eder. Çünkü işçi dertleri ve sorunlarının öğrenildiği yerdır burası. onuştukları kişilerin komünist olduğunun nasıl bilsinler. Üzerlerinde her kişi açıklayıcı levha mı taşıyordu? Acaba Ecevit komünist levhası asılı bulunan kişilerle mi konuştu? Dernek yöneticilerinin hepsi de mi komünist. Hele bir tanesi üzerinde sayın Öztürk basa-basa durmaktadır.. İçlerinden en azılı olanı o imiş. Sayın zehir hafiye bir hususa değinmekten bilerek kaçıyor. Madem kendisi komünist avcısı ve ifşaatçısı önce en yakının ele versin, çünkü o zaman kolay-kolay kmünistlerle baş edebilir. AP’nin Millet Meclis Başkan Vekili Nahit Menteşe olmak üzere AP’nin Berlini ziyaret eden pek çok ileri geleni de adı geçen komünistlerle sadece toplantılarda değil, tek-tek baş-başa görüşmeler, şehiriçi gezintiler yapmışlardır..İşte bilmiyorsa öğrensin ve gammazlamağa içinden başlasın.
Türk Danışma Kurulu, iktidardaki sosyal demokratlar tarafından faaliyete getirilmiştir. İktidardaki Sosyal Demokratların lideri Wılly Brandt bir numaralı komünist düşmanıdır. Brandt bile-bile böyle örgütü ülkesinde geçindiriri mi? Buna imkan ve ihtimal gösterilebilir mi? Böyle bir öneri Türkk halkınının sağduyu ve bilincine hareket(hakaret olacak) telakki olunabilir. Halk,Sosyal Demokratlar ve komünistler arasındaki farkı ve hiçbir zaman bağdaşamıyacaklarını biliyor. Bilmiyenlere de öğretiyor. Bu hususa çok kısa değinmek yerinde bir şey olur kanısındayım. Sosyal Demokratlar, iktidara halkın rızasını kaznıp seçimle gelmek isteyen bir düstürü kabul eder. Komünistler ise anarşının getirdiği ihtilal ortamı ıle halkın rızasını zorla kazanıp iktidara gelme düstürünü kabül ederler.. Bunun diğer bir adı  proleterya diktatöryasıdır((Geniş ve ezilen halk idaresi). Ecevit ikincisini asla  benimsemez ve bu bu duyguların daima karşısında olduğunu kamuoyuna defalarca açıklamıştır. Şahıslara sadece komünist damgası vurulmakla öğrenilmeyeceği bugünkü ortamda gün gibi aşükardır. Halk kimlerin komünist olduğunu rahatlıkla seszinlemiş bulunmaktadır.
Ecevit sayın Öztürk’ün isnadı muvacehesinde(karşısında) sadece şunları söylemekle yetinmiştir: “Ben Bat Berlin’den Doğu Berlin’e, Türkiye Cumhuriyeti’nin Berlin büyük elçisi ile birlikte, otomobille geçtim. Bir saat kadar dolaştık o da tanıktır. Ne Türk, ne yabancı tek kişiyle göüşmedim.” Ve Öztürk’ü ispata davet etti, günlerce de dokunulmazlığınının kaldırılmasını istedi.
Burada bir antrparantez açayım. Düşünün Komünist yapıyı bir suç, tehlike olarak algılayan bir yaklaşım içerisindeyim. Soğuk savaş dönemi Kapitalist ve Demirperde denen 2 kutupllu dünyada, biri diğeri için tehlikeli anlayışı. Bu demektir ki; 2 kutuplu dünyanın soğuk savaşında demokrasi ve düşünce özgürlüğnün son derece gerici bir duruş teşkil eden tabupular yaratıldığını göstergesi. Kısacası; o dönemlerde her kesimin bireylerine kısmen de olsa antidemokratlık egemendi. 20.yüzyılın son katı düşünce duruşu. 20. yüzyılın sonlarında bu anlayışı yavaş-yavaş kırılarak 21. yüzyılda daha da yumuşamaya başladı. Bu demokrasi ve özgür düşünce birlikteliği ile 20 yüzyıl ideolojilerini öteleyen 21. yüzyıl kendi ideolojisini evrensel işlevde oluşturacaktır. Bugün insanlar daha özgür daha da demokrat duruş sergiliyebiliyor. Bunu tek bozan dinden ve ırktan, özellikle dinden geçinenen dinsel ideoloji yanlılardır. Süreç bunları da eleyecektir..).
“5 Eylül 1973 AP Öyküsü’ne hoşgörü-3”:
AP tezgahtarları alıştıkları saçma tutarsız konuşmalarla neyi kazanacaklardır acaba? Sosyal bunalımlar dönemlerinde halkın muvacehesine(Karşısında-Bu Osmanlı sözcüğünü herkes gibi ben de entelektüel özenti amacıyla kullandığımı söyleyebilirim. Ne denli uygun düşüp düşmediğini düşünmeksizin) tek kurtarıcı olarak çıkıp asılsız iftiralarla yiğitlik gösterilerinde bulundukları anlar geçmiştir artık. Halkın hoşgörü zihniyeti sağduyu doğrultusunda tam anlamıyla biliçlenmektedir kendileri de bilirler fakat, sayın Ecevit’in dediği gibi sosyal konularda savunacak savları kalmamıştır. Geçmiş senelerin seçim dönemlerinde partiler CHP ve bilhassa İnönü’yi halk düşmanı olarak gösterip bir buğday efsanesini öne sürmekteydiler fakat; halk zaman değişiminin anlamlı gelişmelerine ayak uydurarak, buğdayın niçin ambarlarda stok yapıldığını ve denize dökülmediğini anlamış bulunmaktadır. Yakın zamanlarda Ecevit’e yöneltilen komünist faturası ise halkın girift(karışmış) fenalık zihniyetlerinini çözülmesi ile yavaş-yavaş AP tezgahtarlarının ağzından düşülmüştür.
Sayın Necmettin Erbakan(MSP- Milli Selamet Partisi) Ecevit için komünist değildir sözlerini etmeye başladığı gün partinin yazgısını değştire bilmek için, AP yazarları Erbakan’a lanet yağdırmışlardı. Yöneticiler ise MSP gelişmesi karşısında mecliste çoğunlukları ile birçok kararlar almaya çalıştılar.. Bunların başında “Bundan sonra din görevlilerine siyasi alanda  vazife verilmeyecektir” önerisini ileri sürdüler.. Peki bu din görevlilerine kendi zamanlarında parti gezilerinde-bilhassa- yer verip cami-cami dolaştıklarını unuttular mı? AP’nin seçim günlerinde 25 vakit namaz kılmasına lüzüm kalmamıştır. Artık  bu yöndeki isiyatifi MSP’sine kaptırmıştır. Fakat MSP’si onun gibi 25 rekat değil tam vakitlerinde kılmaya kararlı görünmektedir.
AP sempatizanlığını, yukarıda değinilen mevzuların atipatik havasından kazanmıştır! Memeleket gerçeklerine de nedense seçim devrelerinin yaklaştığı son günlerinde daha aktif vaziyette eğilmektedirler. Yurdun bazı kesimlerinde sosyal meskenler tabusu dağıtılmak veya temelleri atılmaktadır. Geçenlerde sayın Nebil Oktay, İstanbul Osmanbey halkına sosyal meskenler tabusunu dağıtmıştır. Buna bir nevi seçim tabusu desek yanlış olur mu acaba? Pamuk ve pancar fiyatlarının artırılması, Öztürk’ün isnadı; hep bunlar bir maksat çevresinde son günlerde akla getirilmesi oy avcılığından başka ne olabilir?
Milli iradeden bahseden AP’nin demokrasiye bakış açısını ve felsefesini anlayan halk, elbet olağan koşulların getirdiği refahı savunacaktır. Bunu ne komünistler ne de sömürü müdafaacılığı yapanlar önleyebilecektir..
Bu yazıları sakladığına göre sayın Kocaman, bu yazılardan seçimlerde hayli sevindiğini, motive olduğunu  anlıyorum..Doğu gazetesinin; Sahibi H. Fehmi Kocaman, yazı işleri müdürü ve köşe yazarı Ali Kocaman. Baş yazarı da; benim gibi Sidere köyünden olan, Laz Alfabesini oluşturan ve kuşkulu bir trafik kazasıyla yaşamını yitiren Edebiyat Öğretmeni Fahri Karaman..Fahri ağabey her yazı sonrası bana tebessüm eder, bravo dercesinie sol omzuma iki kere vurur bir şey demez adeta anlatırdı bu vucüt diliyle, çünkü çok az konuşurdu..Bir gün, ablasının kocası- eniştesi Ziya Çorbacı amcam; “Eve gider zar-zor hoş geldin derler konuşmazlar, ellerinde bir çubuk modi’deki keremullu açık ateşin küllerini karıştırılar ve düşünürlerdi..” şeklinde bir betimleme yapmıştı..Bence gerçekten düşünen bir aile idi ve adeta bir gizem barındırıyorlardı. En sıradanı bile ilginç Laz şiirleriyle dikkatı çekiyorlar. Köyümüzün üstün ve de gizemli zekalı düşünenler ailesi..
Recai Kocaman amcanın arşivinden  İki Arhavi dergisi buldum. Birincisi; İstanbul Arhavi Turizm  Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin 2 Nisan 1975’te çıkardığı; aylık türizm ve Kültür Dergisi “Arhavi”. Derginin sahibi dernek şube başkanı Mehmet Çorbacıoğlu, Yayın Müdürü Arslan Arslan ve Başyazarı; Hayati Asılyazıcı ikincisi; Ankara’daki Arhavi Turizm  Kültür ve Yardımlaşma Derneği genel merkezi’nin 8 Mayıs 1976 günü çıkarılan 7.sayı; “Arhavi Dergisi”. Sahibi Genel Başkan Metin Özikinci, Genel Yayın Yönetmeni Şevket Çorbacıoğlu. O zaman; İstanbul ve Ankara derneği arasında Genel Merkez konusunda tatlı bir çekişmesi var; ikisi de “Ben Genel Merkezim” savı içinde. Ben, elbet Ankara’yı Başkent olması nedeniyle daha hak eden olarak görenler arasında ezilenim, çünkü biri kuzenim Mehmet Çorbacıoğlu ve de çıkardıkları derginin Ankara temsilcisiyim, diğeri üye olduğum ve Genel Sekreterliğini yaptığım Ankara Arhavi Turizm Kültür ve Yardımlaşma derneği:)
Recai amca hem Ankara hem İstanbul dergisini saklamış..Dergi kitapçık şeklinde Arhavi’nin sorunlarını içeriyor. O güzel ve hala kaynak olabilecek bölüm, tüm köylerimizi içeren; “Köylerimiz ve Sorunları” başlıklı derlemem..
Köylerin salt Türkçe adları var. Lazca adları söylemek yasak. Fakat halk daha çok sözlü olarak Lazca adlarını kullanıyor. Örneğin ben köyüm Sidere’nin Türkçe adı “Derecik’e hiç alışamadım. Adını köyün ortasından geçen Sidere Dersinden alan köyümün bir de adası var. Evet; adası olan tek dere diyebiliriz köyüme. Çocukluğumuz hep bu ada’da geçerdi; yüzerdik, çünkü iki tarafından şelale akan ve şelalerinden kayarak suya atladığımız bir gölü vardı. Bir çeşit Aquapark(Su parkı) idi bizim için. Evet; Serbest piyasa ekonomisini, Türkiye’de ilk kez, pardon dünyada nasıl ki köyüm sidere uyguladı, ilk Aguapark’ın da köyüm Sidere sahipti. Sadece bunlar mı; ekmek arası kaşarlı sandiviçi de ve Hidro Elektrik Sanralını(HES)’i de.. Evet köyümün eski Medrese taş yapıların arkasında devasa HES aparatları vardı türbin ve dinamo parçaları. Bir çeşit Akarsu Enerji Banki Türbin Aparatları idi. Yıllarca bekledi ve çürüdüler. Demokrat Parti- Adnan Menderes iktidarı 1950’de bu devasa saçtan silindirik dinamoları Sidere deresinde küçük ölçekli HES(KOHES) yapmak için getirmişlerdi gibime geliyor. Fakat sonradan nedense durduruldu..O zamanlar çevreciler ve de çevre duyarlılığı da yoktu..
“Köylerimiz ve Sorunları” başlıklı çalışmanın önsözünde şu ifadeleri kullanmışım: “Derneğimizin en büyük sorunlarından olan yöre sorunlarını dile getirmek, muhakkak olanaklar nispetinde kuvvet kazanır. 1969 senesinde genç önderliği sayesinde ilk yönetim kurulu oluşturan derneğimiz, halen çeşitli sorunlarla karşı karşıyadır. Her şeyden önce başarılı yürütmenin zeminini teşkil edebilecek öz bir lokal binası bile yoktur. Yayınladığımız özel sayı “Arhavi” dergisiyle hem dernek sorunlarını hem de yöremiz sorunlarını dile getirelim düşüncesi ile çeşitli röportaj yazıları düzenledik.
Cemiyet yönetim kurulu amatör bir ruh içinde mücadele vermektedir. Günümüzde benzer derneklerin etkinliği belli. Gönül isterdir ki bu dernekler yöre sorunlarında etkin özelliği verebilselerdi. Bunun gerçekleşmesi pek olanaksız olmasa gerek, yeter ki birlik ve beraberlik toplumdan soyutlanmaksızın korunabilsin.
Köylerin sosoyo ekonomik yapısı, zamanımızda gerçek inceleme konusudur. Bu düşünce ile köyümüz sorunlarını dile getirebilme amacı güdülerek, aşağıdaki soruları sayın köy öğretmenleri ve ihtiyar heyetine cevaplandırmaları için yönelttik. Sürekli yazışmalara rağmen ancak 20 köyden cevap almak mümkün oldu.
Gelen yazılara en dikkatı çeken sorun Yıldızlı Köyüne aittir. Bu köyümüzün yol ve okul durumu gerçekten içler acısıdır. Diğer kayda değer sorun ise birçok köye cevap verecek olan “Derecik Orta Okul”unun yapım sorunudur. Verilen uğraşın herkes tarafından saygı ile karşılanmasını diliyoruz.. Güneşli Köyü’nün sağlık sorunu, Küçük Köy’ün ulaşım ve  sağlık durumu elektrik ve su ihtiyacı, Arılı Köy’ün sağlık sorunu ve 1935 senesinde kurulan İlk Okul’ın esef verici durumu(Adı geçen okulda teknisyen raporlarına rağmen halen aynı tehlike içinde eğitim yapılmaktadır). Knaklı Köy’ünün su sorunu, Dülgerli Köyü’nün okul, sağlık ve yol sorunu, Tepeyürt Köyü’nun okul sorunu, Kireçli Köyü’nün sağlık sorunu, Ulaş Köyü’nün çeşitli sorunları, Başköy’ün yol ve okul sorunu, Böyüncük Köyü ve Dikyamaç Köyü’nünü elektrik su ve yol sorunu..
İşte size sorunlar kümesi..Bunlarla yöre yetkililerine ışık tutabildikse ne mutlu bizlere..
Tüm köylerimiz muhtarlarına ve İlk Okul Müdürlerine şu soruları yöneltmişiz: “Köyün adı, nüfusu ve kaç haneli olduğu-Kroki halinde sınırları- Irmak ve göl adları(varsa)-Köyün geçim kaynakları(Tarım ve hayvancılık)- Çay ve fındık alanları(dönüm)-Ulaşım durumu(yol uzunluğu ve yapılış tarihleri)-Okul durumu ve talebe sayısı-Yüksek tahsil yapanlar ve yapmışların listesi-Sağlık tedbirleri ne mertebededir-Kooperatif ve Dernek teşkilatı(varsa) çalışma yeterliliği-Köye giren gübre miktarı(ton olarak)-Gurbette olanların isimleri mümkünse adresleri-Elde edilen yıllık ürünün parasal mıktarı-Tahmini yıllık gelirin ne kadarı dışarıya çıkmakta olduğu-Köyün ihtiyaçları nelerdir(yapılmak istenen şeyler), yetkililerden yardım alınabiliyor mu?-Elektrik ve su ihtiyacı giderilmiş midir?-Köyün kalkınabilmesi için sizin görüşleriniz-Bize yönelteceğiniz sorular”
İlk Okul Müdürü Süleyman Özcan, Köyüm Sidere bilgilerini şöyle sıralamış: “Derecik köyü; nüfusu 1145, 150 hane- İrmak adları:  Dercik deresi, Balıklı Deresi, Da3(ğ)vadi Deresi, Ciba3(ğ)at Deresi, Üçler Köyü Deresi, 3aldidi İrmağı- Köyüm geçim kaynağı: Çay ve Fındık- 1048 dönüm çay bahçesi, 320 dönüm Fındık bahçesi- Ulaşım durumu: Merkezden köye yol uzunluğu 14 km. Çevre köylere giden tüm yolların geçiş noktası. Yolun tarihi çok eski. 1954’te genişletilerek hizmete girmiş- 7-14 yaşları arasında 101 erkek 92 kız olmak üzere 193 öğrenci var. Bu öğrencilerden; 62 erkek, 64 kız olmak üzere 126 öğrenci Dercik İlk Okulu’nda. Diğerleri değişik illerde ve Arhavi’de okumaktadır. Okulumuz 1965-66 ders yılında beş dersaneli olarak yapılmıştır-Yüksek tahsil yapanların listesi; a) Hukuktan: Şefik Çorbacıoğlu(Avukat), Ayhan Gürkan(Hakim), Tevfik Çağ(Banka müdürü) b) İnşaat Fakültesi: Nafiz Çorbacıoğlu, Akdoğan Çorbacıoğlu, Hasan Gerdan, Necmi Özbay, Mustafa Durmuş, Sezayi Çorbacıoğlu. Makine Fakültesi: Orhan Gürkan, Şinası Hür, Osman Şentürk, Naci Altanlar(Subay, makine kısmından). Elektrik Fakültesi: Nazmi Altanlar, Nuri Gerdan. Yüksek Ticaret: Nazmi Gürkan, Yaşar Gürkan. Muhasebe:  Vedat Grdan. Siyasal Bigiler Fakültesi: Sami Gerdan. İktisat Fakültesi: Niyazi Çorbacıoğlu, Ragip Gürkan, Mehmet Çorbacıoğlu. İstanbul Kimya Fakültesi: Ahmet Çorbacıoğlu Yüksek Matematik: Şeref Mirasyedi. Gazi Eğitim Edebiyat: Fahri Karaman. Yüksek Teknikerler: Vedat Durmuş, Yüksel Gerdan, Hikmet Bayramin. Yüksek Tahside olanlar: Nihat oğlu  Şevket Çorbacıoğlu(İnşaat Faükültesi), Hurşit Çorbacıoğlu(Mimarlık Fakültesi), Şahin Çorbacıoğl(İnşaat Fakültesi), Adnan Metin Çorbacıoğlu(Eczacılık), Kani Şair Çorbacıoğlu(Ziraat Fakültesi), Metin Bayramin, Fethi Bayramin, Nafiz Çalıkoğlu(Boğaziçi Elektrik), Senayi Hür, Nafiz Mirasyedi(İnş. Falült), Ersin Çağ, Nüri oğlu Şevket Çorbacıoğlu(İnş. Fakül..), Mehmet Çorbacıoğlu(İstanbul hukuk)- Sağlık Ocağı 1964’te kurulmuş. 2 ebe odası  var. Personel, 1 Doktor, 1 hemşire, 2 ebe, 1 sağlık memuru, 1sekreter, 1müstahdem ve 1 şöför şeklinde, fakat doktor atanmamıi Arhavi’den haftada bir kere gelmekte- Kooperatif yok. Fakat; Dercik Bölge  Ortaokulu Yapma ve yaşatma derneği var-Köye giren gübre; amonyum sulfat gübresi ve 75 tondur-80’nin üzerinde aile gurbette-Çaudan tahmin 3 milyon TL, Fındıktan da 40 bin Tl para girmekte ve dışarı çıkmaktadır-İsteklerimiz: Ortaokul’un açılması, Temel Eğitim Okulu’nun açılması, Çay işleme atölyesi, Balıkçılığın genişletilmesi, mahalle yollarının yapılması, Kerste fabrikası’nın kurulması, Köy kalkınma kooperatifin kurulması. Tüm bunlar için öncü bir kişi gerekir..”
Sider Köyümün en büyük özelliği Osmanlı döneminde Medrese’ye sahip olması; Kavak ve Gidreve(Dereüstü) Medreseleri  gibi..Nedir Medrese
 “Medrese, Müslüman ülkelerde orta ve yüksek öğretimin yapıldığı eğitim kurumlarının genel adıdır. Medrese kelimesi Arapça ders anlamı taşır. Medreselerde ders verenlere "müderris", onların yardımcılarına "muid", okuyanlara "danışmend", "softa" veya "talebe" adı verilir-Vikipedi)..İlk Ankara Valisi(1925-29) ve İlk TBMM üyesi ve de Müdafaa-i hukuk cemiyeti kurucusu(Develi) Mehmet Atif Tüzün(1885-1970) ve kardeşi; Ankara Belediyesinin 9. Başkanı, Yenimahalle ilçesinini kurucusu Doktor Ragıp Tüzün bu medreselerden mezun. Bu üç medrese o denli güçlü imişler ki; mezunlara icazet(diploma) İstanbul’da sınav sonucu verilirmiş, fakat Sidere, Kavak ve Gidreve medreselerinden mezunlara İstanbul sınavsız icazet veririmiş..
Mehmet Atif Tüzün’ün kızı Nermiye Tüzün  Özkazanç(1917); 1948 – 1950 arası  Ankara'nın 9. Belediye Başkanı olan amcası Doktor Ragıp Tüzün’ünü anlatıyor: “Ankara’ya yakın yerleşim alanı Yenimahalle’yi 1948-1950 yılları arasında modern bir ilçe olarak planlayıp, memur ve işçileri konut sahibi yapmak istedi amcam. Yenimahalle’nin o zaman ki düzgün yapılaşmasından ve ilk kentsel dönüşüm projesidir..”
Ankara Dergisinde rastladığım şu yazımı güncellediğimde beni daha da etkiledi: [[  Ekonomik Uyumsuzluk: Sorunların her iki durumda odağı sayılan ekonomi, bugünkü gelişimi ile bireyin kişiliğini olumsuz yönden etkileyip, çarpıklığı ile hastalıklı ortam yaratma işlevini sinesinde barındırdığı bir gerçektir. Günümüzde ekonomileri ile gelişmiş veya gelişmemiş toplumlar bunun çeşitli etkinliğini hissettirmektedir. Toplum içinde menfaate dönük sosyal karakterin var oluşu muhakkak ki böyle bir işlevin sonucudur.
Toplumun sosoyo ekonomik mücadelesinini menfaatlere dönük ortamda gelişme göstermesi, sadece ekonomik bir davranış sonucu doğmamıştır. Ekonominin çıkar çarkındaki eğitim sonucu kazanılan kültür şahsiyetinin devamlılığı, burada en belirgin nedenler arasındadır. Ekonomileri ile büyük güç sayılan bazı toplumlarda böyle çelişik ortam meşru sayılabilecek düzeyde bir bölüm sosyal karakter oluşturur.. Fakat gelişmemiş ülkeler ise ekonomik yetersizliğin verdiği acz içinde devamlı olarak böyle bir sosyal karakterin şartlandırılmasına hedef olmuşlar ve de olmaktadırlar. Bu gibi menfaate dönük kısıtlı etkiler toplumda (olumsuz) dinamizmi yaratır. (Olumsuz) dinamizmin verilerini çağımızda görmekteyiz. Buna karşı çıkan(çıkmayan olacak) ve olayların görüntüsünü, çağ dışı perde arkasından seyreden karakterler o toplumun bazı gruplarını kendi çıkar açılarından mükafatlandırarak kargaşa ortamını daima körüklemişlerdir.
Yukarıda sosyal karakter olarak adlandırılan meşruluktan uzak toplum şekillenmesi yarattığı bireyin de katkısıyla kuvvet kazanır. Bazı ideologlar bireyin yenilikçi hareketlere katılmasını önlemek için allı pullu cicili bicili bir takım teoriler ortaya atmışlardır. Günümüzde bunun karşıt öncülüğünü; toplumun çeşitli sorunlarına duyarsız, dinamik oluştan yoksun, kısık davranışlı, toplumdan soyutlanmış gençlik türünün varlığından söz ederek “Herbert Marcuse” yapmıştır. Ona göre teknolojik ilerleme bir egemenlik sistemi doğurmuştur. Bu da insanı robotlaştırır. Satatükonun etkisiyle iletişim araçları insanları koşullandırıp toplumsal denetim araçları haline gelmişlerdir. İnsanların eleştiri gücü bu sayede ellerinden alınmış ve insanlar boyun eğmeye mahkûm edilmişlerdir[[ 20. yüzyıl ideolojilerinin tükendiğini, söyleyen ve bu bağlamda ideolojik yeniliğin gereksinimini vurgulamış olan, Frankfurt Okulu mensubu Alman asıllı ABD’li düşünür olan Herbert Marcuse(1898-1979) benim, bugünlerde 21. yüzyıl kendi ideolojisini yaratacaktır tezimi işaret etmiş bir düşünür. Çünkü o;  Marksist kuramı, 1920'den başlayarak değişen tarihsel koşullarla uyumlu hale getirmenin mücadelesini vermiş. Çalışmasının temeli, baskının bütün sistemlerini kapsayan, iddia ve tartışmayı denetim altına alan bütün muhalefet şekillerini ortadan kaldıran gelişmiş sanayi toplumun -yani "baskıcı hoşgörü'nün- ortaya konulmasıdır.. Marksizm’den ve Freud’dan esinlenerek endüstri toplumlarını eleştirdi. Liberalizmi kapitalizmin bir evresi saydığı gibi faşizmi de aynı sistemin (kapitalizm) bir başka evresi saydı..]].
Marcuse’den kendini soyutladığı için çarpık düzenin tesirinden kurtulamamış gençlik türü, hastalıklı ortamın yeni payandasıdır. Çağımızda bu birey tipi olanaksızlığın verdiği yitiklik içinde çarpık ekonominin şuursuz şartlandırmasıdır. Kişi belirli veya belirsiz ekonomik mücadelesi ile bütçesini ayarlarken, zihninde doğa gereği oluşmuş maddi isterlerin büyüğüne kavuşma hırsını taşır. Kişiler bu duygularının esareti içinde toplum yaşamında daima küçük düşmüşlerdir. Yetersizliğin yarattığı olanaksızlıklardan kurtulma azmi bilinç düzeyi ile çeliştiğinde, birey daima utopyacılığın menfi yönlendirmesi ile karşı karşıya kalır ve gerçek bilinç düzeyini kemiren ütopya mikrobunu dımağında peyk ettirmekten kurtulamaz. En önemlisi sosyal değer yargılarına ters düşüren hırsı kendisini doludizgin bilinmeyen yöne savurur. Çevresi ise onun çok yönlü sistemsiz hareketinden ötürü karasızlığa düşer. İşte birey değer yargılarından uzak bilinçsiz maddi ve manevi isterler içinde çevresini rahatsız eder durur..
Kısaca değinilen ekonomik ariza bakalım böyle şekillenmeler içinde daha ne kadar eski tezgahta yeni kumaş dokutmağa devam edecektir.
Ve diğer yazılarım:
Özgürlüğn Gölgeleri:[[ Değişen dünya koşullarını benimseymeyen gelenekçi zümreler(topluluklar), muhafazakâr zihniyetleriyle merkezi üstyapı kurumlarını çağ dışı bırakma savaşını sürekli zinde tutuyorlar. Uygarlığın gelişimi içinde kısılıp kalan zevatların(kişilerin) bu çırpınışların müspet görmek imkansız. Kendilerinin bile yanıtlıyamadıkları şekillenmelerle çağdaş zihinlere(beyin)-eskiliklerini unuttururcasına- yeni odaklarında yarattıkları kısır döngüleriyle set çekmek istedikleri genç dimağlara(beyinlere), “Rüzgae ekip fırtına biçme” misali nifak(geçimsizlik, dayanışma karşıtı) tohumları ekmektedirler.
Ülkemde iki tür  sermaya şekillenmesi var: Birincisi; sözde toplumsal olduğunu savlayan, aslında bireyselliğn önünü açan  politikalarını uzun dönem icra eden 1950’ler sempatizanı Adalet Partisinin, montaj sanayi kapsamındaki semaye destekleyiciliği. Ki; orta sermayeyi(esnaf ve sanatkarlar) toprak ağalarınını da  yanına çekerek ölü ocakta hak talep etmesiyle gerçuk şumülünü(alanını)belirler. İkincisi; dini malzeme olarak kullanan Anadolu dindarlarının bağrında yer edinen ve de Tanrı, ruh vb. gibi kavramlar bütünü “Metafizik yoldan sömürüye karşı” olduğunu söyleyenlerin oluşturmaya çalıştığı sermaye. Büyük bölümü ile İstanbul’un dışındaki sermayecilerin bir kısmı ile organik bağ kurması yönünden kendisini-Rengi üstüne renk katarak- belli etmiş Necmettin Erbakan siyaseti..
Bu özellikleriyle alt yapı kurumlarındaki çağdaş değişimi özgürlüksüz bir demokrasi ile kıstas(ölçü) altına alarak, emperyalizmin serbestlik hareketini kullanarak stratejilerini kolaylaştıracak zemin aramaktadırlar. Serbestlik temasını halk için isteyenlere karşı  cephe alarak halkın istemlerinde susukun kalmaktan da çekinmeyen bir ikili standa sahipler..
Çıkar doğrultusunda geniş bir düzeye yayıldıkları merkezi yapıda çağ dışı yaklaşımlarını gizliyerek, dünya literatüründeki Liberalizmi kendi hesaplarınca kullanmaktadırlar.  Demokrasi içinde liberallığı  özgürlük mesnedi sayan ve de  bugünkü montaj sanayi imparatorlarının temsilcileri olan siyasiler,  özgürlüğü kendi yöntemlerine esir edebilmenin uğraşı içindeler. Zihinlerinde amaçlarına yönelik özgür serbestik furyasıyla özgür demokrasilerinden söz etmeleri kolay gözükebilir, çünkü halkın bilinç düzeyinin de bunu kolaylaştığını söylemek gerek. Kolaylığın yaratıcısı olan zaman öldürücü siyasiler gün gelecek kendilerinin de bitireceklerdir.
Özgür serbestlikten özgür insan, özgür demokrasiden özgür düşünce doğar. Kişininveye grubun toplumla değil de salt sermayeleriyle  bütünleşmesi, ancak sorunlara gebe toplum tipi yaratır.
Özgürlüğümüze gölge etmesinler başka bir şey istemeyiz.]]
Bir başka yazım ise;
Yöre(Arhavi) insanımın bireysel duruşu başlıklı yazımla adeta 2000’ler sonrasını işaret etmişim:[[ Yörem halkının birey yapısı toplumun genel yapısı ile karşılaştırıldığında farklılığı dikkat çekicidir. Bazı konulardaki düşünsel açıları ile toplumdakı değişiklerini belirler.
Yöremiz halkının yaşantıları toplumsal  yaşantımızdan soyutlanarak değerlendirilmesi ayrımcılık çizgisinde, ‘bilerek veye bilmiyerek’ aşağılama boyutuna çekilmesi yörenin sosoyolojik ve kültürel yapısını bilmemekten kaynaklanmaktadır. Yörenin etnik yapıları, doğrusu; Lazların, Türklerin, Gürcülerin ve Hemşinlilerin kimlikleri karıştırılmaktadır. Örneğin ünlüleri söyleyemeyen Lazlar, Gürcüler ve Hemşinliler ve de ünsüzleri karıştıran  Türklerle ortak ad “Laz” olarak tanımlamaktalar. Öyle ki; Karadeniz Fıkraları denmesi gerekirken Laz fıkraları denerek Rizelinin celdum, Trabzonlunun keldum ağzıyla Laz, Hemişinli ve Gürcülerin çok az kullandıkları Fadime, Temel, Dursun ve İdris üzerinden fıkralar anlatılmakta ve adına Laz fıkraları denmektedir- Ki ilgisi yoktur-  Günümüzde bu yaklaşım gerekli ortak sosyal bilinçlenmeyle çelişen bir yaklaşımdır. Bu süreç içinde ayrıştırıcı bir süeci tetkler.
Ben yine de yöremiz yaşantısının bireysel yapısını özde toplumsal geneleğimizden soyutlamayarak anlatmaya çalışacağım.
Yapılan istatistiklerden elde edilen verilere bakıldığında Türkiye’nin tahsil oranı en yüksek ilçelerden birine sahip olduğumuzu görürüz. Merkezde, yetiştirdiği aydın kişiler övünülecek kariyere ve sayıya sahiptir.
Günümüzde gençlik, üzerinde etkinliğini büyük oranda gösterebilen yerel veya feodal düşünce ve davranışlar içinde yetişmesine rahmen,  Türkiye’mizin  yetersiz de olsa burjuva kültürü yapısına sahip sosyal gelişmişliği biraz daha fazla olan kentlerde yüksek öğrenimi tamalar. Sonrasında, bazıları, dahası adamı olanlar; yine günümüz ekonomik zorunluluklar nedeni ile devlet bürokrasisinin çarkında dönmeye başlarlar. Ekonomik yetersizlikler nedeniyle bürokrasinin dişlerine bazen yüksek öğrenim sürecinde takılırlar.
Kapitalizmin Türkiyem’mizdeki yapısal yetersizliği bazı gençlerimizi olumsuz etkiliyebilmekte ve geleneksel alışkanlıklarını, tutkularını bırakıp kapitalizmin acımasız saldırısında yerel kimliklerini bozabilirler. Yani, ekonomik yetmezlik  içine giren gençlerimizi, kent yaşamının  sosyal yapısı içinde kaybetmekteyiz. Sade ve yalın kişilikleriyle Devlet bürokrasisinde kendine yer edinenler yöremizden tamamen kopma noktasına taşıyanlara rastlamak mümkün. Zaman içinde, hayal ettiklerini  elde edemeyince ilkel bir burjuva hasreti içinde zırvalarlar.
Bu hatalar sadece burokrasi içinde söz konusu değildir. Özel hayatta da  bireyin mücadelesi bazen önceki yaşantılarına tamamen zıt bir şekilde vucüt bulur.
Öğrenciliği ve bürokrasideki  ilk yıllarında belli siyasi sol ve sağ fraksiyon içinde olup, idealist duruşlar sergiliyenler,  zaman ilerledikçe  başlayan ekonomik mücadelede ilkel kapital mücadelesinin esiri olur..
Bu özellikler yöremiz halkının bireysel hataları olarak karşımıza çıkabilmektedir.
Günümüzde halen devam eden bu hatalar yöremiz insanını bakalım ne kadar etkilemeye devam edecektir(20 Şubat 1978)?]]
İstanbul şube dergisinde de Ankara temsilciliği ve muhabiri olarak Recai amca ile bir söyleşi yapmışım; ‘Başkent Notları’ sayfası için:  [[ Toplum düzenimizin odak noktası Ankara..Gün geçmeden birçok sorunlar içerir..Sorunların hallıi muhakkak ki insiyatif gereği yeter dereceye varmamaktır. Kentten köye dek sorunlar kümesinin cevap yeri Ankara…Milii irademizin öz bağrını oluşturan parlamenterleri ile halkın sosyal ve ekonomik isterlerine müspet gereksinmeler doğrultusunda cevap vermeye çalışılır..” girişi sonrası söyleşiye geçtik. Recai amca; Hopa’nın değerli ailelelerinden biri olan Ailefendioğlu ailesinin sevgili kızları Aynur ile evleniyor. Çocukları Can 13 yaşında, Serap 11 ve ve Selda 9 yaşında. Haydarpaşa Lisesi mezunu. 1956 yılında İstanbul Hukuk Fakültesini bitiriyor. Artvin’in ünlü Hukukçusu Turan Yücel’in yanında stajını tamalıyor ve Hopa’da Avukatlığa başlıyor. Amcam Şefik Çorbacıoğlu’da Arhavi’de Avukatlık yapmaktadırlar ve ikisi de CHP’de politika yapmaya başlarlar ve ateşli CHP savaşçılarıdır. CHP’ye 1953 yılında kaydını yaptırır. 20 yıl sonra da Senatör seçilir..
Artvin ve Türkiye duyarlısı birikimli bir hoşgörü ustası idi. Beni severdi, çünkü 1973 seçim dönemindeki “Doğu Gazetesi” yazılarım onu çok etkilemişti. Bir gün amcama sormuş ne yaptığımı..14 Ekim 1973’te o senatörlüğü, ben de 1973-74 ders sezonu Üniversite’yi kazanmıştım. Amcama ısrarla kendisine uğramamı istemiş. Sevindim, çünkü fena halde işe gereksinmim var. Puanım çok yüksek olmasına karşın Gazi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği gece bölümüne kaydımı yaptırdım, çünkü gündüz çalışmak zorundaydım..Uğradım, durumumu anlatmadan önce yazılarımı sakladığını söyledi. İşte o   sakladığı yazılarla 2016’da bir araya geliyorum. Recai amcanın Senato anılarını içeren o dosya’da neler yok ki. İş arayanların dilekçeleri, işe girmesini sağladığı hemşehrilerin teşekkürleri..CHP tüzüğü, Köy-Kent proje çalışmalrı vb..
İşte bu teşekkürler arasında benim teşekkürüm yok. Defalarca yanına gittim, çünkü her gittiğimden sonra falan gün muhakkak gel dedi. Bu falanlar belli ki bana iş bulma olanağı bulma opsiyonlarıydı. Ve bir gün, o falan gün bitti, çünkü beni bir devlet kurumuna gönderdi. Kurumun personel müdürü hemşerimizdi. Bir “Hurriyet” ile ilgili kompozisyon yazmam istendi. Ben de nasılsa CHP iktidarda diye sol yanımı öne çıkararak “Özgürlüğü” işlemeye çalıştım. Ve ben kompozisyon sınavından kaldım, çünkü “Hurriyet” yerine “Huriyet” yazmıştım.. Düşünün, Cumhuriyet gazetesi’nde yazmış ve yerel gazetelerde yazı yazan ve sonrasında Recai amca ile Arhavi dergisi için roportaj yapan ve yazıları çok beğenilen ben onlara göre kompozisyo, Hurriyet’i yazamamış, beğenilmemiştim. Kısacası; benden memur olamıyacağı söylenmişti bana. Bir daha Recai amcanın yanına gitmedim ve bana yapılanı anlatmadım. Gerçi Recai amca da beni aramamıştı.. İşe ancak 1976’da girebilmiştim SSK Personel Dairesi Başkanı Saim Kurt amca sayesinde.
Recai amcayla 10 Yıl sonra işadamı Ali Özkazanç’ın öfisinde karşılaştık. Ecevit döneminin CHP’sindeki efsane Genel Sekreter Müstafa  Üstündağ vefat etmiş. Arayış Dergisi’ndeki yazıları nedeniyle tutuklanan Ecevit hapishaneden yeni çıkmış, kendisinin CHP’yi toplaması için Ali Özkazanç amcanın ofisinde ‘gençler ve kadim siyasetçiler ısrarlarıyla’ ikna edilmeye çalışılıyordu. Biliyorsunuz ikna edilemedi ve sonrası yaşananları biliyorsunuz; 1980’deki CHP’nin faşist Kenan Evren darbesi ile CHP’nin nefesi kesilmişti, bu sahipsizlikle nefesi daha da kısıldı ve günümüzde de devam eden astim hastası yaptılar CHP’yi..
Sorularım genelde Artvin’in sorunlarıyla igili idi. Verdiği yanıtlarda, Karadeniz otoyolundan, Sarp kapısının açılması ve  maden armalarına değinildi. Bunlar CHP’nin projeleri idi. Yani günümüzde Karadeniz’e ve Artvin’in doğasına doğanına zarar verecek şekilde dizayn edilen projeler. CHP eğer bu projeleri uygulamaya koyma şansı yakalasa, bu projeler zararlı projeler olmaktan çıkarılacak şekilde tasarlanırdı..Sınır bölgelerindeki altyapı yatırımlarının yetersizliği sanayi hamlelerini yaşama geçirmediğinden söz etmiştir. Hizmet getirci kamu kurumlarının çalışma yapması için gerekli yatırım bütçelerinin yetersizliğinin yöre insanını, köylüyü işsizliğe iterek iç göçü ivmelendirdiğne değinerek söyleşimizi bitirdik.
Recai amcanın senato çalışma dosyasındaki notlar, belge niteliğindeki yazışmalar, iletişim dökümanları adeta o dönem Türkiyesinin resmi gibi idi. Ve de siyasilerin adeta iş bumla kurumunun TBMM’indeki elemanları gibi seçmenine  yaranmaya çalışan siyasi profil olmaktan çok halkla bütünleşme gayreti içindeki bir siyasi kimlik..
Dosyasında en dikkati çeken belge; Türkiye Ormancılığında yeni yaklaşım Devlet- Halk işbirliği bütününde, “Köy- Kent” projesi çalışmaları doküman belgeleri. Örneğin; OrKop Köy-Kent’te Halk Sektörü…Orkop.I Mudurnu- Taşkesti Köy-Kent’i: Orman Bakanlığı ile Orman köy kööperatiflerinin orman endüstri projeleri’ndeki amaç şöyle sıralanmış: “Tüm köylülerin, kendi köylerinde, tarlalarında tüm uygarlık olanaklarına, ışığa, suya, yola, okula ve her türlü kamu hizmetine, ayrıca üretimini ve gelirini artırabilmesi için gerekli tüm araçlara, gereçlere en kısa sürede kavuşturulması..
Bu amacın gerçekleştirilmesi için ORKOP..Orman Bakanlığı ve Orman Köy Kooperatiflerinin orman endüstri projelerinin ilki olarak sabit yatırım yutarı 67 milyon 361 bin lira olan bir fabrika kurulacaktır.
Fabrika
 1- Fırınlanmış kayın ve  meşe  kerestesi ile parke ve lambri üretecek. 2- 1978’de başlayıp 1981’de bitecek. 3- Fabrikanın kuruluş ve inşaatında yöre halkı çalışacak. 4- Fabrika üretime geçtiğinde tek vardiyada 152, 3 vardiyada 456 işçi çalışacak.5- Fabrika 3,5 yıl sonra kendini ödeyecek6- Üretilen ürünler, açılacak satış mağazasında aracısız satılacaktır.
Ayrıca Orman Bakanlığınca; 1- Tüm köylerin, KÖY-KENT merkezi ile bağlantısını sağlayacak yollar yapılacak.2-Kooperatif üyelerine; 62 milyon 550 bin lira, süt ve besi  sığırcılığı, koyunculuk, tavukçuluk, arıcılık, Alabalık kredisi verilecek. Ayrıca; 1 milyon 330 bin liralık dam örtüsü kredisi, 1 nilyon 067 bin liralık tarımsal araç vegereç için bağış yapılacak ve de ayrıca; yem sanayi, süt toplama merkezi ve soğuk hava deposu için projeler geliştirilecektir. Diğer kamu kuruluşlarınca; 1- 20 köye elektrik sağlayacak 3000 kilovatlık trafo. 2- Tam oluşumlu sağlık merkezi.3- PTT Şubesi. 4- Zirai Donatım Kurumu. 5- Ortaokul binasi. 6- Pratik sanat okulu. 7- Tarim- Kredi Kooperatifi. 8- Ziraat Bankası Şubesi.9- Tanzim Satış Mağazası. 10- Makine parkı kurulacaktır..
Düşünün bu KÖY-KENT Projesi yaşama geçseydi, Türkiye küresel efendinin önüne geçerdi. İstenmedi. Kim tarafından? Küresel efendi ve onun yardakçısı içteki taşeronları tarafından. Çok geçmeden küresel efendinin çocuklarından faşit Kenan Evren’ darbesini yaptı ve ülkeyi bugünlere taşıdı.
Düşünün;
“Türkiye de halen orman rejimi altındaki orman alanları 20,7 milyon ha. olup, ülke alanının yaklaşık %27 sini oluşturmaktadır. Orman alanlarının sadece yarısı normal  verimli orman örtüsü taşımakta olup diğer yarısı üzerindeki orman örtüsü bozuk ve verimsiz durumdadır. Orman alanları üzerindeki toplam odun hacmi 1,2 milyar M3 ve yıllık toplam hacim artımı 34 milyon M3 tür. Türkiye’de kırsal alanda 1965 yılında devletçe uygulanan yurt dışına işçi gönderilmesinde kooperatif kuran köylülere öncelik tanınması yönteminin uygulanması sonucu hızla gelişen köy kooperatifçiliği hareketi, 1974 yılı sonunda yaklaşık 1.000.000 ortaklı 6.000 adet çok amaçlı Köy Kalkınma Kooperatifinin kurulması ile sonuçlanmıştır.
Kooperatif kuruluşunu özendirme motifinin yanlışlığı sonucu zaman içinde bu kooperatiflerin bir kısmı kapanmıştır. Ancak 1970 li yıllarda Orman Kanununun yeniden düzenlenmesi sonucu, sınırları içinde devlet ormanı bulunan Köy Kooperatiflerinin orman ürünleri üretimi yapmaları halinde kooperatiflere sağlanan prim ve kolaylıklar sebebiyle , ormancılık konusunda çalışan Köy Kooperatifleri büyük bir dinamizm kazanmışlardır…
 Önemli bir kırsal kalkınma yöntemi olan KÖY-KENT yaklaşımı; doğal, sosyal ve ekonomik koşullar dikkate alınarak belirli köy kümelerinin oluşturulması, bu küme içerisinde yer alan köyler arasında işbirliği ve eşgüdüm sağlanarak köye götürülecek temel hizmetlerin planlı bir şekilde ulaştırılması, daha sağlıklı bir yerleşim (köy) düzeni oluşturulması, köylülerin yerlerinden olmaksızın kentlerdeki olanaklara ve uygarlık nimetlerine ulaşmalarına yardımcı olunması ve aynı zamanda; yoğun göçün yaşandığı yöre/yörelerde bu göçün tersine döndürülmesi, halen köylerde yaşayan veya köylerine geri dönecek olan insanlara yeni ve alternatif iş olanaklarının sağlanması, atıl durumda bulunan kaynakların bölge ve ülke ekonomisine kazandırılması, yapılacak olan öncü yatırımlarla çalışmaların başlatılması ve halkın katılımı da sağlanarak projeye demokratik işlerlik kazandırılmasını ifade eder………..
KÖY-KENT, Türkiye Cumhuriyeti'nin Köy Ensitüleri Projesi'nden sonraki en kapsamlı kırsal kalkınma projesinin adıdır. Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1969 yılı seçim bildirgesinde yer almış, daha sonra da bu dönemde kurulan Köy İşleri Bakanlığı tarafından benimsenerek geliştirilmiştir. Bakanlığın 1973 yılında yayımladığı raporda, köykent yaklaşımının amacı üç madde halinde özetlenmiştir:
Az sayıda personel ve az yatırımla, en kısa zamanda kırsal kesim nüfusunun tüm gereksinmelerinin karşılanması,
Hızlı nüfus artışının ortaya çıkardığı fazla nüfusun bir bölümü ile işsiz nüfusun köykentlerde iş olanaklarına kavuşturulması,
Böylece, iş olanaklarına kavuşturulan kırsal nüfusun kentlere akımı sonucunda büyük kentler civarında oluşacak nüfus yığılmalarını engelleyerek, sağlıklı kentleşmenin sağlanması.
Bülent Ecevit, KÖY-KENTlerde köylerin değil, hizmetlerin, okulların ve sağlık ocaklarının birleştirileceğini, bir köyün kendi başına fabrika kuramayacağını ama biribirine yakın konumda olan ve emekleri, bilgileri ve maddi olanakları birleşen köykentler sayesinde, köylüler, verimli tarım işletmelerinin yanı sıra, ortaklaşa sanayi işletmeleri de kurabileceklerini, kültür ve spor tesislerinden ortaklaşa yararlanabileceklerini, öylelikle kentlerin tüm olanaklarının köylere de ulaşmış olacağını belirtmiştir.
Köykentler ile, köylünün kalkınması ve kırsal alanların sınaileşmesi için zorunlu olan altyapı ve hizmetlerin köylülere daha kısa sürede ve daha düşük maliyetle sunulabilmesi, böylece, tarımsal sınaileşmenin altyapısının da hazırlanması amaçlanmıştır..
Proje, 1978–1979'da Ecevit başkanlığında, CHP iktidarı döneminde Van ve Bolu'da birer köyde uygulanmaya başlamış ama 1979'da yapılan ara seçim sonrasında CHP'nin iktidardan ayrılması ile sonuçlanmamıştır.
2002 yılında Ordu`nun Mesudiye İlçesi`ni ziyaret eden ve buradaki pilot projeyi inceleyen Dünya Bankası Türkiye Temsilcisi olan Ajay Chibber, Köykent Projesi`ne başlangıç olarak 300 milyon dolarlık kredi yardımı ile başlama konusunda bir karar almış bulunuyoruz[1] demiş ve bu projenin Türkiye açısından çok yenilikçi ve çok önemli bir proje olduğunu düşündüklerini, özellikle kırsal kesimlerde köylülere daha iyi hizmetler getirilmeye çalışılacağını belirtmiştir.
1978 yılında ilk köykent projesinin uygulandığı Taşkesti beldesinde kurulan fabrikada 23 kişi çalışmakta, kooperatif sayesinde orman köylüsü ürünlerini değerlendirmektedir.
1984'de açılan, Taşkesti ve Çevre Köyleri Tarımsal Kalkındırma Kooperatifi'nin çalıştırdığı kereste fabrikası, ikinci dünya savaşı yıllarından kalma bir buhar kazanı ve 1970'li yılların teknolojisine sahip makinelerle üretime devam etmektedir.
Yöredeki dokuz köyü kapsayan projede içme suyundan telefon santralına, kütüphaneden kooperatife, fabrikadan okula eksiksiz bir sosyal ve ekonomik yapılaşma gerçekleştirildi.Proje zamanın Mesudiye Kaymakamı Şafak Başa'nın öncülüğünde, yine zamanın Başbakanlık Müsteşar yardımcısı Selçuk Polat'ın desteğinde bir yıldan az bir sürede tamamlandı.
Cumhuriyet’te, 5 Aralık 2001’de “Köy-Kent Projesi Ütopya mı?” diye bir yazı yazmışım. O yazı benim; aynı zamanda 12 Eyül 1980 sonrası uzaklaştırıldığım memuriyet dönüşüm sonrası yazılan bir yazı idi. Aynı zamanda da; Ecevit’in yazımı okuduktan sonra beni önemli göreve getirmeye karar verdiği, fakat bazı yetkililerin görevi kabül etmediğimi söyleyerek engelledikleri bir yazı idi.
İşte o yazı; “Köy-Kent Projesi Ütopya mı?”:
“Kırsal alan kalkınma projesi olan ''Köy-Kent Projesi'' Sayın Ecevit 'in 1970'ler sonrası düşlediği projelerinin en dikkat çekeni ve somutu... 1978'de ''Van-Özalp Köykent Demetleri Düzeni'' adı altında, Köyişleri ve Kooperatifler Bakanlığı aracılığıyla, başlatılan ''Köy-Kent Projesi'' , dönemin özgün politika karmaşasında ütopik bulunduğu gibi MHP tarafından da proje tasarımının kendilerine ait olduğu savlanarak sahiplenilen bir proje oldu. Yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra tekrar ülke gündemine gelen projenin şimdi de Atatürk' ün projesi olduğu savlanmaktadır. Neymiş efendim, ''Türkiye'de Köy-Kent Projesi'ni ilk olarak Atatürk başlatmış... Hem de 1932 yılında. Projenin adı da 'İdeal Cumhuriyet Köyü' imiş.'' Atatürk'ün projelerini nitelemek ve sınıflandırmak olası mı? Onun nice devasa projelere imza attığını yadsıyabilir miyiz? Köy-Kent Projesi son çeyrek yüzyılda elle tutulur en somut proje olarak karşımıza çıkıyor. İşte biz bu projeden söz ediyoruz. Projenin kime ait olduğu önemli değil! İlle de birine ait olması gerekiyorsa; 1970'ler sonrası gündeme getiren ve yaşama geçirmeye çalışan Sayın Ecevit'tir. Köy Enstitüleri'nden Köy-Kent'e ve KHGM*
Projeye sahip çıkanların yanında, projenin gerçek sahiplerini saptadığını savlayan bazı aydınlar: ''...26 Ekim 2001 tarihi itibarıyla Türkiye'de 35 bin 118 köy var. Ecevit'in Ordu/Mesudiye'de 9 köyü birleştiren Köy-Kent'ini hesaba katarsak geriye 35 bin 109 köy kalıyor. Ecevit aynı hızla kendi projesine devam ederse 5902 yılında Köy-Kent olmamış köy kalmayacak'' yaklaşımıyla projeyle alay etmenin yanında, projeyi ütopik çizgiye oturtmayı da ihmal etmiyorlar...
Açlığın, işsizliğin, yoksulluğun küreselleştiği; egemen küçük varsıl grupla, yoksullar arasında uçurumların oluşturulduğu yaşamımızda ''Köy-Kent Projesi'' ''Köy Enstitüleri'nden'' sonra evrensel bir gereklilik olarak karşımıza çıkan en önemli projelerden biri olduğunu söylersek olguyu abartmamış oluruz. İnsan ayakları üzerine kalktığı günden beri, yani sosyalleşmeye başladığından bu yana, yaşamını kolaylaştıracak düzenlemeler içeren projeler üretmiştir ve üretmeye devam etmektedir. Fakat son yüzyılda gezegenimizde; sosyal yaşama çağın özgün değişim boyutunda yeni düzenlemeler getirecek böylesi projelerin üretildiğine pek tanık olmuyoruz. Emperyalizmin son aşaması küreselleşme saldırganlığında, bu süreci yaşamanın olası olmadığını söyleyebiliriz.
Atatürk sonrası, İnönü döneminde başlatılan ve 1950'ler hükümeti döneminde sona erdirilen ''Köy Enstitüleri Projesi'' dışında mevcut yapıyı olumlu (pozitif) etkileyecek somut proje üretim süreci ülkemizde yaşanmamıştır. Günümüze dek, klasik projeler hariç, toplumun ekonomik ve sosyal yapısına yeni soluk getirecek somut bir projeye rastlamak olası değil. Nasıl ki sanayimizde, yaratıcılıktan uzak montaj sanayii ötesine gidilemediyse, toplumsal yapıyı yeniden biçimlendirecek, çağın özgün yapısıyla örtüşecek projeler süreci ülkemizde yaşanmıyor. Bilinen geleneksel her ülkenin, hatta üçüncü dünyanın azgelişmiş ülkelerindeki yaşatılan projeler sürecidir. Örneğin barajlar, çay, sigara fabrikaları ve karayolu vs'lerle.. ''Ülkemizde projelerin altına imza atılmış, fakat projelerle imza atılmamıştır'' diyebiliriz. Sosyal yaşama yeni düzenlemeler getiren tüm projelerin (kültürel, sanayi, iktisadi ve eğitim) özünde mühendislik/mimarlık bilimi ve disiplini vardır. Doğa ve sosyal yasalar adeta mühendislik-mimarlık dokularıyla örülüdür. Bu nedenle mühendisliği yaşamın hiçbir alanında soyutlayamayız. Köy-Kent Projesi sosyal, eğitim, kültür ve iktisat bilimi ile kurgulanmış bir proje olmasına karşın projenin temel dokusu mühendislik bilimi ve disiplinidir. Böylesi zengin proje kurgusuna, -içerdiği evrensel gereklilikleriyle- günümüz toplum yapısına yenilikler taşıyabilecek proje olarak bakılmalıdır. Salt ülkemizin değil, dünya ülkelerinin kalkınma modeli olarak seçmesi gereken evrensel bir proje...
Köy-Kent tasarımı kırsal alan için bir örgütlenmeler bütünü ve kalkınma önerisi olmanın yanında, bölgesel ve yöresel gelişme projeleri içinde yer almasıyla kırsal alanda bir dönüşüm amacını da taşımaktadır. Ayrıca köylünün üretimini, gelişimini ve verimliliğini arttırarak, yerel değerleri öne çıkararak, çağcıl bir ekonomik ve sosyal yapı oluşumunda, etkin bir proje olarak belirmektedir. Bu nedenle köykentleşme bir gelişme ve kalkınma süreci olarak görülmelidir. Köy-Kent tasarımı ile yerel değerler öne çıkarılıp insan gücü, becerisi ve doğal kaynakları işleme sürecine sokulacaktır.
Eğer kent yaşam kolaylıklarını sağlayacak ''Yol, içme suyu, kanalizasyon, elektrik, telefon, okul, sağlık ocağı, spor sahaları, yöre becerilerinin işlendiği atölyeleri ve itfaiye hizmetlerini'' Köy-Kent örgütlenmeler bütünü ile kırsal alanlara taşırsanız, yerel değerlerin yanında büyük kent kirliliklerinin/çürümüşlüğünün de önüne geçecek bir süreci ivmelendirerek iç göçün önüne geçecek ve onu durduracak süreci başlatmış olursunuz. Ordu'nun Mesudiye ilçesinde somutlanan böylesi evrensel proje için Dünya Bankası Türkiye Temsilcisi Ajay Chhibber, ''Proje fikrini yakından inceliyoruz... Hayali bir proje değil. Aksine uygun bir proje. Desteklemeyi düşünüyoruz. Dünyanın çoğu bölgesi için kalkınma modeli olabilir..'' diyorsa, böylesi bir projeyi ülkemizde değil, tüm dünya ülkelerinde yaygınlaştırmak gerektiğini düşünüyorum. İşte bu proje ile imza atılır. Marifet, bilinen klasik projelerin altına imza atmak değil, dünyanın yapısallığını yeniden biçim lendirecek projelerle imza atmaktır. Bu süreci bana göre Atatürk başlatmıştır. Sayın Ecevit de günümüzde proje ile imzasını atmıştır. Önemli olan Sayın İnönü'nün Köy Enstitüleri'yle attığı imza gibi yok edilmemesidir. Her şeyin olduğu gibi yaratıldığı ve öyle kalacağını söyleyen metafizik düşünceden kendimizi soyutlayıp doğada sürekli bir değişim ve evrim bulunduğunu savunan diyalektik yaklaşımı; dünyanın özgün gelişim istemine oturtabilirsek böylesi evrensel projelerle imza atmayı yaygınlaştırabiliriz. Fakat ülkemizde böylesi evrensel süreci ivmelendirecek kurum olan Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü'nü (KHGM) kaldırmayı düşleyen mantıkla, bu evrensel düşü yaşama geçirmek pek olası görülmüyor... Dünya Bankası yetkilisi Köy-Kent Projesi'ni finansman boyutunda destekleme sözünü verirken IMF dayatmasıyla; bu alanlardan çekilme projeleri geliştirerek KHGM ile birlikte Köy-Kenti de yok etmek çelişki değil mi?
Sonuç:
Evet önemli olan düşüncelerin altına imza atmak değil, düşüncelerle imza atmaktır. Ülkemizde Köy-Kent Projesi ile yapılan budur ve bu imzayı atan da kim ne derse desin Sayın Ecevit'tir...

Devletin kırsal kesimdeki tek örgütlü yapısı olan ve merkezi demokratik yapının en güçlü örgütü KHGM'nin yanlış yerinden yönetim (desantralize) anlayışla ve IMF dayatmalarıyla yok edilmeye çalışılması düşündürücüdür. Köy-Kent Projesi'ni yaşama geçirecek demokratik merkezi yapının kırsal alandaki en güçlü örgütü KHGM'dir.
Böylesi evrensel projenin ivmeleneceği süreçte KHGM'yi yadsımak, beraberinde Köy-Kent'i yadsımayı getirecektir. Bu süreç aynı zamanda Köy Enstitüleri'ni kapatan mantığın kurumsallığını gündeme oturtacağı için olgunun tüm boyutlarıyla yeniden ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Eğer salt baraj ve benzer klasik projelerin altına imza değil dünyanın kimliğini iyileştirecek evrensel projelerle imza atmak istiyorsak böylesi kurumları, değil yaşatmak yaygınlaştırmanın savaşımını vermeliyiz(KHGM (Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü) ”
Bir diğer belge; yukarıda Çay’ın bölgemizdeki geçmişine kısaca değindiğim, Prof. Dr. Şevket Raşit Hatipoğlu’nun 1939’da yazdığı ve Rize Köylüsüne armağan ettiği; “Türkiye’de Çay İktisadiyatı(Ekonomisi)” adlı kitaptır.
Kitabın Ön sözünde şunu söylüyor: “Türkiye’de çay işi memleketin tabii varlıklarını istismar(işletme) ve memleket ziraatının çeşitlendirilmesi bakımlarından bizi öteden beri alakalandırıyordu. Bunun yanında son zamanlarda ökonomi(ekonomi olacak) politikamızın “Kendi kendine yetme=Autarche/otarşı- Asya tipi ekonomik yöntem” yönünde inkişafi(gelişim), muhtaç olduğumuz çayın memleket için yetiştirilmesini bir mesele olarak ortaya çıkarmıştır; bu da bizim çay işi ile olan alakâmızı daha ziyade kuvvetlendiriyordu…Fakat Türkiye’de Çay işinin bizim için büsbütün aktüel(güncel) oluşu, Ziraat vekili Muhsın Erkman’ın 1935 yılında Karadeniz kıyılarında yaptığı tetkik sayahati ile başliyor..” Burdan anlıyoruz ki; CHP içinde halktan yana projeler üreten, birilerini değil toplumu varsıllaştırmaya niyetli insanların ön planda olduğu görülüyor. Ki bu felsefe Atatürk’ün bıraktığı miras idi. Bu miras üzülerek belirteyim ki; mirasyediler tarafından tüketildi, bitirildi, çok partili dönem sonrası iktidara gelen, Adnan Menderes ve Celal Bayar gibi sağcı politikacıları tarafından..
Şevket Raşit Hatipoğlu, (10 Ağustos 1898- 12 Kasım 1973), İzmir- Menemenli Türk devlet adamı, akademisyen.
VI. dönem (ara seçim) Afyonkarahisar, VII., VIII., XII., XIII. dönem Manisa milletvekili olarak TBMM’de yer almış; 13., 14. ve 15. Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinde Ziraat Vekili (Tarım Bakanı), 27. hükümette Milli Eğitim Bakanı olarak görev yapmış bir siyasetçidir.
"Türkiye'de Çay İktisadiyatı" başlıklı kitabı ile çayın Türkiye’de üretiminin ekonomik şartlarını araştırdı. Türk çaycılığının kurucularından birisi kabul edilir.      
1936 yılında devrin Ziraat Vekili Muhlis Erkmen'le Rize’ye yaptığı tetkik gezisinden sonra çay konusunu araştırmakla görevlendirildi. Bu görev, onun Rize köylüsüne ithaf ettiği “Türkiye'de Çay İktisadiyatı” adlı kitabını yazması ve Tarım Bakanlığı'na sunması ile sonuçlandı. Kitaptaki önerilerin uygulanmaya konması, Türkiye'de çay üretiminin yerleşmesinde önemli rol oynadı. Hatipoğlu bu araştırmayı yapmakla yetinmeyerek Tarım Bakanlığı ve hükümet nezdinde de ısrarlı çalışmalarla çay işinin yeniden ele alınmasında baş rolü oynamıştır. Fakat yıllar sonra, yine yukarıda değindiğim gibi Turgut Özal döneminde çay bahçeleri sökülerek Kivi ekimi yapıldı ve Çay’ın işlevini zedeledi…
Hatipoğlu; Sürekli CHP’den milletvekil seçildi. 1942-1946 yılları arasında Tarım Bakanı olarak görev yaptı. 4486sayılı kanunla Teknik Tarım ve Teknik Bahçıvanlık Okulları açılmasını sağladı. 4604 sayılı kanunu çıkartarak, Türkiye Ziraî Donatım Kurumu'nu kurdu.
En önemlisi; 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ile 5000 dönümden fazla toprak sahiplerinin topraklarını kamulaştırarak topraksız çiftçiye dağıtmayı sağlamak istedi ancak kanun uygulamaya geçmedi..Geçmedi, çünkü CHP içindeki toprak ağaları bunu engellediler; Başta batının tek ayakta kalmış ağası, kendisi gibi Ege’li Adnan Menderes ve diğerleri tarafından. Ardından çok partili döneme geçiş ve CHP içindeki toprak ağalarının, dahası sağcıların kurduğu Demokrat Parti iktidar yapıldı ve Güney Doğu feodal yapısı olan ağalık düzeni kendini koruyarak ülkenin bugünkü Güney Doğu savaşının kaynağı oldu. İşin üzücü yanı, aynen Dersim katliamını CHP’ye yükleyenler, toprak reformunun da CHP önledi diyebilmekteler ve bugünkü CHP çıkıp, “İyi, toprak reformunu madem CHP engelledi gelin, biz CHP olarak engellemekten vazgeçiyoruz, şu toprak reformunu yapalım” diyemiyor..
Temsilciler Meclisi'nde Manisa İli temsilcisi olarak yer aldı (6 Ocak 1961 - 15 Ekim 1961). 1961 yılı seçimlerinde yeniden Manisa milletvekili seçildi. 1962 -1963 yıllarında Millî Eğitim Bakanı olarak görev yaptı. Manisa milletvekilliği görevine XIII. yasama döneminde de devam etti.
CHP TÜZÜĞÜ VE GENEL SEKRETERLİK
Recai Amca’nın arşivinden çıkan not ve kitapçıklar, hatta haritalar çok. Bunlardan biri de; “1976 Cumhuriyet Halk Partisi Tüzüğü(Ön Tasarı)” adlı kitapçıktı. Ki bu tüzük kabül gören bir tüzüktü. Kitabın sağ alt köşesinde; Recai Kocaman yazılı..
35. Madde dikkatımı çekti: “Genel Sekreterlik, Genel Yönetim Kurulunca üye tam sayısının salt çoğunluğuyla seçilen Genel Sekreter ile, Genel Başkanın onayı alınarak Genel Sekreterce seçilen en çok 4 Genel Sekreter Yardımcısından ve Genel Saymandan oluşur..Genel Sekreter, Genel Yönetim Kurulu karalarının oluşturulması için gerekli çalışmaları ve temasları yapar, raporları hazırlar. Kurul kararlarını ve görevlerinini yerine getirilmesini sağlar. Genel Sekreterlik, Parti örgütününü başvurma ve haberleşme yeridir.. Genel Başkanlık adına Partiyi mahkemelerde, Devlet daire ve kuruluşlarında, özel ve tüzel kişilerle ilişkilerde Genel Sekreter temsil eder. Yazılı olarak görevlendireceği yardımcıları da bu temsile yetkilidir..Genel Sekreterin bulunmadığı durumlarda, görevlendireceği bir yardımcı kendisine yardımcılık eder..Genel Sekreter, Genel Yönetim Kurulu üye tam sayısının salt çoğunluğunun karar ile görevden alınabilir..”
Görüyoruz ki, güçlü bir Genel Sekreterlik var. Aslında bından önceki tüzükte daha güçlü bir Genel Sekreterlik olgusu vardı ve bu güçlü Genel Sekreterliketkisi büyük oranda işlevini kaybetse de son olarak Genel Sekreterlik görevi  Bülent Ecevit’i göreve getirebilmişti. Süreç içinde Genel sekreterlilik güçlü işlevini yitirdi ve bugünkü işlevsiziliğine geldi..Yani temsil işlevi yok edilerek, protokol refakatçısı konumuna getirildi..
Tüm bu aksayanlar yanları işleyen ve acilen bu bağlamda tüzük kurultayının gerekliliğini vurgulayan yazılarımı içeren link: http://blog.milliyet.com.tr/chp-yi-ve-kilicdaroglu-nu-siyasi-baronlar-yavas-yavas-bitiriyor/Blog/?BlogNo=472885
Türkiye'nin siyasal tarihinde çağdaş anlamda partileşmenin başladığı  II. Meşrutiyet(23 Temmuz 1908) döneminde, dahası; Ka-nun-ı Esası'de  yapılan köklü değişikliklerin(1909) ardından ilk yasal partiler ortaya çıkışı ve 1913’te kurulan İttihat ve Terakki Fırkası(partisi)’ından bu yana,  Türkiye’deki siyasal partilerin lider merkezli partiler olduğu görüyoruz. Salt partilerde değil, Sivil Toplum Örgütlerinde, Meslek Odalarında, Vakıflarda ve Futbol kulüplerinde böylesi egemen lider anlayışı devam etmektedir. Ki bu yapı, Osmanlı döneminden günümüze taşınan otoriter iktidar anlayışıdır.
Bunda, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e geçen süreçte, yüzyıllar boyunca devam ede gelen otoriter iktidar yapısının rolü büyüktür. Geleneksel toplumlarda/tarım toplumlarında, iktidar kişilere/hanedanlara dayandığı için, “kişi” (padişah, kral, imparator vs.) son derece önemlidir. Türkiye; üst yapıda “cumhuriyet” yönetimine geçmekle beraber, toplumsal ve ekonomik yapı açısından geleneksel toplum özelliğini koruduğundan ve modern topluma tam olarak geçilemediğinden liderlerin önemi günümüze kadar azalmadan devam etti ve etmektedir.
Türkiye’deki siyasal partilerin liderleri genellikle karizmatik liderlerdir.
Geçmişten günümüze bu özellikle belli ölçüde azalma eğilimleri gösterse de, karizmatik liderlerin Türk siyasal yaşamındaki etkisi son derece belirgindir. Bu durum, doğal olarak CHP için de geçerlidir. CHP’nin ilk genel başkanı Atatürk ve ikinci genel başkanı İsmet İnönü, karizmatik liderlerin tipik örneklerindendir. 1970’li yılların başında İsmet İnönü’yü devirerek CHP genel başkanı olan Bülent Ecevit de karizmatik bir liderdi. Burada, “liderdi” diyoruz, çünkü bugün bu özelliğini büyük ölçüde yitirdiği görüşündeyiz.
Karizmatik lider yapısı ve liderliğe verilen aşırı önem, parti içinde demokrasinin gelişmesinin önündeki en büyük engellerden biridir. Liderler, genelde “tek adam” davranışı içine girmekte; bu da parti içi demokrasinin filizlenmesini güçleştirmektedir. Türk siyasal partilerindeki lider hegemonyası nedeniyle, parti içi demokrasi sığ ve yetersizdir. Liderlerin etrafından oluşan klikler, çıkar grupları ve “yağcılar”, liderleri öyle bir dolduruşa getirmektedir ki; liderler, kendileri olmadan ülkenin ve partinin ayakta kalamayacağı “vehmine(Kuruntu; Olmayacak bir şeyin olacağını sanma)” (!) kapılmakta ve kendilerinin ülke için ne kadar gerekli ve vazgeçilmez oldukları(!?) düşüncesi egemen olmaktadır. Bu da, liderleri kalıcılaştırmakta ve demokrasimize büyük zarar vermektedir. Beraberinde de Lider erkine tapınmayı getirmektedir..  Söz konusu nedenlerden ötürü, Türk demokrasisini “Şark demokrasisi” ya da “Arabesk demokrasi” olarak nitelemek mümkündür. Liderin, aşırı derecede önemsendiği ve kutsandığı bir ortamda; kamuoyu liderleri “iyi diktatör” ve “kötü diktatör” olarak ikiye ayırmaktadır. Bu ayrımı yapan kamuoyu, “diktatörlük” kavramının olumsuzluğu üzerinde durmadığı gibi, “iyi diktatör”leri daha az kötü bulmaktadır. Halbuki, birer diktatör gibi davranan parti liderlerinin önünü tıkadığı parti içi demokrasi olmadan, ülkede demokrasi olabilir mi, sorusunu kamuoyu yüksek sesle sormak zorundadır. CHP, tarihsel geçmişi ve köklü birikimi dolayısıyla var olan siyasal partiler içerisinde, parti içi demokrasiyi en fazla işleten partidir. Ancak, parti içi demokrasinin işlerliği son yıllarda, eskiye oranla bir hayli zarar gördü. Bunda, parti liderinin otoriter tavırlarının büyük rolü vardı.
Bu nedenle; 12 Şubat 2012’deki yazımı 13 Şubat 2017’de güncelledim..
Lider Onaran Değil, Altı Ok Bütününde Parti Politikalarını Onaran Tüzük Gerekir:
Türkiye'de birkaç kişi düşünür, birkaç kişi siyaset yapar, birçok kişi peşinden gider. Ben bir çok kişden biri olarak diyorum ki:
Tüzük kurultayları bitiyor, tartışmalar bitmiyor.
CHP’nin Genel Başkan’a gereksinimi yoktur, aksine; CHP’nin sadece ‘yönetim yapısını besleyecek’ güçlü bir Genel Sekreter örgütlenmesine gereksinimi vardır.
Demokratik tüzük; refakatçi-karşılayıcı-ağırlayıcı  kimliğinden soyut, güçlü lider ve güçlü parti politikaları için etkin, üretken ve yaratıcı, savaşçı bir Genel Sekreter yapısını’   temel koşul alan tüzüktür.
Bu nedenle, öteden beri söylendiği gibi; ‘Olağanüstü tüzük Kurultayı’ndan çok, İl, İlçe örgütleri bütününde partiye kayıtlı üyelerin görüşlerini içeren  uzun soluklu  olağan tüzük kurultayı kesinlikle yaşama geçirilmelidir. Böylesi bir süreç; demokratik tüzük sürecidir.
Yapılması gereken  tüzük kurultayı ile parti yapısında değişiklikler içeren inşa süreci işletilmeli. Spontane maddelerle yapılacak tüzük kurultayı; ancak, CHP’nin var olan tüzük gereksinimini,  grup gereksinimine indirger ve  toplanacak olağan kurultayda karşıtların   avantaj elde etme savaşına dönüşür.
CHP’nin demokratik tüzüğü, salt CHP’nin demokratikleşme belgesi değil, Türkiye’nin demokratikleşmesinde de etkin bir belgedir. Bu nedenle olguyu Türkiye geneline yaymak için parti kayıtları yaygınlaştırılmalıdır.
                                                                          
CHP acımasız dış saldırılar karşısında bir bütün olması gerekirken, CHP’nin  tüzük üzerinden kendi kendine saldırması talihsizliktir. Özellikle iktidar yandaşı TV kanallarında, CHP içindeki karşıtların bir çatışma içine girmesi ve “İşte CHP bu” demek isteyenlerin bir oyunu olduğunu algılayamamak yanlışların en büyüğüdür.
 Kurgu siyaset, uzlaştırıcı ve kucaklayıcı olmayan  seçmeci-eklektik siyasetin kapısını aralar ve emperyallerin çıkarlarına özdeş anlık siyasetçileri egemen kılar ve de bağdaştırıcı seçenek siyasetin gerilimini düşürerek süregelen durumu, yani statükoyu  besler.
 Siyaset bilimi, monistik, yani  gerçeğin tek olması öğretisi değildir. Daha açık söylemle; Siyaset, salt bir teori veya değere inanış değildir, çünkü bunun politik  yansıması, tek güç, yani totaliter duruştur.
Genel Başkanı onaran demokratik tüzükten çok, oligarşik lider çatısını öne çıkarmama adına; CHP’nin 6 okunu onaran ve dünyanın özgün gelişim ve değişimine uyarlayabilen bir demokratik tüzük öne çıkarılmalıdır.
Recai amcanın, birkaç not dikkat verici ve ilginçti benim için:
Örneğin;
11 Haziran 1974 tarihli Doğu gazetesine iliştirilmiş tarihi okunamayan, CHP Arhavi İlçe Başkanı; Dursun Karaosmanoğlu’nun Recai amcaya  çektiği bir telgraf var: “Sayın Recai Kocaman Artvin Senatörü- Ankara
Emektar başkanımız Avukat Aydin Zaim parti başkanlığından istifa etti. Bütün yönetim kurulu ve halkı parti başkanımızın peşinden gitmeye hazırız. Gerekli yerlere derhal müracaat etmediğinden partimizi çökmüş kabul etmeni rica ederim. CHP Arhavi İlçe yönetim kurulu Başkanı Dursubn Karaosmanoğlu..
Nedenini bilmiyorum, fakat parti içi çekişmenin örneği olması bağlamında düşündürücü..
Bir başka belge. “TBMM Dilekçe Karma Komisyonu’na sınulmak üzere TBMM Başkanlığına- Ankara” başlıklı Mesut Balmumcu’nun dilekçesi. Dileçenin konusu; KTÜ’den tek bir dersi verememesi nedeniyle, son sınıf sınavları sonrası öğrenciliği sonlandırılan Mesut Balmamumcu’nun dramı..Mesut Balmumcu; 1970-71 ders yılı başında, Karadeniz Teknik Üniversitesi İnşaat ve Mimarlık Fakültesi’nin İnşaat Bölümünü kazanmış ve kaydını yaptırmış. 1973-74 ders yılı, yani son sınıfı tamamlamış. Tamamlamış ama tek dersi verememiş. O ders de 1971-72 ders yılı ikinci sınıfta okunan “Dinamik Dersi”. Vesselam kısa kelam; Mesut Balmumcu 7 kez sınava giriyor, başarılı olamıyor ve okulla ilişkisi kesiliyor. Düşününü 4 yılda 50  dersin ‘Bitirme ödevi dahil 49’undan geçmiş, ama bir tek Dinamik dersine takılıyor. Burada ben suçu Mesut Balmumcu’da değil KTÜ ve öğretim görevlilerinde bulurum. Madem bu öğrenci başarısız neden 49 dersten başarılı gösteriyorsun- geçiriyorsun!?  Dinamik dersi İnşaat Mühendisliği displini içinde çok gereken bir ders olmamasına karşın, belli ki ders hocasının dersini önemsetme kompleksi nedeniyle böylesi bir süreci yaşatmış Mesut Balmumcu’na..
Mesut Balmumcu’nun babası Arhavi Ziraat Müdürü Necdet Balmumcu Recai amcaya, Arhavi, 28.4.1976 günü  “Unutulma kardeşim Recai bey” başlıklı bir teşekkür yazısı yazıyor VE teşekkür ediyor. Yazının şu bölümleri dikkatimi çekiyor; “Bunun için bu hazin ve acı olayı sanki bir evladın maruz kalmış gibi her işinize tercihen bütün imkanlarınızı kullanarak, kanunun 1976 Mayıs ayı içinde çıkacak şekilde harekete geçmenizi hatırlatmak istedim..Bundan eminim fakat bir baba olarak endişelendiğim için bu mektubu yazıyorum..Arhavi’de ve Hopa’da kayda değer bir havadis yoktur. Sadece lokantacı Canti Mehmet ve çocukları kendi komşuları olan Kuledibi mahallesinden Aydın isminde bir delikanlıyı kendi arabaları içinde boğarak hunarca öldürmüşlerdir. Şahit olmadığı için Artvin ağır cezaya göndermişlerdir. Kesin deliller var fakat şahit yoktur. Araba içinde öldürüldükten sonra Arhavi ile Peronit arasında denize atmışlardır. 3 gün geçtikten sonra balıkçılar tarafından  görülmüştür.Sadece Mahmet(Satılmış) Canti’nin çocuğu ağır cezaya gönderilmiştir..Necdet Balmumcu”
Son bölümü gereksiz buldum. Canti Mehmet’in çocuklarından Canti İlhan ağabeyim Necati Çorbacıoğlu’nun arkadaşı idi ve çok sevecendi. Ağabeyi Canti Ahmet külhani idi ve Aykut Kurtoğlu ile yaptığı kavgada yaşamını yitirmişti.
Mektubun sol ucuna Recai amca özel kalem müdürüne “müjdeleyin” notu koymuş.
Müjde verilmişti; 2016’da PTT Genel Müdürlüğü tarafından uygulanmaktan kaldırılan, mektup niteliğindeki ELT telgrafıyla. Telgraf Ziraat Bankası Müdürü Hopal Necdet Balmumcu’ya göndermiş(Telgraf ve Telefon 265 nolu alındısı, Kelime 71. Ücret 16.50 Krş). Telgraf detaylı bir müjde  için mektup uzunluğunda yazılmış: “ Cumhuriyet Senatoso Özel. ELT.  Sayın Necdet Balmumcu Ziraat Bankası Müdürü ARHAVİ. Komisyon mesud’un istemi hakkında 23.6.1976 gün ve 4269 sayı ile meclisin lütüf(önem verme) ve atifeti(iyilik) olarak bu dersten bir sınav hakkı daha verilmesi şeklinde karar vermiştir. Stop..Bir aylık itiraz süresi meclis tatili nedeniyle 22 Kasım’da dolacaktır. Karar böylece kesinleştikten sonra adresinize tebliğ edilecektir. Mesut bu kararla okuluna başvurarak yeni sinav hakkını kullanabilecektir. Stop..Durumu müjdeler saygı ve sevgiler sunarım. Recai Kocaman”
Recai amca, karşı tarafı bir an önce sevindirmek için mektup işlevli Telgraf çekmekten yüksünmemiş. Bu da onun duyarlılığını gösteriyor.
ELT’yı asırdır kullandık, fakat ne olduğunu bilmiyoruz. Neyi kullandığ bilelim:
Evet, ELT..ELT(emergency locator transmitter); telekominikasyon düzeni. Dahası; Üç çeşit telgrafın mektup olanı: ELT (Mektup. Klasık mektuptan çok daha hızlı ulaşır) Acele, Yıldırım. Acele ELT nin üç misli, yıldırım da ELT nin beş misli olarak ücretlendirilir idi.  Günümüz telekominikasyon sistemiyle ELT’yi karşılaştırdığınızda karşılaştırdığınızda çok ilkel bir iletişim aracı olduğunu düşünebilirsiniz. 2016’da kaldırıldı. Bence halka yakın bir iletişim aracı olarak korunup geliştirilmeli idi. En azından ölen mektup tekrar canlandırılabilirdi. Evet, dün veri aktarma düzeneği ELT(acil durum tespiti için kullanılan tüm telsiz göndermeçleri- emergency locator transmitter), bugünkü veri aktarma  telekominikasyon düzeneği(hızlı internet dolaşımı) LTE (Long Term Evolution- Uzun Süreli Gelişim) 3G’nin çağ atlamış hali yani 4.5G demektir. Peki 4.5G ne demektir? LTE (4G) ne işe yarıyor?
LTE, önceki 2G ve 3G teknolojilerine göre daha hızlı veri aktarma platformudur. Daha basit bir tabirle 4.5G bağlantısını yüksek hızda mobil cep internet olarak adlandırabiliriz. 3G ile 4G’yi kıyasladığımızda 10 kat daha hızlı internet sunan bu teknoloji sayesinde telefondan daha hızlı internet dolaşımını gerçekleştirebilirsiniz.
Evet, Mesut sonrasında ELT mektubuyla mesut haberi alıyor ve okulunu bitiriyor.
Mesut’un mesut olduğu süretçe mesut olmayan biri vardı, o da ben..
Evet; Mesut’un okulu bitirdiği 1973-74 ders yılında Ankara Gazi Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık  Fakültesi İnşaat Mühendisliğin kazanmış, yüksek puana sahip olmama karşın, ekonomik nedenlerden dolayı ‘Gündüz iş bulurum amacıyla’  5 yıllık gece bölümüne kaydımı yaptırmıştım..
Kendis amcam Şefik Çorbacıoğlu’na ısrarla yanına gelmemi söylemesine ve de umudum Recai amca olmasına karşın çekinerek sevgili kuzenim Celal Toraman ile  gittim. İşte o gidişimle “Bugün git yarın gel”’ler başlamıştı. Kaçıncı olduğunu değil de son gidişim olduğunu anımsadığım gidişimde beni; Türkiye Cumhuriyeti Karayolları Genel Müdürlüğü(TCK)’nde Personel Daire başkanı ve onun şube müdürü Arhavili Vedat Şeşen’ın yanına gönderdi. Yukarıda değindiğim gibi beni soğuk karşıladılar. Yüz ifadeleri okunabiliyordu. Yüz ifadelerini okumam beni ürkütmüştü, çünkü bana adeta “Neden geldin buraya?!” der gibiydiler. Gerçekten bir suçlu imişim psikozuna, dahası o an adımı sorsalar yanıt veremiyeceğim durumuna düştüm. Öfke ve ürkeklikle harmanlanmış durum..” Hürriyet-Özgürlük” ile ilgili kompozisyon yaz dediler. Oturdum daire başkanın toplantı masasına başladım yazmaya. Bu bir sınavdı..Özde solculuk var ya..Üstelik CHP iktidarda, dahi sevgili babam Nihat Çorbacıoğlu GES-İŞ Başkanlığı ve de TİP Sansun  İl Başkanlığı yapmış..Demem o ki  Sosyalistiz hani.. Ve, ogünün koşullarındaki emek ve özgürlük bütününde dilimizin döndüğü  aklımızın hız verip kalemimizin yol aldığı kadar, Emek esaslı düşünce özgürlüğünü işledik..Sınav bitti kağıdım okundu ve anında  canıma okundu..Sen memur olamazsın dediler..Vedat Şeşen ağabey gerçekten üzüldü, çünkü başkanı çok ısrarlı ve kararlı bir şekilde memur olamıyacağımı söylüyordu. Nedeni; “Hurriyet’i” “Huriyet” yazmam. Aslında ben biliyordum, yanlışlık Hurriyet’te değil, Hürriyet’i algılayışım Başkanı rahatsız etmişti. Duğrusu neyi yazdığım için neyi istemedikleri gün gibi ortadaydı..
Bir daha Recai amca’nın yanına gitmedim. Gitmedim, çünkü; “Sen ki, gazeteler yazı yazan, Üniversite’yi ilk sıralarda kazanan biri Hurriyet’i nasıl yazamaz, yazıklar olsun..Beni de rezil ettin” şeklinde çıkışır korkusuna kapıldım diyelim..Olguyu, Celal Toraman kardeşime çok sonraları anlatınca  bana düşündüğüm korkuların tersini söyledi: “Sen ki, gazeteler yazı yazan, Üniversite’yi ilk sıralarda kazanan biri olarak, Hurriyet’i yazamadı diye nasıl işe almazlar, yazıklar olsun..Beni de rezil ettin,ler, gel oraya gidiyoruz..” diyerek seni kendi elleriyle işe koyardı..Doğru, fakat ben nasılsa Recai amcaya durum anlatırlar ve de yeni bana da yeni bir sınav hakkı veririler ve Mesut gibi mesu-mesut işe başlarım diye düşündüm..Arayan olmayınca da 2 yıl sonra Arhavi Kültür Yardımlaşma Genel Sekreteri olduğum anda, aramızdan çok-çok erken ayrılan güzel insan Dernek başkanı ve SSK müfettişi  Metin Özikinci aracılığıyla SSK Personel Daire Başkanı Saim Kurt amca beni işe aldı..
Kendi kendime komplo senaryolarımı genişletir oldum; Önce sol dille Hurriyet’i anlatmama bağladım işe alınmamayı. Çok sonraları da; Ben Doğu Gazetesinde 14 Ekim 1973 seçimleri öncesi yazdığım yazılara bağladım. Yazını birinde, Üniversite kapılarında sefilleri oynayan öğrencileri esas alarak, Adalet Partisi’nin eğitim sistemini eleştirmekle kalmamış, Artvinli Orman Bakanı Osman Sabit Avcı’ya sitem etmiştim; “Seçim vaadiyle her İlçe’de Tarım ve Teknik Mesleki Liseler açılmaz, onun yerine Klasık Liseler açılırsa ve buna da Orman Bakanu Artvin bazında öncülük ederse, o Klsık Liseler’de çağdaş ilkelere bağlı öğrenci değil, orman ilkelerine bağlı kereste yetişir” şeklinde hadımı aşmıştım. Ve de Bizzat sayı Osaman Sabit Avcı  kocaman rahatsızlığını Recai Kocaman amcaya ve Şefik Çorbacıoğlu amcama iletmişti..
Düz mantığım devreye girdi; Karayolları Genel Müdür’ü Atalay Coşkunoğlu AP Süleyman Demier iktidarı döneminden kalma, önceki TCK Genel Müdürü Servet Bayramoğlu İstanbul milletvekili olrak TBMM’inde, Osman Sabit Avcı da Artvin Milletvekili olarak TBMM’inde. TCK personeli tümüyle AP iktidarının, sen Karayollarına nasıl yol alırsın ki? Tabi ki seni işe almazlar..
O dönem “Türkiye Cumhuriyeti Karayolları Genel Müdürlüğü(TCK)” görevinde olan ve 14 Ekim Milletvekili seçimlerinde stanbul milletvekili seçilen Artvin-Borçkalı  Servet Bayramoğlu (1965-1969)’nun yerine TCK Genel müdürlüğne Erzurum- Oltu’lu Atalay Coşkunoğlu(1969-1974, 1984-1991, 1991-1992) getirilmişti. Süleyman Demireli’in prenslerinden idi. Ve 14 Ekim 1973 senesinde Artvin Milletvekil, olan Osman Sabit Avcı’nın dava arkadaşı idi.  80 sonrası da ANAP iktidarının karayolları genel müdürü oldu. Özal'ın çook sevdiği adamlardan biridir. Erzurum ili Oltu ilçesi Ardos köyünden. Bütün akraba-eş dostunu karayollarına işe aldığı, hatta Türk-İş başkanı olan Bayram Meral'ı da işe alan kişi olduğu savlanır.  Belli ki beni almayacak, çünkü CHP iktidarda, fakat tüm üst ve alt düzey bürokratlar Süleyman Demirel’in. İki önemli bürokratı da milletvekili; biri Servet Bayramoğlu, diğeri Osman Sabit Avcı- Ki Avcı olanı bana öfkeli de.. 
Melih Aşık köşesinde Atalay Coşkunoğlu’nu  yazıyor: "Türkiye'nin en zengin bürokratı ya da bir başka deyimle türkiye'nin işini en iyi bilir bürokratı, eski karayolları genel müdürü atalay coşkunoğlu 7 milyon dolar haksız kazanç elde etmekten 3 yıl hapse mahkum oldu. elde ettiği haksız kazancın elinden alınmasına karar verildi. Atalay Coşkunoğlu, Turgut Özal, tarafından göreve getirilmiş bir bürokrattı. düzenlediği her ihaleden turgut özal haberliydi. Dolaysıyla... 3 yıl hapis ve 7 milyon dolarlık para cezasını öngören son ihalenin tek başına atalay coşkunoğlu'nun üzerinde kalması hakkaniyete pek sığmadı. Çünkü götürülen paranın en az yarısı başka ceplerde(1996)..."
Birinci ve ikinci Boğaz köprüleri yapılırken Karayolları Genel Müdürü olan Atalay Coşkunoğlu: Üçüncü köprü güzergâhı uygun değil. İstanbul trafiğine hiç katkısı olmayacak. Büyük orman tahribatına yol açacak, buralardaki yerleşmeleri devlet önleyemeyecektir. Bu, Türkiye'deki siyasetin bir gerçeğidir(30 Mayıs 2010) çıkışı ban pek inandırcı gelmemişti.. Karayolları Genel Müdürlüğü yaptığı dönemde haksız servet edindiği gerekçesiyle hakkında dava açılan ve 3 yıl hapis cezasına çarptırılan Atalay Çoşkunoğlu dün tahliye oldu. ‘‘En zengin bürokrat’’ olarak anılan ve cezaevinde sadece 7 ay yatan Coşkunoğlu çarptırıldığı 14.4 milyar liralık para cezasından da tek kuruş ödeme yapmadı(16 Mart 1998).
İşe alınmayışımdaki kuşkuyu daha ileriye taşıdım; CHP kendi dışındaki sola karşı, örneğin TİP’e  senin baban TİP Samsun İl sekreteri ve GES-İŞ Bölge Başkanı. CHP bu düzlemlerdeki herkesi aşırı solcu diye tanımlıyor, sen bu durumda nasıl Karayolları’nda yol alırdın ki?!
Tam bu aşırı sol kavşağını dönerken aklıma geldi: Recai amca’nın belgeleri arasında bir not bulduğum. Not el yazısıyla, Recai Kocaman’ın Cumhuriyet Senatosu Özel antenli kağıdına yazılmış. Antentli kağıdın sağ üst köşesine “Bu yazı İl Başkanı Ayhan Arifağaoğlu’na ait” notu düşülmüş. Adeta ‘bu not Ayhan Arifaoğlu’na aittir dercesine’ not beni düşündürmuyor değil. Evet; O dönem CHP Artvin İl Başkanı Ayhan Arıfağaoğlu’na ait notudur vurgusu yapılan el yazısında şunlar var: “ Erdem Uzun; Edebiyat Öğretmeni. Göreve alınmasın. Göreve alınırsa Artvin’e gelmesin; Maocu..Enver Karagöz; Tayını çıktı. Durmuştur. Artvin’de kalması sakıncalıdır. Maocudur..”
 İşte, Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) yöneticilerinden yılmaz  devrimci öğretmen Enver Karagöz Enver Karagöz 10 yıl önce, 29 Mart 2007'de Almanya Köln’de ebediyen aramızdan ayrıldı ve her yıl adına anma etkinliği gerçekleştiriliyor. Hiçbir Artvinli de onun için bu Maocudur demiyor, insandı ve devrimci idi diye alkışlarla anıyor.. Yüksek öğrenimini Erzurum Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamlamış. 30 Nisan 1970 tarihinde, edebiyat öğretmeni olarak, daha önce okuduğu Şavşat Lisesi’ne atanmış..Öğretmenliğe başlasdıktan 11 ay sonra, 12 Mart 1971 günü askeri darbe olmuş. Zor günler başlamış..Enver, lise öğrencilerine, kompozisyon dersinde, açıklamaları için, Nazım Hikmet’in; “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine Bu hasret bizim!” Dizelerini açıklama ödevi vermiş…Öğrencilik yıllarında öğretmeni olan okul müdürü, bu kez okula öğretmen olarak gelmiş eski öğrencisini “komünizm propagandası yapmak” suçlamasıyla bakanlığa ihbar etmiş. Bakanlık müfettişleri soruşturma sonunda, 7 Ağustos 1971 tarihinde, Enver’i derhal öğretmenlikten ihraç etmişler. Askere gider, gelir. Bu kez iktidarda Ecevit-Erbakan hükümeti vardır. Arkadaşı Kemal Uzun’   Milli Eğitim Bakanlığında çalışmaktadır. CHP Artvin Milletvekili Ekrem Şadi Erdem ile birlikte Enver Karagöz’ün öğretmenliğe geri dönmesini sağlarlar. Sonra da Artvin Kâzım Karabekir Lisesi’nde göreve başlar..
Enver Karagöz’ün sonrasında yaşadıklarını Kemal Yalçın anlatmaya devam ediyor:
“Ulan haydi bir daha oku o komünistin, o vatan haininin şiirlerini!” diyerek ağzına ve burnuna kaynar su dökmüşler.
Böylece o gür sesini yok etmişlerdi.
Boğazını, gırtlağını yakmışlardı.
Bu işkence sonunda gırtlak kanseri oldu.
Artvin’deki işkencelerden sonra Enver’i,  Erzurum Sıkıyönetim Komutanlığı Sorgu merkezi’ne götürdüler.
Ben Erzurum Maraşel Fevzi Çakmak Askeri Hastahanesi’ne onu görmeye gittim. Boğazının sol tarafı çok şişmişti. Sol omzu çökmüştü. Konuşamıyordu.
Boğazına kaynar su dökenler belliydi. Hiçbir şey yapılmadı.
12 Eylül karanlığının en zorlu günleriydi. Artvin’deki sorgudan sonra beni bırakmışlardı. Ankara’ya geldim. Artvin’de yaşamak mümkün değildi. 3,5 yıl Ankara’da gizli yaşadık.
Enver, 1700 sanıklı Devrimci Yol Davası’nın 1 Nolu Tutuklu Sanığı olarak yargılanıyordu. Tutuklular işkencelere karşı direniyor, açlık grevi yapıyorlardı. Enver, kanserin etkisiyle 40 kiloya düşmüştü. Bu rağmen; “Öğrencilerim açlık grevi yaparken, ben ekmek yiyemem!” diyerek açlık grevine başladı.
Doktorlar, “Ölümcül kanser hastasıdır!” raporu vermişlerdi.
Yurtdışından Uluslararası Af Örgütü ve diğer kuruluşlar Enver’in serbest bırakılması, tedavi görmesi için Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne baskı yapıyordu.
Bu dayanışma eylemleri sonunda Enver’i serbest bıraktılar.
9 Mart 1984 tarihinde Almanya’ya geldik. Siyasî iltica talebinde bulunduk. İlticamız kabul edildi.
Enver Almanya’ya gelir gelmez tedavi altına alındı. Bir yandan kansere karşı, diğer yandan da 12 Eylül rejimine karşı mücadele ediyordu. Morali yüksekti. Türkiye Almanya İnsan Hakları Derneğinin (TÜDAY) kurucu üyeleri arasında yer almış ve bu alanda aktif çalışmalarda bulunmuştu.
Kansere karşı direndi.
Kızımız Ceren, 6 Ekim 1986 günü dünyaya geldi. Bize çok büyük yaşama heyacanı verdi.
Sonra, 18 Mayıs 1989 yılında oğlumuz Cemre dünyaya geldi…
Dr. Vali Reşit Galip caddesi No: 82 D:8 Çankaya adresinde oturan Recai Kocaman’ın; Cumhuriyet Senatosu Grup Başkan Vekili olunca;  1975 Kasım’ında gönderilen, elt kutlama telgraflar; Borçka’dan İsmet Akaydın, İstanbul-Fatih’ten Enver Kaya hem kutluyor hem de yardım istiyor. Ayrica; İstanbul’dan Mustafa-Zekai ?, Ardanuç’tan Fahrettin, Hopa’dan Osman Küçükali, Hopa’dan Kemal Beşiroğlu ve Fahri Küçükali, Arhavi’den Doğu Gazetesi, Hop, CHP İlçe örgütü, Samsun’dan İlhan..?
Halk sokak 8/c Sıhhıye-Ankara adresindeki; “Artvin Kültür ve Yardımlaşma Derneği’ne; 5.5.1975 tarih ve 1651 nolu 2000 TL’lik ve 4.3.1976 tarih ve 0991 nolu 3000 TL’lik 12 adet davetiye parası  makbuzu..
Bir başka belge; 14 Mayıs 1978’de çekılmiş bir telgraf: “Sayın Recai Kocaman Artvin Senatörü Ankara..Çok kıymetli hemşeriniz Öğretmen Kazım Köroğlu Rize Eğitim Enstitüsü Öğretmeni iken buradan alınıp Posof Lisesi Öğretmenliğine  tayin edilmiş ve bu durum bizleri çok üzmüştür. Öğretmenin yerinde kalmasının teminini bizzat sizden bekliyoruz. En derin saygılarımızla..İmzalar; İsmail Altun, Süleyman Öztürk, Muammer Atabey, Seyfettin Gül, Süleyman Yeni, Ali Demircan, Özden Akaltun ve Kaplan Atabey..
2 gün sonra, 16 Mayıs 1978’de Recai Kocaman amca yanıt veriyor: “  ‘Aziz ve sevgili kardeşim, 14 Mayıs 1978 günlü(sizinle birlikte; İsmail Altun, Süleyman Öztürk, Muammer Atabey, Seyfettin Gül, Süleyman Yeni, Ali Demircan, Özden Akaltun ve Kaplan Atabeyİn imzasını taşıyan telinizi aldım. Aynı gün(yani bugün) Milli Eğitim Bakanı(Mustafa Necdet Uğur) ile bizzat görüştüm. İsteğinizi(üzerine benim ricamı ve ağırlığımı da ekleyerek) İntikal ettirdim. Aldığım cevap şu oldu, “Bakanlıktan uzak bulunduğumuzdan, Kazim Köroğlu’nun atanma gerekçesini şu anda ezbere söyleyemem. Ancak, mutlaka bir geçerli neden vardır ki, bu atamayı yapmışız. Bizim hükümetimizin yaptığı atamayı, kısa süre içinde durdurmam mümkün değildir. Bu tür davranışı Devlet anlayışıma sığdıramam. Bu arkadaş atadığımız yere gitsin, görevine başlasın. İleride bir çare düşünürüz.’ dedi. Durumu değerli taktirlerinize saygıyla sunarken, diğer arkadaşlarımıza da bu cevabı iletmenizi saygıyla rica ederim. Sevgilerimle- Recai Kocaman “
Üzülerek belirteyim; Devrimim Öğrencisi, Devrimcilerin Öğretmeni; Kazım Köroğlu Posof’da kaldı ve sonrası 12 Eylül faşizminini gelişi ve işkenceli yıllar başladı..3 Ekim 2015’te sonsuzluğa ödün vermez duruşuyla uğurlandı..
Belgeler arasında en fazla dikkatımı çeken, Hopa’dan Hüsamettin Ciner’in CHP Genel Merkezine gönderdiği kendi el yazısıyle gönderdiği dilekçe oldu: “ CHP Genel Bşk..Ankara..Ben 50 yaşında 0lup 32 sene C.H.P olarak partime samimi olarak bağlı olarak bulunmaktayım.
Genel Kurulumuza Halkın Yolu yazısını gönderiyorum. bu yazı  Hopa C.H.P teşkilatımız tarafından dağıtılmaktadır
Bigilerinize arz olunur 17/5 1979. Saygılarımla. Hüsamettin Ciner Cumhuriyet caddesi no:6 Hopa..
Dilekçenin ekinde; “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar, birleşin!” bandı ve altında; Fiatı:100 Krş. 9 Mayıs 1979  Hopa Özel sayısı bilgilerini içeren “Devrimci Halkın Yolu” gazetesi. Sahibi Kemal Yalçın, sorumlu yazı işleri müdürü: Celal Taş, yönetim yeri: Binbirdirek Meydanı Işık sokak, No: 3, Kat:1/3 P.K. 542 Sirkeci-İstanbul
Başlık: [[ Faşist Diktatörlüğün saldırıları mücadelemizi engellemiyecektır]]
Yazı şöyle başlıyor: “Bugünkü Uluslar arası durum son derece karmaşık, emperyalist revizyonist(Marksizmi kendini haklı çıkarmak için yeniden yorumlayıp özünü değiştirme) sistem derin bir iktisadı, sosyal, siyasi ve askeri buhran içerisindedir. Kapitalist revizyonist sistemin bugün yaşadığı buhran 2’inci dünya savaşından bu yana süre gelen buhranların en ağır olanı, buhranların kapitalizmin kaçınılmaz yol arkadaşı olduğunun canlı göstergelerinden biridir….” Hüsamettin Ciner’in antrparanteze aldığı bölüm; “İşbaşına geldiğinden bu yana emperyalistler ve işbirlikçi hakim sınıfların çikarlarını korumak için çalışan onların sadık hizmetkarlığını yürüten Ecevit hükümeti onların çıkarları için sıkıyönetim ilan etti.. Özellilke ABD ve batılı emperyalistlerin Türkiye’yi daha fazla kontrolleri altına almaları, hakim sınıfların getirdiği tedbirlere uyulmasını, yeni getireceklerine sessizce boyun eğilmesini sağlamak için sikiyonetim süekli uzatılmaktadır..CHP hükümetinini ve sıkıyönetim generallerinini, halkın yükselen mücadelesi karşısında daha fazla cop, daha fazla süngü kuvvetine başvurduğu bir dönemde uluslar arası işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü ülkemizde kutlanmaktadır. Bunun bir parçası olarak Rize’de Halkın Yolu’ndan devrimcilerin önderliğinde düzenlenen miting, çevre il ve ilçelerde büyük bir coşkuyla karşılanmıştır.. Yaşasın İşçi sınıfının birlik dayanışma ve mücadele günü 1 Mayıs !! Ne ABD ne Rusya kahrolsun faşist diktatörlük ve sosyal faşizm(Sovyetler Birliği yanlısı sosyalistler)! Faşist katillerden hesap soracağız. Yaşasın devrimci demokratik halk iktidarı!..”
Hüsamettin Ciner amca Halkın Yolu gazetesindeki sosyalist ifadeleri derinliğine irdeliyecek ve algı oluşturacak eğitime sahip olamadığı içi yazının; ““İşbaşına geldiğinden bu yana emperyalistler ve işbirlikçi hakim sınıfların çikarlarını korumak için çalışan onların sadık hizmetkarlığını yürüten Ecevit hükümeti onların çıkarları için sıkıyönetim ilan etti..” bölümünü alıp CHP’ye diekçe ekine altını çizerek gönderdi. CHP olguya duyarsız kalmadı, adeta Hüsamettin amca tepkisine benzer bir yazıyla CHP senatörü Reca Kocaman amcaya Genel Sekreter Yardımcısı, Uğur Alacakaptan imzasıyla ‘Artvin’de neler oluyor, uyuyor musun? “ dercesine, 8 Hazıran 1979 günü; “ Hüsamettin Ciner’den alınan yazı ve ekini ilişikte sunuyorum..Konu hakkında Genel Sekreterliğe bilgi vermenizi rica ederim..Saygılarımla..” içeriğinde bir yazı göndermiş..
Aslında Halkın Yolu Gazetesi’nde Faşist saldırılar da işleniyordu. Özellikle Rize 1 Mayıs  mitingi dönüşünde MHP’lilerin silahlı saldırıları, Asker MHP’lilerin otobüslere saldırıp 20’den fazla kişiyi yaralamaları, polis ve jandarmanın 10’larca devrimciyi tutuklamaları; birkaç gün sonra Rize’de devrimcilerin eylem yapmaları, eylem esnansıda devrimcilere, Kerim Yaman’ın katili Hasan Albay ve azılı faşist Mecit Denizkay’nın ateş açmaları ve 5 öğrenciyi yaralamaları es geçip; Hüsamettin amca’nın endişesini esas alıp faşist saldırıların yoğunlaşmasını dikkate almamak düşündürücü olmanın ötesinde bir şeydi. Biliniyor ki; daha dün; 9 Aralık ile 26 Aralık 1978'de Kahramanmaraş'ta meydana gelen Alevilere yönelik katliamda 105 insanın ölümü göz ardı edilerek devrimcilere saldırmak, sıkı yönetim ilan etmek ve sürdürülebilir faşizan ortama sessiz kalmak  doğru bir duruş değildi.
Doğrudur, sol kendi aralarında birlikter duruş gösteremiyerek toplumun sola olan inancını deforme etmiştir. Uzlaşı boyutunda evrensel barışı kurumsallaştıracağına kendi doğrularını sola dayatarak halkı ikna etmeye çalışarak, toplumsal savaşı değil içsel fraksiyonel çatışmalarını ivmelendirmiştir;
Daha da ileri gidilerek; 1980 öncesi, Çin ve Arnavutluk yanlısı sosyalistler, Sovyetler Birliği yanlısı sosyalistleri “Sosyal Faşist”, onlar da diğerlerini, “Maocu Bozkurtlar” olarak suçladı. Yani, farklı düşünen iki sosyalist kanat değil, “karşı devrimci” iki kanat vardı. Ve “karşı devrimcilerin” bir birleriyle çatışması da kaçınılmaz hale geldi..Yalnız bu iki keskin duruş arasında bir ılımlı ve uzlaşıdan yan sol birlikteliği, solun her farklılığıyla diyaloğa açmaya çalışan ‘Kurtuluş’ siyaseti vardı..
Ayrışmalar o denli keskinleşti ki sosyal demokratlığın  faşizmin bir kanadı olduğunu iddia eden düşünceler kendini gösterdi.. Yani faşizmin farklı varyantları gibi gösreilmeye başlandı. Özellikle; Stalin, (Ocak 9124) “Sosyal demokrasi faşizmin bir kanadıdır, faşizm ve sosyal demokrasi ikiz kardeştir” diyebildi. Burdan hareketle; Almanya Komünist Partisi (KPD) bunu daha ileri götürüp, Almanya Sosyal Demokrat Parti(SPD)’sini “sosyal faşist” ilan ederek onları faşistlerden de tehlikeli buldu. Vesselam kısa kelam; ikinci enternasyonalin en büyük partisi ve de Avrupa'nın işçi sınıfına dayanan en köklü siyasal partisi; SPD reformist(Evrimsel sosyalizm: Daha iyi duruma getirmek için yapılan değişiklik. Oportünizm, Parlemantarizm gibi kuramlarla yan yana tutulur )bir parti haline geldiğinde, “sosyalist maskeli, sosyal faşist bir parti”, milyonlarca taraftarı da “sosyal faşist” olarak gösterilir.. Bu yanlış duruş; faşizme karşı, milyonlarca işçinin temsilcisi Sosyal Demokrat kitleyle birlikte davranmasını engellemiş ve sosyal faşist yakıştırması-suçlaması, faşizmin iktidara gelmesini düzlem oluşturmuştur..
Tüm bunlar benim için sol sapma idi..Ülkemde sosyalist hareketi içinde "sosyalistlerin birliği" sorununa çözüm getirmekten uzak sol sapmalara karşı duruş sergileyen Kurtuluş Ssoyalist Dergi çizgisidir, yani ”Kurtuluş” siyaseti.  Kurtuluş siyasetinin bu doğrultudaki çabaları küçümsenmeyecek düzeydedir..Sosyalistlerin birliğine gönül vermiş bir siyasi çevre olarak bu konuda en büyük hüsrana ve hayal kırıklığına uğrayan “Kurtuluş siyaseti”nin sönümlenmesi ülkem için kayıptır.  Bu doğrultuda uzun yıllar boyunca çeşitli birlik süreçleri ve deneyleri yaşamış ve en son içinde yeraldıkları ÖDP'den uzaklaşmışlar ve Sosyalist Demokrasi Partisi(SDP-2002)'ni kurmuşlardır..
Dahası; KSD 12 Eylül’den sonraki yıllarda dönüşüm sürecine girdiler.  Stalin  duruşunu terk ederek Troçkist düşünsellikle uzlaştılar. Glasnost ve Prestroya’dan etkilenip Sosyalist Demokrasi Teorilerini geliştirdiler. Solda birlik projelerinin hemen hepsinde yer aldılar..1980'lerde kadın sorunu ve sosyalist demokrasi tartışılmaya başlandı..
Doğrudur, tarihsel kimliği; [[1971 silahlı direnişinden sonra hapisten çıkan THKP-C kadrolarının 1974'de THKP-C'nin yayın organı haftalık Kurtuluş Gazetesi ve aylık Kurtuluş Sosyalist Dergi çevresinde oluşturdukları Marksist-Leninist siyasi harekettir. Örgüt zaman zaman THKP-C/KURTULUŞ, Türkiye ve Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü (TKKKÖ) gibi isimleri kullanmış en sonunda KURTULUŞ örgütü (hareketi) adını almıştır..Hareketin kurucuları arasında THKP-C ileri gelenlerinden eski Dev-Genç'liler Mustafa Kemal Kaçaroğlu, Mahir Sayın, İlhami Aras, Ali Demir, Seyfi Cengiz ve Şaban İba gibi isimler vardır. Hareket içinde en çok tartışılan konu Kürt Sorunu olmuştur. Kurtuluş'un komsomol örgütü Genç Kurtuluşçular Birliği (GKB)'dir. Genç Kurtuluşçular Birliği zaman zaman KURTULUŞ/GKB isminide kullanmıştır. GKB çeşitli zamanlarda silahlı ve molotoflu eylemler düzenlemiştir..12 Eylül Darbesi'nde ilk idam edilen sanık olan Necdet Adalı, Kurtuluş örgütünün liseli kanadı olan Dev-Lis'e mensuptur..]]
Bu tarihsel katı yapısında, günümüzün değişim ve gelişim boyutunda kendini sorgulayan, “Kurtuluş Siyaseti”, Sosyalist Demokrasi Teorilerini geliştirerek, Solda birlik projelerinin  yanında yer alış kararlılıkları, süreç içinDE “Gezi Halk Hareketi”ne öncülük edecek ve bütünleşecek harekettir..Destekliyorum..
Şavşat Belediyesi eski başkanı Orman Mühendisi Altan Kayaoğlu ile ilgili, Orman Bakanı; Vecdi İlhan’ın Orman Bakanlığı özel antetli kağıda 20 Nisan 1978’de Recai amcaya yazdığı bilgi yazısı: [[ “02.1019/08 Sayın Recai Kocaman Artvin Senatörü TBMM..Değerlendirmesini önerdiğiniz Altan Kayaoğlu, 23 Mart 1978 tarih 210 sayılı olur ile Amasya Orman Bölge Başmüdürü(tedviren) olarak ataması yapılmıştır. Bilgilerinizi rica eder, saygılar sunarım. Vecdi İlhan Orman Bakanı ]]
Orman Muhafaz memuru; Mustafa Yıldız’ın 30 Mayıs 1978 tarihli tayın erminini çıkması nedeniyle teşekkür telgrafı..
Artvin-Erzurum İl sınırındaki 1140 nüfüslu Morkaya Köyü Halk adına; CHP Delegeleri, Mehmet Özdemir ve Tekin Özer’in; “ Sayın Genel Başkanımıza ve kurtarıcımıza saygılarımızla” başlıklı 2 Nisan 1976 tarihli dilekçeleri. Dilekçenin içeriğinde; 1973 seçimlerinde CHP’sine Morkaya köylülerinin diğer partilerden daha fazla oy vermeleri yüzünden, hiçbir konuda köye hizmet götürülmediği gibi, dayanılmaz baskı ve eziyetlerin yapıldığı belirtilmektedir. Köyün yolu, içme suyu, sulama suyu, elektriği, alt yapısı ve ebe evi olmadığı, Orman ürünlerinden faydalanmak isterken hapislere atıldıklarını, olmayan altyapının yapılması noktasında, yani bu sorunların giderilmesi için, Oerman muhafaza memuru’nun her haneden 50 TL, arpa ve saman istediği, yakacak odun temin etmek isteyen köylülere küfürlü hakaret ettiği belirtilen dilekçe nedeniyle CHP Genel Sekreter Yardımcısı Ali Topuz Recai Kocaman’a durumu iletiyor: [[ Cumhuriyet Halk Partis Genel Sekreterliği Kayıt no: 2/3649 4 Ağustos 1976..  Sayın Recai Kocaman Artvin Senatörü   “Morkaya köyünden Mehmet Özdemei ve Tekin Özer imzasıyla Genel Başkanımıza gönderilen yazının bir örneği ilişiktir. İlginiz ica eder, saygılar sunarım Ali Topuz CHP Genel Sekreter Yardımcısı]]
 Dilekçenin üzerindeki döküm adeta Morkaya Köylülerine işaret eder gibi geldi bana. Recai amca’nın dökümü olsa gerek: “Yusufeli- Kılıçkaya Bucağı Morköyü 1973 seçim tablosu: Seçmen sayısı: 298- Oy kullanan: 78- Geçerli oy: 73- AP: 21-CHP:20-CGP:5-DP:2-MSP:24-Mustafa Timisi’nin TBP:1
Bu tabloda görülüyor ki, köyde birinci parti Necmettin Erbakan’ın MSP’si, İkinci Süleymen Demirel’in AP’si ve 3. parti CHP..Eğer bir cezalandırma var ise MSP’den dolayı yaşatılan cezalandırma; CHP’lilikle bir ilgisi yok, isteklerinin yerine getirilmesi için iktidar yanlısı görünme çıkarsallığı..Bu bölge genelde muhafazakardır, çünkü Erzurum’a çok yakın olmanın yanında, yıllardır Ersis(Kılıçkaya( Erzurum’a bağlı idi..Siyasetimizin asırlardır değişmeyen orantallığı..
Dilekçeler, mektuplar, gereği düşünen olgular inanın roman tadında öykülerin kaynağı denecek varsıllıkta..
Aynı döneme ait olduğu için tarihi sıralamaya dikkat etmede özenli olmadım..
Ahmet Şubası’nın, yeğeni Makine Mühendisi Reşat Deniz’in tayını gerçekleştirdiği için Recai amcaya; ‘ Çok muhterem Recai bey’ başlığıyla, 30 Mart 1978 tarihli el yazması teşekkür mektubu..Bunun da sol üst köşesinde “İşi bitmiş” notu kırmızıyla düşülmüş..
Fehmi Budak’ın, ‘yeni görevine başladığından dolayı’ 6 Nisan 1978-Artvin tarihli teşekkür mektubu…Zorlukların üstesinden geleceğinin sözünü veriyor..
Yusufeli’li- İşhan Köyü Osha mahallesinden CHP delegesi  Mustafa Avresli’ni oğlu İdris işi için Recai amcaya 13 Mayıs 1978 sayılı teşekkür mektubu…
Elektrik Mühendisi Orhan Varan’ın Artvin Bayındırlık Müdürlüğü ‘Tesisat Kontrol Mühendisi olarak’ gerçekleşen tayini için 23 Mayıs 1978 tarihli ‘Çok sayın Recai ağabey’ başlıklı teşekkür mektubu..
Şavşatlı Muhibbi Karadeniz’in, Şavşatlılar üzerinde çok etkili olduğunu belirterek; ‘Kültür Bakanlığı Satın Alma Şube Müdürü’ olarak emekli olduktan sonra CHP’ye kayıt olmak istediğine dair ‘Sayın Değerli Senatörümüz’ başlıklı 6 Haziran 1978 tarihli  istek mektubu..Bunun da “İşi bitmiş” notlu olduğunu belirtmek isterim..
 13 Aralık 1978 tarihli ‘Sayın Recai bey’ diye başlayan mektubu dikkatimi çekti: Konu; bir gümrük çalışanının tayın istemi. Çalışan kişi Coşkun  Bekar beyin kayınbiraderi Nadir Tuğsal. “Recai bey konunun detayına inip sizin zamanınızı almak istemiyorum..” demesine karşın, konunun detayının detayına inmiş. Öyle ki, konu bir zaman Fenerbahçe Başkanlığı yapmış Cankurtaran Holding'in sahibi Emin Cankurtaran’a dek uzamış. Nadir bey Van’a sürgün edilmiş. Sonra İstanbul Karaköy, Yolcu salon gümrüğüne muayene memuru olarak atanmış, ardından da Sirkeci gümrüğüne atanıyor. Coşkun Bekar beyin isteği kayınbiraderin tekrar Karaköy’e dönmesi. Bitmedi; Recai beyden Paketleme fabrikası istiyor, çay fabrikası anbar bölümüne. Nereye istediğni açık değil...Her ne ise; Recai amcaya Coşkun beyin yazdığı mektuba Coşkun bey kayınbirader’inin kendisine 19 Ekim 1978’de yazdığı 7 sayfalık mektubunun da eklemiş. Neler yok ki neler..Van sürgününden döndükten sonra verdikleri Karaköy gümrüğünden Sirkeci gümrüğüne vermişler ve buradan eski yeri Karaköy gümrüğüne tekrar dönmek istiyormuş.. Dönememsinin nedeni; Karaköy’de 2 tane muayene memuru kendisini istememleri. Bunlar Lise mezunu imişler. Üstelik biri meslekten uzaklaştırılmış, 5 sene hpis istemiyle yargılanıyormuş ve tekrar geri dönebilmiş. Bunlar Emin Cankurtaran’ın adamlarıymış ve istedikleri gibi at koşturuyorlarmış. Meyhaneden çıkmayan bu insanlara Almanya’dan gelenler evraklarını meyhaneye götürüp imzalatıyorlarmış. Biri, Süslü Nejat(Atatuğ), diğeri de Boncuk Ömer(Ertop) diye tanınıyorlar. Ömer olan 5 sene  hapse mahküm.. Bunlar bana 2 tehdit mektubu gönderdi. Köksal Mataracı abi konuyla igilendi..Beni Hopalı biliyorlar, açık verme.. İstanbul Gümrükleri Başmüdürü Oktay Ergül ve Gümrük Müsteşarı Teoman Yayın CHP’li. Benim; Erol Çevikçe’nin asker arkadaşı olduğumu muhakkak söyle….Recai amca galiba ilgilenmemiş ki, teşekkür mektubu yok..
Salt; işçi ve memur olmak veya çalışırken makam isteyenlerin, istetenlerin değil işi olan yüklenicilerin de  dilekçeri veya mektubu var. Örneğin Hopalı  İnş. Yüksek Mühendisi- Müteahhit Necdet Ural’ın, Karadeniz Bakır İşletmeleri  A.Ş Genel Müdürlüğüne 25 Aralık 1978 tarihli Ankara’dan yazılmış dilekçesi. Murgul Bakır İşletmelerinde yaptığı ‘Yardımcı Binalar Grubu’ için süre uzatımı istiyor.. Necdet Ural; Hopa’dan 20 Şubat 1979 günü mektubunun ilk satırı şöyle; “ Recai abi; Karadeniz Bakırlar A.Ş ile olan ihtilaflı durumumu, sizin büyük yardımlarınız sayesinde çözümlenmiş durumdadır. Eski mukavele baki kalmak şartı ile ek bir protokolla işi tekrar arzu ettiğim ve beraber yazdığımız dilekçeye uygun şekilde verdiler…Siyasi hayatınızda emrinizdeyim..Sürekli sizin propogandanızı yapıyorum..vs, vs..”
Tarihi belirsiz bir Tebrik. Tebrik İş Bankası Genel müdürlüğüne ait. Gönderen; Ardahan’lı Hacı Mahmut Yılmaz’ın oğlu Cengiz Yılmaz. Türkiye İş Bankası A.Ş İstanbul-Aksaray Sofular şubesi çalışanı. “1979’da, inşallah Artvin’da beraber olacağız”  dediğine göre 1978 sonunda de atmış tebrik’i..
Yerel Yönetim Bakanı Mahmut Özdemir’in 3.7.1979 tarihli Sayın Recai Kocaman Artvin Senatörü TBMM-ANKARA yazısında şu bilgiler yer alıyor: İsteğinize uygun olarak, Artvin Belediyesine 1.500.00.-TL, Hopa’ya 550.00.-tl, Şavşat’A 500.000.-tl, Ardanuç’a 500.000.- TL, Murgul, Damar ve Kılıçkaya’ya 400.000 yardım gönderilmiştir. Bilgilerinizi rica eder saıgılar sunarım.. Yerel Yönetim Bakanı Mahmut Özdemir’in 28.8.1979 tarihininde Artvin’e  5 bin TL’de gönderdiğini söyleyen bakanlık antentli mektupçuğu..
Dikkat çeken Tüm İlçe Belediyeleri ve Beldeleri, ille de memleketim Arhavi yok. Belli ki CHP Belediyelerine göndermiş. Ben olsam tüm belediyelere göndertir ve utandırmanın yanında düşündürttüm. Belli ki bunun için milletvekili olamadım. Haksızlık etmeyeyim, ben galiba hiç aday olmadım. Olmadığım gibi aday olanlarıda tiye aldım..Neden mi; adaylar seçmene kendilerini öylesine tanıtıyorlar ki, adeta ‘akla gelmeyen yalanlarla kendilerini iyilik timsalı göstererek’ son peygambere taş çıkartıyorlar..Yetersizlerin hepsi, bir güldüşün malzemesi..
 “Başa (başına) kakmak” diye bir deyim vardır; Yapılan iyiliği yüzüne vurarak birisini üzmek, incitmek anlamında. Mustafa Kakat bey de adeta; partiye verdiği oyu milletvekillerine ve senatörlerin yüzüne vurup onları inciterek bir şeyler anlatmaya çalışıyor veya vermeyeceğini vurgulamaya..12 Mart 1976, 26 Mayıs 1976  ve 20 Haziran 1979 tarihli mektupları bu içerikte. Dahası, bir düşünceyi kapalı, dolaylı olarak anlatan üstü kapalı sözle anlatılan  kinayeli veya alegorik yazılar..Dahası, protest yazılar..
Daha dikkate değer bulduğum için 26 Hazıran 1979 tarihli “Saynı senatör” başlıklı yazısına öncelik tanıyacağım:
Yazının ilk paragrafı şöyle başlıyor; “Bu mektubu 2 Haziran 1979 tarihinde sizi ziyaretimde gösterdiğiniz yakın ilgiye teşekkür ve oluşan duygu ve düşünceleri belirtmek amacı ile yazıyorum..”
Ve başlıyor ‘İroni bütününde’ sayın Kakat, kakmaya. Matematikçi olmasına karşın, İnşaat Mühendisliğne de yakın durduğu ilk paragrafında kandini gösteriyor: “Yapılarda bütün yükü kolonlar(kirişi unutmuş), kendilerini de taşıdıkları; tuğla, sıva, boya, vs. gibi beğeni kazanan elemanlar tarafından kapatılırlar. Bir bakıma adsız kahramanlardır bunlar. Artvin insanı da genellikle elemanı oldukları sosoyal yapılarda böyle statülerde bulunurlar. Hep yüklerin altına girerler. Ancak parsayı hep başkaları toplar..” Ve asıl kakma cümlesiyle ilk paragrafını bitiriyor: “..Sayın senatörümüzün de bu hüküm dışında kalmadığı anlaşılmaktadır..”
İkinci paragraf; “İnsan üzerinde usta bir polemikçi izlenimi bıraktığın..” söyleminin devamında, ‘Kasaba avukatı’ suçlaması getirerek, mesleğinizi zengin içerikle doluramamanıza karşın yine de ‘kendi türünüzün arasında  farklısınız’ diyerek, hakaretin dozunu artırmış.
Kendi türünüz diyerek, Artvin ili barosuna kayıtlı avukatları da, dolayisiyle Amcam Şefik Çorbacıoğlu’nu da karalayıp aşağılıyor. Amcam, siyaseti seven, fakat fazla iddialı olmayı sevmeyen bir yapıda idi. Siyaset yapmak istedi, istemesine de, kalabalık bir sulaleye sahipken, az sayıda akraba desteği aldığı için siyaseti sürdürmedi. Seneler sonra, amcamın misyonunu üstlenen, yeğeni  Mehmet Çorbacıoğlu(1989-1994) bu akraba karşıt duruşu kırarak Belediye Başkanı oldu. Ardından, kendi gibi hukukçu olan oğlu Yüksel Çorbacıoğlu olguyu daha ileriye taşıyarak sülalesinin desteğini alıp Artvin Milletvekili oldu(22. dönem; 2002-2007). Fakat, ülkemiz siyasi kültürünün getirdiği çıkar savaşımı ve de siyaset oyunlarının yoksulluğunu bazı yanlışlarla beslediği için, örneğin; 31 Temmuz 2005 günü katıldığı 16. Şavşat Sahara Pancarcı Şenliğin'nde, CHP genel başkanlığına aday olduğunu açıklamasıyla  siyaseti değil de milletvekiliğini bırakmak zorunda kaldı.
Yazının devamında; bir bayan öğretmenimiz bir hukukçuyu perişan etti diyerek ülkedeki tüm hukukçulara saldırdı. Anlaşılan, var olan düzene karşın acımasız olsada yürekli bir duruş. Öyle ki, seçim sistemnden, politikacısına tüm egemen kişi ve kurumlara karşı çıkış..Sonunda baklayı ağzından çkarır. Bugüne dek hep CHP Artvin’de birinci oldu. Bundan sonra zor. Önümüzdeki seçimde; CHP adayının Recai amcanın değil, Hayri Öztürk’ün  ön seçimi kazanıp aday olacağı, fakat Genel seçimde  AKP adayı Rasim Gezmiş’in seçimleri kazanacağını, çünkü devrimcilerin seçimi boykot edeceğini söylüyor ve Gottfried Wilhelm Leibniz şu Fransızca deyişine  yer veriyor. “tout est pour le mieux dans le meilleur des mondes possibles(Bu dünya , mümkün dünyaların en iyisidir. / Gottfried Wilhelm Leibniz..Veya; Mümkün olan her şeyi dünyanın en iyi en iyi için)”
Rasim Gezmiş( Borçka 1939-2013 Ankara) Cumhuriyet Senatosu Artvin Üyeliği (14 Ekim 1979 – 12 Eylül 1980)
8. 11. 1978 günkü cumhuriyet gazetesi: [[ Hayri Öztürk Ankara'da cok ziyaret ederlermiş. Özellikle AP'nin Kalelerinden olan Yusufeli'nden de oy alabilme olasılığının bulunması. Yusufeli'nde Öztürk'un oldukça seveni varmış. Arttvinli CHP'liler. Önseçimleri yitiren CHP Artvin Senatörü Recci Kocamanın kazanamamasına gerekçe olarak, Artvine gereken hizmetleri getirmek için çaba harcamamasını gösteriyorlar.. CHP 1965'ten bu yana yapılan dört  secimde Artvin'de oy oranını artırmış. 1965'te oyların yuzde 39'unu, 1969'do yuzde 26'sını, 1973'te yüzde 42'sinl, 1977 seçimlerinde ise yüzde 44'ünü almış. Bazı sol grupların seçimleri «boykot» propogandasını yoğunlaştırmaları, Artvin'de CHP aleyhine bir durum ortaya çıkarmakta. Bu boykotun gerçekleşmeyeceği kabul edilirse, CHP'nin Artvin'de bu bin oyluk farkı kapatabilmesi olası.. Bu durumda, en azından, AP ile CHP'nin tek senatörlüğü kazanma olasılıkları, yüzde 50’şer oranında paylaşılmış oluyor. Sonuç olarak. Artvin'de hangi partinin senatör çıkaracağı seçim boykotu önemli.  Başta «Devrimci Yol» adını taşıyan olmak ürere, sol fraksiyonların giriştiği «seçimlere katılmama direnişi» kırılmazsa, CHP adayının, sevilen bir kişi olmasına rağmen, partisi ile AP arasında 1977'deki 1000 oyluk aleyhte farkı kapatabilmesi kolay olmayacak.  Partiye göre,  sol gruplar seçimler için bir enstitü öğretmenini  “gölge aday» olarak göstermek İstemişler. Ancak, daha sonra bundan vazgeçip. «seçimlere katılmama» kararı olmışlar. Artvin'de halk genelde CHP ağırlıklı hükumetten Hoşnut değil. CHP örgütü de  yakınıyor. Bölgede, büyük sanayi İşletmesinin olmayışı tüm iş imkanı tarımsal alanda olmakta, fakat  doğa koşullarının verimli bir tarıma Izin vermeyiş büyük ölçüde işsizliğe neden olmaktadır... MC dönemlerinden kalmış ve partizanlıklarıyla unlu bazı bürokratlar hala görevdeler.  AP'nin daha çok oy topladığı seçim bölgesi  olan Yusufeli'nde görev yapan bazı memurların değiştirilmesi ısrarla istenmiş. CHP bu isteği  verine getirememiş. Halk bu durumdan oldukça yakınıyor. Seçimlerde yalnızca bir senatör çıkartacak olan Artvinde  Adalet Partisi'nin  adayı Borçkalı Rasim Gezmiş. Rasim Gezmiş eski Muş valilerinden . Rasim Gezmiş'in rakipieri; Artvin'de Orman Müdürlüğü yapan Erdoğcn Balmumcu ile Trabzon eski Cumhuriyet Savcılarından Hüseyin Aksakal  idi. Açık farkla önsçimi kazandı.
Rahsan Ecevit Olayı. Bu arada AP adayı Rasim Gezmiş, Artvin’deki propoganda çalışmaları sırasında; Muş valisi iken Rahşan Ecevit  ile arasında geçen bir olayı propaganda malzemesi olarak kullandığı belirtiliyor. Gezmiş Muş’ta  vali iken Bülent Ecevit'in eşi Rahşan Ecevit’in Muş’ta kaldığı ötelin faturasını vilayete gönderdiğini ileri sürmüş, bu olay gazetelere yansımıştı. Bazı Artvin’deki  CHP'liler ,CHP ağırlıklı hükümetlerden yakınmaktadırlar. Özellikle Rasim Gezmiş'i de anıyorlar. CHP hükümeti döneminde valilik yaptı(1978), simdi Adalet Partisi’nden senatör adayı diyorlar.
CHP cephesi;
Cumhuriyet Halk Partisi'nin Artvin  Senatör adayı Hacettepe Hastanesi müdürü  Hayri Öztürk, «Partili, partlsiz diye ayırmadan Artvin insanları için çok çalıştı» diye söz ediyorlar. Hayri Öztürk aday olmadan  önce sol fraksiyonlarla adı anılıyormuş. Bu grup çevresindeki halkı bayağı etkilemiş, bir tür inanca ve kabullenmeye dönüşmüş.  Artvin CHP yöneticilerinden biri bu durumla ilgili olarak şu olayı anlatır: “Geçenlerde bir köylü Artvin Valiliğine gelmiş  ve banka borçlarını ödemeyeceğini söylemiş. Kendisine neden ödemeyeceği sorulduğunda, “Cok yakında devrim olacakmış da ondan” yanıtını vermiş. CHP yöneticisinin anlattığı olayın gerçeği yansıtıp, yansıtmadığını bilemiyoruz.. Ancak, “ Devrlmci- Yol» grubunun, Artvin'in özellikle Ardanuç, Hopa ve Şavşat ilçelerinde çok etkin olduğu görülüyor.. Pankartlarda;  “Seçim aldatmacasına hayır !» biçimindeki slogan doğrultusunda bazı sol grupların köy, köy dolaşarak, halka seçimlere katılmamaları  yönündeki  telkinlerde bulunduklarından yakınıyorlar, CHP’liler.  Buna kanıt olarak, CHP yöneticileri şunları söylediler: CHP'nln en güçlü olduğu ilçelerden Ardanuç’ta ön seçimlere seçmenin yarısından fazlası katılmamış.. Sol gurupların özellikle  “Devrimci Yol»'un alabildiğine örgütlü olduğu Ardanuç, Hopa ve Şavşat’ta CHP'nln en çok oy aldığı ilçeler. Söz konusu sol grupların seçimlere katılmama direnişi yüzünden çok az olacağı ve bu durumun doğrudan doğruya sağ partilerinin işine yarayacağı dillendiriliyor.]]
Mustafa Kakat(13 Eylül 1933 doğumlu olduğunu öğrendim); Öğretmen Okulları müdürlüğü de yapmış Matematik öğretmeni. İstanbuk- Kavacık- Anadolu Hisarı’ndan yazmış Yusufelili Öğretmen Ali Kakat’ın oğlu Mustafa Kakat’ın sitem ötesi içerikte bir mektup. Mektup; 12 Mart 1976’da yazılmış. Mektubun 8.satırı, ifadenin sitem ötesine taşındığının somut örneği: “Şöforün akıllısından parçacı, aptalıdan da simsar olur” derler. Bunu Türkiye’de siyasi hayata uygularsak şöyle deriz; “ Burokratin iyisinden yine bürokrat, kötüsünden ise politikacı olur”. Hakikaten öyle dğil midir? 1973 seçimleri bunu göstermiş ve Milli Eğitimin en kötü elemanları Milletvekili olmuştur..Müstafa Üstündağ’ın Milli Eğitim Bakanlığını eleştirerek, hemşehrimiz Kemal Yenigün’ün daha yeterli ve birikimli olduğuna değinerek eleştirisini, bir senatör karşısında sözcüklerini eğik bükmezden dobra-dobra eleştirisine devam etmektedir. Bilirsiniz,  genelde çalışanlar ve sıradan vatandaşlar milletvekilleri karşısında çok dikkatlı konuşmaya özen gösteririken saygı boyutunu aşan ezik duruşlar sergilemektedirler. Mustafa  Kakat bu mektubuyla dik dürüşünü gösteriyor. Bu duruşun temel nedeni; 1972 yılında, yöneticisi olduğu okula genel teftiş için gelen müfettişlerin grup şefi kendisine; “Seni teftişe alacağız, bize bir dilekçe ver Bakanlığa götürelim..” teklifini hemen kabül eder, çünkü yöneticilik ilginçliğini yitirmiş rezil bir özellik kazanmıştır..Dönem Ferit Melen hükümet dönemidir ve MEB’ bakanı  da cunta dönemlerinin bakanı Ahmet Sabahattin Özbek.. Fakat nedense müfettiş yapılmaz ve buna içerlenir.. Konuyu  Zannedersem Recai amcaya da iletir, fakat ordanda ses çıkmaz. Mektubun bir yerindeki;”.. Sizin bütün çabalarınıza ve benim de Kardeksimin(sicil) seviyesine rağmen Üstündağ’ın önüne gelen isim listesinde Mustafa Kakat’ın ismine ‘Çizin şu faşisti’ dedirtiyorlar bu kötü adamlar”. Ardından; Nenehatun Kız Öğretmen Okulu Müdürü ve Matematik öğretmeni iken, Yozgat İli İstiklal Ortaokulu’na tayını çıkar.. Sonrasında İstanbul’a tayının ister, fakat karşılaştığı soru; “Uluyabiliyor musun” sorusu onu tamamen öfkelendirmiştir, çünk Mustafa Üstündağ zamanında ülkücüler Bakanlukta etkindiler. O dönem gerçekten FETÖ gibi MHP’liler MEB’i sarmışlardı, söküp atmak zordu…  Saldırgan dik duruşu bu gelişmelerden olduğunu anlıyorsunuz. Sonunda İstanbul Kavacık köyü Ortaokulu’na  tayını çıkar ve oradan Recai amcaya yazıyor..
Recai amca’da yanıt vermeyince işler öfkeye dönüşür ve Recai amcaya şu 26 Mayıs 1976-İstanbul tarihli şu soğuk pusulayı gönderir. Artık; Değerli senatörümüz, saygıdeğer hemşehrimiz gitmiş yerini “Sayın senatör” almıştır: [[ “Sayın senatör; 12 Mart 1976 tarihli ve taahütlü gönerdiğim mektubumu(Şayet okumadan çöp kutusuna atmadıysanız) aşağıdaki adresime göndermenizi saygılarımla dilerim. Mustafa Kakat
Adres: Mustafa Kakakt- Ortaokul Matematik Öğretmeni Kavacık/Anadoluhisarı
Not: Hemşehrilerimin mektuplarına, telgraflarına ve hatta telefonlarına dahi cevap vermeyen kimselerin halktan yana olmalarının başka belirtileri nelerdir acaba?”]]
Bir ay sonra Recai amca bir ay sonra(25 Haziran 1976) yanıt verir;  “Aziz ve sevgili kardeşim,
26 Mayıs 1976 günlü(ikinci) mektubunu aldım, okudum. İtiraf edeyim ki bazı yönleri beni üzdü.
12 Mart 1976 günli mektubunu,(şayet okumadan çöp kutusuna atmamış isen) size geri göndermeni istemektesiniz.
12 Mart 1976 günlü iki sayfadan ibaret mektubunuzu, hayli istifade ile(bir yönden de ibretle) olumuş ve hem iyi bir hatıra niteliği taşıdığından, hem de ileride-özellikle iktidar döneminde-kullanabileceğim bir doküman durumunda olduğundan, doküman dosyama koyup muhafaza etmeyi uygun bulmuştum. “Şayet okumadan çöp kutusuna atmamış iseniz” şeklindeki sert ithamınıza hiç laik olmayan bir muhatap seçmiş olduğunuzu kanıtlamak için, dosyamdan çıkardığım bu mektubumun foto-kopisini size gönderiyorum. Bu foto-kopi’yi tetkik ettiğinizde görülecek ki;….Son mektubunuzun alt tarafındaki, “Hemşehrilerimin mektuplarına, telgraflarına ve hatta telefonlarına dahi cevap vermeyen kimselerin halktan yana olmalarının başka belirtileri nelerdir acaba?” şeklindeki Not’un beni ürküttüğünü belirteyim. Bu notta kastedilen karakter sahiplerinden biri de ben miyim? Diye düşündüm durdum. 32 aylık yasama görevi dönemimi bir film gibi gözlerimin önünden geçirdim…” Vesselem kısa kelam; Müfettişliği için önceden Mustafa beyin babası Ali beyin Recai amcaya mektup yazdığı, mektup sonrası konuyu Mustafa Üstündağ’a ilettiğini, Üstündağ’ın da hükümetin dağılma aşamasında olguyu sonuçlandıramadığını belirtiyor ve vb ifadelerle Recai amca mektubu şöyle bağlıyor: “ Sizi tatmin edip edemediğimi bilmem, ancak ben düşündüklerimi aynen kağıda geçirmiş olmanın huzuru içindeyim. Bu düşüncelerle, sevgiler sunar yanaklarından öperim, azizi kardeşim. Recai Kocaman”..
CHP ve DSP İktidar süreleri:
Burada yaşananlar aslında, CHP seçmeni ve seçileni sorunu değil, CHP’nin iktidarsızlığı. Dahası 1950’ler sonrası sürekli iktidara gelenlerin sağ politikacıların iktidar olması ve de CHP içindeki farklı gurupların yarattığı politikasızlık..Düşünün 1950 sonrası sol diyebileceğimiz en uzun iktidar dönemi; son DSP Ecevit iktidarı. Tam bir yere geleceğinizi düşlüyorsunuz veya birilerini bir yerlere atayacaksınız karşınıza iktidar sonlanması karşınıza çıkıyor..
CHP 1950 sonrası asla tek başına iktidar olamadı. Sürekli koalisyonlarla iktidara geldi:
1. Koalisyon: 20 Kasım 1961-30 Mayıs 1962 dönemi(7 Ay). 15 Ekim 1961 genel seçimlerinde %36,74 ile birinci parti olan ve 173 milletvekili çıkaran  CHP ve  Adalet Partisi koalisyonu Başbakan İsmet İnönü;
2. Koalisyon: 25 Haziran 1962-2 Aralık 1963(18 Ay) dönemi. CHP, YTP, CKMP ve bağımsız vekiller ile kuruldu. Başbakan İsmet İnönü;
3. Koalisyon: 25 Aralık 1963-13 Şubat 1965 dönemi(14 Ay). Başbakan İsmet İnönü; CHP ve  bağımsız milletvekilleriyle
4.Koalisyon: 26 Ocak 1974-18 Eylül 1974 dönemi(8 Ay).  14 Ekim 1973 yılındaki genel seçimlerinde, %33,29 oy alarak 185 sandalye ile birinci parti seçilen Bülent Ecevit liderliğindeki CHP, MSP ile koalisyon yaptı. Başarılı Kıbrıs Barış Harekatını siyasi ranta çevirmek isteyen Necmettin Erbakan, Karaoğlan Bülent Ecevit’e karşı  kendini Mücahit ilan ederek koalisyonu bozdu.
5.Koalisyon: 5 Ocak 1978- 16 Ekim 1979 dönemi(9 Ay). 5 Haziran 1977 tarihinde yapılan genel seçimlerde, Bülent Ecevit liderliğindeki CHP, %41,3 oy alarak meclisteki 213  sandalye kazandı. Bülent Ecevit liderliğindeki CHP yine tek başına hükumet kuramadı. Adalet Partisi kurdu. Gensoru ile düşürüldü. 5 Ocak 1978 tarihinde, CHP; Cumhuriyetçi Güven Partisi, Demokratik Parti ve bağımsızların desteği ile koalisyonu kurdu.
CHP, 1950-2017 arası 56 ay, tek başına değil, ancak   koalisyonla iktidar olmuş.
DSP’ye gelince; O da tek başına iktidar olamadı, ancak dışarıdan destek ve  koaisyonla iktidar olabildi:
1. Azınlık hükümeti: 6 Mart 1996-28 Haziran 1996 dönemi(4 Ay).
24 Aralık 1995 erken genel seçimlerinde DSP’nin oyları % 14.64’e, milletvekili sayısı 76’ya yükseldi ve Demokratik Sol Parti solun en büyük partisi konumuna geldi. Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi, Demokratik Sol Parti'nin dışarıdan desteğiyle ANAYOL Azınlık Hükümeti kuruldu.
 Bu ara; Necmettin Erbakan'ın başbakan, Tansu Çiller'in dışişleri bakanı olduğu 28 Şubat 1997'de olağanüstü toplanan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan ve irticaya karşı, ordu ve bürokrasi merkezli süreç olan 28 Şubat süreci ile birlikte; Demokratik Sol Parti(DSP); 30 Haziran 1997- 25 Kasım 1998 arası Mesut Yılmaz başbakanlığındaki ANASOL-D Koalisyon Hükümeti'nde yer aldı(5 Ay).
2. Azınlık hükümeti: 11 Ocak 1999-18 Nisan 1999(4 Ay) DSP azınlık hükümet dönemi ile Bülent Ecevit yaklaşık 20 yıl aradan sonra, dördüncü kez başbakanlık koltuğuna oturdu.
İlk ve son koalisyon: 28 Mayıs 1999 - 18 Kasım 2002(30 Ay) dönemi. 18 Nisan 1999 Seçimleri'nde DSP oylarını yüzde 14.65'ten yüzde 22,19'a çıkardı ve birinci parti oldu. DSP, ANAP ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile birlikte 57. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti(28 Mayıs 1999 - 18 Kasım 2002-30 Ay) kurdu. DSP, üçüncü kez hükümette yer alırken, Bülent Ecevit de siyasi yaşamında beşinci kez Başbakanlık görevini üstlenmiş oldu.
Bu tabloya baktığınızda; 1950-2017 arası CHP tek başına değil koalisyonla 56 ay, DSP’de 38 ay iktidar olmuş. Yani sol partiler; 1950-2017 arası toplam; 94 ay, yaklaşık 8 yıl  iktidar olmuşlar. Sağ partiler-ki buna cunta dönemi iktidarı da eklemek zorundasınız, çünkü onların sol ile ilgisi yok- ise 1950-2017 arası 59 yıldır iktidardalar..
Bu durumda ve de  Bürokrasinin tüm dokularıyla sağlaşmış, sol çalışanlardan yoksun bir yapısal özelliğe sahip olması nedeniyle elbet Recai Kocam ve Mustafa Kakat arasında gerilim yaşanacaktır. Yaşanır, çünkü bu denli az süreçte ve bürokratik yapıda parlamenterler ancak en yakınlarına veya Genel Başkanlarının önerilerini yanıtlıyabilirler..
Şevket Çorbacıoğlu ve Mustafa Kakat’ın atanamamasındaki sorunun temelinde bunlar yatmaktadır demek doğru değerlendirme olsa gerek..
Ben buna değil de, 59 yıldır iktidar olan sağın hala, ancak koalisyonlarla 8 yıl iktidar olabilen solu suçlaması, doğrusu CHP ve DSP’yi suçlamasına şaşırıyorum. Bu denli olaylar saptırılır. İşin ilginç ve kahreden yanı, tabanına bunu inandırmaları. İşte bu nokta; cehalet ve cahillerin dayanışmasından başka bir şey değil..
Artvin Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin , Başkan Hayri Öztürk Sayman Süleyman Karadeniz imzalı; 13 Mart 1978 tarihli 12 sayılı iş talep yazısı:   “Sayın Recai Kocaman Cumhuriyet Senato üyesi(Artvin Senatörü)- Ankara..Derneğimiz 1950 yılından günümüze değin hemşerilerimizin dayanışma ve ortak hareket etmelerini amaçlıyarak uğraşlarımızı sürdürmekteyiz..Önümüzde güncel olan işssız arkadaşların yaşamlarını sürdürebilmeleri için iş gereksinimleri bulunmaktadır..Bu tespitten haraketle aşağıda ad ve soyadları sıralanan hemşerilerimiz ivedi durumları dikkate alınarak ivediliklerine göre sıralanmıştır..Bu sorunumuzun çözümüne harcayacağınız çalışmaya güvenerek yardımlarınızı dileriz..
Askerlik yapmamış işsiz gençler: “Erdal Aslaner, Ömer Lütfü Satır, Mızaffer Yılmaz, İ.Hakkı Dilekçi, Ali Riza Byükdağ, Ömer Çiftçi, Kemal Yücel, Beşriye Sarı, Zülfiye Altun, Yüksel Altunkaya, İsmail  Yılmaz, Cengiz Akın, Cengiz Yıldırım(Tek üniversite mezunu. 2014’e dek Cumhuriyet’te çalıştı. Cumhuritet’in İstihbarat şefi..), Yaşar Özel, Faruk Öztürk, Ali Çelik, Erdinç Demir, Mühittin Vaiç, Muzaffer Özbay, Yalçın Aksakal, Şahap Pehlivan, Gülcemal Gökçe, Muammer Uzun, Dursun Sancar, Hüseyin Güler, Latif Öztürk, Yakup Demirci, Şener Gökçe ve Turgay Karaibrahimoğlu..28 Mart 1978 yazısında ise; Ali Riza Büyükdağ, Kemal Yücel, Erdal Şimşek, Tayfun Varan, Ertuğrul Özel, Muzaffer Yılmaz, İsmail Öztürk, Cengiz Özen, Tuncer Dursun tekrar yazılmışlar..”
Hopa-Eşmekaya Köyü Camii İmamı Muzaffer Çakmak’ın 24 Mayıs 1978  tayin teşekkür mektubu..
Yerel Yönetim Bakanı Mahmut Özdemir’in, İnş. Mühendisi Fikret Özdemir’in tayınının yapıldığını belirten  27 Ekim 1978 tarihli yazısı..,Sosyal Güvenlik Bakanı Hilmi İşgüzar’ın, Perihan Evitan’ın SSK Gazlıçeşme(Kazlıçeşme- Zeytinburnu olsa gerek) dispanserine yapılan tayınının yapıldığınını içeren  11 Kasım 1978 tarih 1-13/4032 sayılı bilgi yazısı..
Hilmi İşgüzar deyince bir yaşadığım bir öykücüğe(Anekdot) yer vereceğim: Yıl 1979  Gazi Üniversitesi İnşşat Mühendisliğini bitirmişim. Arhavili Saim Kurt, Metin Özikinci ağabeyin ısrarıyla  beni SSK’ya işe almış. Arhavi Turizm Kültür ve Yardımlaşma Derneğ’nin Genel Sekreteri iken, Derneğin Genel Genel Başkanı değerli insan ve erken aramızdan ayrılan değerli insan SSK Müfettişlerinden Metin Özikinci referansı ile  1976’da Sosyal Sigortalar Kurumu(SSK)’nda göreve başlamışım. Bırakın Karadenizli, Saim Kurt amca sayesinde SSK Arhavili, özellikle öğrencilerin çalışma düzlemi olmuş adeta..Benim gibi mezun mühendislerin çoğu SSK İnşaat Dairesine yatay geçiş ile geçtiler . Bana gelince, “Sen duuur!!” çektiler.  Tescilliyim ben. Hem de solcu..Sosyal Güvenlik Bakanı Hilmi İşgüzar; Orman Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu.  Adalet Partisi'nden ayrılarak Bülent Ecevit ile bakanlık karşılığı hükümet kuran 11 milletvekilinden biridir(Güneş Motel Olayı). Yani; genlerinde sağ ideoloji olan bir kimlik. Elbet benim gibi tescilli, hatta Ülkü Ocakları tarafından ölüm fermanı çıkarılmış birinin SSK İnşaat Daire Başkanlığında ne işi var…
Baharın ağaçlarda gülen yüzü, toprağı ve insanı ısıtmaya başlayan güneşin ısıtmak için kendisini zorlayan  sıcak yaklaşımı, doğayı ve doğanı mutlu etmeye başladığı ilk günlerin birindeyiz. Tarihi anımsamıyorum, fakat 1979’un Ulucanlar’daki mutlu günlerden biri..Bir arkadaşım geldi yanıma; X’denen ülkücü servis şefi, masasının arkasındaki duvara asılan   Atatürk tablosunu indirmiş, kırmış ve yerine başka bir tablo asmış. Hışımla odasına dal, sağ yanında duvar dibine koyduğu ve çerçevesi kırılmış Atatürk tablosunu özenle arkadaşlar aldı, bende; Türk bayrağının doğuşunu simgeleyen Osmanlı askerlerinin at üstünde, kan gölü üstüne yansımış hilal ve yıldızlı tablosunu aldım özenle X’in boynuna , Atatürk tablosunu da her zamanki gibi yerine astım...Bırakın AKP’yi makepeyi, 1970’lerde bile fırsat bulduklarında Atatürk’ü indiriyorlardı; hem de Ülkücü dnen şeyler..Haber anında uçurulmuş, hemen yakınımızdaki  faşist yuvası Ataürk Site yurduna. Anında infaz kararı alınmış..Türk bayrağı yırtan kominist’in katlı vaciptir..Önce etüd..İsa Armağan adamlarıyla geliyor ve benim çalıştığım servisi gözlemlemişler, benİ. Bir gün sonra, günlerden Cumartesi; ben grant tuvalet, sol kolumun üzerinde pardesü, sağ elim de sol bilğimi kavrar halde yürüyorum. Bir gençten bebe yaklaştı bana, bana bakmıyor pardesümün altındaki ellerimi görmek istiyor, fakat aşırı derecede ürkek ve sesi titriyor; “Ağabey sen Anafartalardaki Ankara kiraatanesine takılıyormusun?”  Oğlanı iterek geri çekildim ve yürümeye başladım, bebenin sağında solunda erişkin itler var. Çok tedirginler, bende fazlasıyla soğuk kanlı, dolmuşa bindim ve hemen kalk der demez hızlandı ve soluğu Kızılay’da aldım. Kızılaya dolmuşlar giremez, fakat o arkadaş girdi..
Bir daha Ulucanlara, Bölge Sağlık Müdürlüğne gitmedim. Olay nasıl olduysa Recai amcaya kadar gitmiş. 11.8. 1978 tarihinde Konur sokaktaki SSK Ankara Bölge Sağlık Müdürlüğü’ne tayınım çıktı. X adlı(Şemsettin Başer), birinin servisine verdiler. Adam eski Ankara şampiyonu “sör”suz boksörmuş da.. Hilmi İşgüzar döneminde belirttiğim gibi sağcı bürokratlar egemen. Tüm sağ görüşlüler gibi bu şahsın da iktidarın, dahası Milliyetçi Cephe iktidarlarının vurucu timi ülkücülere sempatı duyuyorlar. Yeni servis şefim de öyle biri ve de aşırı derecede itici bir adam. Benimle uğraşacağını ilk günü belli etti; “Şuraya otur. Okul-mokul bilmem herkes gibi çalışacaksın..!”  uyarısıyla..Okul bitmiş, çıkmayı almış tayın bekliyorum. Sabretmem gerektiğ konusunda kendi-kendimi uyarıyorum..Adam huysuzluğu durmuyor, sürekli bulaşıyor.. Kişi sürekli benimle uğraştığı için uzak durmak adına kendimi evrak servisinden, hastalık servisine aldırdım..
Bulaştı da..Az kalsın, memuriyetimiz bitiyordu(Gerçi 12Eylül 1980 sonrası bitti)..
SSK Genel Müdürlüğü 8.5.1979 tarih ve 1979/3 karar no’lu savunma istedi benden. 8.6.1979 tarihli savunmamda şunları yazmışım: “Olay, 17.4.1979 günü saat 09.30’da, a meydana geldi..
Uzatmaya gerek yok..Eski servisime telefon geliyor..Konuşumak için  gidiyorum. Oda da kimse yok. Sırtım kapıya dönük konuşuyorum. Aniden sırtıma bir yumruk; “Kes ulan konuşmayı(dedim ya adam manyak). Sendeledim ve telefon bir yana ben bir yana..Ayağa kalktım küfürlerle bağırmayı sürdürüyor..Kendimden geçtim. Nasıl vurdumsa kandalyesi bir yana, kendi bir yana dişleri başka bir yan..Sendeliye sendeliye ayağa kalkarken ben yeni servisime döndüm..Arkadaşlar, karakola gittiğini söylediler..Beni kurumdan uzaklaştırdılar..Okula gittim çıkmamı almak için..Sakarya’daki Piknikte bira içiyorum. Bir arkadaş nefes-nefese yanıma geldi. Kaçmamı, tomsomlu 4-5 polis kuruma beni almaya gelmiş. Beni anarşist olarak tanıtmış( O yılarda terorist denmez anarşist derlerdi. Yani barış felsefesi anarşı teori yanlıları, düzen karşıtları sokak eşkiyası gibi gösterilirdi..)..Arkadaş önce Sıhhıye- İlkiz sokaktaki evime, bulamayınca Arhavililer lokaline gidiyor. Sağolsun Sami Mısırlı ve diğer ağabeylerimiz ilgileniyorlar, Muazzam adında Artvinli bir sivil komiser buluyorlar ve o suçüstü(cürmü meşhut) yakalanmamak için şu günü yanıma gelsin, aksi taktirde sıkıyönetim nedeniyle sorgusuz içeri alınır,.15 gün sonra ifademi veriyorum..
Artık Üniversite bitmiş, çıkmayı almış iş arıyorum kendime..Ali Yıldız haber gönderdi, işe aldırırım, İstanbul SSK Rant tesisleri işinin de kontol şefliğine getiririm, fakat hak edişlere itirazsız imza isterim. Ben gitmedim. Nedim isminde bir arkadaş gitti, yolsuzluk dosyaları açılınca Nedim arkadaş kendini Rant testislerine astı..Ben İnşaat Mühendisleri Odası aracılığıyla, dahası; İMO Ankara Şübe sekreteri Turan Kutmen’in  katkılarıyla, YSE(Yol Su Elekktril Genel Müd..)ye,  Arhavili Sadettin Özkazanç’in Daire Başkanı olduğu Köprüler Daire Başkanlığinda göreve başladım..
Tam 1 ay sonra da, yukarıdaki 8.5.1979 tarihli SSK Genel Müdürlüğünden savunma kararı geldi..Savunmamdan 5 ay sonra da, bir yıl terfi etmeme cezası, 1 yıl sonra da 12 Eyül 1980 faşizmi, 1 yıl sonra da işten ayrılma cezası..
Bu ara Himi İşgüzar  SSK’daki yolsuzluk soroşturmasıyla tutuklandı ve Yüce Divan’da yargılandı. Kuzenim Mehmet Bingöle anlatmıştı: “Suçladıkları konulardan biri de Memleketim Sinopluları SSK’ya doldurmuşum.. Suçlamalardan biri de; “Hemşehrilerini işe doldurdu, kayırdı..” Hakımın bu konudaki sorusuna şöyle yanıt verdim; Bir cenaze için köyüme gittiğimde yaşlı bir kadın, gençlerin işsiz olduğunu seslendirdi. Ben de oradki gençlerin ismini aldım ve işe koydum. Tüm Sinoplu gençler oraya gelselerdi tümünü alırdım, dedim ve cezayı yedim..
Keşke ben de orada olsaydım.. İş bulma konusunda  çok şansızdım ya..
“Orman Bakanlığı’na” başlıklı tarihsiz bir dilekçe:
Artvin İli Örgütü 22.2.1978 günü toplanıp aşağıda belirtildiği üzere Artvin Orman Başmüdürlüğü’ne isimleri yazılı kişilerin birinin atanmasını arzu etmiştir. Gereği bilgilerinze arz olunur.
1- Metin Hadiçoğlu: Halen Samsun Orman Tahdit Komisyonu Başkanı
2- Süeryya Saraçoğlu: Halen Zonguldak kısım müdürü.
3- Sabri Bayraktar. Halen Çanakkale kısım müdürü.
Örgütün güvencesini almış üçüncü  bir isim saptanamamıştır. Neden, Örgütün güvencesini almış üçüncü  bir isim saptanamıyor. Çünkü, CHP’nin bürokraside adamı yok. Nasıl olsun ki; 1950’den 2017’ye dek kaç gün iktidar olmuş ki.
Dilekçenin altında;
CHP İl Başkanı; Ayhan Arifağaoğlu, Merkez İlç Başkanı; Mehmet Çelik, Arhavi İlçe Başkanı; Mehmet Erkan, Hopa İlçe Başkanı; Ergun Bayrak, Ardanuç İlçe Başkanı; Metin Günver,  Borçka İlçe Başkanı; Affan Balaban, Yusufeli İlçe Başkanı Halim Özdemiroğlu, Şavşat İlçe Başkanı Adil Aydın, Artvin Bel. Bşk; Kaya Keleş, Ardanuç Bel. Bşk; Fahrettin Acar, Kılıçkaya(Ersis) Bel. Bşk; Tüncay Özarslan, Şavşat Bel. Bşk; Kaplan Tekin Tanatabay, Göktaş Bel. Bşk; Nurettin Durmuşoğlu, Damar Bel. Bşk; haydar Osmançavuşoğlu, Hopa Belediye Başkanı; Kemal Beşiroğlu..Artvin Senatörü Recai Kocaman ve Artvin Milletvekili Mehmet Balta’nın da dilekçede adı var, fakat imzalar yok..
Ulaştırma Bakanı Güneş Öngüt ‘ün Devlet Bakanı Ahmet Şener’e yazdığı 9.2.1979 tarihli 4973-1 sayılı bilgi yazısı ilginç.
Devlet Bakanı Ahmet Şener; PTT Personelleri Ali Hikmet Kuzu, Vehbi Kara ve Vezir Tütüncü ile ilgili  istekte bulunuyor. Ulaştırma Bakanı Güneş Ongut’ta; Yusufeli PTT Merkez dağıtıcısı Hikmet Kuzu, Ardanuç PTT Merkezi Müdürü Vehbi Kara ile aynı yer memuru Vezir Tütütncü’nün haberleşme özgürlüğünü kısıtladıklarına dair Trabzon PTT Bölge Başmüdürlüğü’ne bir yakınma gelmediğini vurgulamasına karşın; Hikmet Kuzu’nun ve Şerafettin Özmen’in olumsuz tutum ve davranışlara ve de huzursuzluk yaratmaları nedeniyle Kuzu’nun Çayeli’ne, Özmen’in de bölge içinde başka yere tayın edildiklerini bildiriyor.
Bakan Ongut’un bu çelişkili bilgi aktarımını ben; Adalet Partisi'nden ayrılarak Bülent Ecevit ile bakanlık karşılığı hükümet kuran 11 milletvekilinden biri (Güneş Motel Olayı) olmasına bağlıyorum. Doğrusu, genlerinde Hilmi İşgüzar gibi; dahası 10 Bakanda(Tuncay Mataracı, Şerafettin Elçi, Mete Tan, Hilmi İşgüzar, Orhan Alp, Fethi Acar, Ali Rıza Septioğlu, Enver Akova, Ahmet Karaaslan ve Güneş Öngüt)sağ ideoloji genlerinin etkin olduğunu düşünüyorum bu personelleri değerlendirmesinde..
Güneş Motel olayı, günümüz 2017’sine dek ancak 1950’den bu yana 8 yıl  yarım yamalak iktidar olabilen solun kendine vurduğu en büyük darbedir. 1950’den bu yana 59 yıl böylesi entrikalarla iktidar olanlara büyük malzeme verilmiştir. 1960 ihtilalı içindeki Irkçı faşistlerin oyunuyla gerçekleşen Menderes’in idamı birinci malzeme ise bu 2.malzemedir.
Aslında, siyaset düzleminde  sağın belirgin hataları yanında ender hata yapan CHP’nin Güneş Motel’de  12 milletvekiliyle yaptığı pazarlık,  ardından 11’e düşen milletvekilinin 11’ine de bakanlık vermek istemesi, siyasi tarihinin en büyük talihsiz hatasıydı.  Bu hata, bakanlık için 10 milletvekilinin nasıl çıkar  boyutunda siyaset yaptıklarının göstergesi idi. 10 bakanlık çünkü, Konya milletvekili Mehmet Oğuz Atalay bakanlığı kabul etmedi. Adalet Partisi’nde dışlananların 10’u çıkarları için CHP ile Bakanlık için uzlaşmışlardı. Bürokratik dokunun sağ ideolojik kimliklerle  oluşması, bu çoğu bakan yüce divanda yargılandı. Yani sağ kendisinden kopanlardan intikamını aldı..
Evet; 5 Haziran 1977 Genel Seçimleri'nde birinci parti olmasına rağmen kazandığı 213 milletvekilliği hükümet kurmasına yetmeyen CHP, siyaset oyunlarının varsılı Adalet Partisi (AP) lideri Süleyman Demirel oyunlarına hedef oldu.  Süleyman Demirel, AP ile Milli Selamet Partisi (MSP) ve Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) katılımıyla II. Milliyetçi Cephe hükümetini kurdu. 11 Aralık 1977'de yapılan yerel seçimleri yine CHP kazandı. Ardından, Demirel’den bakanlık bekleyen 12 milletvekilinin(Cemalettin İnkaya, Tuncay Mataracı, Şerafettin Elçi, Mete Tan, Hilmi İşgüzar, Orhan Alp, Fethi Acar, Mehmet Oğuz Atalay, Ali Rıza Septioğlu, Enver Akova, Ahmet Karaaslan ve Güneş Öngüt) istifaları II.MC hükümetini TBMM'de azınlığa düşürdü. Cemalettin İnkaya baskı sonucu bu gruptan koptu. Ecevit, kalan 11 bağımsız milletvekiline, kuracağı hükümete destek karşılığında bakanlık önerdi, 10'u kabul etti. Konya Milletvekili Mehmet Oğuz Atalay Bakanlık teklifini kabul etmedi. CHP'nin gensorusu ile 31 aralık 1977'de süleyman demirel başkanlığındaki II.MC hükümeti devrildi. Ve  “5 Ocak 1978 - 12 Kasım 1979 ” devam eden , 42. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti veya 3. Ecevit Hükûmeti kuruldu.  En önemlisi, 11’lerle hareket eden fakat Bakanlık kabul etmeyerek siyasetçinin onurlu duruş gösterebileceğini kanıtlayan  11'lerden mühendis Mehmet Oğuz Atalay(Konya 1922-1986) dışındaki 10 milletvekili yeni kurulan hükümette bakan oldu. Sonrası yıllarda da olan CHP’ye oldu..Sırtı, hile, desise, entrikalı siyasetlerle ve, yolsuzlluklarla dolu olanlar, bu 11’ler yanlışını kullandılar abartarak sürekli olarak kullandılar, tıpkı tek parti döneminde, hata yapan sağ ideolojiye sahip siyasilerin hatalarını CHP suçu olarak gösterdikleri gibi..
Ali Hikmet Kuzu, Vehbi Kara ve Vezir Tütüncü , özellikle Ali Hikmet Kuzu için yazışmalar ve uyarılar çok önceden başlamış:
27 Aralık 1978 tarihli bir küçük  pusula; Sayın Recai bey; Yeni yılınızı kutlar hurmetler sunarım.  Hikmet Kuzu’nun işini durdurmanı rica ederim. Vasıf Ihtıyar. Manifatura-Tuhafiye-Konfeksiyon Tel: 43 Yusufeli..
Yusufeli CHP İlçe Başkanı Tuccar ve  Özdemir Palas Öteli sahibi Halim Özdemiroğlu’nun Hikmet Kuzu için hastalığı nedeniyle tayinin durdurulmasını rica eden kartı..
Ve Tüncay Özarslan ağabeyin o güzel yazısı ve adeta  edebi 2 mektubu: Tuncay Özarslan, CHP’den  Kılıçkaya(Ersis) Belediye Başkanı.
Tüncay ağabeyi Temmuz 2013’te aramızdan ayrılmış. Şunları yazmışım; 07 Temmuz  2013’te:
Türkiye'nin ilk Kadın Belediye Başkanı Sadiye hanımın yeğeni Tuncay Özarslan...
Öyle sağdan, soldan gelme biri değildi, halkın ta içinden, yüreğinden gelme bir Atatürk devrimcisiydi. Önemli siyasi yazılarımı hep ağabeye okuturdum ve yılların birikimine sahip Tuncay ağabey'den onay almayı onur addetmiş-tim.
O; Atatürk'ün Anadolu insanıyla 'dünyada ilk kez' emperyal açlara tokat atan Kurtuluş Destanı'nın yılmaz savunucusuydu.. Atatürk'ün evrensel felsefesini durağanlaştıran tapınıcılara da karşı idi, o; yerelden ulusala, ulusaldan evrensel giden Atatürk'ün ulusal felsefesinin, dünyanın özgün gelişim, değişimiyle daha ileriye taşıması gerektiğini vurgulayan değerlendirmelerime tutkun idi ve bu nedenle  tüm yazılarımı okumayı ilke edinmişti adeta...
Her şeye duyarlı idi, üzülür, zaman-zaman o tok, gür sesiyle gürlerdi de.. En çok da; Yusufeli'nin HES nedeniyle sular altında bırakılmasına; binlerce yıllık tarihe sahip Yusufeli'nin yok edilmesine Aslan gibi kükrerdi Tuncay Özarslan ağabeyim..
Tam 4 dönem; Yusufeli-Ersis(Kılıçkaya) belediye başkanlığını üstlenebilecek halkın sevgi ve saygısını kazanmış siyasi bir kişilikti. Güldüşün boyutundaki değerlendirmeleri, onun siyasi kimliğini daha da zenginleştiriyordu.
Örneğin, bir seçimde, siyasi karşıtı ve rakibi Tuncay ağabey için; 'Siz kime oy verdiğinizi biliyor musunuz; o sizi temsil edemez, çünkü o; İstanbul'da kadınlarla beraber gününü gün ediyor.." suçlaması getiriyor. Alanda herkes suskun, Tuncay ağabeyin sevgili eşi de üzgün... Tuncay ağabey o her zamanki kendinden emin duruşunu kürsüye taşıyor ve 'sizi temsil edemez' suçlaması getiren rakibine yanıt veren şu konuşmasını yapıyor Ersis'lilere: "Sevgili Ersisliler, arkadaşım İstanbul'da kadınlarla olduğum konusunda doğru söylüyor, fakat, sizi temsil edemeyeceğim konusunda doğru söylemiyor;  sizi öyle güzel temsil ettim ki, alnınızı yere düşürmedim". Alanda müthiş bir alkış kopuyor ve seçimi de açık farkla kazanıyor.
Tuncay ağabey ile Artvin Kalkınma ve Eğitim Vakfı’nda kurucu üye olmanın yanında bir dönem de Vakıf yönetiminde  beraber çalışma onuruna eriştim. Artvinlilerin 50 yıllık düşü olan “Artvin Evi” yapımında katkısı olanların başında geliyor.
Tüncay Özarslan ağabeyin o güzel  2 yazısı bana çok ilginç geldi: İlk yazısı;  26 Aralık 1978 tarihli Ali Hikmet Kuzu ile ilgili..Yazıda, Kuzu’nun ailesini zor geçindirdiğini, mağdur edilmesinin bizlerin siyasi anlayışına ters düşeceğini ifade ederek tayınını durdurulmasını istiyor. 28 Şubat 1979 tarihli ikinci mektubunda ise; Artvin P.T.T Müdürlüğü Merkez Şefinin Araddnuçlu Ekrem Demirci’nin Yusufeli P.T.T Müdürü olmasını istiyor.  Metubun dipnotunda da  Kuzu mektubu için; “ Not: Yusufeli’ndeki P.T.T dağıtıcısı Ali Hikmet Kuzu için yazdığım mektup için özür dilerim.. Mecbur kaldığım için yazmıştım ve de işinin olmayacağını bildiğimden..”
İnanın bu siyaset bambaşka bir karmaşa ve anlaşılmaz  şey. Sağcı  Ulaştırma Bakanı Güneş Ongut ve CHP’li olduğunu bildiğim Tüncay Özarsalan da Ali Hikmet Kuzu için yaramaz derken; Gümüşözü Köyü muhtarı; Kadir Aydın, Dağ Rtgi Köyü muhtarı Cihan Güzel, Zeytinlik Köyü Muhtarı, Mehmet Kaya, İrmakyanı Köyü muhtarı; İsmail Aydın, Bahçel Köyü Muhtarı Dursun Polat ve adını okuyamadığım 3 köy, Öğretmen Mustafa yıldırım, Kuzu’yu kuzu gibi gösterirken; CHP Yusufeli  İlçe başkanı  Halim Özdemiroğlu ise bu Kuzu’nun yaramaz adam olduğunu, herkese yalvartırtığını yazmaktadır..Ben şaştım kaldım. Demek ki ben bunun için siyaset yapamadım..
Yusufeli CHP İlçe Başkanı Halis Özdemiroğlu 7 Ocak 1979 tarihli mektubunda; ısrarla; tayini çıkarılan  eski tapucunun yerine, Adalet Parti milletvekili  Mustafa Rona’nın adamı Ali İhsan Avcı’nı  asil tapucu olarak  atanmasını istemektedir. Onun yerine Mustafa Yazıcı’nın Yusufeli Tapu memuru olarak atanmasını ısrarla istemektedir..,Siyaset bu. Milletvekilleri ülkeye hizmet  taşımaktan çok, adamlarını bir yere taşımaya çalışmakta ve bunun savaşını vermektedirler..
Sadiye hanım; 1930 yılında, şimdilerde Artvin-Yusufeli ilçesine bağlı ‘eski adı Ersis olan’ Kılıçkaya beldesinde Belediye Başkanı seçilerek, “Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın Belediye Başkanı” oldu. İki yıl bu görevi yürüttü.
Her ne kadar; 1950 yılında Mersin’den Belediye Başkanı seçilen Müfide İlhan Türkiye’nin ilk kadın belediye başkanı olarak bilinse de bu doğru değildir.
Bugün seyrettiğiniz; Sermiyan Midyat’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği; Demet Akbağ’ın oynadığı Hükümet Kadın” filmlerindeki  belediye başkanı  Sati kadın       Kılıçkayalı Sadiye Hanımdır…
1930 yılında çıkarılan Belediye Yasası ile kadınlara da belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınması ile aynı yıl Sadiye Hanım, Kılıçkaya kasabasında belediye başkanı seçilmişti ve dolayısı ile “Türkiye’nin İlk Kadın Belediye Başkanı” unvanı Müfide İlhan’ın değil, Kılıçkayalı Sadiye Hanımdır. İstanbul’da yetişen Sadiye Hanımın babası, Çıldır Kaymakamı iken Ermeniler tarafından şehit edilen Ersisli Arslan Beydir. Babasının mezarı Ardahan’dadır.
Sadiye Hanım, Ardahanlı malul gazi Binbaşı Atabey ile evlendi. Ali Babür Ata Ardahan, Sadiye Hanım-Binbaşı Atabey çiftinin oğludur. Sadiye Hanım’ın ağabeyi Kadri Bey, Oltu Milletvekili Şavşatlı Hamşioğlu Rüstem Bey ile Nafikâr Hanımın kızları olan Vasfiye Hanım ile evlendi. Halen Kılıçkaya’da yaşamını sürdüren ve “Paşa” diye anılan Vasfiye Hanım, Kılıçkaya Belediyesi Eski Başkanlarından Tuncay Özarslan’ın annesidir..
CHP Genel Sekreter Yardımcısı Erol Tuncer’in 20 Mart 1979 tarih ve 6/1184 sayılı Recai  Kocaman’a yazısı. Yazının içeriği; Erzurum Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi 4.sınıf öğrencisinin can güvenliğinin ve öğrenim  özgürlüğünün olmadığı için Ege Üniversitesi’ne naklinin istenmesi..Mektup; 11 Mart 1979 tarihinde Şavşat-Yavuz köyünden  Ali Osman Kaya tarafından CHP Genel Sekreterliğine yazılmış.
Borçka-Camili Beldesi vatandaşlarının sitemi:
Bir, tarihsiz fakat  imzalı mektup. İmzalar: Camili muhtarı; Hamdi Salman-Düzenli köyü mahtarı; Remzi Aydın- Kayalar Köyü Muhtarı; Hilmi Yavuz- Maralköy Köyü Muhtarı; İbrahim Bayrak-Uğur Köyü Muhtarı; Ziver Yıldırım- Efeler Köyü Muhtarı; Nevzat Kahya..
Sayın Senatörüümüz Recai Kocaman;
“Bundan iki ay kadar önce muhtarlıklarımıza yolladığınınız mektuplarınızı aldık. Camili Bucağı altı köyü Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana çağın gelişmelerine göre, taş, taş üstüne konmamış denebilir. Halkımız halen yolsuz kalmış, hastalarımızı yılın dokuz ayında sırtımızda taşıyarak ilçeye ulaştırmışızdır. Camili halkı bu durumda hakkını olan şeylerinin üstünde hiçbir talep etmemiştir. biz yolumuzu martta açılır demedik ama zamanı geldi mayıs ayı sonunda açılması gerekirken 12 Haziranda ancak açıldı. Bucak müdürü alındı yerine yenisi verilmemiştir yol inşaatı başlanacak diye tahsisat ayrılıyor alınan tahsisat her zaman lafta kalır..(yazıya orjınal haliyle  yer verdim..)” sitemiyle giriş yapılan mektup; yolun, elektriğin, suyun, doktorun vb hizmetlerin olmadığına değinerek, var olan anyolun, köy yollarının, sağlık ocaklarının, içme sularının AP döneminde yapıldığı, fakat yeterli olmadığı için CHP’ye oy verdiklerini, fakat siz CHP olarak “Geçmiş iktidara hesap soracağız “demeniz karşın, bize hesap sorduğunuzu, biz de önümüzdeki seçimde size hesp soracağız ve sizi cezalandıracağız sersenişiyle  devam edip şöyle bitiyor: “Sizlere gelince siz de camili halkını alay ettiniz yolumuzu yapmak değil bir dözerci bulup zamanında açmadınız bize elektrik doktoru v.s vaat ettiniz doktorumuz c.h.p döneminde alındı Bucak müdürümüz yine ayni bu aldatmacaların hesabı size de aci bir şekilde sorulacaktır. biz ekonomik dar boğazında büyük şeyler istemedik ama alay edilmemize de kimsenin hakkı yoktur. Lütfen camili kelimesini ağzınıza almayın vede camiliye hiçbir politikacının girmemesini şimdiden duyururuz..”
Öyle tepkilililer ki sadece CHP’lileri değil hiçbir politikacıyı istememektedirler..Efeler köyü muhtarı Nevzat Kahya’nın dışında tüm muhtarlar hayatta..Bu mektup tarihsiz, fakat büyük olasılıkla mektup 1974 sonlarında yazılmış. Çünkü mektupta Bucak(Nahiye) müdürünün CHP tarafından görevden alındığı söyleniyor. CHP o tarihte ülke genelindeki tüm Bucak müdürlerini, Bucakları köye dönüştürmesi nedeniyle görevden aldığını, o Bucak müdürününü adının da Taci Demir olduğunu önceki Camili muhtarı İlker Sav’dan öğreniyorum.
2004-2014 arası Camili muhtarlığı yapan İlker Sav ile konuşuyorum; 1980 yılına dek Camili köyü silme CHP’ye oy veriyormuş. Nedense bu 1980 sonrası değişime uğramış. Bu sağa yönelişin belli ki ilk işareti 1975’te Camili Bucağına bağlı Camili ve diğer köy  muhtarlarının  Recai amcaya yazdıkları mektubuyla verilmiş. Bugün; Camili halkı %70 AKP’ye  oy vermekteymiş..Günümüz  CHP politikacılarının bu gerçekleri dikkate alarak yeniden Artvin için politikalar üretmesi gerekir..
Ankara, 1 Temmuz 1979 tarihli Recai Kocaman’ın Artvin raporu’un ön sayfası: [[ Sayın Başbakanım, sevgil Genel Başkanım,
Artvin ilinini ekonomik, sosyal ve siyasal durumu; iktidarımızın, Artvine 1978 yılında getirdiği ve 1979 yılında gerçekleştirmek üzere programladığı hizmetleri; Artvin halkının diğer istek ve özlemlerini;
Ana çizgileriyle belirlemek amacıyla hazırladığım not:
Artvin gezisi sırasında yapacağınız konuşmalar için yararlı olursa  ve bundan sonraki hükümet çalışmalarınızda Artvin’e göstereceğiniz lütüfkâr ilgilerinize ışık tutabilme konusunda küçücük bir katkı sağlarsa, kendimi dünyanın en mutlu kişisi sayacağım..
Derin saygılarımla..Recai Kocaman..]]
İlginç geldi bana. Siz bir rapor hazırlamışsınız, size teşekkür edilmesi gerekirken; Lütüfkâr ilgilerinize  ışık tutarsa ‘kendimi Dünyanın En Mutlu Kişisi Sayacağım’ tümcesini büyük harflerle yazılması bence Lider erkine abartılı bir yaklaşımdan başka bir şey değildir..
İşte o günün Artvin sorunları ve durumlarını içeren detey rapor:
1975 YILINA GÖRE;
1975’de Artvin nüfusu; 42.496’sı şehir ve İlçelerde, 195.530’ köylerde olmak üzere toplam;  238.026 kişi(Recai amcaya 228.026 toplamışlar, yanlış)..
2016 yılına göre nüfusuna baktığınızda; 168.068 olduğunu görüyorsunuz. Burada gerçeği de görüyorsunuz, çünkü 1975’ten günümüze dek politikacılar, her ne kadar; yatırım yaptık, yapıyoruz deseler de, Artvin’den 69.958 kişinin  göç etmesini engelliyememişler. Yani Artvin’i Göç veren bir kent olmaktan kurtaramaışlar..Yeminle söylüyorum; güçlü politikacılar Artvin’i berbat değil abat ederler, Artvinliyi Artvin’de bırakırlardı.
Köy sayısı; 302, 2017’ye göre; 297. Büyük olasılıkla; Barajlar nedeniyle sular altında kalan köyler nedeniyle 297’ye düşmüş. Gerçi, en büyük İlçemiz ve de sağın platformu Yusufeli de sular altında kalıyor ve binlerce yılda oluşan kültür yok ediliyor. Baraj yer seçimi Yusufeli’ni yok etmeyebilirdi..
1975’te; 10 Belediye başkanları’nın 7’si CHP, 3’ü AP idi. Bugün 2014 yerel seçimlerinde ’de ise; tamamen tersine dönmüş durumda; AKP; 7, CHP; 1(Beldeler kalktı)..Hopa’yı bile AKP aldı..Arhavi’de de az bir farkla CHP kaybetti-Ki başarılı..
Genel seçimlerde durum; 1975’te AP’nin 39.021, CHP’NİN 37.808 oyu vardı. Seçmen sayısı da; 119.383, oy kullanan sayı; 87.808(%73.3)
Bugün(2015 Genel seçimlerinde); Toplam Seçmen Sayısı : 129.418 Kullanılan Oy Sayısı : 108.470 Katılım Oranı : % 83,81.  AKP; 48.1282, CHP İise 37.670 oy almıştır.
1950’den 1977’ye dek yapılan 8 genel seçimde CHP, ortalama; 10 bin oy geride. Sadece; 1973 seçimlerinde +5952’yı yakalayabilmiş..Günümüze dek, yani son 2015 genel seçimi dahil değişen bir şey yok, aksine gerileme var..Artvin’de seçimi sağ lehine çeviren düzlem Yusufeli. Bu ilçe’de; AP ve AKP ile sadece MHP çekişmektedir. Siyasilerin bu düzleme özellikle çalışmaları gerekir. Yusufel, CHP tarafından  bir çeşit siyasi nokta odak haline getirilmelidir..
Artvin İli’nin eğitim hizmetlerini tablosu değerlendirmesine Recai amca şunları söylüyor: “Son yıllarda, Artvin’deki Lise ve dengi okullardan, her yıl ortalama 1100 öğrenci mezun olmaktaktadır..Bu 1100 gencin, 15-20 tanesi arzuladıkları yüksek öğretim kurumlarından birine girebilmekte, 80-85 tanesi resmi kuruluşlarda iş bulabilmekte..Sonuç olarak; her yıl, ortalama 1000 Lise mezunu açıkta kalmaktadır. Artvin’de şehir nüfusu, toplam nüfusun %18’ini oluşturduğuna göre, her yıl 800 lise mezunu köy çocuğu açıkta kalmaktadır..Şu anda, Artvin, köylerinde, son 5-6 yılın birikimi olarak, 6000 açıkta kalmış-yani, isteğine uygun yüksek öğretim kurumuna girememiş ve iş bulamamış Lise mezunu genç yaşamaktadır..Ortalam köy başına 20 tane Lise mezunu açıkta kalmış genç..”
Tüm bu yakınmalar; Hasan Ali Yücel’in “Köy Enstitüleri’ni ve Ecevit’in Köy Kent’lerinin ne denli zorunlu olduğunu gündeme getirmiyor mu?
Bu ifadeler aynı zamanda; benim 1973 Genel seçimlerde Arhavi Doğu gazetesine yazdığım; “Seçim zamanlarında bir Orman Bakanlığı’ndan okul istenir ve o da bunu yerine getirise o okullarda ATATÜRK ilkelerine bağlı gençlik değil, Orman ilkelerine bağlı kereste yetişir.. Bu memleketin acaba hiç teknik elemana ihtiyacı yok mudur? Hopa ve benzeri ilçelere Lise açılacağına teknik eleman yokluğu çekilen şu güzelim vatan için memleketin gerçek payandasını teşkil edecek olan Tekniker ve Teknisyen okulları ve zirai fen okulları açılmış olsaydı daha müspet hareket olmaz mıydı?!(Temmuz 1973)..”gerçeğini onaylamıyor mu?
Artvin bir Orman bölgesi. Tarım alanı yok derecede az. Bu nedenle Tarım köylüsü değil de Orman köylüsü yoğun:
1979’da; Artvin’in kullanışına göre arazi dağılımı: “Tarim arazisi; 42.000 hektar(Hektar=10 dönüm)-Çayır; 10.00 hektar-Ormanlar;265.000 hektar-Bozkır; 130.000 hektar-Taşlık ve Kayalık; 296.000 hektar”
İlginç olanı;Artvin’de tarım arazilerinin ailelere dağılımı: “Topraksız çiftçi ailesi: 1.000 kişi-1 ile 50 dönüm arazi  sahibi: 37.148-51 ile100 dönüm arazi sahibi:1.308-101 ile200 dönüm arazi sahibi:299 kişi-201 ile 300 dönüm arazi sahibi:195 kişi- 301 ile 500 dönüm arazi sahibi:52 kişi ve 500’den çok dönüm arazi sahibi ise yok..” Yani; tarıma elverişli arazı olmayınca Artvin’de feodal ağalık düzeni yok. Arazi olsa da ağalık düzenine Artvinli izin vermezdi..
Rapor’da; Yol, içme suyu, elektrik ve de Orman köylüsünun sorunları ile benzer  hizmetlerdeki durumlara ve de yapılması amaçlanan yatırımlara yer verilmekte..
Örneğin; Artvin’in Tarım arazisi olmayınca da sulama sorunu da yok gibi bir gerçeklikle karşılaşıyoruz..Artvin’in orman örgütü; Artvin Orman Müdürlüğü ve bağlı 8 Orman İletme Müdürlüğü ve de bunlara bağlı 32 tane orman şefliği var. Ayrıca; yalnız Artvin ilini kapsayan alanda 1 Orköy Bölge Müdürlüğü var..
Raporda dikkat çeken bölüm; “Artvin’de Devlet Bankalarının ve Sümerbank satış mağazaları şübelerinin durumu” bölümü. Bugün hemen hemen tümü satılmış devlet bankalarının 1979 durumu: “Ziraat Bankası; 11 Adet. Halk Bankası; 7 Adet, Emlak Kredi Bankası; 2 Adet ve Sümerbank 7 Adet..”
Not: İktidar dönemimizde; Her İlçede bir Halk Bankası açılması. Her İlçede bir Sümerbank mağazası açılması gerçekleştirilmiştir. Ayrica; İl merkezi tüketicilerine perakende, İlçelerdeki tüketim kooperatiflerine toptan olarak, Kooperatif Birliklerinini Ürünlerini satmak amacı ile, İl merkezinde FİSK’nun bir satış mağazası açması konusunda, Artvin Belediyesi ile FİSKO Genel Müdürlüğü anlaşma yapmıştır. Mağaza yakın günlerde açılacaktır..Başkaca; Slt Artvin İline özgü bir Demei Satış Mağazası açılması konusunda sanayi bakanı tarafından D.Ç Gn. Müdürlüğünr yazılı emir verilmiştir. Yer, Artvin Belediyesince hazırlanmıştır. Mağazanın yakında faaliyete geçmesini beklemekteyiz..
Cumhuriyet Halak Partisi iktidar yetkisi aldığında devlet sektörü, halk sektörü bütününde yaşam bulmanın yanında, cumhuriyet kuruluş değerleri olan Sümerbank gibi devlet sektörleri devreye sokulmaktadır, fakat bu değerler günümüzde sağ iktidarlarca yok edilmiş-satılmış, vesselem kısa kelem; yukarıda değindiğim gibi peşkeş çekilmiştir. Özellikle; “Ben ülkeyei pazarlamakla mükellefim” diye AKP iktidarı başındaki kişi tarafından..
1979 yılı köy yolları ile ilgili rapor notu: Yoldan yoksun bulunan  26 yolun 25’inde yapım çalışmaları sürdürülmektedir. Çalışma yapılmayan tek köy Cevizli(Yusufeli’ye bağlı) köyüdür.. Bu köyde de, 1978’de yapılmakta olan yol çalışmaları sırasında, arazi ihtilafı çıkmış ve bu ihtilaf cinayetle sonuçlanmış olduğundan, bu köy yolu hizmeti aksamıştır..
Artvin altyapı hizmetlerine genelde baktığınızda büyük eksikleri olduğunu görüyorsunuz. Örneğin 1977 sonuna kadar içme suyuna hiç el atılmamış olan köy sayısı; 7..
Vesselam kısa kelam; Recai amca raporunu şöyle bağlamaktadır: [[ Sonuç-1…Partimizin geleceği ve iktidarımızını sürekliliği için 1979 seçimlerinde başarılı olmamız gereklidir. Bu başarılarının ölçüsü şudur: 1- Seçim yapılacak 29 ilde, gerek sayısal, gerekse oransal bakımdan, 1977 genel seçimine nazaran gerilememeliyiz. 2- Oy oranı bakımından, birinci parti olma durumunu yitirmemeliyiz. 3- 24 Senatörlükle girdiğimiz bu seçimde kazanacağımız senatörlük sayısı, bu miktarın altına düşmemeli. 4- Beş milletvekilliği için yapılacak ara seçimlerde, en az iki milletvekilliğini biz kazanmalıyız. .
Partimizin bu sonuca ulaşabilmesi için seçim başarısı sağlamamız gereken illweden biri de Artvin’dir.
Metin içinde sunduğum tablolar, Artvin’de partimizle AP. arasındaki güç dengesinin çok hassas olduğunu vurgulamaktadır..
Sonuç-2…Artvin, yılların ihmaline uğramış, devlet hizmetine susamış bir İl’dir.
Bu nedenle, Artvin’de yürütülecek seçim propogandasında  şu temaların işlenmesine özen gösterilmelidir:
1- İktidarımızın 1977 sonunda teslim aldığı Artvin’i tasvır eden tablo, başarı ile sergilenmelidir. 2- İktidarımızın türlü dar boğazlara karşın, 1978 yılında yaptığı, 1979 yılında gerçekleştirmek üzere programladığı, Artvin ile ilgili hizmet birimleri özenle anlatılmalıdır. 3- 1980 ve 1981 yılları için  öngördüğümüz hizmet birimleri konusunda, yetkili ağızlardan, inandırcı vaadler yapılmalıdır. 4- Genel konulara değinilirken, bir yandan devraldığımız ağır ülke koşulları, öte yandan  parti ve hükümet programımız etraflıca açıklanmalıdır.
Temmuz ayı içinde, sayın Başbakanımızın Artvin’e gelişi ve bu gezi sırasında yapacağı konuşmalar, bu amacımızın gerçekleşmesine çok büyük katkılar sağlayacaktır.
Bu inançla, Artvin gezisine karar verip bu büyük zahmeti göze alan sevgili Genel Başkanımıza, bu geziyi programlayan değerli Genel Sekreterimize, Artvin ili ve CHP Artvin örgütü adına şükranlar sunarım. Saygılarımla. Recai KOCAMAN, Ankar, 1. Temmuz. 1979. ]]
HASAN ÇELEBİ
“Cumhuriyet Senatosu-Özel” antentli kâğıda; “Hasan Çelebi’den iki taşlama”, notu düşülmüş, daktilo ile:
Bir Kasap Poftresi
Eşi yoktur, bırakır gölgede Çerkes Ethem’i
Yıktırırı ülkeyi, bir baltaya sap olmak için,
Nice yıldır nitekim it türetip, kurt üretip
Nice bin genci boğazlattı kasap olmak için

Bir Uşak Portresi
Sormam kişinin gelmişi kim, geçmişi kimdir,
Baş düşmanım olsun överim, övmeğe değse,
Küfretmeyi sevmem de, şu İspartalı puşta( at kelleli puşta(kurda)
Vallahi ana-avrat söverim, sövmeğe değse…

Bu 2 taşlamanın yer aldığı “Cumhuriyet Senatosu Özel”’in arkasında şu not var: “Not bırakmış/271611(kızı)”
Küçük bir kağıt iliştirilmiş. Onda da üçüncü bir taşlama var. Fakat, “ Bir  Kasap portresi” ile örüşen bir taşlama:
Bir Ajan Portresi
Sevgi  bilmez, acı duymaz CİA nın ispiyonu
Yıktırır ülkeyi bir baltaya sap olmak için..
Nice yıldır nitekim…şey türetip para pars(para olması gerekir) üretip
Nice bin genci boğazlattı, kasap olmak için.
                                               Hasan Çelebi

Ses tekrarına ve benzeşmesine dayalı bir söz sanatı OLAN “Cinas ve hiciv sanatçısı, şair Hasn Çelebi; yerel, ulusal değil adeta bir evrensel değer. Türkiye’nin tanıması gereken bu saygın insanı ben, Recai Kocaman amcanın, 3 ay önce “Senato anıları” dosyasından, tanımanın ayıbı içindeyim. Bu saygın insa Laz, fakat insan. Öyle bir insan ki; antiemperyalist evrensel protest bir ses.. Hasan Çelebi, şiirde sadeliği seven bir şair. Hatta;  16. YY. klasik Türk şiirinde, cinas sanat ustası ve nüktedan üslubuyla devrinin dikkate
değer şairlerindenden ilginç bir şair  (Muhammet)Garâmî “Eş‘ârı sâdedür.” diyerek şiirlerinin sade olduğunu söylemişlerdir.
Araştırmacı yazar Rasim Yılmaz ve Sami Özçelik kardeşlerimden edindiğim bilgiye göre Hasan Çelebi; Borçka-Demirciler köyünde, 01 Temmuz 1919 günü doğmuş. 1930-1935’te Borçka İlköğretim Okulunu, 1938-41 İstanbul Erkek Lisesini, 1941-44 arası İstanbul Askeri Tıp’ta okuyor ve sonunda , 1947-1950 arası İstanbul Edebiyat Fakültesini bitiriyor..Uzun yıllar Yahya kemal ve Necip Fazıl ve bir çok ünlü şairle birlikte olmuş. Borçk’ya, memleketine göçüyor ve bundan 61 yıl önce Artvin’de “7 Mart” adlı ilk gazeteyi çıkarmış. Çelebi, şiirde mükemmeli aramış bir şair olarak tanınmış. İyi de bir hiciv(eleştiri) ustası da..(Mehmet)Tevfik Fikret’in “Sis” adlı şiirini Türkçeleştirmiş.Işıklara başlattığı yolculuk tarihi olan 5 Eylül 2008 yılına dek, yani 89 yaşına dek  gençlik heyecanını ve dinamizmini korumuş. Vasiyeti üzerine cenazesi doğduğu topraklara götürülerek Borçka’da defnedilmiş. Işık saçan bu Laz’ın yeri de ışıklardır elbet...
Dedim ya; 1888 Galatasaray mezunu efsane şair, (Mehmet)Tevfik Fikret’in  “Sis” şiirini Türkçeleştirmiş. Recai Amcaya iki ayrı Türkçeleştirmiş “Sis”, birileri tarafından Türkçeleştirilmiş” Sis”’ten farklı..Benim de zaman-zaman şiir yazar gibi yaptığım şiirlermin yer aldığı; “Antoloji . com” da yer alan Türkçeleştirilmiş “Sis” ile Hasan Çelebi’nin Recai amcaya gönderdiği “Sis” şiiri farklı. Büyük olasılıkla bazı bölümleri atlamış Hasan amca..
Hasan Çelebi’nin Türkçeleştirilmiş “Sis”’ine geçmezden önce mevlana’dan Türkçeleştirdiği, 4 dizelik (mısralık) bir Divan Edebiyatı nazım biçimi olan  iki Rübai’ya yer vereceğim:
Mevlânâ’nın diye bilinen ve dillerden düşmeyen “Gel, gel...” rübaisini bakın nasıl söylemiş Hasan Çelebi:
-I-
Bâzâ aza bâzâ her an çi hesti bâzâ
Ger kâfîr u gebr u bût-perestî bâzâ.
 În dergeh-i mâ, dergeh-i novmîdî nîst.
Sed bâr eger tovbe-şikestî bâzâ
(( Gel! Gel! kim olursan ol, a canım, tez gel…
İster puta, ister od’a  tap, yalnız gel…
Bağnazla umutsuzlara yer yok bizde
Boz tövbeni bir bir daha, bin kez boz, gel …))
-II-
Tâ medrese vü minâre vîran neşeved
Ahkâm-ı kalender-i besaman neşeved
 Tâ iman küfr ü küfr iman neşeved
 Yek bende-i Hak bihak Müslüman neşeved

((Câmî  egemen Medrese kaldıkça dolu
İnsan da sayılmazsa eğer özgür, ulu
Sürdükçe inançsızlık-inanç ayrılığı
Hakıyle inanmış olamaz tanrukulu
Kalenderilik'in durumu düzene giremez.))
 Türkçesi: Hasan Çelebi
Yaptığım araştırmalarda ilginç özeliklerini bulguladıkç, kendi kendime daha çok kızar oldum, bir değeri neden tanımadım diye:
Hasan Çelebi; zanedersem Türkçeleştirmeye yetersiz bulduğu için önem vermİş-yapmış.
Hasan Çelebi. Aruz veznini en iyi bilen ve kullananlardan biri... Günce Yayıncılık tarafından 2000’de yayımlanan “Mağara Resimleri” başlıklı kitabındaki şiirlerin birçoğu, hiciv. 1983’te yazdığı “İşçi Vatandaş” başlıklı bir dörtlük: Dört elle sarıl gurbete pes etme sakın ha Dik durmamız ey işçi vatandaş sana kaldı. Her baskıya katlan köleleşsen de dayan ki Allah’a kalan her işimiz Alman’a kaldı. Hasan Çelebi, Tevfik Fikret’in ünlü “Sis” şiirini aruz vezniyle bugünün Türkçesine aktarmış. Şeyh Galib’in “Hüsn ü Aşk ” başlıklı şaheserini de günümüz diliyle yeniden söylemeye başlamış ama vazgeçmiş.
Hasan Çelebi’nin Türkçeleştirilmiş “Sis”’i
Sarmış yine dört ufkunu bir örtü,dumandan
Bir akça karanlık ki, yapışkan mı yapışkan.
Kurşun yükün altında silinmiş gibi eşya,
Bir tozlu yoğunlukta yitik çevre ve dünya.
Bir tozlu ve görkemli yoğunluk ki, bakışlar
Dikkat edemez, üstüne pek vamağa korkar.
Ancak sana uygun bu kalın, kapkara örtü
Uygun sana yok kuşku, bu dehşetli görüntü.
Dehşetli…Evet gövdesi ejder başı insan
Şimşek ve ışıklarla kamaşmış ulu zindan.
Yıldızlara yaldızlı beşik, hem de kabirsin
Sen tüm doğunun tahtı ve tek tanrısı…Birsin.
Ey kanlı şölenlerle palazlanmış oyunbaz
Açgözlülüğünden mi, ne içsen ne yesen az.
Ey Marmara’nın gökçe göğermiş kucağında
Ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı kadavra.
Ey köhne Bizans, ey öcü, ey şanlı orospu,
Ey bin kocanın artığı fermanlı orospu;
Üstünde henüz tazeliğin tilsimi vardır
Tek gözle yakından sana bakmak bile kârdır.
Dıştan ve uzaktan o güvercin gibi süzgün
Gök mâvisi gözlerle ne uysal görünürsün.
Uysal, ama en kirli kadınlar gibi uysal
Çığlıklara alkış tutacak katrede şapşal.
Tâ ilk kurulurken sana ifrit eli değmiş
Akrep soluğundan oluşan samyeli değmiş..
Bundan ağu, kan dalgalanır zerrelerinde,
Ak pak bir ufak nokta bulunmaz içerisinde..
Koynunda yatan bunca cesetler arasından
Kaç tane çıkar elleri pak, alnı ak insan?
Örtün, evet ey kanlı dıram, ey asalak kent
Örtün, uyu tâ mahşere dek maskara cennet.
Ey kargaşalıklar, şatafatlar ve alaylar,
Barbar kuleler, kanlı ve zindanlı saraylar
…………………….
Geçmişlere ölmezliği subnakla yükümlü,
Ey dişleri düşmüş sırıtan surlar…ölümlü.
Ey tozla çamur sergileyen eski sokaklar,
Ey her uzayan çizgisi bir kavgayı saklar
İnler, pusu kurmuş kuduruk zorbalar orda..
Ey kapkara damlarla üzünç elçisi karga,
Şeklinde yığılmış nice yoksul gecekondu;
Ey her biri baykuşların örnek ana-yurdu
olmuş bacalar..Yas ile küskün ve somurtmuş
Yıllarca zamandan beri tütmek ne …unutmuş.
Sen ey içi boş, basmakalıp gösteri, namus
Kestirmece yükselmek için, el ayak öp, sus.
……
Ey şanlı kılıç, soylu kalem, ey iki tutsak
………..
Ey böynü bükük ihtiyar, ak pak, ama iğrenç,
Ey taze kadın, ey onun ardında koşan genç;
Ey dul ana, ey kavgalı, kan ağlayan eşler,
Ey kimsesiz, ey sıska çocuklar…hele sizler,
hele sizler
Örtün, evet ey kanlı dıram ey asalak kent
Örtün ve de son uykuya dal maskara cennet.
Türkçeleştiren: Hasan Çelebi

Antoloji.com’da yer alan Türkçeleştirilmiş olan
“Sis”
Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan
ağırlığının altında herşey silinmiş gibi,
bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar
onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!
Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;
lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası!
Ey zulümler sâhası... Evet, ey parlak alan,
ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha!
Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan,
Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kıralıçesi!
Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden
sefahate susamış bağrında yaşatan.
Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde
sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın.
Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak,
ey bin kocadan artakalan dul kız;
güzelliğindeki tâzelik büyüsü henüz besbelli,
sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor.
Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün
iki lâcivert gözünle nekadar canayakın görünüyorsun!
Canayakın, hem de en kirli kadınlar gibi;
içerinde coşan ağıtların hiç birine aldırış etmeden.
Sanki bir hâin el, daha sen şehir olarak kuruluyorken,
lânetin zehirli suyunu yapına katmış gibi!
Zerrelerinde hep riyakârlığın pislikleri dalgalanır,
İçerinde temiz bir zerre aslâ bulamazsın.
Hep riyânın çirkefi; hasedin, kârgüdmenin çirkeflikleri;
Yalnız işte bu... Ve sanki hep bunlarla yükselinecek.
Milyonla barındırdığın insan kılıklarından
Parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar?

Örtün, evet ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir;
örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi!
Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Kaatil kuleler, kal’ali ve zindanlı saraylar.
Ey hâtıraların kurşun kaplı kümbetlerini andıran, câmîler;
ey bağlanmış birer dev gibi duran mağrur sütunlar ki,
geçmişleri geleceklere anlatmıya memurdur;
ey dişleri düşmüş, sırıtan sur kafilesi.
Ey kubbeler, ey şanlı dilek evleri;
ey doğruluğun sözlerini taşıyan minâreler.
Ey basık tavanlı medreseler, mahkemecikler;
ey servilerin kara gölgelerinde birer yer
edinen nice bin sabırlı dilenci gürûhu;
“Geçmişlere Rahmet! ” diye yazılı kabir taşları.
Ey türbeler, ey herbiri velvele koparan bir hâtıra
canlandırdığı halde sessiz ve sadâsız yatan dedeler!
Ey tozla çamurun çarpıştığı eski sokaklar;
ey her açılan gediği bir vak’a sayıklıyan
vîrâneler, ey azılıların uykuya girdikleri yer.
Ey kapkara damlariyle ayağa kalkmış birer mâtemi
sembole eden harap ve sessiz evler;
ey herbiri bir leyleğe yahut bir çaylağa yuva olan
kederli ocaklar ki, bütün acılıklariyle somutmuş,
ve yıllardır tütmek ne... çoktan unutulmuş!
Ey mîdelerin zorlaması zehirinden ötürü
her aşâlığı yiyip yutan köhne ağızlar!
Ey tabi’atin gürlükleri ve nimetleriyle dolu
bir hayata sâhip iken, aç, işsiz ve verimsiz kalıp
her nâmeti, bütün gürlükleri, hep kurtuluş sebeplerini
gökten dilenen tevekkül zilleti ki.. sahtadir!
Ey köpek havlamaları, ey konuşma şerefiyle yükselmiş
olan insanda şu nankörlüğe lânet yağdıran feryât!
Ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler;
ey eksinlik ve kaderin açık ifadesi, nefretli bakışlar!
Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: Nâmus;
ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu.
Ey silahlı korku ki, öksüz ve dulların ağzındaki
her tâlih şikayeti yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür!
Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için
yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı!
Ey tutulmıyan vaitler, ey sonsuz muhakkak yalan,
ey mahkemelerden biteviye kovulan “hak”!
Ey en şiddetlikuşkularla duygusu kö¨rleşerek
vicdanlara uzatılan gizli kulaklar;
ey işitilmek korkusuyle kilitlenmiş ağızlar.
Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret!
Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm;
ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre!
Ey korku ağırlığından iki büklüm gemeye alışmış
zengin – fakir herkes, meşhur koca bir millet!
Ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç;
ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç!
Ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca;
ey kimsesiz; âvâre çocuklar... Hele sizler,
hele sizler...

Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir;
Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!

18 Şubat 1317(1939)Tevfik Fikret
“SİS”’in orjinalı:
SİS
Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh,
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar!
Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim,
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!
Ey sahn-ı mezâlim…Evet, ey sahne-i garrâ,
Ey sahne-i zî-şâ'şaa-i hâile-pîrâ!
Ey şa'şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı
Şarkın ezelî hâkime-i câzibedârı;
Ey kanlı mahabbetleri bî-lerziş-i nefret
Perverde eden sîne-i meshûf-ı sefâhet;
Ey Marmara'nın mâi der-âguuşu içinde
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde;
Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir,
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir;
Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ,
Hâlâ titrer üstüne enzâr-ı temâşâ.
Hâriçten, uzaktan açılan gözlere süzgün
Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün!
Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnis;
Üstünde coşan giryelerin hepsine bî-his.
Te'sîs olunurken daha, bir dest-i hıyânet
Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i lânet!
Hep levs-i riyâ, dalgalanır zerrelerinde,
Bir zerre-i safvet bulamazsın içerinde.
Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffu';
Yalnız bu… ve yalnız bunun ümmîd-i tereffu'.
Milyonla barındırdığın ecsâd arasından
Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk u dirahşan?

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Kaatil kuleler, kal'alı zindanlı saraylar;
Ey dahme-i mersûs-i havâtır, ulu ma'bed;
Ey gırre sütunlar ki birer dîv-i mukayyed,
Mâzîleri âtîlere nakletmeye me'mûr;
Ey dişleri düşmüş, sırıtan kaafile-i sûr;
Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-i münâcât;
Ey doğruluğun mahmil-i ezkârı minârat;
Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler;
Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer
Te'mîn edebilmiş nice bin sâil-i sâbir;
"Geçmişlere rahmet!" diyen elvâh-ı mekaabir;
Ey türbeler, ey herbiri pür-velvele bir yâd
İykâz ederek sâmit ü sâkin yatan ecdâd;
Ey ma'reke-i tîn ü gubâr eski sokaklar;
Ey her açılan rahnesi bir vak'a sayıklar
Vîrâneler, ey mekmen-i pür-hâb-ı eşirrâ;
Ey kapkara damlarla birer mâtem-i ber-pâ
Temsîl eden âsûde ve fersûde mesâkin;
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa mavtın
Gam-dîde ocaklar ki merâretle somurtmuş,
Yıllarca zamandan beri, tütmek ne…unutmuş;
Ey mi'delerin zehr-i tekâzâsı önünde
Her zilleti bel'eyleyen efvâh-ı kadîde;
Ey fazl-ı tabîatle en âmâde ve mün'im
Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl ü âkim;
Her ni'meti, her fazlı, her esbâb-ı rehâyı
Gökten dilenen züll-i tevekkül ki.. mürâyi!
Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtâz
İnsanda şu nankörlüğü tel'in eden âvâz;
Ey girye-i bî-fâide, ey hande-i zehrîn;
Ey nâtıka-ı acz ü elem, nazra-i nefrîn;
Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra: nâmus;
Ey kıble-i ikbâle çıkan yol: reh-i pâ-bûs;
Ey havf-i müsellâh, ki hasârâtına râci'
Öksüz, dul ağızlardaki her şevke-i tâli';
Ey şahsa masûniyyet ü hürriyyete makrûn
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kaanûn;
Ey va'd-i muhâl, ey ebedî kizb-i muhakkak,
Ey mahkemelerden mütemâdî sürülen hak;
Ey savlet-i evhâm ile bî-tâb-ı tahassüs
Vicdanlara temdîd edilen gûş-ı tecessüs;
Ey bîm-i tecessüsle kilitlenmiş ağızlar;
Ey gayret-i milliye ki mebgûz u muhakkar;
Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî;
Ey behre-i fazl ü edeb, ey çehre-i mensî;
Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeye me'lûf;
Eşrâf ü tevâbi', koca bir unsûr-ı ma'rûf;
Ey re's-i fürûberde, ki akpak, fakat iğrenç;
Ey taze kadın, ey onu ta'kîbe koşan genç;
Ey mâder-i hicranzede, ey hemser-i muğber;
Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… hele sizler,
                Hele sizler…

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr;
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!...
18 Şubat 1317/3 Mart 1902 (Tanin, 1324/1908, sayı 1)


Karakuş Destanı
Hikaye şöyle, Kara tavuk, kara kuş tanımlamalarla bilinen siyah turuncu gagalı eti çok lezzetli bir avuca bile sığmayan bir kuştur.. Kışın avlanır yanlız avı zamanlı zamansız yapıldığı için malum hikaye ne yazık ki nesli tükenmek üzeredir.. Hikayede kuşumuz bir deveden daha büyük niteleniyor.. Artvin Borçka'lı şair Hasan Çelebi, bu şiiri yazıyor, okumak eğlenmek düşünmek bize kalıyor... Destan, Borçka ağzı ile yazılmıştır...

Kar gene kitsa kitsa başladi savurmağa
Elamet bir karakuş kondi bizum hurmaya.
Kuş ki kondi, dal birkaç arşin aşaa endi.
Kuşun konduği dalun altinde kar da dindi.
Kapar kapmaz tofeği atladum metereze
Bir gözumi uydurup arpacuk ile gez’e
Şipşak nişan aldum da bir koyverdum ki, sorma
Zerzeleye tutulmiş gibi sallandi hurma.
Karakuş szivili de szivili duşti kara
Haman ayağa kalkti değil imiş mudara.
Bir paldur küldür uçti, bir paldur küldür duşti.
Kar, kırmızi benekli bir çarşafa donuşti,
Tum mahalleli, kuşe karşi girdi savaşa,
Uçi kanayakli on kişi zor çikti başa.
En son canli canli tutup eve taşiduk.
Kan ter içinde kalduk, sanki deve taşiduk.

Kuşi gören çecukler korkti, beyukler güldi.
Duzköy, Makret, Mamanat Handuzine dokildi.
Durdiler, kuşten cani yananlar sira sira,
Aşaktaki sozler o günden kaldi hatira;
Muhtar: Uşaklar habu menşur casus CİA dur.
Kinyaz: Yahot da boyuk bir mecliste uyedur.
Süse Refik: Ulkeyi baturan bu kuş idi.
Tormani: Başumuze saran oni Buş idi.
Uzun Ahmet: Bence bu bir gömruk kolcisidur.
Şişmani Enver: Belki da sosyete solcisidur.
Kaptan Orhan: Bu mehlük ya cazidur ya da cin.
Skenderi Ziya: Yecuci Mecuc Çini Maçin.
Toşi Osman: Bolmiştur memleketi ikiye.
Tululi: Tazıya tut, kaç deyerek tikiye.
Kaptan Şadi: Belki da uçan daire budur.
Ali Ağa Husen: Bu bilduğumuz burbudur.
İmami Hasan: Yikti birluği ve dirluği.
Terzi Azmi: Aşladi millete cibgirluği.
Tibuki Abdula: Yok, eyiluği da vardur.
Onçamure İsmet: Bu tanriden bir şamardur.
Livane: Bana ne, ben doneyim da köşeyi.
Mezini Sebo: Ben da soylerum ayni şeyi.
Kasimi Mevlut: Bunun dişisi da var imiş.
Tibuki Muho: O da erkeği kadar imiş.
Lumani saffet kuşi benzetince keşişe,
İskenderi’nun Rifet çok bozuldu bu işe.
Kaboğlu Hakki: Şimdi Soner körfez kirizi.
Mehmet Emin: Az daha savaşa sokti bizi.
Simsar Dursun, kemençe elde durdi horona,
Coşti İdris Güneş da ayak uydurdi ona.
Halka halka oldi halk, beyuk şenlik patladi.
Köy o ağirbasandan kurtuluşi kutladi.
Kimi omuz omze durup, kimi oturup
Hatira fotoğraflar çekildi grup grup.

“Kuşi Kestuk”

Üç dort kişi zor belâ kuşi yere yaturdi,
Didi Bahri da çikup uzerine oturdi.
“Yahu!” diye bağirdi, “Biraz çekilun geri,”
Seyidi Hasan çekti kilifinden hançeri
O ki çaldi boynine kuşun, kuş bir boğurdi,
Yüz okkaluk Bahri’yi savurup yere vurdi.
Bir kıyamet kopti, bir dalgalandi ortaluk
Kimi kaçıyur, kimi bakiyur aluk aluk.
Topçi Recep şaşurmiş, otturiyur duduği,
Ustumuze işeyen kuşun ekşi sidiği
Oyle bir pis kokti ki uç gişi duşup kusti,
Beş kişi da fenaluk geçurdi ayağ usti.
Millet dort nala kaçti donup saldurince kuş
Ortada tek başina kaldi Fadime çavuş,
Fadime, Bumba Yavuz çavuşun kızı idi.
Güzelliği ile köyun kutup yulduzi idi
Korkusuz Fado, deli Fado derlerdi ona,
O girince bir başka renk verirdi horona.
Kuş ile Fado boğaz boğaza boğuştiler,
Ve kan revan içinde kanavaya duştiler.
Çilgince alkişlandi ayağa kalkan Fado
Diz çokti ve hıçkıra hıçkıra ağladi o…
Hançerledi olumcul kuşi Seyidi Hasan
Tam bir fiskiye çizdi havaye fişkiran kan.
Hayvan debelendi bir iki dakika gene,
Ağzi bir kariş açuk can verdi oylecene.

“Bu Kuşun Eti Yenmez”

Az sonra köyumuzun Ofli hocasi geldi,
Lakozanun belvermiş çeperine çomeldi.
Dedi ki: “Yuce Tanri eyiyi aklamiştur,
İnsana zerar veren şeyi yasaklamiştur,
Mencerrebben mucerrep, denenmişler denenmez,
Burnine bakilurse bu kuşun eti yenmez.”

Kalabaluktan bir ses: “Hoca, bok atma kuşe,”
İkinci ses: “Hayirdur işi, surmek yokuşe,”
Üçüncü: “Bir mushadan yüz lira aliyur,”
Dördüncü: “Haram ile yasak, bize kaliyur,”
Osman Vural: Yuz okka gelur bu kuşun eti.
Moymohti: Kim mehf eder boyle milli serveti.
Ayağa kalkup, “hocam” dedi Zehir Medeni,
“Var mi bu yasağun bir mantiği bir nedeni.
Bati, sumukli bocek yesun, kurbağa yesun,
Bir av kuşina bizum toremuz mundar desun.
Göruyoruz ulkede neler yeniyor, neler
Nasil ki bir solukta klunz ediliyur develer,
Kertenkele goz göre göre, timsah oliyor,
En kurada en kiro kimse o şah oliyor.
Timsah da donişiyor pasturmaya, salama
Bir cins karatavuktur yenmez deduğun bu kuş,
Yapay yemle beslene beslene ejder olmiş.
Ne gun ki bu doğaya ters gidiş tam yerleşur,
İnsan doğasi da o gun boyle ejderleşur.
Kilavuzun akil’se bu gidişe karşi dur,
Tanrı kulu olarak asil görevun budur.”

“Yas Toreni”
Birden çinladi çığlık sesleriyle handuzi
Ortuldi, milyon çarpi milyon kuşla gök yuzi.
Geniş eğmeçler çizup endiler yavaş yavaş
Donuşti renk renk çiçek bahçelerine dağ-taş,
Birbirlerinun eşluk edup kanat sesine,
Gelmişler, vurduğumuz kuşun cenazesine,
Uzun bir yolculuktan yorgun, acıdan ölük,
Geçtiler ölü kuşun oninden boluk boluk,
Ustine birer çiçek birer tuy piraktiler.
Ve kisuk bir çığırtı ile ağit yaktiler.
Bir tepe oluşturdi tuy ve çiçek yiğini.
Tutuşturduk isinmak için tuy yığinini,
Koyumuze sundu o yas toreni bir duğun.
Ateş sondi bir avuç kül kaldi, ağardi gün.

“Kuşi Boliştuk”
Kuşun yuzildi tuyi muyi ile derisi,
Uç lengeri doldurdi tam otesi berisi.
Millet şaşurdi kuşten çikinca iki yurek,
İki karaciğer, dort akciğer, dort bumburek.
Bir taşşağı var idi ki sanilurdi boğa,
Göninden çikti uç çift kalamani, uç szuğa.
Ola, deduk bu binbir çeşit mağazasi mi?
Yok yoğisem yonetim kuruli eğzasi mi?
Ne isa lafi daha şişurmeyelum,
Yüzde yüz hakikate golge duşurmeyelum.
Hayvanun yarisini koni konkşi boluşti,
Kellesi da Kurhusenoğli Yaşara duşti.
Yarim gövdesi kaldi, bize da kala kala,
Dort parmak yaği çikti ekole mundikala.
Biraz dayansun deyi, beharli tuze bastuk
Kaldurup dortkoşenun darabasine astuk.
Pilavi sahan sahan, çorbasi kazan kazan
Yedi nufus idare ettuk butun remezan.
28 Mart 1974 tarihinde Arhavi’den yazılan bir teşekkür mektubu. Mektubu yazan Çaybank Müdürü Mehmet Seyhan. Oğlunun tayini olduğu için teşekkür ediyor. Oğlu; Karayolları 15. Bölge Kastamonu’ya tayin edilmiş, asfaltlama şefi olarak. Vedet beyden izin aldığını söylüyor. Vedat bey dediği de Vedat Şeşen Karayolları Genel Müdürlüğü Personel Şube müdürü olsa gerek. Beni “Hürriyet” yazamadım diye işe almayanlardan biri..
Hemen sonra, bir rapor. Dahası fizibilte raporu. Yani yapılabilirlik raporu; Çay Paketleme tesisi için..Raporun tarihi belli değil. Acaba diyorum Çaybank Müdürü Mehmet Seyhan’a mı ayit..Gerekli bir tesis, çünkü ülke genelinde salt; Ankar, İstanbul ve Rize’de var paketleme tesisi var. İstanbul ve Ankara’da paketleme tesisinin işi ne? Anlayamadım..Her ne ise, rapor şöyle başlıyor; “1- Çalışma tanımı ve kapsamı: Bu çalışma Çaykur Genel Müdürlüğü faaliyet alanı içinde yapılması zorunlu olan Artvin Çay Paketleme Tesisi’nin kuruluş yeri ve kapasite durumunu saptamak amacını gütmektedir..Ekonomisinin önemli bölümü tarımsal üretime ve sanayie dayalı bulunan ülkemizde(Tarım tamam da sanayi nerden çıktı. Belli ki montaj sanayinden söz ediyor..), çay sektöründe yari-mamul kuru çay israfı, kaynakların değerlendirilmemesi önemli bir sorundur..Son beş yılda, paketlemek üzere stoklarda biriken kuru çay miktarının fazlalığı(1978’de 40 bin ton) yanında, Çay’ın Yok’kar listesinde yer alan gıda maddesi durumuna gelmesi, yönetimin bozukluğu ve üretim planlamasının gereğince yapılmamasından doğmuştur. Paketlenmeden dış ülkelere satılan çaylarımız, dış borsa fıyatının 1/3’üne satılmakta, böylece, ayrı bir kaynak israfına sebep olmaktadır..Bu değerlendirmelerin ışığı altında, 20 bin Ton/yıl kapasiteli yeni bir paketleme tesisine gerek görülmüş ve kuruluş yeri olarak Hopa seçilmiştir..” Bu Hopa ve Arhavi arasındaki çekişmenin bir örneği. Dah önceki yıllarda Liman çekişmesi yaşanmış ve Hopa baskın çıkmıştı. Bu konuda da baskın çıktı mı çıkmadı mı bilmiyorum, fakat yer olarak Arhavi bana göre daha uygun. Arhavi kökenli politikacılar sürekli yenidi Hopalı poltikacılara. Nasıl yenilmesin; Hopa’da Laz, Türk, Hemşinli ve Gürcü etkin, Arhavi’de de sadece Laz..Lazlara nedense sıcak bakılmıyor ülkemde..
Bu paketlem tesisleri yagınlaşırılmamış olacak ki; Çaykur tarafından Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesine devredilen 100. Yıl Çay Paketleme Fabrikasının yerine İyidere’de dünyanın en modern ve kapsamlı Çay Paketleme Fabrikalarından biri inşa edildi.(2015). Özedl sektör, Çay üreticisine epey darbe indirdi. Ne hikmetse AKP iktidarı Çaykur’u el üstünde tutuyor. Ve Çaykur’u da 2023 hayaline eklemlendirdiler: “Rize Ticaret Borsası olarak hedefimiz 2023 yılı için 300.000 ton çay üretimi, 50.000 ton ihracat ve 500.000.000 Dolar gelir elde etmektir.”

Bir T.C Danıştay Onikinci Daire kararı; Esas; No: 1976/1662 KararNo: 1977/840
Türk Milleti adına başlayan kararın içeriği; Danıştay Kurumun elektrik satma işlemini iptal etmesi. Çorum Belediyesi TEK’den 12 Milyon lira tazmınat alacak olması. Danıştay 12. Dairesi Çorum Çimento fabrikasına doğrudan doğruya TEK tarafından elektrik satılması işlemini iptal edip Çimente fabrikasının, Belediye sınırları içinde bulunması nedeniyle fabrikaya elektrik enerjisi satışının Belediye eliyle yapılması gerektiğine kara vermiş..
Recai amca hukukçu olması nedeniyle ilgilenmiş hukuki süreçle..
14 Şubat 1979 tarihli telgraf; Recai Kocaman Cumhuriyet senatosu Artvin Senatoru- Ankara
“Bütün Oruçluler köyü halkı teşekkürü bir borç bilirler. Bugün olduğu gibi yarın da başarılarınız bekleriz. Hatamız büyüktür. Beni bağışla. Ali Kılıç.
Ali Kılıç belli ki köyün muhtarı. Ya yol, ya içme suyu veya elektrik sorunun çözmüştür Recai amca. Muhtarın kendisini h atalı görmesinin nedeni belki de köyde CHP’ye oy verilmemesi için çalışmıştır. 
O köyün ve köylülerin   bugün farklı sorunları vardır: Borçka, Oruçlu 2012’de Çoruh Nehrine Deriner Barajı’nın yapılmasıyla sular altında kaldı. Köylüler taşındı. İsmi Yeni Oruçlu olarak değişti. Şimdi o köy maden yüzünden tekrar sürülme tehdidi altında(21 Ağustos 2014).
Dahası; Artvin'in tam tepesinde kalan Cerattepe-Genya bölgesine Eti Bakır İşletmeleri tarafından maden açılmak isteniyor. Oruçlu Kköyü sakinlerinin deyişiyle 'Artvin'in beyni' olan bu bölgede maden işletilmesi Artvin'in sonu demek. Bölge aynı zamanda köyünde tam tepesinde kalıyor. Arazi eğimli aynı zamanda kaygan. Artvin'in 2  büyük içme suyu kaynağı bu bölgede yer alıyor. Köyden Kamil Yalçın “Maden ararken siyanür kullanmayacağız diyorlar fakat inanmıyoruz. Bizi zehirlemenin kolay yolu bu madeni yapmaktan geçiyor” diyor.
Bir başka telgraf;23 Ağustos 1978 tarihli; Hopa’dan Fahrı Küçükali’nin teşekkürünü içeriyor..
14 Nisan 1978 tarihli, CHP Genel Sekreterliğine Yusufeli’nden  çekilen telgraf. Telgrafı Yusuf Ziya Ermiş, Hikmet Bilgin eliyle şeklinde gönderilmiş. Konu;  23 Mart 1978 tarihinde bir heyet olarak Recai amca’nın ‘Artvin  Erzurum Hudut şantiyesinin açılması sözünü vermesine karşın şantiyenin kapatıldığını ve gereğinini yapılması..
Recai amca telgrafın sol üst köşesine; sayın Mustafa Üstündağ adını yazmış.. 
CHP Genel Sekreteti Mustafa Üstündağ imzalı; 3 Mayıs 1978 tarihli yazısında;”sayın Yususf Ziya Ermiş’ten aldığım telgrafı ilgi ve taktirleriniz için ilişikte sunulmuştur. Saygılarımla..
Yusufeli İlçesi, CHP’ye en az oy veren-ki AP-MHP-CHP Şşeklinde ortaya çıkmaktadır- İlçe olduğu için, Artvin Milletvekili ve Senatou aşılarak Genel merkez adeta jurnal edilmektedirler..
Recai amca Üstündağ yazısına şu iki notu düşmüş. Ék.Yolları Gen. Müd’e not ettirilmiş-15 Mayıs 1978…K.Yolları Gn Md’ne bizzat soruldu. 16 Haziran 1978..
Ardanuç-Bağlıca köyünden Mehmet Demirci CHP Genel Sekreteri Mustafa Üstündağ’a25 Nisan 1978 tarihinde özel bir mektup yazıyor. Mektup’ta; geleneksel politikacıyı yücelten ve onu olduğundan oylumlu gösteren  ifadeler bütününde iş istemi....Mektup iki sayfa. İlk sayfa; “1977 yılı genel seçimler arifesinde Şavşat yolu üzerinde bulunan köprümüzü görüp bir yazı göndermiştiniz. Buna çok memnun oldum. Tüm komşularımız da memnun olduk..Yalnız sayın beyefendi, köprümüz henüz yapılmadı. Yapılacak deniyor, inşallah yapılır. bütün güvencemiz bugünkü yöneticiler, yani sizlersiniz. Bu bakımdan bir vatandaş olarak ümitliyiz, birçok yardım ve huzurun, barışın olacağını ümit ediyorum. Beyefendi sizi rahatsız ettim, beni bağışlayın..Bana mektup yazma lütfünda bulunursanız çok memnun olurum.. Sonsuz saygı ve hürmetlerimi sunar yeni görevinizde başarılar dilerim-İlyas oğlu Mehmet Demirci Bağlıca köyü-Aşağıırmaklar köyü/Ardanuç-Artvin..”
İkinci sayfa, adeta yeni yazılmaya başlanan mektup gibi: “Sayın ve muhterem genel sekreterimiz. Almış olduğunuz ve atanmış olduğun makamınızdaki, vazifenizde başarılar diler…27 yıllık yoktan kurmuş olduğunuz partimize hayırlı olmanızı ve bizler vermiş olduğunuz ebedi sönmez neşeye sevince sonsuz teşekkür ederiz. Sayın sekreterim, hükümeti kuruluşundan sayın Başbakana 27 yıldır sabırsızlıkla beklediğimiz zülümattan bizi aydınlığa çıkardığınızdan dolayı içimdeki en derim sevgimle bir başarı mektubu yazmıştım acaba mektubuma suikast mı oldu. Bunun için çok endişe ve üzüldüm. Acaba zülfüyara dokundum mu?..sizin hayranınızım..Yıllardır CHP’de delegeyim..Bağlıcköyü’nden Mehmet Demirci- Ardanuç” diye devam edip bilinen politikacıya sereneatla bitiyor..Belli ki, suikaste uğradığını söylediği mektup, sitem dolu, eleştiri yüklü idi ki, eleştiriyi düşürüp, politikacıyı abartan övgülerle yüklemişler..
Mustafa Üstündağ da sayın Recai Kocaman amcaya 6.5.1978 günü; “Sayın Mehmet Demirci’den aldığım mektup ilgi ve taktirlerniz için ilişkte sunulmuştur.” Saygılarımla..Recai amca’da yazının üzerine; “YSE Genel Müdürlüğü’ne hatırlatıldı. 10.5.1978..”
 Yusufeli’nden 4 Mayıs 1978’de  çekilen bir telgraf, hem Recai amcaya, hem de CHP Genel Sekreterliği’ne gönderilmiş: “1- Köyümüz 1965 seçiminden beri CHP’ye oy verdiğinden Kaza Merkez köyü olup halen yolu yoktur. Şimdi ise  iki aydır bir dozer ve komprosor YSE’den alınıp, günde köy imecesi 10 kişi çalışmak üzeredir. Aniden Vali bey emir veriyorki dozer oradan alınıp Cevizlik KÖYÜNE 8 Mayıs 1978 Pazartesi günü gidecek. Şimdi ise bitmesine 1 km toprak yolu vardır. Köy halkı dozeri vermiyor. Durumu İl başkanı ele aldı isede başaramamıştttır. Telefonla yardımlarınızı bekler köyümüz adına saygılar sunarım.
2- Gereği için Artvin senatorü v milletvekili Mehmet Baltaya bilgi olarak CHP Genel Sekreteri Mustafa Üstündağ’a arz edilmiştir.Yusufelei Bademkaya köyü muhtarı; Şerif İhtiyar..”
Recai amca Şerif İhiyar’a zaman kaybetmeksizin 8 Mayıs 2017 de bir mektup yazıyor. “Aziz ve Sayın Şerif İhtiyar Bademkaya köyü muhtarı Yusufeli..4 Mayıs 1978 günlüTel’inizi aldım. İtiraf edeyim ki, Tel’inizi alınca dehşete düştüm. Şu nedenle ki; Yıllarca ezilip horlanan CHP’li vatandaşlar, yine mi ayni muameleye  maruz bırakılıyor, diye düşündüm. Ve Yusufeli İlçemizde, bizi en büyük oranda destekleyen Bademkaya Köyümüz’ün bu şekilde muameleye tabi tutulmasından üzüldüm.
Vali bey mi, YSE* Müdürlüğü’nü mu telefonla arayıp, bu duruma çare araştırayım, diye düşünürken, telefonum çaldı. Arayan İl YSE Müdür Erol bey idi. Ankara’ya gelmiş, benimle görüşmek istemiş, bu nedenle beni telefonla aramış…(*: 1965 yılında kurulmuş olan bu devlet kurumu günümüzde faal değildir. Yani böyle bir kurum günümüzde yoktur. 1984 yılında Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü bünyesine dahil olmuştur.)..Sizden ricam şudur, bu dozer, köyünüzdeki çalışmalarından ayrılıp başka yere sevkedilmeğe yeltenilirse, derhal durumu bana intikal ettirin. Ben, buradan beri oraya uzanır ve çaresini bulurum..” Her ne ise, Recai Amca Erol beyi  eve yemeğe çağırıyor(Recai amca evini tüm seçmenlerine açar, onlar sadece yemeğe değil yatıya da kalırlarmış..), Telgraf’ı önüne koyuyor. Erol bey, dozerin bir günlüğüne alındığını, tekrar Bademkaya Köyü’ne verileceğini söylüyor. Mektup elinize geçmeden dozer Bademkay’da olacağını söyleyen Recai amca, dozerin  Bademkaya Köyü’nden ayrılmayacağını sözünü  veriyor, mektupta..Çok iyi bilirim. Eski adı YSE(Yol Su Elektrik Genel Midürlüğü) olan Diyarbakır Köy Hizmetleri Diyarbakır Bölge Müdürü iken, karşılaştığım olay..Bir köy diğer köye asla işmakinasını vermek istemez. Göreve başladığımda, onlarca işmakinalarını atıl beklerken köylerden toplattım..
CHP Genel Sekreteri Mustafa Üstündağ kendisine gelen aynı telgraf sonrası Recai amcaya yazar; “Sayın Şerif İhtiyer’dan aldığım mektup ilgi ve taktirleriniz için ilişikte sunulmuştur..” . Geleneksel tıp proje örneği tıp  yanıt..
Recai amca’dan rutin bir not düşer üzerine: Vali Bey ve YSE Şube Müdürlüğüne telefon edildi. 17 Mayıs 1978..
Bir mektup. Tarihsiz. Niyazi Numanoğlu yazmış. Selam, hal hatır, temenni derken iş talebi..”Kardeşim Recai bey, Gözlerinden öperim. Can, Cını ve Mılı’nın(Recai amcanın oğlu ve iki kızı) gözlerinden öperim. Sana bu kağıtlen(Çizgili defterden sökülmüş kağıt) mektup yazmazdım, ama bugünlerde kardeşim Emine’yi ‘Rauf Kurdoğlunun hanımını’ Samsun’da bir kaza neticesi kaybettik..Şimdi benim sana bir ricam var. Yapabileceğin bir iş olduğu için yazıyorum. Rahmetli Rauf’ oğlu Erzurum’da üniversitede okumaktadır. Annesini kaybedince çocuğun durumu perişan olmuştur. Bu çocuğun bu durumdan kurtarılıp okulun bitirlmesi için, eniştesinin Erzurum radyo evine tayının yapılması ıcap ediyor. Çünkü bu 1974 yılında oradan ayrılmıştı. Açık izahlı pusulası içersindedir…Niyazi Numanoğlu”..Pusulada şunlar yazılı: “ Metin Geç- TRT..Uzun yıllar(1964-1974) Erzurum radyosunda çalıştı…”
27 Mart 1978 tarihli bir referans mektubu var. Referansı veren Yusufeli CHP İlçe Başkanı Halim Erdoğdu: “Yukarıda açık künyesi bulunan ve fotoğrafı yapışık olan 1954 doğumlu Şükrü Çakal partimizin en faal üyelerindendir. 5 Hazıran 1977 seçimlerinde çok başarılı çalışmıştır..Kendisi dürüst güvenilir bir üyemiz olduğunu gösteren bu belge tarafımdan tastik edilerek isteği üzre kendisine verildi..”
İlginç değil mi?
Asıl İlgin olanı 12 Kasım 1974 tarihinde   Rize’den çekilen telgraf: “Sayın Recai Kocaman Artvin senatoru Ankara..İlgi 10 Kasım 1974 tarihli telinize..Bayram tebriği niteliğinde mi, yoksa arkadaşlık ricası mı veya Avukat olmanıza rahmen; 440.sayılı kanuna müdahale mi veyahut ahpaplara gösteriş midir? Anlayamadım?! açıklamasını hasseten rica ederim; muterem meslektaşım ve sevgili kardeşim..Servet Özşahin..”
Ben de anlayamadım. Anladığım telgraf kâğıdının arkasında; “Sayın Servet Özşahin. Çaykur Yönetim kurulu üyesi Rize..Ve yazılıp üzeri karalanmış 10 paragraf not ile Vali Reşit caddesi 39/18..”
19 Ağustos 1978 tarihli, İdare Meclisi Başkanlığına, Referans: 06/112.1-998-7081 Konu: “Karadeniz Bakır İşletmeleri A.Ş’nin Statüsü Hakkında yasal yönden yapılması gereken deği ilgili olarak, Hukuk Müşavirliğinin görüşlerini(Hukuk müşaviri Melih Toruner) belirleyen 10.8.1978 tarihli rapor..Genel Müdür Murat Turan.
GELELİM 1973 SEÇİM ANILARINA:
Recai amca, düz beyaz kağıda şunları düşmüş; “1973 Seçimi(Ve ön seçimi) ANILARI” Bu başlığı Dikdörtgen içine almış..
Kendi el yazısıyla hazırladığı seçim konuşması şöyle başlıyor: “Azizi Yusufelililer”..Yusufeli, çünkü CHP’ye en az oy gelen Artvin’in bu en büyük İlçesi için özellikle özen göstermiş-Ki göstermesi gerekirdi de-: [[ Azizi Yusufelililer; Mzlum, mağdur, cefakar ve çilekeş hemşehrililerim. Sözlerime başlarken, siyasi kanaat farkı gözetmeksizin hepinizi saygı ve sevgi ile selamlarım..Mensubu bulunduğum ve saflarında 20 yıl süre ile hizmet gördüğüm CHP, bana şereflerin en büyüğünü layik görerek önümüzdeki seçimlerin Artvin senato adaylığını tevcih etti. Bu lütfündan ötürü tüm Artvin CHP teşkilat mensuplarına, huzurlarınızda teşekkür ve minnetarlıklarımı sunarım..
Recai amca; cumhuriyet senatosunu ve senatörlüğü anlatmaktadır. Parlamentonun siyasi huviyeti daha geri planda olan Cumhuriyet senatosu, akademik huviyeti daha ön plana gelen parlamento yapısı olduğunu vurgulamakta ve de senato üyeliğinin politize olmuş kimlikten ziyade, bilgi, deneyim, liyakat, hitabet ve ilmi unsurları daha fazla aranır. Vesselam kısa kelam; senatör olabilmek için üniversite mezunu ve de 42 yaşını geçmiş olmak gerekir. Senatörluk bir çeşit birikim ve bilgi donanımlı kimliklerden oluşuyor. Dhası, adeta parlamentonun uzman bilen kişileri.  Belki, demokratik hak olan seçilme hakkına pek demokrat bakmayan  abartılı bir yaklaşım olsa da, parlamentonun ve partilerin politika ve program üretmeleri bağlamında gerekli kimlikler.
Türkiye'mizde “1961-1980” yılları arasında çift meclisli sistem yürürlükteydi. Doğrusu, yasama organının bir parçası olarak görev yapan kurumdur. Yasma organı(TBMM); Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu olmak üzere iki meclisten oluşuyordu. 1980 yılı faşist darbesinden sonra tekrar tek meclisli sisteme geri dönüldü ve senato kurumu  yürürlükten kalktı.
Bugünü düşünüyorum da, yapılan anayasa değişikliğiyle, bırakın çift meclisli yasama organı, tek meclisi yasama organı da ortadan kaldırılarak tek kişiye bağlı bir parlamenter sistem oluşturuluyor. Dahası; Yasama, yürütme, yargı bir tirana teslim edilerek Yasama organı, TBMM’i 18 yaşında milletvekilleri ile adeta, Osmanlı dönemindeki Saltanata kalifiye elemanlar ve şehzadeler yetiştiren Saray okulu, Enderun’a dönşştürülüyor. Bırak 18 yaşındakileri, ilkolul mezunu olmayan cahiller örgütü haline getiriyor TBMM’ini..Yeni sisteme utanmadan da;Türk tipi cumhurbaşkanlığı sistemi diyorlar. Fakat, ne; ABD tipi başkanlık sistemi, ne Fransa tipi yarı başkanlık sistemi ne,Türk tipi başkanlık sistemi mi? ne de Türk tipi cumhurbaşkanlığı sistemi, acayip bir ucube yapı.
Önerim; tek meclisli  parlamenter sistem ve 42 yaşını doldurmuş Ünüversite bitirmemişler veye 28 yaşını geçmiş üniversite mezunlarında oluşmuş milletvekillerinin oluşturduğ Yasama organı ve de Yasama, yürütme ve yargı bağımsızlığını öne çıkaran bir parlamenter sistem..
Adalet Partisi(AP)’nin Artvin senator adayı Hüseyin Aksakal. Eski savcı. Recai amcanın meslekdaşı  ve  en büyük rakibi. Onu Yusufelilere tanıtıyor. Bence gereksiz. Öyle anlatma ki, parti içindek rakipleri, yanı AP’nin senatör aday adayları Dr. Nahit Doğan ve Avukat Ahmet Özdemir’e karşı yaptıklarını anlatıyor. İnsanları adeta senatorluk seçimlerini kazanmış gibi azarladığını, tehdit ettiğini ve karaladığın vs.vs..
Elbet en büyük payı da AP alıyor. AP’nin Demokrat Parti(dp)’nin devamı olduğunu. AP’nin ve düzlemindeki politikacıların, DP’nin mirasını paylaştıklarını. Sıradan bir bürokratı, AP Genel Başkanı Ragip Gümüşpala ölümünden sonra alelacele  3 günde AP’nin başına ABD tarafından getirildiği ve hemen iktidar yapıldığın Yusufelilere anlatıyor, anlatmasına da acaba kaç Yusufeli, Menderes idamı nedeniyle dinlemiştir ki?. Fakat bu seçimde ortaya bir Bülent Ecevit faktörü ortaya çıktığı gibi yadsınamayacak bir gerçek var. 20 yıllık sağ iktidarın kokuşmuş ve perişan bir düzen oluşturdukları ve bu düzenin yıkılmasını söyleyen bir Bülent Ecevit. Evet düzen karşıtı bir Ecevit. Emekten, yana devletçilikten, toprak reformundan, “ Toprak işleyenin su kullananın” diyen, “AK Günler” protest argümanlarına sahip bir Bülent Ecevit..Recai amaca bunlardan söz ediyor, Yusufeli konuşma metninde..14 Ekim 1973 seçimlerinin bir nevi Referandum olduğunu. 1946 yılından bu yana geçen 27 yıllık süre içinde, 20 yıl iktidarda kalan sağ; halktan uzak, bir grup çıkarını öne çıkaran düzen kurduklar, halkı yoksullaştırmaları, sömürmeleri ve horlamalarının önüne geçecek yeni bir düzen kuracaklarını anlatmaya çalışan Recai amca şu önemli vurguyu yapıyor: “14 Ekim seçimlerinde oy kullanacak seçmenler; yüyürlükteki çağ dışı, kokuşmuş, çürümüş ve yalnız ve sadece çok büyük semaye çevreleri için yayarlı olan,  fakir ve mağdur, halka karşı bulunan düzenin devamını isteyip istemediklerini adeta bir referandum ‘Evet’ veya ‘Hayır’ dercesine ortaya koyacaklardır
AK günler deyince, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “AK”’ını karıştırmamak gerek. Yani Ecevit’in “AK Günler”ini, Recep Tayyip Erdğan’ın “AK”’ını karıştırmamak gerekir, çünü asla örtüşmezler. Fakat, ABD bütününde Süleyman Demirel ve R.T.Erdoğan’ı örtüştürebilirsiniz.
Recai amcanın şu yaklaşımı günümüzde CHP politikacıları değinmediği bir gerçek: “İkinci cihan harbının yarattığı iktisadı burhandan çıktığımız günlerden sonra başlayan iktisadi ve sosoyal politika sonucunda, her geçen gün biraz daha güçlenen ticaret ve sanayi hamleleri Anadolu’nun çeşitli yerlerinde hala hayatiyetini muhafaza etmekte olan; aracı-tefeci ve toprak ağası sorunları ile birleşip, devlet bürokrasinini en üst kademelerinde yer alan tabaka ile el ele vererek korkunç bir sömürü düzeni kurmuş bulunmaktadır. Ülkeyi ve milletimiz hakikatı halde parlamentomuzun ekseriyeti değil, bu bahsettiğim egemen çevreler idare etmektedir. Bu çevreler, müthiş bilinçli bir şekilde harelet ederek, yurt sathını bu sömürü ağı ile örmüş durumdadır. Mehrum Ragip Gümüşpala’nın ölümünden sonra menfaatlerine en uygun siyasi topluluk olarak AP’ini gözlerine kestirerek, kaş ile göz arasında anlaşılmaz bir maharetle evvelce adı tam bilinmeyen Süleyman Demirel’i 6 günde AP Genel başkanı, 6 ayda başbakan yapmayı becerebilmişlerdir. Fakir ve mağdur Anadolu halkının temcilciğini yapmak üzere AP saflarında parlamentoya girmiş bulunan milletvekili ve senatörleri ya kendi ideallerinin uydusu haline getirmişler veye bu yola girmeyenleri, AP’nin ve giderek parlamentonun dışına atmaya başarmışlardır. Bununla da kalmamış, AP dışındaki partilerde de aynı hakimiyeti kurma faaliyetine girişerek, parlamentomuzun büyük gücü  olan CHP’yi 6 yılda tam 3 kez parçalamanın yolunu bulmuşlardır. Sömürü çevrelerinin bu oyunlarının farkına varan CHP içindek bir avuç samimi halk çocuğu, ÜLKÜCÜ ve İNANMIŞ lider Bülent Ecevit’in etrafına toplaşarak, CHP’nini sömürücülere maşalık ve yardakçılık yapam elemanlardan arındırmış ve halkla bütünleşmiş bir duruma getirmişlerdir. Bugün yurt sathında; büyük sermaye çevrelerinin menfaatlerini güden AP ve onun paralelindeki küçük partiler ile işçisi-köylüsüyle, küçük memuru, esnafıyla, tüm emekçilerin menfaatlerini güden halkla bütünleşmiş, kendimi yenilmez ve hakiki anlamıyla halkaın partisi haline gelmiş CHP arasında acımasız bir siyası mücadele cereyan etmektedir. Bu mücadelenin galibi hiç şüpheniz olmasın HALK olacaktır. Son haftaların gazetelerini şüphesiz benim kadar siz de tetkik ettiniz Görülüyor ki, tıpkı 1950 yılında olduğu gibi halk ayağa kalkmıştır. Tüm ezilen ve sömürülenleri ile bütün bir taban oynamıştır, kitleler hareket geçmiştir. Karaoğlan Ecevit için şahsında halk kendi iktidarını kurmak hazırlığı içindedir. Bu hararetli kaynaşma içine sen niçin girmeyesin Yusufelili kardeşim!? Gel ve katıl bu meşru mücadelemize..Karaoğlan şahsında iktidara gidecek olan Halk’ın bir parçası da sen ol..Yeni Halk Partisi; herkesin sevgilisi Karaoğlan ile bir Progran yayımladı: “AK Günler” ismi taşıyan bu program ile, Karaoğlan sana yapacağı hizmetleri, seni nasıl kalkındıracağının yöntemlerini ayrıntılarına kadar açıklıyor. Ve diyor ki Karaoğlan; “Türk köylüsü, işçisi, esnafı, küçük memuru bu programımı tahakkuk ettirebilmesi için parlamentoda bana inanmış bir kadroya ihtiyacım vardır” diyor. Bir kalkınma ordusu kurmak istiyorum. Bu ordunun senatodaki bir Mehmetçiği de Arhavili Recai Kocaman’dır. Onu benim yanımda görevlendir, onunla birlikte ben, programımda yazılı hizmetleri ayağa götüreceğim, seni  AK günlere kavuşturacağım diyor..AK Günler programımızda kalkınma köylüden başlayacaktır prensibi vardır. Bu prensiplerimizin  Yusufeli açısından tatbikatı, ilk ağızda şunlar olacaktır:
Yol, Su, Elektrik hizmetleri gibi bilcümle alt yapı yatırımları, halktan herhangi bir katılım aranmaksızın tamamı devlet eliyle olmak üzere derhal köylününü ayağına götürülecektir. Bu cümleden olmak üzere: a-) Yusufeli’nin, Çoruh vadisi üzerinden İspire bağlayacak Yusufeli İlçesi’nin sahil kesime bağlayacak, Yusufeli yöresinini sebze-meyve- tahil mahsülünün, bu malların çok değerli olduğu sahil bölgesine kolaylıkla nakledilmesini sağlayacağız. Aynı konuda müstahsil bulunan Artvin merkez ilçesinin menfaatleri haleldar olmasın düşüncesiyle yıllardır Artvini Sabit Osman Avcı’nın bu mühim  davanızı baltalaması durumuna son vermeyi mi daha menfaatlı bulursun Yusufelili kardeşim? Yoksa, Sabit Avcı’nın politik gücüne yine Artvin merkez ilçede olan Hüseyin Aksakal’ı da ilave olmasıyla, davanı baltalayan kudreti katmerli hale gelmesini mi tercih edersin..b-) Yusufeli’nin Çoruh vadisi üzerinden İspir’e bağlayacak çok önemli yolunun bugüne kadar olduğu gibi ihmal edilişini mi arzuluyorsun?..
Recai amca “AK Günler” projesiyle, özellikle Yusufel olmak üzere, tüm Artvin yerleşim alanlarının elektrik gereksniminini karşılacağını, içme sularının tüm köylere getirileceğini, sağlık hizmetlerinini ve üniversite eğtiminin yaygınlaştırılacağını, yer altı zenginliğ madenlerin yörede işleneceğini, orman köylüsününü sorunlarının düzeltileceği, hantal işleyen YSE Genel müdürlüğünü ivmelendirip köylere hizmetleri artıracaklarını, söylüyor. Toprak reformu başlatacağını bunun yanında eğitim reformu ve üniversite girişlerindeki sorunlarını çzeceklerine değiniyor. İlle de üniversite girişleri..1973’te 140 bin mezunun ancak 30 bini üniversiteye girebiliyor. Gerçi günümüzde, yani 44 yıl sonra bu rakam; 2 milyon öğrenci sınava giriyor 800 bini üniversiteye.. Yani batı yakasında değişen bir şey yok. Eğtimde tas ve hamam aynı..
Ve de Karaoğlan iktidarında ulusal bankaların özel sektöre değil halka yönelik hizmetlere akatarılacağını tarımsal üretim hamlesi başlatacaklarını  ve yöre insanını istihdam  edeceklerini sıralıyor. Sıralarken, 9 yıldır TBMM’inde olan Osman Sabit Avcı’yı eleştirmeye de özen gösteriyor. f) maddesindeki yaklaşım beni düşündürdü ve üzdü: “Başta Yusufeli’miz olmak üzere, Artvin merkez kazası  ile, Borçkasıyla, Hopasıyla tüm ilimiz için belkemiği kadar ehemiyetli olan “Hopa-İranTransit Yolu” için, en elverişli güzergah Çoruh nehrinini takip eden güzergah olduğu halde, bu hayati ve haklı davamızı, Trabzonluların elimizden alışını çocuk saflığı içinde seyreden ve sadece kendi koltuğu ile ikbalini düşünen Sabit Osman Avcı ve ekibine itimat göstermeğe devam edecek misiniz?..”
Düzen değişikliği savundaki Karaoğlan projesi “AK Günler”, gerçek sorunlar ve çözümler işlenmiş. Fakat, yerleşik düzende kökleşmiş yapıların değişiminde zaman etmeni dikkate alınmaksızın, ‘hemen gerçekleştireceğiz’ söylemindeki plansız ve programsız vaatler bence eksik yaklaşımlardı. Örneğin; “Karaoğlan iktidarıyla ilk günde, jet hızı ile yükselen fiyatlara derhal “Dur!” diyeceğiz ve tekelci özel sermayeden yana değil, dar gelirli halktan yana olan bir iktisat politikası uygulamaya başlar yarak tedrici ve fakat kısa zamanda fiat seviyesini normal sınırlar içine indireceğiz. Bu Türk milletine en büyük taahudumuz ve müjdemizdir..”
İşte bu ekonomik ve sosyal gerçeklikler dikkate alınmaksızın parti programında yer verilen sözler, seçim sonrası iktidara geldiğinizde, iktidar sürecinde yerine getirmeyince partiye olan güveni kaybediyor. Sayın Bülent Ecevit iktidarlarının ve CHP’nin uzun ömürlü olmayışındaki neden olarak gösterilebilir. Anımsadım; Sümerbank ürünü, ayakkabı ve elbiseleri ve de diğer ürünleri seçim öncesi şu iktidara gelindiğinde şu fiyata satacağız denmesine karşın, 3 kat fiyatla satmaları çok konuşulmuştu..
Yusufeli konuşma metnine baktığımda, 1973 seçim arifesinde   Doğu Gazetesinde yazdığım yazılarımdan esintileri yansıtması beni gururlandırdı..
Ne olursa olsun; Tüm bu metindeki ifadeler sol ötesi sosyalist bir arguman olması da beni ayrıca mutlu etti..
Doğru, 1973’lerdeki sol söylem CHP’de yok artık..
Bu sol-sosyalist  söylem Ecevit tarafından nedense éOrtanın Solu” jargonuyla değiştirildi. Belli ki sosyalizmden korktuk. İnanın sosyalizmden korkmasa idik, CHP ve DSP’nin temsil ettiği sol bu durumlara düşmezdi. Öylesi bir korku ki süreç içinde Sosyal Demeokrasi tümcesinin kökeninde sosyalizm var diye, Demokratik Sol dedik..İşin özü; “Su kullananın toprak işleyenin” tümcesi  hayli korkutmuştu. Ki toprak reformunu yaşama geçiremedik..Bir tek iyi hamle kalde, 1973 Ecevit politikalarında, Devlet ve Özel sektör harmanlamasında betimlenen “Özerk sektör”..
Avukat- Recai Kocaman-Belediye Pasajı no1/F Hopa. Telefonlar; Büro: 138, ev: 152  Antetli kağıda yazılı Yusufeli konuşma metni bunlar..
Recai amca; 1973 seçimlerinde senato üyesi olduğunda izleyeceği politikalara değinirken; bir bağlamda Artvin politikacılarının yetersiz kaldıklarını da işaret ediyor: “Geçirdiğimiz dört yıllık yasama döneminde çok sayıda Artvinli, Devletin çok yüksek makamlarında görev ifa etmiştir. TBMM Başkanı Artvinli idi, bir bakan, iki müsteşar, 2 Vali, birkaç Genel Müdür Artvinli idi..Buna karşın, Artvin ormanlarından istihsal edilen yüzbinlerce metreküp orman mahsülünü Kâğıda dönüştüren fabrika, bu dönemde Artvin yerine Giresun’un Aksu mahallesinde kurulmuştur. Murgul’un Çakmakkayası’ından çıkarılan milyonlarca bakır cevherinin saf bakıra çevrilmesine yarayan tesisiler ilimizin 600 km uzağındaki Samsun’a lâyik görülmüştür. Erzurum’u deniz sahiline bağlayan yol güzergÂhlarının en kısa mesafelisi, en rahatı ve hiçbir kış, kar ve buz mücadelesini gerektirmeyecek şekilde Çoruh Vadisi’ni izleyip Hopa’da son bulan güzergâh olduğu halde, bu proje Trabzon üzerine kaydırılmıştır..”. Evet; Artvin’li politikacılarını duyarsızlığı,  Artvin’in hake ettiği yatırımlar başka kentlere kaydırılmazdı ve Türkiye’de, eğitim düzeyinin en fazla olduğu Artvin  en fazla göç veren kent olmazdı?! Bugün, özellikle 2002 sonrası Artvin Çoruh nehri sayesinde barajlar kenti oldu, fakat HES’ler ve Altın madenciliğiyle doğası ve doğanıyla yok edilmektedir.. 

14 Ekim 1973 Seçimlerinde başarılı olmanın sırları:
Recai amca ile yapılan söyleşide şu gerçekleri dile getiriyor:
Söyleşinin şu sorusu çok önemli: “14 Ekim Genel seçimlerinin yurt çapında sonuçları ne şekilde tecelli edebilir?...”
Recai Kocaman amca: “1- 1969 seçiminde kayıtlı seçmenlerin oya katılma oranı %65 oldu..2- Bu seçimde AP %46, CHP %28 oranında oy aldı.  Bundan önceki genel seçim olan 1965 seçiminde AP %52, CHP %27 oranında oy almış olduklarından, 1969 seçiminde AP’nin oy yekununda %8 oranında eksilme oldu. CHP’nin oy oranında ise %1 artış oldu..3- 1965 seçimleri “Milli Bakiye Sistemi”’ne dayanan bir seçim kanunu ile yapıldı. 1969 seçimleri ise halen de aynen muhafaza edilmekte olan, “Barajsız D’Hont Sistemi”’ne dayanan seçim kanaun ile yapıldı..4- Şayet 1969 seçimleri de “Milli Bakiye Sistemi”negöre yapılmış olsaydı, AP aldığı %46 oy’un karşılığında 207, CHP ise %28 oy’un karşılığı 126 milletvekilliği kazanacaktı. Oysaki bu son seçimde partilerin aldığı oylar Barajsız “D’Hont Sistemi”’ne göre değerlendirmeye tabii tutulduğu için, AP 262 milletvekilliği, CHP ise 146 milletvekilliği kazanmıştır. 1965 seçiminden hemen sonra AP iktidarının seçim mevzuatında yaptığı değişiklikle yürürlüğe giren “Barajsız D’Hont Sistemi” sebebiyle, aldığı oy yekününün nisbî hakkı 207 milletvekilliği olan AP, 55 artırarak  262 milletvekilliğne nail olmuştur…”
Recai Kocaman amca bu örneği vererek, 1973 seçimi de “Barajsız D’Hont Sistemi”ne göre yapılacağı için aynı hüsran yaşanabilir diyor. Fakat, nedense 12 Mart Muhtırası’nın ve de süreç içinde kurduttuğu  partiler üstü sağ ideolojik hükümetlerin sol üzerinde yaptığı tahribata derinlemesine olmasa de yeterince değinilenebilirdi. Devrimci antiemperyalist aktivist Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnanlar 12 Mart faşizmin genç bedenleri; “3 bizden, 3 sizden” diyen sağ ideolojistlerin  idam ettirmesine..Deniz Gezmiş’in şu cumlelerinin; “Onlar 36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerine yıkmaya alışmışlardır. Bizi bağımsız bir ülkenin çocukları olmaktan mahrum eden hepiniz dahil, sizlersiniz. Ve sonunda idam isteğiyle buraya getirildik” 1973 seçimlerin etkileyeceği gün gibi ortadayken..Ecevit’in sosyalist söylemlerde bulunduğu süreçte..Sosyal Demokrat yapıyı biraz daha sola taşıyan, dahası Sosyal Demokrasi ve Sosyalizm’in ortasına konuşlandıran “Ortanın Solu” akımının öne çıkarılarak; sosyal yenileşme bilincinin kendini gösterdiği süreçte.. Bence, 1973 Genel seçimlerini etkileyecek en önemli etmen işletilen bu faşizan süreçtir. Bunun yanı sıra;  1973 genel seçimlerini; seçim sistemi yanında, kapatılan ve yeni kurulan partilerin oyları da belirleyecek faktör.  Örneğin;  200 bin seçmen tabanlı ve de sağ liberal eğilimli Yeni Türkiye Partisi(YTP)’nin ile 400 bin seçmen tabanlı sol eğilimli Türkiye İşçi Partisi(TİP)’nin 1973 seçimlerine katılmaması nedeniyle oylarının dağılımının AP’ye mi, yoksa CHP’ye mi gideceği, Yeni kurulan Necmettin Erbakan’ın Milli Nizam Partisi ve AP’den kopan Ferruh Bozbeyli’nin Demokrat Partisi(DP)’nin AP’den mi yoksa CHP’den mi oy alacağı olgusu büyük önem taşımaktadır. Bunların yaynında; AP’sini parçalayan, Menderes seçeneği Ferruh Bozbeyli ve  CHP eski Genel Sekreteri Kemal Satır ile İnönü’nun damadı Metin Toker’in CHP’den kopması da 2 partiyi etkileyecek etmen. Fakat burada asıl etmen CHP’nin sol söylemli halk sektörü bütününde betimlenen ‘özel sektör seçeneği’ özerk sektör yaratıcısı Bülent Ecevit faktörü..
Bir dikkat edilmesi gereken olgu; 1950’den bu yana yapılan seçimlerde ortalama %20 kitlenin sandığa gelmemesi. Bu kitleyi sandığa getirecek politikaların işlenemeyişi..
14 Ekim 1973 seçimlerinde  katılım % 66.8 olmuş. Bu oran 1969 seçimlerinde; %65 idi.
Cumhuriyet Halk Partisi  Bülent Ecevit  ile 3.570.583 oy alarak  oyların     % 33,30 ile 185 milletvekili kazanmış, oyunu artırarak.
Adalet Partisi  Süleyman Demirel  ile    3.197.897 oy alarak oyların % 29,82 ile    149 milletvekili alarak oyları azalmış.
Yeni  kurulan Demokratik Parti      Ferruh Bozbeyli        ile 1.275.502 oy alarak, oyların % 11,89 ile 45 milletvekili kazanmış.
Yeni kurulan bir diğer parti Millî Selamet Partisi    Süleyman Arif Emre ile        1.265.771 oy alarak oyların % 11,80 ile 48 milletvekili kazanmış.      
CHP’den kopan Cumhuriyetçi Güven Partisi Turhan Feyzioğlu ile 564.343 oy alarak oyların % 5,26 ile 13 milletvekili kazanmış ve oyu azalmış.
Milliyetçi Hareket Partisi Alparslan Türkeş ile       362.208 oy alarak oyların % 3,38 ile 3 milletvekili kazanmış ve oyunu artırmış.       
Türkiye Birlik Partisi Mustafa Timisi ile 121.759 oy alarak oyların % 1,10 ile 1 milletvekili kazanmış ve oyu azalmış.
Bu ara; Cemal Tural’ın partisi  Millet Partisi de oyların %0.70’ini alarak   62.377 oy almış ve oylarını azaltmış.
Recai amca CHP başarısızlığını biraz da seçim sistemine bağlıyor. Ki haklı. Seçim sistemleri partiler keyfi olarak kendi lehlerine göre belirleyebilmektedirler.
Örneğin Belçikalı bilim adamı Victor D'hondt tarafından geliştirilmiş; “D’hont Sistemi”:
Diyelim ki;
A-partisi 120, b-partisi 50, c-partisi 28 oy almış olsun ve o il 7 milletvekili çıkarıyor olsun
A-partisine en çok oyu aldığı için 1 milletvekili
A-partisine 120 için 1 milletvekili daha
A-partisine 120/2=60 için 1 milletvekili daha
B-partisine 50 için 1 milletvekili
A-partisine 60/2=30 için 1 milletvekili daha
C-partisine 28 için bir milletvekili
B-partisine 50/2=25 için bir milletvekili daha alması gibi.
Türkiye’de uygulanan seçim sistemleri:

Çoğunluk sistemi:
Liste usulü çoğunluk 1950, 1954, 1957 seçimleri
Nispi sistem:
Barajlı D'hont............................1961 Milletvekili Seçimleri
Milli Bakiye...............................1965 Milletvekili Seçimleri
Barajsız D'hont..........................1969, 1973, 1977 Milletvekili Seçimleri
Çifte Barajlı D'hont.....................1983 Milletvekil Seçimleri
Çifte Barajlı D'hont + Kontenjan...1987, 1991 Milletvekili Seçimleri
Ülke Barajlı D'hont......................1995, 1999 Milletvekili Seçimleri
CHP’sinin  öncek İmar ve İskan Bakanlarından meslektaşım saygın insan Erol Tuncer’in çalışmalarına göre;
Aşağıdaki listede, ilkden sona doğru temsilde adalet azalır, yönetimde istikrar artar: [[ Milli Bakiye-Barajsız D'hont-Barajlı D'hont-Ülke Barajlı D'hont-Çifte Barajlı D'hont-Çifte Barajlı D'hont + Kontenjan-Liste Usülü Çoğunluk.]]
Türkiye’de çok partili döneme geçildikten sonra çok sayıda genel seçim sistemi denenmiştir. 1950, 1954 ve 1957 yıllarındaki genel seçimlerde çoğunluk sisteminin geniş bölgeli (liste usulü) tipi uygulanmıştır. 1961 yılından sonraki genel seçimlerde ise nispi temsil sisteminin değişik uygulamaları söz konusu olmuştur. 1961 yılında barajlı D‘Hondt, 1965 yılında milli bakiye, 1969, 1973 ve 1977 yıllarında barajsız D‘Hondt, 1983 yılında çifte barajlı (seçim çevresi ve ülke barajı) D‘Hondt, 1987 ve 1991 yıllarında çifte barajlı d‘hondt ve kontenjan uygulaması, 1995 ve 1999,2002 yıllarında ise ülke barajlı D‘Hondt sistemi uygulanmıştır.Seçim sistemlerinin temel ilkeleri açısından bakıldığında 1950 sonrası Türkiye‘de uygulanan genel seçim sistemleri temsil (adalet) ilkesinden daha çok istikrar (yönetilebilirlik) ilkesini öne çıkarmaya çalışmıştır. Türkiye‘de uygulanmış olan seçim sistemlerinin bireysel tercihleri kolektif tercihe yansıtma gücünü “partilerin oy oranı – mecliste sahip oldukları sandalye oranı ilişkisi, milletvekili başına düşen oy sayısı ve mecliste temsil edilemeyen oyların oranı kriterlerine bağlı olarak incelenirse bu gerçek daha da açık olarak ortaya çıkar.
1950, 1954 ve 1957 yıllarındaki genel seçimlerde uygulanan geniş bölgeli(liste usulü) çoğunluk sistemi, oy oranı - meclisteki sandalye oranı arasındaki fark ve milletvekili başına düşen oy sayısı kriterlerine bağlı olarak incelendiğinde istikrar(yönetilebilirlik) ilkesini öne çıkarmada bu sistemin ilk sırada olduğu görülür. Bu yıllarda partilerin aldığı oy oranı ile meclisteki temsil edilme oranları arasında çok büyük farklılıklar ortaya çıkmıştır. diğer yandan bir milletvekili çıkarabilmek için gereken oy sayısı, partiler arasında büyük farklılıklar göstermiştir. sonuçta, genişbölgeli (liste usulü) çoğunluk sisteminin temsil (adalet) ilkesinden uzaklaşılıp,istikrar(yönetilebilirlik) ilkesine yaklaşılmasını sağlamıştır.
1960 yılından sonraki dönemde başvurulan nispi temsil sisteminin farklı uygulamalarının amacı her ne kadar mecliste adaletli temsili öne çıkarmaya, farklı görüşlerin meclis içine girmesini amaçlamışsa da bu amacını belirli yıllar hariç yerine getirememiştir. Barajlı d‘hondt sisteminin uygulandığı 1960 yılı genel seçimlerinde oyoranı - meclisteki sandalye oranı farkı, liste usulü çoğunluk yönteminin uygulandığı dönemdekilere göre oldukça düşük düzeyde gerçekleşmiştir. Diğer yandan milletvekili başına düşen oy sayısı da partiler arasında çok az farklılık göstermiştir.
Ancak nispi temsil sistemi, amacı olan temsil (adalet) ilkesini gerçekleştirmede en çok “milli bakiye sistemi“nin uygulandığı 1965 yılında başarılı olmuştur. Bu sistemde partilerin seçimlerde almış oldukları oy oranı ile meclisteki temsil oranları birbirine son derece yakın olmuştur. Diğer yandan, milletvekili başına düşen oy sayısı neredeyse her parti için aynı sayıdadır. 1969,1973 ve 1977 yıllarında nispi temsil sisteminin barajsız D‘Hondt sistemi uygulanmıştır. bu sistemin sonucunda meclisteki parti sayısının artmış olması, temsil ilkesine yaklaşılırken, istikrar ilkesine uzaklaşılmış olması olarak kabul edilebilir. Bu sistemin önemli bir olumsuz etkisi ise kendini milletvekili başına düşen oy sayısında göstermiştir. Barajsız D‘Hondt sisteminin uygulandığı dönemde bir milletvekili çıkarmak için ihtiyaç duyulan oy sayısı partiler arasında büyük farklılıklar göstermiştir.
1983 yılından sonra uygulanan D‘Hondt sisteminin seçim çevresi ve/veya ülke barajlı tipleri ve kontenjan uygulaması genel olarak istikrar ilkesinin gerçekleştirilmesine yönelik olarak uygulanmıştır. bu dönemde seçmen tercihlerinin meclise yansımasında olumsuzluklar ve milletvekili başına düşen oy sayısında partiler arasında önemli farklılıklar ortaya çıkmıştır. Ülke barajını aşamadığından meclise giremeyen partilerin aldığı oy oranlarının da fazla olması bu dönemin temsil (adalet)
İlkesi açısından önemli bir dezavantajı olmuştur. özellikle 1995 ve 1999 ve 2002 yıllarında ülke barajını aşamayıp azınlıkta kalan, meclise giremeyen oyların toplam oylar içindeki payının yüksek oluşu, seçmen tercihlerinin meclise yansıtılması açısından olumsuz yönde etki yapmıştır.
2002 yılı genel seçimlerinde yine ülke barajlı D‘Hondt yöntemi uygulanmıştır. D’hondt sisteminin tüm olumsuz etkileri bu seçimlerde görülmüştür. Sadece iki partinin meclise girebilmesi birey tercihlerinin yansıtılması açısından olumsuz sonuçlar doğurmuş, meclis dışı kalan oylar %46.63 olmuştur. ayrıca meclise giren iki partinin aldığı oy oranları ile meclisteki oy oranları arasındaki fark %30’lara kadar çıkmıştır.
D’Hondt yönteminde partilerin aldıkları oylar sırasıyla 1,2,3,4.....’e bölünür ve bir seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısına ulaşılıncaya kadar bu işleme devam edilir. Bölme işlemi sonunda ortaya çıkan oy itibariyle, o seçim çevresinin çıkaracağı milletvekilleri partiler arasında büyükten küçüğe doğru, alınan oy oranında paylaştırılır. Ancak, bireysel tercihlerin yansıtılması açısından d’hondt sistemi olumlu sonuçlar vermez. Türkiye uygulamasında da görüleceği gibi bu sistem küçük partilerin aleyhine, büyük partilerin lehine işlemekte, oy oranları ile meclisteki sandalye oranları arasında önemli farklılıklara, yol açmaktadır.
Bu bilgiler ışığında Recai amcanın değerlendirmelerine baktığınızda eleştirel yaklaşımına hak veriyorsunuz.  
Sistemleri tam kavrayabilmek, olumsuz, olumlu yanları görebilmek için Milli Bakiye Sistemi’ne ve Nispi Temsil Sistemlerine de bakmak gerekir.
Milli Bakiye Sistemi: [[ Bu sistem; 1961 Anayasası’nın güzelliklerinden biridir.1965 seçimlerinde kullanılan seçim sistemi. Bu sistemde partiler 3 aşağı 5 yukarı aldıkları oy oranında milletvekili çıkartırlar. bu sistem sayesinde tip gibi az oy alan partiler bile milletvekili çıkartabilmiştir (1965 seçimlerinde 20 civarı ki içlerinde Cetin Altan, Mehmet Ali Aybar gibi isimler vardı).. 1965'de nispi temsil sistemine eklenen milli bakiye seçim çevrelerinde değerlendirilemeyen oyların ulusal bir seçim çevresinde birleştirilmesi imkanı veriyordu. tip, bu sayededir ki, 1965 seçimlerinde 276.101 oyla (%3) 15 milletvekilliği kazandı. ap hükümeti 1968'de milli bakiye'yi kaldırdı. 1969 seçimlerinde tip sadece iki milletvekilliği kazandı…Milli bakiye yöntemi sadece 1965 yılındaki genel seçimlerde uygulanmış ve bireysel tercihlerin kolektif tercihlere yansıtılması açısından oldukça olumlu sonuçlar vermiştir .Milli bakiye sisteminin getirdiği en önemli yenilik, seçim çevresinde değerlendirilmeyen artık oyların bir milli seçim çevresinde birleştirilerek partiler arasında dağıtılmasıdır. Milli bakiye sisteminin uygulanmasıyla oy oranı ve meclisteki sandalye oranı arasında oldukça önemli bir yakınlık sağlanmış ve seçime giren tüm partiler oy oranları ölçüsünde mecliste temsil hakkını kazanmışlardır…Ülkemde kesin gereken sistem. Fakat; büyük partiler sisteme şiddetle karşılar…Milli bakiye sistemi en basit anlatımıyla her partinin aldığı oy kadar Meclis'te temsil edilmesi demekti. Örneğin 550 milletvekilliği için seçim yapılıyorsa oyların % 40'ını alan partinin 220 milletvekili, % 2'sini alan bir partinin 11 milletvekili çıkaracaktı. Peki ama bu 11 milletvekili nasıl belirleniyordu? Diyelim ki bir parti Edirne'den Ardahan'a tüm illerde % 2 oy aldı; hangi ilden aday gösterdiği isim milletvekili seçilmiş olacaktı? İşte bu soruların cevabı epey bir çetrefilli milli bakiye sisteminde.
İlk ve en kolay aşama iller bazında yapılan hesaplama. O ilde kullanılan toplam geçerli oylar ilin çıkaracağı milletvekili sayısına bölünüyor ve o ilden kaç oyla bir milletvekili çıkarılacağı saptanıyor. Artan oylar ülke çapında "milli seçim çevresi" denen havuza aktartılıyor. İl aşamasında başkaca da hiçbir şey yapılmıyor. Örnek vermek gerekirse :
8 Milletvekili Seçecek Olan X İlinde Partiler Şu Oyları Almış Olsun: A Partisi : 210.000--B Partisi : 140.000--C Partisi :  75.000--D Partisi :  30.000----Toplam Geçerli Oy : 455.000
İlk yapmamız gereken toplam geçerli oy sayısını milletvekili sayısına bölmek. 455.000/8 = 56.875
A Partisi'nin milletvekili sayısı : 210.000/56.875 = 3.69 (A Partisi'ne 3 milletvekilliği, 0.69'a denk gelen oy milli seçim çevresine aktarılır)
B Partisi'nin milletvekili sayısı : 140.000/56.875 = 2.46 (B Partisi'ne 2 milletvekilliği, 0.46'ya denk gelen oy milli seçim çevresine aktarılır)
C Partisi'nin milletvekili sayısı : 75.000/56.875 = 1.31 (C Partisi'ne 1 milletvekilliği, 0.31'e denk gelen oy milli seçim çevresine aktarılır)
D Partisi'nin milletvekili sayısı : 30.000/56.875 = 0.52 (D Partisi bu aşamada X ilinden milletvekilliği kazanamaz, oyları tamamen milli seçim çevresine aktarılır)
Yapılan bu hesaplama sonucunda X ilinin 8 milletvekilliğinden 6'sı tespit edilmiş olur, 2'si milli seçim çevresindeki toplam oylara bağlı olarak dağıtılacaktır.
Bütün illerde bu hesaplama yapıldıktan sonra bütün illerden gelen 'milli seçim çevresi' oyları birarada toplanır; illerin boşta kalan toplam milletvekili sayısına bölünerek milletvekili dağıtımı yapılır.
Bütün İllerden Gelen Artık Oylar Şu Şekilde Dağılmış Olsun : A Partisi : 600.000--B Partisi : 220.000--C Partisi : 550.000--D Partisi : 850.000
Milli Seçim Çevresindeki Toplam Oy : 2.220.000
İl Milletvekiliği Hesaplamasında Boşta Kalan Sandalye Sayısı da 100 Olsun.
Milli seçim çevresinde her bir milletvekilliği için gerekli olan oy sayısı 2.220.000/100 = 22.200
A Partisi : 600.000 / 22.200 = 27,02 (A Partisi milli seçim çevresinden 27 ilave milletvekiliği kazanmıştır)
B Partisi : 220.000 / 22.200 = 9,90 ( B Partisi milli seçim çevresinden 9 ilave milletvekiliği kazanmıştır)
C Partisi : 550.000 / 22.200 = 24,77 (C Partisi milli seçim çevresinden 24 ilave milletvekilliği kazanmıştır)
D Partisi : 850.000 / 22.200 = 38,28 ( D Partisi milli seçim çevresinden 38 ilave milletvekilliği kazanmıştır)
Bu aşamada da 27 + 9 + 24 + 38 = 98 milletvekiliğini daha dağıtmış olduk. Ancak elimizde dağıtmamız gereken 100 milletvekilliği vardı, 2 sandalye boşta kalmış oldu. Bu aşamada artık bölme çarpma yapılmaz. Son hesaplamada bakiye oyu en fazla olan B Partisi (% 0.90) ve C Partisi'ne (% 0.77) birer milletvekilliği daha verilir ve hesap tamamlanır.
Hangi partinin parlamentoda kaç milletvekili ile temsil edileceğini böyle tespit ettik. Peki yukarıdaki soruya yeniden dönersek; hemen her ilde % 2 oy almış bir parti hakkı olan 11 milletvekilini İstanbul'dan mı çıkaracaktır Ankara'dan mı; Hakkari'den mi Edirne'den mi?
Öncelikle her parti için ayrı-ayrı listeler yapılır. Bu listede o partinin bakiye oy oranı en fazla olan illeri yazılır. Boşta milletvekilliği bulunan il, hangi partinin listesinde yer alıyorsa ilave milletvekilliğini o parti kazanır. Eğer bir il, birden fazla partinin listesinde yer alıyorsa boş milletvekilliği o seçim çevresinde hangi partinin bakiye oyu daha fazlaysa ona verilir ve o il diğer partilerin listesinden silinir. Böylelikle eğer X ili A Partisi'nin listesinde yer alıyorsa A Partisi'nin 4. sıra adayı da milletvekili seçilmiş olur.
Son aşamada kanun, çok ilginç bir şekilde ikili yöntem getirmiş. Eğer bir parti ilk aşamada (yalnızca illerdeki oyların esas alındığı aşamada) toplam milletvekili sayısının beşte biri kadar milletvekili çıkaramamışsa (örneğimizde 550/5=110) Yüksek Seçim Kurulu o partinin milli seçim çevresinden çıkarması gereken milletvekili sayısının üçte birinin tespitini parti genel merkezine bırakıyor. Örneğin D Partisi il aşamasında hiç milletvekili çıkaramamış ancak ülke genelinde aldığı 850.000 oyla 38 milletvekili çıkarmış olsun. YSK bu partinin 25 milletvekili bir yukarıdaki paragrafta anlattığım şekilde hesaplıyor, kalan 13 milletvekilliği için partiye yazı yazıyor ve "Partinin kesinleşmiş aday listesinde yer almak kaydıyla kimlerin milletvekili seçilmiş sayılacağını tespit etmesini" istiyor. Yani milli bakiye sistemi küçük partilerin yalnızca Meclis'te temsil edilmesini sağlamakla kalmıyor; onların 'as kadrolarının' da oyları oranınca Meclis'e taşınmasını sağlıyor. Bu da en azından benim yıllardır aklımdaki "TİP % 3 oyuyla hem Çetin Altan'ı hem Sadun Aren'i hem Behice Boran'ı nasıl seçtirebilmiş acaba?" sorusunu yanıtlıyor..
Peki bu sistem 2011 seçiminde uygulansaydı üç aşağı beş yukarı nasıl bir Meclis kompozisyonuyla karşı karşıya kalırdık?
Adalet ve Kalkınma Partisi : 275 (Mevcut sistemde 327 çıkardı)
Cumhuriyet Halk Partisi : 143 (Mevcut sistemde 135 çıkardı)
Milliyetçi Hareket Partisi : 72 (Mevcut sistemde 53 çıkardı)
Bağımsız : 35--Saadet Partisi : 7--Halkın Sesi Partisi : 4--Büyük Birlik Partisi : 4--Demokrat Parti : 4--Hak ve Eşitlik Partisi : 2--Demokratik Sol Parti : 1--Doğru Yol Partisi : 1--Türkiye Komünist Partisi : 1--Millet Partisi : 1
Görüldüğü üzere milli bakiye uygulansaydı birinci parti dışındaki bütün partiler şu anda çıkarabildikleri milletvekili sayısından daha fazla milletvekili çıkaracaktı ve bugünkünden oldukça farklı bir meclis tablosu görecektik.
Temsilde adalet ve Meclis'te çok seslilik gibi olumlu eleştiriler alsa da milli bakiye sistemi en çok yönetimde istikrar sağlamaktan uzak olduğu, güçlü hükümetlerin oluşmasını engellediği yolunda olumsuz eleştiriler aldı. Bu sistemin uygulandığı tek milletvekili genel seçimlerinde bir partinin (Adalet Partisi) % 52,87 oranında oy alarak tek başına hükümeti kurmuş olması ise tarihin garip bir cilvesidir...]]
Nispi Temsil Sistemi: [[ Türkiye cumhuriyetinde geçerli olan seçim yasalarına göre halen kullanılmakta olan seçim sistemidir ve adının da belirttiği gibi oransal temsile dayanmaktadır. Yani parti seçim bölgesinde aldığı oy oranınca meclise milletvekili gönderir…Seçime giren partilerin aldıkları oy oranında milletvekili çıkarabilmesi esasına dayanan en adaletli seçim sistemidir. Seçim bölgesinde seçime katılan tüm partilerin aldıkları geçerli oylar toplanır. Bu toplam oy, o seçim bölgesinden çıkacak milletvekili sayısına bölünür, böylece o seçim bölgesinde bir milletvekili çıkarmak için gerekli oy miktarı bulunur. Seçime katılan her parti, milletvekili çıkarabilmek için gerekli oyun kaç katı oy alırsa o kadar milletvekili çıkarabilir. Bu sistemle, tüm partilerin parlamentoda temsil edilmesine olanak sağlanır… Nispi temsil veya oransal temsil sistemi, çoğunluk partisi dışındaki partilerin de kuvvetleri oranında üye seçmelerini sağlayan seçim biçimi..Bu sistemde partiler oyları oranınca milletvekili çıkarırlar. Nispi temsil sistemi, seçmenlerin düşüncelerine daha uygun biçimde temsil edilmelerini sağlar. Değişik fikir ve siyasi görüşler parlamentoya girer. Azınlıkların veya bazı düşünce taraftarlarının meclislerde temsili ancak bu sistemle mümkün olur. Bu sistemle ülkedeki parti sayısı çoğalır..Nispi temsil sistemi yerel yönetimlerde uygulanması, basit oran yöntemine göre daha kolay ve sayısal açıdan daha az sorun yaşanan bir sistemdir. Zira küsuratların yuvarlanmasında bir takım iktisadi anlaşmazlıklar çıkabilmektedir. Örneğin; basit oran yöntemiyle 174 üyeli bir mecliste denetim komisyonu oluşturulmak istendiğinde (115 A Partiden, 51 B partiden, 7 C partiden, 1 bağımsız üye olduğunu varsayalım) Basit oranla yapılan hesaplamada A Partisi 3,33; B partisi 1,46; C partisi 0,20 oranlarına sahip olacaktır. 1,46'lık oy yukarıya yuvarlanmak istendiğinde birler basamağı itibarıyla yuvarlanabilecektir. Ancak A partisinin aldığı oy yuvarlanamayacağından 3'e 2 şeklinde üye sayıları çıkacaktır. Oysa nispi temsil sistemiyle hesaplandığında A partisinin üye sayısı otomatikman 4'e çıkacak ve B partisi ise 1'de kalacaktır… 12 Eylül 1980 Askeri darbesinden sonra seçim barajı 10 Haziran 1983 tarihli 2839 sayılı kanunla %10 seviyesine getirilmiştir.
Günümüzde AB ve Asya  ülkelerinde seçim barajı %0 ila %5 arasında değişirken bu oran Türkiye'de %10'dur.]]
Recai Kocaman amca söyleşinin bir yerinde önemli bir olguya ve gerçeğe işaret ediyor: “ Ecevit’in liderliğinde, kendisini yenileyen, halkın bütünleşen CHP; çarpışan sınıf zümre veya tabakalar menfaatleri içinde, çalışanın, ezilenin, horlanan’ın sömürülenin yanında yer almış ve bunu kurultay onayından geçen parti programı ve seçim bildirgeleriyle kamuoyuna açıklamıştır.. Parti program ve bildirgelerimizde açıklandığı gibi;; kapkaççı, özel sanayi ve montajcılık düzenine, vurguncu ve tefeci büyük ticaret sömürünse, çağ dışı toprak ağalığı acaipliğine yeter demek ve işçisiyle, köylü ve çiftçisiyle, esnafıyla, küçük memeru ve emeklisi ile, tüm ezilip horlanan, aldatılıp sömürülen sınıf, zümre ve tabakaları geliştirip kalkındırmak, bunların insanca yaşama düzeyine ulaştırılmasını sağalamak amacındayız…”
[[ “Altı Ok CHP” Amblemli,  Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği yzılı mühürlü, 16 Eylül 1973 tarihli, kırmızı büyük harflerle  “Ak Günlere” yazılı, Recai Kocaman Artvin Senatör Adayı..]] bandının iliştirildiği Arhavililer teşekkür ve de taahhüd belgesi dediği tek sayfa mektuba şöyle başlamış: “ Sayın……..  Arhavi…Bidiğiniz gibi, mensubu bulunuğum ve yirmi yıl saflarında hizmet gördüğüm CHP bana  şereflerin en büyüğünü Lâyik görerek, önümüzdeki seçimlerin Artvin senatör adaylığını tevcih etmiştir…Arhavimizin meselelrini iyi bilen bir parlamtere muhtaç bulunduğunu, 1961 seçimlerden beri milletvekili ve senatör çıkaracak kudrette iki parti olan AP ve CHP’de hiçbir Arhavilinin aday listesine girmek imkânına nail  olamadığını ve bu şansın ilk ve son defa olmak üzere bana güldüğünü, göz önüne aldım ve Arhavimiz ve Arhavililere altı yıl hizmet edebilme fırsatnın ele geçirdiğim inancı ile partimin adaylık teklifini kabul ettim..Sevgili Kardeşm..” diyerek devamında; Arhavi seçmeninden oy istediğini, Arhavi sayesinde seçimi kazanacağını, yeni cumhuriyet kuruluşundan 1961 yılına dek Arhavimizin  en az bir temsilci verdiğini- Ki bu olguya yukarıda değinmiştim; Arhavili  Mesut Güney, v b parlamento üyelerine- fakat kalabalık nufüslü ilçelerin bölgecilik yapmasından dolay 13 yıldır Arhavililerin TBMM’ine, sorunlarını gündeme getirip çözecek, Milletvekili ve senatör veremediğini işaret etmiştir. Mektubun sonunu büyük harflerle; ‘ Bu mektubumu, size bölgenize yapacak olduğım 6 yıllık hizmetlerimin Taahüd belgesi kabül etmenizi istirham ederim.’…….Recai Kocaman. Avukat. CHP Artvin Senato Adayı..
Ardından; “Azizi ve Muhterem Arhavililer, sevgili hemşerilerim..” diye başlayan ve “Cumhuriyet Halk Partisi’nin seçim kampanyası konuşmalarının ilkini size yapıyor ve bu süretle kendi açımdan kampanyayı açıyorum” paragrafıyla devam eden kampanya metninde Arhavililere mujde ve umut veriyor. Devamında; “Başlangıçta, partimin İl ve İlçeler teşkilatının bütünü benim adaylığım üzerinde ittifaka vardığı halde; aday yoklamasının yaklaştığı günlerde yukarı kazaların bölgecilik hastalığı yine de depreşti ve karşıma ikinci bir rakıp çıkarıldı. Ancak, CHP teşkilatı, yirmi yılı aşkın emeğimi ayaklar altına almak nankörlüğünü göstermedi ve 2 Eylül ön seçiminde büyük ekseriyetle adaylığımı karar altına aldı. ..” diyerek, Arhavi’ye hak ettiği hizmetleri gerçekleştireceğinin sözünü veriyor.
Tüm bunlar bilinen klasık politika sözü diye de tanımlyabilirsiniz, gerçek umut veren söz verişler olarak da..
Fakat bu noktada bir antrparantez açmak istiyorum: “Amcam Şefik Çorbacıoğlu ve Recai Kocaman  yaşdaş ve meslekdaş. Hemen-hemen ikisi de aynı yıl Arhavi’de avukatlığa başlarlar. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki ateşli ve enerjik politik duruşlarını CHP düzleminde Arhavi’ye taşıyorlar. Süreç içinde, Recai Kocaman ofisini Hopa’ya ve politik çalışmaların Hopa’ya taşır. Amcam Şefik Çorbacıoğlu Arhavi’de kalır. CHP içindeki politik performansda amcam bir adım öndedir. Bu nedenle senatör teklifini CHP teşkilatı amcama yapar. Amcam teklifi geri çevirir ve Recai amca’ya teklifin yapılmasını ister. Çünkü ne yaparsa yapsın kalabalık sülalesinin sağ kesimini destek konusunda ikna edemez. Gururlu ve onurlu bir insan olarak sülalseninden desteği alamamasından dolayı CHP’deki politik savaşımının performansı, isteği ve de politik hevesi kırılır ve  teklifin Recai Kocaman’a yapılmasını ister, çünkü sahilden, ille de Arhavi’den birinin TBMM’ine girmesini istemenin yanında Recai Kocaman’ı sevmektedir..”
Recai amca, TBMM’inde amcamdan daha istekli ve ısrarlı olduğunu, seri rportajda şöyle belli etmektedir: “ Bildiğiniz gibi, 1965 milletvekili seçimlerine partimiz adaylığı için başvurduğum an, kanun hükmü gereği CHP Arhavi İlçe başkanlığından istifa etmiştim. Ön seçimi kaybettikten sonra, parti saflarında bir daha aktif görev almamıştım..Parti saflarında görev almamak hiç şüphesizdir ki, yurt sathında olup biten siyasal ve sosyal olgularla tüm ilgiyi kesmiş olmayı gerektirmez. Siyasal ve sosyal olayları değerlendirme yeteneğinde olan her Türk entelektüeli gibi ben de, 1965 yılından bugüne  kadar yurdumuzda oluşan mesellelri gözleyip izledim..Bu süre içinde, özellikle partimiz bir değişim ve yenileşme geçirdi. Kasaba burjuvazısı kesimi ile bürokrat kesimin düşünsel ve eylemsel ittifakı görüntüsünde olan ve bu durumu ile büyük halk kitlelerinin karşısında yer almış bulunan CHP, enerjik bir silkinme ve yenileşme sürecine girdi ve halk ile bütünleşme yolunu tuttu.. Başka deyişle; 1965 yılına kadar, halkı küçük gören bürokratlar tabakası ile halkı çeşitli şekillerde sömüren ya da sömürmek amacında olan eşraf’ın partisi olan CHP, bu andan itibaren halkın partisi olmağa yöneldi. Bu sikinme ve yenileşme hareketi sırasında, davanın önderi görüntüsünde bulunduğu zannedilen bir kısım kişiler; inanç, ideal ya da enerji noksanlığı nedeniyle yahut kişisel çıkarlarden feragat hislerinin yetersizliği gerekçesiyle yolun bazı yokuşlarında nefessiz kalıp tükendiler..Sayın Genel Başkanımızın çok isabetli deyişiyle, Yenşleşen CHP binasının çatısından bir kesim kiremitler uçtu, düştü..”
Recai amcanın bu yaklaşımı, yani söylemi sağ siyasetçilerin söylemi ile örtüşmektedir. Unutulmasın; “Kasaba burjuvazısı kesimi ile bürokrat kesimin düşünsel ve eylemsel ittifakı..” sağın iktidar felsefedir ve CHP bununla bütünleştirmek ağır bir ithamdır..
Peki CHP, 1973 seçimden sonra daha mı sola kaydı? Eh biraz öyle oldu ve 1977 seçimlerinde biraz daha kendini gösterdi ise de, halkla bütünleşmek olan halkçı politikalar bir yerde durdu. Nerede mı? 1980 faşist darbesinde.. ,
Bilindiği gibi;
 14 Ekim 1973 genel seçimleri iki parti için önemli olmuştu. Geniş çaplı "düzen değişikliği" ve siyasal özgürlük talebini savunagelen Bülent Ecevit'in Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yüzde 33 oy oranıyla 185 milletvekilliği elde ederek başarılı olmuştu. Böylece CHP, 1961 Anayasası sonrasındaki seçim sayılmazsa çok partili döneme geçildiğinden beri ilk kez seçim kazanıyordu.. 5 Haziran 1977  seçimindeki Barajsız D'Hondt sisteminin uygulandığı seçimlere 8 siyasi parti katıldı, katılım oranı yüzde 72 olarak gerçekleşti. Seçimlerde hiçbir parti çoğunluğu sağlayamadı; CHP, o sol söylemlerle oyların  213 %41,4’ünü alarak 213 sandalye kazandı.. Seçimden birinci parti olarak çıkması beklenen CHP tahminleri boşa çıkarmadı. Ekonomik ve sosyal sıkıntılar, siyasal düzlemdeki silâhlı çatışmalar, CHP’nin bütün bunlara bir çözüm olabileceği yönündeki beklentiyi artırmıştı. ‘Halkçı Ecevit’ sloganı, bir yandan geniş yığınların ekonomik, sosyal ve siyasal taleplerini içerirken; diğer yandan da hayli popülist bir söyleme karşılık geliyordu. 1973 seçimlerine göre oylarını yaklaşık 8 puan, milletvekili sayısını da 28 sandalye artırmasına rağmen tek başına iktidar olması için gereken 226 milletvekilliğini elde edemedi…
PTT Telgraf ve Telefon alındılar: 28 Temmuz 1973 924 nolu CHP Genel Başkanlığına gönderilen ve de  aynı tarihte  923 numarayla  Artvin İl Başkanlığına gönderilen alındılar..Ve de Hopa İş Bankası şubesinden CHP’ye gönderilen 5000 TL’lik başvuru parasının 28 Temmuz 1973 tarihli 700943 nolu dekontu. Dekonta şunlar yazılaı: “Recai Kocaman’ın CHP Genel Merkezinin 6830 no’lu hesabını  beşbin lira matluplayınız(istenilen parayı) stop. Yediyüzbindoküzyüzkırküç(700943) stop. Yirmisekiz yedi stop.”
Biri CHP Artvin İline, diğeri CHP Genel Sekreterliğine 2 bilgi yazısında, senato seçimlerine katılmak için  göndrediği 5.000.-TL bilgisi veriyor..
Taahhüt senedidir:
14 Ekim 1973 seçimlerinde, Artvin İlinden senatör adayı bulunduğum partim CHP’ye, 1 Kasım 1973 tarihinde 3.000(üç bin).-TL ödemeyi taahhüd ederim.-
Taahhüd eden Artvin Barosunda kayıtlı Hopa’da otururu Avukat Recai Kocaman..


28 Temmuz 1973 tarihli kısa Tecümei Hal’inde, yani özgeçmişinde; Arhavili olduğunu, babası Tahsin Kocaman’ın ticaretl yaptığını, asıl doğum tarihi 1930’un, 1928 olarak düzeltildiğini, İlk Okulu Arhavi’de, Orta ve Lise’yi İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde tamamladığını, Lise sonrası askerliğini yedek subay olarak yaptıktan sonra, 1952’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girip 1956 yılında mezun olup 1 yıllık staj sonrası Avukat olduğunu yazıyor.
Evli ve 3 çocuk babası Recai Kocaman amca; 1953(? net okunmuyor) yılında, CHP’nin Beyazit İlçe Örgütüne bağlı ‘Üniversiteliler İnkilap Ocağı’ kurucu üyesi olarak siyasete başlamış. 1956’da kaydını Arhavi’ye aldırmış. 1956’da CHP Arhavi İlçe Başkanı olmuş. 1965  yılına dek sürdürmüş. Çünkü 1965’te milletvekili adayı olmuş. Ön seçimi kazanamamış. 1966’da, Hopa’ya yerleşiyor ve…
Bir dosya. 1978 Artvin    İli yol durumlarını gösrerir ilçe haritalarI. Harita; İl ve İlçelerde; devlet yolunu, köy yolunu, köy yolu drenajsiz ve köy yolu ham yolu göstermektedir. Örneğin Arhavi; Küçükköy Başköy, Naboğleni, Dülgerli, soğucak yolları ham yol. Her ilçede ham yol var, fakat en fazla Arhavi’de olması düşündürücü geldi bana..
Anılar dosyasında Recai amcanın el yazmasıyla seçim programı dikkete değer;
30 Eylül 1973 Pazar:
- Turgut, Recai, Baran, Suat, Erdinç, M.Yıldırım, A.Çoruh, E. Eldemir, A. Yamak, Gençlik kolları(Osman, Mustafa ve Hafız)- Sırya, Orcuk, Melo..
1 Ekim 1973 Pazartesi:
- Turgut Ardanuç’ta- Recai, İ.Pehlivan, C.Turan, R. Bayraktutan, M.Karadeniz. Hızarlı, Gürcan, Ağıllar, Köseler- Suat ve ekibi merkez köyleri…7 Ekim 1973 programıyla değiştirildi..
2 Ekim 1973 Salı:
- 12:00/13:15 İl Mitingi- Recai Artvin’de konuşmacı- Turgut Ardanuç’ta öğlen sonrası Recai, Turgut ve ekibi Ormanlı ve Civar köyleri..
3 Ekim 1973 Çarşamba:
- Recai, Suat ve ekibi Yusufeli’nde- Turgut Ardanuç’ta- Baran ve ekibi merkez köyleri..
4 Ekim 1973 Perşembe:
- Recai-Suat ekbi Yusufeli’nde- Turgut Ardanuç’ta. Gece Recai, Turgut, Suat Artvin’e dönecek- Merkez köyleri gezilecek..
5 Ekim 1973 Cuma::
- Recai sabah Borçka(Behlivan)- Recai öğlen Borçka  miting- Turgut öğlen Borçka- Suat, Baran, Erdinç ve ekip Borçka’ya, Hopa kemelpaşa’ya gidecek. Öğlen sonrası ekip köyleri gezecek.
6 Ekim 1973 Cumartesi:
- Recai Arhavi- Turgut Hopa- Suat, Baran ve ekibi merkez köyleri..
7 Ekim 1973 Pazar:
-  Maçahel-Çakmakkaya mitingi- Recai, Turgut, Baran, Suat, Erdinç, Yaşar, Ali Riza Gürbüz..Önce Çakmakkaya, dönüşte Murgul(Çakmakkaya, S. Bşk. Yaşar bey)..1 Ekim 1973 ile yer değiştirdi.
8 Ekim 1973 Pazartesi:
- Şavşat mitingi( Şantiyelere uğranacak)- Recai, Turgut, Suat, Baran, M.Çelik tam ekip Şavşat’a Aykut- Akşama Meydancık. Recai, Turgut, Aykut gece Meydancıkta. Ekip Artvin’e dönecek..
9 Ekim 1973 Salı tarihli programı:¬
- Recai, Turgut Ardanuç’ta(Turgt Altunkaya)..- Suat, Baran ve ekibi merkez köylerine..- Köylere cumartesi( 13 Ekim 1973) mitingi (Artvin) haberi gönderilecek..
11 Ekim 1973 Perşembe:
- Recai Adanuç’ta..-Turgut Hopa mitinginde konuşup derhal Ardanuç’a dönecek..- Suat, Baran ve ekibi merkez köylerine..- Köylere cumartesi(13 Ekim 1973 15:30 Artvin mitingi haberi gönderilecek..- Artvin cumartesi mitinginini reklamı yapılacak.
12 Ekim 1973 Cuma Ardanuç mitingi: - Recai, Turgut, Ekrem Şadi Erdem(gelebilirse) Adanuç’ta Artvin’den Suat, Baran, Erdinç ve Borçka ekibi ve ayrıca başka vasıtalarla gidilecek..- Recai Akşama Arhavi’de..- Köylere Artvin Mitingi haberi gönderilecek..Hoporlerle miting reklamı..
13 Ekim 1973 Cumartesi: Recai sabah Arhavi ve mitinge yetişecek. Turgut Altunkaya Ardanuç’tan Artvin’e gelecek. Hoprlorle ve reklam..
Kağıdın arkasında; “Sıtkı Çorbacı(?) yazması beni düşündürdü..Ali Keleş Necdet Ural’a selam. İş hususunda haberimi bekliyor.. Mahmut Yılmaz Ardahan..Asım Özer..Yüksel Soykan(Tepedüzü)..Notları ilginç..
Recai Kocaman amcanın elimde var olanı kadar Senato Anılar bitiyor.
Bence fena bir çalışma olmadı.
Recai Kocaman amcanın bir dilekçesi  bence belgelerin içinde en düşündürücü ve en kıymetlisi..
Bir dilekçe. Öyle böyle dilekçe değil; senato adaylığından istifa ettiğini belirten dilekçe: [[ Hopa, 31 Temmuz 1973..CHP İl Başkanlığına Artvin
İzahına lüzüm görmediğim kişisel nedenlerle, 14 Ekim 1973 günü yapılacak Artvi Senato seçimi CHP adaylığı için yaptığım müracaatı geri almak ve adaylıktan feragat etmekteyim.
Yaptığım müracaat esnansında Parti Genel Mekezine gönderdiğiş bulunduğum (5000.-)(Beşbin TL.)’nin tamamını partiye bağışladım. Ve bu meblâĞ üzerinde hiçbir hak ileri sürmeyeceğimi beyan ve taahüd ederim.
Gereklei işlemin yapılması ile, CHP aday yoklaması sırasında aday adayı olarak ismimin bahis konusu edilmemesi amacıyla durumun usülüne tevfikan partimiz Genel Merkezine duyurulmasına delaletlerinizi  saygı ile dilerim. 31 Temmuz 1973
CHP Artvin Senatao aday adayı AV. Recai Kocaman..]]
Ve ardından Artvin İl Yönetimi yanıt veriyor:
[[ Sayın Recai Kocamanoğlu(Yanlış yazılmış) CHP Artvin Senato Aday Adayı avukat HOPA
İl başkanlığına göndermiş olduğunuz senato aday adaylığından feragat etmeniz hakkında dilekçeniz İl Yönetim kurulumuzda incelendi.
Yönetim kurulumuz bu hususta kendini yetkili görmemiştir. Şayet kararınızda ısrarlı iseniniz bu husutaki müracaatlarınızı genel merkezimize yapmanızı rica ederiz. Saygılarımızla 3 Ağustos 1973
Cumhuriyet Halk Partisi Artvin İl Yönetimi KURULU Bşk y.
Sekreter Yaşar Ayık  ]]
Nedense bu yazışmalardan sonraki gelişmeleri içeren belge ve notlara anı dosyasında rastlanmamıştır..
Düşündürücü değil mi?
Recai Kocaman amcanın 1973 seçimi ve ön seçim anıları ve de seçim yazışmalarındaki ‘Hatıra- Belge niteliği taşıyan bu dökümanlar gerçekten ilgi çekici..
Tüm bu yaşadıklarınızı anlatmaya- yazmaya çalışırsanız, öykü ve roman sayısı hayli fazla olur..Çoğu anılarımı belgeledim, yazdım. Sıra romanlaştırmada, en azında öyküleştirmede(Şubat 2017)
ŞEVKET ÇORBACIOĞLU
TEKNOPOLİTİKALAR PLATFORMU
Sevket-che@hotmail.com.tr
evesbere@mynet.com

GSM: 0506 609 00 32